Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1401
Sevgili okuyucular, bir haftadan beri kulislerde AK Parti'nin kapatılması için Yargıtay Başsavcılığı'nın iddianame hazırlıklarını tamamlamak üzere olduğuna dair rivayetler dolaşıyor. Güya, Org. Başbuğ'un Yargıtay Başsavcısı Yalçınkaya ile görüşüp
AK Parti'nin kapatılmasını istediği anlatılıyor.
İnsanın bu anlatılanlara inanası gelmiyor ama içinden de bir ses 'Sakın, Org Başbuğ'un açıklama tehdidinde bulunduğu dosyalar bununla ilgili olmasın!' diyor.

Hep aynı film...
Değerli okuyucular, bu Pazar efkârlıyım. Hâl-i pürmelâlimi sizinle paylaşmak istiyorum. Eğer millî iradeyi önemseyenlerdenseniz, lûtfen şikâyetlerime kulak veriniz.
Bu mazlum ve mağdur millet tam 100 yıldan beri, kendisini hor gören, aşağılayan ve câhil sayan yarı aydınların tahakkümü altında eziliyor. Yeni Osmanlılar, Jöntürkler, İttihatçılar derken genç nesiller, halkına yabancılaşmış bu cühelâ tâifesi tarafından heba edildi. Koskoca bir Cihan İmparatorluğu, bu basiretsiz ve ferasetsiz jakoben elitler yüzünden tarih sahnesinden silindi.
Millî Mücadele'nin önderi Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), bu kutsal mücadelesini 'irade-i milliye'ye dayanarak gerçekleştirdi. 'Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir' düsturu O'na aittir ve millet iradesinin önemini en güzel şekilde ifade eder.
Lâkin, Cumhuriyet'in ilk döneminden itibaren, hâkimiyet millete değil, bir avuç oligarşik azınlığa ait olmuştur. Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF/CHP), İttihat Terakki'den devraldığı Merkez-î Umûmî Cuntası yöntemiyle tek parti egemenliğini kurmuş ve 1938-1950 döneminde bunu ideolojik bir tek parti diktatörlüğü (Millî Şeflik Diktası) hâline getirmiştir.
1925'te, irtica iddiasıyla kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'na da (TCF), 1930'da kapatılan Serbest Cumhuriyet Fırkası'na da (SCF) tahammül edilemeyişinin asıl sebebi 'millî irade düşmanlığı'dır. Zira, bu iki partinin kapatılmadan seçimlere girmesi hâlinde, baskıcı ve zorba CHF'nin karşısında iktidara gelmesine muhakkak nazarıyla bakılmıştır. Halbuki, Tanzimat'tan beri milletin mukadderatına âdeta ambargo koymuş olan seçkinci oligarşik bürokrasi, irtica ve benzeri bahanelerle tahakkümünü devam ettirmek istemiştir.
14 Mayıs 1950'de esmeye başlayan on yıllık demokrasi rüzgârı, 27 Mayıs Darbesi'yle kesintiye uğratılarak, Türkiye yeniden, CHP'nin tertibiyle İttihatçı kalıntılarının tahakkümü altına girmiştir. 27 Mayıs'ta DP'nin, 12 Eylül'de AP'nin kapatılması, yüksek yargıyı emellerine âlet eden darbecilerin millî irade düşmanlığının somut örnekleridir.
28 Şubat Darbesi'nde, TBMM'de en fazla milletvekiline sahip bulunan RP ve FP'nin kapatılması da, CHP ile işbirliği hâlindeki yüksek yargının sebep olduğu hukuk skandallarıdır.

Oynanan oyun ortada Efendim, sizin anlayacağınız, biz bu filmi 100 senedir seyrediyoruz. Millî iradeyi hor görerek menfaatlerini ve tahakkümlerini devam ettirmek isteyen oligarşik despotizm, antidemokratik ve gayrimeşru dayatmalarını yaparken, ne yazık ki, bu aziz milletin en fazla değer verdiği 'ordusunu' ve 'yargı sistemini' istismar etmiştir.
Demokrasiye geçildikten sonra, seçimlerden döne döne 'sandık düşmanı' hâline gelen CHP jakobenizmi, çareyi orduyu kışkırtıp darbe düzenlemekte bulmuştur.
Bu arada, 'Yüksek Adalet Divanı' (Yassıada Mahkemesi) adıyla adalet tarihimize kara leke olarak geçecek bir mahkeme kurdurulup, memlekete hizmetten başka suçu olmayan, milletin sevgilisi bir Başbakan ve iki bakan alçakça şehit edilmiştir. 27 Mayıs'ta 'Kurucu Meclis', 12 Eylül'de 'Danışma Meclisi' adıyla seçkinci oligarşiden oluşan bir yapılanmaya gidilerek gayrimeşru darbe anayasaları hazırlattırılmış ve zorla oylattırılmıştır.
Darbe anayasalarında millet iradesine dayanan yasama ve yürütme organlarının üzerine jakoben jüristokrasinin kılıcı asılmıştır. Böylece, yasama ve yürütme işlemez hâle getirilerek Türkiye'nin önü tıkanmıştır.
Mekanizma gayet basittir: Milletin seçip iktidara getirdiği millî irade temsilcilerine karşı darbeler düzenleyip onları alaşağı edeceksin. Bazen partilerini kapatıp yöneticilerini cezalandıracaksın; bazen de sadece iktidardan uzaklaştırmakla yetineceksin.
Bu arada yargıyı siyasallaştırıp özellikle yüksek yargıyı siyasî emellerine hizmet eder hâle getireceksin. Baktın ki, gene de seçimleri kazanamıyorsun, o zaman millet iradesiyle iktidara gelen siyasî partiyi yargıyı kullanarak kapatacaksın. Hele bir de liderlerine siyasî yasak getirtebilirsen tadından yenmez olur...

Kapatsanız ne yazar?
Efendim, herkes bu kepazeliğin farkında... Gözü öfkeden ve hırstan kararmış bu oligarşik jakoben tâifesi artık şu gerçekleri görmek zorundadır:

* Millî Şeflik Diktatoryası bile 1950'nin dünyasında tutunamamışken, 2010'un küresel ve demokratik dünyasında bu nevi dayatmaların kimseye faydası yoktur.

* 27 Mayıs'tan sonra kurulan AP, 1965 Genel Seçimlerinde uygulanan Millî Bakiye Sistemi engellemesine rağmen, kapatılan DP'den de daha fazla oy alarak iktidara gelmiştir.

* 12 Eylül'den sonra kurulan ANAP, militarizmin dayatmasına rağmen tek başına iktidara gelmiştir.

* 28 Şubat'tan sonra AK Parti 2002'de tek başına iktidara gelmiştir. 27 Nisan 2007 Muhtırası'ndan sonra AK Parti Temmuz 2007 seçimlerinde yüzde 47 oy alarak oy patlaması yapmış ve gene tek başına iktidara gelmiştir. 2008'deki haksız kapatma dâvasından sonra ise 2009'daki mahallî seçimlerde yüzde 39 oy alarak başarısını devam ettirmiştir.
Kısaca, milletimiz askerin ve yargının bu dayatmalarına karşı sandıkta açıkça tavrını koymaktadır.
Yargıtay Başsavcısı, bu defa da AK Parti'ye kapatma dâvası açarsa, netice olarak AK Parti'nin oyları yüzde 50'nin üzerine çıkacaktır.
Sakın Yargıtay Başsavcısı AK Partili olmasın?!..

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=981546&Yazar=HASAN CELAL GÜZEL&Date=21.02.2010&CategoryID=97
#1402
Yavru kutup ayısı babasının yanına gelip sormuş: "Baba ben gerçekten kutup ayısı mıyım?"
"Elbette yavrum, nereden çıkardın bunu?"
Yavru kutup ayısı "Allah Allah?!" deyip bu sefer annesinin yanına sokularak sormuş: "Anne ben gercekten kutup ayısı mıyım?" 
"Tabii evladım kutup ayısısın."
"Yani sen babamı hiç aldatmadın degil mi, ben gerçekten babamın oğluyum?"
"O ne biçim söz, baban duymasın ikimizi de öldürür!"
Yavru kutup ayısı "Allah Allah?!" deyip yeniden babasının yanına gitmiş ve bir daha sormuş: "Yav baba, Allah aşkına doğru söyle, bak beni evlatlık falan almadınız değil mi? Yani ben sizin öz oğlunuzum?"
Baba dayanamamış artık, "oğlum sen manyakmısın, dedim ya sana bizim oğlumuzsun diye, hem sen neden ikide bir soruyosun ki bunu?"
Yavru ayı:

"Donuyorum anasını satayım, donuyoruuuum yaaaa!"
#1403
Temel bir gün arabasıyla giderken arabanın freni patlar. Durabilmek için ya sağ taraftaki pazar yerine girmesi ya da yoldaki küçük çocuğa çarpması gerekmektedir. Temel de tercihini çocuktan yana kullanır ve arabayı çocuğun üstüne doğru sürer... Mahkemede hakim temele sorar: "Freni patlayan arabayı neden pazar yerine sürerek birçok kişinin ölmesine sebep oldun?" Boynunu büken Temel: "Hakim bey, herşey çocuğun pazar yerine kaçmasıyla başladı" der.
#1404
Temel günlerden bir gün yolda tek başına giderken boş bir şişe gözüne ilişir, şişeye sıkı bir tekme sallar, şişe biraz yuvarlanıp ilerdeki kaldırıma çarparak durur ve şişenin içinden bir anda bir cin çıkar ve Temel'e "dile benden ne dilersen" der. Temel de cine mahcup mahcup şöyle cevap verir: "Haçan özür dileyrum!"
#1405
Bu olayın Kayseri-Bünyan ilçe sınırları içerisinde yaşandığı iddia edilmektedir. Alfred Hitchcock'un meşhur korku filmlerini bile çok gerilerde bırakacak kadar esrarengiz şekilde gelişen komik hadise özetle aşağıdaki şekilde yaşanmış:

Kendisi Bünyanlı olmayan, politikayla uğraşmis ve halen Kayseri'de yaşayan işadamı, Bünyan sınırında, Kayseri Malatya kara yolu üzerinde, bir benzin istasyonuna girer. Lokantaya oturur ve orada kalabalık toplulukla birlikte bir ufak rakı içer.

Yürüyüş mesafesindeki Bünyan'a gitmek için, lokantadan çıkar. Ancak dışarıda hem zifiri karanlık hem de korkunç bir kar-tipi fırtınası başlamıştır. Benzin istasyonuna yaklaşık 300 metre mesafedeki Bünyan'a dönmek için yol kenarına varır. Oradan geçen bir arabaya binip, Bünyan'a ulaşma derdindedir.

Fırtına daha da şiddetlenir. Adam bir-kaç adım ötesini bile görememektedir. Gelip-geçen bir araba da yoktur. Nihayet karanlıklar içerisinde, hayalet gibi yavaş yavaş yaklaşan bir arabanın iki farını fark eder. Arabanın, tam önünde yavaşlamasıyla birlikte hemen arka kapıyı açar ve arabaya biner. Kapıyı kapatır, araba yeniden hareket eder. İçeridekilere merhaba demek ister. Ama o da ne?

Araba da kimse olmadığı gibi, direksiyonda da kimse yok; araba kendi kendine gidiyor! Birden paniğe kapılır. Korkuyla, hemen arabadan atlayıp, oradan koşarak uzaklaşmak ister ama hem araba hızlanmış, hem de korku ile dizleri bağlanmış, hareket edemez hale gelmiştir. Araba keskin bir viraja doğru yaklaşır. Adam dua etmeye başlar.

Tüm günahları için tövbe eder. Arabayı durdurması için Allaha yalvarır. Tam bu esnada, pencereden bir el uzanır ve direksiyonu kıvırarak, sert virajdan arabanın doğru yola dönmesini sağlar. Her tehlikeli dönemece yaklaştıkça, Allah'a yalvarış ve yakarışı artar ve her seferinde de bir el dışarıdan uzanıp, direksiyonu çevirir.

Sonunda kendisini biraz toparlar, ayaklarını kımıldatır. "Ya Allah koru beni..." deyip, kapıyı açmasıyla kendisini arabadan dışarı atması bir olur. Birkaç takla attıktan sonra, şarampolde kendisine gelir. Defalarca üç İhlas-bir Fatiha okuyarak, Bünyan'a yürüyerek ulaşır ve bir kahvehaneye girer. Üstübaşı ıslak ve şok haldedir.

Kendisini tanıyanlar hemencecik sobanın başına alırlar. Eline bir çay verirler. Bir müddet sonra kendisine gelip, sesi titreyerek, başına gelen bu doğa üstü korkunç olayı anlatır. Olayı dinleyenler inanmak istemeseler de, anlatan kişinin aklı başında ve toplumun itibar ettiği bir kişi olduğunu bildiklerinden, herkeste derin bir sessizlik oluşur.

Yaklaşık yarım saat sonra, aynı kahvehaneye Koyunabdal Köyü'nden iki kişi gelir. Bir masaya oturur ve iki bardak çay söylerler. Bu arada, gelenlerden birisi, diğerine şunları söyler:

-Hasan, baksana, şu sobanın başında oturan kel kafalı, biz bozulan arabamızı binbir zahmetle iterken, bize yardım edeceğine, yardım etmediği gibi bir de izinsiz arabaya binip yükümüzü artıran, sonra da deli gibi kendini araçtan dışarı atan salak değil mi?
#1406
Üç kızına özenle damat seçen ve kızlarının mutluluğundan emin olan kayınvalide, yıllar geçtikçe damatların kendine karşı gerçek düşüncelerini daha çok merak eder olmuş.

Önce en büyük damatla bir hafta sonu görüşmüşler ve sahil yolunda kayınvalide-damat yürüyüş yapmışlar. Kadın ayağını bir taşa takmış, kendini denize düşürmüş. Kadının yüzme bilmediğini bilen damat hemen suya atlayıp kayınvalidesini kurtarmış. Bir gün sonra büyük damat, evinin önünde bir Mercedes otomobille karşılaşmış, kayınvalidesinin "Hayatımı kurtaran sevgili damadıma" şeklindeki notuyla.

Kadın bir dahaki hafta ortanca damatla buluşmuş, yine kaza geçirmiş, yine kurtarılmış, yine Mercedes.

Bu kadar tesadüf olmaz dedirtmemek için en genç damatla yapılacak yürüyüş birkaç ay sonra gerçekleştirilmiş. Fakat kadın denize düşünce genç damat kılını dahi kıpırdatmamış.

Ertesi gün, adam evinin önünde bir Porsche otomobille karşılaşmış. Arabayı teslim eden kişinin uzattığı notta ise:
"Evladım, hayatımı kurtardın, minnettarım. - Kayınpederin"
#1407
Öykümüz ünlü Çin düşünürü, Taoizm'in iki kurucusundan biri olan Lao Çu'nun (Lao Tzu) devrinde geçer. Lao Çu bu öyküyü çok sever, sık sık anlatırmış.

Köyde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir. Ama imparator bile onu kıskanırmış.. Öyle dillere destan beyaz bir atı varmış ki.. İmparator at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş, ama adam satmaya yanaşmamış. "Bu at, bir at değil benim için.. Bir dost.. Insan dostunu satar mı?"dermiş hep..

Bir sabah kalkmışlar ki, at yok.. Köylüler ihtiyarın başına toplanmış.. "Seni ihtiyar bunak.. Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. İmparatora satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler..

İhtiyar, "karar vermek için acele etmeyin" demiş.. Sadece 'at kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu.. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.."

Köylüler ihtiyara kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan iki hafta geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş.. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi başına. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.

Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.. "Babalık" demişler.. "Sen haklı çıktın.. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için.. Şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.. Birinci cümlenin ilk kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?.."

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye düşünmüşler.. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara..

"Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun uzun süre yürüyemeyecek. Sana bakacak başkası da yok.. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler.

İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu.. Ötesi sizin verdiğiniz karar.. Ama acaba ne kadar doğru.. Hayat böyle küçük parçalar halinde ilerler ve ondan sonra neler olacağı size aslabildirilmez.."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. İmparator son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yok gibiymiş; giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes adeta biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler..

"Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar.. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde.. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin talihsizlik olduğunu sadece Allah biliyor..."

Bir yol biter yenisi başlar...

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlarmış, etrafına anlattığında: "Acele karar vermeyin. O zaman sizin de herkesten farkınız kalmaz. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.

Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa yolculuk asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, bir başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.

Hayat çetrefil bir yolculuk. Güzergahı kimse bilmez. Acele karar vermek, ecele karar vermektir...
#1408
Anadolu'da yetişen büyük velîlerden. 1541 (H.948) yılında Şereflikoçhisar'da doğdu. Bursa'da Muhammed Üftâde hazretlerinden feyz aldı. 1598 (H.1007) de Üsküdar'da câmi ve dergâh yaptırdı. 1628 (H.1038)'de vefât etti. Kabri, İstanbul Üsküdar'da kendi dergâhı yanındaki türbesindedir.

Mahmûd Hüdâyî, Fadlullah bin Mahmûd'un oğludur. Çocukluğu Sivrihisar'da geçti. Burada ilk tahsîline başladı. İlmini ilerletmek için İstanbul'a gitti. Küçük Ayasofya Medresesinde tahsîline devâm etti. Çok zekî olup bir defâ okuduğunu zihninde tutar, tekrar kitaba bakmaya lüzum hissetmezdi. Hocalarından Nazırzâde Ramazan Efendi, ona husûsî bir ihtimâm gösterdi. Mahmûd Hüdâyî genç yaşta; tefsîr, hadîs, fıkıh ve zamânın fen ilimlerinde büyük bir âlim oldu. Hocası Nâzırzâde onu yanına yardımcı olarak aldı. Mahmûd Hüdâyî, bir taraftan hocası Ramazan Efendiye yardım ederken, diğer yandan da Halvetî yolunun şeyhlerinden Muslihuddîn Efendinin sohbetlerine katılarak tasavvuf yolunda ilerlemeye çalıştı. Bu arada hocası Nâzırzâde'nin, Edirne'de bulunan Sultan Selim Medresesine tâyini çıktı. Mahmûd Hüdâyî, yirmi sekiz yaşında iken hocası ile Edirne'ye gitti. Ramazan Efendi, kısa bir süre Edirne'de müderrislik yaptıktan sonra, Şam ve Mısır'a kâdı tâyin edildi. Talebesi Mahmûd Hüdâyî'yi oraya da götürdü. Mahmûd Hüdâyî Mısır'da Halvetî şeyhlerinden Kerîmüddîn hazretlerinden ders alarak, tasavvuf yolunda yetişmeye çalıştı.

Mahmûd Hüdâyî otuz üç yaşında iken, hocası Nâzırzâde ile Bursa'ya geldi. Üç sene Ferhâdiye Medresesinde müderrislik yaptı. Üç sene sonra, hocasının vefâtı ile Bursa kâdılığına getirildi. Bursa kâdısı olarak vazîfeye başlıyan Mahmûd Hüdâyî hazretleri, kâdılığı esnâsında bir gece rüyâsında Cehennem'i ve Cehennem'in ateşinde tanıdığı bâzı kimselerin yandığını gördü. Bu korkunç rüyânın verdiği dehşet ve üzüntü içindeki günlerde, bir hanım bir dâvâ getirdi. Bu dâvadan sonra Bursa kâdılığını bıraktı ki, hâdise şöyle idi:

O günlerde Bursa'da, evliyâullahtan olan Muhammed Üftâde hazretleri halkın mânevî terbiyesi işi ile meşgûl olurlardı. Yine Üftâde hazretlerini seven fakir bir kimse vardı. Her sene hac mevsiminde hacca gitmek ister, fakat gidecek parası olmadığı için arzusuna kavuşamazdı. Üzüntüsünden hiç yüzü gülmez, gözleri hep hacca gidenlerin yolu üzerine takılır kalırdı. Evde hanımı, yüzü gülmeyen kocasının bu hâline oldukça üzülürdü. Yine bir sene hac mevsiminde, parası olmadığı için hacca gidemeyen bu fakir üzüntüsünden ne yapacağını şaşırdı. Aralarında geçen bu konuşmanın sonunda elinde olmayarak hanımına; "Eğer bu sene de hacca gidemezsem seni üç talak ile boşadım." dedi.

Günler geçti. Kurban bayramı yaklaştı. Fakiri bir düşüncedir aldı. Hacca gidemezse, evde hanımı boş olacaktı. Bir yerlerden borç bulup hacca gidememişti. Ne yapacağını şaşırdığı bir gün, hatırına Muhammed Üftâde geldi. Hemen huzûruna gidip ağlayarak durumunu anlattı. O da; "Bizim Eskici Mehmed Dede'ye git, selâmımızı söyle. O seni hacca götürüp derdine dermân olur." buyurdu. Fakir, sevinerek huzûrdan ayrıldı, süratle Mehmed Dede'nin dükkânına koştu. Mehmed Dede'ye, hocasının selâmını söyleyip derdini anlattı. Mehmed Dede:

"Ey fakir!Gözlerini kapa. Aç demeden sakın açma." dedi. Fakir gözlerini açtığında kendilerini Mekke'de buldular. Mehmed Dede, Allahü teâlânın izniyle, fakiri bir anda Hicâz'a götürmüştü. O gün, arefe idi, hacılar Arafat'a çıkmışlardı. Fakir ve Mehmed Dede de ihram giyip Arafat'a çıktılar. Ertesi günü Kâbe-i muazzamada vakfeye durdular. Ziyâret edilecek yerlere gittikten sonra, Bursalı hacıları buldular. Onlar, hemşehrileri olan Mehmed Dede'yi ve Fakiri görünce sevindiler. Fakir birkaç hediye alıp, bir kısmını da getirmeleri için komşusu olan hacılara emânet etti. Vedâlaşarak ayrıldılar. Yine Mehmed Dede'nin kerâmetiyle bir anda, Mekke-i mükerremeden Bursa'ya geldiler.

Fakir getirdiği bâzı hediyelerle eve gelince, hanımı birkaç gündür eve gelmeyen kocasını eve almak istemedi ve;

"Sen beni boşamadın mı? Hangi yüzle bana hediye getirerek eve giriyorsun?" dedi. Kocası da; "Hanım, ben hacca gittim geldim. İşte bu getirdiklerimi de Mekke'den aldım." dediyse de, kadın: "Bir de yalan söylüyorsun. Üç beş gün içinde hacca gidilip gelinir mi? Seni mahkemeye vereceğim." dedi ve Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gelerek; "Kâdı Efendi! Artık ben bu adamla bir arada yaşayamam. Nikâhımızın fesh edilmesini istiyorum. Bunun Kurban Bayramından iki gün evvel Bursa'da olduğunu herkes biliyor. Hâlbuki ona sorun, hacca gitmiş, Arafat'a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş... Beni aldatıyor. Bir haftada oraya gider, bu işleri yapar ve nasıl geri gelir? Yanına da bir yalancı şâhit bulmuş. "EskiciBaba gördü, yanımdaydı." diyor ve bu husus şer'iye siciline işleniyor.

Bu sözler üzerine Azîz Mahmûd Hüdâyî, hanımın kocasını mahkemeye çağırtarak onu da dinledi. Fakir; hacca gittiğini, Kâbe-i muazzamayı tavâf edip, ziyâret edilecek yerleri gezdiğini, Bursalı hacılarla görüşüp getirmeleri için emânet dahi verdiğini iddiâ etti. Bu sebeple boşanmanın vâki olmadığını söyledi. Fakir, Mehmed Dede'yi şâhit gösterdi. Mahkemeye gelen Mehmed Dede ise kâdının bu sözlere bir türlü inanmak istemediğini görerek; "A kâdı efendi! Şeytan, Allahü teâlânın düşmanı olduğu hâlde, bir anda dünyânın bir ucundan bir ucuna gidip gelir de, bir velînin bir anda Kâbe'ye gitmesi niçin kabûl edilmez!" dedi. Kâdı hayret ederek, mahkemeyi hacıların dönüşüne bıraktı. Aradan günler geçti. Bursalı hacılar geldi. Mahkeme gününde şâhid olarak, fakirin hac vazîfesini yaptığını, hattâ verdiği emânetleri getirdiklerini bildirdiler. Kâdı, şâhitlerin verdiği bu ifâde ile dâvâcı hanımın nikâhı fesh etme isteğini reddetti. Böylece boşanma olmadı.

Ancak bu hâdise, Kâdı Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendinin günlerce aklından çıkmadı ve çok etkiledi. Nihâyet Eskici Mehmed Dede'nin yanına gidip; "Beni talebeliğe kabûl buyurmanız için gelmiştim." dedi. O da; "Nasîbiniz bizden değil, Üftâde'dendir. Onun huzûruna giderek mürâcaatınızı bildirin." dedi. Kâdı evine gitti. Hizmetçisine atının hazırlanmasını emretti. Kendisi de sırmalı kaftanını, sarığını giyerek hazırlanan atına bindi. Yanına seyisini de alıp, Üftâde hazretlerinin dergâhına gitmek üzere yola çıktı. Bugünkü Molla Fenârî Câmiinin doğu tarafındaki sokağa geldiğinde, atının ayaklarının bileklerine kadar kayalara saplandığını gördü. Bütün uğraşmalarına rağmen bir adım ileri süremedi. (Bu kayanın üç kuzular semtinde olduğu da söylenmektedir.) Çâresiz, atından indi. Sırmalı kaftanıyla Üftâde Dergâhına doğru yürüdü. Kâdı, dergâha vardığında, bahçede yamalı elbiseler içinde bahçeyi çapalayan bir zât gördü. Ona hitâben; "Ben Bursa Kâdısı Mahmûd'um. Şeyh Üftâde'yi görmek istiyorum. Çabuk geldiğimi haber ver." dedi. Kâdının hizmetçi zannettiği Şeyh Üftâde hazretleri dinledi dinledi, sonra hafifçe doğrularak:

"Yazıklar olsun ey Kâdı Efendi! Herhâlde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Hâlbuki sen varlık sâhibisin. Bu hâlde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şânın ve mâmûr bir dünyân var. Bizim gibi kulların Allahü teâlâdan başka kimsesi yoktur. Atın bile gelmek istemeyip ayakları kayalara saplanmadı mı?" buyurdu. Bu sözler ve yaptığı hatâ Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye çok tesir etti. Gözlerinden iki sıra yaş döküldüğü hâlde; "Efendim! Her şeyimi mübârek kapınızın eşiğinde terk eyledim. Dileğim talebeniz olabilmek ve hizmetinizi görmekle şereflenmektir. Her ne emrederseniz yapmaya hazırım." dedi. Bu samîmî ifâde üzerine Üftâde hazretleri tâne tâne buyurdu ki:

"Ey Bursa kâdısı! Kâdılığı bırakacak, bu sırmalı kaftanınla Bursa sokaklarında ciğer satacaksın. Her gün de dergâha üç ciğer getireceksin!" Her şeyi bırakacağına, her emri yerine getireceğine söz veren Mahmûd Hüdâyî derhal kâdılığı bırakıp ciğer satmaya başladı. Sırtında sırmalı kaftanı olduğu halde, ciğerleri, Bursa sokaklarında, "Ciğerci! Ciğerciiii!" diye diye bağırarak satıyordu. Bursalıların hayret dolu bakışlarına, kadınların ve çocukların alay etmelerine hiç aldırmıyordu. Onu görenler; "Bursa kâdısı Azîz Mahmûd Hüdâyî aklını oynatmış, tımarhânelik olmuş." diyorlardı. Bu şekilde, nefsini kırıp, rûhunu yükseltmek için her türlü alaya alınmaya katlanıyordu. Her akşam dergâha geldiğinde hocası ona; "Bugün ne yaptın? Ciğerleri satabildin mi?" diye soruyor, o da, başından geçenleri anlatıyordu.

Üftâde hazretleri daha sonra, yeni talebesinin nefsini iyice kırmak ve terbiye etmek için onu dergâhta helâ temizleme işi ile vazîfelendirdi.Hüdâyî bir gün abdesthâneleri yıkarken kulağına davul-zurna sesleri geldi. Şöyle bir kulak kabarttığında, kendi yerine tâyin olunan yeni kâdının geldiğini ve halkın karşılamaya çıktığını öğrendi. Bir anlık dalgınlık ile kendi kendine; "Yeni kâdı geliyor ha!.. Bîçâre Mahmûd, sen böyle bir mesleği bıraktın. Şimdi abdesthânelerde temizlik yapıyorsun." diyerek nefsinin aldatmasına yakalandı. Ancak daha bu düşünceler geçer geçmez derhal toparlandı ve;

"Mahmûd! Sen şeyhine nefsini ayaklar altına alacağına dâir söz vermemiş miydin?" diyerek bu hâle tövbe etti. Sonra da nefsini tahkir için elindeki süpürgeyi atarak, taşları sakalıyla süpürmeye başlayacağı bir anda, şeyhi Üftâde hazretleri kapıda göründü ve;

"Mahmûd, evlâdım! Sakal mübârek şeydir. Onunla böyle bir iş yapılmaz. Maksad sana bu mertebeyi atlatmaktı." buyurarak, Hüdâyî'yi alıp içeri dergâha götürdü.

Böylece nefsinin istek ve arzularına sırt çevirip istemediği şeyleri yapmakta büyük gayret sarfeden Azîz Mahmûd Hüdâyî kısa zamanda üstâdının en önde ve gözde talebesi oldu. Develer yükü kitâbın ona öğretemediğini Üftâde hazretlerinin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir suâline bin cevap birden veriyordu.

Bir gün Üftâde hazretleri talebeleri ile kırlarda sohbet etmişlerdi. Bir ara talebeler etrafa dağılarak herbiri birer demet çiçek topladılar. Hüdâyî Efendi ise elinde kurumuş ve sapı kırılmış bir çiçek olduğu hâlde döndü. Herkes hediyelerini şeyhleri Üftâde hazretlerine takdim etmiş o da kabûl ederek memnuniyetini belirtmiş ve duâlar etmişti.Hüdâyî de hediyesini verince, Üftâde hazretleri:

"Oğlum, arkadaşlarınız demet demet çiçek getirdiler. Siz bize bir tek solmuş çiçeği mi lâyık gördünüz?" buyurdu. Hazret-i Hüdâyî de; "Efendimize ne getirsem azdır. Fakat koparmak için el uzattığım her çiçek Allahü teâlâyı tesbih ediyordu. Bu tesbihi işiterek el çekip hiç birini koparamadım. Ancak kurumuş ve sapının kırılmış olmasından dolayı bu çiçeği tesbihten kesilmiş gördüm. Bu sebeple bunu getirebildim." Azîz Mahmûd Hüdâyî bu cevâbıyla şeyhinin bir kat daha muhabbet ve teveccühünü kazandı. Çünkü Üftâde hazretleri Hüdâyî'ye her zaman; "Evlâdım her zerrede Hakk'ı göreceksin, her zerreye Hak muâmelesi yapacaksın, başka yolu yok, bu böyledir." derdi. Sevinci, talebesinin bu mertebeye ulaşmasından geliyordu.

Nitekim bir sabah Hüdâyî hazretlerinin artık nihâyete erdiğini ve halkı irşâda, doğru yolu göstermeye başlayacağının işâretini verdi. Hüdâyî hazretleri her sabah erkenden kalkarak hocasının abdest suyunu ısıtıp hazır ederdi. O sabah ise uykuya dalmış ve ancak son vakitte uyanabilmişti. Derhâl ibriği aldı. Fakat ısıtmaya vakit yoktu. Çünkü hocasının ayak seslerini işitiyordu. İbriği göğsüne bastırmış bir halde kalakaldı. Üftâde hazretleri eğilerek; "Haydi evlâdım suyu dök." dedi. Hüdâyî hazretleri ise ibriği göğsüne bastırmış hâlde duruyor ve buz gibi olan suyu hocasının eline dökmeye kıyamıyordu. Üftâde hazretleri tekrar; "Haydi evlâdım! Ne duruyorsun? Geç kalacağız." deyince, çekine çekine ve korkarak suyu dökmeye başladı. Ancak hocasının sözü onu bir kat daha şaşırttı. "Evlâdım Mahmûd bu su ne kadar ısınmış böyle. Bunu normal ateş ile ısıtmayıp, gönül ateşi ile ısıtmışsın. Bu hâl artık senin hizmetinin tamam olduğunu gösteriyor."

Böylece Muhammed Üftâde hazretleri, Hüdâyî'ye icâzet, diploma verdi ve onu çocukluğunu geçirdiği Sivrihisar'a, İslâmiyeti yaymak, emir ve yasaklarını bildirmek üzere gönderdi. Azîz Mahmûd Hüdâyî, âilesiyle birlikte Sivrihisar'a giderek hizmete başladı. Ancak burada sâdece altı ay kadar kalabildi. Hocasının ayrılığına dayanamayarak tekrar Bursa'ya geldi. Bursa'ya geldiği günlerde, doksan yaşından ziyâde olan hocasının hizmetini görmeye başladı. Bu hizmetlerinden çok memnun olan Muhammed Üftâde; "Oğlum! Pâdişâhlar ardınca yürüsün." diye duâ etti. O sene Üftâde hazretleri vefât etti.

Azîz Mahmûd Hüdâyî mânevî bir işâretle Trakya'ya gitti. Bir müddet sonra da Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi vâsıtasıyla İstanbul'a geldi. Küçük Ayasofya Câmii tekkesinde hocalık yapmaya başladı. Bu arada Fâtih Câmiinde, talebelere, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri verdi. Burada kaldığı müddet içinde, ilim ve devlet adamlarına kadar uzanan geniş bir muhit edindi. Bu arada, Üsküdar'da kendi dergâhının bulunduğu yeri satın aldı. Buraya dergâhını inşâ eyledi. Dergâhında yüzlerce talebenin yetişmesi için çok uğraştı. Kısa zamanda nâmı her tarafta duyuldu. Akın akın talebeler dergâhına koştular. Hasta kalblerine şifâ olan sohbetlerine kavuştular. Onun feyz ve bereketleri ile mârifetullaha kavuştular. Dergâh, en fakirinden en zenginine ve en üst kademedeki devlet ricâline kadar her tabakadan insanlar ile dolup taşıyordu. Devrin pâdişâhları da ona hürmette kusur etmiyorlardı. Üçüncü Murâd Han, Üçüncü Mehmed Han, BirinciAhmed Han, İkinci Osman Han ve Dördüncü Murâd Han'a nasîhatlarda bulundu. Dördüncü Murâd Han'a, saltanat kılıcını kuşattı.

1595 yılında İranlılarla yapılan Tebrîz seferine Ferhat Paşa ile berâber katıldı. Zaman zaman pâdişâhların dâvetlisi olarak saraya gidip, onlarla sohbetlerde bulundu.Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin, çeşitli câmilerde vâz vermesi için sevenleri devamlı taleplerde bulundular. O, Üsküdar İskelesindeki Mihrimah Sultan Câmii ile Sultanahmed Câmiinde belli günlerde vâz vererek, insanlara feyz ve mârifet sundu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin talebesi olmakla şereflenmek için, herkes birbiriyle yarışıyordu. Bunların başında; Sadrâzam Halîl Paşa, Dilâver Paşa, Şeyhülislâm Hoca Sâdeddîn Efendi,Şeyhülislâm HocazâdeEsad Efendi, Okçuzâde Mehmed Efendi, İbrâhim Efendi, NevizâdeAtâyî Efendi geliyordu. O zamandaHüdâyî Dergâhı, İstanbul'un en mühim bir kültür merkezi hâline geldi.Pekçok âlim yetişti.

Osmanlı tahtında yirmi yıl kadar saltanat süren Üçüncü Murâd Han, Hüdâyî hazretlerine büyük muhabbet besler ve yapacağı işlerde onun ile istişâre yapardı. Pâdişâh 1595 Haziranında vefât ettiği zaman, Hüdâyî hazretleri şu ilâhîyi söylemiştir.

Yalancı dünyâya aldanma yâ hû,
Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez.
İki kapılı bir virânedir bu,
Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.
Bakma bunun karasına ağına,
Gönül verme bostanına bağına,
Benzer hemân çocuk oyuncağına,
Burda aklı olan insan eğlenmez.
Vârını îsâr et Mevlâ yoluna,
Bunda ne eylersen anda buluna,
Bir gün sefer düşer berzah iline,
Otağı kalkacak Sultan eğlenmez.
Sen ey gâfil ne sandın rûzigârı,
Durur mu anladın leyl-ü-nehârı,
Yükün yeynildigör evvelden bârı,
Yoksa yolcu gider kervan eğlenmez.
Doğrusuna gidegör bu yolların
Geçegör sarpını yüce bellerin,
Dünyâ zindânıdır mümin kulların,
Zindanda olan kul kolay eğlenmez.
Ömür tamam olup defter dürülür,
Sırat köprüsü ve mîzân kurulur,
Hakkın dergâhında elbet durulur,
Buyruğu tutulur fermân eğlenmez.
Hüdâyî n'oldu bu kadar peygamber,
Ebû Bekr u Ömer, Osman u Haydar,
Hani Habîbullah Sıddîk-ı Ekber,
Bunda gelen gider bir cân eğlenmez.

Üçüncü Murâd Hanın yerine geçen Üçüncü Mehmed Han ve ondan sonra tahta çıkan Birinci Ahmed Han da Şeyh Hüdâyî hazretlerine büyük bir saygı ile bağlı idiler.

Bir gün Sultan Birinci Ahmed Han rüyâsında; "Avusturya Kralı ile güreş tuttuğunu, fakat kendisinin arka üstü yere düştüğünü" görmüştü. Zâhiren bakıldığında rüyâ çok korkunç idi. Sabahleyin, derhal huzûra getirilen âlimler ve rüyâ tâbircilerinden hiçbiri bu rüyâyı, Pâdişâhı tatmin edecek şekilde tâbir edemedi. Nihâyet Üsküdar'da bulunan Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin, bu rüyâyı tâbir edebileceğini arz ettiler. Pâdişâh Birinci Ahmed bir mektup yazarak, yakınlarından biriyle gönderdi ve tâbir edilmesini ricâ etti. Haberci, mektubu alıp süratle Üsküdar'a geçti. Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin kapısını çaldığında, onun içerden elinde bir zarf ile kapıya çıktığını gördü. Habercinin getirdiği mektubu alırken, kendi elindeki mektubu da Pâdişâha verilmek üzere verdi ve; Sultânımızın gönderdiği mektûbun cevâbıdır." buyurdu. Mektubu şaşkınlık içinde alan haberci, derhal mektubu sultâna götürdü ve gördüklerini anlattı. Sultan Birinci Ahmed Hanın gönderdiği mektup, daha açılıp okunmadan cevâbı gönderilmişti.Sultan AhmedHan, gönderilen bu mektubu heyecanla okudu. Deniyordu ki: "Allahü teâlâ insan vücûdunda arkayı, cansız mahlûklarda ise toprağı, en kuvvetli olarak yarattı. İnsan ile toprağın birbirlerine değmesi, bu iki kuvvetin bir araya gelmesi demektir. Böylece, Pâdişâhımızın arka üstü yere yatması ile bu iki kuvvet birleşmiştir. Dolayısıyla bu rüyâdan İslâmın temsilcisi olan pâdişâhımızın, küffâra karşı zafer kazanacağı anlaşıldı." Pâdişâh bu tâbiri pek beğendi ve; "İşte gördüğüm rüyânın tâbiri budur." dedi. DerhalAzîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine bin altın gönderdi.

Diğer taraftanAzîz Mahmûd Hüdâyî'nin hanımı hâmile olup doğumu yaklaşmıştı. Fakir oldukları için doğacak çocuğun ihtiyaçlarını alamamışlardı. ÇünküHüdâyî hazretleri kapısına gelen, kendisine el açan fakir ve ihtiyâç sâhiplerine hiç düşünmeden nesi olsa verirdi. Bu sebeple çoğu kez evde yakacak mum bile bulamazlardı. Bu sebeple hanımı;

"Bursa kâdılığını bıraktın, medrese hocalığını terkettin...Elindeki malını mülkünü, ona buna vererek harcadın... Dünyâya gelecek yavruya saracak bir bez parçası bile yok!.." diye yakınıyordu.

Tam bu sırada kapı çalındı. Hüdâyî hazretleri kapıya doğru giderken hanımına da; "Hâtun, Allahü teâlâ istediğin dünyâlığı gönderdi." buyurdu. Kapıyı açtığında Sultan Ahmed Hanın hediyelerini ve bir kese içinde gönderdiği bin altını alarak hanımına teslim etti. Ertesi gün de Pâdişâh kendisi gelerek elini öptü ve talebesi olmakla şereflendi.

Sultan Ahmed Han, bir gün Hüdâyî hazretlerine bir hediye göndermiş, o da bunu kabûl etmeyerek iâde etmişti. Pâdişâh bu sefer aynı hediyeyi Şeyh Abdülmecîd Sivâsî'ye gönderdi. Onun kabûl etmesi üzerine bir gün pâdişâh kendisine; "Bu hediyeyi Hüdâyî'ye gönderdiğim halde kabûl buyurmadılar." dedi. Abdülmecîd Sivâsî de; "Pâdişâhım, Hüdâyî bir ankâdır ki, lâşeye tenezzül etmez." cevâbını verdi.

Pâdişâh birkaç gün sonra Hüdâyî hazretlerinin sohbetine gidince; "Geri gönderdiğiniz hediyeyi Abdülmecîd Efendi kabûl etti." dedi. Bu söz üzerine Hüdâyî hazretleri de; "Sultanım! Şeyh Abdülmecîd bir deryâdır. Ona bir katre necâset düşmekle pislenmiş olmaz." diyerek zârifâne bir cevap verdi.

Sultan Ahmed Han, büyük bir câmi yaptırmak istiyordu. Kararını verdi ve yerini tesbit ettirdi. Temel atma merâsimi için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî ve diğer âlimleri dâvet etti.Kurbanlar kesildi. Temel atmak için ilk kazmayı, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri vurdu. Pâdişâh, yoruluncaya kadar temel kazdı. Böyle bir başlangıçtan yıllar sonra, câmi yapıldı ve açılışını yapmak ve Cumâ hutbesini okumak üzere Azîz Mahmûd Hüdâyî dâvet edildi. Ancak o gün beklenmedik bir şey oldu. Önce bardaktan boşanırcasına yağmur başladı. Sonra fırtına ile berâber denizde dalgalar büyüdü, yükseldi ve şiddetlendi. Bu şartlar altında Üsküdar'dan Sarayburnu'na geçmek imkânsızlaşmıştı. Ne var ki Şeyh hazretleri Hünkâra söz vermişti. Bu sebeple Üsküdar iskelesine geldi ve bir kayık kiralayarak içine atladı. O binince sâdık talebeleri durur mu? Hemen onlar da bindiler. Böylece Şeyh hazretleri yanında birkaç talebesiyle birlikte Sarayburnu'na doğru açıldı. Allahü teâlânın izniyle Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin himmeti bereketiyle, kayığın ön, arka ve yanlarından bir kayık mesâfesinde deniz süt liman oluyor, dalgalar kayığa hiç tesir etmiyordu. Bu şekilde herkes korkudan denize çıkamazken, Azîz Mahmûd Hüdâyî kayığıyla selâmetle karşıya geçti. Üsküdar ile Sarayburnu arasındaki bu yola "Hüdâyî yolu" dendi ki, fırtınadan uzak, selâmetle gidilen bir deniz yolu olduğu kabûl edilir.

Bu sırada Ahmed Han da, Fevkânî Kasr-ı Hümâyûnunda telaş ve üzüntü içerisinde Hüdâyî hazretlerini bekliyordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri tam köşkün yanına gelince, müthiş bir gümbürtü koptu. Kulakları sağır edecek bir biçimde patlayan gürültünün ardından düşen yıldırım, Kasr-ı Hümâyûnun bir yanını çökertti. Binâ allak bullak olmuş; ne pâdişâh dışarı çıkabiliyor, ne de bir kimse içeri girip onu kurtarabiliyordu. Ancak Hüdâyî hazretleri telaşlanmadılar. Kimsenin de telaşlanmasına fırsat vermediler. Hemen Kasr-ı Hümâyûnun çöken tarafına asâsını dayayıp binânın yıkılmasına engel oldu. Sonra Pâdişâhı ve yanındakileri tek tek köşkten indirdiler.

Bu sırada dayanak direkleri de getirilmiş ve çöken yana konulmuştu. Köşkteki son kişinin de inmesini müteâkip gerekli tedbirlerin alındığını gören Hüdâyî hazretleri, bastonunu dayadığı yerden çektiler. O anda inanılmaz bir olay oldu. Küçük bir bastonun çektiği yüke direkler dayanamayıp çatır çatır kırıldı ve binâ çöktü.

Bu olayı gören herkes Hüdâyî hazretlerine daha fazla gönülden bağlandı. Artık yağan yağmur ve kopan fırtına kimsenin umurunda değildi. Büyük bir alayla Sultanahmed Câmiine gelindi. Sonra câmi büyük mürşîdin eli ve duâsı ile ibâdete açıldı.

Sultan Ahmed Han, birgün bâzı devlet erkânıyla gezmeye çıkmışlardı. Ormanlık bir yerde istirâhat ederlerken hizmetçiler bir koyun kesip, kızartarak Pâdişâha ikrâm ettiler. Sultan Ahmed Han besmele çekerek elini ete uzattığı an, Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri beliriverdi. Pâdişâha; "Sultânım! Sakın yemeyiniz, o et zehirlidir." buyurdu. Etten bir mikdâr kesip, oradaki bir köpeğe verdiklerinde, köpeğin derhal öldüğü görüldü.

Zamânın pâdişâhı Ahmed Han; vezirlerinden birini azletmiş, mührünü de Üsküdar tarafında oturan bir başka vezire göndermişti. Yolda mührü götüren haberci, bir deniz kazâsına tutulduğu için mührü denize düşürdü. Mührün denize düştüğünü öğrenen Pâdişâh, Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye gidip durumu anlatınca, o da pöstekisinin altına elini uzatıp, suları damlamakta olan mührü Pâdişâha teslim etti.

Sultan Ahmed Han, hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini ziyârete gitmişti. Bir müddet sohbetten sonra atlarına binerek gezintiye çıktılar. Karacaahmed mezârlığının yanından geçerken, Mahmûd Hüdâyî, Pâdişâha dönerek; "Sultânım! İster misiniz bugün size bir şey göstereyim?" diye sordu. Sultânın, "İsterim!" demesi üzerine, kabristanlığa dönerek; "Kalkınız!" dedi. Bu hitâb karşısında bütün ölüler arpa başağı gibi kabirlerinin içinde dikiliverdiler. Pâdişâh bu hâli gördükten sonra, Mahmûd Hüdâyî; "Dönünüz!" emrini verince, kabir ehli yine eski hâllerine döndüler.

Sultan Ahmed Han, Peygamber efendimizin mübârek Kadem-i şerîfin izi bulunduğu bir taşı Mısır'da Kayıtbay Türbesinden İstanbul'a getirtmiş ve Eyyûb Câmiine koydurmuştu. Sultanahmed Câmii tamamlanınca da Nakş-ı Kadem oradan alınarak buraya nakledildi. Nakil işinin yapıldığı günün gecesinde Sultan Ahmed şöyle bir rüyâ gördü:

Bütün pâdişâhların toplandığı yüce bir dîvanda Peygamber efendimiz kâdılık yapmaktadır. Kayıtbay Türbesini ziyârete vesîle olan "Kadem-i şerîf" resmini kendi câmiine nakleden Sultan Ahmed'den dâvâcıdır. Peygamber efendimiz dâvâcıyı dinledikten sonra, Kadem-i şerîfin alındığı yere geri verilmesi istikâmetinde karar verir. Suçlu mevkıinde oturan Ahmed Han, kan ter içerisinde uyanır ve derhal şeyhi Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerine giderek rüyâsını anlatır. Hüdâyî hazretleri, rüyâyı; "Emânetin derhâl yerine gönderilmesi." şeklinde yorumlar ve Kadem-i şerîf taşı Kayıtbay Türbesine iâde edilir.

Bu hâdise üzerine Sultan Birinci Ahmed, "Kadem-i Saâdet-i Peygamberî" şeklinde bir sorguç yaptırıp, Cumâ, bayram ve diğer resmî günlerde bereketlenmek için hilâfet sarığına takmaya başladı. Ayrıca bir tahta üzerine resmedilen "Kadem-i şerîfin" kenarına da:

N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim
Kadem-i resmini dâim Hazret-i Şâh-ı Rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sâhibidir
Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün.

kıtasını kendi hattıyla yazıp şeyhi Hüdâyî Efendiye gönderdi. O da bunu dergâhının duvarına astırdı.

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri bir gün Ahmed Hanı ziyârete gitmişti. Pâdişâh; "Efendim! Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri'nin, kıyâmet günü talebelerine ve pekçok günahkâr mümine şefâat edeceği hakkında rivâyetler var. Bu rivâyetlerin doğruluğu hakkında ne buyurursunuz? diye suâl eyledi. Azîz Mahmûd Hüdâyî hemen cevap vermedi. Bir müddet murâkabe hâlinde kaldıktan sonra; "Bu söz doğrudur." buyurdu. Sonra Padişâh; "Efendim! Acabâ zât-ı âlinizin bizlere bir vâdiniz ve müjdeniz yok mudur?" diye sorunca, Mahmûd Hüdâyî ellerini kaldırarak: "Yâ Rabbî! Kıyâmete kadar bizim yolumuza katılan, bizi sevenler ve ömründe bir kere türbemize gelip rûhumuza fâtiha okuyanlar bizimdir. Bize talebe olanlar denizde boğulmasınlar. Ömürlerinin sonlarında fakîrlik görmesinler. Îmânlarını kurtararak gitsinler ve öleceklerini bilip haber versinler." diye duâ eyledi. (Âlimler ve evliyâ bu duânın kabûl olduğunu, bu yola mensup kimselerin hiç denizde boğulmadıklarını ve pekçok kimsenin de vefât günlerine yakın, öleceklerini haber verdiklerini bildirdiler.)

Nitekim Ahmed Han da öleceğini bilip haber verdi. Şânı yüce pâdişâh 1617 senesinde hastalandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultânın vefâtından bir gün önce huzûrunda iken, Ahmed Hanın odada sâhibini göremediği kimselere dört defâ; "Ve aleyküm selâm." dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Sultan Ahmed Han; "Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osmân ve hazret-i Ali geldiler. Bana; "Sen dünyâ ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin yanında olacaksın." buyurdular." cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün vefât etti. Cenâzesinin yıkanması için hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri dâvet edildi. Ancak o; "Sultânımı çok severdim. Şimdi dayanamam. İhtiyârlığım sebebiyle beni mâzur görün." buyurdu ve talebelerinden Şâban Dede'yi gönderdi.

Kimyâ ilmini öğrenmeye merak eden bir kimse, Mahmûd Hüdâyî hazretlerinin bu ilimdeki mahâretini, bilgisini öğrenmişti. Bir gün huzûruna çıkarak, kimyâ ilmini öğrenmek istediğini arzetti. O anda Azîz Mahmûd Hüdâyî, dergâhının bahçesinde bir asma ağacının altında istirahat ediyordu. Hiç kimseyi reddetmek âdeti olmadığı için, talebenin bu arzusunu kırmadı. Yeni talebe, bu hususta bir mârifet göstermesi için ısrar edince, Mahmûd Hüdâyî asma ağacından bir yaprak kopardı. Yaprağın üzerine bâzı duâlar okuduktan sonra, talebenin hayret dolu bakışları arasında yaprağın altın olduğu görüldü. Talebe fazla ısrar edince bu hâli üç defâ tekrâr etti. Talebenin maksadı, tekrârlar esnâsında duâyı öğrenmekti. Öğrendiğine kanâat getirince; "Bu iş çok basitmiş, ben de yapabilirim." diyerek asmadan bir yaprak aldı ve üzerine öğrendiklerini okudu. Fakat bir türlü altın olmadı. Sonra; "Efendim! Ben de sizin okuduklarınızın aynısını okuduğum hâlde yaprak altın olmadı. Sebebi nedir acabâ?" diye sordu. Azîz Mahmûd Hüdâyî de; "Evlâdım! Kimyâyı öğrenebilmek için, önce nefsi terbiye etmek icâbeder. Nefsi kimyâ etmeden, bu hallere bu mârifete kavuşulamaz." buyurdu.

Azîz Mahmûd Hüdâyî zamânında İstanbul'da vebâ salgını olmuştu. Öyle ki, her gün yüzlerce insan vebâdan ölüyordu. Her evi üzüntüye boğan bu âfet karşısında halk toplanıp Azîz Mahmûd'a başvurdular. Duâ edip, salgından kurtulabilmeleri için talebde bulundular. Fakat Mahmûd Hüdâyî; "Bu gibi hususlara karışmak bize uygun değildir." buyurduysa da, halk duâ etmesi için ısrâr ettiler. Onların bu ısrârına dayanamayan Azîz Mahmûd hazretleri; "Karacaahmed Mezarlığına gidiniz. Bir servi ağacının altında, sâdece hasırı bulunan yaşlı bir kimse oturur, İsmine Hasırpûş Dede derler. Onu bulunuz ve derdinizi anlatınız. Şâyet red ederse, bizim gönderdiğimizi söyleyiniz." dedi. Herkes sevinç içinde Karacaahmed Mezarlığına gitti. Hasırpûş Dede'yi bulup durumu anlattılar. Hasırpûş Dede önce kabûl etmedi, Mahmûd Hüdâyî'nin gönderdiğini öğrenince derhâl ayağa kalkarak ellerini açtı ve duâ etti. Gelenlere dönerek; "Bugün bir kimsenin daha cenâze namazı kılınsın da, sonra vebâ salgını dursun." dedi. O günden sonra vebâ salgınından ölen olmadı.

Zengin bir kimse, Mahmûd Hüdâyî'nin üstünlüğünü görmek, anlamak için huzûruna gitti. Hiçkimseye göstermeden, Mahmûd Hüdâyî'nin seccâdesinin yanına elindeki altın dolu keseyi bıraktı. Ayrılmak için izin isteyince, Mahmûd Hüdâyî; "Bırakmış olduğunuz altınlar ile, hem dünyâ hem de âhiret mâmur edilebilir. Altın, velîye de deliye de lâzımdır. Onun için bu altınları, hayr yoluna sarfetmek üzere kabûlünde bir mahzur görmüyor, red etmeyi uygun bulmuyorum." deyince, o zengin; "Efendim kalbimde gizlediğim şeyleri aynen ifâde ettiniz." dedi ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'ye muhabbeti ve hürmeti artmış bir şekilde huzûrdan ayrıldı.

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri, 1628 (H.1038) senesinde hakîkî âleme göçtü. Vefâtından önce talebeleriyle ve tanıdıklarıyla helâlleşti, vasiyetini yaptı. Son nefeste de Kelime-i şehâdet getirerek rûhunu teslim etti. Türbesi Üsküdar'daki dergâhındadır. Âşıkları, onu ziyâret etmekte, feyz ve bereketlerinden istifâde etmektedirler.

Hayatta iken erkek evlatlarının hepsi vefât etmiş bulunan Hüdâyî hazretlerinin zürriyeti kızları vasıtasıyla devâm etmiştir.

Azîz Mahmûd Hüdâyî, insanların Ehl-i sünnet îtikâdında bulunmaları ve ibâdetlerini doğru yapmaları için pekçok eser yazmıştır. Bu eserlerden bâzıları şunlardır:
1) Nefâis-ül-Mecâlis, 2) Tecelliyât, 3) Dîvân-ı İlâhiyât, 4) Habbet-ül-Muhabbe, 5) Necât-ül-Garîk, 6) Tarîkatnâme, 7) Tezâkir-i Hüdâyî, 8) Ahvâl-ün- Nebiyy-il-Muhtâr Aleyhi Salevâtullah-il-Melik-i-Cebbâr, 9) Câmi-ul-Fadâil ve Kâmi-ur-Rezâil, 10) Feth-ul-Bâb ve Ref-ul-Hicâb, 11) El-Feth-ül-İlâhî, 12) Hâşiyet-ül-Kühistânî fî Şerh-il-Fıkh-ı Keydanî, 13) Hayât-ül-Ervâh ve Necât-ül-Eşbâh, 14) Tarîkat-ı Muhammediyye, 15) Vâkıât, 16) Şerhun alel- Kasîdet-il Vitriyye fî Medhi Hayr-il-Beriyye, 17) Mensûr Mevlîd-i Nebî...

Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretleri oğullarından birisinin sünneti için yaptırdığı merâsim dolayısıyla "dünyâya meyletti" denilmesi üzerine şu şiiri söyledi:

Alan sensin veren sensin kılan sen
Ne verdinse odur dahi nemiz var
Hakîkat üzre anlayıp bilen sen
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Tutan el u ayak senden gelüpdür
Gören göz u kulak senden gelüpdür
Efendi dil dudak senden gelüpdür
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Hudâyâ biz bu zâtı kanda bulduk
Neye ef'âl sıfâtı kanda bulduk
Fenâyı yâ sebâtı kanda bulduk
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Bizim ahvâlimiz ey Hayy-u Kayyûm
Cenâb-ı Pâkine hep cümle mâlûm
Buyurdun oldu illa kaldı mâdûm
Ne verdinse odur dahî nemiz var
Hüdâyî'yi sen eriştir murâda
Senindir çünkü hükm arz u semâda
Efendi dahli yok ğayrın arada
Ne verdinse odur dahî nemiz var

DAHA BÜYÜK KERÂMET Mİ OLUR?

Azîz Mahmûd Hüdâyî bir gün, Sultan Ahmed Hanla sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tâzelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Pâdişâh hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmed Hanın annesi de kafes arkasında havluyu hazırlamıştı. Vâlide Sultan kalbinden; "Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin bir kerâmetini görseydim." diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmûd Hüdâyî, Vâlide Sultan'ın gönlünden geçenleri anlayarak; "Hayret! Bâzıları bizim kerâmetimizi görmek isterler, Halîfe-i rûy-i zemîn'in elimize su döküp, muhterem vâlidelerinin havlu hazırlamasından daha büyük kerâmet mi olur?" buyurdu.

SULTANLAR RİKÂBINDA YÜRÜSÜN!

Bir gün Sultan Ahmed Han, mürşîdini ziyâret için Üsküdar'a gelmişti. Çarşıdan geçerken, Hüdâyî hazretlerinin alış-veriş ettiğini gördü. Genç Hünkâr bu esnâda attaydı. Derhal atından indi, hocasının elini öptü ve atına binmesi için ricâ etti. Bir müddet Hüdâyî hazretleri at sırtında önde ve Pâdişâh da yaya olarak ardınca yürüdüler. Kısa bir süre sonra Mahmûd Hüdâyî dünyâyı titreten koca bir pâdişâhın, arkasında yaya yürümesine râzı olmadı ve;
"Sultanım! Sırf hocam Muhammed Üftâde hazretlerinin duâsı ve emri yerine gelsin diye bindim. Çünkü o; "Pâdişâhlar rikâbında yürüsün." diye duâ etmişti." buyurarak atından indi. Ata tekrar Sultan Ahmed Hanı bindirdi.


BİLMİYORUM DEMEK İLMİN YARISIDIR

"Ey oğul! Bir mecliste bulunduğun zaman az konuş. Sana sorulmayan şeye cevap verme. Bir şey sorulursa cevâbını bilmiyorsan, bilmiyorum de. Bilmediğine, bilmem demek ilmin yarısıdır. Eğer cevâbını biliyorsan, kısa cevap ver. Sözü uzatma. Mecliste bulunanlara imtihân için bir şey sorma. Onlarla münâzara ve münâkaşa etme. Kendini beğenerek en başa, yukarıya oturma. Edebe çok riâyet eyle. Edepsizlik her zaman ve her yerde yasak ve sevimsizdir. Her yerin kendine mahsus bir edebi vardır. Arkadaşlarına cömertlik et ve iyi muâmelede bulun. Dünyâ sevgisini gönülden çıkar. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak yolunda senin önüne ve yoluna bir şey engel olursa onu terk eyle.

Ey oğul! Dünyâ ve dünyâ nîmeti hayaldir. Gök kubbesi altında hiçbir şey aynı hal üzere kalmaz, hep değişir. Onun için dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme. Biz bu dünyâda misâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın varsa üzülme. Bir an sonra ne olacağımız belli değil."

BU KIŞ GÜNÜ ÜZÜM OLUR MU?

Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin yükselmesi bâzı talebelerin kıskançlığına yol açtı. Durumu sezen Üftâde hazretleri, Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin büyüklüğünü göstermek istedi. O sırada mevsim kış idi. Dışarıda kar yağıyor ve fırtına esiyordu. Hazret-i Üftâde talebeleri ile yemek yiyorlardı. Sofraya pilav konulunca Üftâde hazretleri; "Şimdi bağdan taze kopmuş üzüm olsa bu yemekle ne güzel giderdi." dedi. Bu söz üzerine talebeler içlerinden;

"Bu kış günü, bu karda tâze üzüm olur mu?" diye düşünürlerken, Azîz Mahmûd Hüdâyî de kendi kendine; "Mâdem ki bu sözü hocam söyledi, mutlaka bunda bir hikmet vardır." diyerek ayağa kalktı ve; "Efendim! Müsâade ederseniz bendeniz getireyim." deyiverdi. Müsâade edilince, sepeti aldığı gibi Bursa'nın Çekirge mevkıindeki bağa gitti.Bağ karlar altında idi. Bir asma çubuğunun üzerinden karları temizlediğinde, salkım salkım üzümlerin sarktığını gördü. Bunun, hocası Üftâde'nin bir kerâmeti olduğunu anlayıp, üzümleri sepete koymağa başladı. Asmadaki üzümler bittiğinde, sepet de ağzına kadar dolmuş idi. Sepeti omuzuna alarak yola koyuldu. Yolda, hızlı hızlı yürürken, birden ayağı kaydı ve bir çukura düştü. Çukur derin olduğundan, çıkmak için çok uğraştı fakat başaramadı. Çâresiz kalınca hocası Üftâde'den yardım istemek hatırına geldi ve içinden; "İmdât! Yâ mübârek hocam!" der demez, çukurun başından bir ses geldi. "Ey Mahmûd! Uzat elini de yukarı çekeyim." diyordu. Başını kaldırdığında birisinin kendisine gülümsediğini gördü. Elini uzattı. Yukarı çıktığında, bir anda o kimseyi göremez oldu. Yine sepeti omuzuna alarak süratle dergâha doğru gitti. Hocasının huzûruna vardığında sohbet devâm ediyordu. Omuzunda üzüm dolu sepeti gören arkadaşları şaşırıp kaldılar. Üftâde, yardım edenin Hızır aleyhisselâm olduğunu söyledi. Talebeler, hocaları Üftâde'nin, Allahü teâlânın katında yüksek bir velî olduğunu ve Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin hocalarına olan teslîmiyetini bir kere daha anladılar.

1) Sefînet-ül-Evliyâ; c.2, s.372
2) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1033
3) Semerât-ül-Fuâd; s.145
4) Şakâyik-ı Nu'mâniyye Zeyli (Atâî); s.760
5) Fezleke; c.2, s.113
6) Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi; c.1, s.479
7) Silsilenâme-i Celvetî; s.82
8) Lemezât-ül-Hulviyye vr. 187 a
9) Tezâkîr-i Hüdâyî (Fâtih blm. 2572)
10) Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyî
11) Hadîkat-ül-Cevâmi; c.2, s.195
12) Menâkıb-ı Azîz Mahmûd Hüdâyî
13) Azîz Mahmûd Hüdâyî veCelvetiyye Tarîkatı
14) Anadolu Evliyâları; s.86-98
15) İstanbul ve Anadolu Evliyâları; c.1, s.354
16) Diyânet İslâm Ansiklopedisi; c.4, s.338
17) Mektûbât, Fâtih, Nr. 2572
18) Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Ziver Tezveren
19) Kutbü'l-Ârifîn Seyyid Azîz Mahmûd Hüdâyî, Hayâtı-Menâkıbı-Eserleri

Osman Nuri TOPBAŞ
http://hudayivakfi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=16&Itemid=26
#1409
TEFVİZ NÂME 

Hak, şerleri hayr eyler,
Zan etme ki ğayr eyler,
Ârif onu seyr eyler, 
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *
Sen Hakk'a tevekkül kıl
Tefvîz et ve râhat bul,
Sabr eyle ve râzı ol,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Kalbin O'na berk eyle,
Tedbîrini terk eyle,
Takdîrini derk eyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Hallâk-ı Rahîm Oldur,
Rezzâk-ı Kerîm Oldur,
Fe'âl-i Hakîm Oldur,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Bil kâdî-i hâcâtı,
Kıl O'na münâcâtı,
Terk eyle murâdâtı,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Bir işi murâd etme,
Olduysa inâd etme,
Haktandır o, red etme,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Hakkîn olıcak işler,
Boştur gam u teşvişler,
Ol, hikmetini işler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Hep işleri fâyıktır,
Birbirine lâyıktır,
Neylerse, muvâfıktır,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Dilden gamı dûr eyle,
Rabb'inle huzûr eyle,
Tefvîz-i umûr eyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Sen adli zulüm sanma,
Teslim ol oda yanma,
Sabr et, sakın usanma,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Deme şu niçin şöyle,
Bir nicedir ol öyle,
Bak sonuna, sabr eyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Hiç kimseye hor bakma,
İncitme, gönül yıkma,
Sen nefsine yan çıkma,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Mü'min işi, reng olmaz,
Âkıl huyu ceng olmaz,
Ârif dili teng olmaz,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Hoş sabr-ı cemîlimdir,
Takdîr-i kefîlimdir,
Allah ki vekîlimdir,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Her dilde O'nun adı,
Her canda O'nun yâdı,
Her kuladır imdâdı,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Nâçâr kalacak yerde,
Nâgâh açar, ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Her kuluna her ânda,
Geh kahr u geh ihsânda,
Her anda O bir şânda,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Geh Mu'tî u geh Mânî',
Geh Darr u gehi nâfî',
Geh hâfid u geh râfî'
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Geh abdin eder ârif,
Geh emîn u geh hâif,
Her kalbi O'dur sârif,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Geh kalbini boş eyler,
Geh hulkını hoş eyler,
Geh âşkına dûş eyler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *


Geh sade vü geh rengîn
Geh tab'ın eder sengîn
Geh hurrem ü geh gamgîn
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler...

               *

Az ye, az uyu, az iç,
Ten mezbelesinden geç,
Dil gülşenine gel göç,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Bu nâs ile yorulma,
Nefsinle dahi kalma,
Kalbinden ırağ olma,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Geçmişle geri kalma,
Müstakbele hem dalma,
Hâl ile dahî olma,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Her dem O'nu zikreyle,
Zîrekliği koy şöyle,
Hayrân-ı Hak ol, söyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Gel hayrete dal bir yol,
Kendin unut O'nu bul,
Koy gafleti hâzır ol,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Her sözde nasîhat var,
Her nesnede zînet var,
Her işte ganîmet var,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

               *

Hep remz ü işarettir
Hep gâmz ü beşâretdir,
Hep ayn-ı inâyetdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler...

                *

Her söyleyeni dinle
Ol söyleteni anla,
Hoş eyle kabul canla
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler...

                *

Bil elsine-i halkı,
Aklâm-ı Hakk ey Hakkî
Öğren edeb ü hulkı
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler...

                *

Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş,
Allah görelim netmiş...
#1410
Zamanın birinde bir padişah yaşarmış. Padişah avlanmayı çok sever, sık sık avlanırmış. Padişahın aklı-selim, "Her şeyin hayırlısı, her şeyde bir hayır vardır." cümlesini dilinden düşürmeyen bir de veziri varmış. Padişahın başına bir şey gelse vezir hep ; "Padişahım üzülmeyin her şeyde bir hayır vardır." dermiş. Padişah da vezire bu yüzden çok kızarmış.

Yine bir gün padişah vezirine "bugün ava nereye gidelim" diye sormuş, vezir bir yer tarif etmiş. Oraya gitmişler fakat avlanırken padişah elinden yaralanmış, eli kanamış ve elinin yarasını sarmışlar. Padişah vezirine kızmış, "senin yüzünden oldu" demiş. Vezir yine aynı cevabı vermiş ; "Her işte bir hayır vardır padişahım, üzülmeyin." demiş.

Bunun üzerine padişah vezire çok kızıp, ben elimi kesiyorum, sen bana "Her işte bir hayır vardır" diyorsun deyip veziri zindana attırmış. Vezir zindana giderken yine "Her işte bir hayır vardır" deyip gitmiş. Padişah yine öfkelenmiş, "adamı zindana attırıyorum adam yine aynı şeyi söylüyor" demiş.

Padişah avlanmak için az bir adamla başka insan ayağı değmemiş bir yere gitmiş, avlanırken oranın yerlileri bunları faka bastırıp, esir etmişler. Yerliler her gün bir esiri kendi inançları gereği kurban ediyorlarmış, sıra padişaha gelmiş ama onu serbest bırakmışlar. Çünkü yerlilerin inancına göre sakat veya, bir yeri yaralı adamdan kurban olmazmış.

Padişah vezirini düşünüp ona hak vermiş. Hemen ülkesine dönüp vezirini serbest bıraktırmış. Ama yine soruyu sormuş; "Hadi benim elimin kesilmesini anladık, peki senin zindana girmendeki "hayır" nedir demiş.

Vezir de; "bende zindana girmeyip sizinle gelseydim, yerliler şimdi diğerleri gibi beni de kurban etmiş olacaklardı demiş."

Ders alıp, öğüt çıkaranlara ne mutlu...

Manevi dirilişimize vesile olanlardan Allah (c.c.) razı olsun.

Selam ve duâ ile...
#1411
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'nun girişimleriyle, askerini dövdüğü iddia edilen astsubay hakkında dava açıldı, nezaret eksikliği nedeniyle bölük ve tabur komutanına ise idari ceza verildi.
 
Asker M.İ.K.'nin babası A.K., "oğlunun askerlik görevini yaptığı yerde Takım Komutanı Piyade Üstçavuş A.F.Ö. tarafından şiddete maruz kaldığını'' iddia ederek, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu'na başvurdu.

Başvuruyu değerlendiren Komisyon Başkanı Zafer Üskül, Milli Savunma Bakanlığı'na yazı yazarak, bilgi istedi. Bakanlığın verdiği cevaba göre, er M.İ.K., yoklamaya geç kaldığı ve tıraş olmadığı için Takım Komutanı P. Üçvş. A.F.Ö. tarafından uyarıldı. Toplu erat karşısında amirine karşı gelen er, Takım Komutanı P. Üçvş. A.F.Ö. tarafından darp edildi. Başvuru üzerine, takım komutanı askerî mahkemeye sevk edildi. Bölük komutanına ise nezaret eksikliği nedeniyle disiplin cezası verildi. Tabur komutanı da bu tür olayların bir daha olmaması için yazılı olarak uyarıldı. Zafer Üskül, konuyla ilgili şunları söyledi: "Bir askerle ilgili bize bir şikâyet geldi. Hemen Milli Savunma Bakanlığı'na yazı yazdık. 3 ay içinde gereken inceleme yapılmış. Dayak atan kişi tespit edilmiş, ona ceza verilmiş. Gerektiği gibi askeri yönetemediği için onun üstüne ceza verilmiş. Onun da üstünde olan kişiye de 'daha dikkatli ol' diye uyarı yapılmış. Bu bizim açımızdan sevindirici, sonuç aldığımızı görüyoruz.''

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=953587&title=ere-dayak-atan-astsubaya-dava-acildi
#1412
Yargı da, asker de 'hukuk'un üstünde olamaz, eğer demokrasi diyorsak...

Bizdeki yargı düzeni birçok bakımdan çarpıktır, Avrupa demokrasilerinden uzaktır.
Bu konuda belki de en çarpıcı örnek, yargı organlarına üye seçiminde izlenen yöntemdir.
Bizdeki model Avrupa demokrasilerinde yoktur. Çünkü Türkiye'de yargı organlarına yapılan üye seçimlerinde yasama organıyla bağ tümüyle koparılmıştır.
Bunu yapan da 1982 Anayasası'dır, yani 12 Eylül'ün darbe anayasası...
Türkiye'de Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde Meclis yoktur.
Oysa Almanya'da Anayasa Mahkemesi üyelerinin tümü parlamento tarafından seçilir.
Polonya'da da öyledir.
Macaristan'da da öyledir.
İspanya'da Anayasa Mahkemesi üyelerinin büyük çoğunluğu siyasal organlarca, parlamento ve hükümet tarafından seçilir.
İtalya ve Portekiz'de de öyledir.
Fransa'da Anayasa Konseyi'nin 9 üyesinden 3'ü cumhurbaşkanı tarafından, 3'ü Millet Meclisi Başkanı tarafından, 3'ü Senato Başkanı tarafından seçilir.
Amerika'da ise anayasal yargıyı temsil eden Yüksek Mahkeme üyelerinin tamamı, Başkan tarafından Senato'nun onayıyla seçilir.(*)
Ve aklı başında hiç bir kul çıkıp da, bu seçim modeli yüzünden bu ülkelerde 'yargının bağımsız olmadığı'nı ya da 'yargının siyasallaştırıldığı'nı, yargının hükümetlerce kullanıldığını öne sürmez.
Öne sürmez, çünkü yargının oluşumunda izlenen yöntem konusunda millet iradesi bağını  yok etmenin yanlış olduğunu bilir.
12 Eylül darbesinden önce bizdeki seçim modeli de pek farklı değildi. 27 Mayıs darbesinin ürünü olan 1961 Anayasası'na bakalım:
Anayasa Mahkemesi'nin 15 asil üyesinin 3'ü Meclis, 2'si Senato tarafından seçilirdi. 12 Mart darbesinden sonra yapılan anayasa değişikliklerinde de bu modele dokunulmadı.
Buna karşılık 12 Eylül darbesiyle birlikte her şey altüst edildi. Demokrasi ve hukuk devletinin kolu kanadı fena halde kırıldı. Seçim sandığından çıkan organların, parlamento ve hükümetin eli kolu sımsıkı bağlanmaya çalışıldı.
Bu bağlamda, yargı bağımsızlığı derken konu bilinçli olarak abartıldı ve yargı, askerin yaptığı darbe anayasasıyla yasama ve yürütmenin üzerinde mutlak bir güç olarak konuşlandırıldı.
Bizde şimdi Yargıtay ve Danıştay üyeleri, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu(HSYK) üyelerini seçiyor. HSYK üyeleri de, Yargıtay ve Danıştay üyelerini seçiyor.
Taha Akyol'un deyişiyle, tam bir al gülüm ver gülüm sistemi...
Bu bir 'kapalı kast sistemi'dir.
Demokrasilerde böyle şey olmaz.
HSYK ile ilgili olarak şu söylenebilir:
Bazı Avrupa demokrasilerinde böyle bir organ yoktur. Olanlarda ise atamalar, örneğin İngiltere, İsveç ve Çek Cumhuriyeti'nde devlet başkanı ya da hükümete, Almanya'da ise eyalet yönetimlerine bırakılmıştır
Bu konularla ilgili olarak Venedik Komisyonu şöyle der:
"Bir yanda yargı bağımsızlığı ve kendi kendini yönetimle, öte yandan yargı organı içinde korporatizmin olumsuz etkilerinden kaçınmak için yargı organının zorunlu hesap verme yükümlülüğü arasında bir denge kurulmalıdır."
Bizde ise denge yoktur.
Denge, 12 Eylül 1980 sonrası bir darbe anayasasıyla seçim sandığından çıkan organlar aleyhine bozulmuştur.
Bizde oyunu yargıyla asker birlikte oynuyor. Bu açıdan en çarpıcı örnek, 2007'deki cumhurbaşkanlığı seçimidir. 367 + Muhtıra ile Meclisin tercihi engellenmiştir.
Bir başka örneğe gelince...
Asker kişilere sivil yargı yolunu açan yasal düzenlemenin Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olmasıdır.
Ya da en son örnek:
Erzincan'daki Ergenekon'u da kapsayan soruşturmadaki gelişmelerin Üçüncü Ordu Komutanı'na da dokunduğu anlaşılınca, ilgili savcıların HSYK tarafından apar topar görevden alınmaları...
Sözü uzatmak yersiz:
Ne yargı, ne asker 'hukuk'un üstündedir!
Türkiye, ikinci sınıf demokrasiye razı olmayacaktır.
————————————-
* Bu yazımı yazarken, Prof. Dr. Ergun Özbudun'un yeni çıkan "Türkiye'nin Anayasa Krizi" isimli yeni kitabından(Liberte Yayınları) yararlandım.

http://www.milliyet.com.tr/yargi-da-asker-de-hukuk-un-ustunde-olamaz-eger-demokrasi-diyorsak-/hasan-cemal/siyaset/yazardetay/20.02.2010/1201485/default.htm?ver=62
#1413
Yükseköğretim Kurulu (YÖK), katsayıyla ilgili yeni bir düzenleme yapmaya hazırlanıyor.

Basit bir sistem getirmek istediklerini belirten YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, "Öğrencinin puanı katsayı ile çarpılınca başarılı daha yüksek, başarısız daha düşük puan alıyor. Bunun yerine alanında tercih yapacaklara sabit bir ek puan verilmesi daha doğru. Yani çarpma yerine toplama yapmayı düşünüyoruz." dedi. Katsayının durdurulmasına yaptıkları itirazın Danıştay tarafından sadece bir oy farkla (14'e 15) reddedilmesine de dikkat çeken Özcan, yeni getirecekleri sistemin yargı kararlarına uygun olacağını vurguladı.

Danıştay'ın kararına yaptığı itirazı reddedilen Yükseköğretim Kurulu (YÖK), katsayılarla ilgili yeni bir düzenleme yapmaya hazırlanıyor. Farklı alternatifler üzerinde çalışan YÖK, ortaöğretim başarı puanlarının çarpıldığı katsayıları kaldırıp 'kendi alanında tercih yapacaklara sabit bir puan' vermeyi planlıyor. Bu formülde alanı dışında tercih yapacaklar bu ek puandan yararlanamayacak. Öğrencilerin ortaöğretim başarı puanları ise yüzlük sistemde sınav puanlarına doğrudan eklenecek. Yerleştirme puanı; sınav, ortaöğretim başarı puanı ve sabit ek puanın toplanmasından oluşacak. Bu alternatifin dışında 10 puanlık katsayı farkının 15 puana çıkarılması da formüller arasında yer alıyor. 4 Mart'ta toplanacak YÖK Genel Kurulu, yeni sistemi görüşecek ve bu toplantıda yeni sistemin detaylarını belirleyecek bir komisyon kurulacak. Komisyonun çalışması 18 Mart'taki Genel Kurul'da görüşülüp karara bağlanacak. Sabit ek puanın veya katsayı farkının ne kadar olacağına bu kurulda karar verilecek.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, yeni sistemin detaylarını rektörlüğünü Prof. Dr. İbrahim Özdemir'in yaptığı Gazikent Üniversitesi'nin davetlisi olarak geldiği Gaziantep'te anlattı. Katsayı sisteminin çok karışık olduğunu, bunun yerine 'daha basit bir sistem' getirmek istediklerini ifade eden Özcan, 'puan hesabında herkesin anlayacağı bir sistem oluşturacaklarını' belirtti. Özcan, "Öğrencinin puanı bir katsayı ile çarpılınca başarılı daha yüksek, başarısız daha düşük puan alıyor. Çarpma eşitliği bozuyor. Bunun yerine alanında tercih yapacaklara sabit bir ek puan verilmesi daha doğru. Yani çarpma yerine toplama yapmayı düşünüyoruz." dedi.

Alanlarda bir değişiklik yapılmayacağını ve alanında gitmeyene ek puan verilmeyeceğini kaydeden Özcan, ortaöğretim başarı puanının hesabında ise bir değişiklik yapılmayacağını söyledi. Danıştay'ın ret gerekçesinin henüz kendilerine ulaşmadığını ve ret kararını beklemediklerini belirten Özcan, 'Mahkemeye daha teknik ve tatminkâr bilgi sunduklarını' anlattı. Kararın 'kıl payı' çıkmasına üzülen ve "Keşke bir üyeyi daha ikna edebilseydik?" diyen Özcan, yeni sistemin yargı kararlarına uygun olacağını vurguladı. Özcan, Danıştay'ın alanı içinde ve alanı dışında gidenler arasında fark olmasını istediğini, bu farkı da YÖK olarak '10 puan gibi sabit bir ek puan' ile koyacaklarını ifade etti.

Eski katsayıya dönemeyiz, bütün yetki YÖK'te

Yükseköğretim Kurulu Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) Başkanı Ünal Yarımağan, 2010 Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) sınavının yüzde 99,9 ihtimalle ertelenmeyeceğini açıkladı. ÖSYM Başkanı Yarımağan, 2010 yılı öğrenci seçme ve yerleştirme sınavı ile ilgili son değişiklikleri dün Beykent Üniversitesi Ayazağa Kampüsü'nde düzenlenen toplantıda kamuoyu ile paylaştı. Eski katsayı değerleri 0,8 ve 0,3'ün savunulabilir değerler olmadığını vurgulayan Yarımağan, "Katsayıların düzenlenmesine kesinlikle bir ihtiyaç vardı. Eski katsayı değerleri alan dışı yerleşmeleri neredeyse imkansız hale getiriyordu. Bu nedenle de katsayıların birbirine yaklaştırılması bir ihtiyaçtı. Bu konuda tek yetkili YÖK, biz ÖSYM olarak uygulayıcıyız." dedi.

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan'ın yeni formülünün henüz kesinleşmemiş olduğuna değinen Yarımağan, 0,3-0,8 katsayılarına artık dönüş olmayacağının altını çizdi. Yarımağan, "Öğrencilere sınavda katsayı sormayacağız, bu değişiklikler adayların yükseköğrenim programlarına yerleşmelerinde çok etkili olacak bir şey değil." diye konuştu. Öğrencilere bu konuyu düşünmemeleri çağrısında bulunan Yarımağan, en geç, bir ay içerisinde sorunun çözüleceğini ifade etti. Yarımağan, sınav takviminin yüzde 99,9 belirtilen tarihe göre yapılacağını ifade etti ve sınavı ertelemeyi gerektirecek bir durumun olmadığına dikkat çekti. Üniversitelerin açılma tarihinin de gecikmemesi için belirlenen tarihlerin uygun olduğunu söyledi. HEMRA KÖSE İSTANBUL

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=953573&title=katsayinin-yerine-sabit-ek-puan-geliyor
#1414
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, YÖK'ün farklı katsayı kararının yürütmesinin durdurulmasına yaptığı itirazı, değişik gerekçeyle oy çokluğuyla reddetti. Kurul, 15'e karşı 14 üyenin oyuyla itirazı reddetti.

İstanbul Barosu ile bir öğrenci velisinin, YÖK'ün 17 Aralık 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle açtığı davada Danıştay 8. Dairesi, YÖK kararının üç maddesinin yürütmesini durdurmuş, bir maddesinin yürütmesinin durdurulması istemini reddetmişti.

Daire, YÖK kararının ''Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı'nın (AOBP) 0.15 ve 0.13 katsayıları ile çarpılmasını'' öngören ikinci, ''öğretmen lisesi ve meslek lisesi mezunu olanların kendi alanlarındaki programları tercih etmeleri halinde ilgili ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının 0,05 ile çarpımı sonucunda bulunan puanın toplam puana ayrıca ekleneceğini'' öngören üçüncü ve ''Meslek Yüksek Okullarının sınavsız geçişten boş kalan kontenjanlarına açık öğretim programlarına ve meslek liselerinin devamı niteliğindeki lisans programlarına Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) puanları esas alınarak yerleştirme yapılacağını'' düzenleyen dördüncü maddesinin yürütmesini durdurmuştu.

Danıştay 8. Dairesi, YÖK kararının, ''Türkiye genelinde ilk bin kişi arasına giren adayların yerleştirme puanı hesaplanırken alan içi katsayı oranının uygulanmasına'' ilişkin 6. maddesinin ise yürütmesinin durdurulması istemini oy çokluğuyla reddetmişti.

Daire kararının yürütmenin durdurulmasına ilişkin kısmına davalı YÖK Başkanlığı, yürütmenin durdurulmasının reddine ilişkin kısmına ise davacı öğrenci velisi karşılıklı olarak itiraz etti.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun, YÖK'ün itirazını 15'e karşı 14 üyenin oyuyla reddettiği öğrenildi.

Kurul, öğrenci velisinin 6. maddeye ilişkin itirazını kabul ederek, maddenin yürütmesini durdurdu. Kurulun bu kararı ise 27'ye karşı 2 üyenin oyuyla aldığı belirtildi.

Kurulun, Danıştay 8. Dairesinin yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararının gerekçesinin bazı bölümlerine katılmadığı ve değişik gerekçeyle YÖK'ün itirazını reddettiği öğrenildi. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun gerekçesi önümüzdeki günlerde yazılacak.

AA
http://www.haber7.com/haber/20100218/Danistay-katsayi-itirazini-2-kez-reddetti.php
#1415
Serbest Kürsü-Behçet Fakihoğlu

Diyanet İşleri Başkanlığı, yurt içinde ve yurt dışında hizmet sunan, Başbakanlığa bağlı, ülkemizin önemli ve güzide kurumlarından birisidir. Yaklaşık 30 yıldır, Teşkilat Kanununun günümüz şartlarına göre hâlâ çıkarılamamış olması da çok üzüntü verici bir durumdur.
Diyanet İşleri Başkanlığı hizmetlerinde, kadrosuzluk sebebiyle veya dolu kadroyu işgal eden personelin kanuni izin, askerlik izni ve geçici görevler sebebiyle, işlerinden geçici olarak ayrılmaları halinde, aksamalar olmaktadır.

Memurların kanuni izin, geçici görev, disiplin cezası uygulaması veya görevden uzaklaştırma sebepleriyle, işlerinden geçici olarak ayrılmaları halinde, yerlerine kurum içinden veya diğer kurumlardan ya da açıktan vekil atanabilir.

Bir görevin memurlar eliyle vekaleten yürütülmesi halinde aylıksız vekalet asıldır.

Ancak, "ilkokul öğretmenliği (Yaz tatili hariç), tabiplik, diş tabipliği, eczacılık, köy ve beldelerdeki ebelik ve hemşirelik, mühendis ve mimarlık, veterinerlik, köy ve kasaba imamlığına ait boş kadrolara Maliye Bakanlığının izni (mahallî idarelerde izin şartı aranmaz) ile, açıktan vekil atanabilir" hükmü uyarınca, vekaleten görevlendirme yapılarak hizmet sürdürülmektedir.

Vekaleten atama ve görevlendirme işlemleri; Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Genelgesinde belirlenen "Dolu kadrolara geçici olarak vekaleten veya tedviren görevlendirmelerin tamamı, mahallî mülkî âmirlerden alınacak onaylarla yapılacaktır. Dolu il müftülükleri kadrolarına yapılacak vekaleten görevlendirme onayları Başkanlığa gönderilecektir" hükümleri çerçevesinde yürütülmektedir.
Vekil İmam-Hatipler, Diyanet İşleri Başkanlığı Görev ve Çalışma Yönergesinin 107. Maddesi'nde belirlenen, asil İmam-Hatiplerin yürüttükleri görevleri yaparlar.

Vekil İmam-Hatipler görevlerini bu çerçevede yürütürlerken; izin kullanamama, askerlik hizmetine gidenlerin de görevlerine dönememe, görev yeri değişikliği sıkıntısı yaşandığında görevinden ayrılmak zorunda kalma gibi sıkıntılarla karşı karşıya gelmektedir. Ayrıca 3/2 oranında maaş almaktadırlar. Türkiye genelinde yaklaşık 650 civarında vekil İmam-Hatip bulunmaktadır.

İlk defa 1977 yılında, daha sonra 27.04.2005 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilip, 03.05.2005 tarihi ve 25804 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan 5338 sayılı kanunla, Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanuna eklenmiş Geçici 11 Maddeye göre;
İmam-Hatip kadrolarına vekâleten atananlardan bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihte görevli olanlar veya askerlik hizmeti nedeniyle söz konusu görevden ayrılmış olanlar Devlet Personel Başkanlığınca açılan kamu personeli seçme sınavlarının herhangi birinden, Diyanet İşleri Başkanlığınca belirlenecek yeterli puanı almış olmaları şartıyla, aynı göreve aday İmam-Hatip olarak atanmış sayılırlar. Bu kişilerden asaleti tasdik edilenlerin vekil İmam-Hatiplikte geçen hizmet süreleri, kazanılmış hak aylıklarında değerlendirilir." Vekil İmam-Hatiplerin asaleten atanmaları sağlanmıştır.

Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanunu çıkartılması çalışmalarının yapıldığı günümüzde sıkıntı içerisinde fedakârca hizmet sunan Vekil İmam-Hatiplerin kadroya geçirilmesi en tabii hakları olsa gerektir.

Bu itibarla, hem verilen din hizmeti açısından, hem de bu hizmeti verenlerin emekleri dikkate alınarak, asaleten kadrolara atanmalarını sağlanması hususunda gerekenlerin yapılmasını istiyoruz. 
Vekil İmam-Hatipler adına

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=433017
#1416


Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, 'Yarım saat Kur'an okuyun' tavsiyesini yineledi. Habertürk'ün bu konudaki manşetine isim vermeden tepki gösteren Bardakoğlu birçok konuya da açıklık getirdi.

Ülke TV'de Gündem programında İlker Uykal'ın sorularını yanıtlayan Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu, geçtiğimiz hafta Diyarbakır'da yaptığı konuşmada "Akşamları yarım saat televizyonu kapatın, Kur'an bilen ev halkı okusun. Evde kuran bilmeyen var ise ses kayıtlarından yardım alsın" dedi.

Bardakoğlu'nun bu sözleri Habertürk gazetesinde manşetten "Bardakoğlu kuyuya bir taş attı" şeklinde verildi. Magazin dünyasından isimlerden görüşler alındı. Hatta Habertürk Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı köşesinde ''Olmadı Bardakoğlu " başlığı altında "Kimseye zorla Kuran veya başka bir kitap okutamazsınız. Okutursanız, o rejimin adı "laik, demokratik cumhuriyet" olmaz. Böyle bir zorlama din devletlerinde bile yoktur. Bardakoğlu çok talihsiz bir açıklama yapmıştır. Hem de çok talihsiz. Bu açıklamayı yapan birinin, laik bir cumhuriyetin Diyanet İşler Başkanı koltuğunda oturması züldür" dedi.

"Kur'an'ı okuyun, anlayın, yaşayın"

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu, tartışmanın yankıları sürerken Ülke TV canlı yayınında İlker Uykal'ın sorularını yanıtladı. Kur'an'ın sadece okunması değil anlaşılması ve hayata tatbik edilmesi gerektiğini söyleyerek adeta bir Kur'an dersi verdi. Bardakoğlu, Habertürk gazetesindeki haberle ilgili "Arka planda ne olduğunu tahmin etmek zor değil. Her mikrofona cevap veren insanlar rastgele birşeyler söylemişler" şeklinde konuştu.

"Dizileri eleştirecek kadar yüreğimiz var"

Diyanet İşleri Başkanı söylediklerinin dizi karşıtlığı olmadığını vurguladı ancak "Televizyonlardaki dizileri de eleştirecek kadar yüreğimiz vardır bizim" diyerek dizilerde ahlaki değerleri alt üst eden telkinler olduğunun altını çizdi. Bardakoğlu, "Televizyonların sayısı arttı, artık süpermarkete benzedi. Dini ahlaki insani değerlerimizi alt üst eden yarınlarımızı tehlikeye atan telkinler var. Bunlar sıradan hale geldi. Biz ötekinin hayatı olduğu için bunları sorunsuz hayatlar zannediyoruz. Hiçbir değeri kuralı olmayan, rastgele yaşayan, neyi tahrip ettiğini görmeden, sanal ve görsel hayatlar var ama bunları hep ötekinin hayatı olarak görüyoruz ve seyrederek vakit geçiriyoruz. Peki ötekinin hayatı bizim hayatımıza ne kadar nüfus edebilir? Bu hayat yarın bizim çocuklarımız için de tehlike oluşturur mu? Bu soruyu sormuyoruz. Ötekinin iffetsizliği, yanlış hayatı bizim eğlence malzememiz olmamalıdır" dedi.

"Yargının din konusunda karar vermesini doğru bulmayız"

Son yıllarda dini konularda yaşanan siyasi tartışmalarla ilgili Prof. Bardakoğlu yankı uyandıracak açıklamalarda bulundu. "Biz devletin işlerine karışmayız" dedi ama ekledi:  "Siyasetçilerin ve devletin diğer birimlerin mesela yasamanın, yargının ve yürütmenin din konusunda karar vermesini de doğru bulmayız. Din ve devlet işlerinin ayrı olması kuralı sadece diyanetin değil herkesin gözetmesi gereken bir kuraldır. Biz milli piyango, içki, başörtüsü gibi konularda dinin hükmünü açıkça kimsenin gözünün içine bakmadan söyleriz. Kimse memnun olacak olmayacak hesabı yapmayız"

Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, başörtüsünün 14 asır boyunca dini bir vecibe olduğunu vurguladı, "Biz bu konularla ilgili yasanın nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili görüş belirtmeyiz ama başörtüsünün dini yönünün ulu orta tartışılmasını 'efendim madem ki biz buna izin vermiyoruz öyleyse din adamları da dinen gerekli değildir desinler' demesini de asla hoş karşılamayız" dedi. 

"Vekil imamlar KPSS'ye girsin"

Vekil imamlara da çağrıda bulunan Prof. Bardakoğlu "Vekil imamlarımız KPSS, yeterlilik sınavlarına girsinler. Hazır olsunlar. İmkan bulursak onları sınavla mülakatla asalete geçiririz." açıklamasında bulundu.

http://www.haber7.com/haber/20100215/Bardakoglunun-Haberturke-Kuran-yaniti.php
#1417
Genelkurmay Başkanı Başbuğ'un "yeter yahu" tepkisini anlamak, bu tepkiye yol açan ruh haliyle empati kurmaya çalışmak önemli sanırım. Ordumuz ciddi bir travma yaşıyor. Duygusal ve zihinsel bir travma...

Başbuğ'un sözünü ettiği moralsizlik, ayrıca sık sık karşılaştığımız anksiyete ve gerginlik, zaman zaman şiddetli bir hiddete dönüşen hayal kırıklığı hep bu travmadan kaynaklanıyor.

Kendinizi onların yerine koyun ve düşünün:

Bundan beş-on yıl öncesine kadar bu ülkede kimse bir dediğinizi iki etmemiş. Şimdiye kadar 3,5 darbe yapmışsınız, bir hukuk adamı gelip de yakanıza yapışmamış. Halkın yüzde 50'sinin sevgisini kazanmış, onların oyuyla iktidara gelmiş siyasetçileri asmışsınız, yetmemiş o darbe gününü bayram ilan etmişsiniz, buna da kimse bir şey dememiş.

Siyasetçiler her dediğinizi emir kabul etmiş; Kürt kimliği inkâr edilecek demişsiniz, yıllar yılı kimse Kürt lafını ağzına alamamış; türban yasak olacak demişsiniz, yasaklanmış. Refahyol düşürülecek demişsiniz, anında düşmüş. İmam Hatipliler üniversiteye girmeyecek demişsiniz, girememişler. Kıbrıs'ta uzlaşma yok demişsiniz, Dışişleri'nin, diplomatların dili tutulmuş. Kırmızı Kitaplar yazıp başbakanların, bakanların burnuna dayamış, ülkeyi buna göre idare edeceksin demişsiniz, kuzu kuzu boyun eğmişler. Halk da peygamber ocağıdır demiş, gözbebeğimizdir, demiş, bir bildiği vardır demiş, yapılanları sineye çekmiş. Ve siz bu iktidara, bu güce fena alışmışsınız. Bu halk sizi ilelebet olduğunuz gibi sevecek, güvenecek, seçtiklerine yaptığınız saygısızlığı hoş görecek sanmışsınız.

Ama sonra bir gün alışılmadık şeyler olmuş. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana süren iktidarınız sarsılmaya başlamış.

Halk "yeter yahu" demiş!

Sizin "iç düşman" dediklerinizi iktidara getirmiş. Üstelik bütün zorlamalarınıza ve tehditlerinize rağmen bu seçimini de değiştirmemiş. Seçtikleri iktidar da çetin ceviz çıkmış doğrusu. Öyle her dediğinize evet dememiş. Ve bir bakmışsınız, şimdiye kadar sorulmayan hesaplar sorulur olmuş. On yıllar süren "dokunulmazlık" dönemi boyunca gizli kalan suçlar, biriken kirli çamaşırlar birer ikişer ortaya dökülmeye başlamış. Onlar ortaya döküldükçe "moraller" bozulmuş. Moralleri bozulanlardan bazıları, panik içinde gittikçe daha çılgın "kaybedilen iktidarı kurtarma planları" yapmaya kalkışmışlar. Ama onlar da saçılmış ortaya ve moraller daha da bozulmuş.
Durum, kırk yıldır ailesini kayıtsız şartsız yöneten, her isteği emir kabul edilen, gözünün üstünde kaşın var denmeyen despot aile babasının, günün birinde ailenin diğer fertlerinin "demokratik direnişi" ile karşılaşmasına benziyor. Ev ahalisi artık "baba"ya meydan okuyor. "Sen bu evin reisi değilsin, biz kendi kararlarımızı kendimiz alan özgür bireyleriz" diyor. Üstelik, iktidarını tanımamakla kalmıyor, eskiden işlenen suçların, yapılan hataların da hesabını soruyor.

Baba şaşkın. Eski tebaasına ne olduğunu anlayamıyor. Tahtından düşüşünü bir haksızlık, bir kadir bilmezlik olarak algılıyor.

"Baba"nın bu yeni durumu hazmetmesi kolay değil. Biraz zamana, bir rehabilitasyon dönemine ihtiyacı var. Biz bu sürede ona anlayış göstereceğiz, bu travmayı atlatmasına yardımcı olmaya çalışacağız. Yaşadığı travmanın büyüklüğünü göz önünde bulundurup "yeter yahu" diye feryat etmesini anlayışla karşılayacağız. Gururunu fazla incitmeden bu kimlik krizini atlatmasına çalışacağız. Bu zor günlerinde ona el vereceğiz.

Ama onun da kabul etmesi gereken şu ki, eski "güzel günler" bir daha asla geri gelmeyecek. Ordu artık bu ülkede iktidar olmayacak. Zor da gelse, acılı da olsa sonunda mutlaka asli görevine çekilecek.

O yüzden bir an önce bu yeni dönemin koşullarına alışmaya çalışmasında yarar var.

Zira, henüz işin başındayız ve bu süreç kolay kolay bitmeyecek.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/93005-aslinda-yeni-basladik-gulay-gokturk-makalesi.aspx
#1418


Kenan Biter'in haberi

İşçilerin çalışma saatlerini uzatma yöntemine bir yenisi daha eklendi. İşçilerin sigara molaları, çay içme saatlerine getirilen kısıtlamanın ardından  İşçinin tuvalette kaybettiği vakti kazanmak üzere geliştirilen bu yeni sistem işçinin tuvalette kaldığı süreye sınırlama getiriyor. Verilen sınırı aşan işçinin maaşından belli oranda kesinti uygulanıyor.

Bursa'nın Nilüfer ilçesinde faaliyet gösteren AKP (Acar Koparta Plastik) Otomotiv'in çalışanlarına tuvalet sınırlaması getirdiği iddia edildi.

Bursa'da otomotiv parçaları üzerine faaliyet gösteren, 180'ne  yakın çalışanı bulunan AKP Otomotiv'in, çalışanlarının tuvalette zaman geçirmesini önlemek ve bu zamanı geri kazanmak için tuvalet kapılarına koyduğu bir sistem ile işçinin tuvalette vakit geçirmesini engellediği ve bu amaçla işçileri insan haklarına aykırı bir uygulamaya maruz bıraktığı iddia ediliyor.

Şirket yetkilisi ile yaptığımız telefon görüşmesinde, yetkili kişi böyle bir uygulamanın olmadığını ve görüş belirtmek istemediğini söyledi. Firmaya yolladığımız maile ise şu ana kadar cevap gelmedi.

Sistem nasıl işliyor?

Şu anda ağırlıklı olarak tekstil sektöründe kullanılan ve yavaş yavaş makine sanayinde de yaygınlaşmaya başlayan bu sistemin çalışması için tuvalet kapılarına bir cihaz takılıyor. İşçi, bu cihaza kartını ya da parmak izini okutarak tuvalete giriyor ve çıkıyor. Böylece sistemde kimin günde kaç kere tuvalete gidip, kaç dakika kaldığının kaydı tutuluyor. İşveren bu sayede kimin tuvalette ne kadar zaman geçirdiğini öğreniyor ve ona göre işçiye ya uyarıda bulunuyor ya da işçinin bu zamanı aza indirgemesi için maaşında kesintiye gidiyor.

Günde 2.5 dakika tuvalet izni...

Söz konusu firmada uygulanan bu sistem ile her gün tuvalet için verilen süre çay ve yemek saatleri dışında 2.5 dakika olarak belirtiliyor. Bu sistem ile her çalışan için aylık çalışma süresi ( normal çalışma + fazla mesai ) toplamının binde 5'i kadar tuvalet kullanma zamanı verildiği, bu sebepten ötürü ise de tuvaleti kullanan işçilerin aylık maaşından 20 ile 40 TL arasında bir rakamın kesildiği iddia ediliyor. Giriş ve çıkışlarda kartını okutmayanlardan ise ayriyeten her bir eksik giriş-çıkış için  5 dakika ilave zaman kesildiği belirtildi.

Alınan bilgilere göre çalışanların bu duruma çaresizlikten dolayı katlandığı, ancak, çalışanlardan rahatsızlığı bulunanların bu durumdan ötürü ciddi anlamda sıkıntı çektiği iddia edildi.

Peki konunun uzmanları bu duruma ne diyor?

Tuvalet hakkı kısıtlaması hem hastalıklara hem de iş kazalarına davetiye çıkarmaktır...

İşçilerin olabileceğin en üst seviyede üretim yapmalarını hedefleyen bazı kurumların çalışanlarına yönelik tuvalete girme kısıtlamaları getirmesi hem sivil toplum örgütlerinin hem de hekimlerin tepkisine neden oldu.

Çeşitli sektörlerde yaygınlaşan 'tuvalet takip sistemi'yle işçilerin tuvalete gitme sayısı ve süresi kısıtlandığı görülmektedir. Medical Park Fatih Hastanesi'nden Halk Sağlığı Uzmanı Dr. Yusuf Sahip, personelin mesai saatleri içerisinde tuvalete gitmesine kısıtlama getirilmesinin başta böbrek, prostat, mesane hastalıkları ve çeşitli gastroenterolojik hastalıklarara (bağırsak tembelliği, kabızlık v.s) neden olabileceğini ifade etti.

Fizyolojik ve patolojik farklılıklar nedeniyle kişilerin tuvalet ihtiyaçlarının farklılıklar gösterdiğini belirten Dr. Yusuf Sahip, kişilerin gün içerisinde tuvalete gitme sayısının ve tuvalette kalma zamanın aynı olamayacağını ifade etti.

Bu durumun sadece fizyolojik problemlere yol açmayacağını belirten uzmanlar, psikolojik rahatsızlıkların ve stres bozukluklarının da gelişebileceğinin altını çizdiler.  Kısıtlı tuvalet hakkı uygulaması nedeniyle oluşabilecek stres bozukluklarının dikkatsizliğe yol açabileceğini, bununda iş kazalarına bağlı yaralanmalarda artışa neden olabileceğini belirttiler.

Özellikle vurgulanması gereken nokta verim arttırma amacıyla yapılan bu uygulamanın aslında bir çok hastalık ve iş kazası ile daha büyük bir verimsizliğe yol açmasının söz konusu olduğudur.

Uygulama insan haklarına ve iş barışına aykırı

İşyerinin yapmış olduğu bu uygulamanın öncelikle insan haklarına ve iş barışına aykırı olduğunu söyleyen Sosyal Güvenlik Uzmanı Resul Kurt, hiçbir işçinin tuvalette vakit geçirmekten hoşlanmasının söz konusu olmadığını, eğer işçi saatlerce tuvaleti kullanıp işten kaytarma yapıyorsa ve bu kaytarmalar önlenmek isteniyorsa farklı çözümler getirilebileceğini söyledi.

Kurt, özellikle ücret artışlarında suistimalde bulunanlar için daha düşük bir zam oranı getirilebileceğini, bir işçinin günde 2.5 dk.dan fazla tuvalet kullanmasının cezalandırılmasının da hukuki mesnetten yoksun olduğunu belirtti.

Bu uygulamanın Bakanlık İş Müfettişlerine intikal ettirildiği takdirde, Bakanlık tarafından  işyerinde bu ve benzeri uygulamaların incelendiğini söyleyen Kurt, işçilerin bu konuya ilişkin olarak Bursa Bölge Çalışma Müdürlüğü'ne şikayette bulunmaları halinde işyerinde inceleme yapılabileceğini söyledi.

İşçiler ne yapabilir?

Sosyal Güvenlik Uzmanı Resul Kurt, işçiler bu şekilde tuvalet ihtiyaçlarında geçen sürenin beş katı oranında ücretlerinden kesinti yapılması halinde aradaki fark için işvereni dava edebilecekleri gibi, isterlerse işveren tarafından işçinin ücreti kanun hükümleri veya sözleşme şartlarına uygun olarak hesaplanmadığı gerekçesiyle işten ayrılıp kıdem tazminatı alabileceğini belirtti.

http://www.ekotrent.com/haber/20100211/Iscinin-tuvaletini-patron-tutuyor.php
#1419
İzmir Barosunun, YÖK'ün üniversiteye girişte farklı katsayı uygulamasını öngören 17 Aralık 2009 kararını yargıya taşıyarak, yürütmenin durdurulmasını sağlayan İstanbul Barosunu desteklediği bildirildi.

İzmir Barosu Başkanlığından yapılan açıklamada, baroların, hukukun üstünlüğünü ve hukuk kurallarının eksiksiz uygulanmasını sağlamakla yükümlü oldukları belirtildi.

İstanbul Barosunun yasadan aldığı görev bilinciyle hareket ederek, ''Hukukun arkasından dolanmak'' gibi bir yaklaşımla, bir siyasi görüşün amacına uygun yapılmaya çalışılan düzenlemeyi yargı önüne taşıdığı kaydedilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

''Danıştay bu ülkenin en önemli anayasal kurumlarından biridir. İdarenin verdiği kararları yetki, şekil, sebep yönlerinden incelemekle yükümlüdür. Böyle bir kurumun vermiş olduğu karara, demokrasiyle yönetildiğine inandığımız Türkiye'de herkesin ve her kurumun saygı göstermesi gerekir.

Bir hukuk kurumu olan İstanbul Barosu da onuruna yakışır bir şekilde ve görev bilinci anlayışıyla, hukuka aykırı bir idari tasarrufu yargının denetimine taşımıştır. İstanbul Barosunun hukuki tavrını İzmir Barosu olarak destekliyor, verilen yürütmeyi durdurma kararı sebebiyle İstanbul Barosu ve Danıştaya yapılan saldırıları kınıyor, herkesi hukuk içerisinde düşünmeye davet ediyoruz.''

AA
http://www.haber7.com/haber/20100211/Izmir-Barosu-da-yasaga-destek-verdi.php
#1420
Çek Kanunu'nun değiştirilmesinden önce verilmiş mhkumiyet kararlarının temyiz incelemesini yapan Yargıtay, yapılan değişiklikleri gerekçe göstererek bozma kararları vermeye başladı. Aşağıda emsal bir karar bulunmaktadır:

YARGITAY
10. CEZA DAİRESİ
Esas No: 2008/2928
Karar No: 2010/999
Geliş Tarihi: 20/02/2008
Mahkemesi: Denizli 7. Asliye Ceza Mahkemesi
Mahkeme Esas No: 2006/69
Mahkeme Karar No: 2006/260
Mahkeme Karar Tarihi: 31/05/2006
Dava Türü: 3167 Sayılı Kanuna Muhalefet
Karar: BOZMA

20.12.2009 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 5941 sayılı "Çek Kanunu" ile 3167 sayılı Çekle Ödemelerin Düzenlenmesi ve Çek Hamillerinin Korunması Hakkında Kanun yürürlükten kaldırılmış, dava konusu suçun unsurları ve yaptırımları farklı biçimde yeniden düzenlenmiş olduğundan; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 2 ve 7. maddeleri de gözetilerek, sanığın hukuksal durumunun bu kapsamda tekrar değerlendirilip belirlenmesinde zorunluluk bulunması bozmayı gerektirmiştir. (10. CD. 25.01.2010, 2008/2928, 2010/999)