Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1121
Üzerinde CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun fotoğrafının yer aldığı 'hayır' afişi, kamuoyunun tepkisini çekti. Afişte, 'evet' oyu vermenin yanlış olduğu, "Müslüman kadınların rahibe gibi giyinmesi için Evet" ifadesiyle anlatıldı. Hem başörtülüler hem de Hıristiyanlar tepki gösterirken, CHP afişin kendilerine ait olmadığını, asanlar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.




Yerel seçimler öncesinde çarşaf açılımı başlatan, referandum sürecinde de genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 'başörtüsü sorununu biz çözeriz' vaadini dile getiren CHP, ırkçı ve öteleyici mesajlar içeren bir afişle gündeme geldi. İstanbul'da billboardlara asılan afişlerde 'evet' oyu vermenin yanlış olacağı anlatılırken, "Müslüman kadınların rahibe gibi giyinmesi için Evet." ifadesi kullanıldı. Afişte bu madde, "Bebek katilini serbest bırakmak için Evet... Parçalanacak topraklarımızda Kürdistan'ın kurulması için Evet..." gibi öteleyici mesajlar arasında yer aldı. Afiş, Türkiye'deki Hıristiyan vatandaşları da rahatsız etti. Rahibeliğin 'dinî bir kurum' olduğu, yapılanın inançlara hakaret kapsamına girdiği vurgulandı.

AK Parti İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu, söz konusu afişi CHP'nin bildik tavrı olarak yorumladı. Afişin kendileri için sürpriz olmadığını söyledi. Hıristiyan kesim adına rahatsızlığını dile getiren Cemaat Vakıfları Başkanı Laki Vingas, "Vatandaş olarak insafsız bir propagandanın referandumun özüne aykırı olduğunu düşünüyorum. Başka bir parti de geçen gün Şişli'de 'Evet derseniz ruhban okulu açılacak' diye arabadan anons yapmış. Bu durumu yerel bazı parti mensuplarının hataları olarak görmek istiyorum." dedi.

HEM BAŞÖRTÜLÜLERE HEM HIRİSTİYAN kesime HAKARET VAR

"CHP böyle bir afişle insanların referanduma karşı çıkmasını istiyorsa bir sonraki adımda ülkedeki Hıristiyanlara karşı da herhangi bir kampanya başlatabilir." diyen Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aris Nalci ise afişteki kastın çarşaflı kadınlar olduğunu belirtti. "Burada kötü olanın rahibelik olduğu anlaşılıyor. Bu ülkede kökenlerde farklı dinde insanlar yaşadığına göre bunu rahibelere yapılmış bir hakaret sayabiliriz. CHP'nin kime nasıl baktığını gözler önüne seriyor." diye konuştu.

CHP'nin, başörtülüleri, rahibeye benzettiği referandum afişi çevre halkından da büyük tepki gördü. Konuyla ilgili Zaman'a konuşan CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek, afişin kendilerine ait olmadığını iddia ederken, asanlar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi. Şimşek, "Herkes yapmış olabilir ama yine de kimin yaptığını bilemiyorum." dedi. CHP Avcılar İlçe Sekreteri Avukat Seher Okşar da il başkanlığının talimatıyla bütün afişlerin kaldırıldığını açıkladı. CHP'lilerin 'afiş bizim değil' söylemlerini inandırıcı bulmayan AK Parti İl Başkanı Babuşcu ise, "Bizim afişlerimizi adım adım takip ediyorlar. Kendileriyle ilgili böyle bir afişe göz yummaları mümkün mü?" sorusunu yöneltti.

HÜSEYİN KELEŞ, AHMET GÖRÇÜM, FATİH YILMAZ İSTANBUL
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1023341&title=chp-referandum-afisinde-inanclara-hakaret-etti

Berhan Şimşek: O afişi bir üyemiz yaptırmış kaldırdık


İstanbul Avcılar'da asılan ve üzerinde "Müslüman kadınların rahibe gibi giyinmemesi için evet" yazılı  afiş CHP tarafından kaldırıldı. CHP'li belediye ait bildborlara asılan afişleri kendilerinin yaptırmadığını savunan İl Başkanı Berhan Şimşek, "Bir partilimiz yaptırmış. Kim olduğunu araştırıyoruz. Suç duyurusunda bulunacağım" dedi. Avcılar İlçe Belediyesi'nin bildboardlarına yapıştırılan ve üzerinde "Bu panayo izinsiz reklam yapıştırmak yasaktır. İzinsiz asanlar hakkında gerekli yasal işlem yapılacaktır. Avcılar Belediye Başkanlığı" yazısı dikkat çeken afişlerin haberler üzerine kaldırıldı.

http://www.stargazete.com/politika/chp-lideri-kirli-pazarligin-iceriginde-sorun-gormedi-haber-291486.htm

Afişleri CHP'li Avcılar Belediye Başkanının yaptırdığı tespit edildi


Bazı bilbordlara asılan ve ''türbanı rahibe kıyafetine benzeten'' afişlerle ilgili, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 'Kesinlikle biz asmadık asanlar belli' diyerek AK Parti'yi işaret etmişti..

İçişleri Bakanı Beşir Atalay, ''türbanı rahibe kıyafetine benzeten'' afişlerin CHP'li Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci tarafından yaptırıldığını söyledi.

Atalay, bazı bilbordlara asılan ve ''türbanı rahibe kıyafetine benzeten'' afişlerle ilgili gazetecilere yaptığı açıklamada, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun bu afişlerin partisince asılmadığını ifade ederek konuyla ilgili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik ''hakaret içeren'' sözler sarf ettiğini söyledi. Atalay, CHP İl Başkanı Berhan Şimşek'in de afişleri kendilerinin asmadığı yönünde açıklamalarda bulunduğunu da hatırlattı.

İçişleri Bakanlığı olarak afişleri kimlerin astığını belirlediklerini belirten Atalay, ''Biz bunu bulduk. Bu afişler CHP'li Avcılar Belediye Başkanı tarafından yaptırılmış. Nerede basıldığını bulduk, kime sipariş edildiğini bulduk, ne kadar bastırıldığını bulduk. Bu kişilerin hepsi konuştular. Bilbordlara asanlar da konuştular. Bunu yapan Avcıların CHP'li başkanı'' diye konuştu.

Afişler asılırken CHP İl Belediye Meclis Üyesi Ali Oral'ın da bizzat başında bulunduğunu ifade eden Atalay, şunları kaydetti:

''Biz CHP'lilere diyoruz ki, 'Bunu siz yaptınız. Birinizin yaptığından diğerinin haberi olmayabilir. Veya haberiniz var, böyle gösteriyorsunuz ama utanmadan Başbakanımıza zavallı tabirini kullanıyorsunuz. Gelin özür dileyin.' Bunu isim isim ben açıklıyorum. Kimlerin yaptığını, hangi matbaada basıldığını, kimler tarafından asıldığını, İstanbul Avcılar Belediye Başkanı Mustafa Değirmenci'nin bizzat matbaalarla görüşerek bunu sipariş ettiğini, biz bunları açıklıyoruz.''

Kılıçdaroğlu ve Şimşek'in Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti'den özür dilemesini isteyen Atalay, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Bu CHP, kendi içlerinde birtakım numaralar çevirirler, oyunlar oynarlar. Bunun suçlusu olarak Hükümeti gösterirler. Genel Sekreterleri telefonu açıkta bırakır, karşıdaki gazeteci dinler. Ondan sonra vay 'Hükümet bizim genel merkezimizi, genel sekreterimizi dinletiyor' diye suçlamalarda bulunurlar. Hep böyle, kara kampanya. Şimdi CHP yine aynen o kara kampanyasını yürütüyor. Biz insanları ahlaklı, edepli olmaya, dürüst politika yapmaya davet ediyoruz. Şu Ramazan ayında hakaretlerle, kara kampanyalarla halk oylaması çalışması yürütmesinler, dürüstçe çalışsınlar.''

Bakan Atalay, AK Parti'nin referandum kampanyasının sadece Anayasa değişiklik paketini anlatmaya yönelik olduğunu, kimseye hakaret içermediğini dile getirdi.

Kılıçdaroğlu'nun ''AK Parti bilbordları paraları nereden buluyor?'' yönündeki sözlerine de değinen Bakan Atalay, bu paraların Devletin oy oranları doğrultusunda siyasi partilere verdiği yardımlar olduğunu söyledi. Atalay, aynı yardımdan CHP'nin de yararlandığını ifade etti.

CHP'nin dürüst politika yapmadığını ifade eden Bakan Atalay, ''Görüyorsunuz, şu iki günde yaptıklarının bile dürüstlük ile hiç ilgisi yok. CHP'nin mayasında bu var. Öyle bir genel başkanın değişmesi ile falan CHP'nin mayası değişmez. CHP bildiğiniz statükonun koruyucusu, geleneksel aynı bildiğiniz CHP'dir'' değerlendirmesinde bulundu.

AA
http://www.haber7.com/haber/20100904/Kilicdaroglunun-kizdigi-afisi-yapan-isim.php
#1122
ÖSYM'DEN KÖSTEBEK ÇIKTI

YÖK, Devlet Denetleme Kurulu ve Ankara Cumhuriyet Savcılığı, KPSS sorularını ÖSYM'nin içinden sızdıran bir şebekenin adaylara 10 bin dolara sattığını belirledi.

YAKUP BULUT ANKARA

KPSS'de kopya çekildiği iddialarının ardından gerçek gün yüzüne çıktı. YÖK Denetleme Kurulu, Devlet Denetleme Kurulu ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın üç koldan yürüttüğü soruşturmada KPSS sorularının ÖSYM içinden sızdırıldığı bilgisine ulaşıldı. 10-11 Temmuz'da yapılan sınav sorularının tamamı veya tamamına yakınını doğru yanıtlayan adayların teknik takibi sonrası bazı adayların sınavdan günler öncesinde sorulara para karşılığı ulaştığı belirlendi.

BİR SAAT KALA BİN 500 DOLAR

Kopya skandalına karışan adaylar KPSS sorularını 10 bin dolar karşılığı günler öncesinden edinirken, bu miktarın sınava az bir süre kala düşürüldüğü tespit edildi. Sınava bir saat kala soruları alan bir adayın şebeke üyelerine bin 500 dolar ödeme yaptığı öğrenildi. Kopya şebekesinin çok farklı illerde adaylara soruları ulaştırdığı tespit edilirken, kaç adayın şebeke ile yasadışı alışverişe girdiği halen araştırılıyor. Savcı, soru bankasını oluşturan üyelerin bilgisayarlarını ve telefonlarını hâlâ inceliyor.

ATAMALAR GECİKMEYECEK

Milli Eğitim Bakanlığı, KPSS'deki kopya skandalı nedeniyle ertelenen öğretmen atamalarını sınavın kısmen iptali durumunda bir ay içinde yapmayı planlıyor. Ancak kopya skandalına karışan aday sayısının binlere ulaşması ve sınavın tamamen iptali durumunda ise kısa bir süre içinde sınavın yapılması için harekete geçilecek. Bu durumda da atamaların kasım ayına sarkabileceği ifade edildi.

ÖSYM'de birden fazla güvenlik açığı   

2010 KPSS'de kopya skandalı ile çalkalanan ÖSYM'de çok sayıda güvenlik açığı tespit edildi. KPSS ile ilgili YÖK Denetleme Kurulu'nun hazırladığı raporda, sınav sorularının güvenliğinin yeterli derecede olmadığı tespiti yapıldı. Özellikle 'kurum çalışanlarının dışarı ile bağlantılarının sınavlar açısından güvenlik açığı oluşturduğu' tespiti YÖK Denetleme Kurulu raporunda yer aldı. Raporda güvenlik zafiyetinin tek tek görevli isimler üzerinden, somut örneklerle tespitlerinin yapılması ve birden fazla noktada güvenlik zaafiyeti olduğunun belirlenmesi sonrasında, Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmen atamalarını erteleme kararı aldığı öğrenildi.   

Tüm bölümlerin soruları sızdı

Sınavda şebeke tarafından dışarı çıkartılan soruların sadece  Eğitim Bilimleri'ni kapsamadığı, Genel Yetenek ve Genel Kültür Olmak üzere sınavın başka bölümlerinde de soruların sızdırıldığı belirlendi. 

Başkanın da bilgisayarı incelemede

ÖSYM'deki inceleme dün de devam etti. İlk belirlemelere göre bir kurum çalışanının soruları para karşılığı şebekeye sızdırdığı tespit edildi. Soruların e- posta ile gönderildiği öne sürülen Isparta'daki Öğretmen BS' nin de bilgisayarına el konmuştu. ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan da dahil olmak üzere, yönetici ve çalışanların bilgisayarları incelemeye alındı. Tespitler sonrası YÖK, KPSS'de kısmi iptal seçeneği üzerinde duruyor.  Kopya skandalına karıştığı belirlenenlerin  sınavının iptali, diğerlerinin yeniden sıralamasının yapılması planlanıyor.

http://www.stargazete.com/guncel/kpss-sebekesi-sorulari-10-bin-dolardan-satti-haber-290837.htm
#1123
Devletin el değiştirmesi mi, devletin değişmesi mi?

"Parlamentodaki siyasi çoğunluk yalnızca siyasi iktidarı değil, devlet iktidarını da ele geçirmeye çalışıyor."

Yukarıdaki cümle hükümetin yargı reformu çabaları karşısında duyulan korkuyu özlü bir biçimde ifade eden bir cümle...
Geçenlerde bir muhalifin büyük bir suçu ifşa eder gibi söylediği bu cümle yaşanan krizin özünü de ifade ediyor.
Böylece bürokratik elit, parlamenter sistemden ne anladığını bir kez daha veciz bir biçimde ortaya koymuş oluyor: Siyasiler haddini bilecek; parlamentoda siyasetçilik oynayacak ama devleti ele geçirmeye kalkmayacak!
Devleti ele geçirmeye çalışmayı suçların en büyüğü olarak ortaya koyanlar, her seçimin devletin büyük oranda el değiştirmesi için yapıldığını da unutmuş görünüyorlar. Unutmakta da haklı çünkü Türkiye'de böyle bir şey olmuyor. Meclis değişiyor, hükümet el değiştiriyor, yani milli irade değişiyor ama devlet aynı zümrenin elinde kalıyor ve bütün temel meselelerde milli irade ne derse desin o zümre bildiğini okumaya devam ediyor.
İşte bugün AK Parti'nin yapmaya çalıştığı şey bu "kaderi" değiştirmek... Seçilmişlerin darbe ertesinde yapılan anayasalarla bir avuç bürokrata kaptırdığı iktidarını geri alma çabası...
Peki bu "seçilmişler" dindar insanlar olunca büyük bir tehlike mi doğuyor?
Bugün Türkiye'de bu soruya "evet" cevabı veren önemli bir toplum kesimi var. Çünkü onlar bu süreci devletin "değişmesi" olarak değil, "el değiştirmesi" olarak görüyor ve bundan korkuyorlar.
Oysa bu yaşanan zamanı anlamamaktan kaynaklanan bir korku.
Ne demek istediğimi biraz açayım:
Devletin el değiştirmesi ancak rakip bir devlet projesinin varlığı halinde ciddi bir tehlike olarak ortaya çıkabilir.
Türkiye'de devletin rakibi olan, yani devleti ele geçirip kendi devletlerini kurmak isteyen üç güçten söz edildi şimdiye kadar. Komünistler, Kürtler ve şeriatçılar... Komünistlerin ve ayrılıkçı Kürt hareketinin durumu malum. Devleti ele geçirme ya da parçalayıp bir parçasını ele geçirme konusunda herhangi bir iddialarının kalmadığını görmek için kör olmamak yeterli. Şeriatçıların 70'li yıllarda kurdukları İran Devrimi'ni ihraç hayallerinden vazgeçişlerinin, Türkiye'de bir şeriat devleti kurma umutlarını kaybedişlerinin üstünden on yıllar geçti. Özetle, geçmişte devletin rakibi olduğu söylenen üç güçten hiçbirisinin ne komünistlerin ne şeriatçıların ne de ayrılıkçı Kürtler'in rakip devlet projelerinin esamisi okunmuyor. Alternatif devlet kurma iddialarını -bir zamanlar varsa bile- kaybettiler.
İşte bu tarihi koşulları iyi okuyup tehditleri de fırsatları da ona göre yeniden değerlendirmek gerekiyor.
Öyle tarihi koşullardayız ki, bugün Türkiye'de devletin önünde belki de ilk defa, karşıt kutbu olmadığı için, doğal ve sağlıklı bir küçülme ve demokratikleşme ihtimali doğuyor. Kendi devletini kurma iddiasında olan bir başka örgütlü güç olmadığı için, ideolojik devlet sorgulanabiliyor. "Devletin bekası ya da bölünmez bütünlüğü için" özgürlüklere hayır diyenler daha çok zorlanıyor.
Kendi despot devletlerini kurmak için mücadele eden muhalif akımların yenilgisi sonucu belki de ilk kez, devletin demokratikleşmesi için uygun bir zeminle karşı karşıyayız. Ve ilk kez toplumun, Kürt devleti, şeriat devleti ya da komünist devlet korkutmacalarıyla pasifize edilmesinin zemini ortadan kalkmış durumda.
Toplumsal muhalefet, şimdiye kadar şu ya da bu devlet projesinin yedeğine düşme endişesiyle bastırdığı itirazlarını artık daha rahat ortaya koyabiliyor. Devleti yıkıp bir başka devlet kurma hayallerinin çöküşü, mevcut devletin, toplumsal muhalefet yoluyla evrilmesini imkan dahiline sokabiliyor.
Kısacası devletin el değiştirmesi tehlikesinin ortadan kalkması, devletin değişmesini daha mümkün kılıyor.
Bu değişimin bir parçası da, bir zamanlar devleti ele geçiren bir zümrenin devlet üzerindeki bu tekeline son vermek, toplumda var olan değişik eğilimlerin ve toplumsal güçlerin de devlet iktidarı içinde yer alabilmesini sağlamak; provokatif bir üslupla söylemek gerekirse, devletin o dar zümre dışında başka kesimler tarafından da "ele geçirilebilir" olmasını savunmak...
Hâlâ şeriat paranoyası içinde yaşayanların görmediği şu ki, bugün AK Parti'nin ne yönetimi ne de tabanı artık mevcut devletle rakip olan bir devlet projesinin taşıyıcıları değil; sadece dini kendi seçtikleri bir kimlik olarak taşımak, laik bir devlette dindar bir vatandaş olarak yaşamak isteyen insanlar... Yaşadıkları bunca tecrübe sonucu, bunun bugün mümkün olan tek yolunun rejimin demokratikleşmesi olduğunu büyük ölçüde görmüş bulunuyorlar. Ve bu bilinçle devletin demokratik yönde değişiminin, yani seçilmişler tarafından "ele geçirilebilir" olması mücadelesinin öncülüğünü yapıyorlar.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/97905-devletin-el-degistirmesi-mi-devletin-degismesi-mi-makalesi.aspx


Avcı'nın kitabı

Önce usul hakkında birkaç söz:

Birinci olarak; bir fikirle, bir iddiayla, bir suçlamayla ortaya çıkan bir insanın söylediklerini irdeleyip eğer yanlışsa yanlışını söylemek yerine, "Niyeti ne", "Neden şimdi söylüyor", "Acaba hangi kişisel menfaat için söylüyor", "Nasıl bir hayal kırıklığı sonucu söylüyor", "Söyledikleri kimin işine yarıyor", "Kimlerle aynı safa düşüyor" gibi sorular ortaya atmak ya da bu sorulara imalı cevaplar vererek iddiayı sözde "çürütmeye" kalkışmak kadar ilkesiz, ayıp, üstelik de faydasız bir tutum olamaz; ki bugünlerde hiç ummadığım kalemlerin bunu yaptığına tanık olup şaşırıyorum.
Hanefi Avcı bir kitap yazmış. Hangi saikle ve neden şimdi yazdığı -ilginç de olsa- başka bir konudur, şu aşamada beni ilgilendirmez. Tıpkı, yıllardır ordu içindeki yasa dışı oluşumların bilgilerini, belgelerini sızdıranların amaçlarının ya da zamanlamalarının ilgilendirmediği gibi... Ben kitapta yazılanların doğru olup olmadığına bakarım, kitap hakkında fikir yürüten herkesten de buna bakmasını beklerim.
İkincisi...
Kitabın ağırlık noktalarından birini Gülen Cemaati'nin polis teşkilatını "ele geçirmesi" oluşturuyor ve bu durum da gerek kitabın yazarı, gerekse okuyanların çoğunluğu tarafından suç olarak algılanıyor.
Bu suçlamanın arka planında devlet algısındaki yaygın çarpıklık var.
Çarpıklık dediğim de şu: Neden Gülen Cemaati mensuplarının Emniyet Teşkilatı'nda ya da bir başka devlet kurumu içinde etkin olmaları suç olsun? Gayrimeşru yollardan mı gelmişler oralara? Bazı makamlar bazı vatandaşlara yasak mı? Bunu engelleyen bir kanun mu var?
Aslında Türkiye'nin asıl sorunu, devletin ele geçirilmesi değil, ele geçirilememesidir. Bir zamanlar devleti ele geçiren bir zümrenin, bunu ilelebet sürecek bir imtiyaz olarak görmesi, bu imtiyazı kimseyle paylaşmaya razı olmamasıdır. Oysa demokratik devletlerde, sivil toplum içinde var olan her türlü gücün, politik toplumda yansımasını bulması doğaldır. Dini örgütlenmeler, cemaatler ve tarikatlar da sivil toplumun bir parçasıdır ve onların da, kendi Türkiye projelerini hukuk düzeni içinde ve yasal sınırlar dahilinde, devlet katlarına taşıma hakları vardır.
Dolayısıyla Gülen Cemaati mensuplarının da Emniyet Teşkilatı'nda ya da bir başka devlet kurumu içinde etkin olması suç ya da ayıp değildir.
Mesele, bu etkinliği nasıl kullandıklarıdır...
İşte bu noktada ciddi suçlamaları var Hanefi Avcı'nın.
Avcı kitabında Gülen Cemaati mensuplarının Emniyet Teşkilatı içinde komplolara, kumpaslara başvurduğunu, cadı kazanları kaynattığını, kendinden gördüklerini kayırırken karşıt cephede gördüklerinin ayağını kaydırdığını, sahte belgeler ürettiğini, şantaj kasetleri hazırladığını, yasa dışı dinlemeler yaptığını yazıyor.
Eğer doğruysa vahim gerçekten... Ama çok da şaşırtıcı değil. İktidar mevkilerinin yozlaştırıcı etkileri bizi şaşırtmaz, nice iyi insanın o koltukların kurbanı olduğuna şahit olduk. Amaca ulaşmak için her yolu mubah gören anlayışlara da yabancı değiliz. Hele hele kendine bir misyon atfeden insanlar için bunun daha kolay olacağının da farkındayız.
Avcı bizi bütün bunlara inandırabilir.
Ama Ergenekon'un düzmece olduğuna inandıramaz.
Koca bir bavul dolusu orijinal belgeyle ispatlanmış bir Balyoz Davası'nın, dava safahati boyunca bütün belgeleriyle ve ayrıntılarıyla ortaya dökülmüş bir Hrant Dink Davası'nın, siyasi tarihimizin en büyük provokasyonlarından biri olan Danıştay Davası'nın, düzinelerce savcının yıllarca üzerinde çalışıp çuvallar dolusu belge inceleyerek hazırladıkları Ergenekon İddianameleri'nin, hepimizin birlikte dinlediği dehşet verici telefon kayıtlarının, tutulan günlüklerin, kaleme alınan andıçların bilirkişi raporlarıyla teyit edilen ıslak imzaların "cemaatin tezgâhı" olduğu gibi absürt bir iddiaya kimseyi inandıramaz.
Ergenekon denen olay, birkaç emniyetçinin düzenleyeceği birkaç sahte belgeyle ne doğrulanabilecek ne de çürütülebilecek kadar büyük ve kapsamlı bir fenomendir. Öyle ki, Ergenekon'a tezgâh demek, Türkiye siyasi tarihinin uzunca bir bölümüne "tezgâh" demekle aynı şeydir. Kimler tarafından, hangi saiklerle ortaya dökülmüş olursa olsun; bu ortaya dökülüş sırasında ne gibi usulsüzlükler yapılmış olursa olsun, sonuçta varlığı inkâr edilemez bir biçimde karşımızda duran bir suç örgütü var. Bu örgüt bir kez ortaya çıkmışsa, tekrar yeraltına inemez, yok olamaz, görünmez hale gelemez.
Dolayısıyla, Hanefi Avcı'nın bu kitabı Ergenekon Davası'nı zayıflatamaz.
Peki ne olur? İki süreç birlikte işlemeye başlar. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde yaşanmakta olan "glasnost" (aydınlanma) benzeri bir süreç Emniyet içinde de yaşanmaya başlar. Toplum sesini yükseltir, hükümet alarme olur, tıpkı ordu içindeki namuslu subaylar gibi namuslu emniyetçiler de bilgi-belge sızdırmaya başlar, Pandora'nın kutusu açılır, kirli çamaşırlar ortalığa saçılır, temizlik başlar. Ve çok da hayırlı olur.
Kimileri hâlâ, bir kötülükle (ordunun başını çektiği baskıcı rejimle) mücadele edilirken, onun yerini almaya aday bir başka kötülüğün (iktidarın başını çektiği baskıcı rejimin) büyüdüğünü ve asıl tehdit haline aldığını iddia etse de, aslında tam tersi oluyor. Askeri vesayete karşı kazanılan demokrasi mücadelesi, bütün diğer alanlarda da şeffaflık ve demokrasi talebini -ve imkânını- yükseltiyor.
Kapalı toplum açık topluma doğru evrildikçe, gözler sıradaki kapalı yapılara çevriliyor.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/115317-avci-nin-kitabi-gulay-gokturk-makalesi.aspx
#1124
Hız sınırı ile ilgili Karayolları Yönetmeliği bugünkü Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. 18/7/1997 tarihli ve 23053 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Karayolları Trafik Yönetmeliğinin 11 inci maddesinin başlığı ile birinci fıkrasının (e), (g) ve (i) bentleri değiştirildi. Buna göre otomobiller artık bölünmüş yollarda 110 kilometre hızla gidebilecek...

http://www.haber7.com/haber/20100901/Hiz-Siniri-Resmen-100-kmye-Yukseldi.php
#1125
HANTEPE BASKINI'NDA YAŞANAN HERON SKANDALINDA 2. PERDE

Genelkurmay'ın Hantepe'ye saldırının başladığı saat açıklamasını Heron görüntüleri doğrulamıyor. Heron, Hantepe'nin kuşatılmasını merkeze geçerken 35 ayrı merkez Hantepe'yi uyarmamış.

Altı Mehmetçiğin şehit edildiği Hantepe Baskını'ndan bir ay sonra Genelkurmay tarafından yapılan ve hiç kimseyi tatmin etmeyen açıklamanın gerçeklerle çeliştiği ortaya çıktı. Genelkurmay "Heron çatışma başladıktan yarım saat sonra görüntü vermeye başladı" derken, Heron'un çatışmadan yaklaşık yarım saat önce görüntü vermeye başladığı, yarım saat boyunca karakolun uyarılmadığı iddia edildi. Genelkurmay çatışma 01.45'te başladı derken, Heron görüntülerinden çatışmanın 02.39'da başladığı belirlendi.

SALDIRI ÖNCESİNİN GÖRÜNTÜLERİ VAR

star'ın ulaştığı bilgiler ise Hantepe Baskını'yla ilgili yeni skandalları ortaya çıkardı. Genelkurmay, Heron'un başka bir alanda görevli olduğunu ve çatışma öncesi görüntü vermemeleri nedeniyle Hantepe'deki birliğin uyarılamadığını açıkladı. Ancak Heron görüntülerinde yapılan teknik incelemede farklı sonuçların çıktığı, saldırı öncesine ait görüntülerin olduğu öğrenildi.

02.15'TE ASKERLER ÜSTÜ AÇIK MEVZİDE

Genelkurmay, Hantepe'ye saldırının saat 01.45'te başladığını açıklamıştı. Ancak yine görüntüler üzerindeki teknik incelemede Heron'ların Hantepe'den saat 02:15'ten itibaren görüntü vermeye başladığı, çatışmanın ise 02:39'da başladığının tespit edildiği belirtiliyor. Heronlara ait görüntülerde, teröristlerin saat 02.15'ten itibaren ateş açmadan karanlıkta sessizce mevzilere ilerledikleri, bu sırada askerlerin ise toplu olarak üstü açık mevzide beklediği görülüyor.

İLK ATIŞ EL BOMBASIYLA SAAT 02:39'DA

Heron görüntülerinde 02.15'ten itibaren Hantepe'deki mevziler ile yedek mevzilerin etrafın saran PKK'lıların tam 02.39'da üstü açık mevzide bekleyen TİM'e el bombası attığı belirlendi. Asıl kayıplar ise bomba sonrası mevziden çıkan askerlerin gideceği yedek mevziyi de PKK'lıların bilmesi ve orada da beklemeleriyle oluştu. Yedek mevzide bekleyen PKK'lılar da Heron tarafından tespit ediliyor. Görüntülerde 02.55'e kadar yedek mevziye giden askerlerin ateş altına alınması izleniyor.

30 DAKİKA BOYUNCA UYARILMADILAR

PKK'lıların Hantepe çevresine yerleşmeye başladığı ve Heron'un görüntülediği çatışmasız 30 dakikalık bölümde ise Hantepe'de açık mevzide bekleyen timdeki askerlere Heron'un tespitleriyle ilgili herhangi bir uyarının gitmediği belirlendi. HEron görüntülerine rağmen sızma konusunda uyarılmayan Hantepe'deki birliğin de teröristlere her hangi bir  ateş açılmadığı, askerlerin baskına hazırlıksız yakalandıkları belirlendi. • ANKARA star

Teröristler 7 farklı noktadan geliyor

Görüntü vermeye başlayan Heron görüntülerinde 02.36 itibariyle bölgede henüz bir çatışma başlamadığı görülüyor. Teröristler mevzilere yaklaşırken, askerler üstü açık olarak mevzide toplu bekliyor.

Saat 04.00'te çatışmadan haberleri yoktu iddiası

• Genelkurmay açıklamasında dönemin 2. Ordu Komutanı'nın saat 02.00'den itibaren bilgilendirildiği ve çatışmaya "müdahil" olduğu belirtilirken, Genelkurmay Karargahı'ndan yapılan uyarının saati bu durumu da çelişkili hale getirdi. Genelkurmay'da aynı görüntüleri izleyen personelin saat 04.00 civarında 2. Ordu Komutanlığı'nı uyardığı öğrenildi.

AÇIKLAMA BEKLENİYOR

Ancak 2. Ordu'da görevli personelin bu uyarı karşısında herhangi bir çatışmadan bahsetmediği ve kendilerinin konuyu takip ettiğini ifade ettikleri iddia edildi. Bu durum Genelkurmay ve 2. Ordu Karargahı'nın olaylardan iki saat sonra hala çatışmadan haberdar olmadığı tartışmasını başlattı. Kamuoyu Genelkurmay'dan açıklama bekliyor.

30 değil daha fazla birim izliyor

Genelkurmay açıklamasında Heron görüntülerinin 30 ayrı merkezden izlendiği iddiaları yalanlanmıştı. Ancak askeri kaynaklar, Heron görüntülerinin alındıktan sonra link hatları üzerinden 5 ayrı merkeze eş zamanlı olarak aktarıldığını ve bu merkezlerin görüntüyü 35 ayrı birime gönderdiğini ifade ettiler.

http://www.stargazete.com/politika/ilk-kursun-saat-0145-degil-0239-da-atildi-haber-290145.htm


Hantepe ile Gediktepe ihmalleri


Taraf, PKK'nın 20 temmuzdaki Hakkari'nin Çukurca İlçesi'nde yedi askerin yaşamını yitirdiği Hantepe baskınında yaşanan ihmalleri 2 ağustosta "Generaller askerlerin ölümünü seyretti" başlığıyla duyurmuştu. Baskını, Genelkurmay olmak üzere 30'ya yakın birimin canlı olarak izlendiği ortaya çıkmıştı. Saldırıdan 20 dakika önce bölgeye giden Heron, PKK baskınını saniye saniye Karargâh'a iletti. Heron'un çektiği görüntülerde mevzilere yaklaşan PKK'lıların, askerlerin üzerine attığı bombalar büyük gürültüyle patlıyor. Bu sırada kaçışan askerler, pusuya yatan PKK'lılar tarafından kurşun yağmuruna tutuluyor. Bütün bunları canlı izleyen komutanlar, bölgeye bir helikopter bile göndermiyor. Görüntüleri, Balyoz davasında hakkında yakalama emri çıkarılan Tümgeneral Gürbüz Kaya'nın başında bulunduğu Hakkâri 3. Taktik Tümen Komutanlığı'ndan da canlı izlendiği ortaya çıkmıştı.

Aynı ihmaller Gediktepe'de de yaşandı

11 askerin öldüğü Gediktepe'ye ilişkin ihmaller ise 30 temmuzda yayımlanmıştı. Baskın sonrası "PKK'lıları çoban sandık" diyen Tümgeneral Gürbüz Kaya'yı, Emniyet'in saat ve gün vererek uyardığı ortaya çıkmşıtı. Emniyet çektiği faksta "Tekeli Taburu'na örgütün saldırı ihtimali çok yüksek. Bilginize arz ederim" demişti. "Geliyorum" diyen baskın, 30 saatlik bir sapmayla 19 Haziran 2010 günü saat 02:00'da gerçekleşmişti. Başka bir ihmal ise PKK'lıların saldırıdan 15 gün önce sınır girişinden itibaren insansız hava araçları Heronlar tarafından görüntülenmesiydi. İki saatlik görüntüler baskınından 15 gün önce çekilmişti. Heronlar, sınırdan sızan PKK'lıları en ince detaylarına kadar izlemişti. Bölgeye bir helikopter gitmiş, ancak ateş etmeden geri dönmüştü. Görüntüler, Genelkurmay Başkanlığı ile 30 ayrı birime de canlı olarak gönderilmişti.

http://www.taraf.com.tr/haber/hantepe-ile-gediktepe-ihmalleri.htm
#1126
Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun "facebook" sayfasını ve üyeliğini iptal etmişler.

Kim etmiş?

Herhalde ilgili sitenin Türkiye mümessili...

İptal gerekçesini okudum, çok saçma buldum.

Faruk Bey, kendisi için açılmış sayfayı "amacının dışında" kullanıyormuş.

Birkaç "amaç dışı" eylem sıralamışlar.

Bunların arasında "internet üzerinden karı kız kovalıyor" anlamına gelebilecek çirkin, çok çok çirkin bir yakıştırma da var... Faruk Bey de haklı olarak isyan ediyor ve iddia sahipleriyle mahkemede hesaplaşacağını söylüyor.

Hesaplaşsın...

Burada destekliyorum kendisini...

Fakat, sayfasında paylaşıma sunduğu videoda söylediklerinden dolayı da eleştiriyorum.

Faruk Bey, bir Yargıtay Cumhuriyet Savcısı'dır. Herhangi biri değildir. Dolayısıyla, eylemlerine dikkat etmek, söylediklerini tartmak, lafın nereye gideceğini iyi hesap etmek durumundadır.

Beyanatlarına ve eylemlerine bakıyoruz, karşımızda hükümetin (ve tabii parlamentonun) yapıp ettiklerini eleştiren celil bir "muhalefet sözcüsü" görüyoruz.

Eskiden, sadece "eleştirmekle" yetinirdi.

Üslubu sertti...

Bir Başbakan'a vururdu.

Bir Cumhurbaşkanı'na.

Dönüp bir parlamentoya...

Eleştirdikleri üzerinden, "demokratikleşme" ve "AB hedefi" de payını alırdı.

Konu Ergenekon olunca, birden rikkati artar, sanıkları anlayan ve kollayan açıklamalar yapardı.

Mesela, "yargılamaları" eleştirirdi. Darbe örgütleriyle ilişkili olduğu öne sürülen gazetelere "geçmiş olsun ziyaretlerine" giderdi. Evinde arama yapılan sanıkların basın toplantılarını izlerdi. Sanıkların durumuyla ilgilenirdi. Sanık avukatlarına taktikler verirdi.

Şimdi sadece tahkir ediyor...

Paylaşıma sunduğu video kayıtta da çok ağır tahkir cümleleri var.
Hükümete "faşist hükümet" diyor mesela... Parlamentonun ön ayak olduğu ve referanduma sunulan anayasa değişikliği paketinin yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracağını söylüyor... Erzurum'da İlhan Cihaner'in değil, Cumhuriyet'in yargılandığını öne sürüyor... Ve, faşist hükümetin yapıp ettiklerine karşı "mücadelelerinin artarak devam edeceğini" ekliyor.

Bir hukukçu üslubu mudur bu?

Bir Yargıtay Cumhuriyet Savcısı üslubu mudur?

Faruk Bey, Ergenekon soruşturmasından hoşlanmıyor.

Hoşlanmayabilir.

HSYK ve Anayasa Mahkemesi'nin yapısını değiştirecek anayasa değişikliği paketinden nefret ediyor.

Edebilir.

Referandumda "evet" çıkması durumunda yargı bağımsızlığının ortadan kalkacağına inanıyor.

İnanabilir.

Fakat, yargının siyasete karşı bağımsız olması gerektiğini savunan Faruk Bey neden şu "brifingler serisi"ne itiraz etmiyor? Yargı, Silahlı Kuvvetler'e karşı da bağımsız olmak zorunda değil midir?

Hükümete "faşist" diyor, mevcut HSYK'ya toz kondurmuyor, Ergenekon sanıklarını anlayan ve kollayan açıklamalar yapıyor da, neden kabak gibi ortada duran bombaları, cinayetleri, darbe planlarını, andıçları, lahikaları, şunları bunları görmüyor?

Neden bazı mahkemelerdeki "zaman aşımı tezgâhına" itiraz etmiyor?

Neden eski bir bakandan emir alır duruma gelen HSYK'nın nokta atamalarıyla, "zaman aşımı" arasında irtibat aramıyor?

Madem yargı bağımsızlığına bu kadar düşkün bir arkadaşımızdır, bari Orgeneral Saldıray Berk'in Erzurum Adliyesi üzerinde uçurduğu jetlerle ilgili bir cümle söylesin.

Ki, inandırıcılığını sorgulamayalım!

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ahmet-kekec/hukumete-fasist-diyen-savci-haber-290113.htm
#1127
28 Şubat'ı, Susurluk'u, çeteleri görüp de Sarıkız, Ergenekon ve Balyoz'u ıskalarsan!

Beş yıl önceydi. Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim adını taşıyan kitabım yeni çıkmış, medyada ilgi çekmiş, Cumhuriyet gazetesi de şiddetli bir karşı kampanya başlatmıştı.
Rahmetli İlhan Selçuk'un o yazısını anımsıyorum, özetle demişti ki:
"Cumhuriyet'e karşı bir Fethullahçı operasyonu!"
Her hangi bir yanıt vermemiş, kendi kendime gülüp geçmiştim.
Bir zamanlar her taşın altında komünist, komünistlik aranırdı.
Soğuk savaş yıllarında komünist olmakla suçlanmak, neredeyse dünyanın sonu gibi algılanırdı. İftira etmenin, çamur atmanın bir yolu buydu.
Arada bir ortaya çıkarılan 'komünist komplolar'la demokrasiye dönük talepler bastırılır, askeri vesayet sistemi kendini biraz daha sağlama alırdı.
Bu moda geçti.
Şimdi Fethullahçılık var.
Neredeyse her taşın altında, özellikle devletin içinde Fethullahçılar'ın izi aranıyor. Devletin usul usul elden gittiği, 'irticanın ayak sesleri'nin orduda, yargıda, poliste gürültülü biçimde duyulduğu öne sürülüyor.
Hanefi Avcı'nın büyük ilgi gören kitabının iddiası için de bu söylenebilir.
Önce bir soru:
Devlette savcı ve yargıç olarak, asker olarak, polis olarak, kaymakam, vali olarak çalışan Fethullah Gülen Cemaati'ne mensup olanlar, yakınlık duyanlar yok mu?
Elbette var.
Bu bir suç mu?
Hayır.
İnsanlar inançlarından, düşüncelerinden, kimliklerinden, renklerinden dolayı suçlanamazlar, herhangi bir ayrımcılığa uğrayamazlar.
Ama eğer o insanlar diyelim inançlarıyla, düşünceleriyle devlet işlerini karıştırırlarsa, o zaman bunun hesabı yargı önünde kendilerinden sorulur.
Bir asker, komutanının sesine değil de, cemaatteki üstünün dediğine kulak verirse... Bir polis, amirinin talimatına göre değil de, cemaatin telkinine göre hareket ederse... Bir savcı yasaların değil de, cemaatin buyruklarını uygularsa...
O zaman suç işlemiş olur.
Bu açıdan Hanefi Avcı'nın Haliçte Yaşayan Simonlar isimli kitabında yazdıklarıyla bildiklerinin ciddiye alınması gerekir.
Hanefi Avcı, 1990'lı yıllarda Susurluk'u, devlet adına çalışan çeteleri ve 28 Şubat post-modern darbesini yerli yerine oturtmuş ve bunlarla yürekli biçimde mücadele etmiş bir polis şefi olarak biliniyor.
Aklıma takılan bir soru var.
Susurluk'u, çeteleri, dolayısıyla faili meçhul cinayetleri, 28 Şubat'ı, yani 'askeri vesayet'i bilen bir kişi, örneğin bir Sarıkız'ı, bir Ergenekon'u, bir Balyoz'u ıskalayabilir mi?..
Çünkü Susurluk'tan, 28 Şubat'tan ve 28 Şubat sonrasının, -tabii Ak Parti'nin tek başına seçimleri kazanmasının- askerde yarattığı hayal kırıklıklarından çekilen çizgidir, bizi Veli Küçük'lere, Özden Örnek günlüklerine, Mustafa Balbay günlüklerine getiren...
Öyle değil mi?..
Çok iyi bir polis şefi olarak Susurluk'u bilen, 28 Şubat'ın özündeki askerciliği hapse düşerek yaşamış olan bir Hanefi Avcı, bu günlüklerden yansıyan 'darbe tertipleri'ni veyahut bir Ergenekon'un, bir Balyoz'un, bir Kafes'in özünü es geçebilir mi?
Ya da bütün bunları bir komplo, 'Fethullahçı bir komplo'nun ürünü olarak görebilir mi?
İhtimal veremiyorum.
O zaman?..

http://www.milliyet.com.tr/28-subat-i-susurluk-u-ceteleri-gorup-de-sarikiz-ergenekon-ve-balyoz-u-iskalarsan-/hasan-cemal/siyaset/yazardetay/31.08.2010/1283014/default.htm
#1128
İslamoğlu, "Referandumda oy verme hadisesi bir ameldir. İnsanlar sandığa giderek tercihleriyle bir eylem ortaya koyacaklar. Vesayetle mi yoksa vesayetsiz mi yönetilip yönetilmeyceğinin tercihini yapacaklar. Salih amel olup olmadığı yapılan tercihlerle belirlenecek." dedi.

Türkiye 12 Eylül'de referanduma gidiyor. Bu sürecle ilgili olarak bir çok insan ve sivil toplum kuruluşu açıklamalarda bulunuyor.

12 Eylül ve sonrasını yaşayanlardan biri olan Mustafa İslamoğlu hoca da, referandum konusunda önemli açıklamalarda bulundu.

Referandumun bir seçim olmadığının altını çizen İslamoğlu, "İnsanlar parti mülahazasıyla değil vicdan, adalet ve hakkaniyet duygularıyla sandığa gitmeliler" ifadelerini kullandı.

Aile olarak üç kuşak askeri vesayetlerden etkilendiklerini kaydeden İslamoğlu, millete vasi kesilen putlu ve mutlu azınlığın bu topraklarda seksen yıldan fazla bir zamandan beri Allah'a savaş açarak müslümanlara kan kusturduğunu ve onlara göre bu milletin itilip kakılmaya layık olduğunu hatırlattı.

Bu referandumla Cumhuriyet tarihinde ilk defa milletin önüne "millet efendi mi olsun, bu mutlu azınlığın kölesi olarak mı kalsın" sorusunun geldiğine dikkat çeken İslamoğlu, "Bu millet üzerinde tahakküm kuran baskıcı zihniyet karşısında milletin rüşdünü ispat etme fırsatıdır. Millet üzerine zorla giydirilmiş deli gömleğini  çıkaracak mı çıkarmayacak mı sorusuna verilecek cevaptır" şeklinde konuştu.

İslamoğlu, referandumun imanla ilgisi olup olmadığına da şöyle açıklık getirdi: "Referandumda oy verme hadisesi bir ameldir. İnsanlar sandığa giderek tercihleriyle bir eylem ortaya koyacaklar. Vesayetle mi yoksa vesayetsiz mi yönetilip yönetilmeyceğinin tercihini yapacaklar. Salih amel olup olmadığı yapılan tercihlerle belirlenecek."

"Bu bir iyilik yarışıdır"

Referandumla ilgili değerlendirmelerine devam ettiği konuşmasında İslamoğlu: "Bu bir iyilik yarışıdır. Bu memlekete kötülük yapan vesayetçiler artık bu milletin tepesinden indirilmeli. Referandum bu milletin değerlerini iğfal edenlere bir cevap olmalıdır" dedi.

İslamoğlu referandumu, Allah Resulü'nün peygamberliği öncesinde zalim Mekke oligarşisine karşı vicdanlı bir topluluğun kurduğu ittifak olan hılfu'l-fudul'e benzettiği açıklamasında referandum sonrasında  faziletlilerin mi yoksa reziletlilerin mi belirleneceğine dikkat çekti.

Referandumun milletin Allah'a duası olduğunu ifade eden İslamoğlu: "Millet belasını mı yoksa refahını mı istediğinin cevabını alacaktır" şeklinde konuştu.

Referandumun bir sorumluluk bilinci ve hayat-memat meselesi olduğunu belirten İslamoğlu, "Her türlü sorumsuzluk Allah'a saygısızlıktır. Zira her birimiz içinde bulunduğumuz toplumun bir ferdiyiz. Kendi geleceğine sahip çıkıp vesayeti reddederek tercih yapmak gerekiyor" dedi.

'Darbecilere haddi bildirilmelidir!'

Bu anayasanın darbecilere haddini bildirecek maddeler içerdiğini belirten İslamoğlu: "Bu değişikliğin önü güçlü bir evet'le açılırsa  bu milletin seksen yıllık makus talihi açılacak. Bu bir fırsattır. Böyle bir fırsat milletin önüne yüz yılda bir ya çıkar ya çıkmaz" dedi.

Bu coğrafyanın tarihindeki darbelerin milletin iradesinin, imanının, inancının üstünde derin tahribatlar bıraktığına dikkat çeken İslamoğlu, ayrıca askeri vesayetin cumhuriyet tarihinde millete düşman olmanın tarihi olduğunu da değindi. İslamoğlu, böylesine olumsuz ve karanlık bir tablonun değişiklik paketine verilecek olumlu destekle değişeceğini ve millet için bir gündönümü olacağı kaydetti.

Allah resulünün "mümin bir delikten iki kere sokulmaz" tavsiyesini hatırlatan İslamoğlu: "Müslümanlar gözlerini açmalı, kendi lehlerine olanı aleyhlerine olandan ayırt etmesini bilmeli, ilmihalini bilmeli" dedi.

'Müslümanların tavrı ne olmalıdır?'

Mustafa İslamoğlu, müslümanların tavrının ne olması gerektiği ile ilgili şu hatırlatmalarda bulundu: "Sorumlu olun, takvalı olun. Bu bir tercih meselesidir; tercihlerimizden sorumluyuz, yaptıklarımızdan, yapmadıklarımızdan sorumluyuz. Bugün yaptığımız yanlış bir tercih neslimize bir zulüm, ahlaksızlık ve kötü gelecek olarak  yansır.

Asıl referandum göklerin ötesinde tutulan kayıttır. Oylarımızı attığımız sandıklar bu dünyada açılacak. Asıl amellerimizi biriktiren Allah'ın sandıkları ise ahirette açılacak. Orada yüzümüzü karartan bir tercihte bulunmayalım. 'Allah ne der' diye bakalım. Allah mazlumdan, adaletten, imandan yana olmamızı ister."

http://www.haber7.com/haber/20100830/Islamoglu-Darbecilere-haddi-bildirilmeli.php
#1129
HANEFİ Avcı'nın ortalığı karıştıran, büyük yankı uyandıran kitabını aldım...

Okuyorum...
Okuyanların yaptığı özetlere bakıyorum...
Gazetelere yansıyan "bomba iddialar" başlıklı bölümlerin altını çiziyorum.
Sonuçta Hanefi Avcı'nın söyledikleri aşağı yukarı şunlardır:
-  "Türkiye'yi artık Fethullah Gülen cemaati yönetiyor..."
-  "Her tarafa sızmış durumdalar..."
-  "Polisi ele geçirdiler..."
-  "Yargıyı ele geçirdiler..."
-  "Türkiye bir cemaat ülkesi haline geldi..."
-  "Ergenekon cemaat işi..."
-  "Baykal'ın kasedi cemaat işi..."
* * *
Bunlar "yeni", "hiç bilinmeyen", "bu zamana kadar hiç duyulmamış" şeyler değil.
Cepheleşmiş Türkiye'de, epey süredir bir tarafın inandıkları ve inanmak istedikleri türden iddialar...
Açık söyleyeyim:
Bazen öyle gelişmeler oluyor ki, ben de bu türden bir kuşku denizinin içinde buluyorum kendimi.
Ama yine de "Her taşın arkasında cemaat var" yaklaşımının kolaycılığına kendimi teslim etmek istemiyorum.
Daha doğrusu bu tür "kestirme" yaklaşımların hiçbir sorunu çözmediğine, çözemeyeceğine inanıyorum.
İşte bu nedenle Hanefi Avcı'nın kitabına can simidi gibi sarıldım.
Ondan kuşkuları dağıtmasını, olayı somutlaştırmasını bekledim.
Fakat ne yazık ki...
Hanefi Avcı'nın kitabı, ne "kasabanın sırrı"nı açığa çıkarmayı sağlıyor, ne de bir "şehir efsanesi"ni somut gerçeğe dönüştürebiliyor.
Kitap baştan sona...
İnançlar, kanaatler, kanılar, sanmalar üzerine kurulmuş...
Somut tek bir suçlama, tek bir delil, tek bir kanıt, tek bir isim yok.
* * *
Hanefi Avcı, bizdeki "Sanıktan delile gidilir" anlayışını "Delilden sanığa gidilir" anlayışıyla değiştirmek için çaba sarf etmiş değerli bir polis şefidir.
Keşke aynı yöntemi, kitabında da deneseydi de, "sonuçtan delile gitmek" yerine "delilden sonuca gitme" anlayışına sadık kalabilseydi.
Yani "Her taşın altında cemaat var" tezine uygun kanaatler ve iddiaları bulmak için çırpınacağına...
Önce kanıtlar ve delilleri bulsa, sonra da "Her taşın altında cemaat var" yargısına ulaşsaydı...
Çok daha inandırıcı, çok daha ikna edici ve çok daha hayırlı bir hizmet yapmış olurdu...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/15608163.asp
#1130
Ne yalan söyleyeyim, Eskişehir Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın "çıkış biçimi" beni çok şaşırttı.
Geçenlerde yayınlanan kitabında dile getirdiği bazı iddialar, bu konuları bilenler (örneğin Emniyet teşkilatını yakından tanıyanlar) tarafından, "isim, yer ve tarih" gibi somut verilerle eleştiriliyor.
Ancak bir an için, Gülen Cemaati'ne yönelik tüm suçlamalarının doğru olduğunu varsayalım...
Beni şaşırtan şeyler şunlar...
Normal şartlarda o düzeye gelmiş bir bürokrat, "sıkıntı ve uyarılarını" kitap yazıp, onu bunu suçlayarak ortaya koymaz.
Ne yapar? Mesela:
a) Derdini Emniyet Genel Müdürü'ne, İçişleri Bakanı'na veya (mümkünse) Başbakan'a iletir.
b) Eğer sıkıntısının kaynağı zaten yukarıdaki zevatsa, medyaya el altından çeşitli bilgiler sızdırarak hedefini zor durumda bırakır. (Dün Cumhuriyet'in manşetinde, Avcı'nın Hükümet'i suçlayan, "Beni sürgüne gönderdiler" sözü vardı.)
Bürokratlar görevdeyken değil, emekli olduktan sonra kitap yazar.
Çünkü bürokraside ve siyasette; yergi kadar, övgü de birilerinin kızmasına yol açar!
Peki, Hanefi Avcı bu teamülü neden çiğnedi?
İşte birkaç ihtimal:
* Zihni arıza yaptı... Bazen çok çalışmaktan, bazen genetik yapının etkisiyle insanlar akıl ve mantık güçlerini bir süreliğine ya da hepten kaybedebilir. Bu bir delilik değil, bir denge yitimidir.
* Söz aldı... Birileri "Bu Hükümet gidici" diye kulağına fısıldadı. "Vur vurabildiğin kadar, yeni iktidar döneminde seni ihya edeceğiz" denildi.
Böyle bir vaatle karşılaşanlar dikkatli olmalı: Hanefi Avcı gibi davul zurnayla, kitap filan yazarak, dünya âleme duyurarak saldırıya geçenler makbul adam sayılmaz. Çünkü "Yarın öbür gün bizim iktidarımıza karşı da aynı şeyi yapar" diye düşünülür.
* Onun da 'kaseti' var... Birileri Hanefi Avcı'nın açığını yakaladı. Kullanıyor, teşvik ediyor, yönlendiriyorlar.
Bana kimse, "Hanefi Avcı sakince düşündü, tarttı, baktı ve sonuçta böyle bir kitap yazdı" demesin. Bunca yılın bürokratı böyle bir tuhaflık yapmaz.
Bu işin içinde bir bit yeniği var.

http://sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2010/08/25/hanefi_avci_olayi_var_bir_bit_yenigi
#1131
Tecrübeli istihbaratçı Hanefi Avcı, "Haliç'te Yaşayan Simonlar" kitabı ile herkesi şaşırttı.
"Bulunduğum noktaya nasıl geldim? Bu mucizeden de öte bir şeydi... Mademki herkesin kolayca gelemediği bu yere, mucize üstü bir şekilde savrulmuştum, olan ve olacak birçok olayın perde arkasını çok az da olsa görebiliyordum" diyor Avcı.
"Mucize" benzetmesi yerinde olmasa da, oldukça iddialı bir girizgâh...
Okur olarak, çok ciddi bulgu ve bilgileri paylaşmasını bekliyor insan ama nafile.
Avcı son dönemde Türkiye'de yaşanan neredeyse her olayın ardında "cemaat" olduğunu iddia ediyor.
Kendisi de bir dönem "cemaat" mensubu olmakla suçlanan ve bu nedenle hedef seçilen birisi için anlamlandırılması çok zor iddialar bunlar.
Kendisi ve arkadaşlarının kilit görevlerden uzaklaştırılmalarını da "cemaat"e havale ediyor.
Ama kitabında görevden alınmadan önce "İçişleri Bakanı'nın oğlunu gözaltına almak isteğini" ve "başbakanın eşini tesadüfen dinlediğini" sıralıyor.
İsimlerini tek tek saydığı çeşitli suçlamalarla makamlarını kaybeden arkadaşları hakkındaki suçlamaları ise, "mutlak hüsnü zan" ile geçiştirmeye çalışıyor.
Bunu yaparken de "Dink Cinayeti"ndeki ihmali görmezden geliyor.
Hatta tarihleri karıştırıyor.
Görevden almaları o tarihte henüz başlamamış Ergenekon soruşturması ile ilintilendiriyor.
Savcıların topladığı delilleri, hâkimlerin bunları davayı kabul etmek ya da tutuklamak için yeterli görmesini görmezden geliyor.
Adli Tıp, TÜBİTAK, Jandarma ve Emniyet Kriminal'in doğruluğunu teyit ettiği belge ve bulguları da yok hükmünde sayıyor.
Avcı, ısrarla "masum" olduğunu savunduğu tutuklu arkadaşının dosyasında, sanıkların kendi adını da verdiğine hiç değinmiyor.
Onun yerine arkadaşının dinlemesini yapan ve ona haber vermeyen birimleri suçluyor.
Görevden alınmaları gerektiğini savunuyor.
Yakın arkadaşları ve kendisinin daha önce görev yaptığı birimler tarafından "dinlenme"ye takılmasına fazlaca içerlediği anlaşılıyor.
İstihbarat dünyası hakkında ilginç bir "dinlenmeme" hatırasına da yer veriyor.
Kendisini arayan bir şahısla görüşmek için hiç kullanılmamış telefona sıfır kart taktığını, o şahsın da resmi bir aracın plakasını değiştirerek şehir dışına çıktığı halde kendisini aradığını anlatıyor.
Hazırda bekleyen kullanılmamış telefon ve hazır kartlar ilgi çekici...
Buna rağmen Avcı nasıl dinlenmiş olabilir?
Yasal bir takipte "tesadüfen" dinlemeye takılan ama kendisini fazlasıyla rahatsız eden bir konuşması mı söz konusu?
Susurluk çetesinin ifşasında önemli roller oynayan Avcı, her nedense Ergenekon çetesi ve darbe planları konusunda da çok farklı düşünüyor.
Daha doğrusu, Ergenekon'u "cemaat" kurgusunun esiri haline getiriyor.
Avcı, deşifre olan cephanelikleri bile görmezden geliyor.
Bir adım daha atabilse, "silahları oraya polis gömdü", "LAW silahı değil boru" ya da "belge değil kâğıt parçası" diyecek. Ama yutkunuyor...
Kurgu böyle olunca, Avcı, sadece Emniyet değil, özel yetkili savcı ve hâkimlerin de "cemaat" kontrolünde olduğunu ileri sürüyor.
Sonra da Seyfi Oktay yönlendirmesiyle HSYK'nın yapmayı dilediği ama son krizle yapamadığı şeyi öneriyor; "Hepsini değiştirin..."
Tecrübeli istihbaratçı, bununla da yetinmiyor.
Kendisi ve arkadaşlarının daha önce başında bulunduğu istihbarat toplama yetkisine sahip birimlere de operasyon yapılmasını talep ediyor.
Kitap bu yönüyle de bir nevi "öfke" ürünü izlenimi veriyor.
Ama birkaç kişiyi değil, toptan cemaati ve hükümeti hedef aldığı açık.
Zamanlama olarak referandum öncesine denk getirilmesi de dikkat çekici.
30 yılı aşkın devlet tecrübesi olan istihbaratçı bir bürokrata bu kitap yakışıyor mu?
Doğrusu hayal kırıklığına uğradım. Üzgünüm ama kitapta "mucize" değil belki "illüzyon" var.
Avcı Susurluk ve 28 Şubat'ta edindiği yüksek itibarı, kamuoyuna mal olan gerçekleri yok sayan, mesnetsiz iddialara dayalı bu eseri ile aşağı çekiyor.

http://bugun.com.tr/kose-yazisi/115481-hanefi-avci-nin-savrulusunun-hikayesi-erhan-basyurt-makalesi.aspx
#1132
Sıfır Noktası'na yakın bir bölgede İslami Kültür Merkezi inşa edilmesi fikri, New York'ta tozu dumana kattı. 'Her yerden herkesin evi' olmakla övünen New York'tan Brooklyn Belediye Başkanı Marty Markowitz, "Hepimiz Kudreti Sonsuz olanın kullarıyız.

Dinî ve kültürel mozaiğimizi korumak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız." dedi.

New York'ta cami inşası ile ilgili tartışmalar, Faysal Abdülrauf'un, 11 Eylül saldırılarının gerçekleştiği Sıfır Noktası'na 180 metre mesafedeki, 150 yıllık bir bina yerine İslami Kültür Merkezi kurulması talebiyle başladı. Protestocuların pankartlarında 'cami' sözcüğü sık sık geçse de, söz konusu olan, içinde camiyle birlikte restoranları, kitapçıları, sergi salonlarını da barındıracak, Manhattan'ın canlılığına canlılık katacak olan 15 katlı bir sosyal tesis. Projeyi savunan New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg'e, Brooklyn Belediye Başkanı (Borough President) Marty Markowitz ve Manhattan Belediye Başkanı Scott Stringer'dan destek geldi. Zaman Pazar ekine özel açıklamalar yapan Markowitz "Hepimiz aynı Kudreti Sonsuz olanın kullarıyız. Yönetim 'Bu dine geçit var, bir diğerine geçit yok.' deme hakkına sahip değil." dedi. Stringer ise; Manhattan'da yaşanan süreci iyi niyetlerle bir araya gelmiş insanların kültürel projesi olarak nitelendiriyor.

'Kurtuba Evi-Park51' olarak da bilinen projeye öncülük eden isim İmam Faysal Abdülrauf. Uluslararası çatışma çözümlerinde yenilikçi stratejiler geliştirmeyi hedefleyen Kurtuba Girişimi'nin başkanı. İmam Faysal'ın bu girişimi üzerine, aşağı Manhattan'da yapılacak inşaatla ilgili New York Anıt Koruma Konseyi, merkezin yapılacağı yerdeki 152 yıllık binanın tarihi bir değeri olmadığına ve koruma statüsü verilmesine gerek kalmadığına karar verdi. New York Belediye Meclisi de İslami bir merkez kurulmasını mayısta onayladı. Projeyi Kurtuba Girişimi ve Amerikan Müslüman İlerlemesi Topluluğu (ASMA) ortak bir şekilde yürütecek. 15 katlı merkezde 500 kişilik bir konferans salonu, ofisler, spor salonu, yüzme havuzu, sergi salonları, kitapçılar, restoranlar ve bir de cami olacak.

Projenin önünde hiçbir yasal engel olmamasına rağmen projenin yeri ve gerekli olup olmadığı konusundaki tartışmalar son hızla devam ediyor. Proje yürütücüleri, cami dışındaki diğer tesislerle daha geniş bir topluluğa hitap ederek, İslam ve Batı Dünyası arasındaki ilişkilere katkıda bulunmayı hedefliyor. New York ahalisinin ayağa kalkmasına sebep olan ve bir süredir dünya basınını meşgul eden konu ile ilgili görüşler muhtelif. Kimilerine göre; Amerika'nın kültürler arası hoşgörü ve çoğulculuk ilkeleri bu projeyi gerekli kılarken, kimileri, bu projeyi, 11 Eylül faciasında hayatını kaybedenlere karşı saygısızlık olarak addediyor. El Ezher Üniversitesi'nden bir grup ulema ise; bu projeyi 11 Eylül ile İslamiyet arasında açıkça bir bağ kurulmasına sebep olacak bir 'komplo' olarak görüyor.

El Kaide çok müslüman öldürdü

TIME Dergisi'nin yaptığı ankete göre; Amerikalıların yüzde 61'i cami inşasına karşı ve yüzde 71'i de, böyle bir projenin 11 Eylül'de hayatını kaybedenlere hakaret olacağını düşünüyor. 'Sıfır Noktası'nda cami yapacağınıza, gidin Suudi Arabistan'da kilise yapın' diyenler arasında daha çok sağcılar, muhafazakâr Hıristiyanlar ve 11 Eylül kurbanlarının aileleri yer alıyor. Bütün bu 'hayır'lara rağmen Başkan Obama, 14 Ağustos'ta verdiği iftarda, New York'ta 11 Eylül saldırıları ile yıkılan Dünya Ticaret Merkezi'nin yakınında cami yapılmasına destek verdi fakat projenin yerindeliği konusunda bir açıklama yapmadı. Obama proje karşıtlarına hitaben düşmanın İslam değil El Kaide olduğunu vurguladı. Obama "Düşmanımızın din özgürlüğüne saygısı yok. El Kaide'nin gayesi İslam değil, tümden çarpıtılmış bir İslam. Bunlar dini lider değil, masum erkek, kadın ve çocukları katleden teröristler. Şu bir gerçek ki El Kaide diğer dinlere mensup kişilerden daha fazla Müslümanları öldürdü. Bu listeye 11 Eylül'de öldürülen Müslümanlar da dâhil." diye konuşmuştu.

Başkanlar da destek veriyor

New York yerel yönetimi Obama'ya destek verenlerin başında geliyor. Başından beri Kurtuba Girişimi'nin projesini savunan New York Belediye Başkanı Michael Bloomberg'e, Manhattan ve Brooklyn Belediye başkanları (Borough President) Scott Stringer ve Marty Markowitz de katıldı. Zaman'a açıklamalar yapan Brooklyn Belediye Başkanı Marty Markowitz, Dünya Ticaret Merkezi'ne yapılan saldırılar sonucu hayatını kaybedenlerin cenazelerine katıldığını, ailelerin acılarını anladığını fakat ABD'de her dinin koruma altında ve her dinden insanın istediği yere yerleşme hakkına sahip olduğunu anlattı. Bizatihi New York'un bütün dinleri kapsayan en güzel proje olduğuna değinen Markowitz 'Biz göçmenlerden oluşan bir milletiz ve biz 'Her yerden herkesin gurur duyduğu yer' dediğimiz zaman bunu gerçekten söyleriz. Barış içinde yaşayan, her türlü dine, siyasi düşünceye, kültüre ve hayat tarzına sahibiz. Bu kültürler karışımını korumak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.' dedi. Cami inşası ile ilgili ırkçı seslere karşı bir basın açıklaması yapan Başkan Stringer kültür merkezinin, New Yorklular arasındaki ilişkileri güçlendirecek dünya standartlarında bir tesis olduğunu söyledi. Stringer, bu merkezin, farklı din mensuplarını kendisine çekerek onların arasında entegrasyonu sağlayacağını, onların İslamiyet hakkında bilgi sahibi olmalarına vesile olacağını ve sonuçta çoğulculuk ve toleransın kazanacağını düşünüyor. Manhattan Belediye Başkanı, Manhattan'da yaşanan süreci bu düşüncelerle bir araya gelmiş iyi niyetli insanların kültürel projesi olarak nitelendiriyor.

Müslümanlar Amerika'nın parçası

İslam ve Batı dünyası üzerine yaptığı çalışmalarla Amerika'nın önde gelen düşünce insanlarından Esposito ise 'ABD'de cami inşası, giderek artan anti-İslam düşüncesine, ayrımcılığa ve nefret suçlarına katalizör etkisi yapıyor.' tespitinde bulunuyor. Müslümanları Amerika mozaiğinin ayrılmaz bir parçası olarak gören Esposito, İslamofobiyi kanser gibi yayılan bir sosyal hastalık olarak damgalıyor. Esposito da, Obama gibi, terör olaylarına karışanlarla hakiki Müslümanları birbirinden ayırmaya dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. Ünlü akademisyen, aksi halde kültürlerin bir arada yaşamasını teşvik eden değil çatışmaları artıran politikalar ortaya çıkacağını ve Müslümanların sivil özgürlüklerinin ve haklarının riske atılacağını ifade ediyor.

'Evet'çiler ve 'Hayır'cılar dışında projeye kuşkuyla yaklaşanlar da var. Teolojik çalışmalarıyla tanınan, dünyanın en eski üniversiteleri arasında yer alan El Ezher Üniversitesi'nin ulemalarından, yıkılan İkiz Kuleler'in yakınına cami yapılmasının yerindeliği konusunda sert eleştiriler yükseldi. El Ezherli bir grup hoca, 11 Eylül saldırılarının gerçekleştiği alana yakın bir bölgede cami inşa edilmesini, Müslümanlar ile 11 Eylül saldırıları arasında net bir ilişki kurulmasına yarayacak 'komplo' olarak görüyor. Yine de bunun yeni bir komplo olmadığını düşünmek istiyorlar. Bütün bu görüşlerin dışında gazete ve televizyonlarda yer alan yorumlardan bazıları 'İslami' bir merkez yerine Hıristiyan, Yahudi, Hindu ve Budistlerin ibadethanelerini de içine alacak şekilde 'dinler arası' bir merkez yapılmasını teklif ediyorlar.

Gün gelecek 11 Eylül bilinmezi çözülecek ve Müslümanların üzerindeki ağır yük kalkacak mı zaman gösterecek. Fakat gelişmelere bakılırsa tartışmalı kültür merkezi, New York'un finans merkezi olan bir yerde, Park Place'te yerini alacak gibi. s.akkoyunlu@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1021344&title=belediye-baskani-new-yorkta-minare-neden-olmasin&haberSayfa=0
#1133
Başbakan, 'hayır' oyu isterken genel af vaadinde bulunan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na sert tepki gösterdi. "Bu millet sana o yetkiyi vermez." diyen Erdoğan, MHP'lilere de "Şu anda kiminle ortaklık yaptığınızı anlıyor musunuz?" diye seslendi. Başbakan, kendi gündemlerinde ise teröristbaşı Abdullah Öcalan'a affın asla olmadığını kaydetti.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, iki gün ara verdiği referandum mitinglerini Konya'da yeniden başlattı. Hükümet Meydanı'nı dolduran coşkulu kalabalığa hitap eden Erdoğan'ın gündeminde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun 'genel af' vaadi vardı. "Sana bu yetkiyi kim verdi? Bu millet sana o yetkiyi vermez." diyen Erdoğan, "Van'da, Bingöl'de ne konuşursak İstanbul'da, İzmir'de aynı şeyi konuşuyoruz. Biz Batman'da başka, Tunceli'de başka konuşmuyoruz." dedi. Ardından MHP tabanına şöyle seslendi: "İşte MHP'li kardeşlerim şu anda kiminle ortaklık yaptığınızı anlıyor musunuz? Kiminle birlikte yola yürüdüğünüzü görüyor musunuz? Bu anayasa değişikliğinin içerisinde bunlar var mı?"

Başbakan Erdoğan konuşmasına, Konya'nın ilçelerini sayarak ve hepsine selam göndererek başladı. Referandumun bir seçim olmadığını, AK Parti'nin icraatlarının oylanmayacağının altını çizdi. 12 Eylül'de "Darbe anayasası mı yoksa milletin anayasası mı' oylaması yapacağız." ifadesini kullandı. Meydanı dolduran kalabalığa "Muhalefet anayasa değişikliği ile ilgili bir şey söylüyor mu?" diye soran Başbakan, CHP ve MHP'nin meydanlarda yalan ve iftiralarda bulunduklarını kaydetti. Normal zamanlarda bir araya gelmesi mümkün olmayan unsurların anayasa değişikliği paketi karşısında 'hayır' cephesinde toplandığını hatırlatırken, "Bunların oluşturduğu hayır cephesi, statükocular 13 Eylül'de yeni dönemi görecekler. Yargıya arka bahçesi olarak bakanlar, yargının milletin ön bahçesi olduğunu görecekler." diye konuştu. Erdoğan, daha geniş tabanlı anayasa değişikliğinin sözünü verdi: "Bu değişiklik paketinin alacağı evetlerin gücü Türkiye'nin daha geniş tabanlı bir anayasa isteğini gösterecek. 2011'de sizin oylarınızla kurulacak yeni AK Parti hükümeti, Türkiye'yi yeni ve sivil anayasa ile yepyeni ufuklara taşıyacak."

OKTAY VE ÖZBEK'E: BU NE MUHABBET?

HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek ile eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay arasındaki görüşmelerin ortaya çıkmasına da değinen Başbakan, "Bu ne muhabbet?" diye sordu. Anayasa değişikliğinin, kendisini milletin efendisi gören bu zihniyet sahibi yargı ve siyaset mensuplarının kurulu düzenini bozacağı için bunları rahatsız ettiğini söyledi.

Ardından sözü CHP liderinin genel af vaadine getiren Erdoğan, "Anamuhalefetin genel başkanı Tunceli'de 'genel af çıkaracağız' diyor. Sana bu yetkiyi kim verdi? Meclis'in yüzde 65'ini oluşturan AK Parti sana bu konuda bir gıdım su içirmez, su. Sen neyin genel affını çıkarıyorsun? Bayrağımız kırmızı rengini bu vatan uğruna canını vermiş şehitlerin kanından alıyor." ifadelerini kullandı.

'Genel affı çıkaralım' diyen zihniyetle MHP'nin yönetici zihniyetinin aynı olduğunu kaydeden Erdoğan, teröristbaşının idam edilmeyeceğinin altında üç kişinin imzası olduğunu belirtti. Başbakan şunları kaydetti: "Sayın Ecevit, Sayın Bahçeli, Sayın Yılmaz, söz verdiniz. Televizyonlarda kendi sesinden de dinliyoruz. Ecevit, 'AİHM'ye, şuraya, buraya sözlerimiz var. Dolayısıyla sözümüzün gereğini yerine getiriyoruz.' diyor. Bahçeli'ye soruyorlar. Verdiği cevap şu: 'Sayın Başbakan gerekli açıklamaları yaptı.' Ondan sonra geliyorsun bize bedel ödetmeye kalkıyorsun. Asla... Bizim kitabımızda böyle bir şey yok. Terörist başının affı diye bir şey yok."

ŞİRİN KABAKÇI, ÜNAL LİVANELİ, AYDIN HIZLICA - KONYA
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1021475&title=genel-af-istiyorlar-mhp-kiminle-ortaklik-yaptigini-goruyor-mu
#1134
Dün bu konuyu yazacaktım..
Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk'ün, Habertürk'e verdiği demecin, biraz kendisinin hatası ile, biraz da gazete editörünün hatası ile nasıl vahim bir yanlışa dönüştüğünü izah edecektim.
Ama HSYK Başkanvekili Kadir Özbek'in "Seyfi Oktay ile görüştüm" itirafı ajanstan düşünce, yazı konumu değiştirdim..
Yargıtay üyeliği seçimlerinin, restoranlarda nasıl bağlandığı konusunu yazıp, eleştirdim..
Ama dün yazamadığım konu, beni bırakmadı..
Dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "sazan"lık vukuatı ile, yine aynı konuya geldik.
Nedir o sazanlık?
Önce Habertürk'teki yanlış haberi okuyalım: "Af çıksa da, Apo yararlanamaz!"
Habertürk bu manşeti, eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk'e dayandırarak veriyordu.
Başlığı okur okumaz, "Bir hukukçu, üstelik bir hukuk profesörü böyle bir cümleyi nasıl sarfeder" diye şaşırmıştım.
Zira "genel af" demek, zaten adı üstünde, istisnasız af demek.. Bunun Aposu-Maposu olur mu?
Olmaz..
Ama anlaşılan; Kemal Kılıçdaroğlu'nun Tunceli'de ilan ettiği "genel af" sözünün kamuoyunda oluşturduğu tepkiyi dindirmek için, Habertürk durumdan vazife çıkartmıştı..
Hava yumuşatılacak. Af çıksa bile, Apo'nun yararlanamayacağı palavrası pompalanacaktı. Ki, Kemal Bey'in af sözüne tepki dinsin.
Habertürk bu vazifeyi yerine getirdi..
Ama haberi okuduğunuzda, başlıktaki ifadeyi destekleyen tek bir dayanak yoktu..
Hikmet Sami Bey'in, haber içinde geçen cümlelerinde, "genel af" değil, "koşullu salıverilme"den bahsediliyordu.. Apo'nun koşullu salıvermeden yararlanamayacağı belirtiliyordu.
Koşullu (şartlı) salıverme ne demek?
Hapis cezası alanların, cezaevinde belli bir süre iyi halli olurlarsa, kendilerine bir miktar indirim uygulanması..
Ama bu, af ile alakası olmayan bir konu.
Koşullu salıverme, herkes için geçerli olan, her zaman yürürlükte olan bir konu..
Dolayısı ile, yeni bir kanun çıkarmaya, af ilan etmeye gerek olmadan, uygulanan bir düzenleme bu.. Öyle birkaç senede de tahliye getirmeyen bir düzenleme bu. (Aslında Apo şartlı salıvermeden de yararlanacak... Şu an Apo için öngörülen süre, 36 yıl.)
Sonuçta, Habertürk'ün haberi, içerikte "koşullu salıverme"den bahsederken, başlıkta "Genel af"tan bahsederek, büyük bir yanlışa imza atıyordu..
En sıradan bir hukukçunun bile, haberi okuduğunda, hemen yanlışlığı farkedeceği net bir hata idi bu..
Ama, böyyük Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum gibi, böyyüük avukat Önder Sav gibi ve dahi bir çok böyyük diğer hukukçuları bünyesinde barındıran CHP'nin yeni genel başkanı, Habertürk'ün hatalı manşetine hemen sazanlık yaptı ve dün Kayseri mitingine giderken, yolda gazetecilerin sorularını cevaplandırırken şunları söyledi: "Terör suçlarından müebbet hapse mahkum olanlar af yasaları çıksa bile ömür boyu hapiste kalırlar diye bir hüküm var!"
Yapmayın beyler..
Etmeyin..
Bu ülke, Afrika ülkesi değil.
Türkiye'yi yönetmeye kalkışan insanlar, bu kadar vahim hatalar yapabilir mi?
Malum bir gazetenin manşetine, hiç kimseye sormadan böyle sazanlık edilir mi?
Yarın; (Allah korusun) siz bu ülkeyi yönetme noktasına gelirseniz, gazete manşetleri ile mi hareket edeceksiniz?
Hiç kanunları açıp, bakmayacak mısınız?
Bakın ne kadar rahat söylüyor: "Terör suçlarından müebbet hapse mahkum olanlar, af yasaları çıksa bile ömür boyu hapiste kalırlar diye bir hüküm var!"
Nerede var Bay Kemal?
Göstersene bana..
Göster de, biz de öğrenelim..
Cümle olarak, söylediğinin aynısının tıpkısını istemiyorum.
Şöyle benzer bir cümle olsun. Aynı anlama gelecek bir madde olsun..
Genel af çıktığında, Apo'nun cezaevinde kalmasını gerektiren bir ifade olsun!
Buyur, göster bakalım..
Bu kadar rahat, bu kadar kendinden emin konuştuğuna göre, bir yerlerden okumuş olmalısın!
Ama sakın o okuduğun yer, devletin mevzuat kitabı değil de, Habertürk gazetesi olmasın!

http://www.habervaktim.com/yazar/27152/sazan_kimmis_okuyun_da_gorun.html
#1135
Bir polis şefinin mesleki kariyerini riske atarak yaptığı çıkışı takdir etmeden duramıyor insan... Eskişehir'in dün kendi isteğiyle görevinden alınan Emniyet müdürü Hanefi Avcı bir kitapla bunu 'yeniden' başardı. Bu ilk çıkışı da değil Avcı'nın; Susurluk kazası sonrasında olan-biteni doğru bir çerçeveye oturtmamızı o zamanki çıkışıyla kendisi sağlamış, 28 Şubat'ın karanlık günlerinde de hapse girme pahasına sürece itirazlarını kayda geçirmekte tereddüt etmemişti.

O günlerde de takdir edilmişti Hanefi Avcı.

Yalnız eskiden kendisini takdir edenler ile bugünlerde etrafını çeviren hayran kitlesi arasında ciddi bir fark var: Eskiden kendisini takdir edenler şimdi şaşkın durumdalar, şimdiki hayranları ise profesyonel hayatı boyunca onu kuşkuyla karşılamış tipler...

İnsanoğlu değişkendir, ancak bu denli köklü bir değişiklikle öyle çok sık karşılaşılmıyor.

Susurluk kazası ertesinde devlet içinde yuvalanmış çetelerin varlığına ilk işaret edenlerden biriydi; 28 Şubat'ta hukuk dışına sarkan cunta yapısıyla bayağı uğraşmıştı. Şimdi de devletin içine sızan bir çeteden söz ediyor, ama çok farklı bir adres göstererek: 'Cemaat'...

Tezinin tanıklar listesi ilginç: Kendisi ve hepsi polis şefi olan yakın arkadaşları... Öyle anlaşılıyor ki, aldığı bütün tedbirlere rağmen Hanefi Avcı'nın telefonları dinlenmiş; dinleme yöntemiyle yasadışı elde edilen bilgiler mağduriyetlerine sebep olacak biçimde arkadaşlarının aleyhine kullanılmış...

Bunu yapanları tanıyor Hanefi Avcı; tanıyor, çünkü elleriyle yetiştirdiği, belli yerlere gelsinler diye çaba gösterdiği meslektaşları onlar... Birinden "Benim en yakınımdı" diye söz ediyor...

Her insan böyle bir duruma tepki gösterir. O da tepkisini 'Haliç'te Yaşayan Simonlar' adlı kitapla dışa vurmuş; şimdilerde gazetelere de konuşuyor, TV programlarına da çıkıyor. Dediklerini okur ve dinlerken öfkesini anlıyor ve onu bu hallere düşürenlere kızıyorsunuz.

Öfke baldan tatlıdır, ancak dozunda tutulmazsa zararı herkese -öfkeliye de- dokunabilir. Öfkesini kendisi ve arkadaşlarını hedef alan kişilere yöneltse neyse; oysa o çekiştiği polislerden bir örgüt ve o örgütten de suçlayacağı bir Cemaat çıkartıyor.

Hanefi Avcı'nın öfkesi, onu, kendisine ihanet edenleri çok aşan bir aşırılığa sevk ediyor. Şu sıralarda görülmekte olan davaları bambaşka bir perspektife oturtacak savlar ileri sürüyor. 'Ergenekon' davası, Balyoz operasyonu, Danıştay baskını, Erzincan savcısı... Bunların hepsi aynı tiplerin -daha doğrusu mensup oldukları 'Cemaat'in- birer kurgusu oluveriyor.

Kanıtı var mı? Ya da tanıkları? Yok.

Zihninin nasıl çalıştığına dair bir örnek: Bir ildeki savcının görevi olmayan işlere bulaştığını kabul ediyor; birilerini zor duruma düşürmek için kumpas kurduğunu da... Savcının bunu yaparken bölgedeki üst düzey askeri yetkiliyle elele verdiğini de biliyor.

O savcının örgütlü hukuk-dışı davranışlarına itiraz etmiyor da bir başka il savcısının onu durdurmak için devreye girmesine karşı çıkıyor.

Daha da kötüsü, müdahalede 'Cemaat'in parmak izini arıyor...

Acaba?

Eskiden çok sık sorduğu 'Acaba?' sorusunu hiç sormuyor Hanefi Avcı. Yoksa Hrant Dink suikastını âdi bir sokak çetesine mal eder miydi? Danıştay saldırısını başörtüsü yasağını protesto eden bir avukatın yalnız başına gerçekleştirdiğine inanmamızı bekliyor. Ergenekon ile Susurluk arasında geçmişte kendisinin sağladığı zihin açıklığıyla kurulabilen bağlantıyı da görmezden geliyor.

Niçin? Gerçekten bilmiyorum.

Herhalde kendisi biliyordur.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=23721&y=FehmiKoru


O kızgınlıkla biz de hata yapmayalım


Öfke çoğu kez gözü kör eder, o kızgınlıkla her şeyi yıkıp yakabilirsiniz; Hanefi Avcı'ya 'Haliç'te Yaşayan Simonlar' kitabını yazdıran da öylesine derin bir öfke olmalı. O yüzden habbeyi kubbe yapıyor, tekil olayları genelliyor. Kendisine ve dostlarına zarar verenlere daha büyük zararlar vermek istiyor.

Bu tamam. Ancak iddiaları öfkesine mal edilerek bütünüyle göz ardı edilmeli mi?

Kitabın yazılması sürecini başlatan, birilerinin keyfi telefon dinlemeleri... Dinleyenler bunu meraklarından yapmamış; iddiasına göre, sonuç alıcı bazı işlerde kullanılan bilgiler o dinlemelerde elde edilenlermiş... Dinlemelerden öğrenilenler isimsiz ihbar mektuplarına dönüşmüş; pek çok polis şefinin canı bu yüzden yanmış...

İki Emniyet genel müdür yardımcısı, birkaç ilin Emniyet müdürü, bazı önemli daire başkanları bu yolla koltuklarından olmuş, bazısı cezaevlerine düşmüş...

Tespit ettiği yasadışılığı, bunları yapan memurlara mal etmek yerine, Avcı, yapılanları bir dinî grubun günah hanesine yazma kolaycılığına sapıyor. Bir başka yanlışı da şu: Ergenekon sürecinin, 'Balyoz' dahil olmak üzere darbe planlarının, hatta Hrant Dink suikastı ve Danıştay baskını gibi olayların, gözlediği yanlışlıklardan hareketle, 'uydurma' veya 'saptırma' oldukları sonucunu çıkartıyor.

Evet, kitabın tezi abartılı, ama o abartılı teze kendisini götüren olaylarla ilgili iddiaları da yabana atılacak gibi değil. Gizli ve yasadışı dinlemeler... Dinlemelerden elde edilen bilgileri kişisel veya zümresel çıkar için kullanmalar... Bunun için gerektiğinde verilerle oynamalar... Kulağa hiç hoş gelmeyen yanlışlıklar bunlar. Görevlerini kötüye kullanmaktan çekinmeyenler, üstelik gözleri kendi âmirlerini bile tuzağa düşürecek kadar kararmışsa, sıradan insanlara neler yapmaz?

Kitap etrafında kopan gürültü, iddialarla ilgili olarak birkaç koldan soruşturma açılmasını sağlayacağa benziyor.

Emniyet içerisinde bu denli gözü dönmüş insanlar olacağına inanmak istemiyorum; ancak yanlış yapanlar varsa elbette ortaya çıkartılmalı. Suçlananlar da aklanmak istiyordur zaten.

Doğru veya yanlış, hemen herkes birileri tarafından dinlendiğine inanıyor ülkemizde bugün. Dinlenmemek için her türlü tedbiri alan devlet kurumları bile çatısı altında konuşulanlara başkalarının kulak vermediğinden emin olamıyor. Ülke herkesin başkalarını dinlediği bir büyük kulak sanki...

Ne kadar uçuk olursa olsun iddialar, bu kanaat yüzünden itibar görüyor.

Sadece telefonlar mı? Ortam dinlemesinin yaygın olduğuna dair de bir inanç var. Çok önemli konuları konuşmak için insanlar telefonu çoktandır aradan çıkardılar; yüzyüze görüşmelerde bile artı tedbirler alınıyor. Cep telefonları kapatılıyor, pil çıkartılıyor; bu da yetmiyor, kişiler kulak kulağa verip konuşmayı yeğliyor.

Devletin üst düzeyini teşkil edenlerin fısıltıyla konuştuklarını görürseniz sakın şaşırmayın.

Teknoloji işlerimizi kolaylaştırıyor, ama ilişkilerin doğallığını bozan da o. Hergün bir yenisi çıkan ve öncekinden daha etkin dinleme yapmaya yarayan âletler, cep telefonunun, yaşayıp çalıştığımız mekânların mahremiyetini de ortadan kaldırıyor.

Bu duruma acele bir çare bulmak şart. George Orwell'in '1984' romanında öngördüğü türden bir 'Büyük Birader' devletine dönüşmek istemiyorsak, bu çareyi bulmak zorundayız.

Hanefi Avcı'nın öfkesi, kendisini, her önemli olayın arkasında telefonlarını dinleyen birilerinin bulunduğu noktasına, dinleyenleri de bir dinî grupla irtibatlamaya götürmüş; bu vahim bir hata. Ancak onun hatası bizleri de yanlışlıklara kulak tıkamak gibi bir başka hataya sürüklemesin.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=23741&y=FehmiKoru
#1136
Hanefi Avcı'nın kitabıyla ilgili köşe yazarlarının yorum ve değerlendirmelerini ve Hanefi Avcı'nın tutuklanmasıyla ilgili haberleri bu bölümde takip edebilirsiniz.


'Cemaat' kuşatmasına dikkat!.., Serdar Arseven, Vakit

Evet; devletin en hassas kurumları, 'cemaat' kuşatması altında. Binlerce 'cemaat' haberine imza atmış bir kardeşiniz olarak, bunu en iyi bilenlerdenim!.. 'Cemaat'e dikkat!..

Devleti mutlaka ama mutlaka bunlardan kurtarmak mecburiyetindeyiz!..

¥

İşte; 'cemaat' yapılanmasına bir misal:

Yargının zirvelerine kadar 'yükselmiş' bir adam hakkındaki teftiş kurulu raporu...

Adalet Bakanlığı'nın en üst düzey bürokratı olarak görev yaptığı dönemde, tam "44" hanım çalışana "cinsel tacizde" bulunmuş, 'cemaat' önde geleni...

Dosyayı inceledim.

Tacize uğrayanlardan biri diyor ki;

"Birden üzerime doğru geldi. İttim. 'Ne yapıyorsunuz efendim!' dedim. Bana; 'Hem Sünni'sin, hem de bana karşı çıkıyorsun!.. Şefliği unut istersen!' dedi."

¥

Şu mübarek Ramazan günü; "Alisiz Alevi"nin bu türden icraatlarını uzun uzun anlatmak olmaz.

Bir "Polis Müdürü"nün, "Tehlike'nin farkında mısınız; devleti cemaat ele geçiriyor" şekilli ve sıfır muhtevalı kitabı, "ele geçirme" ameliyesinin tespit ettiğim binlerce misalini canlandırdı zihnimde.

Yaşı ve hafızası müsait olanlar hatırlayacaktır; 28 Şubat darbesine direncin başını çeken Hasan Celal Güzel ağabeyimiz; De-rin De-vlet zincirini gözler önüne sermişti.

Ergenekon iddianamesinde bu meseleye; yargıdaki cemaat yapılanmasına atıf var.

Bir göz atalım:

"Mayıs 1997 yılında Genelkurmay Harekât Dairesi Başkanı (x.x), K.K Eğitim ve Okullar Daire Başkanı (y.y.) ve bazı Albay rütbesindeki Alevi komutanların da katıldığı bir gizli toplantıda alınan kararlarda, 'Güneydoğu'da bizimkiler postu deldirmesin, buna yönelik önlemler için tayin dairesi mutlaka elimizde olmalı, cepheye bizden olmayan o namussuzları sürün, PKK'ya karşı savaşanlara el altından şu mesajı verin, Sakın ha ölmeyin, bırakın Atatürkçü olsa da Sünniler ölsün' şeklinde doküman ile ilgili olarak; Bu dokümanların Hasan Celal Güzel tarafından 1997 yılında Ankara'da yapmış olduğu bir basın toplantısında dağıtmış olduğu belge olduğu..."

¥

Alın size 'cemaat!..'

"PKK'ya çatışmada 'Bizimkiler' ölmesin, Atatürkçü de olsa, 'Ötekiler' -Sünniler- ölsün!.."

¥

Aman karışmasın;

Bu Alevi kardeşlerimizin 'cemaat'i değil.

"Ali'siz Aleviler" dedik ya...

Ne tuhaf; "Ateist Aleviler!.."

¥

Bu "De-rin De-vlet" 'cemaat'inin son marifetleri de faş oldu malum... Adalet Bakanlığı yapmış bir "De-De" bir başka "De-De"nin kurtarılması için devreye girince... "De-De"yi tutuklayan hakimler, görevlerini yerine getirmelerinin bedeli olarak tazminata mahkûm ediliyorlar...

"De-de" takımını serbest bırakan hakimin geçmiş kararlarına göz atıyoruz. Önüne gelen sol teröristi serbest bırakmış.

Biraz daha kazıyorsunuz;

Talebelik döneminde, güvenlik güçlerine patlayıcı, yanıcı madde atmaktan yargılanmış...

Şu, bu!..

¥

Devletin 'cemaat' kuşatması altında olduğu doğru...

Terör örgütü kurmak, etnik ayrımcılığı körükleyerek darbeye ortam hazırlamak...

"Şartları adım adım olgunlaştırmak!.."

Ne pahasına olursa olsun, ayrıcalıklı konumlarını devam ettirmek!.. İlelebet pâyidar kılmak!..

¥

Polis müdürünün kitabına baktık; "bu 'cemaat'e" pek girmemiş!..

"Tehlikenin farkında değil" mi ne!..

Serdar Arseven - Vakit
sarseven@hotmail.com
http://www.habervaktim.com/yazar/27137/cemaat_kusatmasina_dikkat.html
#1137
Millet Ramazan'a rağmen daha çok siyasete maruz kalıyor! Ramazan edeptir! Ramazan'ın edebi, adabı vardır!
"Edep" kelimesinin siyaset sözlüğünde yeri olmadığına kanaat getirmek için, bugünlerde miting meydanlarına bakmak yeter.
Halkoylaması günü yaklaştıkça, siyasiler sertleşiyor. Ağızlardan çıkanları kulaklar duymuyor. Mesnetsiz iddialar, yakışıksız isnatlar, nisbetsiz iftiralar... Bütün liderlerin ağzı köy çeşmesi!
Ne de olsa, hepsi aynı havuzda yüzüyor. Fakat yüzdükleri havuzun fena halde kirlendiğinin farkında değiller!
Meydanlara inen liderlerden oruç tutan var, tutmayan var.
Oruç tutanlardan beklentimiz daha farklı olmalı. Onlar orucun, Ramazan'ın hakkını daha fazla vermeli. Halka hitab ederken oruçlu oldukları sözlerinden, tavırlarından anlaşılmalı.
Ramazan'ın rahmetini, bereketini ve bilhassa ruhaniyetini daha fazla hissettirmeli. Öyle ki; oruç tutmayan liderleri dahi Ramazan iklimine sokmalı.
Sen-ben, sen dedin-ben dedim! Tencere dibin kara! Seninki benden kara!..
Türk siyasî hayatında bitmeyen bir ihanet suçlaması üslubu hâkim. Benim görüşümden olmayan hain. Vatan satıcısı!
Kendimizi bildiğimizden beri Türk siyasetinde ihanetle suçlanmayan lider görmedik! Vatan habire satılıp duruyor!
İttihatçılar, muhaliflerini böyle suçladılar.
Cumhuriyet'in ittihatçıları da aynı yoldan gittiler.
Padişah vatanı sattı! Hain! Peki karşılığında ne aldı?
İtalya'nın Sanremo şehrindeki rehinli tabutu mu?!
Damat Ferit ihanet etti! Ülkeyi sattı! Neye karşılık? Damat Ferit ne aldıysa(!) yiyemeden öldü, 6 Ekim 1923'te! Terekesine Cumhuriyet neden el koymadı?
İngilizlerin Osmanlı Devleti'ni "Türkiye" olmaya razı etmek için takip ettiği ikili siyaseti gören, sonunda İstanbul'a sırt çevirdiğini fark eden yok.
Geniş Osmanlı topraklarından tamamen vazgeçeceksin! Maddi gücünü, nüfuzunu, bilhassa manevî tesir sahanı terkedeceksin!
Büyük devlet kategorisinden, küçük devlet statüsüne ineceksin! İngilizler bunu 1919'da açıkça söylediler: "Türklerin Anadolu ve Trakya'da bağımsız devleti olacak" diye. Hem de Başbakanlarının ağzıyla. Tabiî ki o zaman kabullenilmesi imkânsız şartlardı bunlar!
Bugünkü sınırlarımızla yetinmek, bu sınırlarımızın dışında kalan ülkelerle bağları kesip atmak... Tarihi, yaşanmışlıkları, onca müşterekliği yok saymak! En önemlisi de İslâm topraklarını emperyalistlerin mandasına terketmek!
Bu, Osmanlı havsalasının alamayacağı bir sonuçtu.
Mustafa Kemal, Ankara'da Millî Mücadele'yi yürütürken, Suriye'de, Irak'ta, hatta Filistin'de dahi Kuva-yı Milliye teşkilatı vardı.
Ankara'da açılan Meclis'in adına Türkiye kelimesi sonradan eklendi. Ankara'da "Büyük İslâm Kongresi" toplamak, Mustafa Kemal Paşa'nın fikri idi. Bunun için onun Hakimiyet-i Milliye adlı gazetesinde yayınlanan başyazıda Ankara İslâm ihtilâlinin "karargâh-ı umumisi" olarak tarif ediliyordu!
Irak'ta Türklerin geri döneceği halk arasında kuvvetli bir kanaatti! Suriye, Filistin Türkiye ile birlikte olmak istedi, fakat Türkiye'nin o zamanki yöneticileri böyle bir birlikteliği kabul etmek gücünü kendilerinde bulamadılar.
Damat Ferit, Sevr öncesi müttefik liderlerinin karşısına çıktığında, öyle sulh şartları öne sürdü ki, adamı kovmaktan beter ettiler. "Bu adam mağlup bir devlet adına konuştuğunu unutuyor" diye!..
Kabul edilemezi kabul ettik, içimize sindirdik: Lozan'ı imzaladık! Manevî tesir sahamızdan da vazgeçtiğimizi deklare ettik. Türkiye Cumhuriyeti'ni böyle kurduk. Bu ihanet mi şimdi?
Referandum meydanlarında söylenenlere bakıp "Edeb ya hu!" dememek mümkün mü?..
Evet! Edep ya siyaset!..
Ramazan hürmetine!

http://www.habervaktim.com/yazar/27089/edeb_ya_siyaset.html
#1138
Bu yöntem itfaiyecilerin eğitimi sırasında ders olarak verilmiştir.

Bir yanık meydana geldiğinde, kapsadığı alan ne olursa olsun ilk yardım, etkilenen alanı sıcaklık azalıncaya ve deri tabakalarını yakmayı bırakıncaya kadar soğuk suyun altına tutmak ve sonrasında bu bölgeye yumurta akı uygulamaktan oluşmaktadır.

Bir kimsenin elinin büyük bir kısmı kaynar su ile yandığında, duyduğu büyük acıya rağmen elini soğuk su musluğunun altına tutmuş ve sonrasında 2 yumurta kırmış, aklarını ayırmış ve çırpmış ve elini içine daldırmıştır.

Eli o denli yanmış durumdadır ki yumurta akı uygulanır uygulanmaz derisi kurumuş ve yumurta akı bir film tabakası oluşturmuştur.

Daha sonra bu kişi yumurta akının doğal bir kollajen (bir tür albüminoid) olduğunu öğrenmiş ve en az bir saat boyunca eline tabaka üzerine tabaka gelecek şekilde yumurta akı uygulamıştır. Öğleden sonra hiçbir acı duymaz olmuştur. Ertesi sabah yanık bölgesinde nerdeyse belirsiz bir kırmızımsı leke kalmıştır. Elinde sürekli ve feci görünüşlü bir yara izi kalacağını düşünürken 10 gün sonra geride hiçbir yanık izi kalmamış ve hatta deri eski normal rengine yeniden kavuşmuştur!

Yanan bölge yumurta akında mevcut ve aslında vitamin dolu bir plasenta (etene) olan kollajen sayesinde tamamen yenilenmiştir.
#1139
Mübarek bir Ramazan sabahı. Abdestini almış, huşu içinde camiye doğru yaklaşan bir imam. Biraz sonra ezan okuyacak. Ne var ki hain eller arkadan ateş ediyor.

Sekiz kurşun. Altı yetim. Otuz yıldır Hakkâri'de imamlık yapan Aziz Tan, ezan okuyamadan Rabb'ine yürüyor. İftar yapamadan şehadet şerbetini içiyor. Belki de iftarı ab-ı kevserle yapıyor. Allah, ruhunu şâd eylesin...

PKK, ilk defa bu kadar aleni bir şekilde bir din adamını hedef alıyor. Oysa bugüne kadar din adamına ilişmekten hep geri durdu. Dine saygısından dolayı mı? Dindara karşı duyduğu sempatiden dolayı mı? Hayır! PKK, Marksist Leninist bir örgüt olarak kuruldu. Dinle, diyanetle arası hiçbir zaman iyi olmadı. Komünizm ve komünist örgütçülük çökünce kimliklerindeki bu baskın karakterde bir aşınma yaşandı; ancak bu durum, PKK'lıları dine yaklaştırmadı. Hatta kendi yaptıkları ve yayımladıkları bir ankete göre PKK militanlarının en yakın durduğu din Zerdüştlük. Sonra Hıristiyanlık, daha sonra Müslümanlık. Bu araştırmayı kendileri yaptıkları, kendileri neşrettikleri halde bu gerçeğin söylenmesinden rahatsız oldular. Hatta Zerdüşt ve Hıristiyan imajından rahatsız olsa gerek ki Müslüman Kürtlere şirin görünecek aktiviteler (!) yaptılar. Yine de o malum anketlerini unutturamadılar. O ankete göre Hazreti Muhammed, sevilen liderler arasında bir hayli geride gözüküyordu. Kürtlerin neredeyse tamamı Müslümanken PKK militanları nasıl bambaşka bir vadide dolaşıyordu ve hangi halk için mücadele veriyordu?

Her neyse... PKK, dine sataşmaktan, dindar kitlelerle çatışmaktan hep kaçındı. Kendileri açısından doğru bir stratejiydi bu yaklaşım. Çünkü dine ve dindara karşı verecekleri savaşta halkı yanlarında bulmaları mümkün değildi. Özgürleştirmek için mücadele ettiğini söyledikleri halk, bu çapulcuları terlikle kovalayacak kadar sağlam Müslüman'dı. Geleneği sağlamdı, göreneği sağlamdı, hürmeti sağlamdı... Tam da bu sebeplerle PKK yönetimi halkın medrese dediği, tekke gözüyle baktığı ve müdavimlerini molla diye tabir ettiği kişilere saldırmaktan kaçınmıştı. Ta ki birkaç gün öncesine kadar...

Örgütün HPG kanadı tarafından haziran ayında ölüm listesine alınan imam Aziz Tan, cami yolunda öldürüldü. PKK cinayetle ilgili olarak hala bir açıklama yapamadı. Eceli gelenin cami duvarına yanaşması gibi bir noktaya kayıyor örgüt. Şu ana kadar asker ve polisle girdiği çatışmaya bazı mazeretler buluyordu. Maalesef o bahaneleri doğrulayan olağanüstü dönemlere ait bazı uygulamalar da vardı ve halk, devlet karşıtı kampanyalara belli bir oranda hak verebiliyordu. Ne var ki şimdi karşımızda elinde silah olmayan, silahlı bir mücadeleye asla girmeyen, halkın sevdiği, tanıdığı bir insan var. Örgütün hangi kanadı bu hain pusuyu kurmuştur, bu saldırı yeni ve genel bir politikanın ürünü müdür; bunu bilemiyoruz. Örgütün bir kanadı imam avına mı çıktı; henüz o konuda da bir şey söyleyemiyoruz. Ancak korkunç hadisenin referandumla ilişkisi olduğuna dair ciddi şüpheler var.

Son dönemde halka baskıyı artırıyor PKK. Sandığı boykot edebilmek için var gücüyle çalışıyor. Bu haliyle MHP ve CHP'ye yakın bir duruş sergiliyor gibi. Bu görüntü örgüt tabanında bile rahatsızlık oluşturuyor. Bu duruma aldırmayan örgüt 'evet' oyu verecek kanaat önderlerini ve vatandaşları korkutmak için eylemler yapmayı da ihmal etmiyor. Bakmayın siz büyük şehirlerde yaptıkları 'PKK'nın oyları evete kayıyor' şeklinde yapılan ters propagandaya. PKK hâlâ yol kesiyor ve herkese hayır demeyi telkin ediyor. Son dönemdeki hırçınlıkları derin ilişkilerde suçüstü yakalanmalarından da kaynaklanıyor. Örgüte sempati duyanlar da bu ilişkiyi sorguluyor artık. Militanlar dağdan inmek istiyor. Dünya Stalinist metotlarla yönetilen bu örgüte artık destek vermiyor. Lojistik destekleri kesildikçe, her kafadan bir ses çıktığı için 'önderlik' kutsamasının da işe yaramadığı bir süreçten geçiyor PKK. Kuşatılmışlık, yenilmişlik havası içinde dine, dindara, muhafazakâr kitlelere karşı açtıkları yeni cepheler örgütün sonu olur; bundan kuşkunuz olmasın. Bu gerçeği göremeyen örgüt yanlış bir yola girmiştir, orada mesafe almaya devam ederse bu, tükenişin başlangıcıdır. Dünya tarihi buna şahit; dine savaş açan hiçbir otorite başarılı olamamıştır; çünkü karşısında bizzat halkın kendisini bulmuştur... e.dumanli@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1020125
#1140
Her gün yeni bir dava.. Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, ıslak imza davaları ve süren soruşturmalara ilişkin haber ve yorum yapan gazetecilere açılan davalar, rekor seviyeye ulaşmış durumda.

Zaman, Taraf, Bugün, Yeni Şafak, Star ve Vakit başta olmak üzere; gazetelere açılan soruşturma sayısı 3 bin 500'ü geçti. Bunlardan yaklaşık 2 bini davaya dönüştü.

Kesinleşmiş 50 ay hapis cezası bulunan ve hakkında 40 dava açılan Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar başı çekiyor bu süreçte. Hakkında istenilen hapis cezası 100 yıla ulaşan Tayyar, bu konuda Guinness Rekorlar Kitabı'na girecek bir rekora doğru koşuyor..

Toplamda Vakit'in rekoru kimseye kaptırmayacağı açık ve tabiî Vakit Sorumlu Müdürü'nün de..

Basın aleyhine açılan davalar, yayın kuruluşu, sorumlu müdür ve yazara açılıyor.. Aslında sanık sayısı, dava sayısının en az 3 katı..

Bir yandan ceza tehdidi, bir yandan tazminat..

312 General davasını biliyorsunuz.. Mali risk 2 milyon Lira'ya yaklaştı..

Mesela bir radyoda, "koyun kırkamayacak adamlar berber oluyor kardeşim, şu saçımın haline bak" dese, berberler ve kuaförler derneği de bunu üstüne iş edinip, 100.000 berberi örgütleyim, 999'ar liralık dava açsa, mahkeme 100 liraya, yani onda birine hükmetse, 10 milyon tazminata mahkûm olursunuz, bunun temyizi de yok. Avukat gideri 50 milyonu bulur. Mahkeme gideri filan, gecikme faizi 100 milyon lira ile paçayı zor kurtarırsınız..

312 General davası işte böyle bir dava. İlk derece mahkemesi kararını verdi, şimdi sıra Yüce Yargıtay'da..

Yüce Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, davacı yüce generalleri mahkemeden çıkacak kararı heyecanla bekliyor olmalılar..

Bu davalar işte böyle açılıyor.. Böyle kararlar veriliyor.. Sonra AİHM'ye gidecek, hak arayacaksınız.. Neyse şimdi bir de Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı doğdu..

Muhtemelen 312 General davası bu konuda ilk, örnek dava olacak gibi, ama o zamana kadar icra takibi başlatmazlarsa tabiî..

Bu konuda bugünkü yüce HSYK'nın bir yaklaşımı yok tabiî.. Bu davayı açan avukat hakkında Baro'nun bir girişimi yok. Yüce generallerden biri çıkıp bu akıl dışı vicdansızlığa karşı gıkını çıkartmıyor.. Gazeteciler Cemiyeti de bu akıl tutulması karşısında sessiz..

Bugün Bakırköy 2 Asliye Ceza'da yılda yaklaşık 1000 yeni dava açılıyor.. Bunun anlamı 1750 soruşturma filan yapılıyor demek.. Günde 5 soruşturma, 3 dava gibi bir şey bu.. Hafta sonunu ve tatilleri çıkartırsanız; 8 soruşturma, 5 dava gibi. Bir hakim haftada 3 duruşmaya çıksa, taş çatlasa 30'ar davadan 90 davaya bakabilir.. Her davada, gazete, sorumlu müdür, yazar.. Dava sayısının 2-3 katı sanık..

Sadece Vakit gazetesine bu yıl İstanbul'da açılan 350 ceza, 250 hukuk davası var. Ankara'da ya da yurdun başka yerlerinde açılanlar buna dahil değil.. Ve toplam davalarda sahip, sorumlu müdürü de eklerseniz, 500'e yakın dosya söz konusu.. İstenen ceza miktarına bakarsanız yıl olarak 1000 yılı, tazminat olarak bakarsanız 2.500.000 Lira'yı geçiyor. Tabiî gecikme, mahkeme giderleri, avukat gideri buna dahil değil. Yani tek başına Vakit gazetesinin yıllık mali riski 3 milyon liraya, mahkûmiyet riski 1000 yılı buluyor..

Hangi basın özgürlüğü bu..

Hâlâ kitap suç aleti, fikir suç, düşünen adam potansiyel suçlu..

Bir partinin genel başkanına "Sponsorun kim" demişim, "Ver 10.000 lira". Bir HSYK üyesine, herkesin bildiği, yazdığı, söylediği şeyleri yazmışım, ver 40.000 lira.

Savcılar önüne gelene dava açıyor.. Dosyaları hakkıyla inceleyecek zamanları yok. Topu mahkemeye atıyor, Mahkeme Yargıtay'a.. Yıllarca gel-git.

Haftada 5 gün, bir günde 5 kez mahkemeye çıktığım oldu.. Böyle gazetecilik-yazarlık mı olur..

Sonuçta tek hakimli bir mahkeme.. Bir hakim, bir günde 30 davaya nasıl bakabilir?

Basın davalarının sayısının azaltılması gerek.. Cezaların aşağı çekilmesi, mahkeme yapılarının yeniden düzenlenmesi şart..

Verilecek cezalar, gazetelerin tirajına ve gelirine göre olmalı ve her gazete için, bu kriterlere uygun bir üst sınır olmalı.. Gazetecinin aylık geliri ile orantılı bir ceza olmalı..

5000 lira aylık alan bir yazar düşünün, bugünkü hesapla yıllık 60.000 liralık geliri 3 davada kaybedeceği tazminatı bile karşılamaz. Avukatlık gideri ve faizi ile hesaplarsanız, yılda 2-3 yazınızın size yükleyeceği fatura, sizi canınızdan bezdirebilir. Tabiî bir de mahkûmiyet riski var..

Zaten 312 General davası gibi bir dava, bir gazetecinin yazarlık hayatındaki tek davası, tüm gazetenin yayın hayatına mal olabilir.

Hurşit Tolon, Çetin Doğan için "Paşalar laf dinlemezse" diye, darbe planları ile ilgili duyumlarımız hakkında bir uyarı yazısı yazdık Cuma dergisinde, dergi kapandı. Biz de askerî mahkemede sanık olduk. 2003 de oldu bu olay. O gün yazdıklarımız, Balyoz davası ile doğrulandı.. Eleştirdiğimiz 3 paşa da sanık bugün.. Hâlâ biz sanıktık o davada. Dava geçen ay zamanaşımından düştü. AİHM'de devam eden davada ise Dışişleri savunmasını sürdürüyor. Hükümet Ergenekon'un üzerine gidiyor, Bakanlık avukatları, darbecilerin iddialarını savunuyorlar..

Biz iktidarı darbe planları konusunda uyarıyoruz, ama sanık sandalyesine biz oturtuluyoruz. Dava AİHM'ye intikal ediyor. Hükümetin avukatları bizim hakkımızdaki davanın haklılığını savunuyor. Olacak iş mi şimdi bu.. Dışişleri Bakanlığı, olayı bir de bu gözle inceletebilir. Yani Dink olayı tek örnek değil..

Hakkını savunduğun insanlar, hak arayış mücadelesinde senin karşına çıkınca bir garip oluyor insan. Kendini "öz yurdunda garip, öz vatanında parya" hissediyorsun işte o zaman..

Basın bir toplumun alarm sistemidir.. Basını susturursanız, 3 maymunlara döner herkes.. İktidar, basın özgürlüğü konusunu öncelikli bir konu olarak ele almak zorunda.. Bu cezalar, bu yargılama usulü, bu mahkemelerle bu iş olmaz.. Savcıların bu konuda eğitilmesi gerek. Basın davalarında jüri sistemine geçilebilir. Basın davalarına basın kuruluşlarının akreditasyonu sistemi uygulanabilir.. Cezaların şekli ve miktarı yeniden düzenlenebilir..

Kuşkusuz basının birilerine zarar vermesinin de önlenmesi gerek.. Unutmamak gerekir ki, artık internet var. Bu konuda yeni bir durum söz konusu.

Sadece dava tehdidi-baskısı yok.. Balyoz Darbe Planı'nda gördük, "ilk gözaltına alınacaklar", "infaz edilecekler" diye listeler tanzim ediliyor.. Mediaya el koyma planları yapıyor birileri. Suikast olayları yaşanıyor.

Adalet Bakanlığı bir an evvel, Basın Kanunu'nu yeniden ele almak zorunda. Yoksa ipin ucu kaçacak. Çok can yanacak.. Mahkemeler kitlenecek.. Şimdiden İstanbul'da 4-5 ay sonrasına gün veriliyor. AİHM'de bu konuda dava patlaması yaşanabilir.

Daha bu yılın yarısında Zaman gazetesi hakkında bin soruşturma açılmış, 553'ü davaya dönüşmüş.

Star Gazetesi hakkında bin 500 soruşturma açılmış, 300 tanesi davaya dönüşmüş.

Yeni Şafak gazetesi hakkında bin soruşturma açılmış, 95'i soruşturmaya dönüşmüş.

Bu liste böyle uzayıp gidiyor.. Bu açılan davalarda haksız karar veren kişiler hakkında etkin bir yaptırım da gerekiyor. Haksız açılan davaların caydırılması konusunda da bir yaptırım gerekiyor. Savcıların açtıkları davalar konusunda da yeni bir düzenleme gerekiyor sanırım..

Bu konu uzun, daha sonra tekrar bu konuya devam edelim.

Selam ve dua ile...

http://habervaktim.com/yazaryazdir.php?id=26981