Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1041
''Devrimci Karargah Örgütü'' soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın Ankara'da gözaltına alındığı bildirildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ''Devrimci Karargah Örgütü'' soruşturması kapsamında hakkında yakalama kararı çıkartılan Hanefi Avcı, İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından Ankara'da gözaltına alındı.

İstanbul'a götürüldüğü bildirilen Hanefi Avcı'nın savcı tarafından ifadesinin alınacağı bildirildi.

ESKİŞEHİR'DEKİ EVİNDE ARAMA

Bu arada, Hanefi Avcı'nın Eskişehir'de bulunan evinde de arama yapıldığı öğrenildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının geçen hafta ifadeye çağırdığı Avcı, izinde olduğu gerekçesiyle savcılığa gitmemişti. Bunun üzerine savcılığın, ''yakalama kararı'' çıkarttığı bildirildi.

Eski Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı hakkında yakalama kararı çıkarıldı. Avcı, polis nezaretinde Ankara'dan İstanbul'a götürülüyor. Avcı'nın Eskişehir'deki evinde de arama yapıldığı öğrenildi.

Gözaltının Devrimci Karargah Örgütü ile ilgili olduğu iddia ediliyor.

AVCI: ONURUMU ÇİĞNETMEM

Öte yandan gözaltına alınmasına ilişkin açıklama yapan Hanefi Avcı, "Hiç kimseye onurumu çiğnetmem. Benim Devrimci Karagah Davasıyla hiçbir alakam yoktur. Yasal davrandığına inanmadığım makamın sorularına cevap vermem. Niçin gözaltına alındığımı bilmiyorum" dedi.

ATALAY: YARGININ TALEBİ

Konuya ilişkin bir açıklama da İçişleri Bakanı Beşir Atalay'dan geldi. Atalay, "Yargının talebi olmuştur" dedi.

http://www.haber7.com/haber/20100928/Hanefi-Avci-Ankarada-gozaltina-alindi.php


Hanefi Avcı tutuklama talebiyle mahkemeye sevkedildi


Soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle gözaltına alınarak Beşiktaş'taki İstanbul Adliyesi'ne getirilen Eskişehir eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, savcılıkta ifade vermeyi reddetti.

Sorgulama sırasında avukat istemediği ve sorgu tutanaklarına imza atmadığı öğrenilen Avcı, işlemlerin ardından tutuklanması talebiyle nöbetçi mahkeme olan 14. Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edildi.

http://www.haber7.com/haber/20100928/Hanefi-Avci-mahkemeye-sevkedildi.php
#1042
BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, terör örgütü PKK'nın propagandasını yaptığı gerekçesiyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmaya, tutuksuz yargılanan sanık Demirtaş katılmazken, avukatı Meral Danış Beştaş hazır bulundu.

Mahkeme, sanığın talimatla ifadesinin alınmasıyla ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yazılan yazısının cevabının geldiğini, talimat duruşmasının 7 Ekim 2010 tarihine bırakıldığını bildirdi. Sanık avukatı Meral Danış Beştaş, dosyanın sürüncemede kalmaması için Yargıtay'ın bozma ilamı ve mahkemenin önceki kararı nazara alınarak karar verilebileceğinden, talimat sonucunun beklenmemesine karar verilmesini talep etti.

Beştaş, davaya konu sözlerin fikir ve düşünce hürriyeti kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savundu.

İddia makamı esas hakkındaki mütalaasında, sanık Demirtaş'ın İnsan Hakları Derneği (İHD) Diyarbakır Şube Başkanlığı yaptığı dönemde, ''Diyarbakır Demokrasi Platformu'' adı verilen oluşumun dönem sözcülüğü esnasında, terör örgütü PKK'nın elebaşı Abdullah Öcalan'ın durumuna dikkat çekmek amacıyla basın açıklaması yaptığını hatırlattı. Bu açıklama sonrası Demirtaş'ın terör örgütü PKK'nın yayın organı olan Roj Tv'de yayınlanan programa katıldığını ve Öcalan'ın Kürtlerin önderi olduğunu ileri sürdüğünü ifade eden iddia makamı, sanığın terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan cezalandırılmasını talep etti.

Mahkeme, verdiği kısa bir aranın ardından sanık Selahattin Demirtaş'ı, ''terör örgütünün propagandasını yapmak'' suçundan 1 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme, sanığın yargılama aşamasındaki tutum ve davranışlarını dikkate alarak verilen cezayı 10 aya indirdi ve ''Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına'' karar verdi.

Sanık Demirtaş'ın ayrıca 5 yıl boyunca denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulması da kararlaştırıldı.

-YARGITAY KARARI-

Demirtaş, İHD Diyarbakır Şube Başkanlığı yaptığı dönemde telefonla katıldığı Roj TV'deki konuşmasında, ''suçu ve suçluyu övmek'' suçundan, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesince 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, mahkemenin verdiği kararı esastan bozarak, ''suçu ve suçluyu övmekten'' ceza alan sanığın, ''terör örgütünün propagandasını yapmak'' suçundan yargılanmasına hükmetmişti. Yargıtay kararında, işlenen suçun terör suçu olması nedeniyle sanığın dosyasının da ''terör örgütünün propagandası yapmak'' suçundan yeniden ele alınması gerektiği ifade edilmişti.

Anayasa'nın 14. maddesine de atıfta bulunulan kararda, yasama dokunulmazlığının sınırlandırıldığı, sanığın 22 Temmuz 2007 Genel Seçimleri'nde milletvekili seçilmiş olsa bile suça konu yargılama terör suçu kapsamında kaldığından devam etmesi gerektiği kaydedilmişti.AA

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1033062&title=selahattin-demirtas-10-ay-hapis-cezasina-carptirildi
#1043
Merve'ye, Pakistan Cumhurbaşkanı'ndan teşekkür şildi.

Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, bir yıllık harçlığını selzedelere ulaştıran Konya Abdullah Aymaz İlköğretim Okulu öğrencisi Merve Tekinay'a teşekkür şildi gönderdi. Merve, şildi alırken gözyaşlarını tutamadı.

Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, ülkesinde yaşanılan sel felaketi sırasında mektupla acılarını paylaşan ve okul harçlığını gönderen Özel Meram Abdullah Aymaz İlköğretim Okulu öğrencisi Merve Tekinay'a teşekkür şildi gönderdi. Pakistan Büyükelçiliği yetkilileri, Konya'ya gelerek şildi Merve'ye teslim etti. Merve'nin arkadaşları da mektubunda "yardımlarımız devam edecek" diyen arkadaşlarını doğrularcasına Pakistanlı misafirlerine 10 bin liralık yardım çeki verdi.
Merve Tekinay, binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan sel felaketinden etkilenerek Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari'ye duygularını anlatan bir mektup yazdı. Mektubunda, selden mağdur olan insanların yaşadığı zorlukları haberlerden gördüğünü anlatan küçük Merve, Pakistan halkının Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı sırasında Türkiye'ye yaptığı yardımları hatırlatarak, bugün Türkiye'nin Pakistan halkının yanında olduğunu göstermek istediğini belirtti. Mektubunda, 'Biz sizin dostunuzuz, acılarınızı hep beraber paylaşıyoruz, dualarımız sizinle.' diyen küçük Merve, biriktirdiği 150 TL harçlığını ve en sevdiği oyuncağını sel mağdurlarına yardım amacıyla gönderdiğini vurguladı.

Mektuptan ve zarftan çıkan 150 TL yardımdan çok etkilenen Pakistan Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari, bunu basın aracılığıyla bütün ülke halkıyla paylaştı. Zerdari, Türkiye'den ülkesine uzanan yardım elinin en küçük sahiplerinden biri olan Merve Tekinay'a özel şilt takdim ederek teşekkür etti. Zerdari'nin hazırlattığı teşekkür şildi, dün Merve'nin okulunda düzenlenen törenle kendisine takdim edildi. Şildi Pakistan Büyükelçiliği Müsteşarı Muin-ül Hak ile Basın Ataşesi Abd-ül Ekber'in elinden alan Merve 'Keşke elimden daha çok yardım etmek gelseydi.' diyerek, duygularını ifade etti. Konya Milli Eğitim Müdürü Halil Şahin'in de katıldığı törende Okul Müdürü Hüseyin Taş, Pakistanlı misafirlere bir jest daha yaptı ve okulların ilk haftasında öğrencilerin katkılarıyla toplanan 10 bin liralık yardım çekini Pakistanlı yetkililere teslim etti. Beklenmedik yardım çeki karşısında duygulanan Pakistanlılar Pakistan halkının Türk halkının yardımlarını ve kardeşliğini hiçbir zaman unutmayacağını vurguladı.

Pakistan'da2,5 milyon çocuk okul yüzü göremedi

Pakistan'daki sel felaketinde okulların yıkılıp zarar görmesi nedeniyle 2,5 milyon öğrenci okulsuz kaldı. Geçtiğimiz hafta ders başı yapan Pakistan'da öğrencilerin bir kısmı çadır kentlerde kurulan geçici sınıflarda eğitimlerini sürdürüyor.

Acil yardım bekleyen ülkede gıda ve barınma sorunları devam ederken okulların yüzde 6'sı da selden zarar gördü. Buda yaklaşık 2,5 milyon öğrenicinin okulsuz kaldığı anlamına geliyor. BM verilerine göre 5. 500 okulda da selden etkilenen felaketzedeler yerleştirilmiş. UNESCO Resmi Temsilcisi Ömer Amal, bu rakamların daha da artacağını söylüyor. Selin ardından zarar tespit çalışması yapılamadığını belirten Ömer Amal, eğitimdeki bu zararın Pakistan'ın geleceğini de etkileyeceğini ifade etti. Kırsal bölgelerde eğitimin zaten düşük olduğunu aktaran Ömer Amal, "Sellerde eğitim büyü zarar gördü. Toplam 9 bin 780'den fazla devlet okulu zarar gördü. 2.700 okul tamamen yıkılmış. 7 bin okul ise kısmen zarar görmüş. Bu rakama özel okullar da eklendiğinde rakam 10 bini geçiyor." İfadesinde bulundu. Mehmet Ali Poyraz - İslamabad.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1032922&title=yardimsever-merveye-pakistan-cumhurbaskanindan-tesekkur-sildi
#1044
Ergenekon davasının tutuksuz sanıklarından emekli Albay Arif Doğan'ın, önceki gün Habertürk Gazetesine yaptığı açıklamalar büyük yankı uyandırdı.

"Hakimlere yalvarıyorum, ölmeden ifademi alın. Anlatacaklarım hem Ergenekon davasına hem de PKK ile mücadeleye ışık tutacaktır." diyen Doğan'ın talebi dün Silivri'deki mahkemeyi harekete geçirdi. Ergenekon davalarına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, verdiği ara kararda Doğan'ın sağlık durumunun araştırılması, ifade verip veremeyeceğini tespit edilmesi için İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na yazı yazılmasına hükmetti. Mahkeme ayrıca, Habertürk ve Taraf gazetelerinden ilgili haber materyallerinin ham hallerini istedi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1032918&title=arif-doganin-ifadesi-icin-mahkemeden-ara-karar-cikti
#1045


Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a yönelik 1988 yılındaki suikast girişimine ilişkin soruşturma başlatıldı.

Özal'ın oğlu Ahmet Özal'ın açıklamalarıyla başlayan sürecin ardından İstanbul Özel Yetkili Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçti. Ahmet Özal'ın "Suikastın arkasında eski MGK Genel Sekreteri vardı." ifadelerini ihbar kabul eden Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali, eski MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu hakkında şüpheli sıfatıyla genel bir soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında Ahmet Özal'ın ifadesine başvurulacak.

18 Haziran 1988 günü Anavatan Partisi'nin olağan genel kongresi yapıldığı sırada gerçekleşen suikastta, Özal konuşma yapmak için kürsüye çıktığında Kartal Demirağ adlı kişinin silahlı saldırısına uğramıştı. Kurşun, mikrofonun ayağından sekip Özal'ın sağ el başparmağını yaralamıştı. Özal, saldırının ardından şu, unutulmayan sözleri sarf etmişti: "Bilhassa belirtmek istiyorum; Allah'ın verdiği ömrü, O'nun isteğinden başka alacak yoktur, biz de O'na teslim olmuşuzdur."

Saldırıyı gerçekleştiren Kartal Demirağ ise silahı tutukluk yapınca Özal'ın korumaları tarafından vurularak yakalanmış ve 4 yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1992'de serbest bırakılmıştı. Olayın arka planı aydınlanamamıştı. Bu suikasttan 22 yıl sonra Ahmet Özal'ın önceki gün bir gazetede çıkan röportajında yer alan, "Turgut Özal'a yapılan suikast girişiminin ardında eski MGK Genel Sekreteri vardı.'' iddiası yeni bir süreç başlattı. Özel yetkili mahkemelerde basın suçlarıyla ilgilenen savcı Hakan Karaali soruşturma başlattı. Savcı Karaali'nin bu soruşturma kapsamında eski MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu'nu da ifadeye çağırabileceği belirtildi.

Öte yandan Ahmet Özal dün iddialarına yenisini ekledi. Babasına yapılan suikasta ilişkin ikinci önemli ismin Hürriyet Gazetesi'nin eski sahibi Erol Simavi olduğunu söyledi. Taraf ve Yeni Şafak gazetelerine açıklamalarda bulunan Özal, "Simavi ismi bir kez babam tarafından zikredildi. Zaten dikkat edilirse Erol Simavi o olaydan sonra gazeteyi sattı gitti. Kendisi bıraktı gitti." diye konuştu. Gazetelere yaptığı açıklamalarda suikasta ilişkin bilgilerin çok farklı bir yerden, İsviçre'den geldiğini anlatan Ahmet Özal, İsviçre bankalarına da dikkat çekerek isimlerin MİT'e İsviçre istihbarat örgütü tarafından ulaştırıldığını söyledi. Özal "O dönemde İsviçre istihbaratı bilgiyi MİT'e verdi. İsviçre istihbaratı zannedersem banka hesaplarını araştırmış. Bu gizli arşivleri açıklanırsa tüm isimler çıkar ortaya." iddiasında bulundu. Ahmet Özal, Emniyet ve MİT'in arşivlerinin açılmasını da isteyerek "Emniyet ve İstihbarat arşivlerini kimse açmıyor. Ben yıllardır söylüyorum. Ben şahsen hiç kimseyi suçlamıyorum. Arşivlerin açılması halinde kim varsa ortaya çıksın istiyorum." ifadelerini kullandı.

Kongre salonunda Kartal Demirağ dışında ikinci bir kişi daha vardı

Anavatan Partisi'nin olağan genel kongresinin yapıldığı 18 Haziran 1988 tarihindeki suikast anı ve silahlı saldırının yakın şahitlerinden dönemin Milli Eğitim Bakanı Vehbi Dinçerler, konuyla alakalı TBMM'de araştırma komisyonu oluşturulması gerektiğini belirtiyor. MİT ve Emniyet'teki dosyaların indirilerek konunun sıkı şekilde tetkikini isteyen Dinçerler, suikast anında Kartal Demirağ'ın ateş ettiği yerin 4-5 metre gerisindeki şeref tribününde oturduğunu hatırlatıyor. Suikasta Demirağ dışında ikinci bir ismin de karıştığını anlatan Dinçerler olay anını şöyle anlatıyor: "Şeref tribününde parti kurucusu, bakan olarak bulunuyordum. Ön sırada Leyla Yeniay Köseoğlu, Bedrettin Dalan gibi isimler vardı. Birdenbire iki sağ el yavaş yavaş kalktı. Ben, 'Eyvah!' diye bağırdım. 'Ne oluyor?' dedim. O anda ateş edildi. Ben iki tabancadan da ateş edildiğini dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Selçuk'a da söyledim. Saldırıdan sonra atılan mermilerin kovanlarının bir kısmını benim koruma polisim topladı. Ancak ikinci kişinin tahkikatıyla alakalı ne sonuç elde edildi bilemiyoruz.

Turgut Özal'ın Kartal Demirağ suikastından sonra isimleri tek tek tespit ettiğini doğrulayan Dinçerler, "Ancak bunu kimseye söylemediğini, belki bir yerlere yazmış olabileceğini tahmin ediyorum. Saldırı anına ilişkin kayıtları Özal'ın bizzat kendisinin 13 defa durdura durdura izlediğini, ses kayıtlarını dinlediğini biliyoruz." dedi. Vehbi Dinçerler, Demirağ suikastıyla ilgili en geniş bilginin o dönemin Ankara Emniyet Müdürü olan Mehmet Ağar'da olduğunu aktardı. FATİH UĞUR İSTANBUL

Salonu düzenleyenlerin üzerine gidilseydi somut delillere ulaşılırdı

Özal'a yakın isimlerden dönemin milletvekili emekli askeri savcı Faik Tarımcıoğlu, Ahmet Özal'ın açıklamaları, "Babasından gelen ifadeler." diye nitelendiriyor. Uzun yıllar bu açıklamanın neden yapılmadığını soran Tarımcıoğlu, o dönemde de suikastın arkasında resmî makamların olduğu yönündeki şüphenin herkes tarafından bilindiğine dikkat çekiyor. Olayın yaşandığı kongrede makineli tüfekle birinin salondan kaçtığına şahit olduğunu vurgulayan Tarımcıoğlu, "Suikastın gerçekleştiği kongrenin kimler tarafından düzenlendiği ve salonun organizasyonu dikkate alınsaydı, savcılar somut gerçeklere ulaşabilirdi." diyor. Rahmetli Turgut Özal'ı o gün ölümden kurtaran üç olaya dikkat çeken Tarımcıoğlu, birbirini tetikleyen bu olayların tesadüf olmadığını söylüyor. Tarımcıoğlu o üç olayı şu şekilde anlatıyor: "Bakanlar için ayrılan yere rahmetli Özal oturmamıştı. Çünkü Özal, eşi Semra Hanım rahatsız olduğu için bir an önce konuşmayı yapıp salondan ayrılmayı planlıyordu. Bu nedenle Özal konuşmasını erken yapmıştı. Özal kongre salonunda konuşma yapmak için kürsüye çıktıktan kısa bir süre sonra suikasta maruz kalmıştı. Saldırgan Kartal Demirağ'ı fark eden bir muhtar, saldırganın ikinci atışında dengesini bozdu. Olay anında salonda bulunan Maliye Bakanlığı koruma memuru saldırganı fark eder etmez tek kurşunla etkisiz hale getirdi." Rahmetli gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun da bu suikastın arkasındaki isimlerin tahkikatını yaptığını söyleyen Tarımcıoğlu, o dönemin önde gelen sermaye sahiplerinin bu araştırmadan rahatsız olduğunu dile getiriyor. MUSTAFA GÜRLEK, BÜŞRA ERDAL İSTANBUL

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1030908&title=ozal-suikasti-icin-22-yil-sonra-sorusturma-acildi


Ahmet Özal, suikastın arkasında Orgeneral Yirmibeşoğlu'nun olduğunu belirtmişti


Ölüm nedeni yıllardır tartışılan 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal, 1988 yılında babasına karşı gerçekleştirilen suikastın arkasında dönemin MGK Sekreteri Özel Harpçi Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu'nun bulunduğunu öne sürdü.

Habertürk Gazetesi'ne konuşan Ahmet Özal, "Babam ülke karışmasın diye bu isimleri açıklamadı. Bunlardan biri de Sabri Yirmibeşoğlu'ydu. Bu isimlerin hepsi Emniyet ve MİT'in arşivlerinde var. Arşivler açılsın." dedi.

Suikast girişiminin bireysel olmadığını belirten Özal, "Arkası çok kalabalık bir olaydı. Hatta araştırıldı, babam bunu açıklamak istemedi. 'Bu arşivlerde var, bunun zamanı değil. Türkiye'nin karışmasını istemiyorum. Benim suikastımdan daha önemli olan Türkiye'dir. Türkiye'nin kalkınması daha önemli.' demişti." ifadelerini kullandı. Babasının ölümüyle suikastın birlikte araştırılması gerektiğini söyleyen Ahmet Özal, suikastın arkasında günümüzde Ergenekon olarak ifade edilen JİTEM ile derin devletin parmağının olduğunun görüleceğini kaydetti. Suikasta karıştıkları tespit edilen isimlerden birinin eski MGK Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu olduğunu ifade eden Özal, "O zaman savcı Uğur Tönük, soruşturmayı yaptı. Yıllar önce savcıyla görüştüm. Bana suikast soruşturmasıyla ilgili Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu'nun kendisine bu konunun üzerine fazla gitme dediğini söyledi." dedi. Ahmet Özal, suikastı gerçekleştiren Kartal Demirağ'ın 2 yıl hapis yattıktan sonra kayıplara karıştığını, Orgeneral Yirmibeşoğlu'nun ise emekli edildiğini belirterek, arşivlerin açılması durumunda olaya karışan tüm isimlerin açığa çıkacağını dile getirdi. Sabri Yirmibeşoğlu ise Turgut Özal suikastı ile ilgili hakkında çıkan iddiaları yalanladı. Yirmibeşoğlu, "Bir noktası dahi doğru değil. Bana sevgisi, saygısı vardı. Görevde kalmamı istiyordu." açıklamasında bulundu. Bir dönemin 'karakutusu' olarak da bilinen eski Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri ve eski Özel Harp Dairesi Başkanı Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül 1955'te İstanbul'da gayrimüslimlere yönelik saldırılar için de, "6-7 Eylül bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı." demişti.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1030516


Sabri Yirmibeşoğlu: Deli zırvası!


Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal'ın "Özel suikastının ardında o vardı" dediği MGK eski Genel Sekreteri Sabri Yirmibeşoğlu iddialara cevap verdi.

CNN TÜRK yayınına katılan Sabri Yirmibeşoğlu Özal'a düzenlenen suikasta ilişkin iddialarla ilgili olarak konuştu. Ahmet Özal'ın "Suikastın arkasındakilere ulaşmayı Sabri Yirmibeşoğlu engelledi" şeklindeki sözlerini değerlendiren Yirmibeşoğlu iddialarla ilgili şunları söyledi:

"Kendisine suikast tertiplediğim söylenen Sayın Özal'ın beni neden MGK Genel Sekreterliği'ne getirdiğini anlayabilmiş değilim. 'Özal'ı olsa olsa 2 kişi öldürmek isteyebilir. Biri cumhurbaşkanı olmak isteyen Kaya Erdem diğeri Sabri Yirmibeşoğlu' dediler.Bunları okuyunca hayretler içinde kaldım. Bunlara eskiden insanlar deli zırvası derlerdi. Ahmet Bey'in böyle bir beyanat verdiğini sanmıyorum. Ortada bir yanlış anlaşılma var.

"6-7 EYLÜL'Ü MİT YAPTI"

6-7 Eylül olayları ile ilgili sözlerim akademik düzeydeydi. Bu dava bir defa mahkemede yargılandı. Ben o zaman 1955'te garip bir üsteğmendim. Olaylarla ilgili isimler varken Sabri Paşa diye ortaya atmanın saçmalığını anlayamıyorum. "Muhteşem bir örgütlenme" demişim. Ben deli miyim bunları söyleyeyim. Bunları MİT'in yaptığı sonradan ortaya çıktı sanırım. Öyle gibi görüşüldü. O zamanlar Özel Harp Dairesi yok."

KORKUT ÖZAL: "VEFATI SIRASINDA AĞZINDAN KÖPÜK GELİYORDU"

Canlı yayına katılan Turgut Özal'ın kardeşi Korkut Özal da şunları söyledi: "Kendisi bunun kimin tarafından organize edildiğini biliyordu. Kendisi bana isim verdi. O ismi DGM'ye bildirdim. Ama o ismi elimde delil olmadığı için söyleyemiyorum. O isim Özal'a yakın bir isim değildi. Kartal Demirağ'ın yaptığı suikastın arkasında kimin olduğunu kendisi tespit etmişti. Vefatı sırasında da ağzından köpükler gelmiş maalesef. O sırada Çankaya Köşkü'nde de tıbbi müdahale yapacak kimse yoktu."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1030396&title=ozala-suikast-iddiasina-cevap-o-general-konustu


Özal suikastının tutanakları


18 Haziran 1988 günü Ankara'da Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda yapılan ANAP kongresinde Kartal Demirağ saat 12.30 civarında kürsüde konuşan Başbakan Turgut Özal'a iki el ateş etti. Demirağ birinci kurşunda Özal'ın göğüs bölgesini, ikinci kurşunda ise karın bölgesi olmak üzere öldürücü noktaları hedef aldı. Ancak birinci kurşun Özal'ın sağ eline, ikinci kurşun mikrofon borusuna isabet etti.

Demirağ'ın kullandığı İngiliz yapımı tabancada beş kurşun vardı, tabanca ikinci kurşundan sonra tutukluk yaptı. Bu sırada Maliye Bakanı Ahmet Kurtcebe Alptemoçin'in koruma polisi Ziya Ayaz, Demirağ'ı sağ kolundan vurdu. Demirağ yerde yuvarlanarak kaçmaya çalışırken, diğer koruma polislerinin ateşiyle sağ koluna iki kurşun daha isabet etti ve yakalandı.

Her şey 18 saniyede olup bitti

O günden bu yana, Kartal Demirağ'ın spor kıyafetli ve silahlı olarak nasıl kongre salonuna girebildiği, salonda yalnız olup olmadığı, kimler adına hareket ettiği soruları hep soruldu. Sağlığında, kameraların salonda çektiği görüntüleri defalarca uzmanlarla birlikte izleyen Özal, Kartal Demirağ'ın içeride yalnız olmadığı inancındaydı. Kartal Demirağ'ın silahından çıkan kurşun seslerinden hemen sonra ikinci bir silahtan çıktığı sanılan başka bir sesin de kameralara yansımış olması, Özal'ın bu inancını kuvvetlendirmişti.

Kartal Demirağ'ın Özal'a ilk kurşunu sıkmasından, polislerin açtığı karşı ateşle yaralanıp yakalanmasına kadar 18 saniye geçmişti. İşte bu 18 saniyelik zaman diliminde tam olarak ne olup bittiği, yıllar sonra Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılarının yaptığı soruşturma tutanaklarıyla biraz daha netleşti.

Turgut Özal suikastı soruşturmasını dönemin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcıları Nusret Demiral, Tevfik Hancılar ve Ülkü Coşkun yaptı. 12 gün boyunca tedavi edilen Kartal Demirağ, 16 gün boyunca sorgulandı. Savcılar olay günü salonda olan kişiler başta olmak üzere pek çok kişinin ifadesini aldılar. İkisi gazeteci olmak üzere üç kişi, suikast anı ve öncesini savcılara anlatırken, Kartal Demirağ'ın yanında ikinci bir kişi daha bulunduğunu belirtiyorlar.

Üç tanık ikinci suikastçıyı gördü

O gün salonda olan Mamak Ortaköy Muhtarı Ali Ünal, ifadesinde şunları söyledi:

"Birkaç kişiyi iterek öne geçmek isteyen bir kişinin tabancasını çekip öndeki kişinin omuzuna koymak suretiyle Sayın Turgut Özal'a ateş ettiğini gördüm. Bu kişiye müdahale edip önlemek istedim. Ancak tabanca kabzasıyla yüzüme vurdu, beraber yere düştük. Sonradan bu kişi bağırarak geriye doğru kaçmaya çalıştı. Ancak boğuşma sırasında yine tanımadığım ve göremediğim bir kişi arkadan bana vurdu."

Gazeteciler Nevzat Turgay Esmer ve Bülent Hamdi Eşkinat, kongreyi izlemek üzere Atatürk Spor Salonu'na geldiklerinde bahçede Kartal Demirağ'ı nasıl gördüklerini şöyle anlatıyorlar:

Turgay Esmer: "İki kişinin, kongre salonuna girilmeyecek bir tarzda spor giyinerek geldiklerini ve bahçede durduklarını fark ettim. Bu kişilerden bir tanesi Sayın Turgut Özal'a ateş eden kişiydi."

Hamdi Eşkinat: "Bahçede, kongreye girmeyi bekleyen ve üzerlerinde kongreye gelinecek kıyafet olmayan iki kişiyi fark ettim. Bunlardan uzun boylusu, sonradan olay mahallinde olayı yapan kişiydi."

Suikastın hedefi, Özal'ın hangi özelliğiydi?

Nusret Demiral, Tevfik Hancılar ve Ülkü Coşkun'dan oluşan Ankara DGM'nin 3 savcısı, 3,5 ay süren soruşturmaları sonucunda hazırladıkları 30 Eylül 1988 tarihli 44 sayfalık Turgut Özal suikastı iddianamesinde, suikastın amacını şöyle anlattılar:

"1983 yılı içinde çıkarılan Siyasi Partiler Kanunu içinde yeni düşüncelere yer vermek ve devleti bundan sonra 12 Eylül 1980 öncesine sürükleyebilecek düşünceleri silmek veya bir tarafa bırakmak kayıt ve şartıyla yeni partiler kurulmuştur. Bu partiler içinde Anavatan Partisi seçmenlerin çoğunluk oyuyla iktidara gelmiş, seçimden itibaren Sayın Turgut Özal, Anavatan Partisi genel başkanı olarak Anayasa ve yasalar çerçevesi içinde başbakanlık görevini üstlenmiştir.

Anavatan Partisi ve diğer partilerin siyasi düşüncelerinin hangi çerçeve içinde olduğunu, iktidar partisi olarak Anavatan Partisi'nin 1983 yılından bu yana icraatının ne olduğunu, demokratik düzen içinde her aklı selim sahibi vatandaş bilmektedir.

Anavatan Partisi'nin bu iktidarı sırasında görülebilen önemli faaliyetlerden bir tanesi 12 Eylül 1980 tarihinden önce sıkıntısı duyulan bazı tüketim mallarındaki ferahlama ortamıdır.

Bugün için denilebilir ki, gayrimeşru ve yasadışı ortam içinde piyasada karaborsa olarak tanımlanan ortam mümkün olduğunca kaldırılmıştır. Bu yönüyle, bazı çıkar sahiplerinin iktidarda bulunan partinin genel başkanına elbette ki, sempati duymayacakları ve çok kısa zaman içinde her ne şekil ve şartta olursa olsun iktidardan uzaklaştırılması için faaliyete geçecekleri açıktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nde başbakanlık görevini üstlenmiş bulunan Sayın İnönü'ye yapılan saldırı ile yine eski başbakanlardan Sayın Demirel'e yapılan tecavüz olayı, içeriği itibariyle politik bir amaca dayalıdır.

İşte sonuç itibariyle devlet büyüklerine yapılan saldırılardaki, diğer bir deyimle suikast girişimlerindeki kişi ve kişilerin amacı,

1. Demokratik düzen içinde seçim yoluyla elde edemeyecekleri politik çıkarlarını,

2. Ekonomik düzen içinde meşru yollar dışında elde etmeye çalıştıkları menfaatlerini sağlamaktır.

Bu bakımdan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Turgut Özal'a silahlı saldırıda bulunma olayı da, esas maksatların bu iki çerçeve içinde incelenmesi ve soruşturmanın o yönde geliştirilmesi düşünülerek her yönüyle araştırmaya tevessül edilmiş ve bu soruşturmada elde edilen bulgular da nazara alınarak 18 Haziran 1988 günü Ankara Kapalı Spor Salonu'nda meydana gelen olayda, yakalanan asli fail Kartal Demirağ hakkındaki soruşturmada, yukarıdaki iki tür amaç ele alınarak sürdürüldüğü ve soruşturmada öncelikle olayın cereyan tarzı ve genel açıklaması ile olay failinin özgeçmişi ve olaydaki hareketinin anlatımına yer verilmesi düşünülmüştür..." (Özal suikastı iddianamesi, sayfa 6—7).

Demirağ'a Horzum kancası

Kartal Demirağ, birinci sorgusunda, "Kemal Horzum ve ekibi, Özal hükümetinin uygulamalarından şikayetçiydi. Özal hükümetinin kaçakçılığı önleme konusundaki ekonomik politikası ile af çıkarmama konusundaki politikası Kemal Horzum ve yurtdışında bulunan kişileri rahatsız etti." diyerek soruşturmaya yön verdi. , birinci sorgusunda, "Kemal Horzum ve ekibi, Özal hükümetinin uygulamalarından şikayetçiydi. Özal hükümetinin kaçakçılığı önleme konusundaki ekonomik politikası ile af çıkarmama konusundaki politikası Kemal Horzum ve yurtdışında bulunan kişileri rahatsız etti." diyerek soruşturmaya yön verdi.

1956 yılında Afyon'un Dazkırı ilçesinde dünyaya gelen Kartal Demirağ'ın babası devlet memuruydu. İlk ve ortaokulu çeşitli ilçelerde bitirdikten sonra babasının tayini Güney ilçesine çıktı. Ülkü Ocakları ile burada, Şevki Acaroğlu vasıtasıyla tanıştı, onun verdiği kitapları okudu. İlk defa bu dönemde, 1971–73 yıllarında çeşitli eylemlere katıldı. Öğrenciler arasında yaşanan taşlı, sopalı, bıçaklı kavgalara katıldı. Bu kavgaların birinde Dev–Gençli olan Hüsnü Dereli'yi yaraladı ve tutuklandı. Bir hafta cezaevinde kaldı, yaşı küçük olduğundan serbest bırakıldı.

Burada lise yoktu. O yüzden liseye, Buldan ilçesinde yurtta kalarak devam etti; ama başarısız oldu. Babasının tayini Çardak ilçesine çıkınca onun yanına döndü. 1973 sonlarında Çardak'ta solcu bildiği Raşit Yener'le kavga edince yeniden tutuklandı. Bir süre Çardak cezaevinde yattı. 1975–76 döneminde karşıt gruplardan iki öğrenci "Bize silah çekti" iddiasıyla savcıya şikayette bulununca bir daha tutuklandı.

1977'de burada liseyi bitirdi. 1977–78 döneminde, Çardak'ta Kör Dede lakabıyla anılan Dede Acılı'dan Çek marka bir tabanca satın aldı: "Öğrenciler arasında ülkücü ve solcu ayırımı vardı. Silahlı kavgalar vardı. Kendimi korumak maksadıyla tabanca aldım." Üniversite sınavında Denizli Eğitim Enstitüsü'nü kazandı. 1979'da burada hakimiyet ülkücü gençlerden solcu gençlere geçince okula devam edemedi. 1978–79 döneminde Dazkırı'da Kemal Duruhan'ın başkanlığında Ülkücü Gençlik Derneği kurulduğunda ikinci başkanlık görevini üstlendi. Bu görevi 1980 başlarına kadar sürdü.

Horzum'un adamı cezaevine geliyor

Denizli'deki okulu bıraktıktan sonra Ankara Eğitim Enstitüsü'ne kayıt yaptırarak bir süre burada okudu. Kütahya Eğitim Enstitüsü'ne nakil yaptırdı. 1980 sonlarında Kütahya Eğitim Enstitüsü'nden mezun oldu. Ocak 1981'de Çanakkale Öğretmen Yetiştirme Merkezi kurslarına katıldı. Öğretmen olarak ilk görev yeri, Adıyaman'ın Yedioğlu köyüydü. 1981 sonunda Muğla'da öğretmen yetiştirme merkezi kursuna katıldı, bu kursu yarım bıraktı. Köyceğiz'in Akköprü köyüne tayini çıktı. Özal'a ateş ederken kullanacağı tabancayı bu yıllarda Mehmet Çermek isimli bir kişiden satın aldı. İngiliz malı Webley–Scott marka 7.65 çapındaki bu tabanca sekiz mermi alıyordu. 1983'te yarım bıraktığı kursu Mersin Öğretmen Yetiştirme Kursu'nda tamamladı ve Ardahan'ın Çağlacık köyüne tayini çıktı.

1983–85 döneminde Ardahan'da öğretmenlik yaptı. Ardahan Belediye Oteli resepsiyonunda tanıştığı Hayati İpek'in nüfus cüzdanını alıp kendi fotoğrafını yapıştırdı. İleride kullanmak üzere kitapları arasına koyup sakladı. 1985 Ağustos'unda Dazkırı'da Abdullah Şengül isimli bir kişiyle bir düğünde kavga etti. Şengül'ün kendisine çektiği bıçağı elinden alıp onu yaraladı. Birkaç gün kaçtıktan sonra teslim oldu. Adam öldürmeye teşebbüs suçundan 10 yıl ağır hapis cezası aldı. Dinar Cezaevi'ne konuldu. 19 Ocak 1988 günü Dalaman Tarım Açık Cezaevi'ne nakledildi.

Osman Atay, Kartal Demirağ'ın Dazkırı'dan arkadaşıydı. Atay, 1980 öncesi İsviçre'ye gitmiş, gece kulübü ve kumarhanelerde çalışmıştı. Türkiye'deyken işsizdi, İsviçre'ye gitmesinden sonra zenginleştiği gözlenmekteydi. Hakkında çeşitli soruşturmalar olduğu için yurtdışında bulunan Afyonlu işadamı Kemal Horzum'un yanındaydı. Osman Atay, Dinar Cezaevi'nde Şeref Ünal isimli kişiyi ziyarete gittiğinde Demirağ'ı da ziyaret etti. Demirağ'a, "İsviçre'ye gelseydin bu işler başına gelmezdi, rahat ederdin." dedi ve biraz para verdi. 1987 yılı yaz aylarında Kurban Bayramı gününde Osman Atay, Dinar Cezaevi'ne tekrar geldi. Kartal Demirağ, olayın bundan sonrasını özetle şöyle anlatıyor:

"Sen ufak işlerin adamı değilsin"

"Kemal Horzum, Türkiye'de cezaevlerinde ve yurtdışında adamlarına yardımlarda bulunurdu. Bu kişilere para yardımı yapardı. Genel af çıkarılmasını, cezaevlerindeki ve yurtdışındaki adamlarının serbest kalmasını sağlamaya çalışıyordu. Osman Atay bana, Özal hükümetinin affa kesinlikle karşı olduğunu söyledi. Tarım Açık Cezaevi'ne naklolacağımı söylediğimde, Osman Atay, cezaevi müdürüne söyleyerek yardımcı olabileceğini, cezaevinden çıktığımda bana yardım yapabileceklerini belirtip İsviçre Basel şehrinde Uzvil otelinin adresini verdi. 'Senin gibi mert, gözüpek, yiğit kişilere ihtiyacımız var.' deyip 50 bin lira para yardımında bulundu. 31 Aralık 1987 tarihinde Osman Atay tekrar bana geldi. Açık görüş yaptık. Bundan sonra Dalaman Tarım Açık Cezaevi'ne nakil için dilekçe verdim. Buradan firar edebileceğimi Osman Atay'a söylediğimde bana Caddebostan'da (İstanbul) Levinglom gece kulübünün adresini verdi. Pasaport çıkartmak için benden bir fotoğraf aldı. Osman Atay, pasaport işini, Caddebostan'daki gece kulübünde Şeyh Bedrettin isimli kişinin çözümleyeceğini açıkladı. Kemal Horzum ve ekibi Özal hükümetinin uygulamalarından şikayetçiydi. Özal hükümetinin kaçakçılığı önleme konusundaki ekonomik politikası ile af çıkarmama konusundaki politikası Kemal Horzum ve yurtdışında bulunan kişileri rahatsız etti. Osman Atay bana, 'Sen ufak işlerle cezaevinde çürüyorsun, yapacaksan büyük iş yap.' dedi."

Cezaevi'nden kaçışı

Kartal Demirağ, Dalaman Cezaevi'nden 22 Ocak 1988 günü kaçtı. Daha önce Ardahan'da temin ettiği Hayati İpek kimliğine kendi resmini yapıştırıp kullanmaya başladı. Demirağ'ın cezaevinden kaçtığı günden 16 Haziran günü Ankara'ya gelene kadar geçen yaklaşık beş aylık sürede tam olarak ne yaptığı bilinmiyor. Kendi anlatımlarına göre, 26 Ocak günü Antalya'ya, ertesi gün Ankara'ya gidiyor, dayısına uğruyor. Bir cezaevi arkadaşının kardeşiyle görüşmek için Zonguldak Ereğlisi'ne gidiyor. 30 Ocak günü İzmir'e geliyor. Şubat ayında Dazkırı'ya geliyor. Haziran başına kadar Dazkırı'da kalıyor, annesinin evinde saklanıyor. Nisan ayında Semra Özal'a bir mektup gönderiyor. Annesine ait bir arsayı 900 bin liraya satıyor, bankaya yatırıyor. Bu paranın bir bölümüyle 300 mark alıyor ve Webley–Scott marka tabancasını da yanına alıp Adana'ya gidiyor. Burdur'a geçip 4 Haziran günü Semra Özal'a, Türk Kadınını Güçlendirme Vakfı'nın Ankara'daki adresine ikinci mektubunu gönderiyor. Bu mektubunda Başbakan Özal'ın af çıkarmasını istiyor. Adana'da üniversite hastanesinde çeşitli muayenelerini yaptırıyor. Mersin'e geçiyor, bir kiralık ev arıyor. Gözüne kestirdiği bir sarrafı soymaya karar veriyor; ancak sonradan vazgeçiyor.

Suikast sabahı midesinde ağrı

16 Haziran Perşembe günü Adana'dan Ankara'ya geliyor. O gece kaldığı otelin adını vermiyor. 17 Haziran gecesi Numune Palas Oteli'ne yerleşiyor. 18 Haziran Cumartesi sabahı kalktığında midesinin ağrıdığını hissediyor. Bir lokantaya gidip işkembe çorbası içiyor. Saat 11.00'e doğru otelde tabancasının ağzına mermi sürüyor. Silahını ve küçük Kur'an–ı Kerim'ini el çantasına koyuyor. "Özal, ya sen öleceksin ya da ben" yazısını yazdığı takvim yaprağını da cebine koyup aşağıya iniyor. Otelin parasını ödüyor ve bir taksiye atlayıp kongrenin yapılacağı salona geliyor. Kartal Demirağ bundan sonrasını şöyle anlatıyor:

"Arama yapılmadığı için kongreye girdim. Başbakan Turgut Özal'ın oturacağı yerin tam karşısına geldim. Turgut Özal kürsüde konuşmaya başladığında iki el ateş ettim. Üçüncü elde tabanca tutukluk yaptı. Bu arada beni bir şahıs geriye doğru çekti ve tuttu. Onun yüzüne tabancayla vurdum. Tabancalar patladı, bu arada sağ kolumdan yaralandığımı hissettim. Hadiseden sonra İstanbul'da Osman Atay'ın söylediği Caddebostan'da Şeyh Bedrettin'in bulunduğu Levinglom isimli gece kulübüne gitmeyi düşündüm. Ancak yaralandığım için yakalanıp hastaneye getirildim."

Kartal Demirağ savcılara, "Eylemi af çıkarılmaması sebebiyle yaptım." dedi ve şöyle devam etti: "1971–72'de Denizli'nin Güney ilçesinde Kanlıgöl denilen bölgede ülkücü gençlik olarak topluca jimnastik ve spor yaptık. Ankara Ticari İlimler Akademisi'nde okuyan Şevki Acaroğlu'ndan karate dersleri aldık. 1978–79 yıllarında Dazkırı'da Ülkücü Gençlik Derneği İkinci Başkanlığı yaptığım dönemde silahlı eğitim atışları yaptık. Olayda kullandığım tabanca ile daha önceden çalışmalar yaptım. Bu tabancayla altmışa yakın mermi atışı yaptım, tabanca daima üçüncü mermide tutukluk yaptı."

Polis laboratuvarında Kartal Demirağ'ın kanı üzerinde yapılan incelemede herhangi bir uyuşturucu, uyarıcı madde ve alkol bulunmadı. Adli Tıp Kurumu incelemesi de aynı sonucu verdi. Soruşturma sırasında, Kartal Demirağ'la boğuştuğunu söyleyen muhtar Ali Ünal, ikinci suikastçıyı gördüklerini söyleyen gazeteciler, Demirağ'ın eli tabancalı resmini çeken foto muhabiri ve Kartal Demirağ'a salonda tatbikat yaptırıldı. TRT ve Emniyet kameralarının kaydettiği bu tatbikatta anlatımların gerçeğe uygun olduğu tespit edildi.

Demirağ'ın kişiliği ve örgüt bağlantısı

Turgut Özal suikastı iddianamesini yazan üç savcı, Kartal Demirağ'ın kişiliğini şöyle anlattılar:

"Sanık Kartal Demirağ'ın çoğu suçlu tipinin dışında bir benliğe, diğer suçlulardan farklılıklar gösteren bir kişiliğe sahip olduğu görülmüş ve öğrenilmiştir. Diğer bir anlatımla sanık Kartal Demirağ'ın soğukkanlı, yaptığı eylemin bilincinde, taviz vermekten kaçınan, katı, insanca olan merhametten yoksun suçlu örneğini verdiği müşahede edilmektedir. Bu tür suçlu tipinde bir yasal veya yasadışı örgüte sığınma şartı olmadığı, yalnız tasarladığı eylemi düşüncesi ve yapacağı fiili kabul etmesinin yeterli olacağı bilinmektedir. Bu tür suçlu tipinin üçüncü kişilerce elde edilmesi, sevk ve idare edilmesi de kolaydır. Hatta üçüncü kişiler olayda görülmeksizin suçlunun yapacağı eylemden her zaman çıkar sağlayabilirler. Bu durumdan kimsenin de haberi olmaz.

İşte sanık Kartal Demirağ ifadesinde bildirdiği Osman Atay da, sanığın bu karakterinden faydalanmaya, eylemini çabuklaştırmaya, ileriye yönelik birtakım vaatlerde de bulunarak sanığın fiilini öncelikle işlemesini dolaylı olarak iknaya çalıştığı sezilmiştir. Eylemin geciktirilmeksizin ifasında suçluya kolaylık ve vaadin önem taşıdığını çok iyi bilen Osman Atay, bunu her hareketi ile göstermiştir. Yine sanık Kartal Demirağ'ın ideolojik fikirlerinden hareketle bu durumundan faydalanmaya kalkışan yasal veya yasadışı örgütlerin yöneticileri, fertleri olabileceği varsayımıyla soruşturmanın bu yönünün araştırılması, soruşturmanın bu yönden sürdürülmesi cihetine gidilmiştir."

Ne var ki, savcılar Kartal Demirağ'ın örgüt bağlantısını tespit edemedi. Dolayısıyla davayı Türk Ceza Kanunu'nun adam öldürmeye yönelik maddesinden açtılar. Ancak 44 sayfalık iddianamenin altına şu notu düştüler: "Olayda üçüncü kişilerin takip ve tespiti ile soruşturmanın sürdürülmesi için evrak tefrik olunmuştur."

O günden bugüne, bu üçüncü kişiler tespit edilemedi.

'Orgütümüz sizi yok edecek'


Kartal Demirağ gibi Afyonlu olan Kemal Horzum, Emlak Bankası'ndan aldığı 80 milyon dolar krediyi geri ödemeyip 1985'te yurtdışına kaçmıştı.

Horzum, İsviçre'de yakalanıp Türkiye'ye getirildiğinde Nusret Demiral tarafından ifadesi alındı; ancak olayla bağlantısı ortaya çıkarılamadı. Horzum'un adamı Osman Atay için de takipsizlik kararı çıktı. Kartal Demirağ, Ankara 1 No'lu DGM'de yargılandı. Mahkeme 23 Kasım 1988 günü Demirağ'ı 20 yıl ağır hapis ve ömür boyu kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezasına çarptırdı. Demirağ dört yıl cezaevinde yattıktan sonra 15 Nisan 1992 tarihinde meşruten tahliye edildi. Cezaevinden çıktığı gün, "Allah Özal'ı öldürmemi istemedi. Onu öldürdüğümde kendimin de öleceğini biliyordum." dedi.

Yakın tarihte Ankara DGM Başsavcısı Cevdet Volkan, suikastla ilgili olarak şimdi yurtdışında yaşayan eski bir medya patronunun ismini veren Korkut Özal'ın ifadesini aldı. Bunun dışında önemli bir gelişme yaşanmadı.

ANAP içinde 75 milletvekilimiz var

Özal suikastına ilişkin Ankara DGM dosyasında en çarpıcı belgelerden iki tanesini, Kartal Demirağ'ın olaydan kısa süre önce Başbakan Turgut Özal'ın eşi Semra Özal'a gönderdiği iki mektup oluşturuyor. Bu mektuplardan biri suikasttan 1,5 ay önce Nisan 1988'de, diğerini 4 Haziran 1988'de, "Sayın Semra Özal, Türk Kadınını Koruma ve Yüceltme Genel Başkanı, Ankara" adresine gönderildi. Birinci mektup şöyleydi:

"Sevgili Semra Hanım,

Bu mektubu lütfen sonuna kadar okuyun. Sizin ve aileniz için büyük önem taşımaktadır. Sizi çok takdir ediyoruz, yaptığınız olumlu çalışmalar ve iyilikler hep gündemde. Sayın Yeğinmen Semra, bizler yıllarca bu vatan için çalışan Atatürk milliyetçileriyiz. Şimdiki durumu kısaca özetlersek milliyetçi mukaddesatçıların bir kısmı Türkiye'de, bir kısmı yurtdışında, bir kısmı hapishanelerde, bir kısmı da mezarda. Milliyetçiler, Tanrı'dan başka hiçbir şeyden korkmaz, tertemiz kanlarını bu vatan için akıttılar. Komünizme karşı set oldular. Eğer bizler olmasaydık, siz de olmayacaktınız. Güzel arabalarınız, evleriniz, tatlı rüya gibi yaşantınız olmayacaktı. Ve biz Özal'ı destekledik, iktidara geldi. ANAP içinde 70–75 arası milletvekilimiz var. Bizden mezara giden kurtuldu, ya hapishanedekiler, Ortaçağ yaşantısının, her türlü işkencenin sürdüğü hapishaneler adeta bir cehennem misali, bizleri buradan, yani arkadaşlarımızı buradan kurtaracak olan sensin. (LÜTFEN OKUMAYA DEVAM EDİN, SON PİŞMANLIK FAYDA VERMEZ.)

Önce çocuklarınız sonra siz

Şu anda dışarıda milliyetçiler büyük bir teşkilat içinde (her türlü silahlı eylem için). Bütün istediğimiz bir af. Bütün dünya devletleri af verdi. Sovyet Rusya, Doğu Almanya, Filipinler, İran, Afganistan, Polonya, Libya gibi. Biz sizden hırsızların, fiili livatacıların, ırz düşmanlarının, uyuşturucu kaçakçılarının affını istemiyoruz. Bizim istediğimiz sadece kader kurbanları, mert, yiğit, milliyetçilerin affedilmesi. Özal'a baskı yapın. Biz biliyoruz ki eğer af olmazsa, af yoksa siz de yoksunuz. Örgütümüz sizi ve ailenizi yok etmeyi amaçlıyor. 1– Önce çocuklarınız yok edilecek, 2– Sonra sen ve Özal sülalesi. Bu imkansız, diyeceksiniz. Belki ben diyorum ki, (Zafer benimdir diyenindir, K. Atatürk). O güzel çocuklarınız. Efe, Ahmet, Zeynep Amerika'da da okusa, İngiltere'de de okusa peşindeyiz. Evlat acısının ne demek olduğunu bilir misiniz? Yeryüzünde en büyük acıdır. Size yemin ediyorum ki bu acıyı tattırırız. Bizim fidan gibi yiğit gençlerimiz komünizm kurşunuyla toprağın bağrına girerlerken, anaları, babaları evlat acısını tattılar.

Cehennem nedir bilir misin?

Ansızın en mutlu anınızda bu acıyı size tattırabiliriz, Azrail sizi bulmadan, kara haberi almadan, gel af için Özal'ı ikna et. Eğer af yoksa, (Gök girsin kızıl çıksın) yeminimiz kutsaldır. Kurban bayramına kadar size müsaade, af varsa en güzel günler senin, yoksa siz de yok olacaksınız.

T. Özal diyecek ki, korkma hiçbir şey yapamazlar. O her şeyi bildiğini sanıyor. Ama onun son siyasi hayatı. 4,5 yıl sonra Başbakanlığı kaybedecek, bir tek koruma polisi ile kalacak. O zaman onun en karanlık günleri olacak. Son sözümüz. AF MİLLİYETÇİLER İÇİN YA ÖZGÜRLÜK ÇİÇEKLERİ GİBİ AÇACAK YA DA ÖLÜM SİZLERİ YAKALAYACAK.

Sen Sayın Yeğinmen, hapishanelerde birkaç gün yatsaydın intihar ederdin. Hapishaneler cehennemden farksız. Cehennem nedir bilir misin sen? Biliyorsan öğren."

Aile resminin etrafına yazdıkları

19 Temmuz 1988 tarihli ekspertiz raporunda bu mektubun Kartal Demirağ'ın el yazısı olduğu tespit edildi. Demirağ ikinci mektubunda daha ilginç bir yöntem uyguladı. İkinci mektubuna Özal ailesinin resimlerini yapıştırdı ve resimler etrafına şu yazıları yazdı:

"Şu güzelliğe, temizliğe, saflığa bakın. Bunlara kıyılır mı hiç. Bunlara, iki prens ve prensese kıyılmazsa Türk milliyetçileri affedilmeli, Kurban'da kutsal bayramda, en güzel bayramda. Semra Hanım günah değil mi bu çocuklara, onları nasıl seviyorsan bizleri de sev ve (af) et milliyetçileri. Siz affederseniz hapishaneler boşalmalı, milliyetçiler kurtarılmalı, Semra Hanım yazık değil mi bu güzelliklere."

Bu mektup için de yapılan ekspertiz incelemesi sonucunda verilen 11 Temmuz 1988 tarihli raporda, yazıların Kartal Demirağ'a ait olduğu belirlendi.

http://arsiv.zaman.com.tr/2001/02/08/odosya/ozalsuikasti.htm
#1046
Burger King'in, salmonella ve listeria virüsleri taşıyan yaklaşık 12 ton hamburgeri piyasaya sürdüğü iddiası ile ilgili tartışmalar sürüyor. Bakterili etin Balıkesir'de faaliyet gösteren Zeybekoğlu Katı Atık İmha Merkezi aracılığıyla götürüldüğü köpek çiftliğinde imha edildiğine ilişkin açıklamalar, köpek çiftliğinin sahibi tarafından yalanlandı. Gelen malzemenin bin 700 kilogram olduğunu belirten çiftlik sahibi, kendilerine imzalatılan teslim listesinde yer alan 11 ton malzemenin ise çiftliğe gelmediğini ifade etti.
Bursa'nın Karacabey ilçesinde faaliyet gösteren Kangal Köpek Üretme Çiftliği'nin sahibi Şeref Alkan, kendilerine pişmiş tavuk eti, tavuk göğsü, tavuk budu, hamburger köftesi ve hamburger ekmeğinin bulunduğu bin 700 kilogram malzemenin 3 parti halinde getirildiğini, basında yer aldığı gibi 11 tonluk etin gelmediğini söyledi. Gelen malzemenin takribi 1000- bin 200 kilogramının et olduğunu belirten Alkan, "İlk parti et geldikten sonra bize 10 ton etleri olduğunu, peyder pey bu etlerin bize geleceğini söylediler. Gelecek etlere karşı da 11 bin 160 kilogramlık teslim listesi imzalattılar. Bu teslim listesinde etlerin bize, dolaplarımız olmadığı için peyder pey geleceği yazılı. Dolaplarımız yok burda, muhafaza edecek durumumuz yok. Bize soğuk hava deposu yapacaklarını, dolaplar getireceklerini beyan ettiler. Bu etlerin geleceğini vadettiler. Buna istinaden de teslim tutanağını 11 ton et gelmiş gibi imzalamış bulunmaktayım. Tabii ki bunu iyi niyetle basit bir köpek yeminin imhası olarak algıladım. İyi niyete istinaden de o teslim tutanağını imzalamış bulunmaktayız. Son bir ayda gelen et zaten 1 ton kadar bir etti. Onun da büyük bir bölümünü kullanmamıştık, dolaplarda duruyordu. Onun da büyük bir bölümünü yakarak imha ettim .Bu kişi hakkında da medyada duyduğum haberlerden sonra suç duyurusunda bulundum." dedi.

Gazetelerde etlerin virüslü olduğuna ilişkin haberlerin yayınlanmasının ardından köpeklerine yedirmekten vazgeçtiğini anlatan Alkan, "Benim çocuğum yoktur, çocuğum olmadığı için onlar benim çocuklarımdır. Onlara virüslü et yedirmeyi kesinlikle kabüllenemem. Ben buraya 3 gün gelmediğim zaman, çiftliğe uğrayamadığım zaman, benim için oturup ağlayan köpekler var burada, o kadar duygusal hayvanlar. Ben onları kesinlikle köpeklerime yediremezdim, öyle de oldu zaten, yememiş oldular, o yönden de şanslı hissediyorum kendimi. Üzerimizden oyun oynandı. Mağdur durumda olduğumuzu, bizi kullandıklarını düşünüyorum. Savcılığa yaptığım suç duyurusunda da bu konudan bahsettim." diye konuştu.
Etleri kendilerine Hasan isminde, Balıkesirli, tanıdığı bir şahsın getirdiğini aktaran çiftlik çalışanı ise "Elimizde tarihi geçik etler var diye geldi buraya. Şeref'le görüşmüşler mal sahibiyle. Bize bu tarihi geçik etler, 'devlet bize gömün diyor, ama maliyeti yüksek olduğundan dolayı köpeklere yedirir misiniz' diye geldi. 'Elimizde 10 ton civarında et var' dedi. 10 ton et gelecek diye söylediler, 5 tona, 2 tona düşürdüler, getirdiler 400 kilo et. Bunun da 100 kilosu hamburger ekmeği, içinde 50 kilo kadar pişmiş tavuk göğsü, parça tavuk var, yani yekünü 400 kilo et geldi. Aradan birkaç gün sonra bir 350 kilo daha geldi. Ben Bursa'ya gittiğimde getirmişler. 1 ton kadar bir et, gelen hepsi bu kadar bin 700 kilo. Başka et gelmedi. Gelmediği gibi bu etler nereye gitti? Devlet bunu araştırsın." şeklinde konuştu.

Taraf Gazetesi'nde 18 Eylül'de yayınlanan haberde Burger King'in salmonella ve listeria virüsleri taşıyan 160 bin adet, yaklaşık 12 ton hamburgeri piyasaya sürdüğü ileri sürülmüştü. Olayın duyulmasının ardından basının karşısına çıkan Burger King Türkiye'nin bağlı olduğu TAB Gıda Yönetim Kurulu Başkan Vekili Erhan Kurdoğlu, Fasdat Gıda Genel Müdürü Celal Oktay ve TAB Gıda Genel Müdürü Caner Dikici, depolarında bulunan etlerde sağlığa zararlı bakteri bulunduğunu kabul etmişti. Fasdat Müdürü Oktay, bakterili et tespitini kendilerinin yaptığını, bu etleri de imha edilmek üzere Zeybek Katı Atık Tesisleri'ne teslim ettiklerini ileri sürmüştü. Tarım Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişleri ise imhanın delili olarak gösterilen belgede imzası olan ziraat mühendisi N.F. ve sağlık teknisyeni M.S.'in, 'geriye yönelik belge hazırladıkları' tespitiyle 'kademe ilerleme durdurma' cezası verilmesi gerektiğini rapor etmişti.
(CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/wap.do?method=getMansetHaber&haberno=1032705&sirano=0&sayfa=
#1047


Sel felaketi nedeniyle zor günler yaşayan Pakistan halkı için harekete geçen Konya'daki kurum ve kuruluşlar, bölgedeki insanlar için 7 milyon liraya yakın yardım gönderdi. Konya, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzünlenen kampanya çerçevesinde, camilerde toplanan 4 milyon yardım ile nüfuz bazında ülke genelinde en fazla yardım yapan il oldu.

Çocuklar harçlıklarını verdi

Konya İl Müftüsü Şükrü Özbuğday, "Konya, camilerde yapılan benzer bağış kampanyalarında İstanbul'dan sonra genelde en fazla bağış yapılan il durumunda. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı'nın düzenlediği bu kampanyada nüfus başına düşen oranla Konya, ülke genelinde en fazla bağış toplanan il konumuna yükseldi. Çocuklar harçlıklarını, kadınlar kollarındaki bilezikleri, yüzükleri bozdurup kampanyamıza katıldı. Bunları duyduğumuzda biz de oldukça duygulandık.'' Kimse Yokmu Derneği Konya Şube Müdürü Hasan Aşcı da dernek olarak düzenledikleri kampanyada Konya'da yaklaşık 1,5 milyon lira değerinde giysi, ilaç, gıda ve temizlik maddelerinden oluşan yardım topladıklarını bildirdi.

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/119755-pakistan-a-rekor-yardim-haberi.aspx
#1048
Her çözüm arayışında karşımıza duvar gibi dikilen hoşgörüsüzlüğün ve tahammülsüzlüğün kaynağı ne? Kültürümüz böyle bir kültür değil.

Bidayetinden beri bu topraklarda hep farklı kültürler, diller ve dinler bir arada yaşamış. Bu doğal yapı bir hayat biçimi olarak farklı olana saygıyı, hoşgörüyü getirmiş. Bir arada yaşamak bir zenginliğe dönüşmüş. Üç nesilde unutulması imkânsız bir kültür. Hakikaten biz bu tahammülsüzlüğü nereden edindik, nasıl öğrendik?

Akdamar Kilisesi'nde Ermeniler ayin yapınca biz ne kaybederiz, ne kazanırız? Sümela Manastırı din turizmi ile renklenince neyimiz eksilir? Bu ayinlere gösterilen tepki ve düşmanlık hangi kültürün içinde biçimlendi? Biz bu düşmanca duyguları nereden aldık?

Aldığımız yer belli: Cumhuriyetin temellerine koyduğumuz harcın içine umutlarımızla birlikte karıştırdığımız korkulardan geliyor. Sümela Manastırı'nda ayin yapan Rum'un aklında Pontus devleti yeniden canlanır. Akdamar Kilisesi, Ermenilerin yeniden 'Büyük Ermenistan' hayalinin sembolüne dönüşür. Heybeliada Ruhban Okulu açılırsa İstanbul Ortodoks dininin ekümenik merkezi haline gelir. Sonra dört yanımızdaki düşmanlar elbirliği ile 'menfur emelleri'ni gerçekleştirmeye koyulur. Ülkemiz bölünür, parçalanır ve hepimiz kurda kuşa yem oluruz.

Paranoyaya dönüşen bu korkularla yüzleşmek ve ne kadar saçma olduklarını kavramak zorundayız. Bizim en büyük düşmanımız korkularımız. Yıllar boyu halkı yönetimin uzağında tutmaya çalışanlar bizi bu korkuların esiri kılıp elimizi-kolumuzu bağladılar. Bizi kolayca yönettiler ama bu ülkeyi de küçük kalmaya mahkûm ettiler.

Çare, ezberlenmiş halde sayıklar gibi tekrarladığımız korkularımızla teker teker yüzleşmek. Üzerinde düşünmek, ne işe yaradıklarını, neye hizmet ettiklerini sorgulamak.

Üniter-ulus devlet tercihi, Türkiye için doğru bir tercih. Ancak üniter devlet merkeziyetçi devlet anlamına gelmiyor. Üniter devleti hantal ve kasıntı bir merkezîyetçi devlete dönüştürünce sadece küçük bir asker-sivil bürokrat zümreyi memnun edersiniz. Kaynakları verimli kullanan, vatandaş memnuniyetini esas alan yerinden yönetim prensibi üniter yapının sürdürülmesine merkeziyetçi yönetimden daha fazla hizmet eder.

Her üniter devletin resmî dilinin olması doğal. Resmî dil hem toplumsal hayatın akışını hızlandırır hem de ekonomik verimliliği sağlar. Peki üniter yapıyı korumak için resmî dil dışındaki dillere nasıl davranmak gerekir. Bu sorunun insanî cevabı, mantıklı olanı da gösteriyor. Farklı dilleri alabildiğine serbest bırakır ve teşvik ederseniz üniter yapının koruduğu prensipler saygı görmeye başlar. Yasaklarsanız, üniter yapı tehlike altına girer. Türkiye'nin 26 yıldır içinde yaşadığı terörün aslında tek itici gücü Kürtçe yasağı değil mi?

'Kürtçe eğitim' meselesine farklı bir pencereden bakmayı denemeliyiz. Anadillerinde eğitim hakkı, Kürt vatandaşlarımızın en doğal hakkı. Bu hakkı yasaklar ve tartışma konusu haline getirirseniz bu hak bir siyasî soruna dönüşür. Üniter yapıyı koruyacak olan güç anadilde eğitimi yasaklamak değil, resmî dilin kullanımını teşvik etmektir. Özellikle ekonomik entegrasyon, resmî dilin istimalini cazip hale getiriyor. Kürt vatandaşlarımızı bu ülkeye bağlayacak birbirini tamamlayan iki şey: Anadilinde eğitim yapma hakkına sahip olduğunu bilmek ve Türkçeyi öğrenmenin işlevselliğini idrak etmek. Türkçe eğitim veren bir okula yakın Kürtçe eğitim veren bir okulun mevcudiyetini bilen bir Kürt babanın çocuğunu hangi okula göndereceğine karar verirken başvuracağı ölçüyü, üniter devletin entegrasyon kapasitesi belirleyecektir. Asimilasyonla entegrasyon arasındaki fark da işte budur.

Kürtçe eğitim hakkı, doğrudan Türkçe öğrenmeyi cazip hale getiren bir uygulamaya dönüşebilir. Kürt vatandaşların meselesi Kürtçe eğitim veren bir kuruma sahip olmak; çocuklarına Kürtçe eğitim verdirmek değil. İkisi arasındaki farkı ise ancak korkularımızı aştığımız zaman fark edebiliriz. m.turkone@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1032130
#1049


Ergenekon davası sanıklarından emekli Albay Arif Doğan HABERTÜRK'e konuştu ve çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Burhan KAZMALI / AHT

Ergenekon davasının tutuksuz sanığı emekli Albay Arif Doğan, JİTEM'i kendisinin kurduğunu ve 1990 yılında kendisinin dondurduğunu söyledi. HABERTÜRK'e konuşan Doğan, Ergenekon ile ilgisinin olmadığını belirterek "Benim ilgim alakam JİTEM'ledir" diye konuştu.

İstanbul Sultanbeyli'de bir sitede iki koruması ve bakıcısı ile solunum cihazına bağlı olarak yaşamını sürdüren Doğan, avukatı olan yeğenini pazartesi günü mahkemeye gönderip bir an önce ifadesinin alınmasını isteyeceğini söyledi. Diyabet, panik atak ve kalp hastası olduğunu söyleyen Doğan, "Hâkimlere yalvarıyorum, ölmeden benim ifademi alın, kayda geçin. Anlatacaklarım hem Ergenekon davasına, hemPKK ile mücadeleye ışık tutacaktır" dedi.

'SES KAYDI BANA AİT'
JİTEM'i tek başına, kimseden talimat almadan kurduğunu ve 1990 yılında tayini çıkınca kimseye sormadan dondurduğunu belirten Doğan, Eşref Bitlis'in ölümüyle ilgili ifadelerin yer aldığı ses kaydının kendisine ait olduğunu, ancak farklı konuşmalarındanmontajlandığını öne sürdü. Doğan, "Bitlis 1993'te öldürüldü. Ben 1990'da JİTEM'den ayrıldım. JİTEMo yılda öldü, bitti, 1993'te yenidenmi dirildi?" diye konuştu.

'Ka..t Veli Küçük, beni Seda Sayan'la tanıştırdı'
Veli Küçük'le ilişkisini, "Ben Yalova'da alay komutanıyken kendisi Edirne'deydi. Zaman zaman görüşmelerimiz olmuştur. Ama onunla ortak hiçbir yanımız, bağlantımız olmamıştır" sözleriyle anlatan Doğan, "1990'da tayinim çıktı. Veli Küçük'ün de tayini çıkmıştı.

Güneydoğu'daydım. Veli Küçük denilen ka..t bana geldi. Ben ona JİTEM'i değil, Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı'nı teslim ettim" diye konuştu. JİTEM'in başına geçmesinin ardından Veli Küçük'le ilişkisini dondurduğunu ve 1990 yılından bu yana uzaktan yakından ilişkisinin olmadığını aktaran Doğan, "Ergenekon olayıyla bile bir arada olmadım" dedi.

'ADIMI KULLANDI'
Veli Küçük'ün emekli olduktan sonra tasvip etmediği olaylara girdiğini belirten Albay Doğan şöyle konuştu: "Bir ara bir firmada genel müdürdü. Bazı işler çevirip para aldığını biliyordum. Bazı yerlerde benimadımı kullanmıştı. Bunun hesabını sormaya gittim... Hatta o görüşmede Seda Sayan ile bir kabadayının kardeşi de vardı. Beni Seda Sayan ile tanıştırmıştı. Sabah gelmeden önce aramızda tartışırken bir adamını telefonla aradı. Benim söylediğim olayı anlattı. Telefondaki ses, 'Paşam, o işten senin hesabına 150 bin dolar yatırdık. Devamı gelecek merak etme' diyordu. Diyafon açık olunca her şeyi anladımve o an onunla ilişiğimi kestim. Demek ki, duyduklarım doğruydu. Veli Küçük benimkomutanımdı. Emirleri başımın üstüneydi. Ama o saatten sonra neyin başı üstünde olur, varın siz anlayın."

'Çatlı ile görüşürken yanımda bakan kızı vardı'
Susurluk kazasında ölen Hüseyin Kocadağ ve Mehmet Özbay'ın (Abdullah Çatlı) çok değer verdiği dostları olduğunu belirten Doğan, "Yalova Jandarma Alay Komutanı iken bana gelmişlerdi. Termal Otel'de konuk ettim. Uzun uzun görüşmeler olmuştu. O kazadan sonra gazeteci Tuncay Özkan bana gelip kaza öncesi yani oteldeki görüşmelerle ilgili bilgiler almıştı. Kendisine Termal Otel'deki görüşmede bir bakanın kızının olduğunu da söylemiştim. 'Yüreğiniz yetiyorsa yazın. Yarın tüm gazeteleri aldırıp bakacağım' dedim. Ama kimsenin yazmaya yüreği yetmedi. Evet o görüşmelerde bir bakanın kızı da vardı" diye konuştu.

'Kelle başı 3 bin lira alınırdı'
JİTEM'in yapısını güvendiği Kürtlerin oluşturduğunu belirten Doğan, şöyle konuştu: "Bana çok önemli ve gizli bilgiler getirirlerdi. Akıl almaz istihbarat bilgileriyle donatılıyordum. PKK'nın yapacağı eylemleri önceden biliyordum. JİTEM aktifken, PKK ile mücadelemizi sürdürürken bölgenin sorumluluğunu Dicle'ye kadar aşiretlere vermiştim. Herkesin bölgesi ve sorumluları vardı. 10 bin elemanım vardı. Hepsinin ortak düşmanı PKK idi. Terörist öldürmek onlara çıkar sağlıyordu. Kelle başına 3 bin lira prim alıyorlardı. Ben onlardan daha az alıyordum. JİTEM oluşumunun içinde 620 kadın vardı. Operasyonlara onlar da gidiyordu. JİTEM aldığı istihbarat bilgilerine göre hareket ederdi, sınır ötesi operasyonlarda bulunurduk. Kilometrelerce uzakta sınırı geçip Kanas silahlarımızla kampları delik deşik edip dönerdik."

'Ergenekon'la alakam yok'
Yapmadığım, bilmediğim olayın sorumluluğunu almam, konuşmam da" diyen emekli Albay Doğan, Ergenekon'la ilgili, "Ergenekon ile ilgili gözaltına alındım ve sorgulandım. Bana kiraladığım depoda çıkan 280 tane bombayı ne yapacaksın diye sordular. Dedim ki onlara pimlerini çekip bir yerinizde patlatacağım. Ya, benim bombalarla işim olmaz. Daha sonra bomba çıkmadığı söylendi. Zaten o düzmece bir olaydı. Ergenekon nedir biliyor musunuz? Her tarladan bir tezek, her şehirden bir p......gin bir araya gelip kurduğu bir şeydir. Benim ilgim alakam JİTEM iledir, Ergenekon ile değil" diye konuştu.

'Kızım beni evine almadı'
Emekli Albay Arif Doğan, hakkında yapılan asılsız ve kurgu haberlere karşı mücadele başlattığını söyledi. Kendisiyle ilgili çok ciddi güvenlik sorunu olduğunu belirten ve tutuklanması nedeniyle sağlığının bozulduğunu, ailesinin de kendisini terk ettiğini anlatan Doğan, "Serbest bırakılınca kızım beni evine almadı" diye gözyaşı döktü. Doğan, emekli maaşının yetersiz kaldığı için arkadaşlarının kendisine telefon kontörü gönderdiğini söyledi.

'PKK'nın içinde adamımız vardı'
*JİTEM'i kurduğum için hiç pişman olmadım. İyi ki kurmuşum. Öldürdüğüm PKK'lı sayısını hatırlamam bile söz konusu değil.
* PKK'nın içinde bile adamlarımız vardı, bilgiler anında geliyordu... Operasyon dönüşü mermi hesabı yapardık. Yine Kürtlerden bir grup, leş hesabı yapardı, primler ona göre dağıtılırdı.
* İzin derdimiz ve sınır derdimiz yoktu. Her yol Ankara misali.
* Ben şimdiye kadar üç kez öldüm. Birincisi tutuklanıp demir parmaklıklar ardına atıldığımda. 25 yıldır dağlarda terör ile terörist ile mücadelede bulundum. Sağlığım terör yüzünden bozuldu. Bunu hak etmemiştim. Ne zaman ki Meclis'e PKK'lı Leyla Zana, Sırrı Sakık, Ahmet Türk, Orhan Doğan gibi adamlar sokuldu, ikinci kez öldüm. En kötüsü ve vahimi ise PKK'lıların davul zurna ve halaylar ile karşılanması. İşte bu beni bitirmiştir.
* TV kanallarında, gazetelerde PKK ile ahkam kesenler masal anlatıyor. Erdal Sarızeybek, Bülent Orakoğlu, Mahir Kaynak, Osman Pamukoğlu, Hanefi Avcı, bunların anlattıkları masal, hikâye. Onların eline kâğıt parçası tutuşturup konuşturuyorlar. Benim kadar mücadeleci olamamışlardır. Onlar PKK'nın 'P'sini, JİTEM'in 'J'sini bile bilmezler.

ARİF DOĞAN KİMDİR?
1945'te Hatay Kırıkhan'da doğan Arif Doğan, 1971'de Trabzon İstihbarat Amirliği'ne tayin oldu, 1983'te Jandarma Genel Komutanlığı'nda görevliyken İstihbarat Grup Komutanlığı'nı kurdu ve 7 yıl başkanlık etti. 1998 yılında DYP'den milletvekili adayı oldu, ancak kazanamadı. Doğan'ın adı 1995'te Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'nde ortaya çıkarılan sahte rapor skandalında da geçmişti.

http://www.haberturk.com/gundem/haber/555417-jitemi-ben-kurdum-ben-dondurdum
#1050
Kopya skandalı sebebiyle iptal edilen 2010-Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) Lisans Eğitim Bilimleri Sınavı 31 Ekim'de yapılacak. Sınava girecek adaylardan başvuru ücreti alınmayacak.

Adaylar, ÖSYM tarafından daha önce kendilerine gönderilen giriş belgesinde belirtilen yerde imtihana girecekler. Prof. Dr. Ünal Yarımağan'ın istifasıyla boşalan ÖSYM başkanlığına Ali Demir'in vekaleten atanmasının ardından ertelenen diğer sınavların tarihleri de belli oldu. Buna göre yarın yapılması planlanan ortaöğretim ve ön lisans mezunlarının gireceği KPSS 28 Kasım'da gerçekleştirilecek. Kamu Personeli Yabancı Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı Sonbahar Dönemi başvuruları 4-13 Ekim arasında alınacak. Sınav 5 Aralık'ta yapılacak. Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı (ALES) Sonbahar Dönemi başvuruları 18-28 Ekim arasında yapılacak. Sınav 19 Aralık'ta düzenlenecek. Tıpta Uzmanlık Sınavı 5 Aralık, Üniversitelerarası Kurul Yabancı Dil Sınavı Sonbahar Dönemi ise 26 Aralık'ta yapılacak.
#1051
Almanya'da 43 yaşındaki kadın avukat boşandığı eşini ve 7 yaşındaki oğlunu vurduktan sonra evi ateşe verdi. Yetmedi, silahı kaptığı gibi en yakın hastaneye giderek iki kişiyi daha vurdu. Ardından polis kurşunuyla öldürüldü.

BERLİN
EVi HAVAYA UÇURMAK iSTEDi

İki ay önce eşinden boşanmıştı. Komşularına göre uzun bir süredir depresyondaydı ama kimsenin aklına böyle bir katliam işleyeceği gelmemişti. Önceki akşam meydana gelen olayda Sabine R. adlı kadın eve gelen eski eşini ve 7 yaşındaki oğlunu silahla vurarak öldürdü. Ardından bir patlama sesi duyuldu ve ev yanmaya başladı.

NEDEN HASTANEYE GiTTi

İtfaiye geldiğinde Sabine R., içi mermi dolu silahıyla polise ve itfaiye de ateş açtı. Kaçmayı başaran kadın bu kez Baden-Württemberg eyaletinin Lörrach kentindeki St. Elisabethen Krankenhaus Hastanesi'ne giderek bir hasta bakıcıyı öldürdü, bir polisi de yaraladı. Kadın avukat sonunda polis kurşunuyla öldürüldü.

MERMiLERi HAZIRLAMIŞ

Hastanenin kadın doğum bölümünde dehşet saçan kadının yanında çok sayıda mermi bulunduğu, bunun, daha fazla kişiyi öldürmeyi hedeflediği anlamına gelebileceği belirtildi.

http://yenisafak.com.tr/Aktuel/?t=21.09.2010&i=279393
#1052


ABD, California'daki Los Angeles Üniversitesi'nde (UCLA) Elektrik Mühendisliği Bölümü'nde görev yapan Türk Prof. Aydoğan Özcan, mikroskobun yerini alabilecek bir cep telefonu üzerinde çalışıyor. Geliştirdiği sistemin hem sahada hem de küresel sağlık ihtiyaçları için kullanıma uygun olduğunu söyleyen Özcan'ın cihazı, cep telefonunun birkaç düzenlemeyle sıvı örneklerinde mikrop ve bakterileri bulmasını sağlıyor.

Bu mikroskopun geleneksel benzerlerinden en büyük farkı lens içermemesi. Görüntüler 'özel bilgisayar kodları ve rekonstrüksiyon algoritmaları'yla işleniyor. Özcan kan, idrar, tükürük numunelerinin 'hafıza kartı takar gibi' cep telefonuna yüklendiğini söylüyor.

Bilimkurgu filmleri gibi...

Cihaz, örneği büyüten lenslerle görüntülemek yerine hücre ve bakterilerin gölgesini izliyor. Özcan, mikro boyuttaki bakterilerin tanınmalarını sağlayan kendilerine has birer gölge şekli olduğunu belirtiyor. Özel bir ışık kaynağı ve telefon kamerasıyla alınan görüntüler, işlenmek için bir dizüstü bilgisayara gönderilip sonuçlar da kısa mesajla alınıyor. Telefonların işlem gücü arttıkça, numuneleri telefon üzerinden de işleyip sonuç almak mümkün hale gelecek.

Prof. Özcan şimdi sistemi sıtmaya yol açan parazitler üzerinde yoğunlaştırmış durumda, yakında denemelere başlamayı umuyor.

Özcan, cep telefonlarının son derece geniş bir platform sunduğuna dikkat çekerek, "Bu, ileri bilgi işlem olanaklarını insanların parmaklarının ucuna getirmek için harika bir fırsat" diyor. Bu vizyonu paylaşan pek çok uzman var. Dünyanın dört bir yanında mühendisler cebe sığan laboratuvarlar geliştiriyor. Bu çalışmalar akla bilimkurgu filmlerini getirse de, uygulamaları çok yakında hayatımıza girebilir.

Örnek mi? Londra Üniversitesi'nden Prof. Peter Bentley, kalp atışlarını cep telefonuyla izleyen iStethoscope programının yaratıcısı. ABD'de AgaMatrix adlı bir şirket, kan şekerini cep telefonuna takılan bir parçayla ölçen bir cihaz için Gıda ve İlaç İdaresi'ne FDA patent başvurusunda bulundu bile... Özcan'ın Berkeley Üniversitesi'ndeki meslektaşları da cep telefonuna eklenen CellScope adlı bir başka mikroskop üzerinde çalışıyor.

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nden Prof. Ramesh Raskar'a göre bu yoğun hareketlilik, sağlık alanında yeni bir dalganın habercisi olabilir. Telefonlardaki yazılım uygulamaları hayatın parçası artık; Raskar, "Yakında bu ek cihazları 1-2 dolara alıp telefonunuza takabileceğiniz dükkânlar ortaya çıkacak bence. Bu ek cihazlarla aldığınız süt ya da suyun kalitesini ölçmekten tansiyonunuzu ölçmeye kadar pek çok şey yapabilirsiniz" diyor.

Prof. Özcan da aynı görüşte. "Cep telefonu müthiş bir potansiyel taşıyor" diyor ve ekliyor: "İsviçre çakısı gibi bir hali var..."

Yeni alanlara girebilir

Cep telefonları son 20 yılda hızlı ve radikal bir evrim geçirdi. Başta sadece sesli görüşmeler yapılabilirken, şimdi kameradan hızölçere bir dizi farklı sistemi içermeyen cep telefonlarının piyasada şansı yok. Daha gelişmiş hale geldikleri için ciddi bir işlem gücüne de ulaştılar.
Prof. Raskar'a göre, bir-iki ufak değişiklikle cep telefonlarının pahalı tıbbi ve bilimsel araçların yaptıklarını yapmaları mümkün.

Örneğin Raskar şimdi 'Refraktif Muayene için Göz Yakını Cihaz' (NETRA) dediği bir araç üzerinde çalışıyor. Telefon ekranına tutturulan bu cihaz, miyop ve hipermetrop göz bozukluklarını tespit edebiliyor. Raskar, "Cihaza bakın, size reçetenizi versin" diyor. Ekrana takılan lensten bakan kişi, biri yeşil, biri kırmızı iki çizgi görüyor. Bunlar paralelse görüşleri normal demek. Değilse kişi telefonun menü tuşlarına bunları denk getirene dek basıyor. Bu da gerekli lens ayarının bulunmasını sağlıyor.
Uzmanlara göre cep telefonları özellikle gelişmekte olan ülkelerde, laboratuvar cihazlarının yeterince çok olmadığı alanlarda devreye girebilir. Bu da Prof. Raskar ya da Prof. Özcan gibi pek çok uzmanın çabalarını bu alana yönlendirmesine yol açıyor.

BBC Türkçe
http://www.haber7.com/haber/20100923/Mikroskop-yerini-alacak-cep-telefonu.php
#1053
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanlığına İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Öğretim üyesi Prof. Dr. Ali Demir vekaleten görevlendirildi.

YÖK'ten yapılan açıklamada, Prof. Dr. Ünal Yarımağan'ın istifası ile boşalan ÖSYM Başkanlığına İTÜ öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ali Demir'in vekaleten görevlendirildiği bildirildi.

Açıklamada, yıl sonuna kadar yapılacak olan sınav takviminin ÖSYM tarafından en kısa sürede açıklanacağı belirtildi.

ÖSYM Başkanlığına vekaleten görevlendirilen Prof. Dr. Demir, İTÜ Makine Mühendisliği Bölümünden mezun oldu. İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğü yapan Demir, İngilizce ve Almanca olmak üzere iki yabancı dil biliyor.

İTÜ Tasarım Mühendisliği Bölümünde yüksek lisans eğitimi tamamlayan Demir, doktorasını ise İngiltere'deki Loughborough teknoloji üniversitesinde yaptı.

PROF. DR. ALİ DEMİR KİMDİR?

1 Kasım 1959 tarihinde Konya'da dünyaya gelen Prof. Dr. Ali Demir, 1982 yılında İTÜ Makine Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu.

İTÜ Tasarım Mühendisliği Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi tamamlayan Demir, doktorasını ise İngiltere'deki Loughborough Teknoloji Üniversitesi'nde yaptı.

İngilizce ve Almanca bilen Demir, evli ve 2 çocuk babası.AA

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1030662&title=bosymye-atama-yapildib
#1054
KPSS'de kopya skandalının ardından ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan bugün görevinden istifa etmişti. İstifayla başlayan süreçte ÖSYM'nin genel sekreteri dahil 9 kişi görevden alındı.

Başkanı bugün görevden istifa eden Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezinde (ÖSYM), aralarında özel kalem müdürü ve genel sekreterin de bulunduğu 9 kişi görevden alındı. Görevden alınanların çeşitli birimlerin müdürleri olduğu öğrenildi.

AA muhabirinin aldığı bilgiye, YÖK yetkilileri KPSS'deki iddialar nedeniyle yürütülen soruşturma çerçevesinde savcılıkla görüştükten sonra ÖSYM'de birçok birimin müdürünü, halen devam eden ''soruşturmanın  selameti'' açısından görevden aldı.

Görevden alınanlar arasında Özel Kalem Müdürü Işıl Çıngı, Genel Sekreter Mehmet Altunay, Bilgi İşlem Müdürü Mustafa Tütüncü ve Test Araştırma Müdürü Haydar Altunay da bulunuyor.

http://www.haber7.com/haber/20100921/OSYMde-9-yonetici-gorevlerinden-alindi.php
#1055


Burhan Kuzu, başkanlık sistemini ve bu sisteme kimin neden karşı çıktığını Bloomberg HT'de Gülin Yıldırımkaya'ya anlattı.

Başkanlık sistemini neden Türkiye için gerekli gördüğünüzü uzun yıllara dayanarak yaptığınız çalışmalarınız ışığında anlattınız. Başkanlık sistemine geçiş için doğru zaman ne zaman? Önümüzdeki seçimlerden sonra mı?

Zamanını en son olarak konuşmak gerekir. Bu model Türkiye'de bilinmiyor ve insanlar da bilmedikleri şeyin düşmanı oluyorlar.

'Bir, bu modeli bilmediği için eleştirenler var, bir de bu modeli bildiği halde eleştirenler var ki; onların maksadını daha sonra söyleyeceğim' dediniz. Mesela bu paketi incelemiş ve biliyor olması muhtemel bir hukukçu olan Hikmet Sami Türk, ' Başkanlık sistemi gelirse bu demokrasinin sonu olur, bu iş diktaya gider, çok endişeliyim' diyor. Bilen biri olarak karşı çıkan hukukçuları da kapsayarak mı söylüyorsunuz?

Hikmet Sami Bey'in görüşüne saygı duyarım ama diktatörlüğe dönüşür sözünü eleştirmek istiyorum. Buradan iddia ediyorum; Amerika'daki Başkan'ın yetkilerinden, İngiltere'nin Başbakan'ı, Almanya'nın Başbakan'ı, İtalya'nın Başbakan'ı ve Türkiye'nin Başbakan'ı ve parlamenterlik nerede varsa oranın başbakanları üç kat daha yetkilidir. Eğer siz tek kişilik yönetimi diktadır diyorsanız bu modellerde var. İnsanın hakikaten aklı donuyor. Hikmet Sami Bey'in bu sisteme niye karşı çıktığını söyleyeceğim. Çünkü Türkiye'de solcu olup da bu modeli savunan bir Allah'ın kulu yoktur. Bunun sebebi de başkan %51 ile seçiliyor ve sol kesim ömrü billâh bu rakamı bulamayacağını düşündüğü için karşı çıkıyor. Bu gerekçeyi gösteremedikleri için 'diktatörlük gelir' gibi gerekçeler sunuyorlar. Bunun anlatımı da, bilmeyen insanları iknası da kolay çünkü başkan deyince beyinlerde astığı astık, kestiği kestik bir imaj oluşturmak kolay, Başkan, kral gibi zannediliyor. Ben orada esasen başkana acıyorum, bu kanun istediği şekilde çıkmazsa, bu para harcamasını vermezse ne olur bu başkanın hali?

Tayyip Bey'in bu konu ile ilgili bir endişesi var mı?

Ben başkanın hali ne oluru o anlamda söylemedim. Oradaki isim önemli değil, önemli olan başkan ne olur? Başkan perişan olur. Bu modelde başkan acaba acze mi düşer, icraat yürümez mi? Bu kısımlarını düşünmek bana daha mantıklı geliyor. Bu kısımlarını düşünmek varken nasıl oluyor da 'diktatörlük' gibi bir söylemden bu konuya yaklaştıklarını anlayamıyorum. Sistemi bilirsin, benim söylediklerimi bilirsin, buna rağmen karşıyım dersin, buna bir şey söylemem.

İnsanların, sizin bilinen başkanlık sisteminin ötesinde Türkiye'ye yeni bir başkanlık sistemi getirmenizle ilgili bir endişeleri olabilir mi?

Hayır, insanların böyle düşüneceğini sanmıyorum. Başkanlık modeli bellidir, aşağı yukarı her yerde aynı uygulamalar içerir, ana ilkeleri bellidir. Türkiye'ye özgü derken; mesela bu sistemde federal yapı olmayacak, çünkü federal yapı dediğiniz yapı üniter yapıyı bozan bir şeydir. Ve başkanlık sistemi ille de federal yapılı ülkelerde uygulanır diyemezsiniz. Diyelim ki; Amerika federal yapılı bir ülke ve başkanlık modeli var. Almanya da federal yapılı fakat parlamenter bir modeli var. Bu durumda birebir bir örtüşme aramak gibi bir durum söz konusu değil.       

'Hiçbir solcu bu sisteme destek vermiyor' dediniz. Çünkü sol bir başkan çıkması mümkün olmadığı için dediniz...

Tabii milliyetçi kesim de federal yapı korkusu ile daha çok endişe taşıyor.

Belki üniter yapının korunacağı garantisi ile milliyetçi kesimin desteği alınabilir. Sayın Kılıçdaroğlu eğer uzlaşırsak olabilir dedi ama eğer o konuda haklıysanız sol kesimin desteği bu durumda mümkün görünmüyor....

Benim onlara söyleyeceğim şu: Sol kesim zaten parlamenter modelde elli yıldır iktidara gelmemiş ki başkanlık modeli için endişe duysun. Bir tek Rahmetli Ecevit farklı şeyler söyledi ve söyledikleri çerçevesinde iktidara geldi. Sol en azından şunu düşünüyor; bu sistemde en azından koalisyon dönemleri olur, koalisyon dönemlerinde üç parti girerse araya da bir tane sol girer diye düşünüyorlar. Küçük partiler de bu modele karşı çıkıyor. Çünkü küçük olsun benim olsun mantığında yaklaşıyorlar. Çünkü bu model sonunda bu memleketi iki partili modele götürür. Bu nettir; bir sağ bir sol iki parti olur, uç partiler bu modelde yaşamaz. Yaşamaz derken, yaşamak anlamında söylemiyorum, var olmaya devam ederler fakat iktidara gelme güçleri olmaz. Belli bir zengin grup, özellikle basınla beraber olup bu modele karşı çıkar. Çünkü onlar için koalisyon modelleri, manipülesi kolay modellerdir. Koalisyon ortaklarından bir tanesinin üzerinde hâkimiyetini kurduğu zaman hükümeti yönlendirme ve yıkma tehdidi ile kredi alma durumu, devlet zengini olanlar, elindeki basını bu doğrultuda kullananlar zaman zaman olmuştur. Bu tür durumlarda başbakanı o ya da onlar belirliyorlar ve belirledikleri başbakanı evine çağırıyor, sabah kahvaltısına çağırıyor ve pijama ile karşılıyor. Ama bir şeyi belirteyim; sol kesim rahat olsun, bunu samimi olarak söylüyorum belki bir dönem, belki iki dönem sağ kesim gelebilir. Ama hiçbir zaman sağ kesimin de ve sol kesimin de uç insanları başkanlık modelinde yönetime gelemez. İlk turda %51, hele ki ikinci turda %60, 70 ile belki gelecek en sonunda iki adaya kalacak bir sistemde sağ kesimden ya da sol kesimden uç bir ismin seçilmesi pek mümkün değil. 

http://www.haberturk.com/polemik/haber/553680-solcular-baskanlik-sistemine-karsi-cikiyor-cunku
#1056


En zengin paşa hedefte


DSP milletvekilleri 30 yıldır karanlıkta kalan "F-16 yolsuzluğu" dosyasının açılması için harekete geçti.

12 Eylül darbesi sonrasında gündeme gelen F-16 yolsuzluğunun aydınlatılması için hazırlanan önerge bugün imzaya açılıyor.

Milli Güvenlik Konseyi üyesi Tahsin Şahinkaya'nın ismi F-16 uçaklarının alımında 23 milyon dolarlık rüşvet iddiasıyla gündeme gelmiş, ABD rüşvetin kime verildiğini açıklamamıştı.

12 Eylül darbesini yapan Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin yargı zırhının kaldırılması üzerine DSP milletvekilleri de 30 yıldır karanlıkta kalan "F-16 yolsuzluğu" dosyasının açılması için harekete geçti.

Hürriyet'ten Bülent Sağıroğlu'nun haberine göre, DSP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Macit, 12 Eylül 1980'de gündeme gelen, ancak aydınlatılamayan F-16 yolsuzluğunun yeniden araştırılması için hazırladıkları önergeyi bugün imzaya açacaklarını söyledi. TBMM İçtüzüğü'ne göre Meclis araştırması açılabilmesi için 20 milletvekilinin imzası gerekiyor. DSP'nin ise Meclis'te 6 sandalyesi bulunuyor. Macit, "Biz geçici 15'inci maddenin kaldırılmasının yargılama için yeterli olmadığını söyledik. Ama şimdi bu yol açılacak ise yolsuzluk konusunda da hesap sorulması gerekir. Tüm partilere çağrıda bulunacağız, Tahsin Şahinkaya'nın dosyasının yeniden açılmasını istiyoruz. Bu araştırmayı bu dönemki Meclis yapsın" dedi.

ABD İSİM VERMEDİ
85 yaşındaki Tahsin Şahinkaya, Kenan Evren ve Nejat Tümer'le birlikte Milli Güvenlik Konseyi'nin yaşayan üç üyesi arasında bulunuyor. Şahinkaya'nın adı, 1980 sonrası F-16 uçaklarının alımında 23 milyon dolarlık rüşvet iddiasıyla gündeme geldi. O dönem ABD'li firmalar, uçak alımları için Türkiye'nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerde rüşvet verildiğini açıkladı. Bu soruşturma bazı ülkelerde hükümetleri sarstı. ABD Kongresi'nin raporu üzerine Türkiye'de de tartışmalar büyüdü. Ancak ABD, rüşvetin kime verildiğini açıklamadı.

TİME HABER YAPMIŞTI
Dönemin Halkçı Parti Milletvekili Cüneyt Canver, yolsuzlukta Tahsin Şahinkaya'yı işaret eden kuşkular üzerine Meclis'e araştırma önergesi verdi. Ancak 300 sayfalık dosyası arabasından çalınınca Canver, "Değerli bir Türk generalinin hakkındaki dedikoduların doğru olmadığı ortaya çıksın diye önerge verdim" dedi. Şahinkaya, kurulan araştırma komisyonunda, Anayasa'nın geçici 15'inci maddesindeki hüküm nedeniyle ANAP ve bağımsız milletvekillerinin oylarıyla aklandı. Sonraki yıllarda Şahinkaya, Time Dergisi'nin "dünyanın en zengin 50 generali" listesine girdi.

http://www.haberturk.com/gundem/haber/553468-f-16-dosyasi-30-yil-sonra-yeniden-aciliyor
#1057


Fast food devi Burger King'in, salmonella ve listeria virüsleri taşıyan 160 bin adet, yaklaşık 12 ton hamburgeri piyasaya sürdüğü iddiaları sektörde bomba etkisi yaptı.

Virüslü etlerin kullanıldığının tespiti halinde Burger King'i, 800 milyon ile 3,2 milyar lira arasında ceza bekliyor. Şirkete et tedarik eden T&T Gıda Turizm İnşaat Petrokimya firması, Burger King'den virüslü olduğunu iddia ettiği etlerinin akıbetini sorarken, dünya devinin temsilcileri ise bu ürünlerin önce Balıkesir Zeybek Katı Atık Tesisleri'nde imha edildiğini, daha sonra ise Bursa'daki Madımak Kangal Çiftliği'nde tüketildiğini öne sürdü. Ancak Tarım Bakanlığı, zararlı olduğu bilinen salmonella ve listeria bakterilerinin Zeybek Katı Atık Tesisleri'nde imha edilmediğini ortaya çıkardı.

Teftişte Gebze Tarım İlçe Müdürlüğü'nde ziraat mühendisi olarak çalışan N.F. ve sağlık teknisyeni M.S.'nin 7 Haziran 2010'da incelemeye gittikleri, ancak rapor tarihini 29 Nisan 2010 olarak geriye dönük evrak hazırlayarak 'etlerin imha edildiği' yönünde evrak defterine kayıt yaptığı, bu şekilde şirketi kurtarmaya çalıştıkları tespit edildi. Ancak Tarım Bakanlığı müfettişlerinin teftişi sonrasında etlerin atık tesisinde imha edilmediği ve memurların da işlem sırasında orada olmadıkları sonucuna varıldı. Rapora göre, etlerin imha edildiği belirtilen adreste Zeybek Katı Atık Tesisleri'nin bulunmaması da soru işaretlerini artırdı. Bunun üzerine müfettişler, N.F. ve M.S.'nin "gerçeğe aykırı rapor ve belge düzenlemek" suçunu işlediklerini tespit ederek 'kademe ilerlemesinin durdurulması' cezasının verilmesi teklifinde bulundu. Bu ürünlerin piyasaya sürüldüğünün tespiti halinde ise şirketi milyarlarca TL ceza bekliyor. 5179 sayılı Gıda Kanunu'nun 29. maddesinin I bendi 18. maddesine göre, Burger King'in piyasaya kasten virüslü hamburger sürdüğü tespit edilirse porsiyon başına asgari 5-20 bin TL ceza verilmesi öngörülüyor. Yaklaşık 160 bin hamburger için şirkete 800 milyon ile 3,2 milyar TL arasında bir ceza yazılması bekleniyor. Raporda ayrıca Burger King'e et tedarik eden Maret, Namet ve Al-Et'in de etlerinde aynı virüse rastlanıldığı belirtildi.

Tarım Bakanı Mehdi Eker'in onay verdiği ve bizzat da takip ettiği soruşturmaya göre Burger King'e tedarik hizmeti veren Fasdat Gıda Dağıtım'ın deposunda bulunan salmonella ve listeria virüsleri taşıyan yaklaşık 12 ton et (160 bin hamburger) piyasaya sürüldü. Fasdat Gıda, bu hastalığın T&T Gıda Turizm İnşaat Petrokimya firmasının bir kuruluşu olan Hammet'in ürünlerinden kaynaklandığını öne sürdü. Hammet de virüslerin kendi ürünlerinde tespit edilmesi halinde iade istedi. Bunun için de Gebze Tarım İlçe Müdürlüğü'ne başvuruda bulundu. Burada çalışan iki memur da Fasdat'ın deposuna giderek incelemelerde bulundu. İncelemelerde bulunan N.F. ve M.S. isimli iki memur, virüslü etlerin Balıkesir Zeybek Katı Atık Tesisleri'nde imha edildiği yönünde rapor tuttu. Erzurum menşeli şirket ise belirtilen adreste böyle bir tesisin olmadığını noter aracılığıyla Tarım Bakanlığı'na bildirdi. Fasdat, daha sonra yaklaşık 12 ton etin Bursa'daki Madımak Kangal Çiftliği'ne verildiğini öne sürdü. Bu çiftlikte 40 dişi, 10 erkek ve 5 yavru köpeğin barındığını tespit eden müfettişler, bu hayvanların da mevcut iki ay içinde ancak 3 bin 213 kg et tüketebileceği sonucuna vardı. Bakan Eker'in direkt talimatıyla incelemeyi derinleştiren Teftiş Kurulu heyeti, raporda ismi geçen memurların görüşüne başvurdu. İki görevli de teftişe haziran ayında gittiklerini, ancak yoğunluk nedeniyle teftiş tarihine 29 Nisan 2010 yazdıklarını iddia etti. Bakanlık yetkilileri de raporda adı geçen iki memurun da "gerçeğe aykırı belge ve rapor düzenlemek" suçunu işlediklerinden idari ceza verilmesini istedi.

T&T Gıda Genel Müdürü Yavuz Selim Göncüoğlu ise önemli bir iddiada bulunuyor: "Tarafımıza yapılan ihbarda, Fasdat personeli, bu malların Burger King restoranlarına sevk edilerek tüketildiğini belirtiyor. Bu olayları örtbas etmek için de şirket, 1-8 Haziran 2010 tarihleri arasında geriye dönük imha işlemlerini yaparak olayların üzerini kapamaya çalışıyor."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1029645&title=suc-kesinlesirse-burger-king-rekor-para-cezasi-odeyecek
#1058
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Tansel Çölaşan'ın referandumda 'evet' oyu kullanan yüzde 58'lik kesimi ihanetle suçlaması tepki topladı.

Eski Danıştay Başsavcısı Çölaşan, önceki gün ADD Hatay Şubesi tarafından düzenlenen "Türkiye nereye gidiyor" konulu panalde, vatandaşları, 'bilinçli oy kullanan' ve 'kullanmayanlar' olarak ikiye ayırmıştı. Çölaşan, "O oylar bilinçli ise ne ala. Bilinçli olmayan, yani yüzde 42'lik dilimin dışında olan oylar bana göre, gaflet, delalet ve ihanet içindedirler" demişti.

Zaman'da yer alan habere göre Eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, Çölaşan'ın açıklamalarına, "Bu sözleri sarf eden halk oylamasının anlamını bilmiyor demektir." tepkisi verdi. "Referandum son derece demokratik bir hak." diyen Sayman, "Böyle bir demokratik hakkın kullanımında kendi düşüncesinden farklı olarak oy kullananları bu şekilde nitelendirmek bir kalıba, bir çekmeceye koymak en azından demokrasiden hiçbir şey anlamadığını gösterir. Halk oylamasının anlamını bilmiyor demektir. Oyunu belirli bir yönde kullananlara sarf edilen o sözler demokrasiden hiç nasibini almamış olmayı ifade eder." şeklinde konuştu.

Tansel Çölaşan, geçmişte de tepki çeken açıklamalarda bulunmuştu. Çölaşan, Danıştay saldırısının ardından da saldırgan Alparslan Arslan'ın "Allahü Ekber" diyerek ateş ettiğini öne sürmüştü. Bu iddia, bizzat saldırıya uğrayan Danıştay üyeleri tarafından yalanlanmıştı. Çölaşan, 27 Mayısdarbesini öven cümleleriyle de tepki toplamıştı. 2008 yılı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde Ankara Barosu tarafından düzenlenen sempozyumda konuşan Çölaşan, 27 Mayıs'ın 'darbe' değil 'devrim' olduğunu savunmuş ve Menderes'in asılmasının doğru olduğunu ileri sürmüştü.

http://www.cafesiyaset.com/haber/20100920/Colasana-tepkiler-cig-gibi-buyuyor.php

Tansel Çölaşan 'ihanet'te indirime gitti


Referandumda 'evet' oyu kullanan yüzde 58'lik kesimi ihanetle suçlaması üzerine tepki çeken Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkanı Tansel Çölaşan, kendisini ilginç bir şekilde savundu.

Habertürk TV'de açıklamalarda bulunan Çölaşan, referandumda evet diyenlerin tamamının ihanet içinde olduğunu söylemenin imkansız olduğunu, ancak Türkiye'de yüzde 15'lik bir kesimin hıyanet içinde olduğunu iddia etti.

Danıştay saldırısından 4 yıl sonra kendini savundu

Tansel Çölaşan, 17 Mayıs 2006 tarihinde gerçekleştirilen Danıştay saldırısına ilişkin açıklamalarda da bulundu. Dönemin Danıştay başkan vekilliği görevini yürüten Çölaşan, saldırının ardından "Saldırgan tekbir getirdi, 'Allah'ın askeriyiz' dedi." şeklinde iddialarda bulunmuş, ancak bu sözlerinin yalan olduğu ortaya çıkmıştı. Çölaşan, Habertürk'te ise kendisini savundu. Bu açıklamayı, polisin kendisine verdiği bilgiye dayanarak yaptığını ileri sürdü.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1030143&title=tansel-colasan-ihanette-indirime-gitti
#1059
KPSS'yi iptal eden olan kopya skandalı sonrası yürütülen soruşturmada 17 güvenlik açığı tespit edildi. Zanlılar ÖSYM binasının karşısında ev bile kiralamış..

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi'nin (ÖSYM) yaptığı Kamu Personeli Seçme Sınavı (KPSS) başta olmak üzere birçok sınavda kopya çektiği belirlenen çete çökertildi. 12 ilde yapılan operasyonlarda yakalanan 58 kişiden 19'u dün adliyeye sevk edildi. Savcılık, Devlet Denetleme Kurulu ve YÖK Denetleme Kurulu tarafından 3 koldan yürütülen soruşturmada ÖSYM'de 17 farklı güvenlik açığı tespit edildi. İşte 11-12 Temmuz'da kopya skandalı patlayan KPSS başta olmak üzere sınavlarda kullanıldığı tespit edilen yöntemler:

SINAV BİLGİLERİ KURUMDA DEĞİŞTİRİLDİ

• ÖSYM'de bazı yöneticiler bilgisayar ortamında bazı adayların sınav bilgilerini değiştirdi.

• Sınavda bazı adaylar salondan erken çıkarak soruları kalem kamera ve kameralı saatlerle dışarı çıkardı. Dışarıda özel bir ekip tarafından sorular hızla çözülerek, içerideki adaylara kol saati, küpe ya da kolye görünümlü cep telefonu aracılığıyla sesli veya SMS olarak servis edildi.

• Bazı ÖSYM çalışanları soru kitapçıklarının son halini para ile sattı.

KOMŞUDAN 24 SAAT TAKİP

• ÖSYM'nin tam karşısında yer alan Bilkent-2 sitesinde ev kiralanarak 24 saat dinleme yoluyla sorular edinildi ve adaylara satıldı.

• Soru kitapçıklarını basan Meteksan Yayınevi çalışanları da soruları sattı.

• Bir gün önce il sınav yöneticiliklerine gönderilen kitapçıklar, sınavda görev alan öğretim

görevlisi ve güvenlik görevlileri

tarafından sızdırıldı.

• Hackerlar tarafından bilgisayar sistemi kopyalandı.

SORULARI HAZIRLAYIP EVE GÖTÜRDÜLER

• Soruları hazırlayan öğretim görevlileri  soruları evlerine götürdüler.

• Doğu ve Güneydoğu illerinde sınavın ilk dakikalarında tuvalet izni verilen adaylar, mikro kameralara kaydettikleri soru kitapçığı görüntülerini dışarı çıkardı.

• Joker adı verilen çete elemanları para karşılığı başarısız adayların yerlerine sınava girdi

• ÖSYM binasına böcek denilen dinleme cihazları sokularak, hazırlık aşamasında telekulak yoluyla sorular çalındı.

Elektronik cephane

Yapılan aramalarda 1 adet glock mara tabanca ve 3 adet şarjör ile çok sayıda fişek; kulağa takılabilir elektronik cihazlar; kırmızı beyaz renkli kısa kollu, üzerine nokia marka bluetooth kulaklık monte edilmiş tişört; 1 adet kolye şeklinde cep telefonu; flash bellekler; cep telefonu kulaklıkları; 3 adet kulak içine yerleştirildiği düşünülen ses algılama aparatı; 6 adet bilgisayar; hafıza ve sim kartlar; elektronik cihazlara ait piller; başka kişilere ait kimlik fotokopileri ele geçirildi.

Kameralar devre dışı 

• Güvenlik kameraları devre dışı bırakılarak sorular Ankara'daki ÖSYM binasından adi hırsızlık yoluyla çalındı.

• Soruları hazırlayan uzmanlardan parça parça sorular satın alındı. Dışarıda bir havuzda birleştirildi.

• Sınavdan sonra cevap anahtarları optik bölümde görev yapan ÖSYM çalışanları tarafından dolduruldu.

• ÖSYM'nin soru bankasına dizüstü bilgisayar ile kurum içerisinden bağlantı yapıldı.

• Ücret karşılığı dışarıya soru hazırlayan ÖSYM TAB Birimi Test Geliştirme uzmanları soruları, dershane ve yayınevlerine sattı.

• Cevap kağıtları optik okuyucu bölümüne geçmeden ağzı kapalı zarfların tek tek açılıp fotoğraflandığı sırada değiştirildi.

http://www.cafesiyaset.com/haber/20100920/OSYMyi-yakan-17-acik-bulundu.php
#1060
Bişr-i Hâfî, hicri 150 (767) yılında Horasan'ın Merv şehrinde doğdu, 227 (841)'de Bağdat'ta vefat etdi. İsmi, Bişr bin Hâris Abdurrahmân, künyesi Ebû Nasr'dır.

Yalınayak gezdiği için "Hafî" lakabıyla tanınıp, "Bişr-i Hâfî" adıyla meşhur olmuştur. Kabri Bağdat'ta olup ziyaret yeridir.

Tanınmış bir aileden olup Merv şehri reislerinden birinin oğludur. Bu sebeple çocukluğu ve gençliğinin bir kısmı bolluk, zenginlik içinde geçti. Gençliğinde kendisini oyun ve eğlenceye verdi. Babası vefat edince kendisine çok büyük bir servet kalmıştı. Günlerini eğlence alemlerinde sarhoş olup meyhane köşelerinde sızarak geçiriyordu.

Gençliğinde alim ve velî bir kişinin nasihatlerinden etkilenip tövbe ettiyse de kötü arkadaşlarının tesiriyle tekrar eski hayatına döndü. Babasından kalan serveti için kendisinden ayrılmayan arkadaşları onu bir türlü bırakmadılar.

Bir gün yine sarhoş ve bitkin olarak evine dönerken yolda üstünde Besmele yazılı bir kâğıt buldu. İçi sızlayıp yerden aldı. Öpüp, çamurlarını silerek, temizledikten sonra, güzel kokular sürüp, evinin duvarına astı. O gece âlim ve velî bir zâta, rüyâda; "Git Bişr'e söyle! İsmimi temizlediğin gibi seni temizlerim. İsmimi büyük tuttuğun gibi, seni büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığın gibi, seni güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, senin ismini dünyâda ve âhirette temiz ve güzel eylerim." dendi. Bu rüyâ üç defâ tekrar etti. O zât sabah Bişr-i Hâfî'yi arayıp meyhânede buldu. Mühim haberim var diye içerden çağırdı. Bişr geldiğinde; "Kimden haber vereceksin?" dedi. "Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim." deyince, ağlamaya başladı. "Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak?" dedi. Rüyâyı dinleyince arkadaşlarına; "Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremeyeceksiniz." dedi. O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara, "Allahü teâlâya tövbe ettiğim, günâh işlememeye söz verdiğim zaman yalın ayaktım. O zaman giymediğim ayakkabıyı şimdi giymeye hayâ ederim" dedi. Bu zamandan sonra ayakkabı giymediği için kendisine yalın ayak mânâsında "Hâfî" lakabı verildi.

Tövbe edip eski yaşayışını terk ettikten sonra bir süre Merv'de ilim öğrenip dayısı Ali bin Harşam'dan ders aldı. Tasavvuf yoluna girip seyahatlere çıktı. Mekke, Kufe, Basra, Şam ve Lübnan taraflarına gitti. Bu yüzden Seyyah Sufilerden sayıldı. En sonunda Bağdat'a gelerek yerleşti. Gezdiği yerlerde ve gerekse Bağdât'ta devrinin ileri gelen alimlerinden ilim tahsil etti ve hadis dinledi. İbrâhim Sa'd, Abdurrahmân bin Zeyd bin Eslem, Hammâd bin Zeyd, Şüreyk bin Abdullah, Muâfâ bin İmrân Mûsulî, Vekî bin Cerrâh, Ebû Bekr bin Iyâş, Hafs bin Gıyâs, Abdullah bin Mübârek, Îsâ bin Yûnus, Abdullah bin Dâvûd el-Hayrî, Ebû Muâviye ed-Darîr, Zeyd bin Ebi'z-Zerka onun ilim tahsîl ettiği ve hadis dinlediği âlimlerden bir kısmıdır.

Onun yaşadığı yıllarda önemli bir şehir olan Bağdat'ta, Ahmed bin Hanbel, Süfyân-ı Sevrî Fudayl bin Iyâd, Muâfa bin İmrân ve İmam-ı Mâlik gibi alimlerin meclislerinde ve sohbetlerinde bulunup onlardan feyz aldı. Buanlardan Hanbeli mezhebinin kurucusu Ahmed bin Hanbel, Bişr-i Hâfî'yi çok severdi.

Dini ilimlerde yüksek bir alim, tasavvufta yüksek bir velî olan Bişr-i Hâfî, zamanının tıp bilgilerinde de söz sahibiydi. Pekçok kimseye ilim öğretip ders verdi. Nuaym bin Heydâm, Muhammed bin Heydâm, İbrâhim bin Hâşim, Nasr ibni Mansûr, El-Bezzâr, Muhammed bin el-Müsennâ, Sırrî-i Sekâtî, İbrâhim bin Harbî en-Nişâbûrî, Ömer bin Mûsâ el-Celâ gibi birçok alim kendisinden ders alıp, hadis okumuşlardır.

Bişr-i Hâfî bütün ömrünü ilim öğrenmekle ve öğretmekle geçirdi. Tasavvuf yolunda büyük makâmlara erişmişti. 841 (H.227) yılının Rebiülevvel ayında Bağdat'ta vefât etti.

Bir Zamanlar Sarhoştu


Yazar Hüseyin Aydemir'in hayatını konu aldığı "Bişri Hafi" romanı gazetede yayınlandıktan sonra radyo tiyatrosu olarak piyasa sürüldü. Ardından "Bir Zamanlar Sarhoştu" adıyla 1992 yılında Yücel Çakmaklı tarafından sinemaya uyarlandı. Adana'lı amatör bir tiyatro grubu bu romanı "Yalın Ayaklı Sultan" ismiyle sahneye aktardı.

Ayrıca Kolera isimli rap sanatçısı 2008 yılında çıkardığı "İnziva" albümünde "Bu Yakanın Delisi" şarkısında Bişr-i Hâfi'ye şöyle bir atıf yapmaktadır. "Çakıl taşlı yollar yordu beni Keşke yürüse yanımda bişr-i hafi Kanar ayaklarım yürürüm ileri"

Bişr-i Hâfî'den güzel sözler ve kısa anekdotlar



***Bişr-i Hâfî'ye, bu ilme, yüksek derecelere nasıl kavuştun diye sorduklarında; 'Az yemekle ' deyip, 'Yiyip gülen ile, yiyip ağlayan aynı olmaz ' buyurdu.

***'Sabır susmaktır.  Susmak sabırdandır.  Konuşan, susandan daha fazla verâ sâhibi olamaz.  Şu var ki, âlim kişi bir yerde konuşur bir yerde susar. '

***'Sabır güzeldir.  Bu ise, insanlara şikâyette bulunmamaktır. '

***'Emri mârûf ve nehy-i anil-münker yapmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirmek için, eziyetlere sabretmek gerekir. '

***'Nâfileler farzların terk edilmesine sebeb olduğu zaman nâfileleri terk ediniz.  İyiyi iyi olarak kabul etmeyen, çirkini de çirkin olarak kabul etmez.  İhtilâf ve ayrılıkla birlikte îtilâf ve birleşme olmaz. 

***'İnsanlar arasında tanınmak isteyen, âhiretin tadını alamaz. '

***'Şöhreti seven kimse, Allah'tan korkmaz. '

***'Övülmekten hoşlanmak kadar ahmaklık düşünülemez. '

***'Dünyâ ve âhirette elem ve kederlerden kurtulmak isteyenler, kötü ahlâk sâhipleriyle görüşmemelidir. '

***'Tasavvuf nedir? ' diye sorulunca, buyurdu ki: 'Tasavvuf üç anlama gelir  İlki mârifet nûruna ârif olmak ve verâ hâlini kaybetmemektir.  İkincisi, dış görünüşünü bâtıl olan şeylerden alıkoymaktır.  Sonuncusu ise kerâmetlerini gizlemektir. '

***'İnsanlardan biri, Allahü teâlâya tevekkül ettim, diyor.  Halbuki Allahü teâlâya karşı yalan söylüyor.  Gerçekten Allahü teâlâya tevekkül etseydi, O'nun, hakkındaki muamelesine de razı olurdu. '

***'Hüzün pâdişâhtır.  Bir yere yerleşince oraya başka bir şeyin yerleşmesine razı olmaz. '

***'Ben, Muafa bin İmrân'dan işittim.  O da Süfyân-ı Sevrî'den şöyle dediğini işitmiş; insanları memnun etmek, ulaşılamayan gayedir. '

***'El-Evzâî şöyle buyurdu:  Bir zaman gelecek ki, ünsiyet sâhibi kardeş, helâl bir lokma ve sünnete uygun bir amel o zaman çok az olacak. '

***'Kim Allahü teâlâya yaklaşırsa, insanlardan uzak kalır.'

***'İnsanların sırlarını ortaya çıkaracak sorular sorma. '

***'Nefsim için en güvendiğim amelim, Peygamber efendimizin Eshâbına sevgi ve hürmetimdir. '

***'Böbürlenmen, kendi ibadetini çok, başkasınınkini az görmendir. '

***'Malınız varken aç sabahlamanızı, malınız yokken tok sabahlamanıza yeğ tutarız. '

***'Âdemoğlunu dünyada takip eden musîbetlerin başında, sevdiklerinden ayrılması gelir. '

***'Bir kimse bize, hadîs anlat dediği zaman, anla ki, bize kolaylık göster, demek istiyor. '

***'Makâmların en yükseği, ölünceye kadar fakirliğe sabretmektir. '

***'İki haslet vardır ki, kalbe sıkıntı verir: Çok konuşmak, çok yemek. '

***'Bir kul Kur'ân-ı kerîmi hatmederse, melekler onun iki gözü arasını öperler '

***'Kişi gazabını yenmedikçe, takvâ sâhibi olamaz '

***'Konuşmak hoşuna giderse sus, susmak hoşuna gidince konuş '

***'Kim Allahü teâlâdan dünyâyı isterse, Allahü teâlâ da onun dünyâda uzun zaman kalmasını ister '

***'Müminin izzeti, insanlardan uzak durmasıdır  Şerefi ise gece namaz kılarak ayakta durmasıdır '

***'Ana ve babanın evlatlarına duaları, bir peygamberin ümmetine olan duası gibidir '

***'Verâ, şüphelilerden temizlenmek ve her an nefisle muhasebe etmektir '

***'Kötü insanlarla arkadaşlık yapmak, hayırlı insanlara su-i zana, kötü düşünmeye sebep olur '

***'Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini karartır '

***'Şâyet insanlar Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünselerdi, O'na isyân etmezlerdi '

***'Akıllı kimse, hayrı ve şerri bilen kimse değildir  Akıllı kimse hayrı gördüğünde ona tâbi olan, şerri gördüğünde ondan kaçınan kimsedir '

***'Ölümü hatırladığın zaman, dünyanın güzelliği ve şehvetleri senden gider '

***'Kötülüklerini gizlediğin gibi iyiliklerini de gizle '

***'Dünyayı seven kişi ölümü sevmez '

***'Melekler, kendisine hayran kaldığı kulun amelini yükseğe çıkarır ve Allahü teâlânın huzuruna götürür '

***'Kişinin ameli az olursa, düşünce ve sıkıntıya müptela olur '

***'Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın doğmadı  Öyle ise şu anı değerlendirmek için amele sarıl '

***Neden câmide vâz vermiyorsun diye sorduklarında; 'Câmide vaaz vermek için câmi hüviyetli olmak, o işin ehli olmak lâzımdır ' buyurarak tevâzuda bulundu 

***Bişr-i Hâfî hazretleri yerinde ve az konuşurdu  Talebelerine ve sevenlerine buyurdu ki: 'Sahifelerinize ne yazdığınıza dikkat ediniz  Çünkü bu, Rabbinize karşı okunacaktır  Yazık o kimseye ki çirkin söz konuşur  Eğer içinizden biri bir kardeşine içinde çirkin söz bulunan bir yazı gönderse, şüphesiz bu bir hayâsızlık olur  Ya Rabbine karşı kötü söz söyleyenin hâli ne olur? '

***Şaşarım o adamın aklına ki din kardeşini arkasından çekiştirir de yüzüne gelince ona sevgi gösterir, hemen onu övmeye başlar  Kim insanların şeref ve haysiyetiyle oynadığı halde, Allahü teâlânın kendisini sevdiğini iddia ederse, şüphesiz o bir yalancıdır  Çünkü o bir şeytandır  Şeytan ise Allahü teâlânın düşmanıdır 

***Bir kimse Bişr-i Hâfî hazretlerine gelerek; 'Ben seni Allah için seviyorum ' dedi  O da; 'Sen sözünde sadık ve doğru değilsin  Bazen akşam olunca ahırdaki merkebini hatırlamak beni hatırlamaktan sana daha mühim göründüğü hâlde, nasıl oluyor da Allah için beni sevdiğini iddiâ ediyorsun? ' buyurdu 

***Bişr-i Hâfî'nin ilme ve irfâna bağlılığı, şöhret ve riyâset (başkanlık) sevdâsıyla değil, sünnet-i seniyyeye uyma arzûsuyla idi  Nitekim 'Reislik arzûsuyla ilim öğrenen, Allahü teâlâyı kızdıracak bir işle O'na yaklaşmaya çalışıyor demektir  Çünkü ilim sebebiyle reislik istemek gökte ve yerde öfkeyi gerektirir ' buyururdu 

***Hikmete ermenin yolunun Allahü teâlâya isyanı terk etmekte olduğunu söylerdi  O, ibadetin lezzetine erenlerdendi  Bu lezzete ermenin yolunu şöyle bildirirdi: 'Kendinle arzu ve isteklerin arasına demirden bir perde çekmedikçe, ibadetten lezzet duyamazsın '

***Bir kimse Bişr-i Hâfî'ye gelerek; 'Gecenin bir saatinde olsun istirâhat etseniz ' dedi  O da; 'Allahü teâlâ geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, ayakları şişinceye kadar ibadet ettikleri halde ben nasıl uyuyabilirim? Çünkü ben bir tek günahımın bile, Allahü teâlâ tarafından bağışlanmış olduğunu bilmiyorum '

***Talebelerini ellerini açmış dua ederken görünce; 'Dua, günahları terk etmektir ' buyururdu  Rızk konusunda insanları haramlardan ve şüphelilerden sakınmaya teşvik ederdi  Özellikle ticaret erbabını helâl ve temiz kazanca yönlendirmeye çalışırdı  Bu husustaki ayet-i kerime ve hâdis-i şerifleri sık sık tekrar eder; 'Ekmeğini nereden kazandığına iyi bak  Kendini Cehennem'e atma ' diye nasihat ederdi 

***Amellerin kıymetlisinin üç tane olduğunu bildirir: 'Birincisi mal az olduğunda da cömert olabilmektir  İkincisi, tenhada da verâ sahibi olabilmek yani haramlardan kaçınabilmektir  Üçüncüsü, kendisinden korkulan ve bir şeyler umulan kimsenin huzurunda da hakkı söyleyebilmektir ' buyururdu 

***Dünyaya gönül verenlere; 'Dünyaya talib olan insanlardan dünyalık istemeye utanmıyor musun? Siz dünyalığı, dünyayı yed-i kudretinde tutan Allahü teâlâdan isteyiniz ' buyururdu 

***'Yediğin neredendir? ' diye soranlara şöyle cevap verirdi: 'Siz benim nereden yediğimi ne yapacaksınız  Kendinizin ne suretle yediğinize bakınız  Çünkü gülerek yiyenle ağlayarak yiyen bir olmaz  Az yiyen el, çok yiyene denk olmaz  Yediğiniz ekmeğin nereden olduğuna, çoluk çocuğunun oturduğu evin hangi yoldan kazanıldığına dikkat ediniz ' buyururdu 

***Allahü teâlâya olan muhabbeti sebebiyle Allahü teâlânın düşmanlarına düşmanlık ederdi ve; 'Sevgilini kızdırana muhabbet beslemen sana yakışmaz ' buyururdu 

***Nâfile hacca gideceklerden biri Bişr-i Hâfî'ye vedâ için geldi  Ona; 'Ben hacca gidiyorum, bir emriniz var mı? ' deyince; 'Ne kadar harçlığın var? ' diye sordu  'İki bin dirhem harçlığım var ' diye cevap verdi  Bişr-i Hâfî: 'Hacca gitmekle zühdü mü, yoksa Kâbe'ye olan aşkını mı, yoksa Allah rızâsını mı kastediyorsun? ' diye sorunca, adam: 'Allah rızasını kastediyorum ' dedi  Bunun üzerine Bişr-i Hâfî; 'O halde evinde dururken, Allah'ın rızâsını kazandıracak bir şeyi sana söylersem, yapar mısın? ' deyince; 'Evet yaparım ' karşılığını verdi  Bunun üzerine Bişr-i Hâfî;

O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık, geçimi dar olan bir âileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ve bunlar gibi on kişiye yirmişer dirhem ve hattâ istersen hepsini bunlardan birine ver  Zira Müslümanı sevindirmek, düşkünlere el uzatmak, sıkıntıyı gidermek ve zayıflara yardım etmek, nafile olarak yapılan yüz hacdan daha sevaptır  Kalk da dediğim gibi yap  Şayet böyle yapmak istemiyorsan asıl kalbinde olanı bana söyle ' dedi  Vedâya gelen kimse; 'Doğrusu kalbimde hacca gitmek tarafı kuvvetlidir ' dedi  Bunun üzerine Bişr gülümseyerek adama döndü ve; 'Servet, şüpheli şeylerden kazanıldığı takdirde, nefis, kendi arzularından birinin yerine getirilmesini ve Salih ameller yaptığını göstermek ister  Hâlbuki Allahü teâlâ, yalnız muttakilerin, haramlardan sakınanın amelini kabul eder ' buyurdu 

***Adamın biri elinde bıçak ile bir kadına musallat oldu  Güçlü olduğu için kimse adama engel olamıyordu  Kadın çırpınıp duruyordu  Bu esnada Bişr-i Hâfî rahmetullahi aleyh oradan geçmekte idi  Adama iyice yaklaşıp bir şey söyledi  Adam birden yere düştü  Kadın kurtuldu  Etrafındakiler adamın yanına gittiler ve adamın zor nefes aldığını gördüler  Sana ne oldu diye sorulunca, adam; 'Bilmiyorum, ihtiyar zat bana; 'Senin bu yaptığını Allahü teâlâ görüyor ' deyince, ayaklarımın bağı çözüldü ve gördüğünüz gibi yere düştüm  Bu zat kimdir? ' dedi  Bişr-i Hâfî'dir dediler  Bunun üzerine adam; 'Eyvah ben onu bir daha nasıl göreceğim ' dedi ve kuvvetli bir sıtma hastalığına yakalanarak kısa bir zaman içinde öldü 

***Bişr-i Hâfî, Esved bin Sâlim'i, Ma'rûf-i Kerhî'ye yolladı  Esved bin Sâlim ona; 'Bişr-i Hâfî, seninle kardeşlik olmak istiyor  Bunu açıkça size söylemekten çekindiği için, beni size gönderdi  Kendisini kardeşliğe kabul etmenizi diliyor, fakat bazı şartları da vardır  Onlar da: Bu kardeşliğin duyulmaması ve karşılıklı ziyaret ve görüşme yapılmamasıdır; zira o, fazla iltifattan hoşlanmaz ' dedi  Bunun üzerine Ma'rûf-i Kerhî; 'Fakat ben kardeş olduğum kimseden gece ve gündüz ayrılmak istemem ' dedi ve Allah için sevginin fazîletini anlatan birçok hadîs-i şerîf okudu  Sonra; 'Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, hazret-i Ali'yi kendine kardeş yapmakla, onu ilimde kendisine ortak etti  En sevimli kızını ona verdi  Şimdi sen şâhid ol, mademki seni gönderdi  Ben de onu Allah için kardeşliğe kabul ettim  O, beni ziyarete gelmezse de, ben onu ziyarete giderim  Ona söyle sohbetlerde buluşalım  Hâlinden hiçbir şeyi benden saklamasın, her hâlini bana bildirsin ' dedi  İbn-i Salim, durumu Bişr-i Hafi'ye anlatınca, razı oldu ve memnuniyetle kabul etti 

***Bir gün Bişr-i Hafi'nin eşyasını çaldılar  Ağlamaya başladı  'Mal için ağlanır mı? ' denilince; 'Mal için değil, hırsızın günah işlediğini, kıyamet gününde bunun azabını çekeceğini düşünüp ağlıyorum ' dedi 

***Adamın biri Bişr-i Hafi'ye gelip; 'Bana vasiyet et ' dedi  Bişr-i Hafi ona; 'Şöhretten sakın, helâl lokma yemeye gayret et ' dedi 

***Büyüklerden bir zât anlatır: Bişr-i Hâfî'nin yanında idim  Hava çok soğuk idi  Gâyet ince giymiş, titriyordu  Yâ Ebâ Nasr bu havada çok kalın giyerler, siz giydiklerinizi çıkardınız dedim  'Fakirleri hatırladım  Malım, param yok ki onlara yardım edeyim  İstedim ki, ben de onlar gibi olup, sıkıntılarını çekeyim ' dedi 

***Hasan Hayyât anlatır: Bir gün Bişr-i Hâfî'nin yanında idim  Birkaç kişi gelip, Bişr-i Hâfî'ye selâm verdi  Bişr-i Hafi onlara siz kimsiniz deyince; 'Biz Şam'dan geliyoruz, hacca gidiyoruz  Duanızı almak için size uğradık ' dediler  Bişr-i Hafi onlara; 'Allahü teâlâ sizden razı olsun ' dedi  Onlar; 'Bizimle hacca gelmek istemez misin? ' diye sorunca; onlara; 'Üç şartla: Yanımızda bir şey taşımayacağız, hiç kimseden bir şey istemeyeceğiz, eğer birisi bize bir şey verirse kabul etmeyeceğiz ' dedi  Onlar; 'Yanımızda bir şey taşımamaya evet! Kimseden bir şey istememeye de evet! Fakat bize verileni kabul etmemeye gelince, buna gücümüz yetmez ' dediler  Bunun üzerine Bişr-i Hafi; 'Siz Allahü teâlâya değil, hacıların azığına güvenerek yola çıkmışsınız ' buyurdu 

***Bişr-i Hâfî hazretleri hiç evlenmemişti  Kendisine; 'Niçin evlenmiyorsun? ' diye soranlara; 'Bana ömrüm kadar bir ömür daha verilseydi, evlenebilirdim  Zira ömrümde ancak Allahü teâlâya kulluk vazîfelerimi yapabiliyorum 'buyurdu  'Eğer sen evlenseydin kulluğun tam olurdu ' deyince de; 'Kendi hakkımı yerine getirmekten korkuyorum da onun hakkını nasıl yerine getirebilirim ' buyurdu  'Niçin evlenerek Sünnet-i seniyyeye muhalif olmaktan kurtulmuyorsun? ' diyenlere de; 'Ben farzlarla meşgul oluyorum  zira farzları yerine getirmek, sünnetten evlâdır ' Buyurdu.

***Bişr-i Hafi hazretlerinin hastalığı sırasında talebelerinden birisi onu ziyarete gitti  Bişr-i Hafi'ye; 'Bana nasîhat et ' dedi  Bişr-i Hafi buyurdu ki: 'Bir karınca vardı  Yazın taneleri toplar, kışın yerdi  Bir gün topladığı taneyi yemek üzere ağzına aldı  Tam bu sırada gelen bir kuş onun ağzındaki taneyi kaptı  Karınca topladığı şeyi yiyemedi ve emeline kavuşamadı  Dünyada insanlar da böyledir  Mal ve servet toplarlar  Onları ya başkaları alıp tüketir veya ölüm kuşu gelip o kimseyi alır da dünyadaki emeline kavuşamaz  Hal böyle olunca, dünyaya gönül vermemeli, âhiret için hazırlanmalıdır '


Bişr-i Hafi'nin hayat hikayesini anlatan TGRT yapımı güzel bir radyo programını indirmek için tıklayın[Download]

Bişr-i Hafi'nin hayat hikayesini anlatan "Bir Zamanlar Sarhoştu" isimli gayet güzel filmi aşağıda seyredebilirsiniz:

http://video.google.com/videoplay?docid=2549099183537608322#