Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1281
Bugün, 27 Mayıs'ın 50. yılını idrak etmiyoruz; tam yarım asrın hesabını görüyoruz. Türkiye 50 yıl önce bugün bir gasp olayına sahne oldu.

38 subay bir çete kurup önce bize ait olan devlet iktidarını, sonra onurumuzu ve hukuk içinde yaşama güvencemizi gasp ettiler. Bizi, silahla tanzim edilen bir eşkıya düzeninin içinde yaşamaya mahkûm ettiler. Bugün bu 50 yıllık düzenin tasfiyesi ile uğraşıyoruz. Bu yüzden bir yıldönümü idrak etmenin ötesinde bir hesaplaşmayı bitiriyoruz.

12 Eylül darbesi olduğunda, olan biteni idrak edecek olanlar bugün asgari 45 yaşındalar. 27 Mayıs darbesi için bu yaşı 20 yıl daha ileri almak lâzım. Uğradığımız kazaları, başımıza gelen belaları yeni nesle anlatmak gerekiyor. Bu hesaplaşmayı gelecek nesiller adına yapmak zorundayız.

27 Mayıs sabahı, 38 düşük rütbeli subay, kendi aralarında planladıkları darbeyi icra ettiler. Kritik mevzileri ellerindeki asker ve silahlarla ele geçirdiler. Önce orduyu ele geçirmek için komuta kademesini etkisiz hale getirdiler. Sonra tek tek cumhurbaşkanını ve hükümet üyelerini tutukladılar. 235 generali ve 3000 civarında subayı emekliye sevk ederek, orduyu kontrol altına aldılar. Çevrelerinde devlet kurumlarının ve özel sektörün içinden bir çıkar şebekesi oluşturdular. Yüksek yargıyı elden geçirip hukuka bağlı bütün yüksek yargıçların görevlerine son verdiler. Kendilerine dalkavukluk eden profesör takımına üniversiteyi teslim edip, bilim onuruna sahip olanları üniversitelerden uzaklaştırdılar. Sermaye sınıfı içinde müttefikler buldular. Medyayı kendilerine payanda yaptılar. CHP'ye siyasî uzantıları olarak baktılar.

Sonra ele geçirdikleri iktidarı hem kendileri hem de yandaşları için kalıcı hale getirecek bir düzen tesis ettiler. "II. Cumhuriyet" adıyla yeni bir cumhuriyet kurduklarını ilan ettiler. Halkın seçtiği iktidarları etkisiz ve mecalsiz bırakacak bir anayasa ve yargı düzeni oluşturdular. Bunun için hukuku tepetaklak hale getirdiler. Demokrasiyi delik deşik ederek, halkın tercihlerini peşinen itibarsızlaştırdılar. Bu kadar akıl ve mantık dışı, insan onuruna, halkın irfanına bu kadar aykırı bir düzeni kalıcı kılmak için aka kara dediler, bir toplumu bir arada barış içinde yaşatan her değeri ayaklar altına alıp çiğnediler. Halka küfrettiler, inançlarını aşağıladılar. Aşına, işine göz koydular. İçine girip saklandıkları her kuytu köşeyi dokunulmaz kıldılar.

Bu milletin asaletini, sabrını ve tahammülünü sonuna kadar zorladılar. Yüzlerce yıllık devlet terbiyesine sahip bir halkı, ilkel bir kabile devletinin keyfiliğine ve zorbalığına mahkûm ettiler. Zor sınavlardan alnının akı ile çıkmış bu aziz milleti kültürsüzlüğe, ilkelliğe mecbur kıldılar. Bütün toplumsal dengeleri altüst ettiler. Sonrasında Türkiye'yi bu zorba düzeni devam ettirebilmek için bir kardeş kavgasının içine sürüklediler.

Bu muamelelerin hiçbirini hak etmedik. Bu kadar ilkelliğe ve zorbalığa layık değildik. Ama oldu. Bir kazaya kurban gittik.

Türkiye'nin 50 yıl boyunca yanlış giden her şeyi, tökezlemeleri ve kaybettikleri 27 Mayıs darbesinin eseridir. Bu 50 yılı değerlendirirken, darbe düzeninin bütün olumsuzluklarına ve engellemelerine rağmen halkın başardıklarına saygı ve hayranlıkla bakmak gerekir.

27 Mayıs'ın üzerinden tam 50 yıl geçti. Ve biz bugün hâlâ 27 Mayıs darbesini yapanların tepetaklak ettiği her şeyi yerli yerine yerleştirmekle uğraşıyoruz. Devlete olan güveni yeniden tesis etmek, hukuku tesis etmek ve 72 milyonun eşit ve onurlu vatandaşlar olarak yaşamasını temin etmek, bu düzenin bütün bakiyelerinden kurtulmakla mümkün.

Türkiye 50 yıl önce bir kazaya uğradı. Bir felakete tanık oldu. Bu 50 yıl zor geçti. Sırf bu darbecilerin düzenini sürdürebilmek için çok acıya, çok cefaya tanık oldu. Tecrübe bir milletlin hayatında en değerli şey. Bugün başına çorap örenlerinden hakkından gelecek gücümüz var.

50 yılın sonunda, geriye dönüp bakıp söyleyeceğimiz şu: Biz bu hesabı gördük. 27 Mayıs darbesini yapanlar tarih huzurunda mahkûm edildiler. m.turkone@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=988554
#1282
Başlık olarak sunduğumuz bu cümle, bir hadisin ikazından başkası değildir.

Allah Resulü Efendimiz ucuz malı pahalı fiyatına, kusurlu malı kusursuz yerine satan bir satıcıyı görünce bu ikazı yapmış:

-Müşterisini aldatan bizden değildir, demiştir.

Bu ikazı daha önceleri duymuş olan okuyucum ise aldatıldığını anlayınca şaşırmış da:

-Hangi yerde, hangi malda aldatan bizden değildir acaba? diye sorma gereği duymuş.

Elbette aldatmanın yeri, zamanı ve mekânı yoktur. Müslüman hiçbir yerde, hiçbir zaman, hiçbir malda müşterisini aldatmaz! Daha doğrusu aldatamaz, daha açığı aldatmamalıdır.. Şayet helal kazancına haram karıştırmak istemiyorsa, çoluk çocuğunu, aile efradını haram lokmayla besleyen hayırsız aile reisi durumuna düşmek istemiyorsa..

-Bu malı satan Müslüman'dır, öyle ise beni aldatmaz, diyebilmelidir insanlar.

-Bu komşu dindardır, öyle ise bana zarar vermez, diyebilmelidir komşular..

-Pazarlarda malın sağlamını öne, çürüğünü de arkaya dizerek, müşterisini aldatmaz bu Müslüman satıcı, diye düşünülebilmelidir müşteriler..

Hem müşterisini aldatacak, hem de aldatan bizden değildir diyen Resulüllah'ın şefaatine layık olduğunu düşünecek. Bu garip gelmiyor mu aldatmaktan çekinmeyen adama?

Nitekim Medine pazarında gezerken sattığı malın görünen kısmı ile görünmeyen kısmının aynı olmadığını anlayan Efendimiz soruyor:

-Bu nedir böyle ey Allah'ın kulu? Malın üstü başka, altı başka. Görünen kısmında iyisi, görünmeyen kısmında ise başka türlüsü var çünkü!. Bundan sonra meşhur ikazını yapıyor:

- Dikkat et! Aldatan bizden değildir. Malın üstü nasılsa altı da öyle olmalı, önünde ne varsa arkasında da aynı olmalıdır. Alıcı sonunda bir aldatma ile karşılaşmamalıdır..

Tezgâhın önünde dizili mallar cazip görüntüde, ancak arkasındakilerin kimi çürük, kimi ezik, kimi de defolu. Size öndeki sağlamlar gösterilmekte, poşete arkadaki çürükler, ezikler, defolular sıkıştırılmakta, eve gelip de masanın üzerine boşaltınca aldatıldığınızı anlamakta, üzülmektesiniz. Tabii sizin içinizde bir aldatılmışlık hissi, aldatanın içinde de bir kurnazlık, akıllılık duygusu... Hani nerede kaldı o müthiş ikazın gürlemesi: -Aldatan bizden değildir!

İmam-ı Azam efendimizin giyim eşyası sattığı dükkânında çalışan tezgâhtarının, sattığı elbiselerin parasını patronuna teslim ederken bir defolu takımı da defosuz elbise olarak sattığı anlaşılıyor. Kusurlu malın kusursuz mal fiyatına satıldığını anlayan Hazreti İmam, fazla parayı elinde yılan, akrep tutar gibi tutarken:

-Çabuk diyor, malı sattığın müşteriyi bul, aldığın fazla parayı özür dileyerek sahibine iade et! Yoksa ben şu anda müşterisini aldatan Müslüman gibi hissetmeye başladım kendimi. "Aldatan bizden değildir!" buyuran Efendimiz'in yüzüne nasıl bakarım sonunda?.

Tezgâhtar Yunus bin Ubeyd, Kûfe sokaklarında koşar adımlarla müşteriyi arar ve nihayet bulur, aldığı fiyat fazlasını özür dileyerek iade eder. Bundan sonra rahatlayan İmam da son ikazını yapar:

-Bir daha ucuz malı pahalı mal fiyatına satma yanlışlığı yapar da, müşteriyi aldatma hatasına düşersen, seni bu tezgâhta tutmam mümkün olmaz, bunu böyle bil!

Evet, Resulullah (sas) böyle emretmiş, O'na gerçek manada ümmet olanlar da böyle uygulamışlardır.

Bundan dolayı İslam'ı geriden seyreden tüm insanlara bir daha tekrar ediyoruz ki:

- Bilerek aldatan bizden değildir!. Şefaate layık ümmetten sayılmazlar. Bu böyle bilinmeli, aldatan Müslüman'ın yanlışı İslam'a değil, o Müslüman'ın şahsına mal edilmelidir. a.sahin@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=988077&title=aldatan-bizden-degildir
#1283
ÖNCE Hasan Pulur'un "Asma Kabakçı" fıkrasını anlatalım.

Timurlenk öğle uykusuna yatmış, bir gürültüyle fırlamış, sokaktan hıyarcı geçiyor;
- Taze hıyar, körpe hıyar!..
Timurlenk kükremiş;
- Yakalayın şu herifi, hıyarları münasip bir yerine sokun!..
Hıyarcı başlamış gülmeye;
- Ne gülüyorsun ulan?
Herif kıkır kıkır;
- Nasıl gülmeyeyim, arkadan asma kabakçı geliyor!..

GELEN NE?
Fıkrayı okudunuz, şimdi sıra "gelen" daha doğrusu gelenlerle ilgili..
1. Emlak Vergisi:
Daha önce ayrıntılı olarak yazdığımız için biliyorsunuz.
Ülkede ekonomik kriz oldu. İnşaat maliyetleri, ev ve arsa fiyatları düştü. Buna rağmen, çok sayıda il ve ilçede, gayrimenkullerin "emlak vergisi asgari değeri" yüzde 500-1.000 hatta yüzde 5 bin-10 bin artırıldı. İtiraz hakkı olmayan vatandaş, "Bu değerleri tespit edenler Patagonya'da mı yaşıyor?" diye söylene söylene, yeni değerler üzerinden hesaplanan vergileri ödediler ya da ödeyecekler.
2. Kira Artışları:
Gelir Vergisi Kanunu'nun. 73. maddesine göre; kiraya verilen gayrimenkullerin kira bedelleri emsal kira bedelinden düşük olamıyor. Emsal kira bedeli de gayrimenkulün emlak vergisi değerinin, yüzde 5'i olarak hesaplanıyor.
Bu duruma göre, 2010 yılı kira gelirlerinin, kiraya verilen gayrimenkulün yüzde 500 ya da yüzde 1.000 artan yeni değeri üzerinden, beyan edilmesi isteniyor. Örneğin İstanbul Şişli Belediyesi, 19 Mayıs Caddesi'nde, asgari değeri öyle artırmış ki net alanı 140 metrekare olan bir dairenin, emlak vergisi değeri 1 milyon 300 bin
lira çıkıyor. Bu durumda, o daireyi kiraya veren, yılda asgari 65 bin lira kira beyan etmek zorunda!..
Hadi bakalım.. kiracı-mal sahibi tartışmalarına da hazır olun.
3. Veraset ve İntikal Vergisi:
Ölüm ya da bağış halinde, gayrimenkullerin değeri, emlak vergisi asgari değeri esas alınarak belirleniyor (VİVK. Md.10)
Mirasçılar ölümün acısıyla kıvranırken bir başka acı da miras kalan evin ya da arsanın, gerçeğin çok üzerinde belirlenen değerine göre, hesaplanan vergi nedeniyle olacak.
4. Tapu Harcı:
Gayrimenkullerin alım-satımı sırasında, alıcı ve satıcının ödediği (16,5 + 16,5) toplam binde 33 tapu harcının hesaplanmasına esas alınan değer, emlak vergisi asgari değerinden düşük olamıyor (Harçlar Kanunu Md. 63/2).
Buna göre, gerçek satış bedeli 600 bin lira, emlak vergisi asgari değeri 3 milyon lira olan arsa için, 3 milyon lira üzerinden "tapu harcı" ödenmesi gerekiyor! Benzer durum evler için de söz konusu!
5. Gelir Vergisi:
Gayrimenkullerin, edinme tarihinden itibaren 5 yıl (2007'den önce edinilenlerde 4 yıl) içinde elden çıkartılmasından doğan kazanç, "değer artışı kazancı" olarak gelir vergisine tabi (Gelir Vergisi Kanunu Mük. Md. 80/6).
Bu duruma göre, 2 yıl önce 400 bin liraya aldığı arsayı ya da evi, 500 bin liraya satan bir vatandaş, emlak vergisi asgari değeri 2 milyon lira belirlenmişse, 2 milyon liradan satış işlemi yapıp harç ödeyeceği yetmiyormuş gibi, yaklaşık 1 milyon 500 bin lira kazanç sağlamış gibi gözükecek. Bunun yani gözüken kazancın gelir vergisi de 500 bin lirayı aşacak.
Hadi bakalım, ayıkla pirincin taşını!..
Ne dersiniz, gayrimenkulü olanlara "asma kabakçı geliyor" demekte haksız mıyız?

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14837412.asp?yazarid=82
#1284
Erdek Deniz Üs Komutanlığı'nda Şubat ayı parola ve işaret talimatnamesine ilişkin yürütülen soruşturma sonunda tutuklan ve bir süre sonra serbest bırakılan Deniz Astsubay Üstçavuş Çağrı Güler, hakkındaki disiplin soruşturması sonunda Türk Silahlı Kuvvetlerinden ihraç edildi.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Deniz Astsubay Üstçavuş Güler hakkında yürüttüğü disiplin soruşturmasını sonuçlandırdı.

Soruşturma sonunda, Deniz Astsubay Üstçavuş Güler'in Milli Savunma Bakanlığının onayı ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ihracına karar verildi.

Bir gazetede, 22 Şubat 2010 tarihinde Erdek Deniz Üs ve Garnizon Komutanlığı Şubat ayı parola ve işaret talimatnamesinde ''adi'' ve ''başbakan'' ifadelerinin kullanıldığına ilişkin bir haber yer almıştı.

Haberler üzerine Genelkurmay Başkanlığı açıklama yaparak, ''parola'' konusundaki habere ilişkin olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığınca soruşturma başlatıldığını bildirmişti.

Soruşturma kapsamında Erdek Deniz Üs Komutanlığı Mayın Filosu Komutanlığında görevli Deniz Astsubay Üstçavuş Çağrı Güler, Donanma Komutanlığındaki askeri mahkeme tarafından 25 Şubat 2010 tarihinde tutuklanmıştı.

Deniz Astsubay Üstçavuş Güler, 20 Nisan 2010 tarihinde serbest bırakılmış ve Erdek Deniz Üs Komutanlığındaki görevine dönmüştü.

Bu arada Deniz Kuvvetleri Komutanlığı da Deniz Astsubay Üstçavuş Güler hakkında ''disiplin soruşturması'' başlatmıştı.

AA
http://www.haber7.com/haber/20100526/Parolo-Adi-Isaret-Basbakana-ihrac.php
#1285
Bugüne kadar kilo vermek için birçok diyet yöntemi deneyip başarısız olduysanız, neden doğal yolları ve yiyecekleri denemiyorsunuz?

Kilo vermek için mucize bir yol olmamasına rağmen, zayıflamak için Reader's Digest dergisinde yer alan haberdeki vücudunuzun yağ yakma potansiyelini artıran 15 gıda maddesini tüketebilirsiniz.

Az yağlı süt, az yağlı yoğurt ve peynir: Bunların ortak sırrı içerdikleri kalsiyumdur. Nutrition Reviews isimli dergide yer alan 90'dan fazla araştırmanın yeniden gözden geçirilmesiyle bol kalsiyum alımıyla iyileşen vücut niteliği arasında güçlü bir bağ bulundu.

Yulaf, arpa: Bunların sırrı ise liflerde yatıyor. American Journal of Clinical Nutrition isimli dergideki araştırmaya göre, akşam yemeğinde beyaz pirinç yerine büyük bir tabak lezzetli arpa ile göbeğinizdeki yağlardan kurtulabilirsiniz.

Yeşil çay: İçerdiği katesin metabolizmayı ve karaciğerin yaktığı yağ oranını hızlandırıyor. Bunun etkisinden yararlanmak için günde 4-6 bardak yeşil çay için ve her hafta en az 3 saat egzersiz yapın.

Yumurta: Protein içeriği sayesinde yumurta, kilo vermenize yardımcı olur. Öncelikle vücudunuz proteinli yiyecekleri parçalamak için daha fazla enerji kullanıyor. Ayrıca protein kas kütlenizi tutmaya yardımcı oluyor, kaslarınız yağdan fazla kalori yakıyor. Sonuç olarak, protein sizi karbonhidratlardan daha fazla tok tutuyor.

Ceviz, badem: İçerdiği iyi yağlar, lif ve protein vücudun insülin direncini artırır, kilo vermeye yardımcı olur. Ceviz, en iyi omega-3 yağ asit kaynağından biridir. Badem ise kemik şekillenmesinde ekstra fayda sağlar.

Somon: Newcastle Üniversitesi'nde düzenlenen araştırmada, somon balığında bulunan omega-3 yağ asitlerinin yağ kütlesini azalttığı belirtildi. Diğer araştırmalar da, omega-3 yağ asitlerinin sizi tok tuttuğunu ve yağlı balık yedikten sonra 2 saat sonra daha tok hissettiğinizi gösteriyor. Haftada en az iki kez somon, uskumru, konserve ton balığı veya 'eğer bulabilirseniz' kuzey denizlerinde yaşayan Ringa balığı gibi diğer yağlı balıklardan tüketin.

Elma, Armut, dolmalık biber: Bu gıdaların içerdiği ve bitkisel gıdalarda bulunan doğal kimyasal olan flavonoidlerin yağ yakma etkisi bulunuyor. American Journal of Clinical Nutrition isimli dergide yayınlanan araştırmaya göre, çok flavonoid tüketen kadınların vücut kütle indeksleri önemli ölçüde düşüyor. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde de flavonoidlerin kalori tüketimini artırdığı, vücuttaki yağ yakışını hızlandırdığı bulundu.

Keten tohumu: İçerdiği lignan sayesinde keten tohumu, menopoz sonrası kadınlarda daha az vücut yağı ve vücut kütle indeksi sağlıyor. Her gün kahvaltılık tahılınıza, yoğurdunuza ya da salata sosunuza bir yemek kaşığı keten tohumu ekleyebilirsiniz.

Sirke: Araştırmacılar, sirkenin vücudun yağları parçalamasına yardımcı enzim üreten genleri harekete geçirdiğini söylüyorlar. Sütle ya da sodayla seyreltebileceğiniz yaklaşık bir yemek kaşığı sirkeyi her gün için.
#1286
CHP'de "değişim", "yenileşme", "gençleşme" rüzgarlarının bu kaçıncı esişi acaba?

Sayısını tam bilemeyeceğim ama son yirmi-otuz yıldır ben şahsen defalarca izledim aynı filmi...

Hatta bir defasında Baykal blue jean'lerini çekip gazetecilere pozlar vermişti; bakın nasıl gençleşiyoruz diye... Ortalıkta içi boş birtakım sloganlar uçuşuyordu yine...

O zaman Aktüel'i çıkarıyorduk. Biz de ciddiye alıp, Baykal'la bir röportaj yapalım, şu sloganları biraz kurcalayalım bakalım demiştik.

Elimde bir deste soruyla kalkıp Ankara'lara gitmiştim CHP Genel Başkanı'yla konuşmak için. Bütün sorularımı "bunu daha sonra konuşuruz", "bu konularda henüz hazırlıklarımızı bitirmedik, hazır olunca konuşacağız" diye geçiştirdiğini, hatta bir ara soruları elimden almaya kalktığını ve sonunda "Siz bu soruları bırakın, ben size anlatayım" diye yine aynı soyut yenileşme nakaratlarını tekrarlamaya başladığını hatırlıyorum.

Sonunda dayanamamış, notlarımı toplayıp ayağa kalkmış ve "O zaman bu röportajı siz bu sloganların içini doldurduğunuz zaman yaparız" deyip çekip gitmiştim.

Zaten o değişim balonu da kısa sürede söndü gitti; geriye yine kişiler üzerinden yürüyen bir parti içi iktidar kavgası kaldı.

Baykal'ın en sonuncu "değişim" atağını ise hepiniz hatırlarsınız. Hani şu çarşaflı kadınlara parti rozeti taktığı töreni...

Şimdi bakıyorum da, yine bir yalancı rüzgâr esiyor CHP saflarında...

Evet, parti içi iktidar el değiştirdi, bu kesin...

Ama lider değişiminin parti politikalarında herhangi bir iyileşmeye yol açacağına dair en ufak bir ipucu yok ortada.

Kılıçdaroğlu iktidara gelirse halka iş ve aş sağlayacakmış!

Ne kadar da "özgün" bir program değil mi?

Sanki şimdiye kadar iktidar olan partiler halkı iş ve aş sahibi yapmayı akıl edemedi. Sanki şimdiye kadarki bütün muhalefet partileri iş ve aş demedi. Sanki iş ve aşın halkın en önemli derdi olduğunu ilk defa Kılıçdaroğlu keşfediyor ve elinde bu meseleyi çözecek sihirli bir formül var.

Aslına bakarsanız, Kılıçdaroğlu'nun iş ve aş söylemini, bugün "değişim" diyen bir liderin cevaplamak zorunda olduğu çok önemli soruları es geçmek için paravan olarak kullandığı besbelli.

Etnik ve dini kimliklerden kaynaklanan sorunlara vurgu yapmak, kısır rejim tartışmalarına girmek istemiyormuş!
Tabii istemez.

Çünkü o alana girdiği anda "değişimci"nin pulları dökülecek. CHP'de her şeyin eski tas eski hamam olduğu kabak gibi ortaya çıkacak.

Kılıçdaroğlu'nun "iş ve aş" klişeleriyle geçiştiremeyeceği sorular var:

Yeni ekip bu partinin 28 Şubat'tan bu yana izlediği darbe işbirlikçisi, askeri vesayetçi, Ergenekon avukatı, Türk milliyetçisi, Kürt düşmanı, statükocu ve demokrasi karşıtı çizgisini değiştirecek mi?

Kılıçdaroğlu partisinin 28 Şubat müdahalesi karşısında aldığı tutumun özeleştirisini yapacak mı?

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında orduyu yardıma çağırışı için; e-muhtırayı destekleyişi için özür dileyecek mi?

Ordu içindeki darbeci kliklerin deşifre edilmesini ve darbecilerin cezalandırılmasını önlemeye çalışan tutumunu terk edecek mi?

Kürt Açılımı'na karşı çıkışının hesabını verecek mi?

Türban yasağı konusundaki inadından vazgeçecek mi?

Son yıllarda askeri vesayet rejimini geriletmeye çalışan bütün reform çabalarının önüne dikilme tutumunu değiştirecek mi?

Siyaseten yenemediği rakiplerini Anayasa Mahkemesi yoluyla yok etmekten vazgeçecek mi?

Kılıçdaroğlu'nun iş ve aştan başka bir şey düşünmediğini zannettiği geniş halk kitleleri aslında bu soruların cevabını bekliyor. Ve şu ana kadar CHP'yi Türkiye'nin en tutucu partisi haline getiren bu çizginin değişeceğine dair en ufak bir işaret almış değil.

X x x

Kılıçdaroğlu'nun bütün eksikliklerine rağmen Baykal'dan daha iyi bir seçenek olduğunu, hiç değilse dürüst ve mütevazi bir lider olduğunu söyleyenler az değil.

Doğrusu dürüstlük gibi siyasette "gerek şart" olması gereken bir özelliğin "yeter şart" zannedilmesine hep şaşmışımdır ama neyse...
Ben asıl Baykal'la Kılıçdaroğlu arasındaki başka bir fark üzerinde durmak istiyorum.

Benim tanıdığım kadarıyla Baykal için, izlediği politikanın doğruluğuna yanlışlığına inanmasının bir önemi yoktur. Aslında onun herhangi bir konuda kendi "öz" fikri diye bir şey de yoktur. O, savunduğu her fikri o gün öyle savunulmasını siyaseten kârlı bulduğu için savunur, dolayısıyla yarın güç dengeleri değiştiğinde politikasını değiştirmesi de son derece rahat olur. Mesela ben, Baykal'ın son yıllarda izlediği Kemalist-vesayetçi çizginin doğruluğuna hiçbir zaman inandığını zannetmiyorum. O, siyasette böyle bir kulvar tercihi yaptı çünkü bu kulvarda siyaset yapmanın kârlı olduğuna inandı.

Kılıçdaroğlu ise CHP'nin saplandığı bu Kemalist çizgiye samimiyetle ve yürekten inanmış görünüyor. Tabii bu durum bu çizgiyi değiştirmesi ihtimalini de ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla "değişim" açısından Baykal'dan daha umutsuz bir vaka olarak karşımızda duruyor.
Evet, siyasette ilkesizliğin "avantaj" haline geldiği bir durumdan söz ettiğimin farkındayım ama ne yapalım ki bazen yanlışa itikat, oportünist bir kaypaklıktan daha beter sonuçlara yol açabiliyor.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/103486-is-as-gulay-gokturk-makalesi.aspx
#1287
Yargıtay 6. Ceza dairesi, çevresine korku salan ve 'psikopat' olarak tanınan kişilerin yapacağı hırsızlıklarda daha ağır hapis cezasıyla yargılanmaları gerektiğine karar verdi.

17 yaşındaki  K.H'nin yaşadığı okulun çevresine takılan ve çevresinde 'psikopat' olarak tanınan S.A, olay günü yine okulun önüne geldi. Sabah 11.30 sıralarında  K.H. Okula giderken S.A ile karşılaştı.  K.H, kendisinden cep telefonunu isteyen S.A'dan korktuğu için cep telefonunu kendisine zor kullanılmadan verdi.

Mahkeme, darp etmeden cep telefonunu alan S.A'yı hırsızlık suçunu işlediği gerekçesiyle bir yıl hapis cezasına mahkûm etti ve cezayı da erteledi.

Dosyanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 6. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin verdiği kararı bozdu.

Yargıtay, verdiği emsal kararda şu görüşleri dile getirdi: "Sanığın, psikopat olarak tanınmasının çevresinde korku meydana getirdiğini bilerek, yağma suçunun tehdit unsurunu oluşturan bu olgudan yararlanarak gerçekleştirdiği eyleminin yağma suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yerinde olmayan gerekçeyle yazılı biçimde hırsızlık suçundan hükümlülüğüne karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir."

Hırsızlık suçunu işleyenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor. Yağma (gasp) suçunu işleyenler ise altı yıldan on yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanıyor.

http://www.haberturk.com/yasam/haber/509950-yargitaydan-tarihi-karar
#1288
Biriken emeklilik ve sigorta sorularının hepsini de cevaplamış olmak için Hayreddin Karaman hocamızın açıklamalarını arz ediyorum bilgilerinize. Bu konudaki soruların net cevaplarını bulacaksınız bu tekrar edilen soru ve cevaplarda.

Soru: 1- Devlet kurumlarından emekli olmakla, banka ve sigorta şirketlerinin yaptığı bireysel (emeklilikten emekli olmak) arasında fark var mı? Ayrıca hayat sigortasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: -Devletin kurduğu ve yürüttüğü kurumlardan emekli olmakla, banka ve sigorta şirketlerinin yaptığı bireysel emeklilik ve hayat sigortası, hüküm bakımından farklıdır! Birincisine (devlet kurumlarından emekli olmaya) cevaz verilmiştir. İkincisi (yani bankaların ve sigorta şirketlerinin yaptıkları bireysel emeklilik ile hayat sigortası) caiz değildir! Burada banka ve şirketin amacı, paranızı faizle işletip sonra (faizi ile) size geri vermekten ibarettir.

Soru: 2- Hayat sigortaları konusunda ölçü nedir? Araba kaskosu, benzeri uygulamalar var. Yani, bir yıl için sağlık-ölüm olmazsa prim yanıyor, aksi halde tazminat alınıyor.

Cevap: - Hayat sigortasının, riski paylaşma ile bir alakası yoktur. Bu sigorta, daha fazla veya ileride gelir sağlamak için bugünden/önceden ödeme yapmaktan ibarettir ve az verip çok almak, kazanırken verip, kazanamaz hale gelince almak kastından kaynaklanır. Hayat sigortası, bir zaruret olarak ancak şu durumda meşru olabilir:

- Bir gün çalışamaz ve kazanamaz hale gelince bir geliri, bakacak bir kimsesi olmayanlar hayat sigortası yaptırırlar. O gün gelince başka kaynaktan geçimleri olursa, yatırdıkları para ve onun enflasyon farkını alır, geri kalan (fazlasını) yoksullara dağıtırlar. Geçinecek başka kaynakları olmazsa ancak o takdirde sigorta tazminatı ile geçinirler.

Soru: 3- Ben bir özel hayat sigortasına aylık prim yatırıyorum. Gelen yazıda yatırdığımız primlere verilen kâr paylarının faiz değil, yatırım geliri olduğu söyleniyor. Biriken fonları borsa, gayrimenkul alım satımı, hazine bonosu gibi bugünkü iktisadi sistemin çeşitli yatırım araçlarında değerlendiriyorlarmış. Bize de şu kadar kâr payı veya faiz vereceğiz diye bir söz verilmiyor. Fonlar değerlendiriliyor, sonra kâr payları dağıtılıyor. Bu konuda helallik ve haramlık yönünde bir yol gösterebilir misiniz? Eğer helalse telefonla ne kadar kâr paylı birikimimiz olduğunu öğrenebiliyoruz?

Cevap: - Sigorta şirketlerine prim ödeyip belli bir süre sonra emekli parası almaya başlayanlar veya kâr elde edenlerin, önce bu şirketlerin, bu primleri ne yaptıklarını, onları nerelere yatırarak para kazandıklarını bilmeleri gerekir. Sigorta şirketlerinin gelirlerinin önemli bir kısmı faizdendir. Yatırılan primlerle yapılan işlemlerde İslam'a göre haram-helal konusu aranmamakta, bu konuda bir hassasiyet bulunmamaktadır. Bu sebeple paranızı, faizcilik yaparak para kazanan şirketlere değil, faizden uzak duran teşebbüslere yatırmanız gerekir.

Soru: 4- Sigortaya nasıl bakıyorsunuz? Acaba kaskolar da caiz olan sigortaya girer mi, hayat sigortasına uygun değil diyorlar ne buyurulur?

Cevap: - İslam'a uygun olan bir sigorta kurumu oluşturmak mümkündür. Malezya'da böyle bir kurum vardır ve başarı ile işletilmektedir. Bu sigortanın esası şudur: Malını sigorta ettirmek isteyenler sigorta kurumuna gelip "üye" olurlar ve belli bir -yıllık, aylık- bedel öderler, bu para onların namına kaydedilir, toplanan paraların belli bir miktarı hasarları ödemek için ayrılır, geri kalan ile (helal) yatırım ve ticaret yapılır, buna da bütün üyeler ortaktır, bu ticaretin geliri bazen o kadar olur ki, hem bütün üyelerin "bu şekilde sigortalı" hasarları ödenir hem de üstüne para kazanırlar. Gelir fazla olmazsa hasarlar fondan (toplanan paradan) ödenir. Kurumun giderleri de yine fondan ve ticari gelirden karşılanır. Türkiye'de böyle bir sigorta kurumuna izin verilmedi. Bu sebeple -yani İslam'a uygun olan sigorta kurumu bulunmadığı için- ve Müslümanların da araba, ev, dükkan, mal, sağlık gibi değerlerini hasar ve zarara karşı yardımlaşarak korumaya (zarar gördüğünde yerine koymaya, yaptırmaya, tedavi ettirmeye...) ihtiyaçlar olduğu için, mevcut sigorta şirketlerine bunları sigorta ettirmeleri -fıkıhta zaruret sayılan bu ihtiyaç sebebiyle- caizdir. Kasko da böyledir. Hayat sigortasının hasar, zararı ortaklaşa telafi ile bir ilgisi yoktur; hayat sigortası para verip karşılığında para alma esasına göre işler; bu sebeple faizciliğe girer ve caiz değildir.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=651159
#1289
Maliye Bakanlığı başhesap uzmanı Dr. Erdoğan Topalhocaoğlu'nun (58) telefonunu çalarken trenden düşüp ölümüne neden olduğu iddiasıyla yargılanan sanık Osman Temel, 3 yıl 4 ay hapse mahkûm edildi. İyi hali nedeniyle hırsızlık cezasında indirime gidilen Osman Temel, arbede sırasında trenden düşen Topalhocaoğlu'nun ölümünden sorumlu tutulmadı.

İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki dünkü duruşmaya, Erdoğan Topalhocaoğlu'nun kardeşi Aysun Bozkurt ile taraf avukatları katıldı. Duruşmada söz alan Topalhocaoğlu ailesinin avukatı Bahri Belen, "Sanık, Erdoğan Topalhocaoğlu'nu dövüp iterek ölümüne sebebiyet verdiğinden ve eşyaları yağmaladığından yağma ve kasten adam öldürmek suçundan cezalandırılmasına karar verilmesini talep ediyorum" dedi.

'Kasten öldürme yok'
İstanbul Cumhuriyet Savcısı Orhan Erbay da daha önce verdiği mütalaayı tekrar ettiğini belirtti. Temel'in avukatı da olayda tek görgü tanığı olan Armağan Burak Çokuğraş'ın anlatımına göre müvekkilinin yağma ve kasten adam öldürme suçunu işlemediğini söyledi. Sanık avukatı, müvekkilinin hırsızlık suçundan cezalandırılmasını talep etti.
Duruşmayı karara bağlayan Mahkeme Heyeti, sanık Osman Temel hakkında Erdoğan Topalhocaoğlu'nu "kasten öldürmek" suçundan hakkında dava açıldığını ancak suçun sabit olmadığından, bu suçtan beraatine karar verdi. Mahkeme, "yağma" suçunun da vasıf değiştirerek, halkın yararlanmasına sunulmuş ulaşım araçlarından olan tren vagonunda "özel beceriyle hırsızlık" suçunun oluştuğu gerekçesiyle Temel'in 4 yıl hapisle cezalandırılmasına hükmetti.
Mahkeme heyeti, sanığın yargılama sürecindeki davranışlarını da dikkate alarak cezadan indirim yaparak, Temel'e 3 yıl 4 ay hapis cezası verdi. İddianamede, Osman Temel'in, "kasten adam öldürmek" suçundan ağırlaştırılmış müebbet, "yağma" suçundan da 10 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyordu. Temel, ifadesinde, maktul ile aynı trende seyahat ederken 30 Temmuz 2008 tarihinde elinden cep telefonunu zorla aldığını ve maktulün kendisini takip ederken düşerek öldüğünü söylemişti.

'İnsan hayatının bedeli bu mu?'
Topalhocaoğlu'nun kardeşi Aysun Bozkurt, adliye çıkışında verilen karara ağlayarak tepki gösterdi. Bozkurt, "Karara itiraz edeceğim. Adamın hiç suçu yok. Durduk yerde sağlıklı bir insan intihar etti gösteriliyor. Bir insanın hayatının bedeli 3 yıl 4 ay ceza. Sanığın hırsızlıktan başka bir suçu yokmuş. Kardeşimin telefonunu aldığı ve hiç dokunmadan gittiği söyleniyor. Buna kim inanır? Adli Tıp Raporu'nda kardeşimin sol gözünde morluk olduğu yazıyor. Otopsi raporunda darp izi vardı. Allah versin cezalarını. Belki ilahi adalet daha güçlüdür" dedi.

http://www.milliyet.com.tr/olumlu-gaspa-hirsizlik-cezasi/yasam/haberdetay/19.05.2010/1239776/default.htm
#1290
Bu başarı, alışılagelmiş şampiyonlukların çok daha fazlası, çok daha ötesi. Şimdi Türkiye, şampiyonunu, Bursaspor'u alkışlıyor. Beşiktaşlısı, Trabzonsporlusu, Galatasaraylısı, hatta Fenerbahçelisiyle... Edirnelisi, Karslısı, Rizelisi, Muğlalısı, kuzeyi, güneyi, doğusu, batısıyla. Ve takdir dolu bir içtenlik duygusuyla.

Neye niyet... Neye kısmet... Sezon başladığında, kimsenin aklının ucundan bile geçmiyordu Bursaspor'un şampiyonluğu.

Sınırlı bütçesi, mütevazı kadrosu, bir önceki sezondan daha iyisini yapmanın ötesinde, Bursaspor'un da böyle bir beklentisi yoktu. UEFA Kupası'na ligden giden takımlardan biri olmak, 3 ya da 4. sırayı almak, o günlerdeki beklentiler çerçevesinde yeter de artardı.

Üstelik Fenerbahçe'nin ve Galatasaray'ın iddialı kadrolar kurduğu, şampiyon Beşiktaş'ın yeniden aynı hedefle buluşmaya soyunduğu, onlar gibi değilse bile Trabzonspor'un umutlu olduğu o başlangıç döneminde.

Gerçi Bursaspor, geçen sezonun ikinci yarısında çok önemli bir çıkış yapmış, Ertuğrul Sağlam'ın göreve gelmesiyle birlikte takım olma sürecinde çok önemli adımlar atmış, Beşiktaş'ın 40, Trabzonspor'un 30, Sivasspor'un 29, Galatasaray ile Fenerbahçe'nin 28'er puan topladıkları o yarıda tam 33 puana ulaşmıştı ama... Yine de o çıkış, şampiyonluk hedefinin ortaya konulmasını ve sezona bu iddia ile başlanmasını gerektirecek bir çıkış değildi.

Nitekim çok sıradan bir başlangıç yaptı lige Bursaspor. Sahasında 1-0 yenik duruma düştüğü maçta ligin yeni takımı Kasımpaşa'yı ancak 2-1 yenebildi. Ardından Eskişehir deplasmanında Eskişehirspor'a 3-2 yenildi. Sonrasında sahasında Ankaragücü'nü 1-0'la geçti. Ve ilk deplasman puanını Trabzonspor'la 1-1 berabere kaldığı maçta aldı. 5. haftada rakip Fenerbahçe'ydi. Bursaspor, Alex'in attığı golle sahasındaki ilk yenilgiyle de o maçta tanıştı.

İlk 5 haftanın tablosu, pek de iç açıcı olmamıştı. 3'ü içeride oynanan maçlarda 2 galibiyet, 2 yenilgi ve 1 beraberlik. O sıralar Fenerbahçe ile Galatasaray 5'te 5 yapmış ve 15'er puana ulaşmışlardı. Bursaspor ise 7 puanda kalmıştı. Yani, şampiyonluk bırakın hesapları, hayallerde dahi yoktu.

Deplasmanda 3-1 kazanılan Sivasspor maçı, Bursaspor'da bir silkinişin başlangıcı oldu. Ardından içerideki Diyarbakırspor (4-0) ve dışarıdaki Manisaspor (2-0) ile Denizlispor (3-2) galibiyetleri geldi. İçeride İBB'ye yarım düzine gol atılınca, dikkatler Bursaspor'un üzerine yöneldi. Bu defa ikinci 5 maçlık dönem, 3'ü deplasmanda alınan 5 galibiyet ve 15 puanla noktalanmıştı. Dahası Bursaspor bu 5 maçta tam 18 gol atmış, fileleri ise yalnızca 3 kez havalanmıştı.

Yani takım artık hem iyi savunma yapıyor hem de küçümsenmeyecek oranda gol atıyordu.

Antalyaspor deplasmanından da (1-1) puanla dönen Bursaspor, bu sezon sahasındaki son yenilgiyi 12. haftada Ivan Ergic'in golüyle öne geçmesine karşın, Gençlerbirliği (1-2) maçında aldı. Gaziantep deplasmanında Kirita'nın golüyle (1-0) kazandı ve yara sardı. Bursa'da Galatasaray'ı (1-0) yenince iştahlandı. Öyle ya Galatasaray, sezonun en fiyakalı takımlarının başındaydı. Ve bu maça dek yalnızca Fenerbahçe ile Ankaragücü karşısında sahadan boynu bükük ayrılmıştı.

O galibiyetle Bursaspor, sanki biraz havalandı. Kayseri deplasmanına büyük iddialarla gitti. Fakat daha 55. dakikada skor 3-0 oldu ve sezonun en ağır yenilgisini alarak maçı kaybetti. Hükmen kazanılan Ankaraspor maçının sonrasında ve ilk yarının kapanış maçında rakip Beşiktaş'tı. Beşiktaş maçlarının da Bursaspor için özel bir anlamı vardı. İlk gol 20. dakikada Ozan İpek'ten geldi. 57'de Nobre skoru eşitledi. 64'te Beşiktaş, Bobo'nun penaltısıyla öne geçti. 86'da Ivan Ergic durumu 2-2 yaptı. 89'da ise Zapotocny skoru noktaladı. Beşiktaş'ı İstanbul'da, hem de Zapo'nun son dakikada attığı golle yenmek, Bursaspor'a ayrı bir keyif verdi. Ama daha da ötesinde takımın özgüveni arttı. Ligin ilk devresi Fenerbahçe'nin 2 puan gerisinde, 3. sırada ve 35 puanla noktalanmıştı.

Bursaspor, şimdi UEFA hedefini yüksek sesle anlatmaktaydı.

şampiyonluğa uzanan müthiş seri

İkinci yarı 3-1'lik Eskişehirspor galibiyetiyle başladı. Dışarıda Ankaragücü (0-0), içeride Trabzonspor (1-1) beraberlikleriyle Bursaspor üst üste 4 puanı birden bıraktı. Sonrasında müthiş bir seri yakaladı. Üstelik de Fenerbahçe'yi Saracoğlu'nda yenerek... 21. dakikaya gelindiğinde Alex ve Santos'un golleriyle Bursaspor 2-0 yenik duruma düşmüştü. 27'de Batalla'nın golü geldi. Tıpkı Beşiktaş maçında da olduğu gibi, son dakikalarda iki gol daha buldu Bursaspor ve Ozan İpek'in 85 ve 90'da fileleri havalandırışıyla sahadan 3-2 galip ayrıldı. Peşinden 12 gol atıp 1 gol yiyerek üst üste 5 galibiyet daha aldı. Tabii ki tüm galibiyetler çok anlamlıydı. Kasımpaşa deplasmanında 2-0 kazanmak ise galiba biraz daha fazlaydı. Çünkü, Eskişehirspor'un lider G.Saray'ı 2-1 yenmesinin ardından oynanan o erteleme maçıyla birlikte Bursaspor liderlik koltuğunu da devralmıştı.

Lig artık Bursaspor'a dönmüştü. 26 Mart'taki İBB maçı da bu anlamda büyük önem kazanmıştı. Bursaspor, G.Saray'ın 5, Fenerbahçe'nin 6 puan önündeydi. Cuma akşamı kazandığı takdirde maç fazlasıyla Galatasaray'ın 8, Fenerbahçe'nin 9 puan önüne geçecekti. İki gün sonra da derbide Galatasaray ile Fenerbahçe karşı karşıya gelecekti! Yani sonuç ne olursa olsun, Bursaspor'un işine gelecekti.

Ama Bursaspor bu çok kritik maçı kaybetti. Fenerbahçe Sami Yen'deki derbiyi kazandı ve fark bir anda 3'e indi. Artık Fenerbahçe yalnızca yarışılan bir rakip de değil, çok önemli bir tehditti. Nitekim o Fenerbahçe, son maça dek müthiş bir puan performansı gösterdi. 10 maçta tam 28 puan elde etti.

İBB yenilgisiyle yaşanılan şok, biraz olsun Antalyaspor (2-1) galibiyetiyle hafiflerken, bu defa Bursaspor Ankara'da Gençlerbirliği'nden çelme yedi. Üstün oynadı, çok gol kaçırdı ama maç 0-0 bitti. Şimdi Fenerbahçe, nefesini iyice hissettirmekteydi. İçerideki Gaziantepspor (2-0) galibiyetiyle umut yine yeşerdi. Lâkin deplasmandaki Galatasaray (0-0) beraberliği, adeta bir çuval inciri berbat etti. Fenerbahçe kazanmaya, Bursaspor ise deplasmanda puan dağıtmaya devam ediyordu. Üst üste 3 deplasmanda kaybedilen 7 puan, bir anda yarışın seyrini değiştirmişti. Hele bitime bir hafta kala, güvenilen dağlara da kar yağınca ve Ankaragücü, sahasında Fenerbahçe'ye 3-0 mağlup olunca... Artık umut, neredeyse Kafdağı'nın ardına inmişti. Son haftaya Fenerbahçe puan farkıyla lider giriyor ve sahasında Trabzonspor ile oynuyordu. Bursaspor ise içeride Beşiktaş'la.

Fenerbahçe nasıl olsa kazanır görüşü, tüm ülkede hâkimdi. Çünkü Trabzonspor'un hedefi yoktu. 5 Mayıs'ta Şanlıurfa'daki kupa finalini, Fenerbahçe'yi eze eze kazanmış ve bir anlamda sezonu noktalamıştı.

Artık komplo teorisyenlerinin tezleri de hazırdı. Trabzonspor, Fenerbahçe'ye yatacaktı! Hem Anadolu'dan ikinci bir şampiyonun çıkmasına neden fırsat versin ve karizmayı çizdirsindi!

Tam bu noktada, bir anekdotu anlatmanın sanırım sırası geldi.

Kupa finalinden sonra Şanlıurfa'da Şenol Güneş'le ayaküstü sohbet ediyoruz. Final bitmiş ya... Biz ligi konuşuyoruz. Ben, "Fenerbahçe'nin zor maçı Ankaragücü ile... Yenerse şampiyon olur" diyorum. O, "Fenerbahçe, Ankaragücü'nü kolay yener. Asıl zor maçı bizimle" diyor. Ben, "Sizin maç, o aşamadan sonra çok zor olmaz. Fenerbahçe, iş o noktaya gelince sizi de yener" öngörüsünde bulunuyorum. O, "Görürsün... Bu Fenerbahçe bizi yenemeyecek. Şampiyonluğu o maçta kaybedecek" yanıtını veriyor.

Ve sonuçta haklı da çıkıyor. Unutulmaz bir final gecesinin Bursa ayağında Bursaspor, Beşiktaş'ı bir kez daha mağlup ediyor. Tıpkı 1995-96 sezonunu anımsatan bir maçta, bu defa Fenerbahçe kaçırdıkça kaçırıyor ve Trabzonspor'a takılıp şampiyonluğu dramatik bir sonla kaybediyor.

Sonrası futbol tarihinde yeni bir sayfanın açılışı. Bursaspor'un 5. şampiyon olarak taçlanışı.

Başarmak, hele hele böylesine nefes kesen bir yarışı son anda kazanmak, umudun tükenmeye, hayallerin yıkılmaya yüz tuttuğu bir ortamda şampiyonlukla buluşmak, Bursaspor'un bu destansı öyküsüne galiba ayrı bir keyif, ayrı bir heyecan, ayrı bir anlam katıyor. Anadolu ihtilalinin ilk ateşini yakan Trabzonspor'un, son ateşi yakması için Bursaspor'a sağladığı katkı da komplo teorisyenlerinin kirletmeye çalıştıkları futbolumuza.

Bursaspor şampiyon.

Bu söz, inanın benim kulağıma çok hoş geliyor.

Tıpkı bu ülkedeki ezici çoğunluk gibi, bana da ayrı bir mutluluk veriyor. Örnek olması, diğer Anadolu takımlarının iştahlarını kabartması, "bizi şampiyon yapmazlar" tevatürünün son bulması adına da bu önderlik farklı bir değer taşıyor.

Öyleyse gelin bu Bursaspor'u yürekten alkışlayalım. Ertuğrul Sağlam'ın duruşuna, icraatına, teknik adamlık kariyerinin henüz başlarındaki bu büyük başarısına saygı duyalım. Bursaspor yönetiminin o mütevazı bütçeyle başardıklarını, adı büyük, icraatı küçük kulüplerimize "kıssadan hisse" başlığıyla ders notları olarak yollayalım.

Futbol yaşamlarının ikinci baharını yaşayan Ivankov'a, Ali Tandoğan'a, İbrahim Öztürk'e, Ömer Erdoğan'a, Ivan Ergic'e, Hüseyin Çimşir'e, Mustafa Keçeli'ye, Tomas Zapotocny'ye, ilk baharını yaşayan Volkan Şen'e, Ozan İpek'e, Sercan Yıldırım'a, Turgay Bahadır'a, Bekir Ozan Has'a, Pablo Batalla'ya en içten takdirlerimizi sunalım.

Bu takım, bir inancın simgesi... Birlikteliğin göstergesi... Bu takım azmin, mücadelenin, hırsın adresi bir zafer abidesi.

Bu başarı, alışılagelmiş şampiyonlukların çok daha fazlası, çok daha ötesi.

Şimdi Türkiye şampiyonunu alkışlıyor... Kazananıyla, kaybedeniyle... Beşiktaşlısı, Trabzonsporlusu, Galatasaraylısı, hatta Fenerbahçelisiyle... Edirnelisi, Karslısı, Rizelisi, Muğlalısı, kuzeyi, güneyi, doğusu, batısıyla. Ve takdir dolu bir içtenlik duygusuyla.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=985268
#1291
Bir ilköğretim müfettişinin açtığı dava sonucu internet hizmeti için alınan sabit telefon ücreti iptal edildi.

Türk Telekom'un bütün ADSL aboneleri için emsal teşkil edecek kararda, ADSL hizmeti nedeniyle kişiye ait telefon hattı üzerinden sabit ücret alınmasının yasal olmadığına hükmedildi.

Müfettiş Recep Ali Örten, Kastamonu'da görev yaptığı sırada ADSL aboneliği için başvuruda bulundu. Türk Telekom yetkilileri sabit hat çektirmeden ADSL hizmeti veremeyeceklerini belirtti. Bunun üzerine sabit hat için aboneliği kabul etti ve evine telefon hattı çektirdi. Ancak ADSL hizmeti için sabit telefon ücreti alınmaması gerektiğini savunan Örten, 4 Mart 2008'de Kastamonu Valiliği Sanayi ve Ticaret İl Müdürlüğü Tüketici Sorunları İl Hakem Heyeti Başkanlığı'na şikâyet dilekçesi verdi. Talebin reddedilmesi üzerine konuyu tüketici mahkemesi sıfatıyla Kastamonu 1. Asliye Hukuk Mahkemesi'ne taşıdı. Mahkeme, Örten'i haklı bulurken, telefon hattı üzerinden sabit ücret alınmaksızın ADSL hizmetinden yararlandırılması gerektiğine hükmetti. Türk Telekom avukatları kararı temyiz etti. Ancak Yargıtay 13. Hukuk Dairesi itirazı reddetti. Şu an Sinop'ta görev yapan Örten, şimdi geriye dönük ödediği sabit ücretleri almak için uğraşıyor. ZAMAN-ERSAN TEMİZEL

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=984853&title=mahkeme-internette-sabit-telefon-ucretini-iptal-etti
#1292


Bursaspor lig tarihine adını altın harflerle yazdırdı. Ertuğrul Sağlam'ın öğrencileri, şampiyonluğu sevinç gözyaşlarıyla kutladı. Son maça 1 puan önde çıkmasına rağmen Trabzon'u geçemeyen Fenerbahçe ise kaçan şampiyonluğa ağlıyor. Öfkeli taraftar, Kadıköy'de stadı ateşe verdi.
 
Bu bir şampiyonluk yazısıdır. Bursaspor ligi zirvede tamamlasa da 2. bitirse de bu gerçek değişmeyecektir. Milyon dolarlık transferlerle yarışa başlayan takımların Bursaspor'un gösterdiği başarı karşısında eriyip gitmeleri bunun en önemli sebebidir.

Yeşil-Beyazlı takımın Beşiktaş karşısında alacağı sonuç sadece bir teferruattır. Zaten maç öncesi tribünlerin astığı "Öyle mutluyduk ki şampiyonluğun canı cehenneme" yazılı pankart Bursa'nın neyi başardığını göstermeye yetiyordu. Bursa'da bir tarih yazılıyordu. Anadolu'dan bir şampiyonun çıkması demek bizim de tarihe tanıklık etmemiz anlamına geliyordu. Fenerbahçe'nin şampiyonluğu ise farklı şekillerde tarihin tekerrürü olacaktı. Bursa şehrinin inanmışlığına dün Beşiktaş'ın gücü yetmedi. Siyah-Beyazlı takımın 3.lük şansı bulunmasına karşın Bursa'yı durduracak hırsı gösteremedi. Daha ilk dakikadan itibaren oyunu rakip kaleye yıkan Yeşil-Beyazlılar 32. dakikada Batalla'nın golü ile üzerindeki baskıyı da attı. Artık işi Fenerbahçe-Trabzon karşılaşmasının sonucunu beklemeye bıraktı. İstanbul'dan gelen gol haberleri Bursalıları bir üzüyor bir sevindiriyordu. Kulaklıklarla radyodan maçı dinleyen Bursalıların gözü sahadaydı. 44'te Ali Tandoğan'ın ortasına ters bir vuruş yapan İbrahim Toraman skoru 2-0'a getirince Ertuğrul Sağlam'ın talebeleri yolu yarılayıvermişti.

Kalan bir 45 dakika vardı o da tüm Bursa ve oyuncular için asır gibiydi. Bu zorlu bekleyiş 87'de Beşiktaş'a bir gol getirdi. Uğur İnceman'ın dokunuşu skoru 2-1 yaptı. Hakem Cüneyt Çakır 90 dakikayı bitirdi. İstanbul'dan gelen haber Anadolu devriminin habercisiydi. 2010'un şampiyonu Ertuğrul Sağlam, talebeleri ve Bursa'ydı. Son düdük çaldığında Ertuğrul Sağlam tarihe altın harflerle geçiyordu. Bursa ise Osmanlı'nın kuruluşu gibi futbolun şampiyonluğuna şahitlik ediyordu. Artık bu şampiyonluk yeni bir devrin başlangıcı olmuştur. Biz de 10 binlerce Yeşil-Beyazlının arasında tarihe şahitlik ettik.

Timsah, tarihi sağlam yazdı

Beşiktaş'ı 2-1 yenip Fener-bahçe'nin sahasında Trabzonspor ile 1-1 berabere kalmasıyla şampiyonluğunu ilan eden Bursaspor'un bu başarısı şehirde büyük sevinç oluşturdu. Bursaspor-Beşiktaş maçının bitiminin ardından bir süre İstanbul Şükrü Saracoğlu Stadı'ndaki Fenerbahçe-Trabzonspor karşılaşmasının sonucunu bekleyen Yeşil-Beyazlı teknik heyet ve futbolcular, bu mücadelenin 1-1 bittiği haberinin alınmasının ardından adeta coştu.

Futbolcuların bu sevincine bir süre sonra taraftarlar da ortak oldu. Tribünlerden sahaya inen futbolseverler, Bursa Atatürk Stadı'nı doldurdu. Trabzonspor lehine tezahürat yapan taraftarlar, 'İşte şampiyon, işte taraftar' tezahüratları yaptı. Bursasporlu futbolcular sevinç gösterisini kesip soyunma odasına giderken, taraftarlar sevinmeye saha içinde devam etti. Bu sırada, taraftarların üzerine yeşil-beyazlı konfetiler atıldı. Maçın bitiş düdüğüyle birlikte araçlarıyla sokağa çıkan taraftarlar, kentin birçok caddesi ve ana arterlerinde uzun kuyruklar oluşturdu. Bu sırada, birçok cadde uzun süre trafiğe kapandı. Atatürk Caddesi, FSM Bulvarı, Altıparmak ve Çekirge gibi işlek caddelerde ellerindeki yeşil-beyaz bayraklar ve flamaları sallayan taraftarlara, sürücüler kornalarıyla eşlik etti. Yeşil-Beyazlı renklere gönül verenler, kentin hemen her köşesinde meşaleler yakıp, davul zurna eşliğinde takımları lehine slogan attı. Bursaspor'un internet sitesi de yoğun ilgiden çöktü. Maçta esnasında 3 taraftar fenalaştı. Adem Elitok



Ertuğrul Sağlam: Bu onur bize ait

Bursaspor'u tarihinde ilk kez şampiyonluğa taşıyan Ertuğrul Sağlam, büyük bir mutluluk yaşadıklarını belirtirken, "Bu onur bize ait. Oyuncularımla gurur duyuyorum." dedi. Ligin lideriyken şampiyon olacaklarına yürekten inandıklarını belirten başarılı çalıştırıcı, "Liderliği kaybettikten sonra da umudumuzu kaybetmedik. Fenerbahçe'nin puan kaybetmesini hep bekledik. Son maçta nasip oldu, son maçta şampiyonluğu kazandık. Trabzonspor'dan sonra Anadolu'da bu mutluluğu yaşattık. Bu onur bize ait. Oyuncularımla gurur duyuyorum, alınlarından öpüyorum. Taraftara çok teşekkür ediyorum." dedi. Şimdi üzerlerinde Şampiyonlar Ligi'nde Türkiye'yi temsil etme yükünün ağırlığına dikkati çeken Sağlam, "Bize inanan, güvenen herkesin güvenini boşa çıkarmamak için çalışacağız. Bu tarihi, bütün şehir yazdı." şeklinde konuştu. Fatih Karakılıç

UEFA'NIN MANŞETİNE ÇIKTILAR

Bursa'nın Turkcell Süper Lig şampiyonu olması, UEFA'nın internet sitesinde, "Bursaspor'un başarısı Türkiye'de fırtınaya sebep oldu" başlığıyla duyuruldu. Haberde, Bursaspor'un son haftada şampiyonluğu Fenerbahçe'nin elinden kaptığı ve ilk şampiyonluğuna ulaştığı belirtildi. Ertuğrul Sağlam'ın, "Trabzonspor'un adımlarını takip ederek Anadolu'ya başarıyı geri getirdik." sözlerine de yer verildi. Beşiktaş ve Trabzonspor kulüpleri de resmi internet sitesinden Bursa'yı kutladı.

BurBursaspor, Süper Lig'deki performansın yanında şampiyonluk primi ile Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılmanın getireceği yaklaşık 40 milyon liranın sahibi olacak. Performans ve şampiyonluk primlerinden kazanacağı tutarın 16 milyon liranın üzerinde olacağı tahmin edilen Timsah'a Şampiyonlar Ligi'ne doğrudan katılacağı için ve yayın havuzundan 23 milyon liranın üzerinde bir gelir gelecek. F.Bahçe'nin Devler Ligi'ne katılamaması durumunda 5 milyon Euro da Bursa'ya gidecek.

POLAT: BURSA'NIN ŞAMPİYONLUĞU İŞİMİZE GELİR

Galatasaray Başkanı Adnan Polat, şampiyon olan Bursaspor'u kutladı. Yeşil-Beyazlıların mutlu sona ulaşmasının G.Saray'ın da menfaati doğrultusunda olduğunu dile getiren Polat, "Bursaspor'un şampiyon olması bizim işimize geliyor. Futbol bu sene bize gösterdiği acımasızlığı, F.Bahçeye de gösterdi. Başta İbrahim başkan olmak üzere, Ertuğurul hocayı, futbolcuları tebrik ediyorum. Bana göre, analarının ak sütü gibi bir şampiyonluk elde ettiler." dedi.

TANDOĞAN'DAN TRABZON'A TEŞEKKÜR

Bursaspor'un tecrübeli ismi Ali Tandoğan, şampiyonluğa hâlâ inanamadıklarını söyledi. İnandıklarını; ancak şampiyon olmalarını istemeyenlerin bulunduğunu ifade eden Tandoğan, "Trabzonsporlu futbolculardan hocasına, hepsine çok teşekkür ediyoruz. Onlar da bizim şampiyonumuz, şampiyonuz; mutluyuz." Ertuğrul Sağlam'ın Türk futboluna damgasını vurduğunun altını çizen Tandoğan, "Emeğimizin karşılığını hakkımızla aldığımızı düşünüyorum." şeklinde konuştu.



Bursaspor günlüğü

CUMHURBAŞKANI ve BAŞBAKAN'DAN KUTLAMA

Bursaspor'un Turkcell Süper Lig'de şampğiyonluk ipini göğüslemesinin ardından kutlama mesajları yağdı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Bursaspor'un kulüp başkanı İbrahim Yazıcı ile Teknik Direktör Ertuğrul Sağlam'ı telefonla arayarak tebriklerini iletti. Cumhurbaşkanı Gül'ün, gönderdiği telgrafta ise bu büyük başarıda emeği olan futbolcuları, teknik kadroyu, yöneticileri ve taraftarları övdüğü bildirildi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da Sağlam'ı telefonla kutladı. TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP Genel Başkan Vekili Cevdet Selvi de Yeşil-Beyazlı camiayı unutmadı.

IVANKOV, F.BAHÇE'NİN BERABERLİĞİNİ RÜYASINDA GÖRMÜŞ

Bursaspor'un Bulgar file bekçisi Ivankov'un, Fenerbahçe'nin Trabzonspor'a puan kaybedeceğini rüyasında gördüğü ve bunu arkadaşlarına da kampta söylediği öğrenildi. Beşiktaş maçının ardından da rüya gibi bir gün yaşadığını belirten başarılı kaleci, "Camia olarak bu sene kenetlendik. İyi futbol oynadığımızı düşünüyorum. Elbette çok başarılıydık." Bursaspor'un genç golcüsü Sercan Yıldırım ise, "Biz devrimi yaşattık. Devler Ligi'ne gidiyoruz. Biz Real Madrid'i, Bursa'ya getireceğiz." ifadelerini kullandı.

DENİZLİ: BURSA ZATEN ŞAMPİYONDU

Sezonu 4'üncü olarak tamamlayan Beşiktaş'ın teknik direktörü Mustafa Denizli, şampiyonluğa ulaşan Bursaspor'u kutladı. Ligin son haftasında zorlu 90 dakikaların oynandığını vurgulayan deneyimli çalıştırıcı, "Bursaspor şampiyon olmasa da her şeyi hak etmişti. Taraftarıyla, hocasıyla ve yönetimiyle hepsini tebrik ediyorum. Bu bir futbolcu, teknik direktör ve Bursaspor camiası için önemli bir hadise." Lig tarihinde 5. bir takımın 'şampiyonluk' unvanı aldığına işaret eden Mustafa Denizli, takımının oynadığı futboldan ise memnun olmadığını dile getirdi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=984912&title=sampiyon-bursaspor&haberSayfa=0
#1293
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 10 bakan ve yüzlerce işadamı ile Yunanistan'a tarihî bir ziyaret gerçekleştirdi. İki ülke arasında 22 anlaşmaya imza atıldı. Türk-Yunan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi ilk kez toplanırken, taraflar savunma harcamalarında indirime gitme kararı aldı. Yeşil pasaport sahiplerine vize şartı kaldırıldı. Dış ticaret hacmi yıllık 5 milyar Euro olarak hedeflendi.
 
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 10 bakanla Yunanistan'a gerçekleştirdiği tarihî ziyaret, son 20 yıl içinde 3 kez sıcak çatışmanın eşiğine gelen iki ülke ilişkilerinde milat oldu. Erdoğan, ağır ekonomik kriz sebebiyle yabancı yatırımcıların kaçtığı Yunanistan'a beraberinde çok sayıda işadamı götürerek Atina'ya 'zor gününüzde sizinle dayanışma içinde olacağız' mesajı verdi. Ziyaret sırasında iki ülke arasında siyasi, ekonomi, çevre, enerji, turizm ve kültürel alanlarda 22 anlaşma ve protokole imza koyuldu. Yoğun diplomasi trafiğinin ardından oluşturulan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi, Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu başkanlığında ilk kez toplandı. Atılan adımları değerlendiren Erdoğan, "Bunlar tarihî, önemli adımlardır. İki komşu, dost ülke olarak geleceği çok daha güçlü şekilde kuralım istiyoruz. Onun için de bu adımları atıyoruz." dedi. İki ülke ilişkilerine ivme kazandırması beklenen anlaşmaların, Kıbrıs, Ege ve azınlıklar gibi ciddi ihtilafların çözümü yolunda kolaylaştırıcı etki yapması hedefleniyor.

Başbakan, Atina'dan Batı Trakya Türkleri için de talepte bulundu. Bu bölgedeki müftülerin bundan sonra atanarak değil seçilerek görevlendirilmesini istedi: "Şu bir gerçek, nasıl ki patriği seçme hakkını kendimizde bulmuyorsak, aynı şekilde oradaki Müslümanların dinî liderlerini tabii ki Yunan hükümetinin seçmemesi gerekir. Bu konuyu oturup konuşup süratle neticelendirmemiz lazım."

Başbakan Erdoğan, Atina ziyaretinin ilk gününde Yunanistan Cumhurbaşkanı Karolos Papulyas, Başbakan Yorgo Papandreu, Meclis Başkanı Filippos Peçalnikos ve anamuhalefet Yeni Demokrasi Partisi lideri Andonis Samaras ile bir araya geldi. Görüşmelerde, ekonomik ilişkiler, AB süreci, Ege sorunu, Batı Trakya'daki Türklerin sorunları, Kıbrıs, vize muafiyeti ve kaçak göçmenler konuları gündeme geldi. İki ülke arasında yarışa dönüşen savunma harcamalarının azaltılması konusu da önemli gündem maddeleri arasındaydı. Yunanistan 2009 yılında silahlanmaya 13,4 milyar Euro harcama yaparken, Türkiye 9,9 milyar Euro harcadı. Gözlemciler, Yunanistan'ın 300 milyar Euro'luk borç krizinde, çoğu Türkiye'ye karşı olmak üzere ithal edilen silahların da payı olduğunu söylüyor. Papandreu ile 1,5 saat görüşen Erdoğan, daha sonra Yunan meslektaşı ile Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısı ve İş Forumu'na katıldı. Türkiye'den 10, Yunan tarafından ise 7 bakanın hazır bulunduğu konsey toplantısında turizm, enerji, çevre ve Yunanistan için önemli sorunlardan biri olan kaçak göçmen konularında işbirliğini içeren 22 anlaşma ve işbirliği protokolü imzalandı. Başbakan Erdoğan tarihi imzaların iki ülke arasında yeni bir dönemin başlangıcı olacağını söyledi. Başbakan Erdoğan, Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu ile yaptıkları ortak basın toplantısında imzaları, "Bugün, yüz yıla yaklaşan bir süre içerisinde iki ülke için gerçekten bir dönemeç." sözüyle nitelendirdi. Kadim iki halk arasındaki ilişkilerin tüm dünyaya örnek olmasını istedi. Hususi pasaportlarla ilgili vize şartının kalktığını açıklayan Başbakan Erdoğan, AB'ye vize siteminde bulundu. Erdoğan, AB üyesi olmayan Sırbistan'a serbest dolaşım hakkı tanınırken, müzakereci Türkiye'nin de aynı hakka sahip olması gerektiğini belirtti.

HEYBELİADA KONUSUNDA UMUTLU KONUŞTU

Erdoğan, Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması ile ilgili olarak da "Çözüme yönelik çalışmalarda bir netice alacağımızı ben umut ediyorum. Olumlu bir yaklaşım içerisinde olduğumu da burada ben söylüyorum. Üzerinde çalışıyoruz. Temenni ederim ki burayı da kısa zamanda bir neticeye bağlarız.'' dedi. Büyükada'daki yetimhaneyi de yargı sürecinin sonuçlanmasının ardından Fener Rum Patrikhanesi'ne teslim etmeye hazır olduklarını bildirdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fener Rum Patriği Bartholomeos'nun ekümenik olarak nitelendirilmesinin kendisini rahatsız edip etmediğine ilişkin bir soruya, "Beni rahatsız etmez. Ecdadımı rahatsız etmediğine göre beni de rahatsız etmez.'' yanıtını verdi.

Türkiye ile Yunanistan arasındaki dış ticaret hacmine de değinen Erdoğan, "Dış ticarette 2,5 milyar dolara düştük. Bunlar bize yakışmıyor. En kısa zamanda bunu dolar bazında değil, avro bazında 5 milyar avroya çıkarmamız lazım. Bu siyasi irade her iki tarafta da mevcut." dedi. KKTC yapılan seçimin ardından cumhurbaşkanının değişmesine rağmen Ada'da BM müzakere sürecinin kaldığı yerden devam edeceğini vurguladı. Ankara'nın, garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin de dahil olacağı 5'li görüşme teklifini yineledi. Atina'nın da destek vermesi halinde müzakerelerde yıl sonuna dek bir sonuca varılabileceğini söyledi. Erdoğan sözlerini, Yunanca "Efharisto poli (çok teşekkür ederim)...''diyerek tamamladı.

SAVUNMA HARCAMALARINDA İNDİRİME GİDİLİYOR

Yunanistan Başbakanı Papandreu da atılan imzalar için "Bu bile bu ziyareti tarihi kılmaya yeter. Eminim daha yeni ve büyük adımlar atarız.'' dedi. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi çerçevesinde her yıl bir kez başbakanlar başkanlığında birçok bakanın katılımı ile toplantılar yapılacak. Bunun yanı sıra Türkiye'nin ilgili bakanlarının yılda en az bir kez bir araya gelecek.

Papandreu iki ülke arasındaki güvensizliğin ortadan kaldırılmasının Türkiye ile Yunanistan arasında iş konusunun daha da geliştirilmesine katkı sağlayacağını belirtti. Erdoğan ile yaptıkları görüşmede, "silahların karşılıklı olarak azaltılması noktasına gelinmesinde ve bu alanda yapılan harcamaların diğer konulardaki altyapılara harcanması konusunda görüş birliğine varıldığını'' söyledi.

Başbakan Erdoğan'a Atina ziyaretinde, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Devlet Bakanı Egemen Bağış, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ile Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu ve çok sayıda işadamı eşlik ediyor.

Yeşil pasaporta vize muafiyeti

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın tarihi Atina ziyaretinde toplam 22 anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalara göre, hususi pasaport (yeşil) sahiplerine vize şartı artık kalktı. Mavi renkli pasaport sahiplerine de vize muafiyeti getirilmesi için çalışmalar yapılacak. Ayrıca Ege Denizi'ndeki Yunan adalarına günübirlik ziyaretlerde vize kaldırılabilecek. Bununla birlikte turizm alanında iki ülke paket programlar düzenleyecek. Uzakdoğu'dan gelecek ziyaretçilerin iki ülkeyi de ziyaret etmesi sağlanacak. Yasa dışı göç noktasında ise Türkiye üzerinden Yunanistan'a giden kaçak göçmenler Ankara'ya iade edilecek. Diplomatların ortak eğitimi öngörülürken iki ülke dışişleri bakanları da düzenli olarak görüşecek.

Erdoğan: Ege Denizi barışın simgesi haline gelsin

Erdoğan Ege'de iki ülke savaş uçakları arasında yaşanan it dalaşı konusunda da önemli mesajlar verdi. Ege'de uçakların bomba ve füze sistemi olmadan uçmasını teklif etti. Erdoğan, "Eğer tatbikat yapılacaksa bunlarsız (bombasız) uçsunlar diyoruz. Dolayısıyla bunlar barışın adeta bir simgesi olsun. Zaman içerisinde bunlar hiç uçmasın. Bu hale geliyoruz. Bunu başaralım." diye konuştu. Savunmaya harcanan paranın sağlık ve eğitime harcanması çağrısı yaptı. Erdoğan, "Ege Denizi'nin ayrıştırıcı bir deniz olmasını kabullenemiyoruz. İstiyoruz ki Ege Denizi birleştirici bir deniz olsun. Ege Denizi, barışın bir simgesi haline gelsin." çağrısı yaptı.

Başbakan Atina'dan Batı Trakya Türkleri için de talepte bulundu. Bu bölgedeki müftülerin bundan sonra atanarak değil seçilerek görevlendirilmesini istedi. Erdoğan, "Şu bir gerçek, nasıl ki patriği seçme hakkını kendimizde bulmuyorsak, aynı şekilde de oradaki Müslümanların dini liderlerini tabii ki Yunan hükümetinin seçmemesi gerekir. Bu ciddi bir yanlıştır diye düşünüyoruz ve bunun da giderilmesi gerekir diye inanıyoruz. Bu konuyu oturup konuşup süratle neticelendirmemiz lazım.'' ifadelerini kullandı. Papandreu'dan ayrıca Atina'daki Fethiye Camii'nin restorasyonu için müsaade istedi.

Selanik'te bombalı saldırı: Bir yaralı

Yunanistan'ın Selanik kentinde dün bir gazete binasında tuvalete yerleştirilen bombanın patlaması sonucu bir kişi yaralanırken binada ağır maddi hasar meydana geldi. Polisin aldığı ihbar sonucu gazeteyi ve çevresindeki binaları boşaltması yaşanabilecek büyük bir facianın önüne geçti. Görgü tanıkları patlamanın binanın bodrum katında gerçekleştiğini belirtti. Önceki gece Yunanistan'ın başkenti Atina'da da şehrin en büyük hapishanesinin yakınında bir bomba patlatılmış, olayda bir kadın yaralanmıştı. Başkent, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ziyaretinde sırasında da protesto gösterilerine sahne oldu. Aşırı sağcı Yunanlılar, Ermeniler ve PKK sempatizanlarından oluşan 450 kadar kişi gösteri yaptı. Protestocular ile polis arasında kısa süreli bir gerginlik de yaşandı.

Gerçekçi olup imkânsızı istemek
Haber İzlenim - Ayşe Karabat - Atina


"Ecevit'in ön adı neydi?" diye telaşla sordu bir sıra önümüzde haberini yetiştirmeye çalışan Yunan gazeteci. Hem onların hem de bizim gazetelerimizin baskı saatleri yaklaştığından, kafamızı kaldırmadan yanıtladık: "Bülent Bülent"... Birkaç dakika sonra bu sefer bizden biri sordu onlara; "Hey hey, sizin Pangolos'un ilk adı neydi peki?.."

Eskiden Türk ve Yunanlı gazeteciler bir araya geldiklerinde ve birlikte aynı basın merkezinde haber izlemek zorunda kaldıklarında, belki zorunluluktan, belki de pratik nedenlerden, herkes milliyetine göre iki ayrı uçta toplanırdı. Hatta eskiden birlikte eğlenilmeye ya da yemeğe gidildiğinde bile. Ama bu sefer durum hiç de öyle değildi. Toplantıların yapıldığı Atina Hilton Oteli'ndeki geniş salonda, bir Yunan gazetecinin yanında bir Türk meslektaşı vardı ve belki de çok nadir olarak aynı şeyi yazıyorlardı; "ilişkilerde yeni dönem", "yeni bir sayfa açıldı", "barış destanı yeniden yazılıyor"... Üstelik birbirlerine söyleşi verirken de aynı şeyleri söylüyorlardı, iyi ve yeni bir başlangıç...

Doğrusu benzer bir durum, bir yukarı katta, basın toplantısının yapılacağı salonda da vardı. Salonun sağ yanı Türk gazetecilere ve işadamlarına, sol yanı da Yunan gazetecilere ayrılmıştı. Her iki ülkenin dışişleri bakanlıklarından protokol görevlileri iki başbakan salona girmeden önce, kendilerine düşen kısmı düzenlemeye çalıştılar ama kimin umurunda, kaynaşma yaşanmıştı bir kez...

Otelin çeşitli katlarında bir o yana bir bu yana koşturan teknokratlar, bakanlar, gazeteci-ler, diplomatlar elbette iki ülkenin arasındaki sorunların öyle bir günde çözülebileceğini düşünecek ya da dillendirecek kadar deneyimsiz değillerdi. Zaten belki de cuma akşamı herkesi geleceğe doğru umutlu bakmaya iten nokta da tam da buydu; gerçekçi beklentiler...

Elbette bardağın boş kısmını da görenler vardı; ticaret hacmini öyle kısa bir sürede artırmak mümkün değil. Kıbrıs sorunu ortadayken ne yapılabilir ki? Ege'de kıta sahanlığı sorunu hâlâ duruyor, diyerek ortalıkta dolaşanlar eksik değildi ama gerçekten de azınlıktaydılar.

Aslında eğer Türkiye ve Yunanistan başbakanlarının söz verdiği gibi cuma günü yapılan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi'nin bu ilk toplantısını ilişkileri geliştirmenin temeli yapmayı başarabilirlerse, bunu gerçekçi oldukları için yapabilecekler. İki Akdeniz halkı olarak hemen heyecanlanıp sonra çabuk soğuyarak değil, gerçeklerin farkında olarak...

Ama zaten bu kadar kemikleşmiş sorunların olduğu yerde tam bir barış yapmanın yolu gerçekçi olup imkânsızı istemekten geçmiyor mu?

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=984322&title=atina-ile-tarihî-isbirligi&haberSayfa=2
#1294
Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanvekili Kırdar Özsoylu, anayasa değişikliğine ilişkin kanunun 12 Eylül 2010 Pazar günü halk oylamasına sunulacağını açıkladı.

Özsoylu, YSK'nın bugünkü toplantısının ardından konuya ilişkin açıklama yaptı.

Anayasa Değişikliklerinin Halk Oyuna Sunulması Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'un Resmi Gazete'de yayımlandığını hatırlatan Özsoylu, bu kanun ile 3376 Sayılı Kanun'da değişiklik yapılarak halk oylamasının kanunun yayımı tarihinden itibaren 60 gün içerisinde yapılacağının öngörüldüğünü ifade etti.

Halk oylamasına ilişkin kanun hükümlerini anımsatan Özsoylu, Anayasa ve söz konusu kanun hükümleri birlikte değerlendirildiğine Anayasa Değişikliklerinin Halk Oyuna Sunulması Hakkındaki Kanun'un Anayasa'nın 67. Maddesi'nin son fıkrasında ifade edilen seçim kanunları kapsamında olduğunu, bu fıkra uyarınca da seçim kanunlarındaki değişikliklerin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanamayacağını söyledi.

Özsoylu, ''Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın Bazı Maddelerinde Deşiklik Yapılması Hakkında 5982 Sayılı Kanun'un, Anayasa'nın 175 ve 3376 Sayılı Kanun'un 2. maddesi hükümleri gereği halk oylamasında uygulanacak sürenin, değişiklikten önceki hüküm itibarıyla, bu metnin uygulanması gerektiğinden, bunun 120 gün olarak tespitine ve referandumun 12 Eylül 2010 Pazar günü yapılmasına YSK tarafından oybirliğiyle karar verilmiştir'' dedi.

Halk oylamasına ilişkin çalışmaların bir komisyon tarafından yürütüleceğini ifade eden Özsoylu, komisyonun çalışmalarının ve seçim takviminin ilerleyen günlerde duyurulacağını söyledi.

Referandum tarihinin 12 Eylül'e denk gelmesi 12 Eylül rovanşı olarak değerlendirildi. Ayrıca tarih Ramazan Bayramı tatilinin sonuna denk  geldi...

http://www.haber7.com/haber/20100513/12-Eylulun-rovansi-12-Eylulde.php
#1295
Dün imzalanan anlaşmayla Rusya ve Türkiye arasında vize uygulamasının karşılıklı olarak kaldırılmasının önü açıldı. Vizesiz dönem, iki ülke arasında halen üzerinde çalışılan Geri Kabul Anlaşması'nın imzalanmasının ardından hayata geçecek.

Böylelikle 30 günü aşmayan ziyaretlerde vize istenmeyecek. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, "Vizelerin kaldırılması hem Türkler hem Ruslar için memnuniyet vericidir." ifadesini kullandı. Rus lider Medvedev de, "Bu, tarihi sıçrama anlaşmasıdır. Dönüm noktası olabilecek bir imkândır." ifadesini kullandı.

Türkiye'nin son zamanlarda yürüttüğü diplomatik atak ve komşularla sıfır problem politikasının ardından son 8 ayda 7 ülke, Türk vatandaşlarına uyguladığı vize uygulamasını kaldırdı. Suriye, Pakistan, Arnavutluk, Libya, Ürdün, Lübnan ve son olarak Rusya'nın da eklenmesiyle Türkiye'ye vize uygulamayan ülke ve bölgelerin sayısı 58'e yükselecek. Turizmcilere göre, vizelerin kaldırılması ile 2 milyon 600 bin olan Rus turist sayısı 3 milyona çıkacak.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=983502&title=vizeler-kaldirildi-nukleer-santral-anlasmasi-tamam-rusya-ile-tarihî-acilim
#1296
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçen hafta Meclis'te kabul edilen anayasa değişikliği paketini onayladı.

Paketi 6 gün inceleyen Gül, 15 günlük sürenin dolmasını beklemeden, değişikliği referanduma sunulmak üzere Başbakanlık'a gönderdi. Bugün Resmi Gazete'de yayımlanması beklenen reform paketinin iptali için CHP de harekete geçti. Köşk'ün onayının ardından açıklama yapan CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek, bugün ya da yarın 110 imzayla Mahkeme'ye başvuracaklarını söyledi. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Ali Em ise konuyu teklifin resmi gazetede yayınlanmasından sonra ele alacaklarını kaydetti.

Çankaya Köşkü'nden yapılan açıklamada şöyle denildi: "Sayın Cumhurbaş-kanı'mız, 5982 sayılı 'Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'u, Anayasa'nın 175'inci maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca halkoyuna sunulmak üzere yayımlanması için Başbakanlık'a göndermişlerdir."

Paketin bugün Resmi Gazete'de yayımlanması beklenirken 60 günlük süreye göre referandum tarihi 18 Temmuz'a denk geliyor. Daha önce, "Cumhurbaşkanı onaylar onaylamaz Anayasa Mahkemesi'ne iptal müracaatında bulunacağız." diyen CHP de harekete geçti. Anamuhalefet partisi, Köşk'ün onayının ardından bir açıklama yaparak bugün ya da yarın Yüksek Mahkeme'ye gideceğini duyurdu. CHP Sözcüsü Mustafa Özyürek, hem iptal hem de yürütmeyi durdurma davası açacaklarını bildirdi. Böylece paketin iptaliyle birlikte referandumun önüne geçilmesi de hedefleniyor. Fakat Mahkeme'ye müracaat edebilmesi için 110 imza toplaması gerekiyor. Bir yandan genel başkanları Deniz Baykal'ın istifası ve kurultay tartışmalarıyla sarsılan CHP, bir yandan da Anayasa Mahkemesi telaşı içerisinde. 97 sandalyesi bulunan parti, daha önce 6 milletvekili bulunan DSP ve 8 bağımsız milletvekilinden söz almıştı. Şu durumda 111 imzayla Mahkeme'ye gidilmesi planlanıyor. CHP ayrıca, referandumun da seçim kanunlarına tabi olduğu, bu nedenle referandum süresini 120 günden 60 güne indiren yasanın üzerinden bir yıl geçmeden uygulanamayacağı iddiasında. Anamuhalefetin bu itirazını da Yüksek Seçim Kurulu (YSK) karara bağlayacak.

Öte yandan paketin Başbakanlık'a gönderildiğine ilişkin yazı dün akşam YSK'ya da ulaştı. Olağan toplantısını yapan Kurul, paketin halkoyuna sunulması konusunu da ele aldı. ZAMAN-İBRAHİM ASALIOĞLU

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=983398&title=koskten-anayasa-reformuna-onay
#1297
İnsanlığın hedefinde Kutlu Doğum'unu kutladığımız Zat'ın gösterdiği örnek anlayış, yaşadığı sosyal adalet söz konusudur. İnsanlık ulaşabilirse bu hedefe kurtulacak, benimseyebilirse o muhteşem anlayışı mutluluğa erecektir.

Bu sözlerimizin boşta kalmaması için örnek hayattan bazı misaller arz edelim. Bakalım yirmi birinci asır insanının hedefinde kim var, birlik beraberliği, huzur ve saadeti hangi anlayışın özünde bulması söz konusu görelim.

Misallere "Müslüman'ın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir!" diyen Kutlu Doğum sahibinin çevresinin derdiyle dertlenme örneğinden başlayalım isterseniz. Sonra yetiştirdiği yöneticilerinin bu anlayışa ne kadar sahip çıkıp bağlı kaldığına bakabiliriz.

Bir Kurban Bayramı sabahı namazdan sonra geldiği evinde Efendimiz'e erkenden hazırlanmış kurban eti takdim ederler. Tebessüm eden yüzünde bir tereddüt işareti dolaşır:

- Şu anda çevremizdeki komşularımız da et yiyorlar mı? diye sorar.

- Hayır, derler, biz herkesten önce sizin için hazırladık. Önce siz yiyin, sonra onlara göndereceğiz!

Elinin ucuyla önündeki tabağı öteye iterken şöyle der:

- Götürün bu tabağı önümden. Komşumun yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Ne zaman komşularımızın bacalarından et piştiğini gösteren dumanlar yükselirse o zaman getirin, onlarla birlikte et yiyebilir, onlarla birlikte bayram yaparım!.

Bu, Kutlu Doğum sahibinin, komşularının yemediğini yemeyişinden, yani onların derdiyle dertlenmesinden bir misal.

Bir misal de O'nun halifesi Hazreti Ömer'den verelim. Bakalım yönettiği halkın haliyle nasıl halleniyor, gördüğü örneği nasıl benimsemiş bulunuyor.

Bir iftar sofrasında soğuk bal şerbeti ikram ederler. Bardağı dudağına değdirmesiyle çekmesi bir olur:

- Bu ne? der.. Ürkek sesle cevap verirler:

- Bal şerbeti, sizin için özel olarak hazırlatmıştık. Sert sesle sorar:

- Benim idare ettiğim halkım da şu anda soğuk suyla yapılmış bal şerbeti içebiliyor mu?..

- Nerede?.. derler. Onlar hele bir sıcak suyu bulsunlar!.. Kelimelere basarak konuşur:

- Ben, der, yönettiğim insanların yemediğini yemem, giymediğini de giymem. Götürün bu soğuk bal şerbetini, getirin halkımın içtiği sıcak suyu. Halkından ayrı yaşayan yöneticilerden olmaktan Allah'a sığınırım.

Bu da O'nun halifesinden bir misal. Bir misal de ordu kumandanından verelim.

Suriye taraflarında Rumlarla yapılan savaşta akşam olur, taraflar çarpışmaya ara verirler. Sıcak kumların üzerine sofralar serilir, açlıktan takatsiz düşmüş mücahitler kuru ekmek, sıcak su ile yanık hurmadan ibaret sofralarına yönelirler. Ancak kumandan Halid bin Velid'in sofrasında kuru değil yumuşak ekmek, sıcak değil soğuk su var. Hayretle sorar:

- Akşama kadar deve sırtında bekleyen bu ekmekleri güneş nasıl kurutmamış? Suyu nasıl ısıtmamış?. Derler ki:

-Biz bu ekmek ve suyu eştiğimiz kum çukurlarındaki nemli zeminde sizin için sakladık!.

- Askerlerimin sofrasında da böyle yumuşak ekmek, soğuk su var mı? diye sorar.

- Hayır, derler. Onların sofrasında, deve üzerinde kurumuş ekmek, ısınmış su var! Kumandan hiddetlenir:

- Kaldırın bu yumuşak ekmekle, soğuk suyu. Bana askerimin yediği kuru ekmekle, içtiği sıcak suyu getirin. Savaşta birlik olup da yemekte ayrılan kumandanlardan olmaktan Allah'a sığınırım!. Bizim önek aldığımız zatlar böyle yapmıyorlardı, biz de yapmayız.

1439. doğum yılını kutladığımız Zat'ın anlayışından örnekler sunarken bir daha anlıyoruz ki, insanlık bu ideal hedefe henüz varamamış, komşusu açken tok olarak uyuyan bizden değildir, dert ortaklığına henüz ulaşamamıştır. Ulaşırsa aradığı birlik beraberliği bulacak, komşusunun derdiyle dertlenme kahramanlığını göstermiş olacaktır. a.sahin@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=977550
#1298
Resulü Ekrem Efendimiz'in (sas) hizmetinde bulunan Enes (ra), hatıralarını anlatırken şöyle der:

-Bir terzi Resulullah'ı (sas) yemeğe davet etmişti. Ben de beraber gittim. Eve girdiğimizde sofrayı ortada hazır bulduk. Arpa ekmeği, güneşte kurutulmuş et ile kabak ve bir de çorba vardı. Oturup yemeği birlikte yedik..

Hadis alimleri, Hz. Enes'in anlattığından çıkardıkları hükümleri şöyle sıralarlar:

1- İnsan kendisinden aşağı görüntüde olanların davetine icabet etmelidir. Resulullah (sas) de sıradan bir terzinin davetine icabet buyurmuş, aileyi memnun etmiş, bir ayırımda bulunmamıştır.

2- Davetlere efendi hizmetçi ile, işveren de işçisiyle gidebilir, sofraya birlikte oturabilirler. Nitekim Efendimiz hizmetçisi Enes ile gitmiş, sofraya birlikte oturmuşlardır. Yeter ki, bu kimseler münasip terbiye almış, adab-ı muaşereti öğrenmiş olsunlar.

Hz. Enes'in anlattığı hatıralardan anlaşılıyor ki, Resulullah (sas) ümmeti arasında sınıf meydana getirmez, herhangi bir sınıfın da tarafını tutmaz ya da karşısında olmazdı. O, hem işçinin hem de işverenin, hem efendinin hem de hizmetçinin taraflısıydı, hem alıcının hem de satıcının yanında olduğu gibi. İşverene hitaben, 'Çalıştırdığınız işçinin hakkını teri kurumadan verin!' hatırlatmasını yaparken, 'Unutmayın, aldatan bizden değildir!' ikazını da eklemişti. Demek ki ister işçi, ister işveren olsun her ikisi de aldatmamalıdır. İşçi işinde doğru çalışmalı, hileye yönelmemeli, işveren de işçinin hakkını vermeli, aldatma yoluna gitmemeliler. Çünkü aldatanlar Resulullah'ın sünnetine uyanlardan değildirler. İşçi de olsa, işveren de olsa..

Çağrıldığı davete işçisiyle giden, yemeğe hizmetçisiyle birlikte oturan, giydiği elbisenin kumaşını hizmetçisiyle paylaşıp aynı kumaştan giyinen Resulullah(sas), muhatap olduğu insanları, işiyle, mesleğiyle, yahut da sahip olduğu maddi imkânıyla da değerlendirmezdi.

Toplumu tümüyle kucaklayan Resulullah'ın ölçüsü, insanların Allah'a itaati, sünnetine bağlılığı idi. Nitekim Rabb'imiz de ayetinde öyle buyuruyordu:

-Sizin en değerliniz Allah'tan en çok korkanınızdır!.

Fırsat bulduğu anlarda, aile fertleri arasına girip ev işlerinde onlara yardım etmekten geri kalmayan Efendimiz (sas) ile ilgili bir hatırasını da Hz. Cabir şöyle anlatıyor:

-Resulullah'ın (sas) huzuruna girmiştim, onu evde kabak doğrarken gördüm. Dedim ki:

-Ya Resulallah bu kabağı niçin bu kadar küçük doğruyorsun? Buyurdu ki:

- Küçük parçalara bölerek yemeğimizin bereketini çoğaltmış oluyorum!.

Hadis alimleri derler ki:

-Resulullah (sas) ev işlerinde yardım ederken, iktisadı öğretmeye, israfı önlemeye, bereketi de çoğaltmaya niyet ederdi. Nitekim bir gün Ebu Zerr'e yemeğin bereketini çoğaltması konusunda şöyle tembihte bulunmuştu:

-Ya Eba Zer! Çorba pişirdiğinde suyunu çok koy ki, komşuna da gönderme bereketi bulasın.

Çalıştırdığı yoksul işçisinin perişanlığına seyirci kalan bir işvereni görünce ikazını şöyle yapmıştı:

-Kimin yanında çalışan işçisi varsa kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin!

Unutmayın, işçileriniz Allah'ın size emanet ettiği kardeşlerinizdirler.

Resulü Ekrem Efendimiz az gelirliyle bizzat meşgul olurken, kendisi de o yoksulun hayatını bizzat yaşamış, eline imkân geçtiğinde onların hayatından yukarı çıkıp da üstlerine baskı unsuru gibi dikilmemişti. Onun çevrenin fakirlerinden daha mütevazı hayatını birlikte yaşayan Aişe validemiz de bu konuyu şöyle anlatır:

-Bazı sabahları eve gelince 'Kahvaltılık bir şey yok mu?' diye sorar, yok deyince de hiç üzüntü işareti vermeden rahatlıkla:

-Öyle ise ben de bugün oruca niyet ediyorum! derdi.

Yani toplumun her kesimine öyle sahip çıkar, fakat kendisi de böyle yaşardı.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=951976
#1299
İslam'ın doğduğu devrede dünyada iki büyük devlet vardı. Biri doğudaki ateşperest İran devleti, ikincisi de İstanbul'da hüküm süren Bizans İmparatorluğu.

Dünyanın bu iki büyük devletinin halkına karşı uyguladığı yönetim anlayışına kısaca bir göz atalım. Sonra Medine'de yeni başlayan İslam'ın yönetimiyle kıyaslamasına geçebiliriz.

O günkü İran'ın ateşperest hükümdarı, koyduğu vergileri anlatmak için halkı topladığı meydanda konuşurken, fakirin birinin feryadına muhatap olur:

-Efendimiz, susuz araziden de vergi alacağım, diyorsunuz. Benim gibi hep kurak arazide yaşayan bir fakir, yağmursuz mevsimde mahsul vermeyen araziden nasıl vergi verecek?

Halkın içinde yönetimine hakaret edip isyan teşvikçiliği yaptığı gerekçesiyle İran'ın ateşperest hükümdarı, zavallı fakiri kalabalığın gözleri önünde ateşe attırarak yaktırmaktan çekinmez, kimse de bu vahşete karşı çıkma cesaretini kendinde bulamaz!..

Bir de o günkü Şarki Roma İmparatorluğu'nun merkezi olan Bizans'a göz atalım.

İmparator, yapımını başlattığı Ayasofya kilisesinde ülkenin dört bir yanından toplattığı esirlerle birlikte bir kısım halkı karın tokluğuna çalıştırıyordu. Bu cebri çalışmaya katılmak istemeyenler ise, o günkü hipodromda yağız atların kuyruğuna bağlanarak paramparça ettiriliyor, karın tokluğuna çalışmak istemeyenlere böylece gözdağı verilmiş olunuyordu.

O günkü dünyanın iki büyük devletindeki yönetimin halka uyguladığı muamele bu vahşet ve dehşetteydi!.

Şimdi bir de Kutlu Doğum sahibinin Medine'de başlattığı anlayışa bakalım. O günkü dünyaya rağmen nasıl bir yönetim örneği sunuyor, nasıl bir gönül alma örneği veriyordu insanlara?

Mescidine topladığı halka hitaben yaptığı tarihî konuşmasında şöyle sesleniyordu tüm insanlara: Tarih: 5 Haziran 632.

-Ey insanlar! Yönetiminizde bulunduğum müddet içinde kimin sırtına bir kamçı vurmuşsam işte sırtım gelsin o da bana vursun!.. Kimin kalbini incitecek bir söz söylemişsem işte kalbim gelsin o da bana aynı şeyi söylesin!. Kimin hakkını almışsam işte malım, gelsin o da benden hakkını alsın!

Şunları da ekliyordu sözlerine:

-Sakın içinizden biriniz demesin ki, hakkımı isteyecektim ama Resulullah'ın darılacağından korktum da isteyemedim.. Şunu iyi bilin ki, benim inancımda hakkını isteyene darılmak yoktur. Tam aksine benim en çok sevdiğim kimse, benden hakkını isteyen kimsedir. Ancak bu suretle Rabb'imin huzuruna yönettiğim insanların hakkını yüklenmeden çıkabilirim!.

Dinleyenlerden biri ayağa kalkarak:

-Ya Resulallah der, öyle ise benim zatınızda üç dirhem alacağım var, onu istiyorum!.

Bu isteğinden dolayı yanındakiler onu ayıplamadıkları gibi, kendisi de hiçbir korku ve endişe hissetmeden ifade eder isteğini. Halbuki diğer yönetimlerde halkın içinde böyle bir hak isteğinin cezası, ya ateşe atılmak, yahut da at kuyruğuna bağlanarak dere tepe sürükletip paramparça ettirilmek iken Allah'ın Resulü bakınız, ne diyor bu isteğin sahibine:

-Bu alacağın nereden kaldığını da anlatır mısın?. Adam cevap veriyor:

-Hani çölden gelen bir fakir yardım istemişti de, sizde bulunmadığından ben vermiştim, onu talep ediyorum..

Bu açıklamadan sonra Resulullah'ın cevabı şöyle olur:

-Amcamın oğlu Fazlı! Kardeşimiz üç dirhemi benim adıma vermiş, hemen öde!.

İşte Kutlu Doğum asrında dünya öyle, biz de böyle örnek veriyorduk..

- Fatebiru ya ülil ebsar!. Düşünün ey basiret sahipleri!

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=974990
#1300
Kutlu Doğum sahibinin hayranlık uyandıran hallerinden, Ahmed Şahin, Zaman

En çok sevdiği hizmet, yoksullara yardım hizmetiydi. Nitekim bir gün yine davet ettiği yoksullara önceden hazırladığı yardımlarını sırayla dağıtmış, alanlar da sevinçle evlerine dönmüşlerdi ki, tam o sırada uzaklardan koşarak gelen bir başka yoksul, dağıtımın bittiğini, kendisine verilecek bir şeyin kalmadığını anlayınca oraya yığılakalmıştı. Şefkatle baktığı bu yoksula da:

- Üzülme dedi, sana da bir çare bulabiliriz. Bulduğu çareyi de hemen orada anlattı. Buradan doğruca Medine çarşısına git, ihtiyaçlarını satan dükkanlara gir, ne lazımsa al, sonra de ki: "Mal benim borç Resulullah'ındır!."

Yoksul adam, tereddüt edince de tekrar etti. Unutma dedi: "Mal benim borç Resulullah'ın diyecek, gerisini düşünmeyeceksin!" Böylece yoksula verecek bir şeyi kalmayınca borçlarını üstlendi, mahrum kalmasına gönlü razı olmadı.

Mütevazı olmayı, vazgeçilmez vasfı kabul etmişti. Bu sebeple misafirlerine bizzat kendisi hizmet eder, ikramda bulunurdu. Bir gün çölden gelen biri, "Kim bu insanların büyüğü?" diye sordu. O sırada misafirlerine bardaklarla içecek ikram ediyordu. "İnsanların büyüğü insanlara hizmet edendir!" diye cevap verdi. Bu sözüyle hem büyüklerin insanlara hizmet edeceğini ifade etmiş hem de aradığı kimsenin kendisi olduğuna işarette bulunmuştu. Zaten hizmet edilmeyi değil, hep hizmet etmeyi sever, hizmeti tercih ederdi. Nitekim bir yolculuk dönüşünde herkes hurmalıkta istirahate çekilmiş dinlenirken, bazıları onlara yemek hazırlamak üzere harekete geçmişlerdi. Biri, yemek yapayım, biri, su getireyim, derken biri de ben de ateş yakayım, deyince, "Öyle ise ben de odun toplayayım." dedi. Biz bu hizmetleri yaparız, siz istirahat buyurun, diyenlere de:

-Bilirim ki sizler bu hizmetleri yaparsınız, ama ben hizmete seyirci kalmayı değil, hizmete iştirak etmeyi severim, diyerek kalkıp odun toplayarak hizmet edilen değil, hizmet eden olmayı tercih ettiğini göstermiş oldu.

Komşularının yemediğini yemez, giymediğini de giymezdi.

Bir gün bir sepet dolusu taze hurma getirip kendisine uzattılar:

- Turfanda hurma, henüz kimsecikler yemedi, ilk olarak zatınıza getirdik, dediler. Oynayan çocukları gösterdi:

- Götürün bu turfanda hurmaları şu oynayan çocuklar yesinler. Ben komşularımın yemediğini yemem. Ne zaman komşularımız da turfanda hurma yemeye başlarsa işte o zaman getirin, ben de komşularımızla birlikte gönül rahatlığı içinde turfanda hurma yiyebilirim, buyurdu.

Faydalı icat ve teknolojik buluşların kim tarafından bulunursa bulunsun sahip çıkılıp Müslümanların istifadesine sunulmasını isterdi.

Bir gün bir tüccar sahabi Şam'daki Hıristiyanlardan aldığı bir kandili getirip mescide asmıştı. Gelenler bunun Hıristiyanların buluşu olduğunu öğrenince, 'Müslümanların mescidine Hıristiyan'ın buluşunu mu asıyorsun?' diye tereddüt göstermişlerdi.

Az sonra Efendimiz (sas) gelip dumansız, külsüz yanıp ışık veren kandili görünce, 'Kim getirdi bunu?' diye sordu. Suçlu gösterir gibi gösterdiler. Bunun üzerine kandili getiren Temimdari'ye tebessümle bakarak şöyle dedi:

- Sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini aydınlatsın!.. Sözlerine şunu da ekledi:

- Faydalı şeyler Müslüman'ın kaybettiği malı gibidir. Hangi ırk ve dinde görülürse görülsün sahip çıkılıp Müslümanların istifadesine sunulmalıdır.

Evet, şimdi düşünme sırası. "Bir saat düşünmek bir sene nafile ibadetten üstündür!" diye de uyarmıştı bizleri.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=975461