Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1181


Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan bombaların ardından Ergenekon'a vurulan her darbe, Türkiye'yi tüyler ürperten gerçekle yüz yüze getirdi. Yargının attığı her adıma PKK eylemle karşılık verdi. Zaman ayarlı saldırılar ve son olarak Heron'larla ilgili 2 subayın ihanet konuşması, çete-örgüt ilişkisini gün yüzüne çıkardı.

ÖNDER DELİGÖZ / İSTANBUL
Ergenekon-PKK bağlantısında her geçen gün yeni bir sır perdesi daha aralanıyor. 30 yıldır katliamlarına devam eden terör örgütünün özellikle Ergenekon operasyonunun başladığı 2007'den bu yana gerçekleştirdiği zaman ayarlı saldırılar, iddianamelere yansıyan kirli ilişkiler, ihanet konuşmaları ve itiraflar çete-örgüt bağlantısını gözler önüne seriyor.
Genelkurmay Başkanlığı, Heron skandalıyla ilgili sessizliğini korurken, ihanet konuşmasını yapan subaylara Kandil sahip çıktı. Terör örgütünün şehir yapılanması KCK'nın yöneticisi Mustafa Karasu, PKK'lılar için "bizim adamlar" diyen ve "çok zayiat veriyoruz, Heronları düşürelim" diyen Üsteğmen Fırat Ç. ile ihanet isteğine "çaresine bakarız" şeklinde karşılık veren Yarbay Selami Selçuk Ç'yi savundu. Sahte çürük çetesi liderliğinden tutuklu yargılanan Albay Zeki Üçok'un MİT tarafından tespit edilen konuşmayla ilgili soruşturma dosyasını kararttığı iddiaları da ihanet skandalının dikkati çeken bir başka yönü oldu.

AKTÜTÜN AÇIKLIĞA KAVUŞTU

MİT, Fırat Ç'nin, Heronları durdurması için yardım istediği bir diğer ismin de ABD'li ve Türk subayların birlikte çalıştığı, Heron görüntülerinin analiz edildiği birim olarak bilinen ODC'nin başındaki Tuğamiral Alaettin S. olduğunu tespit etti. Bu skandal, akıllara 17 şehit verdiğimiz Aktütün saldırısını getirdi. Heronların, saldırının gerçekleştiği 4 Kasım 2008'den 3 gün önce Aktütün'ün karşısında, 10 km Irak sınırı içinde PKK'lıların saldırı hazırlıklarını görüntüleyip askeri yetkililere ulaştırdığı ortaya çıkmıştı.

PERİNÇEK'LE SABAHA KADAR BAŞ BAŞA

'Parmaksız Zeki' kod adlı Şemdin Sakık'ın Diyarbakır'da yattığı cezaevinden Star Gazetesi yazarı Şamil Tayyar'a gönderdiği mektup, kirli ilişkinin aktörlerini birebir şahidi tarafından deşifre etmişti. Örgütte olduğu sırada Öcalan'ın sağ kolu olarak bilinen Sakık, Ergenekon tutuklusu Perinçek ve teröristbaşı arasındaki samimiyetin fotoğraflardan öte olduğunu belirterek mektubunda şu ifadeleri kullandı: "Bekaa kampına kadar gelip Öcalan'ı ziyaret etti. Askeri törenle ve silah atışlarıyla karşılandı. Öcalan onu kucakladı, öptü, günlerce konuk etti. Kaldıkları odaya militanlar yüz metreden fazla yaklaşamadı, sabahlara kadar baş başa kaldılar. Öcalan'ın Perinçek'le günlerce bir odada baş başa kalarak neler konuştuklarını ya da planladıklarını, neden yanlarına üçüncü bir kişiyi almadıklarını ve "militanlar kaldığımız yere yüz metreden fazla yaklaşmasınlar" talimatı verdiğini hala merak ediyorum."

KÜÇÜK, ASKERİ TÖRENLE KARŞILANIYOR

Sakık, mektubunda Ergenekon sanığı Yalçın Küçük'ün, Öcalan bağlantısını da anlattı: Bizzat Öcalan'ın sunduğu örgüt imkanlarıyla Fransa'ya yerleşti. Bazen Öcalan'ın daveti bazen kendi isteğiyle Şam'a geliyordu. Her seferinde Öcalan tarafından askeri törenle, süslü püslü sözcüklerle, kucaklaşmalarla, öpücüklerle karşılanırdı. ikisi baş başa verip örgütü ve savaşı düzenliyorlardı.


Örgüt plana harfiyen uydu

Darbeye zemin hazırlamak için Fatih Camii'nin bombalanmasından kendi askeri jetimizin düşürülmesine kadar insanın kanını donduran emirleri içeren Balyoz Darbe Planı da Ergenekon-PKK bağlantısına ışık tutuyor. Mart 2003'te hazırlanan darbe planında ülkede kaos ortamı oluşturabilmek için PKK'ya biçilen rol şöyle: "PKK ve El Kaide'nin büyük şehirlerde özellikle İstanbul'da eş zamanlı büyük eylemleri ve anılan eylemler sonrasında icra edilecek, STK ve üniversiteler ile koordine ederek yönlendireceğimiz çok geniş katılımlı toplumsal gösteriler ve eylemler neticesinde oluşan kaos ve karmaşa nedeniyle öncelikle olağanüstü hal ve sonrasında sıkıyönetim ilan edilecek."

Darbe planının yapıldığı dönemde hem PKK hem de El Kaide'nin harekat emirlerine uygun eylemleri dikkati çekiyor. El Kaide, İstanbul'da sinagoglara ve bankalara saldırı düzenledi. Teröristbaşı Abdullah Öcalan'ın 1999'da yakalanmasının ardından sessizliğe bürünen PKK ise planın yapıldığı dönemde yeniden silahlı eylemlere başlama kararı aldı. İmralı'dan yayılan gerilimle provokasyon dolu gösteriler başladı.

'İŞBİRLİĞİ YAPACAKLAR BELİRLENSİN'

Aralarında kuvvet komutanları Özden Örnek ve İbrahim Fırtına'nın yanı sıra eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın da bulunduğu 196 sanıklı Balyoz iddianamesindeki tespitler, PKK'nın halka karşı devlet görevlileri tarafından nasıl kullanıldığını da gösterdi. Balyoz sanığı emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri'nin iddianameye giren el yazısı notları, kirli ilişkinin kanıtlarından biri oldu. "Süha Tanyeri Defteri Plan Semineri Hazırlık Notları" adlı dosyada, "Bölgede PKK-KADEK ile işbirliği yapacak kişiler önceden tespit edilmelidir" ifadeleri yer alıyor.


Devrimci Karargah Kandil'de eğitim aldı

Kandil'den Hakkari'nin Yüksekova İlçesi'ne eylem yapmak için geldiği sırada Ağustos 2009'da yakalanan F.T. adlı bir PKK'lının verdiği ifade, karanlık ilişkiyi belgeleyen listeye bir madde daha ekledi. "Irak'taki PKK kamplarında başka örgütler de eğitim alıyor mu" diye sorulan F.T, ilginç bir bilgi verdi. 2006-2007 arasında Kandil'de bulunduğunu anlatan F.T, adını Selimiye Kışlası ve AK Parti İstanbul İl Başkanlığı'na düzenlenen bombalı saldırıların yanı sıra Bostancı'daki hücre evi baskınında bir komiserin şehit edilmesiyle duyuran Devrimci Karargah örgütüne bağlı teröristlerin kamplarında eğitim aldığını söyledi. Operasyonlarda gözaltına alınan sanık ve gizli tanıkların ifadesine göre Devrimci Karargah, Ergenekon'un kullandığı PKK, Hizbullah, DHKP/C ve MLKP gibi terör örgütlerinin işlevsizleştiği gerekçesiyle kuruldu. Türkiye'yi sarsan Güngören saldırısı da bu örgüt tarafından yapıldı.

DERİN DEVLET BAĞLANTISINI BİLİYORDUM

Terör örgütünün dağ kadrosunda 15 yıl kaldıktan sonra geçen yıl kaçarak polise teslim olan B.D. de PKK ile Ergenekon arasındaki bağlantıya ilişkin önemli itiraflarda bulundu. Ergenekon iddianamesi ek klasörlerinde yer alan bilgilere göre, B.D.'ye 'PKK ile Ergenekon bağlantısı' soruldu. B.D, verdiği ifadede, Ergenekon soruşturması sürecinde iki örgüt arasındaki bağlantıların deşifre olduğuna dikkati çekerek, örgütün gerçek yüzünü gören teröristlerin, gruplar halinde dağdan indiğini, kaçışların önüne geçmek isteyen terör örgütünün de bu sebeple Devrimci Karargâh örgütünü kurduğunu vurguladı.

Bombalar aynı grup

Erzincan'daki Ergenekon yapılanmasıyla ilgili iddianamede yer alan deliller de derin yapının PKK bağlantısına bir kez daha ışık tuttu. Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edilen iddianamedeki "Albay Dursun Çiçek imzasını taşıyan 'Kaos Planı' Erzincan'da hayata geçirildi" tespitinin en önemli delillerinden biri 27 Ekim 2009'da Erzincan Çatalarmut Barajı'nda bulunan bombalarla ilgili. Bulunan mühimmatın önce 30 ayrı olayda ele geçirilen bombalarla aynı seri ve kafile numarasına sahip olduğu belirlendi. İrtibatlı olaylar arasında bir polis cinayeti, polis karakoluna saldırı, PKK'daki mühimmatlar ve Şemdinli olayı dikkat çekti. Çatalarmut'taki "HGR DM41 SPLITTER COMP-B LOS FMP-19" gövde numaralı bombanın 20 Mart 2000'de Mardin'de PKK örgütüne mensup Seyfettin Işık'ın evindeki el bombası ile aynı gruptan olduğu tespit edildi. Adana'da PKK'ya ait evde ele geçirilen 5 el bombasından birinin Çatalarmut'takilerle aynı maşa numarasını taşıdığı belirlendi.

http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=26.07.2010&i=270217
#1182
Kamuoyunda ''taş atan çocuklar'' olarak bilinen çocukları da kapsayan 6008 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'ndaki değişikliğin yürürlüğe girmesiyle Midyat'taki cezaevinde 2 ile 4 yıl arasında ceza alan 15-18 yaşlarında 5 çocuk tahliye edildi.

İbrahim Yakut'un haberi

Kamuoyunda ''taş atan çocuklar'' olarak bilinen yasanın yürürlüğe girmesiyle Mardin'in Midyat ilçesinde yaşları 15 ile 18 arasındaki hükümlü 5 çocuk tahliye edildi.

Kamuoyunda ''taş atan çocuklar'' olarak bilinen çocukları da kapsayan 6008 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un Resmi Gazete'de yayımlanmasının ardından ilk tahliye Midyat Cezaevinde gerçekleştirildi.

Midyat Cezaevi Savcılığı, haklarında 4 yıl 2 ay ile 4 yıl 8 ay hapis cezası verilen, cezaları Yargıtayca onaylanan 15 ile 18 yaş arasındaki 5 çocukla ilgili dosyayı Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi. Dosyayı inceleyen Diyarbakır Nöbetçi Mahkemesi, H.K, E.E, F.K, İ.İ ve H.U. hakkındaki hükmün infazının durdurulmasına karar vererek, 5 çocuğu tahliye etti.

Güneydoğunun çeşitli il ve ilçelerinde çeşitli tarihlerde katıldıkları izinsiz gösterilerde polise taş attıkları gerekçesiyle 5 çocuk ''terör örgütü propagandası yapma, örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet'' suçlarından Diyarbakır'daki 4, 5 ve 6. ağır ceza mahkemelerinde yargılanmış ve 4 yıl 2 ay ile 4 yıl 8 ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırılmıştı.

Çocuklar hakkında verilen ceza Yargıtay tarafından onanmıştı.

ADANA'DAKİ CEZAEVLERİNDE BULUNAN ÇOCUKLARIN TAHLİYELERİNE BAŞLANDI

Kamuoyunda ''taş atan çocuklar'' olarak bilinen yasanın yürürlüğe girmesiyle Adana'nın Pozantı ve Ceyhan ilçelerindeki cezaevlerinde bulunan çocukların tahliyelerine başlandığı bildirildi.

Kamuoyunda ''taş atan çocuklar'' olarak bilinen çocukları da kapsayan 6008 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un Resmi Gazete'de yayımlanmasının ardından cezaevinde yatan çocukların bir bölümünün ailelerine teslim edildiği, bir bölümünün de işlemlerinin tamamlanmasının beklendiği belirtildi.

Adana Barosu Avukatlarından Tugay Bek, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Adana Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığınca çeşitli tarihlerde Adana ve Mersin'de katıldıkları izinsiz gösterilerde polise taş attıkları gerekçesiyle ''terör örgütü propagandası yapma, örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet'' suçlarından haklarında dava açılan, hüküm giyen ve soruşturması devam eden 500'ün üzerinde çocuk bulunduğunu ifade etti.

Bek, kanun değişikliğinden yararlanacak yaklaşık 70 çocuk bulunduğunu belirterek, '''Tahliye işlemlerine dün geceden itibaren başlandı. Bazıları ailelerine kavuştu, bazılarının ailesinin ise cezaevleri önünde bekleyişlerini sürdürüyor'' dedi.

Avukat Vedat Özkan da 20 tutuklu müvekkilinin bu kapsamda bulunduğunu vurgulayarak, şunları söyledi:

''İnfaz savcılıklarının talebi üzerine tahliye işlemlerine ivedilikle başlandı. Hafta sonu olmasına rağmen tahliye işlemleri yapılması sevindirici. Sadece dosyası Yargıtayda olanların tahliyesi gecikebilir. İvedilikle bu dosyaların ele alınmasını bekliyoruz. Bu süreç uzun zamandır bekleniyordu. Avukatlar olarak, ailelere çocuklarını sahiplenerek benzer suça karışmamaları konusunda telkinlerde bulunmalarını istiyoruz.''

Bu arada, Mersin Cumhuriyet Başsavcılığından alınan bilgiye göre, ailesi Mersin'de olan ve Pozantı ilçesindeki cezaevinde bulunan yaşları 15 ile 18 arasındaki hükümlü 2 çocuğun tahliye işlemleri tamamlanarak ailelerine teslim edildiği kaydedildi.

Yetkililer, bu kapsamdaki dosyaların Adana Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiğini bildirdiler.

CEZAEVLERİNDEN TAHLİYE EDİLEN ÇOCUKLAR AİLELERİNE KAVUŞTU

Kamuoyunda ''taş atan çocuklar'' olarak bilinen yasanın yürürlüğe girmesiyle Adana'nın Pozantı ve Ceyhan ilçelerindeki cezaevlerinden tahliye edilen çocuklar ailelerine kavuştu.

Yaklaşık 1 ay önce merkez Seyhan ilçesi Şakirpaşa Mahallesi'nde düzenlenen izinsiz gösterilere katılarak polise taş attıkları iddiasıyla tutuklanan Ali Bayav (15), Pozantı ilçesindeki cezaevinden tahliye edildikten sonra ailesinin yanına geldi.

Ova Mahallesi'ndeki evinde ailesi ve arkadaşları tarafından karşılanan Seyhan Belediyesi İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi Bayav, ''Polise taş attığım için cezaevine girdim. Benimle birlikte çok sayıda arkadaş da aynı suçtan cezaevinde yatıyordu. Cezaevi koşulları iyiydi. 21 gün cezaevinde tutuklu kaldım. Yasanın ardından da tahliye edildik. Aileme ve arkadaşlarıma kavuştuğum için mutluyum ancak pişman değilim'' dedi.

Ali Bayav'ın annesi Behiye Bayav da Kürtçe yaptığı konuşmada, çocuğuna kavuştuğu için mutlu olduğunu söyledi, baba Mehmet Bayav ise ''Oğlumun eve dönmesine sevindim. Yasal düzenlemeye sevindim. Kimsenin cezaevinde kalmasını istemiyorum'' diye konuştu.

Sanayi sitesindeki bir iş yerinde tornacı olarak çalışırken polise taş atma suçundan tutuklanarak Pozantı'daki cezaevine gönderilen Vedat Bayav da pişman olmadığını söyledi.

Cezaevine 16 gün önce girdiğini belirten Vedat Bayav, ''Eve döndüğüm ve aileme kavuştuğum için mutluyum'' dedi.

Baba Şefik Bayav da ''Barış olsun, kan dökülmesin istiyoruz. Hepimiz kardeşiz'' diye konuştu.

Bu arada, izinsiz gösterilere katıldıkları gerekçesiyle tutuklanan kişilerin tahliyesinin Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı, haklarında dava açılarak yargılanmaları devam edenlerin mahkemelerce tahliye edildiği, hüküm verilen sanıkların dosyalarının yargılandıkları mahkemece yeniden ele alınacağı, haklarında mahkumiyet kararı bulunup da dosyaları Yargıtaya gönderilen sanıkların dosyalarının da Yargıtay tarafından inceleneceği bildirildi.

AA
http://www.haber7.com/haber/20100726/Tas-atan-5-tutuklu-cocuk-tahliye-edildi.php
#1183
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nce kabul edilen Balyoz darbe planıyla ilgili iddianamede akıllara ziyan ayrıntılar var.

Sanıklar, darbeye zemin hazırlamak amacıyla, "terör örgütleriyle işbirliği" yapmak ve söz konusu örgütlerin birlikte eyleme soyunmasını sağlamak için planlar hazırlanmış. İddianameye göre, cunta, PKK'nın yanısıra, aşırı sol ve komünist terör örgütlerinden de yararlanmayı düşünmüş. Belgelere bir göz atacak olursanız, 12 Mart 1971 muhtırasıyla 12 Eylül 1980 darbesi öncesindeki iç karışıklıklar yeniden tezgahlanıp sahnelenecekmiş. Terörün ardından gelsin sıkı yönetim tabi! Ve cellatlar, ellerini oğuşturarak çıksın ortaya!

Bu, insanın iliklerini donduran plan, sanıklardan emekli Tuğgeneral  Süha Tanrıverdi'den ele geçirilen el yazısı notlarda yer alıyor!

Notlarda, PKK-KADEK işbirliği için kimlere görev verileceği bile belirtilmiş, iddianameye göre.

Darbe planının görüşüldüğü seminerde, dönemin kolordu komutanları arasında çarpıcı bir tartışma yaşanıyor. Korgeneral Ergin Saygun darbe sırasında ve sonrasında "aşırı şiddet kullanılmasına" karşı çıkıyor:

"Bu aşırı şiddet, TSK'yla halkımızı karşı karşıya getirir ve beklenenin tersine bazı sonuçlara yol açar!"

Gelin görünki, dönemin 5. Kolordu Komutanı Korgeneral Şükrü Sarıışık, Türkiye'yi kabuslara gömecek laflar ediyor, gene iddianameye göre:

"Kolordu Komutanlığından, yeterli güvenlik önlemlerini alabilecek bütün birliklerimi oraya görevlendiririm.   
İstanbul'un üzerine çökerim!

"Ama bir yerde de halkı karşımıza almak meselesi ayrı! Bunlar kararlarını vermişlerdir! Bu ülkeyi bölecek, parçalayacaklar ve ülkeyi başka bir siyasal düzene (rejime) taşıyacaklar. Böyle kararlı olan bir halka karşı da bizim acımasızca hareket etmek görevimizdir!

Türkiye'yi bölmek isteyenler yok mu? Var elbette! Ama bunlar bir avuç, yurt dışından yönetilip yönlendirilen, satılmış iti uğursuz. İstihbarat birimleri tam anlamıyla ve eşgüdüm içinde çalışsa, bunları derleyip toparlamak çok kolay!

Yeterki bu yolda sağlam bir irade, dipten doruğa oluşsun!

"İstanbul'un üzerine çökerim" lafı var ya?

Bu lafın bir benzeri daha var tarihde. Söyleyen, Adolf Hitler.

Varşova'yla ilgili ediyor bu lafları. "Taş taş üstüne koymayın Varşova'da. Halkın soluk alıp vercek gücü bile kalmasın!" (Albert Speer - Inside the Third Reich)

Aslına bakarsanız, darbe planları üzerine çalışacağına bunca yüksek rütbeli ve Allah'tan çoğu emekli ya da göz altında adam, Türkiye'de herkesin canını yakan terörle mücadeleye kafa yorsalar, bunca gencimizi yitirmezdik boşu boşuna. Ama o da mümkün değil eğer iddianamede yer alanlar doğruysa, çünkü tavşana kaç tazıya tut deniyormuş yıllardır!

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/aziz-ustel/korgeneral-istanbul-un-uzerine-cokerim-haber-280033.htm
#1184
İsrail, 31 Mayıs'ta kanlı bir baskın sonucu el koyduğu gemileri ön koşulsuz olarak iade etme kararı aldı. Mavi Marmara da serbest bırakılıyor. İsrail ordusunun kararı Savunma Bakanlığı aracılığı ile Türk yetkililere iletildi.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye seyahat yasağını kaldıran İsrail, gemilerle ilgili de adım attı. İsrail, 9 Türk'ün öldürüldüğü "Mavi Marmara"nın da aralarında bulunduğu üç gemiyi bırakma kararı aldı.

İsrail Savunma Bakanlığı, 31 Mayıs'ta kanlı bir baskın ile el koyduğu Türk gemilerini ön koşulsuz iade etmeye kara verdi.

İsrai ordusunun kararı Savunma Bakanlığı aracılığı ile Türk yetkililere duyuruldu. İsrail ordusu bir kaç gün içinde resmi bir açıklama yapacak. İsraillli yetkililer kararın zarar gören Türkiye- İsrail ilişkilerinde yeni bir dönem başlatacağını düşünerek aldı.

İsrail ordusu, Gazze'ye yardım götüren gemilere 31 Mayıs'ta operasyon düzenlemişti. "Mavi Marmara" gemisine gece yapılan baskında 9 Türk hayatını kaybetmişti.

Bu kanlı baskından sonra gemilerde bulunanlar ülkelerine gönderilmişti. Ancak İsrail, gemilere el koymuştu.

Türkiye nota vererek gemilerin bırakılmasını istemişti. Ancak İsrail, gemilerde yük bulunduğunu gerekçe göstererek buna itiraz etmişti.

İsrail'de kısa bir süre önce Hayfa Belediye Başkanı, "Mavi Marmara" gemisinin yüzer otel yapılmasını önermişti.

http://www.haber7.com/haber/20100723/Israil-gemileri-iade-etme-karari-aldi.php
#1185
Mustafa İslamoğlu'nun konuyla ilgili makalelerinden iktibas edilmiştir:

(...) ülkemizde imal edilen gazozların tamamında şu veya bu oranda alkol bulunduğu TÜBİTAK raporuyla kesinlik kazandı. Bu rapor bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı.

(...) Bir nokta aydınlığa kavuşturulmalı: Alkol gazlı içeceklere karıştırılmakta mıdır, yoksa doğal mayalanma sonucu mu oluşmaktadır. Bu sorunun sonucuna göre hüküm değişebilir.

Bazıları doğal mayalanma sonucu ortaya çıktığını savunuyor. Bu savunulurken de "meyvelerde dahi doğal alkol vardır" deniliyor. Bu teknik bir konu olmakla birlikte, bazı uzmanlar meyvelerde doğal alkol olduğu görüşünü reddediyorlar. Bu uzmanlara göre bozulan meyvelerde alkol olur, zaten bozulduğu için o da yenmez. Kaldı ki bazı itiraflardan da anlaşıldığı gibi, etil alkol gazozlara bir çözücü olarak sonradan katılmaktadır.

Peki, bu katılan alkol küçük oranlarda da olsa gazozu haram yapar mı?

Bu konu esasen kumarbaz mantığıyla "ya hep-ya hiç" ile halledilecek konulardan değildir. Nebiz konusunda imamların "helal-haram" zıtlarında gezinen içtihatlarını ve bu konudaki tartışmaların bin yıldan fazla zamandır sürdüğünü biliyoruz. Nihayetinde bir şeyin istihaleye uğradığı, dönüşüm ve değişim geçirdiği konusu da yoruma açıktır.

Kaldı ki, özelde kola, genelde gazlı içecekler mevzuu, sadece "Katkı maddesi olarak şu kadar etil alkol kullanılması caiz mi, değil mi?" meselesine de indirgenemez. Bu meselede;

1.      Egemen güçler elinde iktisadi sömürü unsuru olması açısından,

2.      Tiryakilik yapıcı özelliği açısından,

3.      Saklanan içeriğiyle ticaret ahlakı açısından,

4.      Sağlıklı beslenme üzerinde yaptığı tahribat açısından,

5. İnsan sağlığını tehdit ve şişmanlığı teşvik açısından da ele alınarak hüküm verilmelidir. Nasıl ki, naslara parçacı yaklaşım maksadı anlamayı zorlaştırıyorsa, fıkhi hükümlerdeki parçacı yaklaşım da, maksadı gerçekleştirmeyi zorlaştırır.

Şu durumda, gazlı içeceklerde çözücü katkı maddesi olarak kullanılan etil alkolün bu içecekleri haram hale getirecek oranda olmasa bile, bunları "şüpheli" hale getirmektedir. Bu şüphe "Var mı yok mu?" şüphesi değil, "Varlığı kesin de, bu haram kılar mı kılmaz mı?" şüphesidir Hz. Ömer'e atfedilen "Kızıldeniz'e bir damla şarap düşse ondan su içmem" sözü, sahabenin bu konudaki titizliğini gösterir. Buna, yukarıda saydığımız beş maddeden en az bir veya ikisini ilave edersek, bu sonuç gazlı içecekleri şer'i açıdan ağır zan altında bırakmaya yeter.

Sonuç, ilk yazılarımızda vardığımız hükümdür: Tüm gazlı içeceklerden uzak durun, içiniz rahat etsin. Bir kere bu tür suni her yiyecek ve içecek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Her ne ki tabiata aykırıdır, o fıtrata da aykırıdır, zararlıdır. Acısı, bugün değilse bir gün çıkar.

http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=1085&yazar=32
http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=1086&yazar=32
#1186
Kanadalı romancı Howard Engel, 31 Temmuz 2001 sabahı uyandı, kahvaltısını yaptı ve adeti olduğu üzere kapısına çıkarak abone olduğu gazeteyi kapı önünden aldı. Hatıralarında, ''Diğer sabahlardan farklı bir sabah olabileceğinin farkında değildim'' diye anlatıyor.

Ancak, oldukça farklı bir sabahtı. Abonesi olduğu ''Toronto Globe and Mail'' gazetesinin birinci sayfasında baktığında, o güne kadar görmediği bir gazete ile karşılaştı. ''Kiril, Arap ya da Kore gibi bir alfabe ile yazılmış gibiydi gazete.''

Yakınlarının kendisine yaptığı bir şaka ile karşı karşıya olduğunu düşündü ve hemen gazetenin ikinci sayfasını açtı. Ama o sayfalar da okuyamadığı bir alfabeyle yazılmıştı. Ne olduğunu anlamak için kütüphanesine gitti ve raftan İngilizce olduğuna emin olduğu bir kitap aldı. Ancak bu kitap da tuhaf bir alfabeyle yazılmış bir kitaba dönüşmüştü. Hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bütün kütüphanesi bir anlamsızlık yığınına dönüşmüştü.

O anda sorunun kitaplarda ya da gazetede olmadığını anladı. Howard Engel, beyin felci geçiriyordu. Beynin, görme korteksinin okurken kullanılan bölümünde hasar oluşmuştu. Fransız nörolog Stanislas Dehaene'nin ''kelime körlüğü'' dediği rahatsızlığı yaşıyordu.

Uluslararası tıp literatürü ''alexia'' diyor. Biz Türkçede ''aleksi'' diyoruz bu oldukça nadir görülen rahatsızlığa. Hasta hem okuyamıyor hem de yazamıyorsa ''agrafili aleksi'', sadece okuyamıyorsa ama yazabiliyorsa ''agrafisiz aleksi'' deniyor.

Gözleri sapa sağlamdı Engel'in. Herşeyi aynı şekilde görüyordu. En ufak değişiklik yoktu. Sayfalardaki karakterleri şekilleri de görüyordu. Ama gördüklerine bir anlam veremiyordu.

Hayatını yazdığı polisiye romanlarıyla kazandığı için bu hastalık onun için çok ekstra bir felaketti. ''Yazar olarak buraya kadarmış diye düşündüm'' diyor.

Engel'in sıradışı rahatsızlığını önceki sayısında, New Yorker dergisinde ''A Man of Letters'' başlığında etkileyici ve uzun bir makaleyle paylaşan ünlü nörolog Oliver Sacks, yurttaşı Howard Engel'ın oldukça tuhaf sağlık şikayetinden, 2002 Ocak ayında kendisine yazdığı mektupla haberdar olduğunu anlatıyor.

Hastalığının ilk şokuyla yazı hayatının bittiğini düşünürek üzülen Engel, çok geçmeden birşeyi farketti. Yazabiliyordu. 31 Temmuz günü gittiği hastanede, hemşire ona kimlik bilgilerini doldurması için bir form verdi. Howard Engel o an, sadece okuyamadığını değil, kendi yazdığını da okuyamadığını farketti. Yazabiliyordu ama okuyamıyordu.

Sonraki rehabilitasyon döneminde garip alfabe olarak okuduğu metindeki şekilleri parmağıyla takip ettiğinde, hangi kelime olduğunu hatırlayabiliyordu. Buna ''motor hafıza'' diyor Doktor Sacks. Örneğin, 20 defa üst üste 'kedi' yazdıktan sonra parmağınızla boşlukta aynı hareketi yazdığınızda beyniniz hemen kediyi algılıyor.  Parmağınızın bu hareketi beyninizde 'kedi' fikrini uyandırıyor.

Engel, kelimeleri gözüyle göremiyor. Çünkü beynindeki görsel korteksi hasarlı. Ancak, kağıtlardaki kitaplardaki kelimeleri 'motor hafızasını' kullanarak ''görebiliyor''. Bunun için tek yapması gereken parmağıyla boşluğa, aynı şekli çizmek.

Daha ilgincini ileri safhalarda farkediyor. Diliyle gördüğü şekli üst damağına çizdiğinde de hemen onun hangi kelime olduğunu anlayabiliyordu. Diliyle okumak en hızlısı oldu. Şimdilerde ise  gördüğü kelimenin harflerini diliyle alt dişine yazınca, ne olduğunu hatırlayarak okuyor. Yıllar içinde diliyle okumayı o kadar geliştirdi ki, alt yazılı yabancı filmi bile anlayarak seyredebiliyor. Bir kitabı biz 'gözüyle' okuyanlar kadar hızlı okuyabiliyor.

Oliver Sacks, sonbaharda yayınlayacağı ''The Mind's Eye (Aklın Gözü)'' adlı kitabında, Howard Engel'in 'kelimeleri okuyamamasının' hikayesini anlatacak. 'Kelime körü' oluncaya kadar yayınlanmış ve çok satan 14 romanı olan Howard Engel, 2005 yılından itibaren kahramanı Benny Cooperman'ın polisiye romanlarını yazmaya yeniden başladı. 2007 yılında ise ''The Man Who Forgot How to Read (Nasıl okunduğunu unutan adam)'' adıyla hatıralarını yazıp yayınladı.

İnsan beyninin ne büyük muamma olduğunu hatırlatan bir vaka Engel'in hastalığı. İnsanın okuma yeteneği doğuşta beyinde kodlanmış olarak geliyor. Ancak yazı, insanın oğlunun birkaç bin yıl önce icat ettiği bir kültür.

Birşeyi daha öğreniyoruz. Beynimiz inanılmaz esnek. Allah korusun bir parçasında hasar olduğunda, ciddi boyutta bir arıza değilse bir başka ünitesini geliştirip hayata devam edebiliyoruz.

Aslında başka bir konuya giriş amacıyla yazmaya başladığım bu mektubu yazarken NPR adlı nefis radyodan bir başka enteresan hikayeyi dinleyince, aslı mevzumu sonraki mektuba bırakarak, sahip olduğumuzu bile bilmediğimiz sağlık nimetlerine şükür vesilesi olması için bu yeni vakayı da paylaşmaya karar verdim.

Ses körlüğü

Körlük nedense gözle irtibatlandırdığımız birşey. Bu sathi anlamı. Daha derinde ise körlük çok daha yaygındır. İnsanların çoğu birşeylerin körüdür. Birçoğumuz neyin körü olduğumuzu bile bilmeyiz. Tıpkı Virginia eyaletinin kuzeyinde yaşayan Steve Royster gibi. 27 yaşında kadar farkında olmadığı bir şeyin farkına ancak o yaşında bir ofiste çalışmaya başlayınca varıyor.

''Herkes telefonda benim kim olduğumu anlıyor ama benim kiminle konuştuğum hakkında zerre fikrim yok'' diyor. Ve o yaşına kadar ailesinin arkadaşlarının telefonda duydukları sesin sahibini tanıyabilmek gibi mucizevi bir yeteneğe sahip olduklarını düşünüyor.

Steve Royster, tıp dilinde ''phonagnosia'' denen hastalıkla malul. Yani ''ses körlüğü''. Yani, sesleri duyarak sesin sahibini ayırt edemiyor. Bu kişi isterse annesi olsun.  Tabii ki en büyük problemi de telefonda yaşıyor. Fonagnosik olan hasta, telefonda dinlediği sesin kadın mı erkek mi, yaşlı mı genç mi, mutlu mu sinirli mi olduğunu anlayabiliyor. Ama konuştuğunun kim olduğu hakkında en ufak bir fikri bile yok.

''Her ses bana aynı geliyor değil. Farklılıkları var. Ama sadece kime ait oduğunu anlamam mümkün değil'' diye anlatıyor Rosyter. NPR'a konuşan phonagnosia uzmanı Diana Sidtis, beynin, sesten cinsiyeti, yaşı ya da duygusal tonu ayırt eden bölümüyle, sesten kişisel illiyet kuran bölümünün farklı olduğunu hatırlatıyor. Yani bu bölümlerden biri arıza yaptığında diğeri çalışmaya devam ediyor.

Beyninin bu bölümü hasar gören Rosyter, kendisini telefonda arayan annesi bile olsa tanıyamıyor. Ancak konuşmada evle ilgili bir detay ya da kardeşiyle ilgili bir hikaye geçtiğinde konuştuğu yabancı kadının, aslında kendisini doğuran kadın olduğunu anlayabiliyor.

Rosyters, 27 yaşına kadar hasta olduğunun bile farkında değilmiş. Artık hastalığını bilen Royster, telefon geldiğinde ilk olarak arayanın kim olduğunu söylemesi için ısrar ediyor. Tabii ki bir de imdadına yetişen teknoloji var. Telefon ekranlarında kimin aradığını gösteren ''caller ID'' özelliği. ''Bu 'Caller ID' özelliğini icat eden var ya cennetlik yemin ediyorum'' mealindeki sözleri, kocaman bir gülümsemenin şükrüme eşlik etmesine sebep oluyor.

Allah hepimizi her tür körlükten korusun. Ve tabii ki en başta da körlüğün en belalısı olan nankörlükten. Çokça şükretmeliyiz halimize.

Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20100714/Kelime-koru-ses-koru-ve-nankor.php
#1187
BTK Başkanı Tayfun Acarer, YouTube yasağı ile ilgili Türkiye'nin belirli hassasiyetleri olduğunu ve bunu sitenin yöneticilerine ilettiklerini söyledi. Acarer, "Çözüm olarak, 23 ülkede yaptıkları 'ülke versiyonu' denilen sisteme geçilsin istedik. Bu çözüm olabilir; ama bize dönüş olmadı." dedi.

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) Başkanı Tayfun Acarer, video paylaşım sitesi YouTube yasağı ile ilgili belirli hassasiyetlerin olduğunu, site yöneticilerinden 23 ülkede uyguladıkları sistemin Türkiye'de de hayata geçirilmesini istediklerini kaydetti. Acarer, bu teklif karşısında YouTube'dan geri dönüş alamadıklarına dikkat çekti. Bursa'da bir açılışa katılan BTK Başkanı Tayfun Acarer, gazetecilere, YouTube'a erişimin engellenmesi ile ilgili açıklamalarda bulundu. Yasağın sektörde ve kamuoyunda tam olarak bilinmediğine değinen Acarer, YouTube ile ilgili kararın 26 ay önce bir mahkeme tarafından, Atatürk ile ilgili bir kanuna muhalefet sebebiyle alındığını hatırlattı. Yargının kararının uygulandığını ve bu süreçte YouTube yetkilileri ve sahibi olan Google ile birçok kez görüşmeler yapıldığını anlatan Tayfun Acarer, "Bu görüşmelerin bir kısmına ben de katıldım. Bir kısmını Sayın Ulaştırma Bakanımız bizzat yaptı. Türkiye, bu konudaki önerilerini, görüşlerini Google yetkilileriyle paylaştı. Türkiye'nin YouTube veya sahibi olan Google'dan isteği dile getirildi." dedi. Acarer, şunları söyledi: "Türkiye'nin hassasiyetleriyle ilgili bir konuda karar alınmış. Bize düşen de bunun uygulanmasıdır. Buna çözüm olarak bizim önerilerimizin başında, diğer ülkelerde yaptıkları modellemenin Türkiye'de de yapılmasını istedik. Bunun temeli de özellikle lokal versiyon ya da ülke versiyonu dediğimiz bir uygulamadır. YouTube, bunu 23 ülkede yaptı. Bu ülkelerden bazıları Yeni Zelanda, İspanya, Polonya. İstenen şey, Türkiye versiyonunda yapılırsa, bu konuda soruna çözüm olabilir düşüncemiz vardı. Bunu, firma temsilcileri ile konuştuk. En son yaklaşık 2 hafta önce yine görüştük. Benzer şeyleri kendileriyle paylaştık. Şu ana kadar bize bir dönüş olmadı."

Erişimin yasaklanmasının, Türkiye'nin hassasiyetinden kaynaklandığının altını çizen Tayfun Acarer, şöyle devam etti: "Atatürk, Türkiye'nin bir hassasiyetidir. Fakat bununla ilgili altını çizerek söylemek istediğim bir husus da şudur; buradaki hassasiyet eğer önlem alınmazsa, Türkiye'deki her vatandaşın da başına gelebilecek ve ciddi sıkıntılar getirebilecek bir hassasiyettir. İnternet özgürlüktür, benim özgürlüğümün sizin özgürlüğünüzle sınırlı olması lazım."

ENSAR TUNA ALATÜRK
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1004677&title=youtube-23-ulkedeki-sistemini-turkiyede-uygularsa-sorun-kalmaz
#1188
Geçtiğimiz günlerde; İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden The Guardian'da yayımlanan bir makalede ele alınan "pornografi endüstrisi ve psikolojisi" ile ilgili düşünceler, porno takipçilerinin ve sektörünün gerçeklerine dair çarpıcı bilgiler içeriyor.

Dünyanın önde gelen porno karşıtları arasında yer alan ve aynı zamanda Amerika'da yeni çıkan "Pornland: How Porn Has Hijacked Our Sexuality" (Porno ülkesi: Porno Cinselliğimizi Nasıl Çaldı) adlı kitabın yazarı olan Gail Dines'in görüşlerine yer verilen makale; Dines'in,  "bizler şimdilerde erkek neslini vahşi bir porno kültürü üzerine yetiştiriyoruz" ifadeleriyle başlıyor.

"Pornografik görüntü ve resimlerin insanlar üzerindeki etkisine dair edindiğimiz sonuçlar, yeni neslin cinselliğinin ve kadınlara karşı tutumunun bu görüntülerden çok ciddi bir şekilde etkilendiğini göstermektedir."

Söz konusu kitap, pornografinin yakın tarihini; video oyunlarında, diz üstü bilgisayarlarda, cep telefonlarında da ulaşılabilir hale getiren teknolojik değişimlerle birlikte ele alıyor.

Dines'in araştırmalarına göre, pornografinin bu denli hâkimiyet sağlaması "erkeğin duyarsızlaşmasına sebep olmuş; bu nedenle de erkek daha sert, daha korkunç ve kadının onurunu daha çok kırıcı görüntüler" aramaya başlamıştır.

"Erkeklerin bu denli acımasız görüntülere olan ilgisinin porno endüstrisini dahi şaşırttığını" ifade eden Dines, "bu görüntüleri izleyenlerin yaşlarının gittikçe düştüğünü, yakın tarihli bir araştırmaya göre ilk olarak pornografiyle karşılaşılan yaşın 11 olduğunu" belirtmektedir.

"Erkekler ne kadar erken pornografiyle tanışırsa, gerçek hayatta kadınlarla ilişkilerinde o kadar çok problem yaşıyorlar. Bunların bir kısmı pornoyu gerçek sekse tercih ediyorlar. Kadın pornografik seksi istemeyince çılgına dönüyorlar."

Pornografi ataerkilliğin kusursuz propagandasıdır

Porno kültürünün sadece erkekleri değil, kadınları da etkilediğini belirten Dines, "pornonun; kadının, kendi vücuduna, cinselliğine ve ilişkilerine bakışını değiştirdiğini" ifade ediyor.

"Özgürlük mücadelesi veren herkes bilir ki, medyatik sembollerin her biri, bastırılmış grupları insanlıktan uzaklaştırma sisteminin önemli birer parçasıdır. Pornografik resimlerin yaygın kültüre girmesi oranında kadınlar ve kızlar insani statülerinden uzaklaşarak, seks objesi haline dönüşüyorlar. Bu durum; kızların seksüel arzularını çaldığı için, cinsel kimlikleri üzerinde ciddi tahribatlar oluşturuyor."

Sadece on yıl önce hiç var olmayan cinsel görüntülerin şimdilerde çok olağan hale geldiğini belirten Dines, sert açıklamalarla, "en çok rağbet gören görüntülerin, en şiddetli ve kadını sadece cinselliğe indirgeyen görüntüler olduğunu" sözlerine ekliyor.

"Erkeklerin, bu seviyede alçak görüntülerle kendilerini tatmin edecek kadar kadınlardan nefret ettiklerini düşünmek oldukça yaralayıcı. Pornografi ataerkilliğin kusursuz bir propagandasıdır. Başka hiçbir şekilde erkeğin nefreti bu kadar açık aktarılamaz."

Manchester doğumlu Dines, 1980'de, 22 yaşındayken İsrail'e gider ve kendini, Hayfa'da, hayatını tümden değiştirecek pornografiye karşı savaş açan feminist bir grubun içinde bulur. "Erkeğin kendi yaptığını aynı zamanda seyretmek istemesi beni şok etmişti" diyen Dines, bundan sonra hep porno aleyhtarları içinde olur.

"Hustler" isimli bir dergide karşılaştığı iki resim kadınlık duygularını adeta altüst eder. Resimlerin birinde bir inşaat işçisi kadın vajinasını kaya delicisi ile delmekte; diğerinde ise kadın, 'kıyma makinesinden' beslenen bir varlık olarak tasvir edilmektedir.

"O akşam gördüklerim karşısında dehşete düştüğümü eşime anlattım ve beni anladığını gördüm. Yeni evlenmiştik; başka bir tepki gösterip benim 'çok namuslu geçinmeye çalışan biri' olduğumu söyleseydi onu kesinlikte terk ederdim."

Çift daha sonra Amerika'ya göç eder ve Dines, Boston'daki Wheelock College'da Sosyoloji profesörü olarak çalışmaya başlar. Fakat gerek dini sebeplerden gerekse bir kısmının "pornografiyi cinselliği özgürleştirdiğini" düşünmesinden ötürü, ancak bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar meslektaşından pornografi hakkındaki çalışmaları için destek bulabilir.

"Liberal düşünenler; 'porno sektöründe çalışanların 'iş adamı' olmadıklarını, onların bu sektörde bulunmalarının sebebinin cinselliğimizi devlet baskısından kurtarmak istemeleri olduğunu' söylüyorlar."

Bu düşünce; "The People vs. Larry Flynt" filmindeki milyoner pornografi patronunun, aslında ifade özgürlüğünü savunan biri olduğu şeklinde kendini göstermiştir. Dines bu fikre muhalefet ederek "bana güvenin; yüzlerce pornocuyla mülakat yaptım ve onları heyecanlandıran şeyin sadece 'kâr' olduğunu gördüm" diyor.

Porno kadına şiddeti artırıyor ve onu aşağılıyor

Araştırmanın bir sonucu olarak Dines; pornografinin, erkeğin kadına karşı vahşi tutumlar sergilemesine neden olduğuna inandığını belirtiyor.

"Erkeğin porno seyredip tecavüze gittiğini iddia etmiyorum. Fakat pornonun, erkeğe, gördüğü şeyleri kadında uygulaması için izin verdiğini biliyorum."

Nitekim yakın zamanda yapılan bir araştırmada erkeklerin % 80'inin kadınlara görüntülerdeki gibi davrandığı bulgulanmış ve kadınların büyük bir kısmı "ilk gecelerinde, rızaları dışında, partnerlerinin kendilerine porno filmindekinin aynısını yaptıklarını" itiraf etmişlerdir.

"Porno kadına karşı vahşi tavrı ne kadar kullanırsa, erkekler seks esnasında bunu o kadar normal ve meşru görüyorlar.   Erkekler seksi pornodan öğreniyorlar; pornoda ise kadın için hiçbir şey ıstıraplı ve aşağılayıcı değildir."

Çocuk istismarı, porno izleyicilerinin daha fazlasını istemelerinden doğmuştur

Dines; çocuk istismarını içeren görüntülerin son yıllarda artış gösterdiğini, körpe kızların yaşlı erkeklerle ilişki halindeki resimlerin izlenebildiği legal internet sitelerinin olduğunu belirterek, kısa zaman önce cezaevlerinde çocuk istismarcılarıyla yaptığı röportajlarda suçluların cevapları karşısında şoka girdiğini aktarıyor.

"Her zamanki görüntülerden çok sıkılmıştık. Artık taze ve yeni şeylere arıyorduk. Ergenlik çağına gelmemiş çocukları istismar düşüncesi bizi korkuttuysa da, 6 ay içinde her birimiz tecavüz suçuyla içeri girdik."

Sigara karşıtı kampanyalar gibi pornografiyi protesto etmeliyiz

Bir porno patronuyla yaptığı mülakat esnasında tabut içindeki seks görüntüleriyle dehşete kapıldığını anlatan Dines, "pornografi sektörü dahil kimse gelecekte neyle karşılaşacağımızı bilmiyor. Fakat porno sektörü daha marjinal daha şok edici şeyler arıyor" diyor.

Dines'e göre, pornografiye dikkat çekmenin en iyi yolu, halkın onun aktif içeriğin hakkındaki farkındalığını artırmaktır. Sektördeki ve izleyicilerdeki yükselme trendi bir "sağlık problemi" olarak nitelenmesi gerekir.

"Bunun için eğitimcileri, sağlıkçıları, sosyologları, ebeveynleri ve şiddete karşı çıkan sivil toplum kuruluşlarını bir araya getirerek toplumu eğitecek materyaller hazırlamalıyız. Sadece sigara karşıtı kampanyalar gibi; insanları, meydana getirdiği bireysel ve kültürel zararlara karşı alarma geçirecek porno karşıtı çalışmalar yapmalıyız."

Kampanyalardan sonuç alabilmek için, pornodan nefret edenler hakkındaki belirsizliğin de giderilmesi gerektiğini anlatan Dines, "pornografiye karşı çıkan bir kadının seksten de nefret ettiğini iddia eden düşünce, pornonun nasıl cinsel hayatımızı çökerttiğini göstermektedir" diyor.

"Mc Donald's'ın işçi alımları ve ürünleri ile ilgili eleştiriler bizim yemeye karşı olduğumuzu mu gösterir?"

Dünyamız risk altında

Dines'e ve çalışmalarına gelen olumsuz tepkiler de belgelendirilmiş durumda. Onun çalışmalarına karşı çıkan porno destekleyicileri; "Dines'in parayla motive edildiğini, seksten nefret ettiğini ve sözde erkek karşıtı ideolojisi için kadınları kurbanlaştırdığını" iddia ediyorlar. Hatta seks yazarı Violet Blue, Dines ve arkadaşlarının çalışmalarına karşı çıkmak için pornonun gerekliliğine dair bir kampanya organize etmiştir.

Dines; pornocular, ticari dergiler ve porno siteleri tarafından sürekli eleştirildiğini ve her etkinlikten sonra arkadaşlarının görüşlerine saldırıldığını söylüyor. Peki Dines bunlardan hiç yılıyor mu?

"Bazen pes ettiğim oluyor. Fakat kendimi güzel şeylerle; meslektaşlarım, ailem ve öğrencilerimle sarmalıyorum."

Amacının, Amerika'da her bir kurumun çalışmalarına rağmen başarılı olan porno köleliğini bitirmek olduğunu anlatan Dines, son olarak şunu ekliyor:

"Risk altında olan şey yaşadığımız dünyanın doğallığıdır. Buna karşı mücadele etmek zorundayız."

Makalenin orijinali için tıklayınız:
http://www.guardian.co.uk/lifeandstyle/2010/jul/02/gail-dines-pornography

Ekmel GEÇER / İngiltere / Haber7.com
ekmelgecer@yahoo.co.uk
http://www.haber7.com/haber/20100710/8216Porno-Endustrisi-Hakkindaki-Gercekler8217.php
#1189
Cep telefonu sebebiyle insan sağlığının büyük tehdit altında olduğu, artık bilimsel verilerle ve yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Bilim adamları özellikle kansere yol açtığı tespit edilen telefonun zararını en aza indirmek için bazı uyarılarda bulunuyor. BTK Teknik Düzenleme ve Standardizasyon Daire Başkanı Ejder Oruç, "Kulaklık kullanın." dedi.

Teknolojinin sağladığı büyük kolaylık yanında insan sağlığını tehdit eden yönleri de var. Uzmanlar özellikle dünya üzerinde 2 milyarı bulan cep telefonu üzerinde titizlikle dururken kullanıcıları dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), bünyesindeki cep telefonu ve baz istasyonlarını uluslararası standartlarda gözlemleyen "Piyasa Gözetim Laboratuvarı"nda sağlık konusunu bir kez daha gündeme geldi. Cep ve baz istasyonlarının teknik yönden nasıl denetlendiği deneylerle gösteren laboratuvardan sorumlu BTK Teknik Düzenleme ve Standardizasyon Daire Başkanı Ejder Oruç, cep telefonu ile konuşma sırasında bazı noktalara dikkat edilmesi halinde zararın en aza inebileceğini söyledi. Örneğin, telefonun kablolu kulaklık kullanılması halinde ışıma oranı 10'da 1'ine düşüyor.

Oruç, laboratuvarın çalışma sistemini anlatırken teknik denetimler sonucunda, uluslararası standarda uymadığını tespit ettikleri 10 telefonun satışını durdurduklarını da açıkladı. Hukuksal süreç devam ettiği için, telefonların model ve markalarını açıklamalarının mümkün olmadığına işaret etti. Oruç, "Telefonların biri kablosuz dect telefon, diğeri sabit telefon, 8'i ise cep telefonu." bilgisini vermekle yetindi. Baz istasyonları ile ilgili kamuoyunda ortaya atılan iddiaların aksine, baz istasyonlarının sık aralıklarla yerleştirilmesinin cep telefonlarının yaydığı ışıma oranını düşürdüğünü, istasyonların merkezden uzak yerleştirilmesi halinde ise cep telefonlarının ısıma oranının daha da arttığını kaydeden Oruç, istasyonların merkezden uzak olmasının daha önemli bir sorun olduğunu vurguladı. Baz istasyonlarının yerleştirilmesinde limit değerlere ve kurallara uyulduğu sürece, baz istasyonlarının olumsuz bir etkisinin olmadığı bilgisini de verdi.

Teknoloji Bilgilendirme Platformu (TBP) Başkanı Serhat Özeren de, baz istasyonları konusunda, toplumda bilgi eksikliğinin bulunduğuna dikkat çekti. Özeren, mobil iletişimin dünya ülkelerinde uygulanma prensibi ile Türkiye'nin farklı olmadığını söyledi. İstasyonlar için Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen limit değer 41 V/M. Türkiye'de bu limit Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından 10 V/M olarak belirlendi. Ülke genelinde 45 binden fazla baz istasyonu var. Mevcut istasyonlar yüzde 90'ın üzerinde denetlendi. Türkiye'deki baz istasyonlarının limit değeri 1-4 V/M arasında.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1004187&title=iste-cebin-sagliga-zararini-en-aza-indirmenin-yollari
#1190
Almanlar der ki "en iyi anlaşma, tarafların yakındığı anlaşmadır." Demek oluyor ki Anayasa Mahkemesi'nin kararı da iyi bir anlaşma olmuş.

Çünkü şu ana kadar Sayın Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek beyden başka kimsenin karardan memnun olduğunu görmedim.

Yargıtay ve Danıştay üyeleri, "bizim istediğimiz gibi olmadı" diyor, hükümet üyeleri de de öyle...

Peki, halk memnun mu?

* * *

Esasında halk kimsenin umurunda değil. Siyasiler, birbirine üstünlük yarışında...

Hükümet ömrünü uzatma derdinde, milletvekilleri bir sonraki dönemde de meclise girme peşinde... Yargıdaki siperleri ele geçirmiş Ergenekoncular da alan savunmasında. Askerlerin ise kafası karışık... STK'lar nüfuz peşinde. Cemaatlerin güzünü para toplama hırsı bürümüş...

Halk ise, 9-10 bin dolar olduğu söylenen gayr-ı safi milli hasıladan kendisine ne zaman bir şey düşeceğini merak ediyor.

İsraf ateşi gürül gürül yanıyor. Tenceresinde nimeti kaynayanlar rahat, kazanı boş olanlardan ise ağır dumanlar yükseliyor... Bu da tüm idealleri, değerleri, gayeleri, arka plana atıyor.

Yüksek idealleri bulunan insanlar kaldı mı bilmiyorum. Ama 'İslamcı' kesimin, 1994-96'lı yıllardaki saflığından ve temizliğinden eser kalmadığı kesin! Dolayısıyla kimin haklı kimin haksız, kimin dürüst kimin hırsız olduğu pek bir kıymet ifade etmiyor artık.

Çünkü kimsede ötekine "edepli ol yahu!" diyecek İFFET, 'sen dürüst değilsin!' diyecek SAFVET, 'adam gibi adam ol kardeşim!' diyecek HASLET kalmamış. Herkesin üzerine yeterince 'neces' (maddi kirlilik), kalbine ve ruhuna 'hades' (boy abdesti almayı gerektiren manevi kirlilik) bulaşmış.

Müslüman, Müslüman gibi müstakim, düzgün, harama karşı dik duruşlu değil ki, ötekine nasihat versin. Zalimden daha mazlum değil ki, lütf-i ilahi kendisine imdat etsin.

Halkın ekseriyeti saf ve temiz olabilir. Ama öne çıkardıkları, siyaseten beni temsil etsin dedikleri kirli. Temiz olsalar da en kısa zamanda o kadar kirleniyorlar ki, merhamete liyakatlerini kaybediyorlar.

Zaten Allah da müstahakları böyle cezalandırıyor. "Bir topluluğu helal etmek istersek, onun en suçlularını en günahkârlarını onlara baş yaparız" buyuruyor.

Eğer iktidar yaptıklarımız, bizim sandığımızın yarısı kadar dürüst kalabilselerdi, vallahi Türkiye'de mucizevî gelişmeler olur ve kısa zamanda nizam koyucu ülke olurduk!

* * *

Cenab-ı Allah bu ceberut rejiminden kurtulalım diye sayısız kere bu millete fırsat verdi. Biz hepsini, ya muhteris ve aç gözlü veya basiretsiz siyasetçilerimiz yüzünden kaybettik.

İlk fırsat 1950'de geldi. Biz şımardık, bize verilen nimeti, particilik saikıyla heder ettik. Hal ve hareketlerimizle, rejim yanlılarını yekvücut kılıp kenetlenmeye sevkettik. Öfke birikti birikti ve sonunda başlangıçta bizim safımızda olanlar da karşı tarafa geçtiler. Öfke seli taştı, bendini yıktı ve üç siyasetçi idam edildi. Umut 20 yıl ertelendi.

Sonra bu millet, AP denemesiyle yumuşatılmış bir geçiş yapmak istedi. Bu sefer de cemaatler, arpalık kapmak, biri diğerinin önüne geçmek için birbirini yemeye başladı. Siyasette birlik dağıldı. Tabii işin en başını tutan ve kimi cemaatlerce kendisine büyük misyon yüklenen siyasetçinin samimi olmayan tutumu da bunda büyük rol oynadı. Ve ardından 80 darbesi...

1983'lerde Cenab-ı Allah yeniden bir fırsat verdi bu millete. Önünü açsın da kendi coğrafyasında yaşanan zulümlere bir dur desin, diye. Millet kahir bir ekseriyetle Özal'ı ve ekibini iktidar yaptı. Fakat daha üzerinden bir dönem geçmeden iktidar yandaşları, çekirge sürüsü gibi milletin bağına bahçesini sardılar da bir anda kupkuru kaldık. Damat İbrahim'in sefâhatine rahmet okutacak, Lale devrini geride bırakacak tantanalar, israflar, talanlar ve hayâsızlıklar ortalığı kaplayıverdi. 

Talut'un askerleri (yani iktidar yandaşları) bir kere daha ırmağa ulaşır ulaşmaz suya abanmıştı. İçtikleri su (rant/haram yiyicilik), onlarda, ırmağı geçip Calut'un (rejimin ve onu ayakta tutan cuntanın) ordularıyla savaşacak mecal bırakmamıştı. Böylece Özal ile yeşeren umut da birtakım murdar hevesler uğruna harcanıp gitmişti... Ve millet bir kere daha büyük bir umutsuzluk girdabına sürüklenmişti.

"Bu iş olmayacak" diye ümitsizliğe düştüğü noktada malum 'postmodern'(!) darbe geldi. Bediuzzaman'ın, Emirdağ Lahikası'nda 'adliye vekili ve Risale-i Nur ile alakadar hâkim ve savcılarla bir hasbihaldir' başlığını taşıyan mektubunda zikrettiği, mektubunda 4 kere '50 yıl sonra' diyerek tarihini verdiği darbe! 1947'de yazdığı, Türk milletini bütün bütün sukut ettirecek, İslam ile bağlarını kesecek ve bin yıllık şanlı tarihini lekedar edecek o büyük 'varta' geldi. Bin yıl sürecek denildi.

Halbuki, Bediuzzaman tam da o tarihte milletin yeni bir çıkış yakalayacağının haberini de veriyordu. Hicrî 1417.  Miladi 1996-97'ye denk gelen o tarihte 'Allah onların velisidir ki, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır' ayetinin cifir değeri itibarıyla, karanlıktan çıkış olması gerekiyordu. Halbuki o tarihte darbe olmuş ve bin yıl devam edeceği iddia edilmişti.

O zulüm ve baskı 5 ve 7 yıl sonra rövanşını getirecekti. Öyle de oldu. Bu millet, 'ben yaparım ve hem de düzgün yaparım' diyen bir ekibi (AK Parti) iktidara buyur etti. 'Ben seni tanıyorum. Şehirlerimi düzelttin, İstanbul'u adam ettin, Türkiye'yi de edersin' diyerek benzeri görülmemiş bir şekilde büyük bir güvenle emaneti ona teslim etti...

Şimdilerde o sürecin sonlarındayız. Bu fırsat da kaçacak mı, millet bir kere daha, onu yokluğa, uşaklığa ve karanlığa mahkûm etmiş şu rejim karşısında boynun eğip 'bir başka bahara' diyecek mi –ki onun emareleri görülmeye başladı- yoksa 'hayır bu kere, havluyu atmayacağım' mı diyecek?

Anayasa Mahkemesi'nin aldığı karar gösteriyor ki, rejim, alan savunmasına devam edecek. Daha doğrusu, tiranlığını savunacak. Milletten gasp ettiği yetkiyi ona karşı kullanmayı sürdürecek.

İşte görüyorsunuz, o makamlara gelmek için adil bir seçim yapılmasını bile istemiyorlar. "Biz kadıyız ve mahkeme bizim mülkümüzdür" diyorlar...  Milleti üç kâğıda bağlamışlar bir şekilde. Üç taş oyununda olduğu gibi, taşı geri çekse de kendisi kazanacak, ileri sürse de...

Mesela diyelim, Yargıtay, Danıştay vs. HSYK'ya aday gönderecek. Bütün üyelerin katıldığı bir seçimle önce birinci olacak isim belirleniyor. Ardından bir kere daha bütün üyelerin katıldığı yeni bir seçimle ikinci isim belirleniyor. Sonra yine bütün üyelerin katıldığı bir başka seçimle üçüncü isim belirleniyor. (Daha önce yazmıştım). Böylece her seferinde ilk ismi seçen ekip diğer adaylarını sahneye sürüyor. Hem de demokratik (!) bir yöntemle, seçimle!

Değişiklik ise diyor ki, 'Tüm üyelerin katıldığı bir seçim yapılsın; aynı seçimde en çok oy alan birinci, ondan daha az alan ikinci, diğeri de üçüncü olsun...'

Bu önerinin nesi yanlış ki koca Anayasa Mahkemesi bir tek bu maddeyi iptal ediyor?

Bu ne demek? Eğer bir tek seçim yapılsa, mesela diyelim, Yargıtay'ın 20 üyesi var. Bunların 11'i aynı kafada, diğerleri farklı. O zaman bu 11'in adayı otomatik birinci olacak. Diğer  9 kişinin adayı da ikinci olur veya üçüncü olur.

Ama işte yargı mensupları bunu istemiyor. Ya ne istiyor?  O 11 kişi, her seferinde kendi istedikleri seçilsin diye, her isim için yeniden tüm üyelerin katıldığı seçim yapılsın diyorlar. Böylece, birinci olan da ikinci olan da üçüncü olan da kendi emirber adamları olacak! Cihaneri bırakan hakime Yargıtay başkanlığı önerilmedi mi? Nasıl seçecekler peki? İşte böyle. Cumhurbaşkanı da güya önüne gelen üç seçenekten(!) birini seçmiş oluyor.

Bunun millete ve iktidara verdiği mesaj şudur: Ben yargıyı ele geçirmişim, kaptırmam!

* * *

Kaptırmasa da hakkı var. Çünkü bu işi düzeltmek isteyen de yeterince samimi değil... Yani hükümet!

Bu hükümet bütün bunları bilmiyor muydu ki, millet ona şu kadar yetki verdiği halde 7 yıl bekledi. Acaba ilk devrelerinde şu işlere girişilseydi, böyle bir tepki mi alınırdı? Hayır. Beklediler. Çünkü esasında hiçbir hazırlıkları yoktu. Gelir gelmez de Talut'un askerleri gibi suya (iktidarın nimetlerine) bandılar ve milletin asıl derdiyle hiç ilgilenmediler. Yollar, hanlar saraylar yaptılar tabii... Şantiye aynı zamanda rantiye olunca, millet yapılanları hükümetin hasenat hanesine yazmadı.

Eğer daha baştan, yani kirlenme başlamadan bu değişiklikler yapılsaydı iş çok daha kolay olurdu. İktidar, zaten müttehem olduğu bir zamanda itibarını bu değişiklikle düzeltmeye kalkışınca, iş bu hale geldi. Anayasa değişikliği, bu zamana mı bırakılmalıydı? Belediyelerin yolsuzlukla, siyasetçilerin rantçılıkla, AK Parti çevrelerinin malı götürmekle itham edildikleri şu zamana?

AK Parti, şu anda harıl harıl bahçesini temizlemekle meşgul biliyorum. Mıntıka temizliği yapıyor. Genel merkez, teşkilatı hallaç pamuğu gibi atıyor şimdi ama Bağdat harap olmuş! Bundan sonra nasıl toparlarlar bilmiyorum. Biz bu işin yapılması gerektiğini iki yıl önce söylediğimizde dışlandık. 'Bahçenizden pis koku geliyor' diyenlere sus dendi. "Millet bu iktidardan çok şey bekliyor. Milletin mukadderatının yeniden yazıldığı, bu coğrafyaya yeniden şekil verildiği, bir milletin tarihinde üç yüz yılda bir rastlanır cinsten gelişmeler yaşandığı; dolayısıyla bu dönemde milletin, güçlü bir iktidara ihtiyacı bulunduğu, bunun da ancak ve ancak 'gerçek ve doğru bir Müslümanlıkla, dürüstlükle" olabileceğini söyledik.

Hatta "eğer siz birkaç adamınızı ipe çekmezseniz (yani açığa almazsanız) birileri bu iktidarı ipe çeker de milletin bir kere daha eli koynunda kalır", dedik. Ama nafile. İktidar böyle bir şey! Altındaki sandalye sarsılmadıkça kimsenin aklı başına gelmiyor...

Şimdi mucize bitti. Deniz Baykal da yok ki imdat etsin. Asker de artık irtica mirtica demiyor. Sizin elinizde de milleti yeniden etrafınızda toplayacak projeler yok.

Üstelik karşı cephe kenetlenmiş. Ne kadar adaletten, insaftan uzak, ne kadar reşid akıldan bigane hareket ediyorlar görüyorsunuz. Arpalıkları devam etsin diye adaleti bile hiçe sayabiliyorlar. Buna rağmen büyük bir kesimden alkış alabiliyorlar!

Neden? İşte bunu sorgulamak lazım...

Çünkü biliyorlar ki, iktidar da kendilerinden farklı değil. Sen iktidar olarak tüm rantı, tüm imkânları, tüm nimetleri kendi taraftarlarına peşkeş çekersen –iddiaları bu çünkü- birileri de adaleti hiçe sayarak kendi rantını koruyacaktır. (Ben bir belediyenin tepe noktalarında görevli birilerine "Siz sıradan insanların hiçbir makul talebine –içinde küçücük bir risk olsa- olumlu cevap vermiyorsunuz, yol da göstermiyorsunuz. Buna karşılık, asla olmaması gereken tekliflerle size gelenlere 'beni de ortak edersen olur' diyorsunuz!" demiştim de itiraz bile etmemişti. Çünkü o da işlerin bozulmasından son derece muzdaripti...)

İşte Anayasa Mahkemesi'nin kararı bu kadar açık bir tavır!: Diyorlar ki "Adalet madalet umurumuzda değil. Buranın rantını size yedirmeyeceğiz!"

Hâlbuki eğer iktidar çoğunluk olarak başlangıçtaki safiyetini muhafaza etseydi –ben temiz olanları tenzih ediyorum ki çok sayıda kıymetli insan var o teşkilatta-  şu durumda yargıya yapacağı itirazlara hiç kimsenin gıkı çıkmazdı. Ama şimdi o kadar bulanmışlar ve elleri o kadar kirlenmiş ki, 'yok birbirimizden farkımız' diyebiliyorlar.

Bir gün emekli bir askere, hem de parasal işlerle çok meşgul olmuş bir emekli askere, "askerler neden iktidarların hırsızlıklarından hiç rahatsız olmuyorlar? Darbelere hep irticayı bahane ediyorlar. Hâlbuki hırsızlığı bahane etseler, millet onları destekler." diye sorduğumda, 'hırsız hırsızdan rahatsız olmaz' demişti kısaca...

Şimdi tersinden şunu demek hakkımız var; "demek hükümetler de yargıçların huzuruna çıkacak kadar alnı ak değil ki, dayatmalarına bir şey yapamıyorlar!"

Olan da millete, memlekete oluyor. Korkarım ki –inşallah yanılırım- yine bir 20 yıl kaybettik... Muktedir olanlar keselerini doldurdu. Şimdi yeni açlar gelecek. Allah millete ..... versin!

Artık, o noktalı yere  'sabır' kelimesini mi yoksa 'feraset' ibaresini mi koyarsınız yahut, 'müstahakkını mı dersiniz, o da size kalmış...

M. Ali Bulut - Haber 7
mabulut@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20100710/Ak-Parti-mintika-temizligi-yapiyor-ama.php
#1191
Kürtlerle birlikte yaşamak zorunda mıyız? Evet, faşist bir devlette yaşamak istemiyorsak Kürtlerle birlikte yaşamak zorundayız. Kürtlerin de 'kovulduğu' bir Türkiye, Türklerin değil derin devletin ve beyaz Türklerin Türkiye'si olacak.

Türklerin Kürtlerle birlikte yaşamasını tartışmaya açmaları boşuna değil. Derin devlet dağılıyor, imtiyazlı sınıflar ve zümrelerin 'üstünlükleri' sona eriyor. Varlık nedenleri olan Kemalist ve militarist devletin demokratik dönüşümünü engelleyemeyenler son hamlelerini yapıyorlar: bölünmeyi tartışmaya açarak, bölünmenin yaratacağı travmayı iktidara dönüş için kullanmak...

Açıkça ve altını çizerek söylüyorum; bu, derin devlet ile 'beyaz Türkler'in ortak projesi. Üstelik bu çabalar yeni değil, uzun zamandır sürüyor. Ben de çok yazdım; 'küçük Türkiye lobisi' dedim bunlara.

Türkiye'yi küçültmeye razılar. Küçük olsun, ama kendilerinin olsun istiyorlar. Üstelik küçülmüş, bölünmüş bir Türkiye'de halkın yaşayacağı büyük duygusal travmanın üzerinden 'Kemalist ve militarist' devleti yeniden dirilteceklerini hesaplıyorlar.

Ama bence yanılıyorlar. Bu ülkeyi küçültseler de devletin demokratik evrimini engellemeleri imkânsız. Projelerinin altında kendileri kalabilir. Bölünmenin yaratacağı büyük travma ve milliyetçi öfke üzerinden 'otoriter' bir iktidar yaratma hesapları yapanların sonu pek iyi olmayabilir. Bosna'da etnik temizliğin mimarı Miloseviç'in başına gelenleri hatırlamalarını salık veririm. Etnik temizlik yapan Miloseviç iktidardan, Savaş Suçları Mahkemesi'ne düştü.

Ne yapmaya çalıştıklarını anlamak zor değil tabii. Kemalist-militarist bir rejimin kurulmasının şartı, 'tek uluslu-tek dinli devlet' olmaktı. İttihatçıların izinden giden politikalarla gayrimüslimlerden 'arındırıldı' ülke. Böylece de dönüp Müslümanları baskı altına alan radikal-otoriter 'laiklik' politikaları uygulanabilir hale geldi. Şimdi sıra bir türlü 'asimile' olmayan Kürtlerden de kurtularak 'tek uluslu' devlet yaratmakta. Bugün bu ülkeyi biraz daha 'Türkleştirmek' istiyorlar, çünkü Türkleri 'derin devletin denetimi'ne almak için bu gerekiyor.

Nüfusun tektipleştirilmesi, dünyadan soyutlanmış otoriter bir devlet yaratmanın şartıdır.

Şimdi soruyorlar, Kürtlerle bir arada yaşamak zorunda mıyız? diye. Cevapları hayır. Kürtler Kuzey Irak'a gitsinler istiyorlar, başörtülüler de Arabistan'a... Türkiye de onlara kalsın; istedikleri gibi yönetsinler, yağmalasınlar... Koltuklarında rahat etsinler, muhitlerine kendilerine benzeyenlerden başkaları girmesin...

Devletin demokratik dönüşümünü engellemenin tek ve son yolu 'bölünmek' onlar için. Demokratik, kalkınmış, dünya ile bütünleşmiş ve farklılıkları çoğulculuk içinde tolere etmeyi öğrenmiş bir Türkiye yerine; küçülmüş, küçülmenin yarattığı travmayla 'Kemalist-militaristler'in peşine düşmüş bir Türkiye istiyorlar. İktidarlarını korumanın, pekiştirmenin başka yolunu bulamıyorlar. Devletin ideolojik denetim mekanizmalarının kırılması, toplumsal taleplere ve kimliklere duyarlı hale gelmesi, dolayısıyla 'niteliksel dönüşüm' geçirmesi, tercih ettikleri bir durum değil. 'Merkeziyetçi, otoriter ve seçkinci' model tamamen şeffaf, demokratik ve çoğulcu bir yapıya dönüşmeden süreci durdurmak niyetindeler.

Liberalleri yıllardır Kıbrıs meselesinde 'ver kurtulcu' diye eleştirenler bugün ülkenin yarısını PKK'ya verip, geri kalanında kendi mutlak iktidarlarını kurmanın hesaplarını yapıyorlar. Devletin demokratik dönüşümüne izin verip iktidarlarını kaybetmektense devleti küçültmek bunlar için daha 'makul' bir çözüm gibi görülüyor.

Kürt sorununun çözümüne karşı çıkıp bölünmeyi adeta kader haline getirenler de aynı çevreler. Değişmiş, demokratikleşmiş, iktidarı halka geçmiş, halkı birbiriyle barışmış, kaynaşmış bir Türkiye yerine 'küçültülmüş', küçültülürken de iktidar kündesine iyice alınmış bir Türkiye'yi tercih edenler bugün gemi azıya aldılar. Bu amaçlarına ulaşmak için seferberler... Medyada, dağlarda, bizatihi devletin içinde...

PKK ile derin devletin ve beyaz Türklerin aynı 'sonuç'ta buluşmaları şoke edici değil mi? Ülkeyi bu 'çıkar şebekesi'ne teslim etmek istemeyenlerin Kürtler ve Türklerin birlikte yaşayabileceklerini göstermesi gerek. Ya birlikte demokrasi içinde yaşayacağız ya da faşist iki devlette...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1003864&title=ya-birlikte-yasayacagiz-ya-da-fasist-iki-devlette
#1192
Ekranları şimdi bir sürü "anayasa hukukçusu" kaplayacak, her kafadan bir ses çıkacak, kimse denilenleri anlamayacak, müşteriden bir sürü "zır cahil soru" gelecek...

Olup bitenlerin özeti şudur:

Anayasa Mahkemesi şekilden girip esastan çıkmıştır.

Yani, CHP'nin başvurusu üzerine, "Şu işin şekline bir bakayım" diyerek, referanduma sunulan anayasa değişikliği paketini incelemeye almış, ama her zaman olduğu gibi dayanamamış, esasa girmiştir... "Esas denetimi" yaparak kendisine güvenenleri mahcup etmemiştir.

Yani suç işlemiştir...

Çünkü "kimse, kaynağını yasalardan ve anayasadan almayan bir yetkiyi kullanamaz..."

Anayasa Mahkemesi bunu yapmıştır.

Parlamentonun görev alanına girerek, ağır bir "anayasa ihlali"nde bulunmuştur.

Daha da kötüsü, yasama yetkisini uhdesine almıştır.

Kendisini "kurucu irade" yerine koymuştur.

Bundan sonra yapılacak anayasa değişikliklerinin önünün tıkamıştır.

Kuvvet erkleri arasındaki "dengeyi" (eşitliği) bozmuştur.

Kendisini hiyerarşide en tepeye yerleştirmiştir.

Parlamentonun ("tali kurucu"nun) mutlak çoğunluğu sağlasa bile, anayasa yapma hakkını ortadan kaldırmıştır.

Kendi hukuk dışı kararlarını içtihatlaştırmış, "Bu ülke benden sorulur. Anayasayı da ben yaparım, hukuku da ben tayin ederim, dağılın bakalım ufak ufak" demeye getirmiştir...

İşin daha da özeti şu:

Anayasa Mahkemesi'nin "esas denetimi" yapıp yapmayacağı hep tartışma konusu olmuştur... 61 Anayasası'nın verdiği yetkiyi yanlış yorumlayan (daha doğrusu "kötüye kullanan") dönemim anayasa yargısı organı, neredeyse 70'li yılların sonuna kadar, anayasa değişikliklerini "esas denetimine" tabi tutuyordu ve açıkçası can sıkıyordu.

Bunun adaletsizliğini fark eden cunta anayasacıları, 82'de yaptıkları anayasada, konuyla ilgili hükmü sarih hale getirdiler.

Dediler ki, "Anayasa Mahkemesi, hangi şeraitte olursa olsun, esasa giremez, giremeyecek, girmemelidir. Ahan da size 148. madde..."

Danışma Meclisi üyesi Kamer Genç kıvrandı, "Peki, değiştirilemez maddelerin başına bir şey gelirse ne olacak? Anayasa Mahkemesi esasa giremeyecek mi?"

Cunta anayasacıları dediler ki, "Değiştirilemez maddelerin bekçisi Anayasa Mahkemesi değildir. Millettir... Kimse korkmasın, o maddelerin başına bir şey gelmez."

Konu kapandı.

Şimdi Anayasa Mahkemesi, cuntacıların bile kullandırmadığı bir yetkiyi kullanıyor ve esasa girmek suretiyle, hem kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğniyor, hem parlamentonun iradesini yok sayıyor, hem de "egemenliği kullanım hakkını" tekeline alarak "anayasa suçu" işliyor.

Çıkan karar CHP'lilerin bir bölümünü üzmüş...

Bir bölümünü de sevindirmiş...

Aynı şekilde, hükümet canibinden de üzülenler ve sevinenler var.

Bazıları, "paketin bu haliyle referandumdan geçmesinin bile büyük bir devrim olacağını" söylüyor... Bazıları "kadük hale gelmiş anayasa değişikliğinden bir şey çıkmayacağını" öne sürüyor...

Fark etmez.

Öyle de olsa, böyle de olsa, Anayasa Mahkemesi yetkisini aşmıştır.

Suç işlemiştir...

Bugüne kadar verdiği kararlarla meşruiyetini "tartışmalı" hale getiren yüce mahkeme, son iptal kararıyla kendi ayağına sıkmış, var olan meşruiyetini de büyük ölçüde yitirmiştir...

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ahmet-kekec/anayasa-mahkemesi-kendi-ayagina-sikti-276185.htm
#1193
İşte size çok güncel bir gelişmeden fikir jimnastiği. Son dönemde sıklıkla duyduğumuz haberlerden birkaçı...

Diyarbakır Ergani'deki Güney Kırtepe-7 kuyusunda petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 1.405 metre.

Diyarbakır Ergani'deki Karacan-5 kuyusunda petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 1.713 metre.

Diyarbakır Hani'de Beyazçeşme-1 kuyusunda petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 1.800 metre.

Diyarbakır Taşdan Köyü'nde petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 1.800 metre.

Manisa Alaşehir'deki Sarıkız-2 kuyusunda petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 1.850 metre.

Adıyaman'daki Şambayat-3 kuyusunda petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 1.584 metre.

Diyarbakır Bismil'deki Arpatepe-2 kuyusunda petrol bulundu. Bulunduğu derinlik 2.450 metre.

Siirt'te Sağım-1 ve Köseler-M1, Diyarbakır'da Mehmetdere-9, Gaziantep'te Şambayat 2,3,4,5,6, D. Karakuş 6,7, D. Başpınar 1,2, Gölgeli 2,3,4 ve Gökçe-2 isimli "Petrollü" kuyularda sondajlar sürüyor.

1800 METREDE PETROL, 2200 METREDE KALİTELİ PETROL
Kuyular Diyarbakır, Manisa, Adıyaman, Batman'da... Sadece son yıllardaki örnekler olarak verdiğim bu petrol keşiflerinde petrolün bulunduğu derinlik ortalama 1.800 metre. Bismil ve Batman'daki kuyular bu ortalamanın üzerine çıkıyor. Fakat oralarda bulunan petrolün gravitesi 32 ve 34. Yani yüksek kalitede petrol.

Petrol veya jeoloji uzmanı gibi konuşmanın anlamı yok. Bu bir uzmanlık alanı ve yıllarca süren eğitimler sonucunda alınan vasıfla bilimsel olarak değerlendirilebilecek bir konu. Fakat bu, bir iktisatçı olarak basit değerlendirme yapmak konusunda bir engel oluşturmuyor.

Türkiye'de son dönemde birbiri ardına gelen "petrol bulundu" haberleri artık herkesin dikkatini çekiyor. Bulunan petrollerin keşfedildiği derinlik ise ortalama 1.800 metre.

DÜNYA PETROL İÇİN 6 BİN METREYE İNİYOR
Çok uzağa gitmeye gerek yok. Hemen kapı komşumuz Irak'a bakalım. Irak'ın kuzeyinde açılan ve bir Türk şirketinin yabancı ortağıyla keşfettiği petrol rezervinin (Taq Taq sahası) tespit edildiği derinlik 3-4 bin metre. Dünyanın birçok ülkesi bir yerde kaydadeğer petrol rezervi bulunduğuna yönelik en ufak inanç taşıyorsa sondajını 6 bin metrelere indiriyor. Hatta ABD'nin Teksas eyaletinde petrole ulaşabilmek için 7 bin 724 metreye kadar inilmiş kuyu bulunuyor. Dünyada petrol tespitlerinde ortalama belirlenen derinlik ise 3-5 bin metre. 

Hatta size daha da yakın ve çarpıcı bir örnek. Karadeniz'de gerekirse 5-6 bin metre derinliğe inmeye karar verilmiş durumda.

Peki bizde son günlerde petrolle buluşulan ortalama derinlik ne kadar? Ortalama 1.800 metre. 400-600 metre daha derinde ulaşılan petrol ise çok daha kaliteli bir petrol. Hiç uzman olmadan herkesin aklına gelen soruyu soralım: Eğer Türkiye'de 1.800 metrede yani petrol aramaları için "eşeleme" olarak tanımlanabilecek bir derinlikte petrole ulaşılıyorsa, 400-600 metre daha derine inildiğinde bu petrolün kalitesi dünya standartlarında kaliteli bir rezerv haline dönüşüyorsa, 4-6 bin metre derinlikte nasıl bir rezerv yatıyor?

EFSANELER GERÇEK Mİ?
Hal böyle olunca ister istemez o bir türlü ispatlanamamış efsane geliyor insanın aklına. Zamanında Türkiye'yi delik deşik edip tüm kuyuları kapattıktan sonra çekip giden ABD'li petrol devlerinin bulguları için söylenen o laf: Türkiye, 4-5 bin metre altındaki bir petrol okyanusunun üzerinde duruyor. Elbette doğruluğu ispatlanmadıkça, o bahsi geçen ve Türkiye'nin altındaki petrol okyanusunu gösteren ABD uydularının fotoğrafları net bir şekilde gün yüzüne çıkmadıkça bunlar efsane olmaktan öteye gidemeyecek.

Aslında son yapılan keşiflerle ilgili ilginç bir 'tesadüf' daha var. Sultan II. Abdülhamit'in Alman Maden Mühendisi Paul Groskoph ve Habib Necip Efendi'nin başkanlığındaki araştırma birimine 1901 yılında yaptırdığı bir petrol haritası geçen yıl Aksiyon Dergisi tarafından ortaya çıkarılmıştı. 109 yıl önce hazırlanan bu haritada zamanın Osmanlı toprakları içerisinde yer alan Musul, Erbil, Süleymaniye, Tikrit, Kerbela gibi şu anda Türkiye sınırlarında olmayan birçok yerde de güçlü petrol rezervleri olduğu görünüyor.
Türkiye'de ise Diyarbakır, Batman, Bismil, Siirt, gibi yerler de II. Abdülhamit'in haritasında güçlü zengin petrol rezervlerinin bulunduğu yerler olarak dikkat çekiyor. Bu bölgeler son günlerde 1400-1800 metre derinlikte, yani sığ mesafede petrol bulunan yerler. İşin ilginç tarafı İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerin de Sultan Abdülhamit'in haritasındaki yerlerin bir kısmında haritanın hazırlanmasından 20-30 yıl sonra gerçekten de petrol bulmuş olması. Elbette 109 yıl öncesinin teknolojisiyle bugünkünün karşılaştırılması mümkün değil fakat insanın aklına da bu tesadüfler takılmıyor değil.

109 yıl önce tespit edilen Türkiye'deki petrol sahalarında rezerv bulunmasının tesadüf olup olmadığını da bundan sonra bu kuyularda inilecek derinlik belirleyecek gibi görünüyor.

İşte son günlerde sıkça gelen "petrol bulundu" haberlerinin düşündürdüğü şey, Türkiye'nin 1800-2000 metrelik bir dirence dayandığı. Bu seviyede rezervler bulunmaya devam ettikçe ve daha derinlerde rezerv tahminleri arttıkça finansman gücü yüksek yabancı petrol devlerinin fiili ilgisi de hızla artabilir.

"KARADENİZ'DE PETROLLE KONUŞMAYA BAŞLADIK"
Türkiye'de petrol arama faaliyetleriyle ilgili yıllardır dile getirilen sorun, bu arama faaliyetlerine ayrılacak olan bütçe konusundaki sıkıntıydı. Karadeniz'de bu sorun, dünyanın en büyük petrol şirketleriyle yürütülen ortak projelerle aşılıyor ve Karadeniz'in daha derinlerine inilecek sondaj teknolojisinin getirilmesiyle petrole ulaşma hedefine her geçen gün daha da yaklaşılıyor. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da da yabancı partnerlerle bu işi yürütüyor. Özellikle 2009 yılında bu konuda önemli adımlar atıldı. Bu adımların sonucunda çıkarılabilir petrole yaklaşma konusunda da ciddi mesafeler kaydedildi. Hatta Enerji Bakanı, Karadeniz'de artık petrolle konuşmaya bile başladıklarını söyledi. Buradan çıkan sonuç, derine inildikçe petrol Türkiye'yle konuşmaya başlıyor.

Karadeniz'den sonra daha sığ mesafede bile petrolün tespit edilebildiği Doğu ve Güney Doğu Anadolu bölgelerine, yani dünya petrolünün anavatanı olarak kabul edilen ülkelerin açtığı kuyuların, Türkiye sınırları içinde kalan komşularına sınırına sıra gelecek. Eğer bu arama çalışmaları böyle sürerse, yıl içerisinde daha birçok "Petrol bulundu" haberi okumamız kimseyi şaşırtmayacaktır. Eğer daha derinlere inilecek finansman gücü bulunursa doğru orantılı olarak "Türkiye'nin en büyük rezervleri bulundu" haberini okumaya biraz daha yaklaşma ihtimalimiz artacak. Burada yazdıklarım mühendislerin ve bilim adamlarının bilimsel açıklamalarına saygısızlık olarak algılanmasın. Bunlar sadece bir Türk vatandaşının "akla takılanları" dile getirmesi ve anlam veremedikleriyle ilgili sorular sorması. Son olarak Türkiye'de sadece 2009 yılına ilişkin bazı verileri paylaşıp konuyu tekrar işin uzmanlarına teslim edelim.

HER ÜÇ KUYUDAN BİRİNDE PETROL VAR
Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'nün faaliyet raporuna göre Türkiye 2009 yılında açtığı her üç kuyudan birinde petrol buldu. 2009 yılında açılan 143 kuyudan 53'ünde petrol 30'unda doğalgaz tespit edildi. 33 kuyu kuru çıktı. 27 kuyuda aramalar sürüyor.
103 petrol sahasından 16 milyon varil ham petrol, 49 doğalgaz kuyusundan 720 milyon metreküp doğalgaz elde edildi. Devlet bu aramalardan 210 milyon liraya yakın tasarruf sağladı.

berkaya@haberturk.com
http://ekonomi.haberturk.com/yazarlar/529904-turkiye-eseleyerek-petrol-buluyor
#1194
İnternet üzerinden File Sharing programları aracılığıyla bilgisayarına porno film indiren, paylaşan ve çoğaltanlar teknik takibe takıldı. Filmlerin telif hakkını elinde bulunduran Alman firması, Türkiye'deki 500 bin IP numarası hakkında yasal işlem başlattı. IP numarasından kimliği ve adresi tespit edilenler bin 285 TL telif hakkı ödeyip, izinsiz kullanım nedeniyle 1 ila 5 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanacak. Davalar başladı.

Özgür ÖNDER / ANTALYA (AHT)
Türkiye'de internet üzerinden File Sharing (dosya paylaşım) programları aracılığıyla porno film indiren, bu filmleri çoğaltan ve paylaşanlar yandı. Merkezi Almanya'daki filmlerin telif haklarını elinde bulunduran firma, Türkiye'deki avukatı Ali Fuat Özbakır aracılığıyla harekete geçti. Porno filmleri izinsiz olarak bilgisayarına indiren, çoğaltan ve paylaşıma açanlar hakkında yasal işlem başlatıldı.

500 bin pornocu teknik takibe takıldı

Teknik takip sonucu pornoları File Sharing programlarıyla paylaşan Türkiye'deki 500 bin bilgisayarın IP numarası belirlendi. Özbakır'ın suç duyurusunun ardından IP numaralarının kimlere ait olduğunun tespit edilmesi için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı ve Türk Telekom'da çalışma başlatıldı ve 10 bin kişinin kimlik ve adres bilgilerine ulaşıldı. Bu kişilerin 130'u hakkında dava açılırken, 8 bini ile anlaşmaya varıldı.

En çok kullanılan programlar

Özbakır, "Filmler P2P ve Napster, Limewire, BearShare, Gnutella, Morpheus, Freenet, KazaA, eMula gibi File Sharing programlarıyla bilgisayara indiriliyor. Kullanıcı, izinsiz kopyaladığı filmi bu programlar altında açtığı klasöre ekleyip, paylaşıma açıyor. Bu işlem tüm dünyada aynı programa sahip başka kişilerin dosyayı kendi bilgisayarına aktarmasına ve paylaşmasına olanak sağlıyor. Bu Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na aykırı" dedi.

Kullanıcı IP numarasından tespit ediliyor

Müzik ve sinema endüstrisine büyük zararlar veren korsanların bu eylemlerine son vermek için Türkiye genelinde takip başlattıklarını söyleyen Özbakır, "Avrupa'daki internet güvenlik, yazılım ve donanım firması ile işbirliği yapıyoruz. Teknik takibi yapan firma görevlileri filmi kopyalayıp, paylaşıma açanların IP numarasını belirliyor. Hangi filmin hangi saatte paylaşıldığını tespit ediyor. Biz de haklarında yasal işlem başlatıyoruz" diye konuştu.

Bin 285 TL para 2 ila 5 yıl arası hapis cezası

Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre filmi bilgisayarına izinsiz indirerek paylaşanların 1285 TL telif hakkı ödemesi gerektiğini vurgulayan Özbakır, "Açılan ceza davası sonucunda korsanlara 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verilebilmekte. Ayrıca telifin dışında para cezası da veriliyor. Filmleri izinsiz kopyalayıp paylaşıma açanlar için yasal işlem yapacağız. Filmlerin izinsiz paylaşımına artık izin vermeyeceğiz." dedi.

Ayda 25 bin kişi tespit ediliyor

Türkiye'de ayda 25 bin bilgisayar kullanıcısının File Sharing programları aracılığıyla porno film kopyalayıp, paylaştığı belirlendi. Geçen yıl Eylül ayında başlayan takip sonucunda 500 bine yakın kişinin aynı yöntemle porno film indirdiğinin belirlendiği ve bu rakamın sürekli arttığı kaydedildi. Filmleri kopyalayanlar en çok İstanbul'da yaşıyor. İstanbul'u, Kayseri, Bursa, Kars, Isparta, Adana ve Gaziantep izliyor.

http://mobil.haberturk.com/teknoloji/haber/529744-porno-izleyenler-hapis-yatacak
#1195


Tümamiral'den millete ağır hakaret: Türk halkı öyle karaktersiz ki...

Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Türkiye'yi dehşete düşüren 'Balyoz' kod adlı darbe planıyla ilgili sessizliğini 25 Ocak 2010'da bozmuştu.

Başbuğ, Karargah'ta düzenlenen Kazım Karabekir'i anma toplantısının ardından gazetecilerin sorularını cevaplamıştı. Darbeye zemin hazırlamak için 'cami bombalama ve kendi uçağımızı düşürme' iddialarına sert çıkan Başbuğ, tam olarak şöyle demişti: "Vicdansızlara soruyorum. Allah, Allah diye askerine hücum ettiren bir ordu nasıl Allah'ın evi camiye bomba attırmayı düşünür? Bu kadar vicdansızlık olur mu? Bu ordunun Mehmetçik'i, Allah Allah sesleriyle eğitim yapıyor. Talimnamemizde var. Böyle bir ordu, böyle bir ordunun kişileri çıkacak Allah'ın evi camilere bomba atacak, oradaki dini ibadetini yapan kişileri şey yapacak. Vicdansızlıktır, lanetliyorum bunları..."

Ancak dün internet sitelerine bir ses kaydı düştü. Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz'e ait olduğu iddia edilen bir ses kaydı kamuoyunu sarstı. Bir önceki ses kaydında çocuklarına Türkiye'yi terk etmeleri tavsiyesinde bulunan Gürdeniz, internete düşen yeni ses kaydında İslam'ın kutsal değerlerine hakaretler yağdırıyor. İşte Gürdeniz'e ait olduğu ileri sürülen ses kaydından bölümler:

"Foça olağanüstü bir yer. Çok Atatürkçü, cumhuriyetçi. Halkı çok güzel, yani halkı CHP kökenli. Türbanlı göremiyorsunuz, çarşaflı türbanlı insan yok. Kurban kafalarını asacağız çam ağaçlarının üstüne. Ne biçim âdettir ya. Kurban Bayramı'na artık ihtiyaç var mı bu dönemde? Böyle kıroluk mu olur? Dünya tarihini incele, dini fanatizm ve dogmayı kullananlar tek şeyden anlamış abi. Devrimler ve güçten başka bir b..'la olmaz bu. Değer ve inanç senin sistemine rakip oluyorsa ne yapacaksın? Bunun hesaplaşması güçle olur, başka bir şeyle olmaz. Laik, sosyal, hukuk devletimiz sonsuza dek inşallah... Bizim bayramımız da bu. Arap'ın bayramını bayram kabul etmiyorum abi. Bizim bayramımız budur. Şimdi bu Türk halkı öyle karaktersiz ki, kandil oldu mu bin tane mesaj; sana da geliyordur herhalde. Onların hiçbirine ben cevap bile yazmıyorum. Onların hepsinin ismi var."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1003113

Tümamiral Cem Gürdeniz'den hakaretlere devam 


Tümamiral Cem Gürdeniz'in hakaret dolu ses kayıtlarına bugün bir yenisi daha eklendi.

Çocuklarına "Türkiye Araplaşıyor, adım başı cami oluyor, ezan sesinden uyuyamayacaksınız. Türkiye'yi hemen terk edin" vasiyetinin ardından, dün de Türk halkına, Türk halkının manevi değerlerine, başörtüsüne, kurban ibadetine saldırdığı görülen bir ses kaydı internete düşen Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz'in AK Parti'ye oy veren yüzde 46'lık kesime de "aptal bunlar, salak bunlar" diye hakaretler yağdırdığı ortaya çıktı.

Ses kaydında Amiral Gürdeniz, "Aziz Nesin'e hak verdiğini de" söylüyor. Cumhuriyet gazetesini okuduğunu, böylelikle güne "fişeklenerek ve bilenerek başladığını" ifade ediyor.

Yine dailymotion.com adlı video paylaşım sitesinde yayına konulan ses kaydında, Deniz Kuvvetleri Plan Prensipler Başkanı Tümamiral Ramazan Cem Gürdeniz olduğu iddia edilen kişi ile Hasan E. Arasında geçen şok diyalog şöyle:

"SABAHLARI FİŞEKLENEREK VE BİLENEREK KALKIYORUM"

Hasan E. : Komutanım nasılsınız

Cem : Ha iyiyiz efendim siz nasılsınız

Hasan E. : Canım canım bende iyiyim bende iyiyim, işte nasıl olunabiliyorsa öyle iyiyim. Gazete okumazsanız hiç mesela

Cem : Cumhuriyet'i ben okuyorum her sabah mesela daha fişeklenerek ve bilenerek giriyorum.

Hasan E. : Ya keşke bende öyle olabilsem, çok dokunuyor bana olup bitenler beni öldürüyor ya

Cem : İşte o Suudi Kralıyla resme bakıyorum

H: Ya yapma Allah aşkına ağzına alma deliricem

"EN AZ ONLAR KADAR SALDIRGAN EN AZ ONLAR KADAR CESUR OLMAK"

Cem : Geleceğe daha iyi asılmak lazım ya, en az onlar kadar saldırgan en az onlar kadar cesur olmak lazım

Hasan E. : Ama bunlar, bunlar öyle cesur mesur bunlar çok hain, çok sinsi, çok tehlikeli kardeşim. Çok felaket bunlar. Bunlardan büyük felaket depremdir. Bi deprem olacak memleketin yarısı batacak öyle.

Cem : Kesinlikle katılıyorum dediğinize yüzde 100 katılıyorum ama pes etmemek lazım. İşte onların istediği de o, demoralize edip ondan sonra at koşturmak.

H.E.: Ya ben bu yaşta olduğuma memnunum ben göremicem galiba bu işleri ya valla göremicem.

Cem : Allah uzun ömür versin ama şuan esasında diri güçler veya çağdaş güçler sadece tek sorunu var organize değil, o da olacak ben ona inanıyorum.

Hasan E. : Organize değil ve paraları da yok ya

Cem : Ama onlar da olacak

Hasan E. : Kimden para alacağız hayatım

"O YÜZDE 46'LIK APTAL KESİM NE YAPTIĞINI GÖRECEK, SALAK BUNLAR"

Cem : Ama şöyle var, Türkiye zaten suni bir balon ekonomisi üzerine yürüyor şu anda. O balon bir gün patlayacak, o balon patladığında halk yaptığı hatayı anlayacak. O yüzde 46'lık aptal kesim ne yaptığını görecek.

Hasan E. : Aptaldan daha fazla şey söylüyorum ben onlara ama sen hem yüzde 95'i Amerika'ya karşı de hemde

Cem : Böyle şey olur mu ya salak bunlar ya, Aziz Nesin haklıymış yani

Hasan E. : Tabii ki ya

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1003222&title=tumamiral-cem-gurdenizden-hakaretlere-devam
#1196
Bundan bir asır önce, bu coğrafyanın çocuklarını saymak istediğimizde Arnavutları da sayardık, Arapları da... Ne oldu? Her birimiz bir yerlere savrulduk. Ve 100 yıl geçtikten sonra birbirimizi aramaya başladık...

Geçtiğimiz günlerde Başbakan Erdoğan, Türk - Arap İş Forumunda konuşurken, Mehmet Akif'ten şu mısraları okumuştu:

"Türk Arapsız yaşamaz, kim ki 'yaşar' der delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir."

Başbakan'ın sözleri medyanın bir kesiminde yadırgandı. Yapılan kimi yorumlarda, bu sözler, AK Parti hükümetinin "Arap yanlısı" bir çizgi izlediğine delil sayıldı.

Ne demekti "Türk Arapsız yaşamaz", ne demekti "Arabın sağ gözü, sağ eli" olmak?

Şiir, neredeyse tüm cumhuriyet dönemi boyunca empoze edilen "Arap karşıtı" psikolojik zemin üzerine düşmüş ve içten içe bir tepkiselliğe çarpmıştı.

Şiirin tamamını bilmeyenler ve Mehmet Akif'in bu mısraları, taa 1913 yılında, hangi duyguyla ve hangi acıyla yazdığına kafa yormayanlar için bu sorular - tepkiler anlamlı olabilir, Başbakan'ın bu mısraları hatırlaması da yadırganabilirdi.

Ama, ne Mehmet Akif'in mısralarının, ne Başbakan'ın bu mısraları 2010 yılında, Araplar huzurunda tekrarlamasının "Arapçılık"la alakası yoktu.

Mehmet Akif, bu mısralarla, 19'uncu yüzyılın sonlarından itibaren, İslam toplumlarının kavmiyetçilik zehri ile paramparça edilmesine isyan ediyor, Başbakan da, 2010 yılında bu coğrafyada yaşayan toplumların birbirine yakınlaşmasının zaruretine işaret etmek amacıyla bu mısraları Akif'ten ödünç alıyordu.

Mehmet Akif, kavmî aidiyet olarak Arnavut'tu.

Ve o tarihlerde Arnavutlar, ilk Müslüman kavim olarak, Osmanlı'dan koparılmışlardı.

Osmanlı'nın böyle böyle çözülüyor olması karşısında Akif'in içi yanıyordu.

Arnavutları başka Müslüman kavimlerin, yine kavmiyetçilik zehri ile takip edeceği endişesi gelip yüreğine oturmuştu. İşte o zeminde daha sonra memleketimizin İstiklal Marşı'nı yazacak olan bu insanın içinden şu mısralar dökülmüştü:

Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamber-i zîşânın ilahî sözünü.

Türk Arapsız yaşamaz. Kim ki "yaşar" der delidir!

Arabın, Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.

Veriniz başbaşa, zira sonu hüsran-ı mübin

Ne Hılâfet kalıyor ortada, billahi ne din!

"Medeniyyet!" size çoktan beridir diş biliyor,

Evvelâ parçalamak, sonra da yutmak diliyor.

Arnavutlar size ibret olacakken, hâlâ,

Ne bu şûrîde [karışık] siyaset, ne bu fâsid dâvâ?

Görmüyor gittiği yanlış yolu, zannım çoğunuz...

Size rehberlik eden haydudu artık kovunuz!

Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum..

Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!...

Akif böyle koyuyor son mısraları:

"Bunu benden duyunuz, ben ki evet Arnavudum..

Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!..."

Yani "Arnavudum ama, Arnavut kavmiyetçiliğinin Osmanlı'yı ve Arnavutluğu ne hale getirdiğini görüyorum, diyor. Bizi görün ibret alın, demek istiyor.

......

Aradan 97 yıl geçmiş. Osmanlı gitmiş. İslam coğrafyası hâlâ perişan. Dünyanın en sancılı, hatta en mazlum coğrafyası.

Hâlâ bu coğrafyada kavmiyetçilik zehri toplumlara içiriliyor ve bölünmeler sürecinin devam etmesi arzulanıyor.

Türkiye'ye bakın...

Bu coğrafyanın çocuklarına, Türklerine, Kürtlerine bakın...

Bundan bir asır önce, bu coğrafyanın çocuklarını saymak istediğimizde Arnavutları da sayardık, Arapları da... Ne oldu? Darmadağın edildik... Her birimiz bir yerlere savrulduk. Ve aradan 100 yıl geçtikten sonra birbirimizi aramaya başladık. Aramaya başladık ama kendi kendimize koymuyorlar ve fitne ateşini körüklemeye çalışıyorlar. Hem de, bu coğrafyanın kalbi mahiyetindeki Türkiye topraklarında....

Şimdi yeni bir Akif'in çıkıp "Türk Kürtsüz yaşamaz, kim ki yaşar der, delidir, Kürd'ün Türk ise hem sağ kolu hem sağ elidir" demesi lazım.

Bu sözü, on yıllar önce Bediüzzaman hazretleri de söylemiş bir Kürt olarak...

Ama anlamak da gerekiyor çığlıkları. 

İşte bakın, Şeyh Sait'in kendisini ayaklanmayı desteklemeye davet eden mektubuna, nasihat ve ikazlarla dolu şu ibretlik ret cevabını veriyor:

"Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet'in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslüman'ız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Bu şer'an caiz değildir. Kılıç, haricî düşmana karşı çekilir. Dâhilde kılıç kullanılmaz. Bu zamanda yegâne kurtuluş çaremiz, Kur'an ve iman hakikatleriyle, tenvir ve irşad etmektir. En büyük düşmanımız olan cehli izale etmektir. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira akim kalır. Birkaç cani yüzünden binlerce masum kadın ve erkekler telef olabilir."

Bediüzzaman, Kürtlerin problemleri bulunduğunu görmezden gelmiyor, onlara yönelik çok önemli değerlendirmeleri de var, ama "Kılıçla sonuç almak" ve bunu "Türklere karşı yapmak", bunu kabul etmiyor.

Bediüzzaman, bir Kürt olmasına rağmen, inanç ve hayat planında şöyle çarpıcı bir kıyası da önümüze koyuyor:

"...Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyet'e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" Dedi: "Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel (etki-tepki) ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hatta dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur..."

Bir Arnavut olarak Akif öyle diyor, bir Kürt olarak Bediüzzaman böyle diyor. İşte "Türk Arapsız yaşamaz" ifadesi böyle bir dünya görüşü zemininde ortaya çıkıyor.

....

Hepimiz, bu ülkenin, hatta bu coğrafyanın tüm insanları olarak...100 yıldan beri kaybettik, kaybettik, kaybettik.

Türkiye şu sıralar, bu coğrafyada yeni bir dil geliştirmeye çalışıyor. Bu barış, kardeşlik, dostluk dili.

Ama kendi içimizde sıkıntılar var.

Neredeyse zaman zaman birbirimizin dilini hiç anlamıyormuş gibi haller oluyor.

Oysa bin yıldır aynı inanç, tarih ve kültür potasında yoğrulmuşuz. Kız almış, kız vermiş akraba olmuşuz.

Fitne ateşini söndürecek inanç değerlerimiz var.

Gözlerimizi gönüllerimizi, başka dünyaların fitne çağrılarına değil, kendi gönüllerimize yöneltebilirsek, yeniden bir sevgi medeniyeti inşa edebiliriz.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=27074
#1197
Bir insana yapılacak en büyük kötülük, kendi çapını aşan görevlere getirmektir, derler ya, doğru gerçekten...
Kılıçdaroğlu için üzülüyorum bazen. Orta kademe bir CHP yöneticisi olarak bir boşluğu doldurabilirdi; uzmanı olduğu alanda, yolsuzluk dosyaları filan hazırlayarak "temiz siyaset"e önemli katkılarda da bulunabilirdi. Ama ana muhalefet partisi liderliğinin beş-on numara büyük geldiği her gün bir kere daha çıkıyor ortaya.
Hayır, hayır... Çömelme polemiğinden söz etmiyorum. O mesele karşı karşıya olduğumuz çapsızlık-vizyonsuzluk-politikasızlık-cesaretsizlik-inisiyatifsizlik-yetkisizlik tablosunun tipik bir örneği değil; olsa olsa bir karikatürü...
Asıl tipik örnek -ne akla hizmetse- yaptığı türban açıklamasından çark etmesiydi.
Bir parti genel başkanı bundan daha zor bir duruma düşemezdi herhalde. Bir gün önce gayet net bir ifadeyle "Biz iktidara gelirsek üniversitelerdeki türban yasağını kaldıracağız" diyorsunuz; bir gün sonra ise "Ben öyle demek istemedim" diye yazılı açıklama yayınlıyorsunuz. İşin en kötüsü kimse bu çark edişe şaşırmıyor. Hatta bekliyor. İki açıklama arasında geçen sürede kimden zılgıt yediğiniz konusu da hiç merak edilmiyor; çünkü biliniyor...
Yani, merhametli her insanın içini sızlatacak bir pozisyon... Sadece onun için değil, önümüzdeki seçimlerde CHP'nin Kılıçdaroğlu sayesinde patlama yapacağını umanlar açısından da öyle...
X x x
Kılıçdaroğlu'nun CHP'yi vesayetçi çizgiden uzaklaştırıp daha demokratik bir çizgiye çekeceği umutlarının tepe yaptığı günlerde de yazmıştım: Köklü partilerde köklü politika değişiklikleri ancak güçlü liderler tarafından yapılabilir; kendisi zaten vesayet altında olan zayıf liderler tarafından değil, diye...
Kaldı ki, CHP'nin uzun yıllardır süregelen demokrasi karşıtı çizgisinin değişmesi öyle partinin tepesindeki bir kişinin değişmesi ile olabilecek bir şey de değildir. "Sosyal demokraside bir yenilenme" yaşanacaksa eğer, bunun en temel unsurlarından biri doğru bir laiklik anlayışı; inanç ve ibadet özgürlüğünün temel bir özgürlük olarak içe sindirilmesi olmak zorunda. Zira, bugün demokrasinin en çetin konusu bu. Şu anda sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada demokrasi tartışmalarının en çetin geçtiği; modernizmin en fazla çuvalladığı; Avrupa'nın en kararlı insan hakları savunucularının "sınıfta kaldığı" sınav bu noktada veriliyor. Yıllar yılı "anti demokrasiye demokrasi tanınamaz" klişesiyle durumu idare eden "modernist" tutucular, hayatın getirip dayattığı hiçbir sorunu çözemez haldeler. Avrupa'nın göbeğinde yaşayan 5 milyon Müslüman'la ne yapacaklarını, neyi yasaklayacaklarını, neyi serbest bırakacaklarını şaşırmış bir halde birbirlerine bakıyorlar. İşte böyle bir tarihi süreçte, Türkiye'de sosyal demokrat tabanda din ve inanç özgürlüğü temelinde kıyasıya bir tartışma yaşanmadan, laiklik anlayışı köklü bir biçimde sorgulanmadan CHP türban konusunda tutum değişikliğine gidemez. Olsa olsa, "değişiyormuş" gibi görünmek için kimi şovlar düzenleyebilir. Bir bakarsınız Baykal'ın yaptığı gibi çarşaflı üyelere rozet takarak seçmen kandırmaya çalışır; bir bakarsınız Kılıçdaroğlu gibi bir gün söylediğinden ertesi gün çark etmek zorunda kalır.
Evet, yaşadığımız bütün bu olayların sonucu olarak, bugün türban gerçekten de bir simgeye dönüşmüş durumda. Herhangi bir siyasi hareketin demokrasi, özgürlükçülük, çok kültürlülük, sivil siyaset gibi temel meselelerdeki konumlanışında turnusol kağıdı görevi gören bir simge...
Eğer CHP bir gün -öyle kaset savaşları yüzünden gerçekleşen bir lider değişimi değil- tabandan yukarı doğru gelişen gerçek bir tartışma yaşayabilirse ve bu tartışma sonucu parti, kendi içindeki totaliter çizgiyi yenip özgürlükçü bir açılım yapabilirse, böyle bir açılımın türbanlılara faydası olacak elbette.
Ama hiç kuşkunuz olmasın ki asıl faydası CHP'nin kendisine olacak. O zaman sosyal demokrasinin bu tartışma sayesinde daha olgun, daha derin ve daha çağdaş bir demokrasi kavrayışına doğru uzun ve verimli bir yolculuğa çıkışına tanık olacağız.
#1198
Çocuk bulunan bütün araçlarda oto koltuğu bulundurmaya yönelik Trafik Yönetmeliği'nin yürürlüğe girmesi ile oto koltuğu satışlarında patlama yaşandı. Firmalar siparişe yetişemiyor. Peki koltuklarda en güvenlisi hangisi?

İçinde çocuk bulunan bütün araçlarda oto koltuğu bulundurmaya yönelik çıkarılan yeni Trafik Yönetmeliğinin 1 Haziran 2010 tarihinde yürürlüğe girmesi ve cezai yaptırımların getirilmesiyle, oto koltuğu satışlarında büyük artış yaşandığı ve firmaların sipariş yetiştiremediği bildirildi.

Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) verilerine göre, doğumdan itibaren çocuk oto koltuğu kullanımının zorunlu olduğu ülkelerdeki kazalarda, çocuk ölüm oranı yüzde 3'lere gerilerken, yasal zorunluluk olmayan ülkelerde yüzde 46'lara çıkıyor.

Dolayısıyla, oto koltuklarının doğru kullanımıyla kaza sırasında bebek ve çocuk ölümlerini büyük oranda azaldığı bilinse de oto koltuğu satışlarının AB'ye uyum çerçevesinde çıkarılan yeni yasayla birlikte arttığı belirtildi.

Ailelerin 12 yaş altındaki çocukları kapsayan oto koltuğu zorunluluğuna uymamaları halinde trafik kontrollerinde 55 liradan başlayan para cezalarını ödemek yerine oto koltuğu almaya yöneldiği belirtildi.

Türkiye'deki oto koltuğu pazarının bu yıl yüzde 60 oranında büyüyeceği öngörülerinin yapılmasıyla bebek-çocuk mağazalarının yanında, Kipa, Migros gibi süpermarketlerde de oto koltuğu satışlarına başlandığı gözlendi.

Ürünün markasına, çarpışma testlerindeki güvenilirlik derecesine, kullanılan malzemenin kalitesine, isofix adı verilen sabitleme yönteminin bulunup bulunmadığına göre fiyatı 70 liradan 1.300 liraya kadar değişiyor.

Pazarın büyük çoğunluğunu ithal ürünler oluştururken, Maxi Cosi, Britax Römer, Chicco, Kraft, Bebe Confort, Sunny Baby, Recaro, Concord, Storchenmuhle, Baby Max, Koala, Nania gibi markalar ön plana çıkıyor.

Türkiye'nin sekiz kentinde faaliyet gösteren Joker bebek-çocuk-hamile mağazalarının Alsancak Satış Sorumlusu Selen Hacıoğlu, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, yasanın çıkmasından sonra oto koltuklarına yoğun talep olduğunu ve sipariş yetiştirmeye çalıştıklarını söyledi.

Hacıoğlu, ''Son birkaç ayda talep yoğunluğundan ödemesini yapıp bekleyen müşterilerimiz var. Sıra bekliyorlar koltuklar için'' dedi.

Koltukların üç grupta toplandığını aktaran Hacıoğlu, doğumdan itibaren 13 kiloya kadar, 9-18 kilo arası ve 9-36 kilo arası modellerin bulunduğunu anlatan Hacıoğlu, ''Ailelerin ikinci bir koltuk almaktansa bir tane alıp yıllarca kullanmak için en çok 9 kilodan 36 kiloya kadar olan oto koltuklara yoğun talep gösteriyor. Bunlar 12 yaşa kadar kullanılıyor'' diye konuştu.

EN GÜVENLİSİ HANGİSİ?

Hacıoğlu, bazı markaların fiyatlarının daha yüksek olduğunu, bunlarda sünger yerine darbe emici özelliği daha yüksek olan köpük kullanıldığını, kumaşların ise bütün markalarda ''en az yanıcı'' özelliğe sahip olduğunu ifade etti.

En güvenli ve kaliteli oto koltuğunun nasıl anlaşılacağının sorulması üzerine Hacıoğlu, ''Aslında hepsi AB standartlarında. Bu standartlara sahip olmayan ürünler satılmıyor zaten.

Dolayısıyla bütçeye göre bir ürün satın alınabilir. En iyi marka diye sınıflandırmaktan ziyade, güvenlik sertifikalarına bakılmalı, dolayısıyla kalite belgesini mutlaka sorgulanmalı'' şeklinde konuştu.

Selen Hacıoğlu, isofixli oto koltuklarının bağlanma yöntemini şu şekilde anlattı:

''Koltuğun arkasında demir çubuklar var. Arabanın koltuğundaki aksamla birleşiyor. Bağlaması çok kolay. Tek kişinin yapabileceği bir sistem. Bayan şoförler de kolaylıkla yapabilir.

Zaten bir kere bağlanıyor ve sürekli bu şekilde kullanılıyor. Isofixi açıyoruz, kancaları çıkarıyoruz. Arabada bizim göremediğimiz, koltuğun biraz daha iç kısmındaki demir kancalara monte ediyoruz.

İkisini denk getirdikten sonra bastırıyoruz ve yeşil ışıkları gördüğümüzde bağlanmış oluyor. Çıkarması da kolay. Düğmesine basıyoruz ve koltuk çıkıyor. Bu kadar basit bir işlem.''

2000 yılından bu yana üretilen otomobillerin büyük çoğunluğunda bağlama hatasını en aza indiren isofix sisteminin mevcut olduğunu dile getiren Hacıoğlu, istenirse sonradan da bu sistemin taktırılabileceğini söyledi.

Isofixsiz modellerin ise emniyet kemeriyle otomobile bağlandığını dile getiren Hacıoğlu, ''Oto koltuğunu arabaya yerleştiriyoruz, yatış ayarına getirdikten sonra emniyet kemerini koltuktaki yerine geçiriyoruz. Kemeri taktıktan sonra genişliğini alıyoruz, sıkılaştırıyoruz. Hiçbir boşluk olmaması gerekiyor'' dedi.

Hacıoğlu, 12 yaş sonrasında otomobilin emniyet kemeri çocuğun boynunu kesmeden bağlanabildiği için oto koltuğu zorunluluğunun bulunmadığını, ama istenirse 22,5 kilodan sonra oto koltuğu yükselticilerle de koltuk kullanmaya devam edilebileceğini sözlerine ekledi.AA

http://www.haber7.com/haber/20100702/Cocuk-koltugu-siparisleri-patladi.php
#1199
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun başörtüsü konusunda Radikal Gazetesi'ne söylediklerini okuyunca heyecanlandım. Yeni şeyler söylüyordu. Bu soru, Kılıçdaroğlu'na ilk kez sorulmadı. Adaylığını açıkladığı günden beri bu soruya muhatap oldu. Her defasında geçiştirdi, hiç net cevap vermedi. Kongre konuşmasında bile konuya merdiven altlarında sigortasız çalışan başı örtülü kızlar üzerinden girdi. Ne demek istediği ise anlaşılamadı.

CNN'de Ahmet Hakan'ın programında 'Nasıl çözeceksiniz?' diye üzerine gidildi, ısrar karşısında 'Anayasa Mahkemesi'nin kararı' diyerek sıyrılmaya çalıştı. Çözüm derken yasağı savundu.

Herkes biliyor ki, başörtüsü konusunda Anayasa Mahkemesi'ni referans yaptığınız zaman sorunu çözümsüzlüğe terk etmiş oluyorsunuz. Üniversitelerde yasağın tek dayanağı Mahkeme'nin yorumu... Yasakçıların tek sığınağı... Ne Anayasa'da ne yasalarda yükseköğretimde başörtüsünü yasaklayan bir hüküm var.

Radikal Gazetesi'nden meslektaşlarımız Kemal Kılıçdaroğlu'na başörtüsünü tekrar sordu. CHP liderinin 'İktidarınızda başörtülü kızlar üniversiteye gidebilecek mi?' sorusuna verdiği cevap aynen şöyle: 'O sorunu biz çözeriz ve çözmeye de kararlıyız.' Söylediği sözün anlamı çok açık... Kılıçdaroğlu, başörtüsü sorununu çözmeye sadece niyetli değil, aynı zamanda kararlı... Yani vurgulu bir çözüm vaadi değil mi bu?

'Nasıl çözeceği' sorusuna ise şu karşılığı verdi: 'Onu da bize bıraksınlar. Terörü de çözeceğiz, türban sorununu da çözeceğiz.' Çözümün yöntemi konusuna açıklık getirmedi. Ancak bu soruya cevap verirken 'türban' kelimesini kullanması dikkat çekti. Çünkü bazı kesimler başörtüsü ile türban arasında fark olduğunu, başörtüsünün masum, türbanın ise 'siyasî simge' olduğunu söylüyor.

Kılıçdaroğlu başörtüsü ile türban arasında ayrıma gitmeden 'Biz çözeceğiz ve de kararlıyız.' dedi. Radikal'den meslektaşlarımız, bu kez doğrudan türbanı önceleyerek aynı soruya tekrar sordu...

'Türbanlı kızlar üniversiteye girebilecekler mi?' Kılıçdaroğlu'nun cevabı, yukarıdaki sözlerini teyit eder şekilde: 'Toplumsal desteği sağlayacağız. Herkesin okumasına olanak sağlayacağız. Kimsenin endişesi olmasın. Biz bu sorunu çözeceğiz.'

Ben CHP liderinin bu sözlerini çok önemsemiş, çözüm konusunda umutlanmıştım. Başörtüsünün önündeki CHP engeli kalktı diye düşünmüştüm. Yazıyı bitirirken çözüme çok yakın bir yerde olduğumuzu söyleyecektim ki, Kılıçdaroğlu'nun açıklaması geldi.

CHP lideri sabah ve öğlen değil, akşam saatlerinde sözlerini düzeltmeye çalıştı. Gazetenin manşetinde yer alan 'Kızlar üniversiteye türbanla gidecek' ifadesini kullanmadığını söyledi. Doğrudan öyle bir ifadesi yok ama 'Türban sorununu çözeceğiz' ne demek? Bu cümlenin tek anlamı var... Buradan, üniversitelerde yasağa son vermenin dışında başka sonuç çıkar mı?

CHP lideri açıklamasında Danıştay'ın, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını hatırlatıyor. Eğer CHP yargının kararları doğrultusunda çözüm arıyorsa 'mevcut durumu' iyileştirmek mümkün değil. Başörtüsü veya türban sorunu yargıya havale edildiği an çıkacak netice belli... Yasağın devamı. Bu toplumsal soruna siyaset çözüm üretmeli. Burada da CHP'nin rolü belirleyici... Bırakın desteği engel olmaması bile yeterli. O sözler o yüzden heyecan vericiydi.

Kılıçdaroğlu'nun 'başörtüsüne özgürlük' mesajını CHP bünyesinin kolay hazmedeceğini zaten beklemiyordum. Üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan değişikliğe hayır oyu vermekle kalmamış, iptali için Anayasa Mahkemesi'ne koşan bir partiden söz ediyoruz. Yasağın yılmaz savunucuları Nur Serter ve Necla Arat gibi isimlerin tepki vermemesi düşünülemez.

Kılıçdaroğlu'nu açıklamaya iten, içeriden gelen itirazlar, tepkiler olmalı. Yeni politikalara elbette direnenler olacak. Kılıçdaroğlu, sözlerinin arkasında durabilmeliydi. Söylediklerinden 'başörtüsüne de türbana da üniversitede özgürlük' anlamı çıkıyor. Düzeltme bu mesajın ağırlığını zedeliyor ama bütünüyle ortadan kaldırmıyor. Bundan sonra CHP bir iyiliği dokunmasa bile başörtüsü konusunda gölge etmez herhalde...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1001792&title=basortusu-sorununu-cozecegiz-ne-demek
#1200
Artan terör saldırılarından sonra Öcalan'ın muhatap alınması konusunu gündeme geldi. Sedat Laçiner ise tam aksini düşünüyor ve İmralı'dan PKK'yı yöneten Öcalan'ın etkinliğini kırmak için önerilerde bulundu.

Nursel Tozkopran'ın röportajı

Gazeteler, internet siteleri, televizyonlar, radyolar... Son bir haftadır hiçbir haberi, hiçbir haber tartışma programını kaçırmıyorum.
Biranda tırmanışa geçen terör olayları beni haber manyağı yaptı.
Her okuduğum ya da izlediğim şehit haberleri ile yıkılıyorum. Ve haber ya da haber tartışma programlarının neticelerine umut bağlıyorum.
Terör olayları bitecek mi, kim bitirecek, çözüm nedir diye o kanaldan bu kanala geçiyorum.
Hangi gazeteci ya da hangi alanında uzman kişi nasıl bir çözüm sunuyor, ne diyor...
Başbakan ne diyor, muhalefet liderlerinin çözüm önerileri nedir...
Çıldırmış durumdayım. Artık şehit haberi duymak istemiyorum. Terörü unutmak huzur, barış içinde yaşamak istiyorum.
Yazılarını da çok yakından takip ettiğim uluslararası ilişkiler, uluslararası güvenlik ve Türk dış politika uzmanı Doç. Dr. Sedat Laçiner'i aradım. Kendisine gündeme dair her şeyi sordum.

-Bazı gazeteciler, "Şayet akan kanı durduracaksa PKK muhatap alınsın" diye çok gürültü kopartan bir seçeneği dillendirdiler... Siz bu öneriyi şok edici buluyor musunuz?

Akan kan terör örgütü muhatap alınarak durmaz. Bunun dünyada örneği de yok. IRA ve ETA örneklerini bilmeden, okuyup incelemeden konuşanlar çok. Terör örgütü ile müzakere etmek demek bölünme pazarlığını yapmak demektir. Zaten PKK ne istediğini açık ve net bir şekilde ortaya koydu. Sonra karşınızda aklı başında makul insanlar yok ki: PKK'nın bugüne kadar öldürdüğü 16 yaş altı çocuk sayısı 395. Örgüte katılanların ezici bir çoğunluğu 16 yaş altı çocuklar. 12, 13 yaşında pek çok çocuk Kandil'de terörist olarak yetiştiriliyor. Örgütün öldürdüğü sivil sayısı 5 bin 700'den fazla. Yani PKK'ya terörist örgüt diyemiyorsanız dünyada kimseye bu etiketi, yapıştıramazsınız. PKK ile müzakere etmek, onu muhatap almak her şeyden önce ilkesizlik olur, demokratik değerlerle de çelişir. Bu durumda hak aramanın bir yolu olarak şiddet meşrulaşmış olur.

Sorun PKK'nın talepleri mi?

PKK muhatap alınırsa PKK'nın talepleri bellidir: Ayrı bir devlet istiyorlar, Öcalan için Barzani'nin konumuna benzer bir statü, teröristler içinde meşru savunma gücü payesini bekliyorlar. Eğer bunları vermeye hazırlarsa bunu PKK ile oturup konuşmadan da yapabilirler, kimse kimsenin elini tutuyor değil. Fakat bu durumda da terörün biteceğini, bölgenin huzura kavuşacağını sanmıyorum. Nihayetinde PKK terör dışında bir şey yapmayı bilmiyor. Asıl yapılması gereken PKK'yı değil Kürtleri muhatap almak, şiddet ile çözüm olacağı konusundaki ümitleri bitirmektir. Özellikle Öcalan'ın dışarı çıkma ümitleri de sona erdirilmelidir. Öcalan siyaseten idam edilmelidir. Aksi takdirde Öcalan dışarı çıkabilmek için gücünü sık sık ispat etmeye çalışacak ve terörü etkili bir araç olarak görecektir."

-Siyasilerin mutabık kalması sorunun çözülmesini kolaylaştırır mı?

Elbette kolaylaştırır. Özellikle AK Parti ve CHP'nin bu konuda ortak bir tavır geliştirmesi çözümün yarısı gibidir.

KAN TERÖR ÖRGÜTLERİNİN GIDASIDIR

-MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Olağanüstü hal" talebi oldu, bu öneri neredeyse hiçbir kesimden kabul görmedi ama bildiğim kadarıyla MHP hala bu talebin arkasında duruyor. MHP'nin bu talebi için ne diyeceksiniz?

Terör sıkıyönetim ve OHAL dönemlerinde serpildi, güçlendi ve bugünkü sorun halini aldı. Türkiye'de demokrasi çok fazlaydı da terör böyle bir ortamda büyüdü değil ki. Türkiye sertlik anlamında bu sorunu çözebilmek için her türlü önlemi denedi. Denenmiş ve başarısız olmuş yöntemlerde ısrar etmek doğru olmaz. Bu arada "OHAL gelsin, çare budur" diye bir reçete olmaz. Bunu kahvelerde konuşurlar, fakat bir siyasi partiye birkaç cümlelik reçeteler yakışmaz. Tüm siyasi partilerin karşımıza çok boyutlu, çok kapsamlı rapor ve analizlerle gelmesi lazım. OHAL önerisine dönecek olursak OHAL, tam da PKK'nın istediği haldir. Çünkü terörist daha fazla çatışmadan korkmaz. Aksine davasını sürdürebilmek ve daha çok adam devşirebilmek için çatışma artsın ister. Kan terör örgütlerinin gıdasıdır, daha fazla hak ve özgürlük ise terörü zayıflatır.

HALA ŞEHİT CENAZELERİNDEN RANT UMAN SİYASİLER VAR

- Medya'da bu terör olaylarını veriş konusunda çok ciddi eleştirilere muhatap oldu. Özellikle şehit cenazelerinin dramatize edilmesi nedeniyle... İçişleri bakanı Beşir Atalay da "terör olayları ne kadar etkili ve acıları derinleştirici verilirse, örgütün o kadar propagandası yapılmış olur" dedi. Yine Bakan Atalay'ın deyimiyle medya gerçekten terörün ekmeğine yağ sürüyor mu?

Medyanın rolü konusunda medyanın yönetim tarafından iyi yönlendirilemediğini düşünüyorum. Terörle mücadelede ülkelerin enformasyon merkezleri olur. Çünkü terörle mücadele bir propaganda savaşıdır. Savaş imgeler üzerinden verilir. Örgüt eyleminin abartılı bir şekilde haberleşmesini isterken devletler kendi başarılarını abartıp, örgütün başarısını minimum göstermeye çalışır. Bu nedenle Batı'daki cenazeler uzun törenlere dönüşmez, acılı insanlar çok fazla görüntülenmemeye çalışılır. Aynı şekilde bayraklara sarılmış birçok tabutu yan yana göstermek bir devlet için iyi değildir. Bu tür törenlerde generaller, siyasiler vs. ağlamamalı, acizlik gibi algılanabilecek işaretleri vermemelidirler. Medyanın bunlara dikkat etmesi gerekir, ancak medya açısından asıl hatayı siyasiler ve bürokratlar yapmaktadırlar. Bizde hala şehit cenazelerinden rant uman siyasiler vardır. Oysaki şehit cenazelerinde slogan atılmaz, bağırılıp çağrılmaz. Bu ayıptır, her şeyden önce bu durum medeni değildir. Cenazede sessiz kalınır, o sessizlik pek çok şey söyler. Fakat burada asıl hataların devlet eliyle yapıldığını görüyoruz. Hal böyle olunca sadece medyayı suçlamak doğru olmaz.

Medyadan kaynaklanan hatalara gelince, ilk sorun reyting kaygısı ile ham görüntülerin dahi yayına sürülmesi. İkinci olarak medya kanlı canlı, kavga eden tartışan konukları tercih ediyor. Bu tür kişiler ise terör saldırılarının arttığı dönemlerde ortamı rahatlatıcı değil, ortamı daha da gerici açıklamalar yapmaktadırlar. Hatta eğer konuklar kavga etmiyorsa moderatör kavga çıksın diye konukları tahrik etmektedir. Medyada bir diğer sorun ise kalitesizliktir ki bu burada detayına giremeyeceğimiz kadar karmaşık bir konudur.

PKK ÖCALANI KULLANIYOR, ÖCALAN  DA PKK'YI

-Şimdi yeniden en başa dönmek istiyorum. Terör çok kanlı yüzüyle son iki haftadır tekrar gündemimize girdi. Neden şimdi?

2000'li yıllardaki terörü öncesinden ayıran en önemli özellik örgütün sokaktan gelen fiili desteği önemli oranda kaybetmiş olmasıdır. Sokakta Kürtçülük artsa da, azalsa da şiddet ile bu işlerin çözüme kavuşacağı yönündeki inanç Kürtler arasında dip yapmıştır. Bunun en önemli nedeni ise Kürt sorununda ve genel olarak demokratikleşmede yaşanan iyileşmelerdir. Örgüt o zamana kadar Kürtçenin yasak olmasından ve ağır insan hakları ihlallerinden beslenmiştir. Türkiye Kürtçenin önündeki yasakları kaldırıp, bir de 24 saat Kürtçe yayın yapmaya başlayınca, bunlara ek olarak insan hakları alanında kaydadeğer gelişmeler ardı ardına yaşanınca PKK'nın davası çökmüştür. Geriye neredeyse bir tek ayrı bir devlet hayali kalmıştır. Ayrı bir devlet dışında PKK'nın mücadelesini üzerine oturtabileceği bir sebep kalmamıştır. Özerklik için dahi yöntemin silahlı mücadele olmayacağını artık hemen herkes kabul ediyor. Aslına bakarsanız bu değişimin en çok da PKK farkında... Fakat yeni koşullara uyum sağlamakta zorlanıyor. Özellikle yaşlılar kendilerine ne olacağının hesabı içinde. Öcalan ise kısa vadede dışarı çıkmak dışında bir şey düşünmüyor. Ardından yeni bir Barzani olmak istiyor. Fiili bir başbakan gibi davranabilen bir adam olmanın hesabı içinde. PKK Öcalan'ı kullanıyor, Öcalan PKK'yı. En çok kullanılan ise elbette BDP.

PKK demokratikleşmenin kendisini önemsiz ve işlevsiz bıraktığını da biliyor, Kürt sorununda yeni bir döneme girildiğinin de farkında. Eğer el çabukluğu gösterip yeni bir forma girmezse PKK ile birlikte örgütün Öcalan, Karayılan gibi isimleri de tarih olacak. Sorun ise PKK terör dışında bir yöntem bilmiyor. Aynı zamanda uzun vadede terörün işe yaramayacağını da biliyorlar. Bu nedenle kısa döneme sıkıştırılmış yoğunlaştırılmış terör ile demokratikleşmenin açığını yakalayıp muhatap haline gelmeye çalışıyorlar. Eğer bunu başarırlarsa Kürt sorununun bundan sonraki kısmının da önemli bir aktörü olabileceklerini düşünüyorlar. Fakat dikkat edilirse terör eylemlerine Türkiye'den katılım sayısı geçmişle kıyaslandığında oldukça az. Çünkü taleplerin önemli bir kısmı karşılandı. PKK terörü bir hafiflese devletin Kürtleri ve Kürt kimliğini kucaklaması, hatta dışarıda dahi Kürtlüğün en önemli temsilcisi olması işten bile değil. Zaten içeride biriken nefret ve kin tohumlarının boşalması da böyle olacak, yani içerideki gerilim dışarı atılarak, dışarıda ortak çıkarlar oluşturularak sorun zaman içinde çözülecek.

Burada en önemli sorun devletin demokratik açılımda, yani siyasi açılımda muhatap bulamamasıdır. PKK, BDP'nin (DTP) muhatap olmasına engel oldu. Muhatap adresi olarak İmralı, yani terör örgütünün başı gösterildi. Oysa ki böyle bir örnek yok. Dünyanın hiçbir yerinde Öcalan kadar kanın içinde olan bir kişi ile müzakere yapılamaz. Eğer BDP kendisini reddetmeye devam eder ise ya açılım suya düşecek, ya da devlet ve toplum PKK ve uzantıları dışında muhataplar ortaya çıkaracak. Aslına bakılırsa Türkler kendilerine düşen kısmını yerine getiriyorlar. Türk aydınları Ergenekon'a da, diğer devlet içi çeteleşmelere de cesurca karşı çıktı. Güneydoğu'daki insan hakları ihlallerini ortaya çıkaranlar daha çok Türkler oldu. Türkiye aynısını Kürtlerden de bekliyor. Kürt aydınlarının, halkın, esnafın, aklı yeten herkesin bu meselede muhatap boşluğunu doldurması, Kürtler ne istiyor bunu ortaya koyması lazım. Böylece PKK dışında gerçek muhataplar ortaya çıkar. Anlayabiliyorum, PKK bu insanları tehdit ediyordur, fakat hepimizin iyiliği için bu cesareti göstermemiz gerekiyor. Kim bilir belki de böyle bir gelişme karşısında PKK da değişir ve sürece olumlu katkı yapmaya başlar.

-PKK yeniden şehir hedeflerine yönelirken neyi amaçlıyor?

PKK işlevsiz kaldığının farkında... Bu nedenle format değiştirmeye ve silahlı gücünü yok olmamak için elinde tutmaya çalışıyor. Kırsalda sonuç alınamayınca şehir örgütü haline gelmeye çalışıyorlar. Fakat silahı ellerinde asla bırakmıyorlar. Önce belediyeleri aldılar, şimdi bu belediyelerin etrafında paralel bir devlet kurmaya çalışıyorlar. Gerek KCK, gerekse diğer şehir terör eylemleri hep aynı hedefe dönük, fiili bir devlet gücü yaratabilmek. Şehir eylemlerinin, özellikle batıdaki eylemlerinin bir diğer hedefi de toplumun sinir uçlarıyla oynayarak onu bir an önce örgütün istekleri doğrultusunda pes ettirebilmek. PKK bir yandan zamanının kalmadığını düşünüyor, diğer taraftan da Irak'taki gelişmeler ve Türkiye ile ABD ve İsrail arasındaki gerilim nedeniyle büyük fırsatların her an doğabileceğini düşünüyor. Yani bir oldubittiye hazırlık yapıyor.

PKK'nın önemli bir hedefi şehir örgütü haline gelmek. Eğer başarabilirse eylemleri büyük şehirlerin sokaklarına da taşımak istiyor. Terörü silahlı bir sivil direnişe çevirebilirse meseleyi iç savaşa kadar götürebilir. En azından hayalleri bu yönde.

ÖCALAN, ÇİMENTO GİBİ BİRLEŞTİRİCİ BİR FAKTÖR

-Tüm bu olup bitenlerde Öcalan ne kadar etkili, rolü nedir?

Öcalan birleştirici bir faktör. Çimento gibi. Aslında PKK'da doğrudan bir gücü yok. Fakat efsane haline geldiği için onun dışında bir kişinin PKK'yı bir arada tutamayacağını herkes bildiğinden alternatifsiz lider konumunda. Sokağı da, dağı da bir arada tutuyor. O da bunun farkında. Ancak zaman zaman hakim olamadığı olaylar olduğunu da görüyor. Ancak bunu dışarıyla fazla paylaşmıyor ki gücü sorgulanmasın.

Diğer taraftan Öcalan kendisini hapse sokan gücün Türkiye olmadığını düşünüyor. "Beni buraya ABD, İngiltere ve İsrail koydu" diyor. Böyle olunca onu oradan çıkaracak güçler de yine bunlar olacaktır sanıyor. O yüzden doğru zamanı bekliyor. Devlet kendisiyle temasa geçince seviniyor. Uzun süre aranıp sorulmadığında ise unutulduğunu sanıp eylem işaretini veriyor. Bugün Öcalan rahatlıkla hapisten mesajlarını örgüte ve sempatizanlarına yollayabiliyor. Bu da Türkiye'nin ayıbı.

Bazıları Öcalan ile anlaşılarak terörün durdurulabileceğini sanıyor. Oysa ki terörün önemli bir nedeni de Öcalan'ın hala dışarı çıkabileceğini sanması. Onun bu ümidinin beslenmemesi, aksine kırılması şart. Yani Öcalan ve PKK artık dışarı çıkmayacağını bilmeli ve terör yaparak bir sonuç alamayacaklarını anlamalı. Ancak devlette bazıları bir yandan Öcalan'ın bu umutlarını besleyecek mesajlar veriyorlar, diğer taraftan da artan terör olaylarından şikâyet ediyorlar. Açılımı hala Öcalan'la yapabileceğini sananlar var. Belki KCK operasyonlarının açılım ile birlikte durmasının bir nedeni de bu oldu. Öcalan'ı kızdırmamak için bu tür önlemler alınmış olabilir. Fakat bu çok yanlış bir bakış açısıdır.

12 EYLÜL KÜRTLERİN ANA DİLİNİ YASAKLADI

-Halkalı'daki son saldırıda şehit edilen uzman Jandarma Çavuş Çağlar Bölük'ün eşi "Ben de Kürdüm size mi kaldı hakkımızı savunmak" diyerek PKK'ya sitem etti. Siz bu cümleyi nasıl okudunuz?

Kürdün hakkını savunmak ne yazık ki bir dönem en azından görünüşte PKK'ya kaldı. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Bu da Türkiye devletinin büyük ayıbıdır. 12 Eylül rejimi Türklüğe yakışmayacak şekilde Kürt kökenli vatandaşlarımızın ana dillerini yasaklamıştır. Oysaki Türkler başka milletlerin dinine, diline ve kültürüne duydukları saygı ile ün yapmışlardır. Osmanlı yıkılırken hiçbir etnik grubun dili yasak değildi. Bu anlamda 12 Eylül'ün ve elbette 27 Mayıs'ın Kürt politikaları Türklük için bir utanç kaynağıdır. Kürt ve Kürtçe eşkıyanın kucağına atılmıştır. Zaman bazı yetkililer tarafından Kürtlerin gözünün içine baka baka "siz Kürt değilsiniz" denmiştir. Elbette Kürdü savunmak PKK'ya kalmaz ama, Kürdün yalnız bırakıldığı, dışlandığı, eziyetlerden geçirildiği de açıktır. Bu dönemde tüm Türkiye'de büyük sıkıntılar yaşanmıştır. Devlet ile vatandaşları arasındaki ilişkiler çok yara almış ve aslına bakarsanız sadece Kürtler değil, Türkler de hakkı savunulacak hale gelmiştir. Hal böyle olunca Avrupa Birliği'nden, ABD'ye, terör örgütlerinden uluslar arası sivil toplum kuruluşlarına kadar pek çok sözde savunucu Türkü ve Kürdü devletine karşı korumaya kalkmıştır. Bunun temel sorumlusu ise ne yazık ki devletin bizzat kendisidir. PKK'ya Kürdün hakkını koruma cüretini veren hatalara iyi bakmak ve istismar edilen sahaları kapatmak gerekir. Sevindirici olan ise PKK gibi sahte savunucuların Kürtler arasında bekledikleri iltifatı bulamamasıdır. Demokratikleşme devam ettikçe PKK'nın asıl yüzü de herkes tarafından daha açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bugün Türkün de, Kürdün de haklarını savunan bir devlete doğru ilerlemekteyiz.

-Kanlı saldırıları göz önüne alırsak, PKK ile Kürt sorunu ne kadar yan yana koyabiliriz veya birbirinden ayırabiliriz?

Kürt sorunu, terör ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi kalkınma sorunları birbirlerini ile iç içe sorunlardır. Birbirlerini beslerler, zaman zaman neden-sonuç ilişkisine dönüşebilirler. Fakat birbirinden ayrılan çok önemli yönleri de vardır. Burada işleri en çok kötüleştireni terördür. Eğer terör kabul edilebilir bir seviyeye indirilebilirse kalkınma sorunu, ardından da Kürt sorunu kabul edilebilir düzeylere gerileyebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir bu 3 sorunun birbirinden bağımsız nedenleri de var ve ayrı ayrı çözüm paketlerinin geliştirilmesine de ihtiyaç var."

BDP, PKK'NIN TBMM ŞUBESİ GİBİ ÇALIŞAN SÖZDE PARTİ

-BDP'nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

BDP, DTP olarak ilk meclise geldiğinde şahin ve güvercinleri olan bir parti idi. Bugün ise güvercinlerinin kanatları yolunmuş, şahinlerin insafında, PKK'nın TBMM şubesi gibi çalışan bir sözde parti durumunda. Süreci kolaylaştırmak yerine kraldan çok kralcı davranıyor, bazı milletvekilleriyle terörü kınamak bir yana onu kutsuyorlar dahi. Burada fikri namus konusunda ciddi sorunlar görüyorum. BDP-PKK çizgisi dışında Kürt siyasetinde ve Kürtçü siyasette çoğulculuğa ihtiyaç var. Bu çizgi aslında Kürtleri temsil ediyor değil. Kürtler genelde dindar insanlardır, oysa BDP tavanına bakarsanız neredeyse din karşıtı insanlardan oluşuyor. Taban ile tavan arasındaki farklar bundan daha fazla. Bu da gösteriyor ki Kürt kökenli insanlar ya mecbur kaldıkları için BDP'ye oy veriyorlar, ya da Ankara'ya protest mesajlar gönderebilmek için.

AÇILIMIN ADI DAHİ PKK'YI PANİKLETMEYE YETTİ

-Açılımın tam olarak uygulanmamasının kanlı saldırıların artmasına neden olduğu söyleniyor. Sizce de böyle mi?

Açılımın uygulanamaması tamamen DTP'nin ve PKK'nın tavrına bağlıdır. Önce DTP kendisinin muhatap alınamayacağını açıkladı ve PKK'yı gösterdi. Ağustos 2009'da ise PKK açılıma karşı olduğunu, bunun kendisini tasfiye süreci olduğunu davul zurna ile ilan etti. Bir de bunun şerefine 30 Ağustos'ta silahlı saldırıda bulundu. Ne yazık ki Hükümet bunu doğru okuyamadı. Ortada muhatabı kalmadığı halde Hükümet sanki hiçbir şey değişmemiş gibi yola devam etti ve Habur faciasını yaşadık. Habur'un savunulabilecek hiçbir tarafı yok. Açılımın en sonunda, belki 2, belki 5 yıl sonra yaşanması gereken bir manzarayı en başta yaşatırsanız kendi kendinize zarar vermiş olursunuz. Öyle de oldu. Gelenler terörist kıyafeti ile Türkiye'ye girdiler. Ardından pişman olmadıkları halde yasalar zorlanarak salıverildiler. Oysaki böyle bir hesap yapılmışsa buna uygun yasal düzenlemeler de yapılmalı, hâkim ve savcılar zor durumda bırakılmamalıydı. Alınabilecek pek çok önlem vardı. Belli ki açılım süreci iyi yönetilemedi, hatta çok kötü yönetildi. Fakat açılımın adı dahi PKK'yı panikletmeye yetti. PKK açılımın başından bu yana açılımı boğmak için canla başla çalışıyor. Her türlü manevrayı yapıyorlar. Bazen sokağı karıştırıyorlar, bazense dağı. Böylece açılımın içinin dolmasını engelleyip, kendileri doldurmanın peşindeler. Ne yazık ki açılım sürecindeki yönetim yanlışları terör örgütünün açılımı baltalama ve istismar etme çabalarına zemin hazırlıyor.

-Hükümetin dış politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kimilerin eleştirdiği gibi izlenen yanlış dış politika mı tüm bunlara neden oldu?

Hükümet dış politikada pek çok başarıya imza attı. Ancak dış politikada 99 başarı 1 başarısızlık ile biranda ortadan kaybolabilir. Dış politikada gücünüzü abartır, yaptığınız eylemlerin hiçbir maliyeti olmadığını düşünürseniz bunu fena halde ödersiniz. Türkiye'nin gücünü hesaplamada abartılı davrandığı kanaatindeyim. 2001 yılında deprem ve ekonomik krizle beli bükülmüş Türkiye'nin 2002 seçimlerinden sonra geçen 7-8 yılda büyük devlet haline dönüştüğünü söylemek garip olur. Türkiye hala orta büyüklükte bir devlettir. Belki daha güçlüdür, fakat içeride bu kadar çok açığı olan bir devletin küresel sorunlarda bu kadar belirgin bir şekilde taraf olarak algılanabilecek hamlelere girişmesini riskli buluyorum. İçeri düzeltilmeden dışarıya hamle yaparsanız açığınızı birileri anında kapatır.

Buna ek olarak Türkiye enerjisini çok geniş bir alana yayıyor. Türkiye'nin tüm bunlara yetecek kadar enerjisi olduğunu sanmıyorum. (Sürecek)

http://www.haber7.com/haber/20100629/Laciner-Ocalan-siyaseten-idam-edilmeli.php

Terörist kovalarken fotokopici oluyorlar!

25 yıllık terörle mücadelede 3 ay eğitim almış er ve erbaşların kullanılmasına artık son verilmesi TSK'nın da gündeminde. Peki profesyonel ordu bu sorunu çözer mi? "Hayır" diyen Sedat Laçiner'in ilginç tespitleri var...

Nursel Tozkoparan'ın, Dış Politika Uzmanı Doç. Dr. Sedat Laçiner'le yaptığı röportajın ikinci bölümü

TSK terörle mücadelede profesyonel sisteme geçme hazırlığında. Yani artık 3 ay eğitim almaş vatan evlatları teröristlerle burun buruna bırakılmayacak... Çeyrek asrılık terör sorununun çözümü için geç kalınmış olan bu yöntem tek başına yeterli mi peki?

Uluslararası ilişkiler, uluslararası güvenlik ve Türk dış politika uzmanı Doç. Dr. Sedat Laçiner'e göre "hayır" değil.

Sınırın taşınması ve profesyonel askerlik meselesini konuştuğumuz Laçiner, TSK'nın bütütünüyle profesyonelleşmesini ve zorunlu askerliğin sembolik bir veya birkaç aylık temel eğitim şeklinde verilmesi gerektiğini belirtiyor. Laçiner'in çok ilginç tespitleri de var.

"Terörle mücadelede sadece profesyonellik tek başına yeterli değildir, çünkü iyi bir yüzbaşı veya iyi bir teğmen demek her işi yapabilir biri demek değildir." diyen Laçiner, terör bölgesinde  görev yapan subay, astsubay ve uzman erbaşların 2 yıl sonra tam kıvamına gelmişken alakasız yerlere tayin edildiğine dikkat çekiyor.

Doç. Dr. Sedat Laçiner, "Dağda terörist kovalarken birden bire kendisini Ankara'da fotokopi çeker halde bulan pek çok kişi biliyorum." diyerek çok ilginç bir noktaya dikkat çekiyor...

Yazılarını da çok yakından takip ettiğim uluslararası ilişkiler, uluslararası güvenlik ve Türk dış politika uzmanı Doç. Dr. Sedat Laçiner'i aradım. Kendisine gündeme dair her şeyi sordum.

[Abdullah Öcalan'ın PKK üzerindeki etkinliğinin nasıl kırılması gerektiğini anlatan Sedat Laçiner'le yaptığımız röportajın dün yayınlanan birinci bölümünü okumak için tıklayınız]

-Devlet Bakanı Hayati Yazıcı teröre karşı alınacak önlemleri sıralarken "Sınır taşımayı da konuşalım" dedi. Sınır güvenliği ve sınırın yerinin bazı bölgelerde kaydırılması konusunda siz ne düşünüyorsunuz. Bu bir çözüm olabilir mi?

Türkiye'nin Irak ve İran sınırları oldukça zorlu coğrafyalardan geçiyor. Özellikle Irak sınırı doğal değil, kimi yerlerde 2-3bin metreden geçiyor. Bu da savunmayı zorlaştırıyor. Bu durumda ya savunmayı dağın bu tarafında kuracaksınız, ya da diğer tarafta. Sınır değişikliği yapılabilirse elbette daha iyi korunabilir. Bir tür takas olabilir. Ancak şu anki ortam bu tarz düzenlemelere çok da uygun durmuyor. Eğer sınırı iki tarafı da mutlu edecek tarzda düzenleyebilirseniz neden olmasın, ancak bu göründüğünden daha zor bir iştir. Ayrıca sadece sınır değişikliği ile sınırlarınızı daha güvenli hale getiremezsiniz. Önemli olan sınırın her iki tarafında da güvenlik ve huzurun olmasıdır. Örneğin Fransa ile Belçika arasında doğru düzgün sınır bile yoktur. Aynı şekilde silahlar yığılı iken güvenli olmayan Suriye sınırımız bugün büyük oranda güvenlidir. Demek ki sınırları sadece silahlar korumuyor. Karşı tarafta dostlar bulabilirseniz, birlikte bir hayat geliştirebilirseniz sınırınız da güvende oluyor.

ÜÇ TEMEL ÖNLEM

Sınır güvenliği için ne gibi önlemler alınabilir?

Kısa vade sınır güvenliği için 3 temel önlemi almak mümkündür. Bunlarda ilki sınırın savunması güç yerlerinde ortak güvenlik alanları oluşturulabilir. Bu alan içinde her iki devlete de hareket serbestisi verilir. Yani zorlu bölgelerde Türk güvenlik güçleri 3, 5, 10 km derinlikte, artık ne kadar ihtiyaç varsa sanki kendi topraklarındaymış gibi hareket edebilirler. Bu durumda aynı hakkı istemesi halinde Irak tarafına da vermesiniz gerekebilir. İkinci olarak sınırda kimsenin giremeyeceği ortak sahalar oluşturulabilir. Örneğin bir dağın iki taraftaki kısmında da yerleşimden ve serbest geçişten arındırılmış noktalar oluşturulabilir. Bu bölgelerde özellikle hava saldırıları da serbest bırakılabilir.

Üçüncü önlem ise Kuzey Irak'ta, o bölgenin egemenlik dengelerini bozmadan, Türk sınırına yakın bölgelerde birkaç tane büyük askeri üs oluşturulabilir. Türk askerleri ve istihbaratçılarını barındıracak bu üsler karakol gibi değil, etrafına sıcak takip yapabilecek güç ve donanımda olmalıdır.

Yukarıda saydığımız önerilerin Irak tarafına çok sıcak gelmeyeceğinin farkındayım. Ancak bu önerilerin ABD ve Irak'a kabul ettirilebileceğini düşünüyorum.

PROFESYONELLEŞME OLMAZSA OLMAZ BİR İHTİYAÇTIR

-Yine çözüm önerileri üzerinden gidersek, terörle başa çıkmak ve kayıpları önlemek konusunda "profesyonel ordu" önerisi yeniden tartışılmaya başlandı. Profesyonel ordu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her meslekte profesyonelleşme esastır. Profesyonelliği her işte ararken, dünyanın en tehlikeli işlerinden diyebileceğimiz askerlikte aramamak mantıklı değildir. Kaldı ki günümüzde askerlik daha fazla uzmanlığı gerektirmekte, profesyonelliğin ötesinde çok detay konularda uzman olmak şart hale gelmektedir. Eğer bu ikisini TSK başaramazsa geçmişte kalan bir ordu olarak çok gerilerde kalır. Başka bir deyişle terör olsun ya da olmasın TSK için profesyonelleşme olmazsa olmaz bir ihtiyaçtır. Bunun için Türkiye'nin gerekli kaynağı da vardır. Bu bağlamda Ordu'nun tamamen profesyonelleşmesi, zorunlu askerliğin sembolik bir veya birkaç aylık temel eğitim şeklinde verilmesi gerekir.

ORDULAR YOK ETMEK ÜZERİNE KURULU YAPILARDIR

-Terörle mücadeleye gelirsek...

Temelde terörle mücadele özellikle ülke içinde ordu ile yapılabilecek bir iş değildir. Ordular yok etmek üzerine kurulu yapılardır. Ülke içinde ordunuzu ne kadar çok kullanırsanız o kadar çok hem ülkenize, hem de ordunuza yazık edersiniz. Bir düzenli orduya şurada terörü bitir demek ona yapılabilecek en büyük zarardır. Profesyonel dahi olsa düzenli birliklerle, konvansiyonel savaşa göre yapılanmış ve eğitilmiş kişilerle bu iş olmaz. Eğer ordu içinde ayrı bir terörle mücadele birimi kurulursa o zaman durum değişir. Fakat unutmayınız, bu da zordur. Kurumlar bir günde zihniyet değiştiremezler. Eğer kurduğunu terörle mücadele birimlerini normal subaylar ile kurup, ordu içinde klasik emir-komuta zincirine bağlayacaksanız onun adı ne olursa olsun özü ordunun diğer birimlerinden çok da farklı olmayacaktır. Bu nedenle bu tür birimleri polis veya MİT içinde oluşturmak, ya da bağımsız bir yapılanmaya gitmek daha akla yakın geliyor. Eğer ordu içinde profesyonel ve terörle mücadelede uzman bir oluşuma gidilirse bu da kabul edilebilir.

Profesyonel orduya geçiş bu sorunu çözmeye yeterli mi?

Terörle mücadelede sadece profesyonellik tek başına yeterli değildir, çünkü iyi bir yüzbaşı veya iyi bir teğmen demek her işi yapabilir biri demek değildir. Nasıl ki poliste trafik polisini narkotiğe veremezseniz orduda da belli uzmanlaşmaların olması gerekiyor. Ayrıca terör bölgesine Batı'dan gelen kişiler tatiller ve izinler düşüldüğünde 2 yıldan az bir süre bu bölgelerde görev yapıyorlar. Meseleyi tam kavramaya başladıkları sırada yeniden ilgisiz bir bölgeye tayinleri yapılıyor. Dağda terörist kovalarken birden bire kendisini Ankara'da fotokopi çeker halde bulan pek çok kişi biliyorum. Bu örnek geliştirilebilir yönlerimizden sadece bir tanesi. Kısacası teröristle mücadele yönetiminde ciddi reformlara ihtiyaç olduğu anlaşılıyor.

ZORUNLU ASKERLİK DÜNYANIN EN BÜYÜK İSRAFLARINDAN

- Genelkurmay bu konuda görüşünü açıkladı. Asker neden karşı profesyonel orduya?

Genelkurmay'da profesyonel ordunun güçlü taraftarları da var. Ancak diğer gündemleri teknik ihtiyaçların karşılanmasına engel oluyor olabilir. Nihayetinde zorunlu askerlik sadece terörle ilgili bir konu değil. Bazı generaller zorunlu askerliği tüm Türkiye'yi tornadan geçirme, Türk insanını Cumhuriyet değerleri doğrultusunda eğitme aracı olarak görüyor. Oysa bu kanı çok yanlış. Askere gidenlerin ordu veya cumhuriyet konusunda terbiye edildiklerini, doğru yola ulaşıp sivil hayata dönmedikleri defalarca kanıtlandı. Diğer taraftan askerlikte profesyonelleşme ve uzmanlaşma çoğunluğun hayali. Çünkü asker de acemilerle uğraşmaktan bıktı. Askere alınanların yarıdan fazlası sorunlu insanlar.

Nasıl sorunlu?

Çünkü o yaşlarda sorun çok. İşsizlik var, evlenme dönemi, ana babadan ayrılma çağları gibi. Bu insanları bir teğmene, bir yüzbaşıya verdiğiniz zaman hem zaman ve enerjileri boşa gidiyor, hem de psikolojileri bozuluyor. Dahası verdikleri emekler sonuç verse bile en nihayetinde bu sonucu 1 yıl kadar kullanabiliyorsunuz, sonrasında kalifiye elemanınız sivil hayata dönüyor, her şey yeniden başlıyor. Aslına bakarsanız zorunlu askerlik dünyanın en büyük israflarından biri. Bu kişilerden hem istediğiniz verimi alamıyorsunuz, hem de subaylarınız meşgul ediyorsunuz. Ayrıca zorunlu askerliğini yapanların işe uygun bir motivasyonları da yok. Ya aşırı istekliler, ki bu çok da istenen bir durum değildir, ya da korku ve endişe içinde teskere sayıyorlar. Geçicilik hissi içindeki bir askerde birikim oluşması ve belli yeteneklerin geliştirilmesi de oldukça zordur.

Ordu içinde profesyonelliğe karşı çıkan bazı kişilerin belirttikleri gerekçeler ise son derece zayıf. Örneğin askere maaş verirsek vatan aşkları azalır, motivasyonları azalır diyorlar. Oysa bizim subaylarımızın hepsi maaş alıyor ve vatan aşklarında herhangi bir azalma olduğunu sanmıyorum.

HÜKÜMETİN TEK HATASI

-Yaşadığımız bu kanlı terör olayları ile ilgili hükümete, orduya ve medyaya karne vermenizi istesem, önce hükümetin karne notu ne olur?

Hükümet 7 yıldır terörle mücadelenin ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarında çok radikal önlemler aldı. Bunun sonucunda sokaklarda şiddete eğilim azaldı. Hükümetin tek hatası teröristle mücadele, yani silahlı mücadele kısmında zayıf kalması. Bu konuda Hükümeti MHP, CHP ve diğer partilerden farklı görmüyorum. Teröristle mücadelede ne yazık ki AK Parti de kendisinden öncekiler gibi "asker, polis ne istemiş de vermemişim" diyor. Oysa onların güvenlik bürokrasisinin gözetim, denetim, sevk ve idaresini yapması gerekir. Üstelik bunu bürokrasi istese de yapması gerekir, istemese de. Sonuçta elinde silah ortada dolaşan 5-6 bin insan olunca yaptığınız reformlardan sonuç alamıyor, siyasi reformlara ise neredeyse hiç geçemiyorsunuz.
Kurumlara not vermek bana düşmez. Ancak ortada büyük bir dağınıklık olduğu ortada...

-Terörle mücadeleden asıl sorumlu olan kurum hangisi, Genelkurmay mı, İçişleri Bakanlığı mı?

Bu bile belli değil. Yasalar başka bir şey söylüyor, uygulama ise bambaşka. Terörle mücadelede kurumlara tek tek not verilmez, çünkü bu mücadele topyekun bir mücadeledir. Eğer her şeyi mükemmel yapıyor da bir yerde vahim hatalar içindeyseniz yaptığınız iyi şeyler tam tersi sonuçlara da neden olabilir. Örneğin ekonomik iyileştirmeleriniz, kültürel hakları genişletmeniz bir karakolunuz basıldığında başka hedeflere hizmet edebilir. O nedenle eşgüdüm ve kurumlararası uyum bu mücadelede hayatidir. Fakat hepsinden önce şoför mahallinin boş kalmaması, yani hükümetlerin kaptan koltuğuna oturması gerekiyor. Aksi takdirde kendi başına yol alan kurumların başarılı olması mümkün değildir.

Özellikle bu son kanlı terör olayları nedeniyle ordu da ilk kez yüksek sesle eleştirilmeye başladı. Ordunun karnesi nasıl sizce?

Ordu'nun ve diğer kurumların yapıcı bir şekilde eleştirilmesinde sorun yok. O anlamda yapıcı olmak kaydıyla eleştiri ortamını sağlıklı buluyorum. Ancak kurumların da eleştirilerden yararlanma kabiliyetlerini arttırmaları gerekir. Eleştirileri saldırı olarak almamalı, yapılan eleştirilerde haklılık payı gözüküyorsa bunları uygulama alanına yansıtmak şarttır. Daha da önemlisi ordu hatalarında kendisini eleştirmeyi bilmeli, üstler astların görüşlerini daha çok dinlemeli ve böylece pek çok önlenebilir yanlış medyaya düşmeden giderilebilmelidir.(Bitti)

http://www.haber7.com/haber/20100630/Terorist-kovalarken-fotokopici-oluyorlar.php