Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1321
Ümraniye'deki bir evde yakalanan cephanelik, "Ergenekon" örgütünün ortaya çıkmasına neden olmuştu.

O cephaneliğin peşinden gidenler geniş bir ağa ulaşmışlardı.

Şimdi sanırım "Ümraniye cephaneliği" gibi "kritik bir ilmik" Danıştay baskınıyla ilgili olarak ele geçiriliyor.

O cinayetin arkasında çok büyük bir örgüt olduğu anlaşılıyor.

İşin üstüne gittikçe, "cinayetin" çevresindeki kuşkulu ağ da genişliyor.

Ordu Yardımlaşma Kurumu OYAK'a ait bir güvenlik kuruluşunun Danıştay'ın "kameralarındaki" cinayetle ilgili kayıtları sildiğinin kanıtlanması birdenbire bu "cinayetin" tahminlerimizden daha da "derin bir operasyon" olduğunu yüzümüze çarptı.

İpin ucunu çektikçe "olta ağırlaşıyor" ve balığın büyüklüğü hissediliyor.

Bir kere işin içinde OYAK olduğu anlaşıldı.

OYAK'ın "kamera kayıtlarını silen" personeli ise ortada yok.

Kimse onların nerede olduğunu söylemiyor.

OYAK'a ait güvenlik kuruluşunun başındaki eski MİT görevlisi emekli albay da sırra kadem bastı.

Ama "kararan" tek kamera Danıştay'daki değil.

Danıştay'ı gören Sıhhiye'deki "Orduevi'nin kameraları" da karardı.

O kamera kayıtları istenmiş ama Orduevi'nin kayıtları gönderildiğinde bu kayıtlar "açılamamış" bir türlü.

Bunu yazılı olarak Genelkurmay'a sormuşlar, onlar da yazılı bir cevap vermiş.

Cevap pek anlaşılabilir gibi değil ama "sezebildiğim" kadarıyla "bizdeki kayıtlar artık yok" diyorlar.

Danıştay cinayetiyle ilgili "ordunun kayıtları" da kaybolmuş anlayacağınız.

Eldeki "açılamayan Orduevi kaydı" neden TÜBİTAK'a gönderilmemiş, o anlaşılamıyor.

Zaten bu cinayetin yargılama aşamasında yaşanan ve anlaşılması imkânsız birçok tuhaflık var.

Bütün o mahkeme safhalarının bir daha gözden geçirilmesi gerekiyor.

Mahkeme, Danıştay'ın kameralarının "bozuk" olmasını hiç sorgulamamış.

Orduevi'nin kayıtlarının "açılamamasını" da sorun etmemiş.

Danıştay'daki cinayetin katil zanlısının "arkasında" kimin olduğunu ortaya çıkarmak için kılını bile kıpırdatmamış.

Tam aksine, neredeyse aceleyle bunun "örgütsüz bir cinayet" olduğunu karara bağlamaya uğraşmış.

Dava, İstanbul'daki Ergenekon Mahkemesi'ne geldikten sonra işin seyri değişti, kameralardaki kayıtların silindiği resmî raporla belirlendi.

Ankara'daki mahkeme neden bunu yapmadı?

Sadece bu mu...

Bu cinayetin bir görgü tanığı var, bu tanık, katilin keşfe geldiği gün yanında iki kişi daha olduğunu söylüyor ve katili teşhis ediyor.

Ama bir şey daha söylüyor:

"Beni Emniyet'te susturmaya çalıştılar" diyor.

Böylece karşımıza işin bir de "polis" bacağı çıkıyor.

Emniyet'teki bu cinayeti soruşturan polisler neden "tanığı" susturmaya çalıştılar?

O polisler kimlerdi?

O polisler hakkında bir soruşturma açıldı mı?

Tanık, kendisinin Emniyet'te "susturulmak istendiğini" mahkemede söylediği halde neden mahkeme bu açıklamayı kaale almadı?

Ordu, kendine ait bir kuruluştaki elemanların "kameralardaki kayıtları silmesiyle" ilgilenmiyor, kendine ait Orduevi'nin kameralarının görüntülerini arşivlerinden siliyor.

Polis, tanığa "susması" için baskı yapıyor.

Mahkeme bunlara hiç aldırmadan, cinayetin Ergenekon bağlantısını soruşturmadan dosyayı kapatmaya uğraşıyor.

O zamanki cumhurbaşkanı aceleyle bir açıklama yapıp bu cinayetin "laik cumhuriyete karşı yapılmış bir saldırı" olduğunu iddia ediyor.

Gazeteler ortaklaşa manşetlerle cinayeti "şeriatçıların" üstüne yıkmaya çabalıyor.

Danıştay cinayetinin faili eğer olay yerinde yakalanmasaydı bütün Türkiye karmakarışık olacaktı.

Bu çok planlı, organize bir saldırı.

Ve, arkasında büyük bir güç var görülebildiği kadarıyla.

Şimdi İstanbul'daki Ergenekon Mahkemesi bu saldırının üstüne gittikçe daha çok belge ve bilgi ortaya çıkacak.

Ergenekon'un daha derinlerine inilecek.

O derinliklerde belli ki "büyük balıklar" bekliyor.

Keskin dişli, zehirli balıklar.

Yakalanmaya yaklaştıkça daha da canavarlaşacaklar herhalde.

Kendimizi sakınarak ama kararlı bir şekilde ipin ucunu çekmeliyiz.

Bütün bu zehirli balıkları yakalayıp, tarihimizde belki de ilk kez temiz sularda yüzeceğiz.

ahmetaltan111@gmail.com
http://www.taraf.com.tr/makale/11010.htm
#1322
Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün 17 Mart 2010 tarihinde aldığı yeni katsayı kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemini reddetti.

Anadolu öğretmen lisesi son sınıf öğrencisi olan davacı tarafından, Yüksek Öğretim Genel Kurulunun 17 Mart 2010 gün ve 270 sayılı kararının 1'inci ve 2'nci maddelerinin iptali ile yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştayda dava açılmıştı.

Danıştay 8. Dairesi, yürütmenin durdurulması istemini oy birliğiyle reddetti.

Dairenin kararında, ''Bir mesleğe yönelik program uygulayan ortaöğretim mezunlarının aynı alanda bir yükseköğretime yerleştirilmesinde ek katsayı uygulaması 2547 sayılı yasanın 45. maddesinde yer alan kuraldan kaynaklanmakta olup, açıklanan sınav sistemi değişikliği nedeniyle yeni bir katsayının belirlenmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmamıştır'' denildi.

Kararda, bir başka anlatımla ''düzenleyici işlemlerin, yargı kararlarında da belirlendiği üzere maddi olay ve hukuk düzenindeki değişikliğe bağlı olarak değiştirilmesinin mümkün olduğu ve bu nedenle kazanılmış hakka dönüşme olanağı bulunmadığı'' belirtildi.

YÖK'ÜN SON DÜZENLEMESİ

17 Mart 2010'da toplanan YÖK Genel Kurulu, yaptığı katsayı düzenlemesi ile alan içi ve alan dışı tercihlerdeki puan farkını 15'e çıkarmıştı.

Lisedeki alanına göre bir fakülte tercih eden öğrencinin Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı 0,15 ile, alanı dışında tercih yapan öğrencinin puanı ise 0,12 ile çarpılacak. Böylece, bir meslek lisesi öğrencisi ile genel lise öğrencisi arasında 8 ile 15 puan arasında fark olacak. Bu fark sınavda 10-12 soru ile aşılabilecek. 10 yıldır öğrencileri mağdur eden eski katsayılar (0,3-0,8) 50 puana kadar fark oluşturuyordu.

Bir önceki katsayı oranı alan içinde 0,15, alan dışında 0,13 idi. Bu katsayı öğrenciler arasında 10 puanlık (7-8 soruluk) bir fark oluşturuyordu. YÖK'ten yapılan açıklamada, "Sonuçta alan dışı tercihlerde aynı soruları cevaplayan adayların yerleştirme puanlarında 3 ila 15 puanlık bir fark değil, asıl öğrenci kitlesinin yoğunlaştığı aralıkta aşılması oldukça zor olan 8 ila 15 puanlık fark ortaya çıkacaktır." denildi. 'Yargı kararlarının gerekçeleri esas alınarak' karar verildiği belirtilirken, sınavda bir puanlık farkın bile binlerce öğrencinin sıralamasını değiştirdiği hatırlatıldı. "Bölüm kontenjanlarının ortalama 40-100 arasında olduğu düşünüldüğünde, yerleştirme puanında meydana gelen 15 puanlık bir fark çok ciddi bir farklılık doğurmaktadır." denilen açıklamada, 15 puanlık farkın 2009 yılı için yerleştirme sırasını SAY-2 puan türünde 17 bin 381 ile 70 bin 694 arasında değiştirdiği ifade edildi. 15 puan, SÖZ-2 puan türünde 4 bin 994 ile 85 bin 64 arasında, EA-2 puan türünde ise 15 bin 907 ile 122 bin 241 arasında sıralamayı değiştiriyor.

İstanbul Barosu'nun açtığı davalar üzerine Danıştay önce YÖK'ün 'eşit katsayı'sını, daha sonra 2-10 puanlık fark getiren 0,13-0,15'lik katsayıları durdurmuştu. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, YÖK'ün itirazını 14'e karşı 15 oyla reddetmişti. 10 puanlık katsayı farkını 'sembolik' bulan Kurul, farkın açılmasını istemişti. İstanbul Barosu Başkanlığı, ilk önce Yükseköğretim Genel Kurulu'nun yükseköğretime girişte farklı katsayı puanı uygulamasını kaldıran 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açmıştı. Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün eşit katsayı kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurmuştu. Bunun üzerine YÖK, 17 Aralık 2009'da 'farklı katsayı' uygulanması kararı almış ve puanlar hesaplanırken adayların kendi alanıyla ilgili program tercihinde Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanları'nın 0,15, alan dışı tercihte 0,13 ile çarpılmasını kararlaştırmıştı. YÖK'ün üniversiteye girişte öğrenciler arasındaki katsayı adaletsizliğini gideren kararı aleyhine dava açan İstanbul Barosu, yeni katsayı düzenlemesini de şikayet etmişti.

29 Aralık'ta herhangi bir açıklama yapmadan dava dilekçesini mahkemeye ulaştıran Baro, YÖK kararını yeterli bulmayarak iptalini istemişti. Danıştay 8. Dairesi, 8 Şubat 2010'da YÖK'ün üniversiteye girişte farklı katsayı uygulanmasına ilişkin 17 Aralık tarihli kararının yürütmesini de oy birliğiyle durdurmuştu. Daire, yürütmeyi durdurma kararına ilişkin gerekçesinde, "alan içi tercihlerde 0,8, alan dışı tercihlerde 0,3 katsayısının esas alınacağına ilişkin düzenlemenin değiştirilerek alan içi 0,15, alan dışı 0,13 katsayı farkına dönüştürülmesine ilişkin dava konusu kararın hukuken geçerli bir sebebe dayanmadığı sonucuna ulaşıldığını" belirtmişti.

-YÖK'ÜN SAVUNMALARI-

Kararda, davalı YÖK'ün, daha önce açılan davalarda savunmalarını, yeni sınav sisteminin niteliğinin katsayı farklılaşmasını ortadan kaldırdığı iddiasına dayandırdığı, bu davada verdiği savunma ve eklerinde ise sınav sistemi ile yargı kararı gereği oluşturduğu katsayıların bağlantısını, katsayı oranlarının yeni sınav sistemi içindeki işlerliğini, önceki sınav sistemi ile yeni sistem arasındaki farkları da ortaya koyarak bilimsel ve ayrıntılı olarak hazırladığı raporlarla açıkladığı belirtildi.

YÖK'ün, yeni sınav sistemini getiren kararları ile bu savunması ekinde sunduğu raporlar incelendiğinde, ''daha önce iki oturumda tek aşamalı yapılan sınavın iki aşamalıya dönüştürüldüğü, birinci aşamanın ortak ve tek bir sınavdan oluşan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS), ikinci aşamanın Lisans Yerleştirme Sınavları (LYS) olarak adlandırılan beş sınavdan oluştuğu, sınavların ağırlıklı puanlarının her birinin kendi içinde en büyüğü 500, en küçük 100 olan puanlara dönüştürülerek, ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının da 50-100 olan puan aralığının 100-500 olarak değiştirildiğinin'' anlaşıldığı ifade edildi.

Kararda, yine bu belgelerin incelenmesinden, çoklu sınav ve çoklu soruyu esas alan bir ölçme yöntemi belirlendiği, önceki sistemde yüzde 38 olan alan bilgisinin yüzde 60'a çıkarıldığı, puan türleri içindeki soruların yüzdelik olarak ağırlığının farklılaştırıldığının görüldüğü aktarıldı.

-KATSAYI DIŞINDA BAŞKA ARAÇLAR-

Dairenin kararında, şöyle denildi:

''Sınav sisteminin aktarılan bu niteliği ile sınavın birinci ve ikinci aşamasında bir çok puan türünün bulunması ve bu puan türlerinin her birinde soru sayısının ve soru ağırlığının farklı olduğu göz önüne alındığında, getirilen yeni sınav sisteminde farklı puan türleri yöntemi ile alan yönlendirilmesinde katsayı dışında başka araçların da kullanılmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır.

Bu durumda, alan/bölüm yönlendirmesi amacına hizmet ettiği anlaşılan farklı sınav ve puan türlerinin bulunduğu yeni sınav sisteminin farklı katsayı ile desteklenmesi sonucunda oluşturulan dava konusu yeni düzenlemenin 1'inci maddesi ile getirilen katsayı oranlarının Milli Eğitim Temel Yasası'nın alanlara yönlendirmeye ilişkin amacına ve bu konudaki yargı kararlarına aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.''

Dava konusu düzenlemenin 2'nci maddesinin de bu açıklamalar ışığı altında değerlendirilmesi gerektiği vurgulanan kararda, sınav sisteminde yapılan köklü değişiklik ile özellikle yeni sistemde standart puan aralıklarının değişmiş olmasının, daha önce uygulanan katsayı oranlarının uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırdığı belirtildi.

Kararda, şöyle denildi:

''Böylece, bir mesleğe yönelik program uygulayan ortaöğretim mezunlarının aynı alanda bir yükseköğretime yerleştirilmesinde ek katsayı uygulaması 2547 sayılı Yasanın 45. maddesinde yer alan kuraldan kaynaklanmakta olup, açıklanan sınav sistemi değişikliği nedeniyle yeni bir katsayının belirlenmesinde hukuka aykırı bir yön bulunmamıştır. Bir başka anlatımla düzenleyici işlemlerin, yargı kararlarında da belirlendiği üzere maddi olay ve hukuk düzenindeki değişikliğe bağlı olarak değiştirilmesinin mümkün olduğu ve bu nedenle kazanılmış hakka dönüşme olanağı bulunmadığı açıktır.''

Davacı öğrencinin, karara itiraz hakkı bulunuyor. İtirazı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek.

Danıştay 8. Dairesi, dava konusu kararın iptal istemini daha sonra esastan karara bağlayacak.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=975691&title=danistaydan-katsayi-kararina-onay&haberSayfa=0
#1323
İsveçli araştırmacılar, anne sütünde bulunan bir maddenin kanser hücrelerini öldürebilme yeteneğine sahip olduğunu keşfettiler.

PLoS One Journal isimli dergide yayınlanan çalışmada, "HAMLET" olarak bilinen maddenin yıllar önce keşfedildiğini belirten araştırmacılar, bugüne kadar bunun insanlar üzerinde denenmediğini açıkladılar.

İsveç'te Lund Üniversitesi tarafından yürütülen deneyde, mesane kanseri hastaları HAMLET ile tedavi edildi. Her tedaviden sonra, hastalar idrarlarındaki ölü kanser hücrelerini dışarıya çıkardılar.

Önceki laboratuar deneyleri HAMLET'in 40 çeşit kanser hücresini öldürebildiğini göstermişti, ancak bu araştırma insanlar üzerinde test edilen ilk çalışma oldu. Araştırmacılar, bir sonraki adımda ise bu maddeyi cilt ve beyin tümörleri üzerinde test edecekler.
#1324
GÜLDEN Aydın, Hürriyet'te son zamanların en çarpıcı gazetecilik başarılarından birine imza attı ve Siirt'teki bir ilköğretim okulunda 7 kız öğrencinin tecavüz kurbanı olduğu, bununla ilgili olarak yaklaşık 100 erkeğin sorgulandığı dehşet verici bir skandalı gün ışığına çıkarttı.
Olayı araştırmak üzere gittiği Siirt'te bir suskunluk perdesiyle karşılaşmış Gülden Aydın; "Herkes susuyordu, kimse konuşmuyordu" diye anlatıyor...
Haber, küçük bir kentte kız çocuklarına tecavüz olgusunun nasıl yaygın bir suç kalıbına dönüştüğünü ve bu büyük utanca nasıl yüz kızartıcı bir suskunlukla göz yumulduğunu anlatan son derece rahatsız edici bir dosyayı dikkatimize getiriyor, bütün çıplaklığıyla.
Önem taşıyan bir nokta, olayın çocukların gittiği ilköğretim okulundaki rehber öğretmen tarafından ortaya çıkartılmış olmasıdır. Ancak kız öğrencinin anlattıkları rehber öğretmeni de şoke edecektir. Çünkü, tecavüzcüler arasında okulun müdür yardımcısı da bulunmaktadır.

TECAVÜZ YAYILMA EĞİLİMİ GÖSTERİNCE
Konunun savcılığa intikal etmesinden sonra başlatılan ve 15 kişinin tutuklanması ve 25 kişinin de gözaltına alınmasıyla dallanıp budaklanan soruşturma, insanı dehşete düşüren bir dizi gerçeği ortaya çıkartır. Tecavüze uğrayan kızların yaşları 14 ile 16 arasında değişmektedir. Ayrıca, bu olayların iki buçuk yıl önce başlamış olması, kızların tecavüze çok daha küçük yaşta maruz kaldıklarını gösteriyor.
Tecavüze uğrayan ilk gruptaki H.T. ile S.T., babaları hamallık yapan 7 çocuklu çok fakir bir ailenin çocuklarıdır. Ve bu iki kız öğrencinin 3 ile 5 lira arasında değişen para ile çikolata ya da çubuk kraker karşılığında kendilerinden yaşça çok büyük insanlarla birlikte oldukları anlaşılıyor. Tecavüzcülerin en yaşlısı 70 yaşındadır.
Düşündürücü olan, küçük kızları hedef alan tecavüzün, başlaması ve duyulmasıyla birlikte çevreyi de içine alacak şekilde genişleme, yayılma eğilimi göstermesidir. Soruşturmanın açılmasından sonra tutuklananlardan bazıları kentin tanınmış ailelerine mensup esnaftan insanlardır.
Soruşturma, ayrıca kızların gittikleri okuldaki bazı erkek öğrencilerin de tecavüzüne uğradıklarını da gösteriyor.

SUSKUNLUK DA SUÇ DEĞİL Mİ?
Dosya, pek çok soru işaretini karşımızda asılı tutuyor.
Siirt'te olayın geçtiği ilköğretim okuluna giden Gülden Aydın'ın en önemli tespitlerinden biri, neredeyse çocukların hepsinin tecavüz olayını konu savcılığa intikal etmeden çok önceden biliyor olmasıdır.
Gülden Aydın'ı şoke eden bir sahne, okula gittiğinde çocukların tecavüze uğrayan kız arkadaşlarını kastederek "Ellere var, bize yok mu" diye gülerek şarkı söylemeleridir.
Burada bütün çocukların dilinde olan bir konunun okul yönetimi tarafından fark edilmemiş olması düşündürücüdür; keza mağdurların devam ettiği okulun karakolun hemen karşısında olması gibi...
Son tahlilde bütün bunlar idari ve cezai soruşturmaların konusudur. Bir de meselenin soruşturamayacağınız, hukuk sisteminde, yazılı yasalarda karşılığı olmayan, yaptırıma bağlanmamış yönleri var.
İlkokul öğrencisi kızları hedef alan bu ölçüde yaygın bir tecavüz şebekesinin varlığının çevre tarafından bilindiği halde, zımnen onay görmesi işte böyle bir durum.

KÖTÜLÜĞÜN KUŞATMASI
Bilenlerin bir bölümü durumdan yararlanmaya kalkmakta, bilip de yararlanma yoluna gitmeyenler ise durdurmak için hiçbir şey yapmayıp kayıtsızlık içinde olanları seyretmektedir. Belki rahatsızlar, belki de değiller...
Buradaki suskunluk da suç ortaklığı
değil midir?
Bir tecavüz olayının bu kadar yayılabilmiş olması ve kabul görmüş olması kötülüğün kuşatması dışında başka nasıl adlandırılabilir?
Bu arada, Siirt Cumhuriyet Savcılığı'nın haberi yazarak soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiği gerekçesiyle ifadesini almak için Gülden Aydın'a çağrıda bulunması tecavüz dosyasının ulaştığı en son aşamayı gösteriyor.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14516084.asp?yazarid=308
#1325
Hakikaten Türkiye'de neler oluyor? Bu ülke nasıl bir ülke? İnsan bazen öğrendiklerini taşımada, buna tahammül etmede çok zorlanıyor. 7 eri şehit eden mayınların TSK'nın malı çıkmasının şokunu hâlâ atlatabilmiş değilken öğrendiğimiz başka bir gerçekle yerle bir oluyoruz.

Evet; TÜBİTAK'ın, Danıştay saldırısı esnasında kameraların bozuk olmadığı, kayıtların ortadan kaldırıldığını tespit ettiğini açıklaması kamuoyunu tam anlamıyla şoke etti.

Yüksek yargıda cinayetin işlendiği gün kamera kayıtlarının silinmesi ne demektir? Nasıl izah edilir? Daha doğru olan soru ise bunu kim izah edebilir? Hani Danıştay saldırısı Türkiye'nin 11 Eylül'ü idi. Yıllardır meğer nasıl bir ülkede ve nasıl bir simülasyon içinde yaşıyormuşuz. Dünyanın hangi ülkesinde gerçekler böylesine sündüre sündüre değiştirilebilir? Kim böylesine bir yalancılığa cesaret edebilir?

Keşke bütün bu yaşadıklarımızı bir aklı başında insan bize izah etse, edebilse! Kemah'ta şehit düşen dokuz askeri, 7 erin şehit olduğu mayının TSK'nın çıkmış olmasını, Reşadiye katliamını... Yok, bütün bu şaibeli olayları burada tekrar yazmaya niyetim yok. Bunu yazmaya kalksam bu satırlar, bu sayfalar yetmez tabii ki. Onları bir tarafa bırakmadan, zihnimizin bir köşesinde sürekli tutarak; en azından bu son kayıt silme olayının bir izahının yapılması gerekir.

TÜBİTAK, güvenlik şirketinin kamera kayıtları üzerinde işlem yaptığını tespit etti. OYAK'a bağlı olan bu güvenlik şirketi kamuoyuna 3-17 Mayıs arasındaki kayıtların olmadığını açıklamıştı. Ancak TÜBİTAK'ın yapığı çalışmalar sonucunda Alparslan Arslan'ın saldırıdan bir gün önceki keşif görüntülerinin silindiği anlaşıldı. Bilirkişi mahkeme için yazdığı raporda, 16 Mayıs'ta silinen dosyaların bir kısmının isimlerinin değiştirildikten sonra, bilinçli olarak yok edildiğini söylüyor. Baskının yapıldığı güne ait görüntüler ise şimdilik ortada yok.

Yani tam taammüden bir eylem! Olayları başka bir yöne çekebilmek için delilleri yok etme, ortadan kaldırma, gerçekleri taammüden katletme eylemi... Danıştay'ın karşısındaki orduevinin kameralarının da arızalı olduğunu söylemişlerdi. O zaman söylenen bu sözün doğruluğunun da acilen araştırılması, bu kamera bozukluğunun gerçek olup olmadığının açığa çıkartılması lazım.

Danıştay cinayetini ezberden dindarların üzerine yıkanların, daha neyin ne olduğu belli olmadan, ağız dolusu laf eden devlet yetkililerinin, medya yöneticilerinin ve köşe yazarlarının ortaya çıkan gerçekler karşısında, normalde sokağa çıkamaması gerekmez mi?

Dört yıl önce meydana gelen olay bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarken, Türkiye'de karanlık eylemler varlığını hâlâ sürdürüyor.

Önceki gün Jandarma, bazı terör örgütü mensuplarının Samsun Ladik civarlarında dolaştıklarını 12 gün önceden haber aldığını, bunu da Emniyet'e bildirdiğini açıkladı. Ahmet Türk pazartesi günü yani 12 Nisan'da Samsun'da yumruklandı. Bunu gerekçe gösteren PKK, 17 Nisan'da Ladik'te iki polis memurunun şehit olduğu eylemi gerçekleştirdi.

Yani PKK Samsun'da bir yumruklama olayının olacağını biliyormuş sanki. 12 gün önce oraya konuşlanmış, yumruklama olayı olur olmaz da misilleme yapmış. Bu kendine PKK diyen örgüt nereden biliyordu Samsun'daki yumruklama olayını... Yoksa yumruklatanlarla aynı şirketten mi?

Şırnak'ta şehit edilen yüzbaşıyla ilgili Zaman'ın dün sorduğu sorunun da cevabı hâlâ verilmiş değil.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=975910&title=keske-biri-izah-edebilse
#1326
İşte suçüstü yakalanma budur!, Ekrem Dumanlı, Zaman

Danıştay saldırısının yapıldığı günü hatırlayın lütfen. Gözü dönmüş genç bir avukat (Alparslan Arslan) Danıştay binasına giriyor ve toplantı halindeki heyete kurşun yağdırıyor.

Türkiye şoka giriyor bir anda. Ardından büyük bir öfke patlaması. O zamanlar ülkenin zirve makamında oturan A. Necdet Sezer bile -daha hadise netleşmemesine rağmen- sağduyusunu kaybediyor. Eski Cumhurbaşkanı, "Bu, aslında laik Cumhuriyet'e yapılan bir saldırıdır. Cumhuriyet tarihine bir kara leke olarak yazılacaktır. Bu saldırıya neden olanlar, davranışlarını yeniden gözden geçirmelidirler." diyor. CHP lideri, "Siyasete kan bulaştı!" demekten çekinmiyor. Dönemin Danıştay Başkan Vekili Tansel Çölaşan, "Allahuekber dedi, ateş etti!" diyerek (ilginçtir bu bilgi yalan çıktı) yangına körükle gidiyor. Ve bir kısım medya! "Türkiye'nin 11 Eylül'ü" deyip yola çıkanı mı ararsın, "Kaşıya Kaşıya" diyerek hain saldırıyı Danıştay'ın aldığı başörtüsü kararına bağlayanı mı ararsın, daha sanık hakkında somut bir gerçek elde edilmediği ve bağlantıları ortaya çıkarılmadığı halde, "28 yaşında, dindar, ülkücü" diyerek kimlik göndermelerinde bulunanı mı ararsın... Bazılarına göre o hain saldırıyı yapan(lar) daha ilk saniyeden belliydi: İrticacılar ve onlara cesaret veren hükümet. Cenaze törenine katılan Cemil Çiçek'i cami avlusunda kovaladılar. Tamam da kimdi bu Alparslan Arslan, eylemi nasıl yapmıştı, kimler kışkırtmıştı, kimler desteklemişti, nasıl olmuş da Danıştay'a silahlı bir şekilde girip elini kolunu sallayarak cinayet mahalline ulaşabilmişti? Bunlar hiç sorulmadı.

Kamera kayıtları kanlı eylemdeki esrarı çözecekti. Ancak "Kamera bozuktu." dediler. Ve dün çok önemli bir gelişme yaşandı. Yüzyılın en büyük skandalı! TÜBİTAK, Danıştay saldırısıyla ilgili bilimsel raporunu 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdi. TÜBİTAK özetle diyor ki: "Kameralar bozuk değildi. Cinayetten bir gün önce Arslan, keşif yaparken görüntülendi ancak birileri bu görüntüleri izledi, görüntülerin dosya isimlerini değiştirdi ve bu görüntüleri bilinçli olarak sildi." Anlaşılıyor ki, cinayet günü de Danıştay'ın kameraları yine bilinçli olarak çalıştırılmamış...

İnsanın kanını donduran bir gelişme bu!

Danıştay binasının güvenliği OYAK'a ait olduğuna göre hesap verecek kişi ve kurumlar belli demektir. Kim, hangi hakla, hangi endişeyle güvenlik kamerasındaki görüntüleri silmeye cesaret edebildi?

Bilindiği gibi Danıştay davası, Ankara'da görülmüş ve bir sonuca bağlanmıştı. Ergenekon davasına bakan yetkililer elde ettikleri bilgi ve belgeler ışığında dosyayı İstanbul'a istedi. Eğer bu dosya Ergenekon soruşturmasının kapsamına alınmasaydı kamuoyu asla bazı gerçekleri öğrenemeyecekti. Düşünebiliyor musunuz önce seyredilmiş, sonra başka dosyalarla karıştırılmış, daha sonra da silinmiş güvenlik görüntülerini hiç bilemeyecekti! Çünkü Danıştay saldırısı adeta örtbas edilmişti.

Ülkeyi kaosa sürüklemek, darbe şartlarını oluşturmak ve psikolojik harp taktikleriyle masum kitleleri sindirmek isteyenler Danıştay saldırısını vesile ederek korkunç bir proje ortaya koydu. O kadar ki, cinayetin yaşandığı ilk saniyelerden itibaren kara bir propaganda başlatıldı. Apar topar sokaklara dökülenler, lanet okuyanlar, faturayı muhafazakâr kitlelere kesenler... Bugün ortaya çıkan gerçekler karşısında büyük bir üzüntü duyuyorlar mı acaba? Hele kendini toplumun önüne atarak insanları hedef gösterenler o gün yaptıkları yanlıştan pişman oldular mı?

Keşke herkes o gün konuştuklarını, yazdıklarını hatırlasa. Ve sorsa kendi kendine: "Cumhuriyet tarihimizin en korkunç cinayeti işlenirken neden x-ray cihazları çalışmadı? Neden güvenlik kameraları silindi? Neden?"

Türkiye, büyük badireler atlattı. Ayışığı, Yakamoz, Balyoz gibi darbe planları. AKP'yi ve Gülen'i Bitirme Eylem Planı, Kafes Eylem Planı, Erzincan'da düzenlenen kirli mizansen... Cuntacılar pes etmedi; belki de hiç etmeyecek. Darbe sevdasıyla yanıp tutuşanlar kaos çıkarmak için ha bire planlar hazırlayacak. Unutmamak lazım; artık bu millet kalleş planlara, sinsi komplolara boyun eğmeyecek ve sosyal barışı tehdit eden bir sürece dahil olmayacak... Hem darbeci başarılı olsa ne olacak ki? Bakın dün Arjantin, 25 yıl sonra darbecisini 81 yaşındayken yargıya teslim etti. Zulüm, darbe yapanın yanına kâr kalmıyor, adalet bir gölge gibi onu takip ediyor ve bir gün sanık sandalyesine mutlaka oturtuyor...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=975870&title=iste-sucustu-yakalanma-budur
#1327
Ahmet Türk'e ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız'a atılan yumrukların anlattığı şudur: Provokasyonlara açık bir sürece girdik.

Ergenekon davası ile anayasa değişikliği hamlesi, vesayet rejiminin temellerini sarsıyor. Dokunulamayanlara dokunulması, asker içindeki cuntalardan hesap sorulmaya başlanması, vesayet sahiplerini şaşkına çevirdi. O şaşkınlıkla bütün adamlarını, yargıda, bürokraside, medyadaki bütün kozmik elemanlarını sahaya sürüyorlar. Direniyorlar, direnecekler...

Şu an gözdağı veriyorlar. Provokasyonlar, suikastlar, cinayetler ve kaos planlarını devreye soktular. Ergenekon davasında yukarılara çıkıldıkça, PKK'nın varlığının olmadığı coğrafyalarda, başka terör örgütleriyle ortak eylemlerin karşımıza çıkması tesadüf olabilir mi?

Hatırlayalım. DTP'nin kapatılması için düğmeye basıldığında, Tokat'ın Reşadiye kasabasında çarşıdan dönen silahsız askerlerimiz, tuzağa düşürülerek şehit edildi. İki günlük tereddütten sonra, PKK eylemi üstlendi. Kürt açılımının konuşulduğu sırada, bu şaibeli eylem, Kürt sorununun barışçı çözümünü isteyenleri sarstı. Taraf gazetesi, olay üzerine, "PKK, iki halkın düşmanı" diye manşet attı. Sonrasını, Ahmet Altan 4 gün önce Taraf'ta yazdı. PKK'ya yakın internet sitelerinde ve Roj TV'de, Taraf'a yönelik bir saldırı kampanyası başlatıldı. Taraf, daha sonra Öcalan'ın, "bu Reşadiye işini ben anlamadım" diyen açıklamasını yayınladı. Bu defa bir PKK yöneticisi, Reşadiye baskınına sahip çıktı. İki gün önce de, Habertürk gazetesinde Amberin Zaman'ın, Murat Karayılan ile yaptığı mülâkat yayınlandı. Karayılan, "Hareketin merkezi olarak tertiplediği bir eylem değildi. Bizim tasvip etmediğimiz bir şey olarak eleştirilmiştir. Biz açıklama istedik. 'Neden' diye sorduk..." diyordu.

Eylemi PKK üstleniyor ama başka PKK'lar, eleştiriyor. Kaç tane PKK var ve hangileri derin yapılarla irtibatlı?

Aynı soru, Samsun'da Ahmet Türk'e atılan yumruktan sonra da sorulabilir. Ahmet Türk, "bu olay provokasyondur" diyor. Ama yumruktan bir hafta sonra, Samsun'un Lâdik ilçesinde iki polisimiz şehit ediliyor. PKK'lı Fırat Haber Ajansı, eylemin misilleme olduğunu duyuruyor.

Ahmet Türk bir daha konuşuyor, "bu da provokasyondur" diyor.

Önceki akşam CNN Türk'te Ahmet Türk, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal'e bir şey daha söylüyor: "Evet, anayasa paketi, birçok bakımdan yetersiz. Fakat mevcut duruma göre olumludur, sınırlı da olsa bir iyileşmedir. Bu nedenle desteklenmelidir. Barış ve Demokrasi Partisi'nin, CHP-MHP çizgisine düşmesi doğru değildir." (Anayasa Mahkemesi DTP'yi kapatırken, sadece Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk gibi en ılımlı iki isme, siyaset yasağı getirilmesi de manidar değil mi?)

Kürt sorununun, siyaset alanında çözümünü istediğini söyleyen DTP'nin, CHP-MHP safında olması, Ergenekon eylemlerine sahip çıkan PKK'nın tavrı ile yan yana gelince, "derin" şüphelerin artması doğal değil midir?

PKK-Ergenekon ilişkisi çözülmeden, Kürt sorunu çözülemez. Konunun önemi için sadece bir şeyi hatırlatacağım. 19 Ekim 2009'da İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi şu kararların altına imza attı:

"PKK elebaşısı Abdullah Öcalan'ın, iddia olunan Ergenekon Terör Örgütü üyesi olup olmadığının, Genelkurmay Başkanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nden sorulması.

PKK'nın MİT tarafından kurulduğu iddialarının, Genelkurmay Başkanlığı, MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nden ayrı ayrı sorulması. (Danıştay saldırısı faili) Alparslan Arslan'ın MİT görevlisi veya muhbiri olup olmadığının MİT Müsteşarlığı'na sorulması."

Dünün bir haberi ile bitirelim: "TÜBİTAK, Danıştay saldırısı sırasında bozuk olduğu ileri sürülen kameraların kayıtlarının bazılarının silindiğini belirledi. Güvenlik kameralarının sahibi şirketin müdürlüğünü, eski Özel Harekâtçı ve MİT elemanı emekli Albay Orhan Çoban'ın yaptığı anlaşılmıştı."

Anayasa değişikliğine ve Ergenekon davasına paralel giden provokasyonlar karşısında, milletçe uyanık olmalıyız...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=975873
#1328
Meclis, Anayasa değişikliği için yoğun bir çalışma yürütüyor. Önceki gün başlayan ilk günkü görüşmeler, dün sabah tamamlanabildi. 333 vekil oylamalara geçilmesi için 'evet' derken, paketin iki maddesiyle ilgili oylamada, 'kabul'ler 337'ye ulaştı.

Böylece referandum sınırı (330) aşılmış oldu. 335 sandalyesi bulunan AK Parti Grubu, beklentilerin aksine fire vermedi ve sürpriz bir destekle karşılaştı. AK Parti'den istifa ederek bağımsız kalan isimler oylama öncesi görüştüğü arkadaşlarına 'evet' oyu kullanma sözü verdi. CHP ve MHP'nin şiddetli muhalefetine rağmen kabul edilen maddelerden ilki kadın-erkek eşitliği konusunda alınacak tedbirleri, ikincisi 'kişisel verilerin gizliliğini' içeriyor.

CHP, Meclis'teki oylamalara katılmama geleneğini sürdürdü. MHP ise tam kadro girdiği oylamada "hayır" oyu verdi. MHP yönetiminin, milletvekillerinden "beyaz pul" isteyerek fire ihtimalini sıfıra indirdiği öne sürülüyor.

BDP, "siyasÎ pazarlık" için oylamaya katılmadı

Meclis'te günün sürprizi DSP ile birlikte BDP'nin de oylamalara katılmaması oldu. Anayasa paketine aralarında Sırrı Sakık, Nuri Yaman gibi önde gelen isimlerin de bulunduğu çok sayıda BDP'linin destek vereceği biliniyordu. Buna rağmen oylamaya girilmemesi BDP'nin 'siyasî pazarlık' peşinde olduğu izlenimi verdi. BDP, AK Parti'nin 330'u bulmakta zorlanacağını ve kendi oylarına muhtaç kalacağını düşünüyordu. Ancak, oylamalarda 337 rakamına ulaşılması BDP'nin planlarını altüst etti. AK Parti kurmayları, oy desteği karşılığı hiçbir siyasî pazarlık içine girmeyeceklerini söyledi.

Anayasa değişikliğinin tümü ve ilk maddeleriyle ilgili oylamalar paketin akıbeti açısından gösterge olarak değerlendiriliyor. Referandumun işaret fişeği sayılabilecek sonuçlar ilk gün elde edildi. Anayasa'nın maddelerine geçilmesine 333, ilk maddesine 336, ikinci maddesine ise 337 oy çıktı. İlk oylamaya AK Parti'den Ahmet Koca (Afyonkarahisar) yetişemedi. İkinci ve üçüncü oylamalarda AK Parti tam kadro olarak 335 milletvekili oy kullandı. İlk oylamada çıkan iki boş oyun AK Parti milletvekillerince yanlışlıkla verildiği sonraki oylamada ortaya çıktı. Bu turlarda AK Parti'ye dışarıdan oy geldiği gözlendi. Oylamalara CHP, BDP ve DSP katılmadı. MHP'liler ise 69 milletvekiliyle "hayır" oyu kullandı.

Anayasa paketine verilen desteğin bağımsızlardan geldiği öğrenildi. AK Parti kurmayları, oylama öncesi temas ettiği bazı milletvekillerinden destek sözü almıştı. Bu isimler arasında geçen hafta AK Parti'den istifa eden Zekai Özcan da (Ankara milletvekili) bulunuyor. Başbakan Tayyip Erdoğan da Özcan'ın "evet" oyu verebileceğini söylemişti. Özcan ile birlikte yine geçtiğimiz aylarda AK Parti'den ayrılan Feyzi İşbaşaran'ın da (Elazığ milletvekili) destek sözü verdiği söyleniyor. Yine AK Parti'den milletvekili seçilmesine rağmen seçimden kısa bir süre sonra istifa ederek Abdüllatif Şener'in genel başkanlığını yaptığı Türkiye Partisi'ne geçen Yaşar Öztürk (Yozgat milletvekili) ile Şanlıurfa bağımsız milletvekili Seyit Eyyüpoğlu'nun da anayasa paketine destek sözü verdiği gelen bilgiler arasında.

Muhalefet, görüşmeleri uzatma taktiğini sürdürdü

Meclis Başkan Vekili Sadık Yakut başkanlığında toplanan Genel Kurul'un dünkü görüşmeleri de taktik savaşlarına sahne oldu. Muhalefet, görüşmeleri uzatmak için önerge üstüne gönerge sundu. İlk olarak, önceki gün CHP tarafından okunmadığı için tartışma konusu olan "Başkanlığın sunuşları'' okundu. Daha sonra, TBMM Danışma Kurulu'nda uzlaşma sağlanamadığı için BDP'nin grup önerisi görüşüldü. BDP'nin Yatılı İlköğretim Bölge Okullarının (YİBO) sorunlarıyla ilgili araştırma önergesinin görüşülmesine ilişkin grup önerisi reddedildi. Ardından MHP'nin esnaf ve sanatkârın sorunlarıyla ilgili araştırma önergesinin görüşülmesine ilişkin grup önerisinin görüşülmesine geçildi. Bu öneri de kabul görmedi.

Meclis Genel Kurulu'nda CHP'nin 1 Mayıs 1977 ile ilgili grup önerisi görüşmeleri sırasında da tartışma yaşandı. CHP Grup Başkan Vekili Kemal Anadol, 1 Mayıs 1977 olaylarının karanlık yönlerinin aydınlatılması gerektiğini belirtirken, AK Parti Çorum Milletvekili Agah Kafkas'ın, 1 Mayıs'la ilgili bir demecini hatırlattı ve Kafkas'tan araştırma önergesine kabul oyu beklediğini söyledi. Meclis Başkan Vekili Sadık Yakut'un CHP'li Kılıçdaroğlu'na söz vermemesi üzerine MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural, söz verilmesi gerektiğini söyledi. Yakut "Muhatabım değilsin, Meclis'i nasıl yöneteceğimi sizden öğrenecek değilim." diye karşılık verdi. Oktay Vural ise Sadık Yakut'a "Ne biçim konuşuyorsun?" şeklinde hitap etti. SELİM KUVEL ANKARA

Erdoğan ve Bahçeli Meclis'te sabahladı

Anayasa değişikliği teklifinin ilk gün görüşmeleri muhalefet partilerinin yoğun engelleme girişimlerine ve tartışmalara sahne oldu. Sürekli yoklama isteyen ve usul tartışması açan muhalefetin engellemeleri nedeniyle ilk gün mesaisi yaklaşık 18 saat sürdü. Her önergenin oylamasında Genel Kurul Salonu'nda yeterli milletvekili olmasına rağmen CHP'li 20 milletvekili ayağa kalkarak yoklama talebinde bulundu. AK Partili milletvekilleri CHP'nin her yoklama talebine alkışlayarak tepki gösterdi. Birleşimi yöneten TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin de, yoklama süresini 2, bazen 1 dakika ile sınırlı tuttu.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, teklifin tümü, 1. ve 2. maddeler üzerindeki oylamaların sonuna kadar Meclis'te kaldı. CHP ve DSP'li milletvekilleri oy kullanmazken, BDP oylamalar sırasında Genel Kurul Salonu'ndan ayrıldı. Başbakan Erdoğan, Meclis'ten ayrılmazken Genel Kurul'a oylamalar sırasında geldi. Oy kullanırken görme engelli milletvekili Lokman Ayva'ya da yardımcı olan Başbakan, bir ara milletvekili sıralarına oturarak vekillerle sohbet etti. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise teklifin tümü üzerindeki konuşmasından sonra Genel Kurul'a bir daha gelmedi.

İlk gün iki madde kabul edildi

Yumruklu saldırıya uğrayan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, burnu sarılı olarak oy kullandı. AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili Ahmet Koca, teklifin 1. maddesi oylamasını kaçırdı. Genel Kurul'da teklifin maddelerine geçilmesine ilişkin gizli oylamada 333 kabul oyu kullanılırken, 1. maddeye 336, 2. maddeye 337 kabul oyu çıktı. Ret oyu verenlerin sayısı ise teklifin maddelerine geçilmesinde 73, 1. maddede 70, 2. maddede 68 oldu. Teklifin ilk maddesi için 16 ve 2. maddesi üzerinde 14 önerge verildi. Kurayla belirlenen 7'şer önerge görüşüldü. Uzun ve aralıksız süren anayasa mesaisinde yorgun düşen milletvekilleri kulislerde dinlendi, zaman zaman Meclis bahçesine çıkarak uykularını dağıtmaya çalıştı. Genel Kurul Salonu'nda ve kulislerde uykuya yenilen vekiller oldu. Uyuyan vekillerin fotoğraflarını ise yanındaki vekil arkadaşları cep telefonuyla çekti. İBRAHİM ASALIOĞLU ANKARA

Başbakan Erdoğan, uyuyan vekilleri espri yaparak uyandırdı

Sabah 07.00'ye kadar süren görüşmelerde yorgun düşen, zaman zaman da uyuyakalan milletvekillerini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan uyandırdı. Sabah 05.00 sularında kulise gelen ve vekillerle sohbet eden Erdoğan, uyuyan vekillerin yanına gidip omzuna dokunarak uyandırdı. Bayan milletvekillerinin uyanık olduğunu fark eden Erdoğan, erkek vekillere, "Tabii siz çocuk bakmadığınız için sabaha kadar dayanamadınız. Bakın bayan vekiller nasıl uyanık?" diye espri yaptı. Kulisin kenarında oturan bayan vekiller ise saati hatırlatıp Başbakan'ı '5 çayına' davet etti. Başbakan, Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu'nun aracılık yaptığı bayan vekillerin davetine hemen icabet ederken uzun süre onlarla sohbet edip fotoğraf çektirdi. Bayan vekiller ayrıca 'kadınlara pozitif ayrımcılık getiren' anayasa değişikliği maddesi nedeniyle Başbakan'a teşekkür etti.

Ayva: Bayrama hazırlanıyoruz

Anayasa değişikliği teklifi görüşmelerinde yakasına karanfil takan AK Parti İstanbul Milletvekili Lokman Ayva, "Çiçeğin ve bayramlık tıraşımın anlamı, bugün benim gibi özürlü olanların arifesi, inşallah işlemler bittikten sonra bayramı olacak." dedi.

Kabul edilen iki madde neyi içeriyor?

CHP ve MHP'nin şiddetli muhalefetine rağmen kabul edilen maddelerden ilki kadın-erkek eşitliği konusunda alınacak tedbirleri içeriyordu. Buna göre çocuklar, yaşlılar ve özürlülerle, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmayacak. Teklifin 2. maddesi ise 'kişisel verilerin gizliliğini' içeriyor. Böylece herkes kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteme hakkına sahip duruma geliyor.

Anayasa maratonunda yorulan bakanlar gündüz resmî programlarını şaşırdı

Meclis'te başlayan anayasa maratonu bakan ve milletvekillerini yorgun düşürdü. Bazıları daha önceden onay verdikleri programlara katılamazken, bazıları da katıldıkları programda salonları karıştırdı. Dün gece sabaha kadar süren anayasa oylamasına katılan Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün ile Devlet Bakanı Mehmet Aydın sabah 10.00'da Rixos Otel'deki toplantıya katılamadı. Dizayn Group'un toplantısına katılmak için otele gelen eski Devlet Bakanı AK Parti Milletvekili Kürşad Tüzmen ise salonu şaşırarak başka bir programa katıldı. Devlet Bakanı Faruk Nafiz Özak'ın bulunduğu bir alt kattaki salona inen Tüzmen, Sporda Hoşgörü ve Sevgi Çalıştayı programında protokol sandalyelerine oturdu. Tüzmen, yanlış programa katıldığını ancak İstiklal Marşı'nı okuduktan sonra fark etti.

Daha sonra bir üst kattaki Dizayn Group toplantısına gelen Tüzmen, "Aldılar götürdüler aşağıya, sporcuyuz diye. Baktım İstiklal Marşı okunuyor falan. Ayıp olmasın diye biraz oturdum. Gece uyumayınca böyle oluyor." dedi. Daha sonra Dizayn Group Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Mirmahmutoğulları'na, "Yeterince bakan yok diyorsan aşağıdan spor bakanını getireyim istersen." diyerek salondan ayrıldı. Tüzmen, yaşadıklarını anlatıp Bakan Özak'ı ikna ederek asansörle Dizayn Group toplantısına getirdi. Burada da konuşan Özak ve Tüzmen, anayasa maratonundan bahsetti. Dizayn Group'un 'Beyin Göçüne Karşı Beyin Gücünü Teşvik Ediyoruz' tabelalarını ellerinde taşıyan Özak ve Tüzmen, ilginç espriler yaptı. Yönetim Kurulu Başkanı Mirmahmutoğulları, "Spor yapan iki bakanımız uyumadı. Yapmayan iki bakanımız uyudu." esprisi yaptı. Özak, "Karadenizlilerde beyin yoktur derler ama bu bir iftiradır. Karadenizlilerde çift beyin var. O yüzden Karadeniz'den beyin göçüne izin vermemeliyiz." sözleri gülüşmelere sebep oldu. HASAN BOZKURT ANKARA, CİHAN

Kabul edilen 5 madde neyi içeriyor?

İlk iki günde kabul edilen maddelerden birincisi kadınlar, çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazilere pozitif ayrımcılık getiriyor. Onlar için ek tedbirler alınmasının eşitliğe aykırı olmadığını öngörüyor. Teklifin 2. maddesi ise 'kişisel verilerin gizliliğini' içeriyor. Üçüncü madde, vatandaşların seyahat özgürlüğünü düzenliyor. 'Ailenin korunması' başlıklı dördüncü madde çocukların korunmasını, beşinci madde ise sendikal hakları içeriyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=975373&title=paket-330u-asti-reforma-sandik-yolu-gorundu&haberSayfa=0
#1329
CHP'den Anayasa Mahkemesi'ne en hızlı dosya taşıma yarışması düzenleyen, İstanbul Barosu'na Hitler'in akıl hocası ve Nazi hukukçusu Carl Schmitt adına çelenk gönderen Genç Siviller, ilginç protestolarına bir yenisini daha ekledi.

Sokağı tiyatro sahnesine çeviren eylemin adresi Bursa'ydı. Sivil örgüt, çalışanların başörtülü eşlerinin sosyal tesislere girmesini yasaklayan Renault'yu protesto etti. Bursa'daki kaporta-montaj ve mekanik şasi fabrikasının önüne eski model bir araba konuldu. Başörtülü bir vatandaş, araca binmek için çok uğraştı ancak başarılı olamadı. Otomobil için "Kontağı çevirmeden başörtünüzü çıkarın" gibi cümlelerin yer aldığı kullanma kılavuzu hazırlayan Genç Siviller, şirkete ise şu çağrıyı yaptı: "Ailesinde başörtülü olana araba satmayın, talimatı vermenizi bekliyoruz."

Renault'nun matruşkaya benzetildiği Bursa'daki eylemde hazırlanan kullanma kılavuzu şöyle izah edildi: "Yasakçı zihniyetin içinden Oyak, Oyak'ın içinden Renault diye birbirinin içinden çıkıp 'CE' 'EEEE' yapan matruşkalar, başörtüsü ayrımcılığını yayıldıkları her alanda hissettiriyorlar. Reklamın iyisi kötüsü olmaz bilirsiniz. Yoksa bu başı açık-başı kapalı muhabbeti piyasaya yeni çıkacak olan üstü açık spor arabanın reklamı mı? Yok, değilse Oyak Renault'nun daha samimi davranıp, ürettiği araçların kullanım talimatına kılık kıyafet prosedürü eklemesini, satış bayilerine, 'Ailesinde başörtülü olana araba satmayınız' talimatı vermesini bekliyoruz. Hadi iyisiniz, kullanma kılavuzunu biz hazırladık."

Genç Siviller adına açıklama yapan Murat Fırat, amaçlarının toplumun dikkatini yasakçı zihniyete çekmek olduğunu söyledi. Fırat şöyle konuştu: "Renault'nun yaptığı bu yasaklayıcı zihniyeti kınıyoruz. Onların 'adreslerinin değiştiğini, alıştığımız hizmetin hâlâ değişmediğini' hâlâ başörtülü arkadaşlara bu yasakları uyguladıklarını görmekteyiz. Onların bu saçma düşüncelerini ciddiye almıyoruz. Herkesin başörtüsü olmadan da Renault fabrikalarına rahatlıkla girebilmelerini istiyoruz."

Renault'nun Bursa'daki fabrikasındaki başörtüsü yasağı, 27 Şubat'ta bir çalışanın, başörtülü annesiyle kooperatife alışverişe gitmek istemesiyle ortaya çıktı. Kapıdaki görevliler çalışan işçi ile başı açık eşini içeri almış, başörtülü annesi ile babasının girmesine izin vermemişti. Yaşlı çifti yağmur altında bekçi kulübesinin önünde bekleten görevliler, talimatın yönetimden geldiğini bildirdi. Yasağa gerekçe gösteremeyen Oyak Renault yönetimi, kooperatifi adres göstermişti. Aralık 2008'de krizi bahane edip 150 kişinin işine son veren fabrikanın namaz kılan çalışanlara baskı yaptığı da iddia edilmişti. Oyak-Renault'da yaşanan insan hakları ihlalinin 17 Mart'ta Zaman'da yayınlanmasının ardından sivil toplum örgütleri ve vatandaşlar olaya tepki göstermişti. Mazlum-Der ise Renault'yu devlet erkânına ve şirketin Fransa'daki merkezine şikâyet etti.

Akrabanız da örtülü olmamalı

Genç Siviller tarafından hazırlanan Renault'yu kullanma kılavuzu şöyle:

Aracın anahtarını kapıya sokunuz.

Kapısını açınız.

Şoför mahalline oturunuz.

Emniyet kemerini takınız.

Dikiz aynasından kendinizi dikizleyiniz ve kılık kıyafetinizi iyice süzünüz.

Başörtünüzü çıkartınız (Kadınlar için).

Debriyaja basınız.

Anahtarı kontak deliğine sokunuz ve çeviriniz.

Bu sırada gaza basınız.

Eğer arabanız çalışmıyorsa üzerinizde eşarp, fular gibi başörtüsü benzeri bir aksesuar kalmış olabilir. Onları çıkarıp tekrar deneyiniz.

Eğer arabanız çalışmayı ısrarla reddediyorsa, aile bireyleriniz veya akrabalarınızdan biri başörtülü olabilir. Bu durumda size en yakın nüfus müdürlüğünü arayabilirsiniz.

Eğer kılavuzdaki şartları sağlamadığınız halde arabanız çalışmışsa bizi arayın.

Mutlaka bir yanlışlık olmalı. ZAMAN

ENİS ÖZNÜK, ADEM ELİTOK-BURSA
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=974366&title=genc-sivillerden-renault-eylemi-kontagi-cevirmeden-once-basortunuzu-aciniz
#1330
Önce Genç Siviller'i gönülden tebrik etmek gerekiyor. Bunlar demokrat gençler. Müthiş zekiler. Hele espri kabiliyetlerine gerçekten şapka çıkartılır. Daha geçenlerde, CHP'nin önünden, Anayasa Mahkemesi'ne dosya yetiştirme yarışı düzenlediler.
İstanbul Barosu'na "darbeci baro" adını da onlar verdiler. Baro'nun meslek liseleri ile ilgili YÖK kararlarını, ha bire Danıştay'a götürmesi üzerine de; "Danıştay at, Darbeci Baro tut..." pankartı açtılar. Yine hatırlayacaksınız, CHP'li vekiller, askere sivil yargı yolunu açan yasaya, TBMM'de evet oyu vermişti. Sonra "vakit hayli ilerlemişti, biz uyumuşuz" mazereti uydurdular. Bunun üzerine Genç Siviller, CHP Genel Merkezi önüne gittiler ve basın açıklaması yaparak; "CHP uyuma, vesayete sahip çık" dediler... Bir de CHP'nin anayasa değişikliği paketini, tek madde ile açıklamışlardı: "Tek parti olsun, temiz olsun..."

En son ne yaptılar biliyorsunuz. Fotoğrafı Zaman'da çıktı. İstanbul Barosu, geçen hafta HSYK Başkan Vekili Kadir Özbek'e, "Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü" verdi ya. Bu Genç Siviller tuttular törene Nazi hukukçusu, Hitler'in akıl hocası Carl Schmitt adına, gösterişli bir çelenk gönderdiler. İsminin altına da Nürnberg Barosu yazdılar. Adam 1985'te vefat etmiş. Ama İstanbul Barosu yöneticileri uyanamamışlar. Almanya'dan bir avukatın, kendilerine destek verdiğini düşünerek çelengi, salonun girişine başköşeye, Türkiye Barolar Birliği çelenginin yanına koymuşlar.

Vesayet rejiminin payandaları, medyada, barolarda, yarı resmi sivil toplum kuruluşlarında, inanınız bir akıl tutulması yaşıyorlar. Şaşkınlık içerisindeler. Neye el atsalar ellerinde kalıyor, hangi hamleyi başlatsalar ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar.

Hazır gündeme getirmişken, şu İstanbul Barosu'nun, adına hukuk ödülü verdiği Mahmut Esat Bozkurt'tan da birkaç cümle ile bahsedelim. Bozkurt, Ulusalcı-Kemalist ideolojinin teorisyenliğini yapan birisi. 1922-1923'te iktisat vekili, 1924'te Ali Fethi Okyar ve 1925-1927'de, İsmet İnönü hükümetlerinde adliye vekili olarak görev yaptı. Atatürk İhtilâli kitabında, Hitler'e ve Mussolini'ye övgüler diziyor. Hatta "nasyonal sosyalizm ve faşizm, Mustafa Kemal rejiminin, az çok değiştirilmiş birer şeklinden ibarettir" diyen Alman tarihçiyi tasdik ediyor ve "çok doğru bir görüştür" ifadesini kullanıyor. Ama asıl, Mahmut Esat Bozkurt'u, darbeci barolar nezdinde yücelten başka bir özelliği var. Soyadını, Atatürk'ün verdiği Bozkurt, "Türk'ün en kötüsü, Türk olmayanın en iyisinden iyidir." diyor.(Cihan Yamakoğlu, M.Esat Bozkurt. Sayfa 49. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1987)

21 Eylül 1930 tarihli Son Posta gazetesine verdiği demeçte ise aynen şunları söylüyor: "Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk'tür. Öztürk olmayanların, Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır..."

Bu ifadeler, Kemalist ideolojinin, vesayet rejiminin amentüsüdür. İstanbul Barosu boşuna Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü vermiyor. Bu ödülün, şimdiye kadar kimlere verildiğini de hatırlatırsam, herhalde meramımı daha net ifade etmiş olurum. İlk ödül 2005'te, 367 hukuk hokkabazlığının mucidi Sabih Kanadoğlu'na veriliyor. 2008'te, dönemin YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ödüle layık görülüyor. Nasıl, tam isabet değil mi?

"Türkiye'de neden bir Kürt sorunu vardır?" sorusunun, asıl cevabı da Mahmut Esat Bozkurt'un yukarıdaki zihniyetinde ve o zihniyeti yaşatmakta direnen statüko bekçilerinin varlığındadır. 27 Nisan 2007 muhtırasındaki son ifadeleri de hatırlayalım. Genelkurmay Başkanı e. Org. Yaşar Büyükanıt'ın "ben kendim yazdım" dediği de şuydu: "Cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ün, 'Ne mutlu Türk'üm diyene' anlayışına karşı çıkan herkes, Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır."

Anayasa değişikliği tartışmaları, yargıdaki direnç, medyadaki Ergenekon dava sürecini sulandırma, bulandırma çabalarını, bir bütün olarak bu açıdan görmek gerekir...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=970600&title=istanbul-barosuna-hitler-celengi
#1331
İmza tartışmalarıyla üzerine gölge düşürülen anayasa değişikliği teklifi, yenilendi. Muhalefetin 'korsan liste' itirazları ve CHP'nin 'Anayasa Mahkemesi'ne gideriz' tehdidi, AK Parti'ye dün sürpriz bir hamle yaptırdı.

61 milletvekilinin imzalarını geri çekmesi üzerine teklif düştü. AK Parti teklif üzerinde küçük değişiklikler yaparak yeniden imzaya açtı. 'Islak imza' tartışmaları nedeniyle vekiller listeye isimlerini kendileri yazdı, sonra imzalarını attı. Yeni teklifte ilk imzayı AK Parti İstanbul Milletvekili sıfatıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan attı. 265 imzayla yenilenen teklif, AK Partili milletvekilleri tarafından 16.30'da Meclis Genel Sekreterliği'ne sunuldu. Teklifin perşembe günü komisyonda ele alınması ve görüşmelerin iki-üç gün sürmesi bekleniyor.

YENİ TEKLİFTE MADDE SAYISI BİR ARTTI

Önceki teklifte imzaları olmayan bakanlar ve parti yöneticileri de yeni teklifi imzaladı. Bu arada geçici maddelerle birlikte 29 maddeden oluşan paket, 30 maddeye çıktı. Daha önce 'Askeri Yargıtay'ı düzenleyen 156. maddede yapılan değişikliğin aynısı, 'Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ni düzenleyen 157. maddede de yapıldı. Bu maddelerde askeri mahkemelerin kuruluşuna ilişkin kanun çıkarılırken 'askerlik hizmetlerinin gereklerine göre' ifadesi yer alıyor. Teklifte ise bu ifade anayasa maddesinden çıkarılıyor. Böylece askeri hakimlere de 'hakimlik teminatı getirilirken, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarına uygun bir değişiklik yapılmış oluyor.

Yeni teklifte, daha önceki maddelerin bazılarında da değişiklik yapıldı. Parti kapatmada Anayasa Mahkemesi'nin 'üye tamsayısının üçte ikisi' yerine 'toplantıya katılan üye sayısının üçte ikisi' ile karar vermesi şeklinde bir düzenlemeye gidildi. Ayrıca Anayasa Mahkemesi ile HSYK'nın kuruluş ve yapısıyla ilgili kısmın gerekçesinde de oynama yapıldı. Bu düzenlemelerin Anayasa'nın 104. maddesindeki düzenlemeyle bir bütünlük arz ettiği, çelişmediği, bu nedenle 104'te ayrıca bir düzenlemeye gerek olmadığına dair ilaveler yer aldı.

CHP, 216 milletvekilinin imzasını taşıyan ilk teklifte tarafsız olan Meclis Başkanı M. Ali Şahin'in de imzasının bulunduğunu, bazı milletvekillerinin üstünün çizildiği ve daksillendiği iddialarını ortaya atmıştı. Teklifteki imzaların çok önceden atılan 'depo imzalar' olduğunu öne süren CHP, bunun usul hatası olduğunu ve teklifi Anayasa Mahkemesi'ne götürürken bunu özellikle dile getireceklerini açıklamıştı. AK Parti ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Burhan Kuzu ise teklifteki imzalarda herhangi bir sorun olmadığını, Şahin'in imzasının da teklifte yer almadığını savunmuştu. Birkaç gündür teklifteki imzalar üzerinden yürütülen tartışmalardan rahatsız olan AK Parti, çareyi imzaları yenilemekte buldu.

TEKLİFİN ÖZÜ VE RUHU TARTIŞILSIN

AK Parti Grup Başkan Vekili Suat Kılıç, 'demokrasi, hukuk ve özgürlükleri genişletecek düzenlemenin bir imza tartışmasının gölgesinde kalmaması' için teklifteki imzaları çektiklerini söyledi. Teklif ve imzaların arkasında olduklarını ancak imza tartışmasının teklifin özünün tartışılmasını engellendiğini ifade eden Kılıç, "Anayasa değişikliği teklifinin şu andan itibaren imzalar bakımından değil, özü ve ruhu bakımından tartışılmasını istiyoruz.'' dedi.

Suat Kılıç, paketin özü itibarıyla daha fazla demokrasi vaat eden, daha fazla özgürlük vaat eden, Türkiye'de bireyin hukukunu öne çıkaran ve hukuk devletini güçlendirmeyi hedefleyen bir anayasa teklifi olarak hazırlandığını belirtti. "Türkiye'nin demokrasi hayatındaki en kapsamlı özgürlük düzenlemesini, bu en kapsamlı hukuk devleti düzenlemesini, bu en kapsamlı demokrasi düzenlemesini bir imza tartışmasının gölgesinde bırakılmasına razı olmadık. Türkiye'nin çağdaşlaşması, muasır medeniyete erişmesi, gerçek ve tam bir hukuk devleti olması yönüyle anayasa değişikliği teklifinin basında, kamuoyunda ve siyasette tartışılmasını istiyoruz." diye konuştu.

Bir diğer Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ da, "Teklif yeni bir tekliftir. Madde sayısı 27 artı geçici üç maddeden oluşuyor." açıklamasını yaptı. ZAMAN

İBRAHİM ASALIOĞLU ANKARA
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=969825&title=basbakanin-da-imzaladigi-degisiklik-teklifi-meclise-sunuldu
#1332
Hafta içinde önemli bir mektup okundu. "Hayata Çağrı Platformu" adı altında sivil örgütler, aydınlar ve sanatçılar, hayata dair bir deklarasyon okudular. Ardı ardına gelen il dışı toplantılarım sebebiyle istişare toplantılarına iştirak edememiştim. Selma Aliye Kavaf'ın eşcinsellik üzerinden kullandığı "hastalık" tabiri, insan hak ve hürriyetleri hakkında iştigal eden sivil örgütler başta olmak üzere, ciddi bir polemiğe yol açmıştı...
Her şeyden önce meselenin farklı boyutları var; dini ve felsefi boyutta pek de kapağı açılmayan, ertelenen bu konu, öyle gözüküyor ki önümüzdeki dönemde önemli tartışma başlıklarımızdan birisi olacak. Bu bağlamda gazetecilerden çok din bilginlerinin ve felsefecilerin daha aktif ve güncel performansları, hepimizin ufkunu açacaktır. Niye felsefe vurgusu yaptığıma gelince, bahsedilen mevzunun "varlık" sorgusu içeriyor oluşu, yaratılış ve ontolojik varoluşla ilgili kısmı elbette, felsefeyi de davet ediyor konuşma alanına... Yani aslen "olmayan" bir durumdan bahsetmiyoruz. Yaygın olmasa da yaşanan bir durum olduğu ortadadır... Tıp ve psikiyatrinin de bu konuda söyleyeceği sorumluluk alanları olduğu kesin. Detaylı/detaysız, pek de bir bilgimiz olmadığı ortada. Yani eşcinsellik bir hastalık mıdır, yoksa bir özellik mi veya bilinçli bir tercih mi? Kendi durumu adına her üçünü de kullanan farklı eşcinseller var, tek tip bir eşcinsellik tanımı yoktur. Dolayısıyla tartışmalar ister istemez politiktir, yüzeyde, sekter ve yıpratıcıdır...
Bir de meselenin daha aktüel kısmı var, medyada ve hukuk çevrelerinde tartışılan kısmı ki beni mesleki olarak daha çok bu kısım ilgilendiriyor. Hayatım insan onuru ve hukukun üstünlüğü mücadelesi içinde geçti, geçiyor. Mazlumun kim olduğuna bakmadan, onun yanında durmak ve zalime karşı çıkmak, kişisel varoluş zeminimdir. Kim, hukuk dışı fena bir muameleyle karşılaşmışsa, onun hak arama girişimini önemserim. Aynı görüşte olmam gerekmiyor. İnsanların mahremine tecavüz, adalet ve hukukta yer bulamaz.
Meselenin dini kısmında durduğum koordinatlarsa bellidir: Müslümanım. Bu demek değil ki kusurlarım, hatalarım, günahlarım yoktur. Hepsi için üzüntü ve nedamet duyarım, kendimi iyi ahlaklı, iyi davranışlı bir kul olmak noktasında hakkaniyete davet ederim. Kur'an, ferdi aydınlanmayı (hidayet) insanın biricikliği üzerinden, teklif ettiği toplumsal sistemiyse, aile bilgisi üzerinden açıklar. Peygamberimizin hayatı, Kur'an tefsiri olarak, aileyi ve aile değerlerini yüceltmesiyle anlam bulur. Hatta o kadar ki komşuluk hakkını, akraba hukukunu ve yetimler bahsini de büyük bir aile örgüsü içinde tanıttığı kardeşlik ve dayanışma esasına, infak ve yardımlaşma konusuna bağlayarak teklif eder. Kur'ani toplumda fazlalık yoktur. Hiç kimse, diğerine fazla gelmez. Hatalarımızla, eksikliklerimizle, çocukların, yaşlıların, divanelerin, mahkumların, özürlülerin, hastaların da en az erişkinler, sağlıklılar, işi gücü yolunda olanlar, hatasızlar ve kusursuzlar kadar onurla yaşamaya hakkı vardır... Müslüman kişi, başkasında hata arayacağı yerde dönüp önce kendine bakar, sürekli nefis muhasebesi de diyebileceğimiz bu iç bakış, alçakgönüllülük ahlakını getirir. Beraat-i masumiyet esastır. Yani bir iddia varsa, bunu ispat etmek, iddia edene düşer... Yoksa masumiyet her bir fert için esastır. Mahremiyetse, hukuk ve adalet bilgisidir, saygı değer, kutsaldır. Doğuştan suçlu olunmayacağı gibi, sonradan pişmanlık da insanlık hallerindendir...
İslamın toplumsal önerisi aile bilgisi üzerine inşa olduğu için, eşcinselliği onaylamadığı ortadadır. Bir Müslüman olarak bunu eğip bükemeyiz. Ama bu değildir ki; eşcinsellere uygulanacak hukuk dışı, onur dışı zulümleri de onaylayalım hatta hukuk düzenimizi bu lince göre dizayn edelim... Bizler hayata dair sorumluluğu olan Mü'minlersek, hukukun hepimiz için hukuk olması gerektiğini biliriz.
Hayata Çağrı Platformu'nun deklarasyonu bu bakımdan sorumluluk taşıyan bir çağrıdır. Dindar kişilerin eşcinselliği niçin destekleyemeyecekleri, 1- "Allah'ın emri" ve 2- "nesil" kavramındaki hikmetle açıklanmıştır.
Hayatın devamı anlamındaki karşıt cinslerin çiftleşerek çoğalması üzerinden yürüyen varoluş, bizim politik tercihimiz değil, varoluşla ilgili doğal, biyolojik bir kaderdir. Bununla birlikte; biyoloji ve genetiğe vurgu yapan her düşünce, bir ucu ırkçılığa varabilecek bir telaşa düşürür çoğu kez beni. Şüphesiz bu benim kişisel hassasiyetlerim ve uzun yıllar tabi tutulduğum ayrımcılıklarla da ilgilidir. İstenmeyen ve sakıncalı hemen her durumu "hastalık" veya "anormallik" üzerinden açıklamak da beni aynı gerekçelerle tedirgin edegelmiştir... Hele bundan bahseden şahıslar politikacılar ise, daha da şüpheci kesilirim. Ne ki Hayata Çağrı Platformu'ndaki arkadaşlarımızdan hiçbiri politikacı olmadığı gibi politikacılarla ilişki içinde olan insanlar da değiller. Kavaf aleyhine başlatılan lobi, onları dini-felsefi-vicdani hassasiyet noktasında sorumluluk almaya yöneltmiştir...
Doğan her çocuk için Tagore'a benzer şeyler hissediyorum; Yaratıcının dünyadan hâlâ umudunu kesmemiş olduğunun göstergesi olarak selamlıyorum tüm bebekleri...
Dolayısıyla Hayata Çağrı Platformu'nun söylemini salt eşcinsel karşıtı bir söylem olarak okumak, kolaycı olduğu kadar daraltıcı bir reaksiyondur da... Erkekle kadın arasındaki çekim gücünü, politik güç eleştirisi bağlamında imha etmek, sorumluluktan azade kılınmış cinsel hazzı olmazsa olmaz kılmak... Bizi sadece kendi kıyametimize götürür...
Kadınlar olarak cinsiyet üzerinden tabi tutulduğumuz "ötekileştirilme"ye karşıt olarak inşa ettiğimiz muhalif siyasal eleştiri, "diğeri"ni (yani erkeği) imha edici/yoksayıcı bir dönemeci aştığı zaman, eleştiregeldiğimiz kontrolsüz eril gücün bir benzerini de biz yapılandırmış olmuyor muyuz?
Bu aynı zamanda çokça karşı çıktığımız tektipleştirici siyasete, paralel bir baskı kuşağı oluşturmuyor mu? Özellikle kadını, erkeklerden arındırılmış ütopya gereği kısmen güven içinde olsa da, kuvantum deneylerini andıran bir tür parçalanmaya, yapayalnızlığa mahkum eden atomizasyon sürecine benzemiyor mu?
Eşcinsellik talebinin, varoluş karşıtı Apocalypse fikri ile yüzleşmesi gerekiyor...
Her dinden mütedeyyin kesimlerinse, hukuk güvenliği, emniyet ve eman kavramlarıyla...

http://www.habervaktim.com/yazar/22741/escinsellik_tartismasi.html
#1333
"Komşusu açken tok yatan bizden değildir" diyen Hz. Peygamber'in (sav) sözünü çok söyleriz de bunun İslam adına anlamı üzerinde hiç durmayız. Oysa, "bizden değildir" diyor Sevgili Efendimiz, buna riayet etmeyi unutanlara...

Modern zamanlar, komşuyu komşuya yabancı kıldı. Oysa Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri "Marifetnâme" adlı eserinde, İslâm ahlâk ve yaşayışından çıkardığı esasları, edep ve erkan olarak büyük bir ciddiyetle ele almış... Bakınız neler söylüyor:

Ey Aziz, mâlum olsun ki, edep ehli kimseler: "Komşunun komşularıyla geçiminin edep ve erkânı kırktır" demişlerdir.

1. Kişinin kendi evine bitişik olanlarla, karşısında bulunup da kapıları görünenlerden kırk eve kadar oturanlar, -zımmî de olsalar- komşularıdır. Bunlara, iyilik etmek ve gerçekten akrabalarmış gibi güzel davranmaktır.

2. Komşunun ev halkına, kötülük etmeyip, onların namusunu korumaktır.

3. Komşuya gelip gidene uzun uzun bakıp, rahatsız etmemektir.

4. Komşusu açken, kendi tok yatmamaktır.

5. Komşuyu el veya diliyle incitmekten sakınmaktır.

6. Komşunun evine, penceresinden, duvarından izinsiz bakmamaktır.

7. Komşularına azdan çoktan –zımmî de olsa- hediye vermektir...

8. "Komşu çanağı" göndermektir. Yani kokusu duyulacak bir yemek pişirildiğinde, bitişik komşuya hediye etmektir.

9. Satın aldığı meyveden, rastladığı komşusuna hediye etmektir.

10. Komşuları borç isterse, vermektir.

11. Komşuları muhtaç kaldıysa, ihtiyaçlarını gidermektir.

12. Komşusunu bayramlarda ziyaret etmektir.

13. Komşunun hayvanlarına taş atmamaktır.

14. Komşunun çocuklarını, kendininkilere dövdürüp sövdürmemektir.

15. Komşuların izni olmadan, kendi binasını, onlarınkinden yüksek ve önlerini kapayacak şekilde yaptırmamaktır.

16. Komşularını, kendi taraflarından, duvara ağaç kakmaktan menetmektir.

17. Komşularına, kendi oluklarının akıntısıyla veya yolunun toprak kazıntısı ve kar kürüntüsüyle rahatsız vermemektir.

18. Komşuların sırlarını ve ayıplarını soruşturmamaktır.

19. Komşuların hallerini ve işlerini başkalarına söylememektir.

20. Komşularına yolda rastladıkça ilk önce selâm vermektir.

21. Komşularla konuşurken lâfı uzatmayıp, lüzumu kadar konuşmaktır.

22. Komşularından su, tuz ve ateş gibi zarurî maddeleri esirgemeyip vermektir.

23. Komşuların hediyesini, az da olsa kabul edip, çok bilmektir.

24. Komşuların ayıplarını örtmektir.

25. Komşularına dert ortağı olmaktır.

26. Komşularından izin almadan evini yabancıya satmamaktır.

27. Komşusu bir yerden dönünce ziyaret etmektir.

28. Komşularını kederli günlerinde teselli etmektir.

29. Komşuları tarafından davet olununca, kabul edip gitmektir.

30. Komşularını davet etmektir.

31. Komşusu bir şey isteyince memnuniyetle vermektir.

32. Komşusu bir kusur işleyince, af ederek, sevgi uyandırmaktır.

33. Komşuları hasta olunca ziyaret etmektir.

34. Komşulardan biri vefat edince, cenazesinde hazır bulunmaktır.

35. Komşuların yetimlerini himâye etmektir.

36. Komşularıyla buluşunca, güleç yüzlü olup, tatlı söz söylemektir.

37. Komşuların kendisine nasıl davranmasını istiyorsa, onlara öyle muamele etmektir.

38. Başkalarından gelse tahammül edemeyeceği eziyete, komşusundan gelince tahammül etmektir.

39. Komşulardan kabalık edenlere aldırmamaktır.

40. Komşulardan sert söyleyenlere, mülâyim davranmaktır.

Komşuluk esaslarını bu kadar ince çizgilerle ve sorumluluk bilinciyle gözeten toplum, şüphesiz ki yabancılaşmaya, yalnızlaşmaya, egoizme, sevgisizliğe çareyi de bulacaktır.

sibeleraslan@hotmail.com
http://www.habervaktim.com/yazar/22995/komsuluk_hukukunu_unuttuk.html
#1334
Devlet eliyle kumar 

İddaa çığ gibi büyüyor. Başlangıçta 150 bin kişi oynuyordu. Bugün ise rakam 3,5 milyona ulaştı. Vatandaşlarının ruh ve beden sağlığını korumakla görevli devlet, para kazanmakla övünüyor. Peki, ne kaybettiğinin farkında mı?

-Dayı hoş geldin?

-Hoş bulduk.

-Milan-Catania maçı kaç kaç biter?

-Anlamadım.

-Milan-Catania maçı dedim, kaç kaç biter?

-Milan'ı anladık da Catania neyin nesi?

-Ooo... Bir de gazeteci olacaksın!

Nereden bilebilirdim ki Catania'nın o yıl İtalya Ligi Serie A'ya çıktığını. Ama 15 yaşındaki yeğenim, az sonra Catania konusunda beni daha da bilgilendirecekti. Anladım ki, İddaa kuponu dolduruyordu ve spor muhabiri olduğum için benim bu maçın skoru hakkında isabetli tahminde bulunabileceğimi, kendisine yardımcı olabileceğimi düşünüyordu. Şaşırmış ve şoke olmuştum. Bu şaşkınlığım bugün daha da artmış durumda. Zira bu haberi hazırlarken öyle şeyler öğrendim ki...

Türk medyası çok şanslı. Öyle bir memleket ki burası, gündemden bol bir şey yok. Yeni anayasanın iklimine girmişken, darbeci oldukları iddia edilen kişiler salıveriliyor, arada da şike skandalları patlak veriyor. Aralarında millî futbolcuların da bulunduğu bir çete yakalanıyor. Hapse atılanlar, ifadesi alınıp serbest bırakılanlar oldu. Suçları, son yıllarda Avrupa'da sık sık duymaya başladığımız, ülkemizde de ara ara kapalı kapılar arkasında konuşulan ama gün yüzüne çıkması pek istenilmeyen bahis çetesi kurmaktı. Zaten Alman Bochum Savcılığı'nın geçtiğimiz kasımda başlattığı ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 9 ülkede 200'e yakın maçta şike yapıldığı iddiası gündeme bomba gibi düşmüştü.

Eskiden şike olayları iki-üç takımla sınırlıydı. Hatta iki-üç futbolcuyu bağladığınızda iş halloluyordu. Ancak şimdi uluslararası bir şebeke söz konusu. Zira artık şampiyonluk veya bir takımın tur atlaması için oyuncu ya da hakem ayarlama devri geçti. Belki bir yerlerde bu tür şikeler de yapılıyordur ama artık moda bahis şikesi yapmak.

Bochum Savcılığı'nın iddia ettiği 200 maç ve geçtiğimiz günlerde Sarıyer Cumhuriyet Savcılığı'nın yaptığı tutuklamalar tam bu tür şikenin ürünü. Futbolun cazibesi gün geçtikçe artıyor, ekonomisi büyüyor, bu büyüme de beraberinde birtakım sorunları getiriyor.

Biz bu dosyada kim şike yaptı, bundan sonra kimler tutuklanacak gibi soruların cevaplarını aramıyoruz. Şikeye yol açan bahis oyunlarının hem spor camiasında hem de toplumumuzda açtığı yaralara göz atmak istiyoruz.

Türkiye'de 1959 yılında kabul edilen 'Futbol Müsabakalarında Müşterek Bahisler Tertibi Hakkındaki 7258 Sayılı Kanun'la beraber Spor-Toto oynanmaya başlandı. Spor-Toto, Spor-Loto gibi oyunlar zamanla değişti, iştirakçiler için daha cazip hâle getirildi. Ancak hiçbiri 17 Nisan 2004'te tanıştığımız 'İddaa' gibi olmadı. Bu oyun bir çığ gibi büyüdü. Hem de devlet eliyle...

Bugün dünyanın her tarafında değişik adlarla bu oyun oynanıyor. Türkiye'de ve Avrupa ülkelerinde duyduğumuz şike olaylarının perde arkasında bu oyunun yasa dışı bahis şirketleri tarafından da oynatılması yatıyor. Bütün dünya yasa dışı bahis şirketlerini ortadan kaldırmak için çaba sarf ediyor. 2003 yılı itibariyle Türkiye'de interneti kullanarak bahis oynayanların sayısı 150 bin kişiydi ve bahis yoluyla Türkiye'den yurt dışına çıkan para da yıllık 600 milyon dolardı. O gün için bu para büyüktü. Hükûmet ise yasa dışı bahsi önlemek ve üzerine gitmekten ziyade, yasalaştırıp Türkiye'de de oynatmaya başladı. Böylelikle 17 Nisan 2004'ten itibaren bu oyun gündemimize girdi. Amaç ise gayet masum görünüyordu: 600 milyon dolar niçin yurt dışına gitsin? Bir kez daha altını çizelim; 2003'te yurt dışına giden para 600 milyon dolardı, bahis oynayan kişi sayısı ise 150 bin.

Hatta dönemin spor bakanı, yurt dışına çıkan yıllık 600 milyon doları ülke ekonomisine aktarmak amacıyla yurt içinde oynanmasına karar verdiklerini söylüyordu, DYP Iğdır Milletvekili Dursun Akdemir'in yazılı soru önergesini cevaplandırırken. Bakan, 'İddaa' oyunundan Hazine'nin 34 trilyon 331 milyar (paradan sıfır atılmadan önceki rakamlar), kamu kurumlarının toplam 1 trilyon 993 milyar TL kazandığını açıklıyor, sektörün denetiminin sağlandığını, aynı şekilde futbol kulüplerine 15 trilyon ödendiğini belirtiyordu. Devlet, bu kumar ortamından kazanılan paranın ortadan kaldırılması gibi bir girişimde bulunmuyor, tam tersine ortaya çıkan paranın Hazine'ye ve kamu kurumlarına aktarılmasından memnuniyet duyuyordu.

Peki, bugün durum ne? İddaa'nın 2009 yılı sonu hasılatı 2 milyar 792 milyon 787 bin lira. Oynayan kişi sayısı ise 3,5 milyon. Korkunç bir rakam değil mi? Başlangıçta 150 bin kişinin internet yoluyla oynadığı oyun, bugün 5 bin civarındaki bayi ağıyla ülkenin en ücra köşesine kadar yayılmış durumda. Devlet interneti de unutmadı. 5 şirket de internet üzerinden 'iddaa' oynatıyor. Pastanın büyük kısmını da bu şirketler paylaşmış durumda. Şirketleri merak ediyorsanız söyleyelim: Nesine, Doğan Grubu'nun; Bilyoner, Karamehmet'in; Oley, Doğuş Grubu'nun; Misli, Şansal Büyüka'nın bir yakınının; Tuttur ise Saran Grubu'nun. Online İddaa bayileri içinde Bilyoner ve Nesine bir adım öne çıkıyor. Bu iki şirketin 1 milyar liraya yakın ciroya ulaştıkları belirtiliyor. Hatta işi daha da ilerletmek için futbol takımlarına sponsor olmaya başladılar.

Yine bugün neredeyse bütün gazeteler 'İddaa' ekleri veriyor. İddaa ekleri verdikleri gün tirajlar yükseliyor. Kazanmanın çok kolay olduğu vurgusu yapılıyor. Bu eklerde 'en çok biz kazandırıyoruz' temaları işleniyor. Zaman içinde birçok 'İddaa' yorumcusu türedi. Televizyon ekranları 'İddaa' programlarından geçilmiyor. İddaa çılgınlığı çığ gibi büyüyor. Hatta geçtiğimiz günlerde Spor-Toto Teşkilat Müdürü Bekir Yunus Uçar, "Seyyar İddaa bayileri oluşturacağız." müjdesi verdi! Teşkilatın yeni projesiyle plajlar, statların çevresi, alışveriş merkezleri gibi bayi bulmanın zor olduğu yerlerde seyyar bayi uygulamasıyla 'sporseverler' bahis oynayabilecekti. Ne kadar çok bayi, o kadar çok insan, o kadar çok para... Devlet çok para kazanıyor, bayiler kazanıyor, büyük şirketler kazanıyor ama kimse kimin kaybettiğini sormuyor.

Bugün Türkiye'deki 5 bin 'İddaa' bayisinin kapısında '18 yaşından küçükler oynayamaz' yazıyor. Ancak bu kimin umurunda! Eline kuponu alan herkes bu oyunu rahatlıkla oynayabiliyor. 2 liraya kupon doldurmak mümkün. Üstelik denetleme yok. İnternette ise durum biraz daha farklı. TC kimlik ve bir banka hesap numarası lazım. Bugün herhangi bir İddaa bayiinin önünden geçtiğinizde göreceğiniz manzara hemen hemen aynıdır: Tavana monte edilmiş bilgisayar ekranına bakan gözler ve elinde kağıt kalem kupon doldurmaya çalışan onlarca genç... İddaa oynayanların Yunanistan, İsveç, Norveç ve Kuzey İrlanda 2. liglerine kadar tüm liglerden haberi var.

Psikiyatr Dr. Hasan Sezeroğlu, gidişatı sağlıklı bulmuyor. Ona göre dünyada zaman zaman bu tür salgınlar oluyor. Tıpkı internet örneğinde olduğu gibi... Bahis oyunları da bir salgın. Ancak Sezeroğlu, toplumun kitle hâlinde bir bağımlılığının söz konusu olduğunu belirtiyor: "İnsanlar bu tür şans oyunları yüzünden, emeksiz, zahmetsiz para kazanma hayalleri kuruyor. Zamanla bu hırsa dönüşüyor ve bağımlı hâle geliyorlar. Oynamadığı zaman mutsuz, huzursuz oluyor. İradesine hükmedemiyor." Sezeroğlu, "Buna bir nevi hastalık hâli diyebiliriz." diyor. Ona göre yasaklamakla sonuç alınamaz. "Dünyada sınır kalmadı. Yasaklarsanız gizliden gizliye oynarlar. Önemli olan, toplumun bilinçlenmesi. Bu tür oyunlardan gençleri korumak gerekiyor. Devletin toplumu bilinçlendirmek, eğitmek ve korumak gibi görevleri var."

Zaten sorun da burada. Devlet eliyle bu oyunların oynanması ve teşvik edilmesi... Hasan Sezeroğlu, medyanın da gençleri eğitmesi gerektiğinin altını çiziyor. Oysa medya bu oyunu daha da yaygın hâle getirmek için çaba sarf ediyor. Sezeroğlu, ısrarla devletin gençlere enerjilerini harcayacağı imkânlar sunması gerektiğini söylüyor. Ona göre İddaa gibi oyunlar küçük paralarla oynanan bir kumar: "İnsanların aklı fikri bu oyunda. Herkes cebine göre kumar oynar. İddaa da bana göre küçük paralarla oynanabilen bir kumardır."

Ege Üniversitesi'nden Sosyolog Yrd. Doç. Dr. Ahmet Talimciler ise medya yoluyla İddaa ve bahis oyunlarına talep oluşturulduğunu söylüyor. Ona göre toplum bir anlamda bu tarafa doğru itiliyor. İddaa'nın devlet eliyle ön plana çıkartılmasına ise içerliyor. Talimciler'e göre toplum giderek kolaya kaçıyor. Kısa yoldan para kazanma mantığı artık bugün net biçimde kendisini hissettiriyor. Ona göre ortada tuhaf bir durum var. Çünkü insanlar minibüste bile İddaa eklerini didik didik etmeye başladı. Devlet yurt dışında oynanmasını yasaklamakla doğru yaptı. Ancak yurt içinde bu kadar yaygınlaştırmak zorunda değildi. Talimciler de İddaa'nın kumar olduğunu düşünüyor. Uzun vadede bu tip şans oyunu adı altında toplumun yavaş yavaş kumara alıştırıldığını belirtiyor ve bu tip şans oyunları oynayan bireylerin, fırsatını buldukları her ortamda bir üst aşamaya geçeceğini, yani yurt içinde yasak olduğu ileri sürülen kumar türlerini denemeye başlayacaklarını iddia ediyor. Bilim insanları bahis oyunlarına kumar gözüyle bakıyor. Ve devletin eliyle yaygınlaştırılmasına tepki gösteriyor. İşin ilginç yanı Türkiye'de kumar da yasak!

TÜRKİYE'DE BAHİS ŞİKESİ SUÇ DEĞİL!

Futbol ekonomi pazarı, şans oyunlarıyla, televizyon gelirleriyle, sponsorlarla büyüyor. Dedik ya pazar büyüyünce beraberinde büyük sorunları da getiriyor. Bu sorunlardan biri de girişte biraz değindiğimiz bahis skandalları. Futbolcuların, yöneticilerin bahis oynamaları yasak. Ancak bu yasak da lafta kalıyor. Kendi maçına bahis oynayan oyunculara rastlıyoruz. Kendi maçına oynamak bir kenara, kendi maçında 'rakip takım kazanır' şeklinde oynayan oyuncular var.

Sarıyer Savcılığı'nın sürdürdüğü operasyona gelince... Bazı iddialara göre bu operasyon tamamen göstermelik. 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası'nı almak isteyen Türkiye Futbol Federasyonu'nun oy kullanacak üyelere 'bakın biz şike ve bahis olaylarının üzerine gidiyoruz' mesajı verdiği iddia ediliyor. Zaten soruşturmayı da Bochum Savcılığı başlatmıştı. Daha sonra TFF 'biz başlattık' dedi.

Türkiye'de şike ve bahis skandalına karışanlara dair bir yasa bulunmuyor. Yakalananlara yapılan suçlama ise çetecilik. Spor Bakanlığı bu konu ile ilgili yeni bir yasa taslağını Meclis'e sunmaya hazırlanıyor. Şike yapanlara sadece TFF futbol sahalarından men cezası veriyor. Bu cezalar da göstermelik. Korkutan cinsten değil. Sistem öyle çarpık ki 2005 senesinde Akçaabat Sebat-Kayserispor maçında şike yapılacağını önceden duyuran o dönemin Akçaabat Sebatspor kalecisi Hakan Olgun, bazı çevrelerce tu kaka edildi. Hatta 5 ay kulüp bulamadı. Böyle bir ortamda şikeyi ihbar etmek de sıkıntı. Şike çetesi o gün Hakan Olgun'a 200 bin avro para teklif etmişti. Bu oyuncu parayı kabul etmemiş, gerekli yerlere ihbarda bulunmuştu. Hakan Olgun'un yaptığını her futbolcu yapabilir mi? Öyle bir düzen var ki buna gönül rahatlığı ile 'evet' demek mümkün değil.

Devlet, İddaa'dan kulüplere kaynak aktarmakla övünüyor. Ayırdığı kaynağı ise denetlemiyor. Bugün birçok kulüp borç batağında. Gelen paraların nereye gittiği belli değil. Bundan en çok etkilenen ise futbolcular. Alacaklarını doğru dürüst alamıyorlar. Ev kirasını ödeyemeyen futbolcular var. Çoğu lise öğrenimi bile görmeyen bu oyuncuların bahis çetelerinin eline düşmeleri çok kolay. Ne ilginçtir, ekonomik şartları çok iyi futbolcuların da çeşitli yollar kullanılarak bu tip şike skandallarına alet edildiklerini görüyoruz.

Teknik Direktör Bülent Uygun, oyuncuları bahis şikesine art niyetli menajerlerin ittiğini iddia ediyor. Ona göre devlet, spor mahkemeleri kurmalı ve bu tip sorunları orada ele almalı. Uygun'a göre, eğer 5 yıl önce Akçaabat Sebat-Kayserispor maçında yapılan şikenin üzerine gidilseydi bugünkü sorunlar ortaya çıkmazdı. Peki, tüm bu sorunlara rağmen çözüm ne olmalı sorusuna ise Bülent hocanın verdiği cevap bir hayli ilginç: "Oğuz, Aykut, Hakan Şükür, Bülent Uygun altyapılarda Ekrem Karaberber'in elinde yetişti. Ekrem hocamızın elinde bizden çok daha yetenekli oyuncular vardı. Ama hocamız, bu çocukların karakterlerinde problem olduğu için onlara şans vermedi. Bence altyapılarda Ekrem Karaberber'in bu modeli uygulanmalı. Karakterli çocuklara öncelik verilmeli."

SPORA MI KAYNAK AKTARILIYOR, HAZİNE'YE Mİ?

İddaa, spor, hatta futbol organizasyonu. Lakin buradan kazanılan paranın sadece yüzde 10'u spora aktarılıyor. İddaa'nın çıktığı ilk günden 2009 yılının sonuna kadar futbola, yani kulüplere aktardığı tutar 670 milyon lira. 17 Nisan 2004 tarihinden bugüne kadar 'iddaa'dan elde edilen hasılat 11 milyar 355 milyonu aştı. Bu paranın yüzde 10'unun altındaki bir kısmının spora aktarıldığını gördüğümüzde 'İddaa, Türk sporunun hizmetinde' demek ne kadar doğru olur? Hasılatın yarısı iştirakçilere dağıtılıyor. Geriye kalan paranın aslan payı ise Hazine'nin. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü verilerine göre, Spor Toto Teşkilatı'nın 2008'de elde ettiği 1 milyar 862 milyon 521 bin 539 liralık hasılattan vergiler yoluyla Hazine'ye 363 milyon 33 bin 859 lira aktarıldı. Futbol kulüplerine ise 127 milyon civarında para verildiği düşünülürse devlet için 'İddaa'nın büyük bir gelir kapısı olduğu daha net görülecektir.

2007 yılından sonra 'İddaa', futbolun dışında basketbol, voleybol, bilardo gibi sporları da kapsamına aldı. Ancak bu spor dallarına rağbet gösterildiği pek söylenemez.

İddaa, Türkiye'de Gençlik Spor Genel Müdürlüğü bünyesinde Spor-Toto Teşkilat Başkanlığı'nın kontrolünde oynatılıyor. Ancak burada da çarpıklıklar göze batıyor. İddaa, her şeye rağmen birçok kulüp için en büyük gelir kapısı. Yani kulüpler dolaylı yoldan kontrol ediliyor. Süper Lig'deki takımların 'İddaa' listesine girmek gibi bir endişesi yok. Ancak alt liglerdeki takımlar için durum öyle değil. Hangi maçın 'İddaa'da yer alacağına Spor-Toto Teşkilatı Yönetim Kurulu Başkanlığı onay veriyor. Burada da haksızlıklar meydana geliyor. Bu haberin konusu olmadığı için detaylandırmayacağız ancak aynı grupta yer alan takımlardan bir tanesi 5 kez 'İddaa' programında yer alırken, rakibi durumundaki bir başka takımın 15 kez 'İddaa' listesine alınması gibi haksız durumlar kulağa geliyor.

İddaa oyunlarının operasyonunu, Spor Toto Teşkilat Başkanlığı'ndan 10 yıllığına aldığı yetki ile oyunların operatörü konumundaki İnteltek AŞ'nin Risk Yönetim Merkezi yürütüyor. İddaa oranlarını da bu şirket belirliyor. Şirket, Türkiye çapında kurduğu merkez vasıtasıyla yurt içindeki futbol maçlarının manipüle edilip edilmediğini büyük oranda önceden belirleyebiliyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=969887&title=devlet-eliyle-kumar&haberSayfa=2
#1335
Ev kazalarında sıkça rastlanan yanıklara karşı ciddi önlemler alınmalı. Bir yanık durumu olduğunda yanan yer hemen soğuk suya tutulmalı. Samsun Mehmet Aydın Devlet Hastanesi Yanık Merkezi sorumlusu Opr. Dr. Ali Osman Katrancı, soğutmanın yanan yerin genişlemesini ve derinleşmesini önleyeceğini söyledi.

Evde veya işyerinde meydana gelebilecek herhangi bir yanık vakasında uygulanacak ilkyardım, kazazedenin hayatı boyunca taşımak zorunda kalacağı izleri en aza indirebiliyor. Kızgın sobaya değen veya üzerine kaynar su dökülen bir çocuğa uygulanacak en önemli ilkyardım, yanık bölgeyi uzun süre soğutmakla başlıyor. Samsun Mehmet Aydın Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı ve Yanık Merkezi sorumlusu Opr. Dr. Ali Osman Katrancı, "Yanan bölge hiç vakit kaybedilmeden hemen çeşme suyu altına tutulmalı ve bu işlem en az yarım saat uygulanmalı." dedi.

Hiç beklenmedik zamanda yaşanabilecek muhtemel bir kazada oluşan en basit yanık bile kişide hayatı boyunca taşımak zorunda kalacağı ize sebep olabiliyor. Bu durumlarda zararı en aza indirmek veya yanık derecesine göre tamamen yok etmenin değişik yolları bulunuyor. Dr. Ali Osman Katrancı, literatürde 1. ve 2. derece yanık olarak isimlendirilen durumlarda hastada kolayca iz kalmadan basit tedavilerle iyileşme sağlanabileceğine dikkat çekti. 3. derece veya 2. derece derin yanıkların çok ciddi sorunlar çıkaracağının altını çizen Dr. Katrancı, "3. derece bir yanıkta, örneğin sadece el içindeki bir yanık hayati tehlike oluşturmaz belki ama iyileşme sonrası ciddi sakatlık oluşturabilir." uyarısında bulundu. Katrancı, yanan kısmın vücudun yüzde 10'undan fazlasını oluşturduğu durumlarda hastanın mutlaka hastaneye yatırılarak tedavi edilmesi gerektiğini vurguladı.

Yanık vakasının yaşandığı durumlarda yapılacak en acil ilkyardım hastayı yakıcı etkenden uzaklaştırmakla başlıyor. Yanığın soğuk su ile soğutulması yanan yerin genişlemesini ve derinleşmesini engelliyor. Soğutma ile yanığın yüzeysel kalmasının sağlanacağını aktaran Dr. Katrancı, küçük yanıklarda özel bir tedaviye gerek bırakmasızın hiç iz kalmadan yaranın iyileşebileceğinin altını çiziyor. Dr. Katrancı, soğutulmayan böyle bir yanığın ise kolayca 2. derece derin yanığa dönüşebileceğine, tedavisinin daha zor ve iz kalma ihtimalinin yüksek olduğuna dikkat çekti.

Ne şekilde yanık olursa olsun temel yaklaşımın, yanan bölgenin hemen soğutulması ve steril sargı bezi veya temiz bir bezle kapatılıp sağlık kuruluşuna başvurulması olduğunu ifade eden Dr. Katrancı, "Özellikle alev, ateş, soba, ütü gibi etkenlerle oluşan ve yine özellikle fonksiyonel anlamda önemli olan el, ayak, eklem, genital bölge, yüz, ağız çevresi, göz kapağı gibi yerlerde oluşan yanıklarda yüzey genişliği az olsa bile mutlaka sağlık kuruluşuna başvurmak gereklidir." uyarısında bulundu.

Yanlış bilinen tedavi yöntemleri

Yanık yarasının iyileşmesinde sürülen hiçbir ilacın yarayı iyileştirme etkisi yok.

Derinin kendini yenileme tabakası etkilenmemiş ise vücut kendi kendine yarayı en güzel şekilde iyileştiriyor. Bu tabaka etkilenmişse iyileşme normal deri ile olamayacağı için ne sürülürse sürülsün iz kalması engellenemez.

Tedavi için ne yapılmalı?

Yara temiz ve nemli tutulmalı.

Her gün yapılacak pansuman öncesi yara etkili bir şekilde yıkanarak ölü dokulardan ve artık maddelerden arındırılmalı.

Yaranın pansumanın ardından nemli ortamını sağlamak için sıvı vazelin emdirilmiş sargı ile sarılmalı.

Enfeksiyon gelişmişse doktora başvurmalı.

Kaza anında yapılacak ilkyardım

Kazazedeyi yanıcı maddenin etkisinden kurtarın.

Yanan yeri en az yarım saat musluğun altında bekleterek soğutun.

Yanık yeri temizleyerek nemli kalmasını sağlayın.

Yanık büyükse hiç zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurun. ZAMAN

MÜKREMİN ALBAYRAK SAMSUN
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=967585&title=yanikta-bilincli-ilkyardim-kalici-izleri-onleyebilir
#1336
Beslenmede sağlıklı ürün seçimi kadar gıdaların uygun şekillerde saklanması da önemlidir. Özellikle yiyeceklerin buzdolabına yerleştirilmesinde yapılan hatalar gıdaların erken bozulması ve bakteri oluşumuna sebep oluyor.

Yapılan en büyük yanlışlardan bir tanesi yiyeceklerin alışveriş sırasında kullanılan poşetlerle buzdolabına yerleştirilmesi. Alışveriş sonrası poşetlerin kesinlikle değiştirilmesi gerektiğini söyleyen Beslenme ve Diyet Uzmanı Ayşe Cengiz, dışarıda poşetlere bulaşmış bir bakterinin buzdolabındaki diğer gıdalara da geçebileceğini vurguladı.

Ayrıca gıdaların kesinlikle siyah poşetlere koyulmaması gerektiğini söyleyen Cengiz, "Siyah poşetler atık plastiklerin geri dönüşümünden elde ediliyor. Zamanla siyah poşetlerin boyası akar, bu da sağlığımızı ciddi boyutlarda etkiler. Yiyeceklerin saklanmasında beyaz poşetleri veya plastik kapları tercih etmeliyiz." şeklinde konuştu.

Beslenme ve Diyet Uzmanı Canan Aksoy ise poşetlerin üzerine birkaç delik açılarak meyve ve sebzelerin dayanma sürelerinin artırılacağını belirtti. Aksoy, "Yeşil sarı sebzeler, patlıcan, karnabahar, çilek, şeftali gibi meyve ve sebzeler buzdolabında 3-7 gün tazeliklerini koruyabilir. Bu tip meyve ve sebzeleri alışverişten sonra temiz poşetlerin içine koyup, poşetlerin üzerine birkaç delik açarak bırakmak yiyeceklerin daha taze olmasını sağlar.

Eğer yiyecekler yıkanarak dolaba kaldırılacaksa mutlaka çok iyi kurutulmalı. Meyve ve sebzeler ıslak bırakılması durumunda daha çabuk çürür." dedi. Buzdolabında raflar arası sıcaklık farkları vardır. Buzluğa en yakın olan raf her zaman en soğuktur ve aşağı raflara doğru soğukluk derecesi azalır. Bu nedenle bakteri üremesi olabilecek ürünlerin her zaman en üste yerleştirilmesi gerekir.

En üst kata et, balık, tavuk, ikinci rafa peynir, süt, yoğurt daha aşağıya yemekler ve en alta da sebzeler yerleştirilmelidir. Gıda Mühendisi Eda Dilem Gergin, yiyeceklerin buzdolabına yerleştirilmesinde yapılan birtakım hataların bakterilerin oluşmasına neden olduğunu dile getirdi. Yumurta gibi kirli ürünlerin buzdolabının kapaklı kısımlarına yerleştirilmesi gerektiğini söyleyen Gergin şöyle konuştu:

"Bazı buzdolaplarının yumurta kısımları kapaklı olmuyor. Yumurta da temiz olmadığından dolayı dolabın içinde sürekli bir mikrop oluşumuna neden oluyor. Yumurta kısımları kapaklı dolaplar tercih edilmeli. Ayrıca dolapta ağzı açık ürün bulundurulmamalı."
#1337
Samsun'da, birlikte çalıştığı binbaşıyla internette seks yapan eş, 14 bin TL tazminata mahkûm oldu. Mahkeme, kadının yaptığını "zina" olarak değerlendirdi, Yargıtay da kararı onadı.

Sigortacılık yapan Samsunlu Candemir E. (40) ve eşini karşı karşı getiren olay 4 yıl önce yaşandı. Bir askeri birlikte sivil memur olan 11 yıllık eşi N.E.'nin, sürekli internette chat yapmasından şüphelenen Candemir E. evdeki bilgisayardan, üst kattaki annesinin bilgisayarına bağlantı kurdu. Ardından da eşine telefon açarak eve geç geleceğini söyledi, daha sonra da üst kattaki bilgisayarın başına geçti.

Bir süre sonra, bağlantıdan habersiz internete giren N.E., kendisiyle aynı yerde görev yapan binbaşı Turgay A. ile sanal seks yapmaya başladı. Candemir E. de kamera karşısında soyunan ve birbirlerinin karşılıklı cinsel içerikli isteklerini yerine getiren eşiyle binbaşının konuşmalarını, cep telefonuna kaydetti.

Ertesi gün eşine ilişkiyi itiraf ettirip bu konuşmayı da gizlice telefonuna kaydetti. Olayın ortaya çıkmasının ardından iki taraf da birbirine boşanma davası açtı. Candemir E., 50'si maddi, 75'i de manevi toplam 125 bin TL tazminat talep etti. Ayrıca, oğlunun velayetinin kendisine verilmesini, bu sebeple 500 TL nafaka bağlanmasını istedi. N.E. ise eşinin, eski bir mesai arkadaşıyla internette yaptığı sohbeti yanlış anladığını, uyuşturucu ve alkol alıp kendisini dövdüğünü ve evden attığını öne sürerek 30 bin TL tazminat, 8 altın bilezik, nafaka ve ev eşyası talep etti.

ÇOCUK ANNEYE VERİLDİ
Bu arada N.E.'nin şikâyeti üzerine, savcılık, koca hakkında "haberleşmeyi ifşa etmek" ve "aleni olmayan konuşmaları rızası olmadan bir alet ile dinlemek ya da ses kayıt cihazı ile kaydetmek" suçlarından dava açtı. Bilirkişinin konuşma çözümünü değerlendiren Samsun 2. Asliye Ceza Mahkemesi ise, "Dinlemenin yapıldığı yer karı ve kocanın ortak yaşamıdır" ve "Konu boşanma davasını etkiler" diyerek bu davayı reddetti. Boşanma davasını gören Samsun 2. Aile Mahkemesi de N.E.'nin, yaptığı sanal seksi "zina" olarak kabul etti. Candemir E.'nin eşine şiddet uyguladığı kanaatine de varan mahkeme, kocayı kusurlu, N.E.'yi de ağır kusurlu bularak N.E.'nin tazminat ve nafaka taleplerini reddedetti. Ayrıca kocasına 14 bin TL tazminat ödemesi kararlaştırıldı. Şu an 9 yaşında olan çocuğun velayetini anneye veren mahkeme, babanın çocuğu için 100 TL nafaka ödemesine de hükmetti. Temyizi değerlendiren Yargıtay 2. Hukuk Dairesi de kararı onadı.

Paralel hattı nasıl çekti?

Kendi evindeki bilgisayara 2 monitör kablosu çıkışı bulunan küçük bir cihaz takan Candemir E. bir hattı evdeki bilgisayarın monitörüne, diğerini de üst kata çektiği kabloyla, annesinin evindeki bilgisayarın monitörüne bağladı. Eşi alt katta bilgisayara girdiğinde, bu paralel bağlantı sayesinde kendisi de üst kattan izleyip kaydetti. Bu arada N. E.'yle sanal seks yaptığı iddia edilen Tabip Binbaşı Turgay A. da eşinden boşanıyor. Ev hanımı İ.A.'nın açtığı boşanma davası, geçen ay Eskişehir 2. Aile Mahkemesi'nde görüldü. Hâkim, binbaşının dava sonuçlanana kadar 14 yaşındaki kızına, ayda 500 TL tedbir nafakası ödemesine hükmetti. Dava, bu paranın binbaşının maaşından kesilerek eşine verilmesi için Genelkurmay Başkanlığı'na yazı yazılması ve bazı şahitlerin dinlenmesi için ertelendi.

Hukukçular: Bu deliller kullanılır

Doç. Dr. Halil Akkanat (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi): Evlilik sadece kadının ya da erkeğin tek başına özel hayatı olarak nitelenen bir ilişki değildir. Mahkemenin bu
şekilde elde edilmiş delilleri kullanmasına engel yoktur.

Muammer Aydın (İstanbul Barosu Başkanı): Eşler arasında olduğu için özel hayatın gizliliği kavramına girmiyor. Mahkeme delil olarak kabul edebilir. Eşler arasında bir ceza davası da olsa bu veriler delil olarak kullanılabilir.

Paralel hattı nasıl çekti?

Kendi evindeki bilgisayara 2 monitör kablosu çıkışı bulunan küçük bir cihaz takan Candemir E. bir hattı evdeki bilgisayarın monitörüne, diğerini de üst kata çektiği kabloyla, annesinin evindeki bilgisayarın monitörüne bağladı. Eşi alt katta bilgisayara girdiğinde, bu paralel bağlantı sayesinde kendisi de üst kattan izleyip kaydetti. Bu arada N. E.'yle sanal seks yaptığı iddia edilen Tabip Binbaşı Turgay A. da eşinden boşanıyor. Ev hanımı İ.A.'nın açtığı boşanma davası, geçen ay Eskişehir 2. Aile Mahkemesi'nde görüldü. Hâkim, binbaşının dava sonuçlanana kadar 14 yaşındaki kızına, ayda 500 TL tedbir nafakası ödemesine hükmetti. Dava, bu paranın binbaşının maaşından kesilerek eşine verilmesi için Genelkurmay Başkanlığı'na yazı yazılması ve bazı şahitlerin dinlenmesi için ertelendi.

Hukukçular: Bu deliller kullanılır

Doç. Dr. Halil Akkanat (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi): Evlilik sadece kadının ya da erkeğin tek başına özel hayatı olarak nitelenen bir ilişki değildir. Mahkemenin bu
şekilde elde edilmiş delilleri kullanmasına engel yoktur.

Muammer Aydın (İstanbul Barosu Başkanı): Eşler arasında olduğu için özel hayatın gizliliği kavramına girmiyor. Mahkeme delil olarak kabul edebilir. Eşler arasında bir ceza davası da olsa bu veriler delil olarak kullanılabilir.

http://www.sabah.com.tr/Yasam/2010/04/03/sanal_seks_yapti_zina_cezasi_aldi
#1338
Başbakanlık Etik Kurulu'ndan tartışılacak karar: Kurul, tapu işlemlerini hızlı tamamlayan memura 20 lira vermeyi rüşvet değil 'İyi niyetli hediye' ve 'bahşiş' kabul etti. Ancak aynı kararda 'Amirine kavun getiren memur', 'Özel kolaylık tanıyan memura hindi vermek' çıkar amaçlı sayıldı.

Başbakanlık Etik Kurulu, merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın 'Benim memurum işini bilir' sözünü hatırlatacak tartışmalı bir karara imza attı. Etik Kurulu, bastırdığı kitapçıkta 'İşinizi çabuk halleden memura sembolik para vermeniz iyi niyetli hediye ve bahşiş olarak değerlendirilebilir' dedi.

MEMNUNİYETE NAKİT 
Kitapçıkta 'İyi Niyetle Verilen Hediyeler' başlıklı bölümde şu ifadelere yer verildi:
'... Hediye verenin herhangi bir menfaat beklentisi bulunmamaktadır. Örneğin, yabancı bir ülkeyi ziyaretinde devlet adamlarına verilen hediyeler, yılbaşında verilen ajanda ve benzeri hediyeler ile aldığı kamu hizmetinden memnun kalan bir vatandaşın, memnuniyetini ifade etmek için kamu görevlisine içinden gelerek verdiği hediyeler ya da para (bahşiş), bu kapsamda değerlendirilebilir. Bu tür hediyeler daha çok sembolik niteliktedir.'

PASTAYA OLUR HİNDİYE YASAK
Kitapçıkta 'İyi Niyetli Hediye' başlıklı bölümde şu örnekler verildi:
Örnek 1: 'Mehmet Bey, hastanede yattığı sürece kendisine samimi ve güler yüzle davranan hemşirelere taburcu olduktan sonra bir pasta hediye etmiştir.'
Örnek 2: 'Sadık Bey, ilk kez ev sahibi olmanın ve işlemlerin hızlı tamamlanmasının mutluluğuyla, tapu memuru Semra Hanım'a 20 TL vermiştir.'
Kitapçıkta bu konuya da özel yer ayrılarak, 'İlk anda masum, zararsız ve tehlikesiz olarak görülebilecek hediyeler, çoğu zaman kamu görevlisinin tarafsızlığını, kararını ve görevi etkilemekte, adeta 'bubi tuzağı'na dönüşmektedir' denildi ve şu örnek verildi:  'Devlet hastanesinde memur olarak görev yapan memur Sinan Bey, izin dönüşünde hemşerisi vali yardımcısı Serhat beyi ziyaret etti. Yerinde olmadığını öğrenip getirdiği kavunu bırakıp evine döndü. Serhat bey kavunu evine götürüp ailece yedi. 3 gün sonra Sinan bey, tekrar Serhat beyi ziyaret etmiş, döner sermayeden daha iyi bir ücret alacağı bir göreve getirilmesine yardımcı olmasını istedi. Normalde böyle ricaları kabul etmeyen Serhat bey, hediye edilen kavunu hatırlayarak, Sinan beyin ricasını yerine getirmek için girişimde bulunmuştur...'
Etik Kurulu, memurun  ikinci iş  yapmasının yasal olmadığını anımsatarak  öğrencisine özel ders veren öğretmenin durumunu örnek gösterdi. Kurul, bedava kömür dağıtan kişinin 'hemşerilerini kayırması'nı  etik dışı buldu.

TATİL RÜŞVETİ
Kitapçıkta 'çıkar amaçlı' ilişkiler arasında sayılanlar şunlar :
- Araba, ev tahsis etmek
- Tuttuğu takımın kombine biletlerini hediye etmek
- Konferans verdirmek
- İnceleme amaçlı gezi daveti.
- Tatil masraflarını karşılamak
- Kamu görevlisine kendisine yönelik yaptığı özel kolaylıktan dolayı hindi vermek.

ORTAYLI HOCA 'BAHŞİŞ VERDİM'  DEMİŞTİ
GEÇTİĞİMİZ yıllarda tapu dairelerindeki rüşvet iddiaları üzerine Tapu Kadastro Genel Müdürü Mehmet Zeki Adlı 'Vatandaşın verdiği 15-20 lira rüşvet olarak yansıtılıyor'  demişti.
Aynı konuda dönemin Bayındırlık Bakanı Faruk Özak da 'Bahşişle rüşveti birbirine karıştırmamak lazım' açıklaması yapmıştı.
Tartışmaya, ünlü tarihçi Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı da katılmış ve 'Ben de ev aldım, sattım. 10-15 TL parayı ben de verdim hediye diye. Rüşvet değil, bahşiş ve hediyedir' demişti.

Ali Ekber ERTÜRK / ANKARA
http://www.aksam.com.tr/2010/04/02/haber/siyaset/5640/_etik_kurulu__rusvet_tarifesi.html
#1339
Onur Ö. isimli genç yaptığı planla hem ailesinin istediği eski sevgilisiyle hem de yeni sevgilisiyle aynı gün, üç saat arayla iki kez nikâh masasına oturarak resmen evlendi.

KİMYAGER Onur Ö. (28), bir yıldır birlikte olduğu Özlem P. (27) ile evlenmek istedi. Ancak ailesi, eski sevgilisi Gülcan D. (30) ile evlenmesini şart koştu. Ailesinin ve eski sevgilisinin baskılarına dayanamayan Onur Ö., sevgilisi Özlem P. ile evlenmek için plan yaptı.

Aynı güne ayarladı

Onur Ö., hem Özlem'e hem de Gülcan'a evlenmek istediğini söyleyerek hazırlıklara başladı. Onur Ö., Özlem P. ile evlenmek için Yenimahalle Belediyesi Evlendirme Memurluğu'na giderek nikâh için 18 Nisan 2009 saat 14.00'e gün aldı. Aynı gün Mamak Belediyesi Evlendirme Memurluğu'ndan da Gülcan D. ile evlenmek için saat 17.00'de nikâh saati aldı. Nikâh günü saat 14.00'te sevgilisi Özlem P. ile evlenen Onur Ö., gelini kiraladığı eve bırakarak, ikinci nikâh masasının yolunu tuttu. Onur Ö. bu kez Mamak Belediyesi Evlendirme Memurluğu'na giderek ailesinin de katıldığı törende saat 17.00'de, Gülcan D. ile evlendi.
   
Kendini ihbar etti

Onur Ö., ailesinin baskısıyla evlendiği Gülcan D.'den nafaka ve tazminat ödemeden kurtulmak için nikâhtan dört ay sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na kendini ihbar etti. Onur Ö. hakkında, "Evli olduğu halde kasıtlı olarak ikinci kez evlendiği" gerekçesiyle dava açıldı. Savcılık, "İkinci evliliğin iptali" için de aile mahkemesine suç duyurusunda bulundu. Ankara 10. Aile Mahkemesi hakimi Mustafa Ateş, 14 Eylül 2009'da, Onur Ö.'nün saat farkından dolayı Gülcan D. ile yaptığı ikinci evliliği iptal etti. Hakim Ateş, Türk Medeni Kanunun 145/1 maddesinde yer alan, "Eşlerden birinin evlenme sırasında evli bulunması halinde, ikinci evlilik iptal olur" hükmüne dayanarak, bu kararı verdi. 

Sonunda sevdiğine kaldı

Onur Ö. ailesine, evlenmesi için baskı yaptıkları Gülcan D. ile geçinemedikleri için boşandığını söyledi. İkinci evliliği mahkeme kararı ile iptal edildiği için Onur Ö., Gülcan D.'ye herhangi bir nafaka ve tazminat da ödemedi. İstediği kızla evliliğini sürdüren Onur Ö., mahkeme masrafı olarak sadece 28 TL ödeyecek.

http://arama.hurriyet.com.tr/arsivnews.aspx?id=14169701

Haberle ilgili not: Gülcan D.'nin manevi tazminat davası açması halinde kazanacağını söylemek için hukukçu olmaya gerek yok... Ayrıca Onur Ö. hakkında doğal olarak kamu davası da açılacaktır. Dolayısıyla "uyanık" kimyagerimiz ucuz kurtulduğunu düşünmesin...
#1340
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda yer alan hakaret ve sövme suçu ayrımı kaldırılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun "Hakaret" başlıklı 125. maddesi aynen şu şekildedir:

MADDE 125 - (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden (...) (*) veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.

(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

(3) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,

İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

(4) Ceza, hakaretin alenen işlenmesi halinde, altıda biri; basın ve yayın yoluyla işlenmesi halinde, üçte biri oranında artırılır. (Değişik 4. fıkra: 5377 - 29.6.2005 / m.15) (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. 

(5) Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi halinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. (Değişik 5. fıkra: 5377 - 29.6.2005 / m.15) (5) Kurul halinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi halinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığıdır. Bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekir.
_____

(*) Madde 125 in 1. fıkrasında geçen "ya da yakıştırmalarda bulunmak" ibaresi, 8.7.2005 tarih ve 25869 sayılı R.G.'de yayımlanan, 29.6.2005 tarih ve 5377 sayılı Kanunun 15. maddesi hükmü gereğince madde metninden çıkarılmıştır.
_____


"Ulan" kelimesi TDK sözlüğünde "kaba konuşmada kullanılan bir ünlem" şeklinde tanımlanmış ve günlük yaşamda iki farklı anlamda kullanıldığı belirtilerek kelimeyle ilgili aşağıdaki örnek ve açıklamalara yer verilmiştir:

1 . Ey:
    "Ulan, bizim sokak çocukları ne insan şeyler be!"- M. Ş. Esendal.
2 . Öfke ve nefret anlatan bir seslenme sözü:
    "Uşaktım ulan ne olacak, dediği zaman kimse sesini çıkarmazdı."- S. F. Abasıyanık.

Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi ve kelime anlamı çerçevesinde Yargıtay önüne gelen bir dosyada "ulan" kelimesinin hakaret içerdiğini tespit etmiş ve beraate hükmeden yerel mahkeme kararını bu sebeple bozmuştur:

T.C.
YARGITAY
2. CEZA DAİRESİ
E. 2004/9137
K. 2005/25385
T. 16.11.2005

5237/m.125

DAVA : Sövme suçundan sanık Hüseyin'in yapılan yargılaması sonucunda; BERAATİNE dair ( MALKARA ) Sulh Ceza Mahkemesinden verilen 27.3.2003 tarihli hükmün Yargıtayca incelenmesi şahsi davacılar tarafından istenmekle ve dosya C.Başsavcılığının 5.4.2004 tarihli tebliğnamesiyle dairemize gelmekle yapılan inceleme sonunda gereği düşünüldü.

KARAR : Sanığın olay tarihinde şahsi davacıların evinin balkonuna konan güvercinleri uçurmak için balkona taş attığını göre şahsi davacı Şennur´un, sanığı uyarması üzerine, "gir ulan içeri, ben kadın denen mahlukla konuşmam, kocan nerede" diyerek aşağılayıcı nitelikte sövme unsuru içeren sözler sarfettiği, daha sonrada Şennur´un eşi olan şahsi davacı Yıldıray´a "gel ulan buraya" demek suretiyle sövme suçunu işlediği, şahsi davacıların iddiası, tanıklar, Münevver, Turgut ve Bahar'ın ifadeleri ile anlaşılmasına rağmen yetişme tarzı ve kültür seviyesi gibi yasal olmayan gerekçe ile beraat kararı verilmesi,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş şahsi davacıların temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı iste gibi BOZULMASINA, 16.11.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.