Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1421
Ankara'da garip bir eylem ve toplu gözaltı vakası yaşandı. Kızılay otobüs durağında bekledikleri belediye otobüsünün geç gelmesine tepki göstermek için araca kart basmadan binen yolcular gözaltına alındı.

Ankara'da halk otobüsünün geç gelmesini protesto ederek, biletsiz binmeye çalışan vatandaşlar polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürülen halk otobüsünün durmasının ardından, kapıları açarak kaçmaya çalışan protestocular, polis ekipleri tarafından yakalanarak gözaltına alandı.

Ankara'da akşam saatlerinde Ege Mahallesi halk otobüsünün geç gelmesi üzerine bir grup vatandaş Ziya Gökalp Caddesi üzerindeki durakta eylem başlattı. Halk otobüsünün iddiaya göre yaklaşık bir saat geç kalmasına tepki gösteren vatandaşlar, otobüse biletsiz bindi. Bunun üzerine halk otobüsünü kullanan şoför, otobüsün kontağını kapatarak durumu polis ekiplerine haber verdi. İhbar üzerine olay yerine gelen polis ekipleri, halk otobüsüne biletsiz binen vatandaşları uyararak bilet kullanmalarını istedi.

Polis ekiplerinin ikna çabalarına rağmen protestoya devam eden vatandaşlar, halk otobüsünün diğer kapılarını da açarak durakta bekleyen vatandaşları kartsız binmesini sağladı. Vatandaşların slogan atarak protestoya devam etmesi üzerine olay yerinde bulunan polis ekipleri takviye ekipler çağırdı. Takviye ekiplerin olay yerine gelmesi üzerine, çevik kuvvet ekipleri halk otobüsünün içerisine binerek vatandaşların dışarı çıkmasını engelledi. Ekiplerin halk otobüsünün içeri girmesinin ardından, otobüs polis ekiplerinin gözetimde Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Gözaltına alınacaklarını anlayan bir grup protestocu, otobüsün emniyet müdürlüğünün önünde durmasının ardından kapıları açarak kaçmaya çalıştı.

Kaçmaya çalışan protestocular polis ekipleri ile yaşanan kovalamacanın ardından yere yatılarak göz altına alındı. Otobüsün etrafını saran polis ekipleri, otobüs içerisinde bulunan yaklaşık 30 kişi gözaltına aldı. Oluşturulan güvenlik şeridi altında emniyet müdürlüğüne sokuldu.

Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü önünde bekletilen halk otobüsünün içerisinde bulunan vatandaşlar ve polis ekipleri arasında kısa süreli tartışma yaşandı. Evlerine geç kaldıklarını belirten bazı vatandaşlar, halk otobüsüne biletli bindiklerini ve evlerine gitmek istediklerini söylediler. Bu sırada otobüse binen küçük bir çocuk cep telefonu ile kendisine ulaşmaya çalıştı. Ailesine ulaşan küçük çocuk polis ekipleri tarafından halk otobüsünden indirilerek, emniyet önüne gelen yakınlarına teslim edildi.

Gözaltına alınan yaklaşık 30 kişinin ifadelerinin alınmasına devam ediliyor.

İHA
http://www.haber7.com/haber/20100211/Ofkeli-otobus-yolculari-gozaltina-alindi.php
#1422
Danıştay 8. Dairesi, Yükseköğretim Kurulu YÖK'ün üniversiteye girişte uygulanacak yeni katsayılarla ilgili kararının yürütmesini durdurdu. 'Yine durdurdu' demiyorum, çünkü daha önce yürütmesi durdurulan karar ile dün yürütmesi durdurulan karar, aynı konuda olsalar bile iki ayrı karar. Bu önemli bir ayrım, biraz sonra bunu konuşacağız zaten.
YÖK, geçen yıl temmuz ayında üniversiteye giriş sisteminde köklü değişikliklere gitti. Bu değişiklikler, medyaya ve kamuoyuna 'İmam-hatiplerin katsayı engeli kalktı' şeklinde yansıdı ama değişiklik bundan ibaret değildi.
YÖK, düz lise veya meslek lisesi farkını pek gözetmeksizin, lisede seçilmiş olan alanın dışında kalan alanlarda üniversite eğitimi görmek isteyenlerin, üniversiteye girişte karşılaştıkları dezavantajı ortadan kaldırdı, yani bu çeşit öğrenciler için uygulanan Ortaöğretim Başarı Puanı'nın çarpıldığı katsayıyı eşitledi.
Danıştay, YÖK'ün bu eşitlik kararının yürütmesini durdurdu, YÖK buna itiraz etti, Danıştay 8. Dairesi itirazı da reddetti. Bunun üzerine de YÖK, söz konusu davadaki kararın kesinleşmesini beklemeden üniversiteye giriş sisteminde katsayı uygulamasını geri getiren yeni bir karar aldı. Bu yeni karar aleyhine de Danıştay'da dava açıldı, şimdi alınan Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararı bu katsayı uygulamasına ilişkin.
Danıştay, ilk yürütmeyi durdurma kararını alırken, öğrencilerin lisedeyken yaptıkları alan seçimlerini birer 'hukuki statü' olarak yorumladı ve YÖK'ün katsayıları eşitlemesini, 'hukuki statü' sahibi kişilerin hak kaybına uğraması olarak gördü, yani Danıştay katsayıları eşitleyen kararı 'eşitlik ilkesi'ne aykırı buldu!
Bu durumu eleştiren yazılar yazdım o zaman. 'Hukuki statü' kavramının Aydınlanma Devrimi öncesine ait bir kavram olduğunu öne sürdüm, Danıştay'ın katı ve değişmez bir toplum tasavvurundan hareket ettiğini söyledim.
Öyle ya, 13-15 yaşınızda lisede kendinize bir alan seçiyorsunuz, sonra bu alan dışında üniversitelere girmeniz ciddi biçimde engelleniyor ve siz hayat boyu o seçiminizin esiri olarak kalıyorsunuz. İşçisin sen işçi kal!
Danıştay'ın o kararı pek çok bakımdan eleştirildi, eleştirilerin bir kısmı haklı bir kısmı haksızdı. Haksız eleştirilerin başında, Danıştay'a dava açan İstanbul Barosu'nun dava açma ehliyetiyle ilgili olanlar geliyordu. Danıştay, dün açıklanan kararında bu konudaki içtihada genişçe yer vererek bir anlamda eleştirilere cevap veriyor.
Esasen Danıştay'ın dava açma ehliyetini genişleten içtihadı, hukuk devleti ve idarenin işlemlerine uygulanan yargı denetiminin genişlemesi anlamına da geldiği için bence son tahlilde demokrasiye hizmet eden bir içtihad, bunu eleştirmemeliyiz.
Ama dava açma ehliyeti bakımından eleştirmemek karara sinen mantıki ve hukuki hataları eleştirmemize engel olmamalı elbette. Sonuçta bence bu eleştiriler de hukuk devletine birer katkı niteliğinde.
Danıştay'ın son kararı, YÖK'ün 0.13-0.15 katsayı farkını getirerek o ilk Danıştay kararına karşı bir 'hile' niteliği taşıdığı anafikrine oturuyor. Anayasamıza göre yargı kararları uygulanmak zorunda. Danıştay 8. Dairesi'ne göre YÖK, bu yeni katsayıları ortaya koyarak bir önceki 'yargı kararı'nı ortadan kaldırmaya, yani uygulamamaya çalışıyor, kibarca ifadesiyle kanuna karşı hile yapıyor! Son kararı bu cümlelere indirgeyebiliriz.
Peki acaba bu cümle doğru mu? Ortada bir mahkeme kararı olsa, kuşkusuz doğru olurdu. Ama Danıştay'ın aldığı yürütmeyi durdurma ve sonra da yürütmeyi durdurmaya itirazı ret kararı, kastedilen anlamda bir yargı kararı değil; çünkü o ilk davayla ilgili kesin karar verilmedi. Yürütmeyi durdurma kararları, istisnai durumlarda verilen ara kararlar; kesin kararlar değiller.
Danıştay 8. Dairesi'nin kararını dikkatle okudum. Karardan çıkan sonuç, Danıştay'ın katsayı farkı 1998'de getirildiği gibi 0.3-0.8 olmadıkça YÖK'ün vize alamayacağı şeklinde. 8. Daire bunu neredeyse açık açık söylüyor, 0.3-0.8 katsayısının 'hukuki' ve 'Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne uygun' olduğunun altını, hiç de gerekmediği halde defalarca çiziyor. Ve bir yerde de, 'mahkeme kararını etkisiz hale getirme' savını da neredeyse bu eski kararlara bağlıyor.
Oysa o eski kararlar, adı üstünde eskiye ait kararlar. Şimdi ortada yeni bir hukuk, yeni bir durum var. Ama Danıştay geçmişte yaşamaya devam ediyor, eski düzene dönülmesini arzu ediyor, bu arzu da kararın ruhuna ciddi biçimde yansımış durumda.
Şimdi yeniden Danıştay'ın kararı hukuki mi siyasi mi tartışmaları başlayacak, çünkü karar bu tartışmaların kapısını açıyor zaten.
Ben son tahlilde bütün bu çeşit kararların siyasi sonuçlar doğuran kararlar olduğunu düşündüğüm ve bu durumu da normal bulduğum için o tartışmaya hiç girmeyeceğim ama Danıştay kararında izi açıkça görülen ideolojik bakışa da eleştirilerim var.
Ve şaşırtıcı gelebilir ama bu ideolojinin Atatürkçülüğün özünü oluşturan Aydınlanma Devrimine KARŞIT bir ideoloji olduğunu düşünüyorum.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazarYazisi&ArticleID=979311&Yazar=İSMET BERKAN&Date=09.02.2010&CategoryID=97
#1423
Son durum şudur: YÖK, kendisine verilmiş "katsayı oranını belirleme yetkisini" bundan sonra kullanamayacaktır...

Bu yetki Danıştay'ındır.

Danıştay, eğitim-öğretim işlerini düzenler; eğitim-öğretimle ilgili vaki şikâyetleri değerlendirir ve karara bağlar; üniversiteye girişte uygulanacak katsayı oranını belirler; meslek lisesi mezunlarının hangi programa, düz lise mezunlarının hangi programa yerleştirileceklerine karar verir...

Mesele ne?

Üniversiteye girişte uygulanan bir "katsayı sistemi" vardı.

İsteyen öğrenci, yeterli puanı topladığı takdirde, istediği yüksek öğrenim programına kaydını yaptırabiliyordu.

Bu uygulama değiştirildi.

Hem de kim tarafından?

Bugün marifetleri bir bir ortalığa saçılan 28 Şubat'çılar tarafından.

Şöyle oldu:

Görevi "sınırları korumak" olan asker, bir oldu-bitti yaratıp siyasete müdahale etti ve seçimle gelmiş "meşru" hükümeti düşürdü. Bu yaptığı şeye de, General Erol Özkasnak'ın ağzından "postmodern darbe" adını verdi.

Postmodern darbeciler, hükümeti düşürmekle yetinmediler.

Bir başka hükümetin işbaşına gelmesini sağladılar.

Bu "bir başka hükümet"e de, eğitim-öğretim alanında yapmak istedikleri şeyleri yaptırdılar.

Zorunlu ilköğretim 8 yıla çıkarıldı, Kur'an Kursu yönetmeliği değiştirildi, İmam Hatip'lileri engellemek için meslek lisesi mezunlarının girebilecekleri yüksek öğrenim programları sınırlandırdı.

Bu sonuncusu YÖK üzerinden yapıldı.

Daha doğrusu YÖK, "eşitsizlik" üzerine kurulu yeni bir katsayı sistemi icat ederek, meslek lisesi mezunlarını dışarıda bıraktı.

Bir süre sonra, bu "eşitsizliği" fark eden bir öğrenci, durumu düzelttirmek için Danıştay'da dava açtı.

Danıştay ne cevap verdi, biliyor musunuz? "Üniversiteye girişte uygulanan katsayı oranını belirlemek bizim işimiz değildir... Bu işle YÖK görevlendirilmiştir. Şikâyetinizi yetkili kuruma yapmalısınız."

Mantıklı, değil mi?

Üstelik "hukuk"a uygun...

Madem katsayı işlerinden YÖK sorumludur, madem YÖK patentli sistem 1997'ye kadar uygulanmıştır ve herhangi bir sorun çıkmamıştır, bundan sonra hangi sistemin uygulanacağına yine YÖK karar vermelidir.

Tam da öyle oldu...

Bu konularda "yetkilendirilmiş" olan YÖK, oturdu, yeni bir düzenleme yaptı ve 1997'den önceki sisteme döndü. Yani, "katsayı eşitsizliği"ni ortadan kaldırdı.

Sonra ne mi oldu?

Onursal Başsavcı Sabih Kanadoğlu, "Bu düzenleme Danıştay'dan döner" dedi.

Eğitim-öğretim işleriyle ilişkisini bilmediğimiz İstanbul Barosu da, yemedi içmedi, Danıştay'da dava açtı.

Peki, "Bu bizim işimiz değil" diyen Danıştay ne yaptı.

Bunu kendi işi belledi ve "yürütmeyi durdurma" kararı verdi...

Sonra ne mi oldu?

Katsayıdaki "sıfır" farkın meslek lisesi mezunlarına avantaj sağlayabileceği eleştirilerini dikkate alan YÖK, bu yıl üniversite sınavlarına girecek öğrencileri de mağdur etmemek için, yine "eşitsizlik" üzerine kurulu yeni bir katsayı oranı belirledi.

Sabih Kanadoğlu, "Bu da Danıştay'dan döner" dedi.

İstanbul Barosu, yine Danıştay'da dava açtı.

Danıştay yine yürütmeyi durdurma kararı verdi...

Hükümet yok, parlamento yok, "yetkilendirilmiş kurumlar" yok, artık Danıştay var. Kanadoğlu yol gösteriyor, İstanbul barosu "durumdan vazife çıkarıyor", Danıştay da kilit vuruyor.

Geldiğimiz son nokta budur.

Madem memleket işlerine bu "üçlü" karar verecek; parlamentoyu kapatalım, kabineyi feshedelim, kurumları yok edelim... Onlar da rahat etsin, biz de işimize gücümüze bakalım...

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ahmet-kekec/oldu-olacak-ulkeyi-de-danistay-yonetsin-243213.htm
#1424
Danıştay yine İstanbul Barosu'nun talebini kabul etti ve imtihana sayılı günler kala üniversite adaylarını belirsizliğin kucağına attı.
Bu karar şunu gösteriyor: Danıştay kuzuyu yemeyi kafaya koymuş, her halükarda su bulanıyor. Danıştay'ın kararıyla ilgili pek çok hukuki ve mantıki eleştiri yapılabilir. Ama görünen o ki, en sağlam hukuki gerekçelerin ve en doğru mantık yürütmelerinin tıkandığı bir yer var. Bunu, umutsuzluk aşılamak adına söylemiyorum. Tam tersine hukukun üstünlüğüne inananların, 'yargıçlar hükümeti'ne taraf olanlar kadar mücadeleci ve ısrarlı olmaları için yazıyorum. Onların kararlılığı bizim irademize fer vermeli.

Danıştay, icra organlarını hukuk açısından denetlemekle görevli. Denetleme kıstası ise kanunlar ve oradan aldığı yetki. Ötesine geçtiğinde bizzat kendisi hukuku çiğniyor. Eğitim politikalarıyla ilgili uygulama vazetmeye yetkisi de yeterliliği de yok. Kanuna uygunlukla sınırlı salahiyetini 'yerindelik' teftişine dönüştürüyor. Yetkili olmadığını söylemekten dilimizde tüy bitti; peki donanımı buna müsait mi? HAYIR. Öyleyse hem boyunu hem yetkisi aşan böyle bir işe neden soyunuyor? Çünkü kendini icra organının yerinde konumlandırıyor. Bu yargıçlar hükümeti dedikleri şey tam ballı börek. Seçime girme derdin yok, halka hesap verme mecburiyetinde değilsin, yaş haddini doldurana kadar kimse koltuğundan kaldıramıyor. Bir de Türkiye'deki gibi HSYK ile 'sen beni seç, ben seni' düzeni kurulmuşsa...

Önceki uygulamayı iptal ettirmek için yapılan başvuruları 'bu konuda yetki Yükseköğretim Kurulu'nda' diyerek kestirip atan Danıştay'sa, bugün 'hayır, yetki bende' diyen 'ne' oluyor? Diyarbakır Barosu, "Radyo ve Televizyon Yayınlarının Dili Hakkında Yönetmelik"in iptalini istediğinde talep 'ehliyet' yönünden reddedilirken şu gerekçe yazılmıştı: "Meşru, kişisel ve güncel bir menfaatinin etkilenmediği, dolayısıyla işlemle menfaat ilişkisi bulunmadığı anlaşıldığından, davanın ehliyet yönünden kabulüne hukuken olanak görülmediği; her ne kadar davacı tarafından Avukatlık Kanunu'nun 95. maddesinin 21. bendiyle baro yönetim kuruluna verilen 'Hukukun üstünlüğü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak' görevinden bahisle dava konusu yönetmeliğin iptalini istemekte menfaatinin bulunduğu ileri sürülmekte ise de, avukatlık mesleği ile ilgili bulunmayan, radyo ve televizyon yayınlarında halk arasında Türkçe dışında kullanılan dil ve lehçelerde yayın yapılmasına ilişkin usul ve esasları düzenleyen yönetmeliğin iptalini istemekle yukarıda sözü edilen anlamda menfaatinin bulunmadığı kanaatine..."

Aynı Danıştay, İstanbul Barosu'nun katsayı ile ilgili talebini kabul ederken hemen hemen aynı gerekçeyi yazmış. "1136 sayılı Avukatlık Yasası'nın 76. maddesinde; baroların, hukukun üstünlüğünü savunmak ve korumakla görevli olduğu belirlenmiş olduğundan, sadece kendi meslek grubu için yürütülen iş ve işlemler için hukuki görev ve sorumlulukları bulunduğunun kabulüne olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle; dava konusu uygulamanın hukuk düzeni üzerindeki etki ve sonuçları bakımından baroların anılan yasada belirlenen görevleri kapsamında 2577 sayılı yasanın 2. maddesinde tanımlanan şekliyle menfaat ihlalinin varlığından söz edilebileceğinden, davalı Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı'nın davacı İstanbul Barosu Başkanlığı'nın dava açma ehliyeti bulunmadığı yolundaki itirazı yerinde görülmeyerek işin esası incelendi..." Sadece baro ismi farklı ve tabii hüküm ifadesi olumlu. Alın size ikinci çelişki. Çok uzun cümlelerle ve anlaşılması zor şekilde yazılmış hukuki metinleri sabrınıza sığınarak aynen alıyorum. Çifte standardın, bizim suizannımız değil, gerçeğin kendisi olduğunu görün istedim.

Danıştay, kendisiyle çelişmek pahasına verdiği kararlarla hukuka olan güveni aşındırıyor; bindiği dalı kesiyor..

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=949517&title=danistayin-suyu-bulanmis
#1425
Halk arasında 'karabasan' olarak bilinen uykudan uyanamama hali ruhsal bir sorundan kaynaklanmıyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla İlhan, karabasanın bir hastalık olmadığını söyledi. Prof. İlhan, uyurgezerlerin uyku felcini yaşamadıkları için uykularında hareket ettiklerini belirtti.

Uykudan uyandınız, bilinciniz açık ama bir türlü kendinize gelemiyorsunuz. Üzerinize kapkara bir ağırlık çökmüş sanki, kalkmak istiyor ama kıpırdayamıyorsunuz. Bağırıyorsunuz ama sesiniz çıkmıyor. Tam boğulmak üzere iken son bir hamle ile silkinip gözlerinizi açtığınızda kâbus bitiyor. Halk arasında 'karabasan' denilen bu hale cinlerin, kötü ruhların veya psikolojik rahatsızlıkların sebep olduğu düşünülür. Sık sık bu tür uyku sorunu yaşayan kişiler de kendilerinde psikolojik bir bozukluk olduğunu sanarak üzülürler. Oysa karabasanlar, bir hastalık veya bozukluktan kaynaklanmıyor. Dünyanın her yerinde insanların aynı şekilde tarif ettiği ve tıp dilinde 'uyku felci' denilen bu hal, tamamen uyku sırasında gelişen fizyolojik bir durum sebebiyle oluşuyor. Fatih Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla İlhan, uyku felcinin bir hastalık olmadığını, sebepleri ortadan kaldırılınca düzeleceğini söylüyor.

İnsan uyurken belli aralıklarla REM ve NonREM denilen evreler yaşıyor. Rüyalar REM döneminde görülüyor. İnsan beyni, rüya görürken geçici olarak vücudu hareketsiz hale getiriyor yani felç ediyor. Bu sayede insan rüyasında yaptığı hareketleri gerçekte yapamıyor. Prof. Dr. Atilla İlhan, "Eğer bu felç yaşanmasa, mesela rüyasında futbol oynadığını gören kişi gerçekte de bacaklarını hareket ettirirdi. Veya gerçekte de yürür, konuşurdu. Uyurgezerliğin sebebi de bu felcin yaşanmamasıdır." diyor. Prof. Dr. Atilla İlhan'ın verdiği bilgilere göre, uyku felci, beyin uyanıp bilinç açıldığı halde bedendeki felcin devam etmesi durumunda yaşanıyor. İnsan bedenini hareket ettirmeye, gözlerini açmaya, konuşmaya çalışıyor ama vücudu hâlâ felç olduğu için bunu başaramıyor ve korkuyor. Bu hal, kişi tekrar REM uykusuna dönmeden önce veya tamamen uyanmadan birkaç saniye veya birkaç dakika sürüyor. Nadiren çok uzun sürdüğü de oluyor. Uyanma ile felç halinin bitmesi gerekirken bu tarz bir irtibatsızlık yaşanmasının sebebi tam olarak bilinemiyor. İlhan, hasta hi-kâyelerine göre tespit edilen etkenleri şöyle açıklıyor: "Uyumadan önce ağır yemek veya uzun süreli açlık hali, stresli bir yaşam tarzı, çok uyumak veya az uyumak, düzensiz uyku saatleri, yanlış ve rahatsız bir yatma şekli gibi birçok etken uyku felcine sebep olabilir. Düzenli ve yeterli uyuma, stresten uzak durma, akşam yemeklerine dikkat etme gibi tedbirlerle bundan kurtulmak mümkün."

İlhan'a göre, bazen tam uykuya dalacakken boşluğa basmış gibi hissedip ürkmek de vücudun REM dönemine geçerken aniden felç olmasıyla ilgili ve herkeste olabilir. Ancak, derin uyku sırasındaki 'atma' denilen bacak hareketlerine dikkat edilmesi gerekiyor. Çünkü bunların sara nöbeti olma ihtimali yüksek. ZAMAN

ŞEMSİNUR ÖZDEMİR İSTANBUL
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=949144&title=iste-karabasanin-sebebi
#1426
Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün üniversiteye girişte farklı katsayı uygulanmasına ilişkin 17 Aralık 2009 tarihli kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurdu.

İstanbul Barosu Başkanlığı, Yükseköğretim Genel Kurulunun (YÖK) yükseköğretime girişte farklı katsayı puanı uygulamasını kaldıran 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştayda dava açmıştı. Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurmuştu. Bunun üzerine YÖK, 17 Aralık 2009'da üniversiteye giriş sınavında adaylara ''farklı katsayı'' uygulanması kararı almış ve puanlar hesaplanırken adayların kendi alanıyla ilgili program tercihinde Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanlarının (AOBP) 0.15, alan dışı tercihte 0.13 ile çarpılmasını kararlaştırmıştı.

YÖK'ün üniversiteye girişte öğrenciler arasındaki katsayı adaletsizliğini gideren kararı aleyhine Danıştay'da dava açan İstanbul Barosu, yeni katsayı düzenlemesini de şikayet etti. 29 Aralık 2009 tarihinde herhangi bir açıklama yapmadan dava dilekçesini mahkemeye ulaştıran Baro, YÖK kararını yeterli bulmayarak iptalini istemişti.

Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün yeni kararının, iki, üç ve dördüncü maddelerinin yürütmesini oy birliğiyle durdurdu.

Kararın ikinci maddesi, ''AOBP'nin 0.15 ve 0.13 katsayıları ile çarpılmasını'' öngörüyordu. Kararın üçüncü maddesi, ''öğretmen lisesi ve meslek lisesi mezunu olanların kendi alanlarındaki programları tercih etmeleri halinde ilgili ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının 0,05 ile çarpımı sonucunda bulunan puanın toplam puana ayrıca ekleneceğini'', dördüncü maddesi ise ''Meslek Yüksek Okullarının sınavsız geçişten boş kalan kontenjanlarına açık öğretim programlarına ve meslek liselerinin devamı niteliğindeki lisans programlarına YGS puanları esas alınarak yerleştirme yapılacağını'' düzenliyordu.

Davalı YÖK'ün bu karara itiraz hakkı bulunuyor. İtirazı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek.

İstanbul barosu'nun talebinin kabulu yüzbinlerce öğrencinin mağdur edilmesi anlamına geliyor. Ayrıca karar iptal edilmezse başlayan sınav süreci de aksayabillecek.

***

Gerekçede, şöyle denildi:

''Katsayı farkının belirlenmesinde davalı Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının iddia ettiği gibi bireylerin devlete karşı korunması değil, devletin bireylere tanıdığı ve yararlandırdığı hakların tam ve gereğince kullanılmasının sağlanması amaçlanmalıdır. Yani bireylerin haklarının birbirlerine karşı korunması, sahip olunan hakların özüne ve ruhuna uygun kullanımının sağlanmasıdır. Maddi olayda ölçülülük ilkesinin hareket noktası da öğrencilerin mesleki eğitim, genel lise eğitimi ve genel liseler içinde alan, bölüm seçerek oluşturdukları birikimin adil bir değerlendirmeye tabi tutulmasını sağlamaktır. Bu ayrımların kaldırılması sonucunu doğuran bir düzenlemenin eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacağı ve yargı kararlarına aykırı olacağı açıktır.''

-YÖK'ÜN SAVUNMASI-

Davalı Yükseköğretim Kurulu Başkanlığının savunmasına da yer verilen gerekçede, YÖK'ün yargı kararları nedeniyle oluştuğunu ileri sürdüğü hukuki boşluğu gidermek için belirlediği farklı katsayı oranına ilişkin açıklama yaparken ''yönlendirme amacıyla getirilen sınırlamanın bireyin yükseköğrenim hakkını ortadan kaldırmaması, istediği takdirde makul seviyede bir gayretle bu sınırlamayı aşabilmesine imkan verilmesi gerektiği, aksine bir yaklaşımın bireyi katlanamayacağı bir sorumluluk altına sokarak Anayasanın beşinci maddesine aykırılık teşkil edeceği, yasal kuralların ilgililerin farklı bir alanı tercih etmelerinin engellenmesi sonucunu doğuracak düzenlemeleri içermediği gibi meslek lisesi mezunlarına kendi alanlarından farklı bir alanda yükseköğrenim görmek istemeleri halinde de farklı katsayı uygulanacağına ilişkin bir düzenleme yer almadığı, farklı katsayı uygulamasının meslek liselerini olumsuz etkileyeceği, sınav sürecinin başladığı, kılavuzların hazırlandığı bu aşamada oluşacak değişikliklerin öğrencilerin başvurularında belirsizlik yaratacağı''nın ileri sürüldüğü belirtildi.

YÖK'ün bu savunmasının, farklı katsayı uygulamasını kaldıran düzenlemeye yönelik olarak açılan davalarda verilen savunmalarını tekrar eder nitelikte olduğu ifade edilen gerekçede, ''Bu şekilde katsayı farkının olmaması ya da olacaksa da aşılabilir bir niteliğinin bulunmasına yönelik olan bir amacın, mevzuatta öngörülen ve dairemizce ve İdari Dava Daireleri Kurulunca verilen kararlarda da vurgulanan temel ilke ve yaklaşıma uygun olmadığı açıktır. Ayrıca uygulanacak katsayı sınavlar sonucunda yerleştirmeye esas puanın hesaplanmasında dikkate alınacağından sınavlara başvurma ve sınavları engelleyici bir husus değildir'' denildi.

Gerekçede, ''1998 yılından itibaren uygulanan ve hukuka uygunluğu yargısal kararlarla istikrar kazanmış farklı katsayı uygulaması ile dava konusu karar alınıncaya kadar uygulanmakta olan alan içi tercihlerde 0.8, alan dışı tercihlerde 0.3 katsayısının esas alınacağına ilişkin düzenlemenin değiştirilerek alan içi 0.15, alan dışı 0.13 katsayı farkına dönüştürülmesine ilişkin dava konusu kararın hukuken geçerli bir sebebe dayanmadığı'' vurgulandı.

Kararın ayrıca yargı kararlarının gereklerine aykırı olduğu ve yargı kararlarını geçersiz kıldığı sonucuna ulaşıldığı belirtilen gerekçede, ''Bu durumda, dava konusu düzenlemenin ikinci maddesinde hukuka uyarlık bulunmamıştır. Düzenlemenin üçüncü maddesi ve kararın dördüncü maddesindeki puanlama sistemi ikinci maddeye dayandırılmış olduğundan, hukuki geçerliliğinden söz etmeye olanak yoktur. Dava konusu kararın iki, üç ve dördüncü maddelerinin uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararlar oluşacağı da açıktır'' denildi.

***

Danıştay 8. Dairesinin, YÖK'ün farklı katsayı uygulaması öngören kararının yürütmesinin durdurulmasına ilişkin gerekçesinde, uygulanmakta olan ve zaman içinde birtakım sonuçlar doğurarak istikrar kazanan bir düzenlemenin değiştirilmesi ya da kaldırılması için hukuk düzeninde veya maddi olayda bir değişiklik olması gerektiği vurgulanarak, ''Yani önceki uygulamayı kaldıran ve yeni bir uygulama getiren düzenlemenin hukuken geçerli sebeplere dayanması gereği tartışmasızdır'' denildi.

Dairenin gerekçesinde, davacı İstanbul Barosunun dava açma ehliyeti olup olmadığı konusu irdelendi. Çeşitli baro başkanlıklarının Danıştayda açtığı davalardan örnekler verilen gerekçede, Avukatlık Yasası'nda yapılan değişiklikten sonra açılan davalarda, dava açma ehliyetinin bulunup bulunmadığı saptanırken iptal davasının genel amacının yanı sıra dava konusu idari işlemin niteliği, bu işlemin hukukun üstünlüğünü, hukuk devleti ilkesini etkileyip etkilemediği, genel kamu yararı, Anayasa ile koruma altına alınan eşitlik, kişinin dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği, kanunsuz suç ve ceza olamayacağı gibi temel insan haklarının ihlal edilip etmediğine ve yargı kararlarının uygulanmaması veya geçersiz kılınması gibi hukuk devleti ilkesini zedeleyen bir durumun söz konusu olup olmadığına bakılarak menfaat ilgisinin olaya özgü ancak daha geniş yorumlandığı vurgulandı.

Dava konusu karar ile yükseköğretime girişte bir sistem getirildiği ve bu düzenlemeyle ülkenin eğitim sisteminin bütününün etkilendiği ifade edilen gerekçede, ''Dava konusu kararın bu özelliği nedeniyle genel kamu yararı ile ilgili bulunduğu açıktır. Yargı kararlarının uygulanmadığı savıyla açılan bu davada, işlemin hukuki niteliği ile hukukun üstünlüğünü koruma görev ve yükümlülüğü bulunan davacı baro başkanlığının iddiaları birlikte dikkate alındığında davacının dava konusu kararla menfaat ilgisinin bulunduğunun kabulü zorunludur'' denildi.

İstanbul Barosu Başkanlığının Yükseköğretim Genel Kurulunun 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle açtığı davada, davalı YÖK'ün ''İstanbul Barosunun dava açma ehliyetinin bulunmadığına ilişkin iddiası''nın da bu nedenlerle kabul edilmediği anımsatılan gerekçede, ''Davalı idarenin söz konusu kararına yönelik olarak verilen yürütmenin durdurulması kararı sonrası tesis ettiği dava konusu işleme karşı Baro tarafından dava açılabileceği de tartışmasızdır'' denildi.

Davacı baro başkanlığının YÖK'ün 21 Temmuz 2009 tarihli kararına karşı açtığı davada yürütmenin durdurulmasına karar verildiği anımsatılan kararda, YÖK'ün yeni kararının, Danıştay 8. Dairesi ve İdari Dava Daireleri Kurulunca verilen kararlar nedeniyle oluştuğu ileri sürülen hukuki boşluğun giderilmesi amacıyla tesis edildiğinin belirtildiği ifade edildi.

-''SINIRSIZ VE MUTLAK BİR TAKDİR YETKİSİNDEN SÖZ EDİLEMEZ''-

Anayasa ve yasalara göre, idarelerin takdir yetkisine dayalı olarak tesis ettiği işlemlerin de idari yargı denetimine tabi olduğunu vurgulanan gerekçede, şunlar kaydedildi:

''Takdir yetkisinin kullanımı idareyi yargı denetiminden bağışık kılmaz, hukuk devletinde sınırsız ve mutlak bir takdir yetkisinden söz edilemez. Hukuk devleti olmanın gereği, idarelerin takdir yetkisine dayalı olarak tesis ettikleri bireysel ya da düzenleyici işlemlerin hukuken geçerli ve objektif bir sebebe dayanmasıdır. Takdir yetkisine dayalı işlemlerin, hukukun belirlediği sınırlar ve eşitlik kuralı gözetilerek kamu yararına ve hizmetin gereklerine uygun şekilde objektif, makul ve geçerli neden ve gerekçelere dayalı olarak tesis edilmesi gerekir.''

Yürütmenin durdurulması kararının, davanın esası hakkında verilen kararlar gibi yerine getirilmesinin zorunlu olduğu vurgulanan gerekçede, yürütmenin durdurulması kararının hukuki gereklerine uygun bir işlem tesis edilmesinin de Anayasal ve yasal zorunluluk olduğuna işaret edildi. Gerekçede, şu tespitler yapıldı:

''Yargı kararlarının uygulanması konusunda idarelere herhangi bir takdir yetkisi tanınmadığı açıktır. Yani idarelerin yargı kararlarının doğruluğunu tartışma ve buna göre uygulama yapma yetkisi bulunmamaktadır. Anayasa ve yasa hükümleri ile idare hukuku ilkesi gereği idareler iptal kararının amaç ve kapsamına göre yeni bir işlem yapmak ve iptal edilen işlemden doğan sonuçları ortadan kaldırmak ve önceki hukuki durumun geçerliliğini sağlamakla görevlidir. Bu nedenle idareler iptal kararlarının amaç ve kapsamı dışında bir işlem tesis edemez. İdarelerin bu amaç dışında başkaca bir tercih ve takdir hakkı yoktur.''

-''MİLLİ EĞİTİM TEMEL YASASI'NIN ASIL AMACI''-

Yükseköğretim Kurulunun, 30 Temmuz 1998 tarihli kararı ile 1999 yılından itibaren başlatılan uygulama ile tek aşamalı sınav ve sözel, sayısal ve eşit ağırlıklı ortaöğretim başarı puanlarının hesaplanmasında farklı katsayı uygulamasının başlatıldığı belirtilen gerekçede, ortaöğretim kurumlarından mezun olanların öğrenim gördükleri meslek ya da alanda yükseköğrenim görmelerinin Milli Eğitim Temel Yasası'nın asıl amacı olduğu vurgulandı.

Bu amaca uygun olarak öğrencilerin meslekleri ya da alanları dışında eğitim görmek istemeleri halinde üniversite puanlarının daha düşük bir katsayı, tersine durumda ise daha yüksek katsayı uygulanacağına ilişkin anılan kararın alındığı ve uygulamanın 1999 yılından itibaren başlatıldığı ve o tarihten bu yana uygulandığı anımsatıldı.

Yükseköğretim Kurulunun bu kararlarıyla ilgili uygulamalarına karşı daha önce birçok dava açıldığı ve verilen ret kararlarının Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca da onandığı ifade edilen gerekçede, böylece, farklı katsayı uygulamasında hukukun temel ilkelerine, Anayasa ve ilgili yasalara aykırılık bulunmadığı sonucuna varıldığı belirtildi.

Gerekçede, davalı idarenin farklı katsayı uygulamasını kaldıran 21 Temmuz 2009 tarihli kararına karşı açılan davalarda, ''farklı katsayı uygulaması konusunda yargı kararlarıyla istikrar kazanmış bir sistemin yerleşmiş olduğu ve bu kararlardan sonra mevzuatta bu kararın aksine yapılmış yasal bir düzenleme bulunmadığı, yargı kararlarında yapılan hukuki değerlendirmelerin bugün için de geçerliliğini sürdürdüğünün belirlendiği'' kaydedildi.

Dairenin gerekçesinde, İdari Dava Daireleri Kuruluna yapılan itiraz üzerine verilen kararda da ''idarenin farklı katsayı belirlemesine yönelik yapacağı düzenlemede belirleyeceği katsayının ölçülülük ilkesi dikkate alınarak eğitim sisteminin yönlendirme esası gereği örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozmaması, alan/bölüm, mesleki eğitim, genel lise eğitimi gibi ayrımları ve yargı kararlarını geçersiz kılacak nitelikte olmaması gerektiği''nin vurgulandığı anımsatıldı.

İdarenin yargı kararları üzerine farklı katsayı uygulaması konusunda bağlı yetki içinde bulunmasına karşın, bu katsayıların belirlenmesi noktasında takdir yetkisine sahip olduğu vurgulanan gerekçede, ''Ancak bu yetkinin kullanımı da mutlak ve sınırsız değildir. Bir başka anlatımla uygulanmakta olan ve zaman içinde birtakım sonuçlar doğurarak istikrar kazanan bir düzenlemenin değiştirilmesi ya da kaldırılması için hukuk düzeninde veya maddi olayda bir değişiklik olması gerekir. Yani önceki uygulamayı kaldıran ve yeni bir uygulama getiren düzenlemenin hukuken geçerli sebeplere dayanması gereği tartışmasızdır'' denildi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=949425&title=yasakci-baro-itiraz-etti-danistay-katsayi-kararini-durdurdu&haberSayfa=0
#1427
İstanbul 10. İdare Mahkemesi'nin metrobüs zammını iptal etmesi üzerine UKOME'nin yeni fiyatları belirleyeceği toplantıdan zammın kaldırıldığı kararı çıktı.

Saraçhane'deki Belediye binasında gerçekleştirilen UKOME toplantısında metrobüs zammının kaldırılması ile birlikte birçok konu görüşüldü. Toplantıda Büyükşehir Belediyesi'nin 16 Kasım 2009'da uygulanmaya başladığı 50 kuruşluk metrobüs zammı görüşüldü. İstanbul 10. İdare Mahkemesi'nin durdurduğu metrobüs zammı kararına uyularak zammın kaldırılmasına karar verildi. Geçtiğimiz Kasım ayında uygulanmaya başlanan yüzde 33'yük zam UKOME toplantı kararının İstanbul Büyükşehir belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın imzalamasının ardından kaldırılacak. Büyükşehir hukukçularının toplantıda metrobüsün 4 hattan oluştuğunu 2 liralık taşımacılığın ucuzluğunu savunduğu öğrenildi. Hattın 42 kilometre uzunluğunda olduğunu köprüden geçtiğini bu nedenle 50 kuruşluk zamma gerek olduğunu belirten hukukçular buna rağmen mahkeme kararına uyularak zammı kaldıracaklarını söyledi.

Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME), İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Adem Baştürk başkanlığında toplandı. Toplantıda başta İstanbul 10. İdare Mahkemesi'nin durdurduğu metrobüs zammını ve yeni ücreti belirlemek olmak üzere birçok konu görüşüldü. Daha önce 24 Kasım'da yapılması planlanan ancak ileri bir tarihe ertelenen toplantı dün Saraçhane'deki Büyükşehir binasında yapıldı. İstanbul'da ulaşım ile ilgili 17 kuruluşun temsilcilerinin yer aldığı toplantı da geçtiğimiz Kasım ayında yapılan metrobüs zammı ve ulaşım ile ilgili birçok konu görüşüldü. Toplantıda görüşülen en önemli konuların başında İstanbul 10. İdare Mahkemesi tarafından alınan metrobüs zammının durdurma kararı geliyor. UKOME toplantısında ele alınan mahkeme kararı görüşülerek uyulmasına karar verildi. Bu sayede Büyükşehir Belediyesi tarafından günde 750 bin kişinin kullandığı 42 kilometrelik metrobüs hattında uygulanan yüzde 33'lük zam kaldırıldı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş mahkemenin verdiği karar sonrası yaptığı açıklamada yapılanan zam olmadığını bir fiyat düzenlemesi oluğunu savunmuştu. Topbaş, metrobüs hattının uzunluğunun 42 kilometre olduğunu belirterek, eskiden bu mesafenin 3-4 biletle geçildiğini kaydederek bu ücretin, 2 lira yapıldığını söylemişti. Topbaş, "İzmir ve Ankara'da çok daha kısa mesafeden bu bedel alınmakta. Burada yapılan uygulamanın bir zam olarak değerlendirilmemesi gerekir. Yargının vermiş olduğu bu karara itirazımızı yapacağız" diyerek mahkemenin verdiği durdurma kararına tepki göstermişti.

Yasin Kılıç
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=949474&title=metrobus-biletleri-yeniden-15-lira
#1428
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), tartışmalı iki konuda Türkiye aleyhine açılan davalarda kararını açıkladı. Mahkeme, kimlik kartlarında "din" ibaresinin yer almasını insan hakları ihlali olarak değerlendirirken, Kürt kökenli isimlerde "q, x, w" gibi harflerin kullanılmamasını ihlal olarak görmedi. AİHM'nin bu iki konuda aldığı kararlar bundan sonraki benzer nitelikli davalar için örnek oluşturacak.

Davalardan ilki, kimlik kartında yer alan din hanesine "İslam" yerine "Alevi" ibaresini koydurmak isteyen Sinan Işık adlı bir vatandaş tarafından açıldı. Bu talebi resmi makamlar tarafından reddedilen Işık, konuyu yargıya taşıdı. Mahkemenin görüş istediği Diyanet İşleri Başkanlığı,  "Aleviliğin bir din değil mezhep" olduğunu belirtti. Mahkeme de Diyanet'in görüşüne dayanarak Işık'ın başvurusunu reddetti. Yargıtay'dan da aynı sonuç çıkınca 2005'te AİHM'ye başvuran Işık, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına alan 9., adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. ve ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesini ihlal ettiğini savundu.

Kimlikten kalkacak
Konuya genel bir perspektiften yaklaşan AİHM, kimlik kartlarında "din" hanesinin bulunmasının başlı başına insan hakları ihlali olduğuna ve devletin bu konuda tarafsız olması gerektiğine hükmetti.
AİHS'nin 9. maddesinin ihlal edildiğini belirten AİHM'nin kararı, halen uygulamada olan "istenmesi halinde din hanesinin boş bırakılması" uygulamasının da insan hakları açısından yetersiz olduğu anlamına geliyor.
Karara itiraz etme hakkına sahip olan Türkiye'nin üç ay içinde itiraz etmemesi durumunda karar kesinleşecek ve Türkiye ilgili uygulamayı değiştirmezse kimliğinde din hanesinin yer almasını istemeyenler için AİHM yolu açılacak.

"q, x, w" başvurusuna ret
Kimlik kartlarında yer alan Türkçe isimlerin, içinde "q, x, w" harflerinin de yer aldığı Kürtçe versiyonlarıyla değiştirilmesini talep eden Kürt kökenli sekiz Türk vatandaşı tarafından açılan dava da AİHM tarafından karara bağlandı.
Türk yargısına başvuran davacıların talepleri "alfabede bu harflerin bulunmadığı" gerekçesiyle reddedilmişti. Bunun üzerine AİHM'ye başvuran davacılar, günlük yaşamda kullandıkları isimlerin resmi kimliklerde yer almamasının özel yaşamın ihlali ve ayrımcılık anlamına geldiğini savundu.

İlerleme Raporu'nda da vardı
Yıllar önce Avrupa Birliği Komisyonu'nun da İlerleme Raporu'na yansıttığı bu sorun, AİHM tarafından insan hakları ihlali olarak görülmedi. AİHM, Kürtçe isimlerin Türkçe ortografa (imla kurallarına) uygun olarak kullanılmasının önünde yasal bir engel olmadığına ve diğer ülkelerde de benzer uygulamalar bulunduğuna dikkat çekerek, Türk makamlarının bu konudaki değerlendirme marjının insan hakları açısından sorun yaratmadığına hükmetti.

Işık: Din ibaresi kalkmazsa 'Alevi' yazdıracağım
AİHM'de açtığı davada, nüfus cüzdanındaki din ibaresinin kaldırılması kararı alınmasını sağlayan Sinan Işık (48), "Bu karar sessiz devrimdir. Devlet hem laik olsun, hem insanlığa layık olsun. Ancak, illa kalması yönünde bir uygulama olursa, ben yine 'Alevi' yazılması için mücadelemi sürdüreceğim" dedi.
Konak Belediyesi'ne bağlı Toros Kütüphanesi'nde çalışan Işık, altı yıl önce AİHM'ye açtığı davadan talebi yönünde karar çıkması için zorlu bir mücadele verdiğini belirterek, şunları söyledi:
"Gerçekten çok önemli, beklediğim tarzda bir karar çıktı. Hatta, AİHM hâkiminin gerekçesi, benim ağzımdan çıkmış gibi. Türkiye'ye hayırlı olmasını temenni ediyorum. Kıymetini bilecekler için önemli bir karar. Sonuçta haklı çıktığım için sevinçliyim, insani mücadelemi başarıyla sonuçlandırdığıma inanıyorum. Ben, Aleviliğin, İslam dışı olduğuna kesin olarak inandım. Alevi olarak doğdum, yaşadım ve öleceğim. Bu nedenle nüfus cüzdanımdaki din hanemde 'İslam' yazılmasını kabullenemedim, bu yükü de taşımak istemedim. Çünkü benim dini tercihim bu. Devlet hem laik olmalı, hem de insanlığa layık olmalı. Artık ortada bir AİHM kararı var."
Işık, hükümetin "Alevi açılımı"na güldüğünü belirterek, "Açılım yapmak isteyenlerin de işi zor. Müslümanlık ile Aleviliği nasıl formüle edecekler? Benim ibadet yerim cemevleridir. Eğer bu süreçte cemevlerine garip bir statü verilirse, onun için de mücadele etmeye hazırım" diye konuştu.

En çok tepkiyi Aleviler verdi
Işık, dava sürecinde "misyoner, vatan haini, ajan" gibi birçok suçlamayla karşılaştığını, en çok tepkiyi Alevilerden aldığını belirterek, şöyle konuştu: "Herkes, dini inancından dolayı başına bir şey gelmesinden korkuyor. Sayıları 10 milyonlarla ölçülen bir Alevi toplumu var, görmezden gelinemez. Laik toplumlarda bu tip korkuların olmaması gerekir." 
TURAÇ TOP İzmir DHA

IŞIK'IN AVUKATI:
Kimliklerin değişmesi gerekiyor
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM), nüfus cüzdanlarında "din" ibaresinin yer almasını insan hakları ihlali olarak değerlendirmesi, yeni bir tartışmayı da başlattı. "Ben Alevi bir yurttaşım. Nüfus kâğıdımda 'İslam' yazması beni rahatsız ediyor. Din hanesindeki 'İslam' kelimesi kaldırılsın, yerine 'Alevi' yazılsın" diyerek başlattığı yargı sürecinin sonunda Türkiye'yi mahkûm ettiren İzmirli Sinan Işık'ın avukatı Kazım Genç, "Nüfus cüzdanlarının değişmesi ve din hanesinin kalkması gerekiyor" dedi.
AİHM'nin, kimsenin inancını açıklamaya zorlanamayacağına karar verdiğini belirten Genç, "Bu karar, Türkiye'deki her yurttaşı kapsıyor. Alevisi, Sünnisi fark etmez. Bu kararla kanunda değişiklik yapılarak, nüfus kâğıtlarının değişmesi ve din hanesinin kalkması gerekiyor" dedi.
TÜRKER KARAPINAR Ankara

BAYDEMİR:
Q, W, X kararı politik, itiraz edeceğiz'
AİHM'nin, nüfus cüzdanlarına "q, w, x" harflerinin kullanıldığı Kürtçe isim yazılması konusunda açılan davada Türkiye'yi haklı bulması, davayı açanları hayal kırıklığına uğrattı. AİHM'ye başvuran sekiz kişiden biri olan Medeni Alpkaya, istediği ismi kullanamamasının kamu vicdanını yaraladığını söyledi. Kemal Taşkın ve Medeni Alpkaya adına AİHM'de dava açan avukat Reyhan Yalçındağ Baydemir, son zamanlarda AİHM'nin bazı kararlarını politik bulduğunu, karara yasal süresi olan üç ay içinde itiraz edeceklerini söyledi. Baydemir, "Son derece dar yorumlanmış. Bu ülkede Türk olmayan insanlar, onların alfabelerinde Türkçe olmayan harfler var. Bu insanların mağduriyetleri nasıl ortadan kalkacak? İş yükünden kurtulmak için peş peşe doğru olmayan kararlar veriyor" dedi.
Dava açan sekiz kişiden birinin de Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Sekreteri Emirali Şimşek olduğu, nüfus cüzdanına Kürtçede "Direniş" anlamına gelen "Berxwedan" adının eklenmesini istediği, kalan beş kişinin Abdülkadir Fırat, Emin Ang, Doğan Genç, Celalettin Yöyler ve Reşit Sünbül olduğu belirtildi.
FERİT ASLAN Diyarbakır DHA

Savaşlara tepki için din hanesini sildiren de var
Muğla'da, Yatağan'a bağlı Madenler köyünde oturan Nuri Ermiş (68), geçmişten bugüne Müslüman ülkeler arasında yaşanan savaşlara tepki amacıyla nüfus cüzdanındaki 'İslam' ibaresini sildirdi. Ermiş, Yatağan Nüfus Müdürlüğü'ne verdiği 28 Ocak 2010 tarihli, gerekçesiz dilekçenin ardından hiçbir zorlukla karşılaşmadan 'İslam' ibaresinin silindiğini belirtti.
CAVİT YILDIRIM Muğla DHA

AİHM'nin Sinan Işık kararı
AİHM'nin Sinan Işık kararı nüfus cüzdanlarındaki din hanesiyle ilgili. Sinan Işık Alevi bir vatandaş. Nüfus cüzdanındaki din hanesine İslam değil "Alevi" yazılmasını istiyor. Bu isteği kabul edilmeyince İzmir Asliye Mahkemesi'nde dava açıyor. Mahkeme, Diyanet İşleri Başkanlığı'na soruyor. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın "Aleviliğin bağımsız bir din olmadığı, İslamın bir yorumu olduğu" yönündeki görüşü üzerine, davacının istemini reddediyor. Karar Yargıtay'ca onaylanıyor.
AİHM'nin kararı laiklik ve din özgürlüğüyle ilgili bazı noktalara açıklık getirmesi bakımından önemli. AİHM davayı, negatif özgürlük, yani kimsenin dinsel inancını açıklamak zorunda olmaması açısından inceliyor.
Kararda şu görüşlere yer veriliyor:
"- Demokratik bir toplumda devlet çoğulculuğun garantörüdür. Bu, dinsel çoğulculuğu da kapsar. Devletin bu görevini yerine getirebilmesi için tarafsız olması gerekir. Mahkemenin, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın görüşüne dayanarak, başvurucunun inancıyla ilgili bir değerlendirme yapması, devletin dinsel inançlar karşısında tarafsızlığıyla bağdaşmaz.
- Türk yasalarına göre, başvurucu bir dilekçe vererek din hanesinin boş bırakılmasını sağlayabilir. Ancak din hanesinin boş bırakılmasını talep etme, belirli bir inancı açıklamak anlamına gelir. Bunun zorunlu olması dinsel inanç özgürlüğüyle bağdaşmaz."
AİHM, bu gerekçelerle, 1 oya karşı 6 oyla Sözleşme'nin din ve vicdan özgürlüğüne ilişkin 9 maddesinin ihlal edildiğine karar verdi.
AİHM kararları bağlayıcı nitelikte. Devletler kararları uygulamak zorundalar. Kararın uygulanması, ihlale yol açan nedenin ortadan kaldırılması amacıyla devletin gereken önlemleri alması demek. Bu davada, kararın uygulanması için Türkiye'nin yasasını değiştirerek nüfus cüzdanlarından din hanesini kaldırması gerekecek.
RIZA  TÜRMEN

http://www.milliyet.com.tr/aihm-din-hanesi-insan-haklari-ihlali/guncel/haberdetay/04.02.2010/1194234/default.htm
#1429
Ankara'da bir polis memuru, eşinin aşırı titiz olduğunu gerekçe göstererek boşanma davası açtı. Örnek olarak da beş yıllık eşinin kendisini çamaşır suyuyla yıkadığını gösterdi. Suçlamaları reddeden eş, 'Şiddete uğruyorum' dedi.

Ankara Emniyet Müdürlüğü'nde polis memuru olarak görev yapan bir çocuk babası F.K., temizlik hastası olduğunu söylediği eşi N.K.'nin, kendisini leke çıkarıcı Domestos'la yıkamasını gerekçe göstererek, boşanma davası açtı. F.K., beş yıllık eşinin, yiyecekleri elmayı bile çamaşır suyu ile yıkamasını da boşanma gerekçesi olarak gösterdi.

Üniformamı ve silahımı çöpe attı

Eşinin kendisini eve almadığını ve ölümle tehdit ettiğini belirten F.K., şunları söyledi: "Eşim temizlik hastasıdır, sabahlara kadar evde temizlik yapar. Komşularımız da şikâyetçi. Bu yüzden tedavi görüyordu ama yarıda bıraktı. Sudan bahanelerle kavga çıkarıyor, beni ölümle tehdit ediyor. Son tartışmamızın ardından kavga etmemek için evden ayrıldım. Kardeşimde kaldım, kardeşimi bile arayıp hakaret etti. Diğer gün gittiğimde beni eve almadı. Meslektaşlarımla eve giderek resmi üniformamı ve silahımı almak istedim. Bizi saatlerce kapıda beklettikten sonra üniformamı ve silahımı çöp kutusunun içerisinde kapının önüne koyarak teslim etti. Bu olaya meslektaşlarım şahittir." Yengem bizi koltuğa bile oturtmaz Ankara 5'inci Aile Mahkemesi'nde geçen hafta görülen duruşmada tanıklar dinlendi. F.K.'nin kız kardeşi G.K., "Bir gün ağabeyim bize geldiğinde gözleri kızarmıştı. Ne olduğunu sorduğumda, 'Banyo yaparken karım başımdan aşağıya bir şey döktü, gözlerim ve vücudum yandı. Ne olduğunu sorduğumda karım, 'Domestos'la yıkıyorum mikropları öldürüyor' dedi' yanıtını verdi. Yengem temizlik hastasıdır, bu yüzden evine kimse gitmez. Gittiğimizde sürekli temizlik yapar koltuklara kimseleri oturtmaz" dedi. Duruşma karar için ertelendi.

Ben normal bir kadınım N.K. ise mahkemeye avukatı aracılığıyla sunduğu cevap dilekçesinde suçlamaları kabul etmedi. Eşinin kendisine şiddet uyguladığını iddia eden N.K. şunları söyledi: "Silah eğitimi almış, savunma eğitimi almış bir erkeği ben nasıl tehdit edeyim, istemediği şeyleri nasıl yapayım? Ben normal bir kadın gibi sadece evimi temizliyorum. Beni dövdüğü için bir keresinde 155 polis imdatı arayıp eve polis çağırdım."

www.hurriyet.com.tr/gundem/13681576.asp?top=1
#1430
Hastalıktan korunmanın en önemli yollarından biri temizliğe dikkat etmek.

Grip virüsünün yayılmasını engellemek için ülke genelinde tedbirler alınıyor. İnsanlar artık uzaktan selamlaşıyor, hapşırırken mendil kullanıyor ve hem kişisel bakımlarında hem de ev temizliklerinde eskisinden daha dikkatli davranıyorlar.

Bütün bunlar, domuz gribi vesilesi ile bizlerde kalıcı ve güzel toplumsal alışkanlıklar bırakması muhtemel bilinçlenme durumları. Ancak bu süreçte dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu var. Özellikle bazı ailelerin çocukları için aşırı endişeye kapılarak temizlik ve hijyende çok ileri gitmeleri uzun vadede hem bedensel sağlık hem de psikolojik sağlık yönüyle sorunlara yol açabilir. Yapılan birçok araştırmada çocukluk yıllarında yeterince mikropla karşı karşıya kalmayan çocukların yetişkinlikte diğer çocuklara nazaran daha çok hastalanma eğiliminde olduğu saptanmıştır.

Sadece bedensel değil psikolojik açıdan da baktığımızda birçok potansiyel sorundan söz edilebilir. Elleriyle hiçbir şeye dokunamayan, ellerini 5 kereden az yıkayınca temizlenmediğini düşünen, evin her köşesini çamaşır sularıyla defalarca silen ve buna benzer davranışlarıyla hem kendine hem de çevresindekilere hayatı yaşanmaz hale getiren obsesif (takıntılı) kişiler, bu gibi temizliğin çok aşırı önemsendiği ortamlarda daha fazla ortaya çıkabiliyor.

Temiz olalım derken, obsesyona yakalanabilirsiniz. Veya çocuklarınızı farkında olmadan obsesif yapıyor olabilirsiniz. Temizliğin abartıldığı, temizlikle ilgili çok fazla uyarımın olduğu ortamlarda çocuklar takıntılı yetişebilir. Çünkü bu konuyla ilgili aldığı uyarımların yoğunluğu beynindeki temizlik tutkusunu ve kirliliğe karşı hassasiyeti artırabilir ve bu da temizlik takıntısına dönüşebilir.

Her şeyin en güzeli orta yolu bulmaktan geçiyor. Gribe karşı temiz olalım ama bunu bir takıntıya dönüşebilecek kadar da büyütmeyelim. Yoksa gribe yakalanmayayım derken obsesyona takılabilirsiniz.

HAKAN METAN Fatih Koleji Psikolojik Danışmanı
http://www.zaman.ro/ro/detaylar.do?load=detay&link=9085&bolum=158
#1431
Modern psikolojinin her birine ayrı teşhis ve tanımlar bulduğu fobi, takıntı, şizofreni, paranoya vb. gibi kavramların tümü dini literatürde "vesvese" ve "evham" ile izah edilirdi.

Hepsi de birbirinden farklı olan psikolojik durumları tek bir terimle ifade etmek elbette sıkıntı doğurur. Fakat bu sıkıntı "vesvese"ye verilen farklı tariflerle fazlasıyla aşılmıştı. Bu tariflerin her biri, vesvesenin farklı bir türüne karşılık sayılabilirdi.

Vesvese, konuluşu itibarıyla doğal bir kelime. "Nefsin ya da şeytanın fiskosu, fıs-fıs-fıs diye üflemesinden" yola çıkılarak türetilmişti. Daha kolay anlaşılması için vesveseyi şöyle tanımlayabiliriz: Gözün ardında ve beynin önünde sinema perdesi gibi bir perde gerili olduğunu düşünün. Bu perdede ayartıcı güdülerin baskısındaki bilinçaltı, ya da dışardan ve içerden bilincimiz üzerinde baskı kurmaya ve ruhun bilinç üzerindeki etkisini yok edip orada hüküm yürütmeye çalışan her tür şeytani güç film oynatır.

Eğer şeytani güçlerin filminin seyircisi olursanız, onlar oynatmaktan usanmaz. Siyah-beyaz, renkli, üç boyutlu... Avantür, romantik, korku, şiddet, cinsellik sömürüsü içeren filmler... Şeytanın arşivi çok geniş. Kur'an'ın buyurduğu gibi "önlerden, arkalardan, sağlardan, sollardan gelerek" insanı ayartmaya çalışır.

Peki, insan üzerinde bir gücü var mı?

Kur'an defaatle "asla" diyor. Rabbimizin dilinden "Senin benim kullarım üzerinde etkili bir otoriten (sultân) yoktur".

Peki, şeytan ve tüm şeytansılar bu gücü nereden alıyor?

Vesvese verdiği insanın kendisinden. Yani mağdurdan. İradenizde oluşacak her zaaf, şeytanın ve nefsin gücüne dönüşür. Siz adeta iradenizden şeytana ve nefse transfer yaparsınız, o da sizden aldığını size karşı kullanır.

Unutmayın: Seyircisi olmayan oyun uzun süre devam etmez. Eğer siz onun seyircisi olmayı ısrarla sürdürürseniz, o zengin galerisinden sizin için, sizin zaaflarınıza, eğilimlerinize, çürük yanlarınıza uygun bir film seçer.

Herhangi bir konudaki korkunuz bir zaafa dönüşmüşse. Kalenizi oradan döver toplarıyla. Çünkü orası kalenin en zayıf yanıdır.
Herhangi bir konuda takıntınız varsa, bilincinizi oradan tırtıklar. Geminizi delmeye oradan başlar ki, su alıp da batsın.

Şehvet, şöhret, tutku, para... Hatta kimi zaman insanın ibadetini dahi kendi emelleri uğruna kullanmaya, Kur'an'ın ifadesiyle onu "Allah'la aldatmaya" bile kalkışır. (35.5)

Şeytanın ve şeytansıların vesvese ve vehimleri hakkında birçok eser vermiş ulemamız. Ama bunların içerisinde en müstesnası İbnu'l-Cevzi'nin Telbisu İblis'i.
Peki, bütün bu saldırılara karşı ne yapmalı?
Bir kez şeytanın ve nefsin tasallutundan azade bir kul düşünülemez. Herkes her an vesvese ve evhama karşı mücadele etmek durumundadır. O halde böyle bir saldırıya muhatap olmak suçlanacak bir şey değildir. Hele küçük vehimlerimizi büyütmekten daha büyük vesvese olamaz.

Yükseklik korkusu olan birine "Yahu sen nasıl Müslümansın?" diye tarizde bulunmanın abesliği gibi. Ya da fareden aşırı korkan birinin "Allah korkusunu" sorgulamak gibi. Bu abesle iştigaldir. Elbet bu bir zaaftır, ama iman zaafı diyecek kadar da değil. Bunun bir yığın psikolojik ve bilinçaltı sebepleri vardır ve bu sebepler bazen basit bir klinik müdahaleyle bile çözülebilir.

Ama bu konudaki zaafın derecesi ne olursa olsun yine de mümin, imanın makarrı olan akleden kalbi bir rehabilitasyon merkezi olarak kullanmayı bilmelidir. Söyler misiniz; iman bize emniyet vermeyecekse başka ne verir?

Vesvese ve evhamdan kurtulmak isteyen, şeytanın filmini seyretmesin.

http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=373&yazar=7
#1432
a. Vesvese, imanın kuvvetindendir

Önce hemen şunu belirtelim ki, vesvese çok korkulacak bir şey değildir, çünkü iman var ki, vesvese geliyor. Sahabe-i kiramdan Efendimiz'e gelip, "Yâ Resûlallah, vesveseye mübtelâyım." diyen birine, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) cevabı, "Endişe edilecek bir şey yok; o mahz-ı imandır, imanın kuvvetindendir."[1] şeklinde olurdu. Şeytan, sizde de iman cevheri, ibadet hazinesi, namaz ve dine hizmet cevheri olduğunu bildiği içindir ki, korsanlık yapmakta ve size karşı taarruza geçmektedir. Korsanlık, belki denizlerde yapılan şekliyle tarihe gömülmüştür ama, şeytana bakan yönüyle Âdem (aleyhisselâm) ile başlamış olup, kıyamete kadar da devam edecektir.

Nasıl deniz korsanları, hazine taşıyan zengin gemilerine tecavüz eder ve define bulunan adalara saldırırlar, öyle de şeytan dahi, mü'minin iman cevheri taşıyan kalbine hücum eder. Zaten o, tamtakır, kupkuru ve bomboş kalblerle uğraşmaz; böylelerine vesvese okları göndermez. Hırsızlar bile zengin evleri kollarlar; Doğu'nun ve Batı'nın kâfir ve zalimleri de öyle değil mi?..

Vesveseye düşen mü'min, "Şeytan bütün cephelerde mağlup oldu; bu yüzden, şimdi de iman ve İslâm'a ait vesveselerle, şüphelerle beni meşgul etmek, hazineme el atmak istiyor; ama, benden bir şey koparamayacak. Bu, onun son çırpınışlarıdır; bir gün gelecek, benden bir şey koparamayacağını anlayınca çekip gidecektir.. kapıma haydut kılıklı birinin gelip, birkaç gün el açtıktan sonra çekip gitmesi gibi. Hoş, gitmese de kapılar ona sürmeli ve beni koruyan kale de çok sağlam; bana Allah'ın izniyle hiçbir şey yapamaz." diye düşünmelidir.

b. Vesvese, kalbin malı değildir

Kalb rahatsız olduğuna göre, vesvese kalbe mal edilemez; çünkü eğer o, kalbin malı olsaydı, kalb ondan rahatsız ve tedirgin olmayacaktı ve böyle bir kalble şeytan da uğraşmayacaktı...

Kalbin rahatsız ve tedirgin olması şundandır: Kalb, vesveseye razı değil, sahip de değil; vesvese ile arasında mânâ ve mahiyet bakımından bir münasebet olmadığı içindir ki, kalb vesveseden rahatsız olmaktadır. Kişinin gösterdiği reaksiyondan, ateşinin yükselmesi, kaşlarının çatılması, başının ağrıması, iştiha ve ağız tadının kaçmasından anlıyoruz bunu; tıpkı vücuda giren yabancı mikroplara ve bu mikropların fizyolojik yapıda açtığı rahnelere, meydana getirdiği arızalara karşı vücudun muharipler üretmesi, antikorları devreye sokması ve bu ciddî muharebenin meydana gelmesi neticesinde hararetin yükselmesi gibi. İşte, şeytanın da kalbimize gönderdiği bizim malımız olmayan yabancı hayal, düşünce ve vesveselere karşı mânevî yapımız, iman potansiyelimiz, âdeta antikor üreterek, bu şer ve şerareler ordusuna karşı kavga vermekte, bunun neticesinde de ateşimiz yükselip, kalbimiz sıkılmaktadır. Eğer, vücudumuz herhangi bir mukavemette bulunmuyor ve boğa yılanı görmüş bir keçi gibi hemen teslim oluyorsa, o zaman, AIDS virüsüne karşı antikorların teslim-i silah ettikleri gibi, bizde de iş bitmiş demektir. Gelen vesvese karşısında kalbimiz, imanımız mukavemet etmezse, o zaman vesvese de olmaz, hararet de yükselmez! Bu, "Gel, ne istersen yap!" demektir ki, şeytanın da istediği budur.

c. Vesveseye maruz kalb, içine kötülerin çer-çöp attığı pınara benzer

Meseleyi bir de şöyle düşünebiliriz: Berrak, saf ve tertemiz bir su kaynağı var; bileşikleri, tadı ve takdim ettiği şifasıyla zemzem suyu gibi bir su kaynağı. Herkes tarafından malum ve meşhur hâle gelmiş, dünyaca da kabul edilmiş mübarek bir kaynak. Şimdi, hain biri geliyor, sinsice kaynağa yaklaşıp, su üzerine boya, toz, çer-çöp döküp kaçıyor. Siz bunu görünce, "Eyvah" diyorsunuz; "Pınarım kurudu, mahvoldu, pislendi ve ölüp gitti!" Oysa, hakikat böyle değildir. Akan su, üzerine atılan o çer çöpü götürecek ve safiyetini muhafaza edecektir. Sizin kalbiniz, imanınız berrak, pırıl pırıl bir pınar ise, o zaman bulandırmak için üzerine atılan tozun, toprağın ona hiçbir zararı olmayacaktır. O toz, toprak akıp gidecek ve sizin menbaınız her zaman temiz kalacaktır. Demek oluyor ki, o bulanıklık pınarın kendinden değil... Evet, işte vesveseye maruz kalb de böyledir...

d. Vesvese, iradî olmayıp, fiiliyata da dökülmüyorsa insanı mesul etmez

Bildiğiniz gibi, mükellef ve mesul olmada irade ve şuur şarttır. Hayvanatın yanı sıra mecnunlara, aklı, şuuru yerinde olmayanlara teklif yoktur. Bu itibarla, vesvese için irade devrede değilse ve plân, programı yapıp, "gel" diye kalb ve düşünce kapılarımızı bizzat kendimiz aralamıyorsak, mesul sayılmayız. Elverir ki, onu fiiliyata dökmeyelim, işlemeyelim. İrade, umumiyetle böyle kendi kendine gelen vesveseyi karşısında bulur ve ona mukavemet edemez, çünkü o davetsiz gelir. Ayrıca insan, tedai-i efkâr ile iradesi dahilinde olmadan gördüğü, duyduğu ve okuduğu şeylerle de birtakım hatıralara, hayallere ve düşüncelere maruz kalabilir. Aslında, çok defa bunlardan kurtulmak mümkün de değildir; çünkü insanın bu hâli, yaratılışının muktezasıdır.

e. Vesvese, insanın ilerlemesine mâni olmayan örümcek ağı gibidir

Vesvese, kendine has tutarsızlığıyla bilindiği zaman zararlı olmaz. Kur'ân, "Muhakkak, şeytanın hilesi zayıftır."[2] diye ferman etmektedir. Evet var ama, yok gibidir şeytanın hilesi. Meselâ, iki duvar arasından geçmek istiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, bir örümcek, ağlarını gerip yolunuzu kapatmış; döner misiniz, devam mı edersiniz? Örümcek ağı sizin ilerlemenize mâni olabilir mi gerçekten? Şüphesiz hayır; onu bir engel olarak görmez ve hiçbir şey yokmuş gibi yolunuza devam edersiniz.

Efendimiz, şeytanın dalâleti, küfrü, küfranı, günahı ve kötülükleri yaptırmadığını ve elinden tutup da kimseye günah işletemeyeceğini beyan buyurur. Şeytanın yaptığı, ancak fenalıkları süsleyip-püslemek, allayıp-pullamak, cazip ve çekici göstermektir.[3] İyiyi de kötüyü de yaratan, dalâlete de hidayete de sevk eden Allah'tır (celle celâluhu). Rengârenk köpüklerle süslenip imar edilmiş bir saray gibidir şeytanın vesveseleri; fakat altında derin çukurlar bulunur, kilometrelere ulaşan derin çukurlar...

Gelip geçiciliği bilindiği zaman vesvesenin zararı olmaz. Vesvese, üflemekle uçup giden tüy kadar zayıftır. Bir ara toplanıp sonra dağılıveren bulutlara benzer o; ardından ne yağmur gelir, ne de yel!.. O, uçak yolcularının bir anlığına içine düştüğü hava boşluğu gibidir; ne feryat etmeye değer, ne de dövünüp yakınmaya!..

f. Vesvese, üzerinde durulmadığı ve dert hâline getirilmediği takdirde hiçbir zarar vermez

Düşüncenize bulaşıp da onu kirletmeyeceğini bildiğiniz zaman vesvese zararlı olmaz. Vesvese, hayal aynasında sönüp gidecek derecede zayıf ve gelip geçici bir iz; leke ve pislik bulaştırmayacak bir görüntü ve çok hafif yansımalardan ibarettir. Akla ve hayale gelen şeyler, hayır kaynaklı ise akıl ve düşünceyi bir derece nurlandırır; fakat şer kaynaklı bir vesvese ise, o zaman da akla, düşünceye ve kalbe tesir etmez, kir bırakmaz ve zarar da vermez. Elinizde tuttuğunuz aynaya karşıdaki yılanın görüntüsü aksetse, aynadaki o yılanın elinize zararı olur mu? Ya da, aynaya akseden bir pislik elinizi kirletir mi? Veya elinizdeki aynaya akseden alevli ateş, elinizi yakar mı? Aynen bunun gibi, nasıl karnınızdaki pisliklerin namaza ve elmasın etrafındaki kömür tozlarının elmasa zararı yoksa, aynı şekilde, şeytanın da dışta ya da içte aslî ve zatî bir varlığı ve hüviyeti olsa bile, attığı okların, gönderdiği görüntülerin aslî hüviyeti ve hiçbir zararı yoktur.

Üzerinde durmadığınız, merakla üzerine varmadığınız, sahip çıkıp kabullenmediğiniz, küçük görerek şişmesine meydan vermediğiniz ve bir dert hâline getirmediğiniz zaman, vesvesenin hiçbir zararı olmaz. Ona hep tepeden bakacak ve "Allah'ın (celle celâluhu) izniyle bunun altından vurup, üstünden çıkarım." diyeceksiniz.

g. Vesvese, zararlı tevehhüm edildiği zaman zarar verir

Şimdiye kadar anlattıklarımızın hilâfına hareket edildiği takdirde vesvesenin zararı olabilir. Evet vesvese, zararsız olduğu bilinmeyip, zararlı tevehhüm edildiği zaman zararlıdır. Üzerinde durulup kurcalandığı ve merakla karıştırıldığı zaman zararlıdır o; büyük gördükçe, mühimsedikçe büyür ve bir balon gibi şişerek bizi yutacak hâle gelir. Bir arı kovanı içinde yüzlerce arı bulunur ama, siz önemsemeden kovanın önünden geçer gidersiniz.. vesvese karşısında da yapmamız gereken şey, bundan farklı olmamalıdır.

Şeytan, zayıf ve geçici bir görüntü karesini hayalimize atar; biz de cazip bulur ve onu işlettirirsek, o bir karelik manzara, hayal sinemamızda saatleri içine alan bir film şeridi hâline gelir de, farkına bile varamayız. Hususiyle yalnız kalınca, bilhassa gençlerde ve hele bu suretler, nefsanîliğe bakan, bedeni tesir altına alan suretler olursa... Evet, insan onu alır ve hayalinde maceralı bir film hâline getirir. Hâlbuki şeytana ait olan, o ilk sahnedir. Öyleyse, o ilk oltaya sahip çıkmamak, takılmamak ve onu işlettirmemek gerekir ki, şeytan da bizi işletmesin ve işlete işlete hayallerimizi gerçeğe dönüştürmesin; dönüştürmesin ki, biz de neticede o bir karelik görüntünün kurbanı olmayalım.

h. Hassas ve asabî ruhlar, şeytanın vesvesesine önem verip vehme kapılmamalıdırlar

Vesvese, hassas ve asabî ruhlarda daha da zararlı bir hastalık ve meleke hâline gelir. Böyle birisi, vesvese geldiğinde, zararlı olacağı endişesiyle telaşa ve vehme kapılır; sonra da bunu kalben, fikren ve im'ân-ı nazarla büyütüp, kendine mâl eder. Derken onu huy hâline getirir ve onunla bütünleşir. Bu ise, şeytan karşısında yeise düşüp, tam zarara uğramanın ifadesidir. Bu hâle mâruz kalmış biri, ümitsiz bir şekilde "Artık ben mahvoldum." deyip, mağlubiyeti kabul eder ve böylece önce merkezi şeytanın salvolarına açık hâle getirir, sonra da onu terk eder. Bir kumandan düşünün; ileride sağ tarafta birkaç madenî parlama görerek, düşman o taraftan saldırıya geçecek vehmine kapılır ve ordusunun sağ kanadını boşaltıp o tarafa sürer; sol tarafındaki dağlarda da ağaç yapraklarının kıpırdanmalarından, düşmanın saklandığı ve hücum edeceği düşüncesine kapılarak, ordusunun sol kanadını da oraya sevk eder. Neticede merkez, hasmın taarruz ve imha etmesine açık ve hazır hâle gelmiş olur. Esasen bu, taktik bilmemenin ve düşmanı tanımamanın ifadesidir. Görüyorsunuz ki, şeytanın yaptığının vesvese adına bir kibrit çöpü kadar önemi yokken, insan onu azmanlaştırıyor, azgınlaştırıyor ve kendi başına salıyor. Evet, dikkat edelim, onu hayalimizde ve düşüncemizde büyütmeyelim...

i. Vesvesenin manyetik alanından ibadet ile uzaklaşmalı ve psikolojik tesirinden çıkılmalıdır

Vesveseye karşı sizi vesvesenin manyetik alanından kurtaracak davranışlarda bulunun. Hadiste de ifade edildiği gibi, böyle bir şey arız olduğunda, söz gelimi gadaplandığınızda, ayakta iseniz oturun, oturuyorsanız uzanın veya kalkıp abdest alarak iki rekât namaz kılın ve iç dünyanızda değişiklik yapın; ayrıca o sisi dağıtacak daha başka meşru bir kısım davranışlarda bulunun!.. İradenizi devreye sokarak, psikolojinize tesir edebilecek, elinizde olmadan içine düştüğünüz hava boşluğundan sizi çıkaracak veya tutulduğunuz elektrik akımından sizi çekip alacak küçük de olsa bir vesile arayın.! Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir sefer dönüşü -bir defaya mahsus olmak üzere- yorgunluktan uyanamayıp sabah namazı kazaya kalınca, "Burayı derhal terk edin; şeytan burada hâkimiyet ve saltanat kurmuş."[4] buyurmuşlardı.

Evet, her zaman şeytanın manyetik alanına karşı dikkatli olunmalı ve bilmeyerek içine girilmişse, çarçabuk oradan uzaklaşılmalıdır. Gaflet ve dikkatsizlik, şeytan ve şeytanî şeylere birer hüsnü istikbalse, evrad u ezkâr, Allah'ı ilan ve O'nunla irtibatlanma, bütün şer kuvvetlere karşı bir müdafaa, hatta bir taarruzdur. Meselâ, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yerde, şeytanın ezan sesinden nasıl kaçtığını anlatır.[5] Demek ki, onun ezana ve ezanın ihtiva ettiği mânâlara tahammülü yok. Öyle ise, şeytan vesveselerle taarruza geçtikçe, biz de Allah ve Resûlü'yle irtibatımızı kuvvetlendirmeli ve hep lâhûtî hâtıralara dalmalıyız. Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraç yolculuğunu hatırlamanın vesveseyi, hususiyle namazda akla gelenleri, hatta esnemeyi bıçak gibi kestiği ve keseceği söylenebilir. Keza bir yerde sol tarafınıza atacağınız üç tükürük,[6] bir de bakarsınız onun geldiği sisli perdeyi yırtıverir. Şeytanın harama teşvik adına gelen vesveselerine karşı bazen yumruğu sıkıp meydan okuma, bazen de hafife alma mânâsına tebessüm edip geçme, onun manyetik alanına karşı gerilimde bulunma ifadesidir.

Bir genç arkadaşımıza şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Şeytan, karşına çıkıp da bir harama bakmanı istediğinde şöyle düşün: Bakmakla elime ne geçecek? Bakacaksın, o boş... Daha ileri götürsen, yine boş... Kaldı ki, imanının sana vereceği pişmanlık ve ızdırap da var. Sonu böylesine boş, ızdıraplı ve karanlık olacak bir bakışın ne mânâsı olabilir ki!" Esasen, insan kendini böyle ikna ederken, o haram manzara da çoktan kaybolup gitmiş olur.

Akla gelen her vesvese, her süslü manzara, gelecekte elde edilecek daha mükemmellerini düşünmekle izale olabilir. Kur'ân'ın pek çok yerinde, dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret bulunduğu ve gerçek hayatın ahiret hayatı, yaşanacak gerçek yurdun da ahiret yurdu olduğu ifade edilir.[7] Vesvese, sana ıspanak ve tere otunu mu teklif ediyor; ama Allah (celle celâluhu) diyor ki, orada peş peşe koparılmaya hazır meyveler var.[8] Hem, dünyadaki gibi hazımsızlık, karın ağrısı ve defekasyon lüzumu da duymayacaksın. Buradaki haramlara nazar noktasından gelen vesveseye de aynı şekilde mukabele edilebilir. Ama biz, dünyanın bütün güzelliklerine karşı "İsteyene ver Sen ânı, bana Seni gerek Seni." diyeceğiz. Yaz aylarının kavurucu sıcağını bahane ederek, şeytan sizi hizmetten ve irşad gayesiyle etrafa gidip gelmekten alıkoymak ve başkalarına yaptığı gibi sizi de deniz kıyılarına veya gölgesi serin mesire yerlerine çekmek mi istiyor? Ona Cehennem ateşinin çok daha sıcak olduğunu hatırlatıverin.[9] Öyle zannediyorum ki, kalbinize atmak istediği bu vesvese, kendi gırtlağına tıkanıp kalacaktır.

Hem "Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O'nun sadık yârânı ve arkadan gelen salihler bizi bekleyip dururken, benim şurada burada avare ve bana yakışmayan bir vaziyette dolaşmam hiç doğru olur mu?" diyerek, bu mevzuda şeytanın telkin etmek istediği gaflet ve rehavet vesvesesini izale etmek mümkün olur kanaatindeyim.

j. Abdest ve namazda "Eksik mi yaptım?" şeklindeki vesveselere de önem verilmemelidir

"Abdest ve namazda yanlış ve kusurum oldu mu acaba?" şeklinde gelen vesveselere de aldırış etmemek gerekir. Böyle bir vesvese ilk defa vukû buluyorsa, o abdest veya namaz tekrar edilebilir. Ama mükerreren oluyorsa, sözgelimi bir abdest uzvunu yıkayıp yıkamadığından devamlı şüpheye düşen birisi, o zaman hiç vesveseye meydan vermeden, o uzvunu yıkadığını kabul ederek namaza durmalıdır. Ve yine namazı kaç rekât kıldığı mevzuunda vesveseye müptelâ olmuşsa, namazının tamam olduğu kanaatiyle hareket etmelidir.

Vesvesenin ilka ettiği şeyin üzerine üzerine gidilmelidir. Vesvesenin üzerinde durmak değil, aksine, tam tersi istikamette yürümek lâzımdır. Hiç kâle almadan, önem vermeden, yapılan yanlış bile olsa, "Mezheplerimizden birine uyar." deyip geçmek maslahata binaen daha muvafık olur kanaatindeyim. Gaye, şeytanın canına okuyup vesveseyi def etmektir.

http://www.m-fgulen.org/content/view/714/152/
#1433
Vesvese, Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir. Şeytanın bir insana, bilhassa mü'mine karşı oynayacağı son oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah, vesvesedir. O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin ifadesi olarak 'vesvese' ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese, şeytanın "Bana yâr olmadın, kendine de olma" düşüncesiyle, mü'mini kendinden etme çırpınış ve gayretidir.

Lümme-i şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan aldığı mü'minin kalp merkezinde önemli bir noktadır... İnsan kalbinde bir bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü'minle kafirin yan yana durması gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir manâda bunlar da, böyle bir tamamlayıcılık içindedir.

Mübtedî Müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese olmaz. Vesvese, daha çok kendini can ü gönülden Din'e vermiş, zimamı ve dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah'a (cc) karşı ubudiyetini az çok yapan ve iman mevzûunda da terakki edip saffete ulaşan bazı Müslümanlarda olur. Kalbî istidadlarıyla iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil mertebesine doğru tırmanan mü'minler, yolun puslu noktalarında şeytanın vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. kendine göre en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz da iman babındaki derinlik ve isti'dât'a karşı şeytanın bir kıskançlık ve reaksiyonu oluyor.

Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla gıda alan tenperverlerde olur. Mü'mindeki vesvese, buhranlar ve depresyonlar şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mümin çok müterakki de olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hattâ, Sahabe'den sonra en büyük şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye maruz kalabilir. Her vesveseye müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi, vesveseye maruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.

Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar, tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler; inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr ettirerek, "şeytan yok" dedirtir. Şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran, yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri gözlerinde ve kalpleri midelerinde olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı avlardır; "ne yapalım da kurtulalım" demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar...

Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden ma'mur, ibâdetlerini yerine getiren mü'minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ve, hiçbir zaman onun kalbinde Allah'ın (cc) marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinat (sav)'in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz. Çünkü mü'min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte, Allah (cc)'a kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, "Hiç olmazsa son mevziinden ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki huzurunu bozmaya çalışayım. Belki onu meşgûl ederim; ederim de, "Hiç böyle şey olmazdı, bu da ne?" der, vesveseye sahip çıkar ve derken "Bu kadarı da çekilmez ki" deme noktasına varır" umuduyla, mü'mine vesvese oklarını göndermeğe başlar. Bu oklara ma'ruz kalan vesveseli mü'minin başka zamanlarda aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, "Acaba kolumu yıkadım mı, başımı meshettim mi?" der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık abdest de, diğer ibâdetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (cc) korusun- sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibadetlerden soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir. Vesveseler ibâdetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile ilgili mevzûlarda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek hayâli bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.

Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması manâsını ifâde eder. manâ ve muhteva itibariyle çok buudlu olan insan, bu buudları geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet'e ehil hale gelir. Hattâ, daha dünyadayken bile Allah'ın (cc) kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur, meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatları duyup, hissetmeye muvaffak olur. Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o. Evet, bir kısım fayda ve hikmetler için insanın mahiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl, hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta'dil edilmediği takdirde vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir.. ve, bu işi yapan da şeytandır.

Meselâ, insan nefsanîlik mekanizmasının altında kaldığı sürece, vicdan, yani meleklik mekanizması, bütün erkâniyle ezilip gitmiş demektir. Meleklik inkişaf edince de nefsanîlik, bütün mekanizmasıyla vicdanın emrine girmiş sayılır. Şeytan, insanın özünü bulmasına karşı hep nefis mekanizmasını kullanır. Sözgelimi, vicdan mekanizması veya vicdanın erkanı diyeceğimiz noktalara hiç yanaşmaz veya yanaşamaz; çünkü orada irâde vardır; lâtife-i rabbaniye ve şuur vardır. İnsan, irâdesini kullanmasını biliyorsa, kendisine şeytan yanaşamaz; şuur ve lâtife-i rabbaniye ile kanatlı ise şeytanî engellere takılmaz ve irfan semalarında pervaz eder durur. Evet, insan kalbinin daima Allah (cc) ile doyduğu bu kuşakta kalbin kapıları, her zaman şeytana sürmelidir! Onun bütün velvele ve fırtınaları, dışarda ve kendine ait sahada cereyan eder.

Şeytanî ve melekî saha, insanın mahiyetinde birbirine o kadar yakındır ki, biri diğerinden her zaman müteessir olabilir. Meselâ, şeytanî tarafta patlayan bombanın radyoaktif te'sirleri melekî sahayı da tesiri altına alır. Yukarda temas ettiğimiz gibi, şeytan şehveti kurcalar ve insanı nefsanîliğe zorlar; aklı kurcalar, cerbezeye sürükler.. keza, insanın hırsını, öfkesini, kibrini, dünyâya tamâını tahrik eder; ağına düşürdüğü kimselerin his ve ruh dünyalarını bulandırmak ve onları kendilerinden uzaklaştırmak ister.

Fakat şeytan, hep fenalıklarını hissettirerek ve fena şeyler yaptırarak üzerimize gelmez. Soldan geldiği gibi sağdan, önden ve arkadan da gelir. Şeytanın, Allah'a (cc) karşı o korkunç düşmanlığını ve insanı nasıl baştan çıkaracağına dair terbiyesizce ve küstahça ifadelerini bizzat Kur'ân anlatmaktadır (A'raf/17). Şeytan, önden gelir ve insanın ileriye matuf ümitlerini kırar; Haşr-ü neşri inkâr ettirir; "İslâm Dini, vazifesini bitirdi; artık bir daha dirilmeyecek" dedirtir; sinelere yeis atar, geleceği karanlık ve karadelikler, kaoslar gibi gösterir... Arkadan gelir, geçmişle alâkamızı, Nur-u Nübüvvet ve Nur-u Velâyet ile bağlarımızı keser, "Devir değişti, onlar geride kaldı" dedirtir. Yerinde mâziye sövdürür ve kökünü inkâr ettirir. Şeytan, bu şekilde geçmiş ve geleceğe ait menfezleri kapatıp, dün ve yarınla alâkalı bütün bağları kopardıktan sonra, bize içi zehir dolu bir düşünce tarzı ve süslü püslü bir hayat felsefesi takdim eder: "Geçmiş gelecek hep masal, bir daha dünyâya gelecek değilsin; geçen de geçti, sen şimdi yaşamana bak ve ömrünü berbat etme!.." der.

Soldan gelir, insanı açık ve bilinen günah akıntılarına çeker götürür. Beşinci kol faaliyetleri, şeytanın soldan gelip yardımcılarına gördürdüğü faaliyetlerdir. Günümüzde çok yaygın olan bütün haram yolları, şeytanın soldan çarpmasının neticesidir. Burada tek tek bunları sayıp dökerek bâtılı tasvir etmek istemiyoruz...

Şeytanın bir diğer geliş şekli de, suret-i haktan görünmek ve fena şeyleri iyi göstermek suretiyledir ki, bir mü'min için en tehlikeli olanı da budur. Günahlara kapısını kapamış, ibâdetine düşkün bir mü'mine şeytan sağdan gelerek kendini beğendirme, muvaffakiyetleri nefsine, fenalık, şer ve hezimetleri de başkalarına nispet ettirme yollarıyla başarı kuşağında ona kayıpların en acılarını tattırır. Evet mü'min, gece teheccüde kalkar; kalkar da, ertesi gün bunu başkalarına anlatırsa, şeytanın sağdan mühim bir darbesine maruz kalmış demektir. Yaptıklarımız ve anlattıklarımızdan ötürü başkaları tarafından medh ü senâ edilmeyi hedefliyor, iş ve hizmet değil de övülmeler hoşumuza gidiyor ve bu övgülerle coşuyorsak, şeytan bizi sağdan vuruyor demektir. Evet, böyle birinin, Kâbe'de tavaf ederken de, cephede en ön saflarda savaş verirken de işi bitiktir.

Ömer bin Abdülaziz (ra) , birine ifade âbidesi bir mektup yazar; sonra da, az çalımlı ve tumturaklı ifâdelerle yazdığını farkedince, nefsine bundan pay çıkar mülahazasıyla tutar, mektubu yırtar. Yaptığımız işler, vazifeler ve hizmetlerden dolayı nefsimizde bir çoşma, bir sevinç meydana geliyorsa, işin içine şeytandan bir şeyler karışmış olabileceği mülahazasıyla Cenâb-ı Hakk'a yönelmeli ve biatımızı yenilemeliyiz. Evet bize gereken, nefsimizin hoşuna giden şeylere iltifat etmemek; yaptığımızı Allah (cc) emrettiği için yapmak, amelin lâzımı olan hazları da ahirete bırakmaktır.

Her insan, Hakk'ın kendisine olan lûtuflarını düşünmek ve hangi mertebede olursa olsun, Hakk'ın ihsanlarına mazhariyetin şükrünü eda etmek mecburiyetindedir. O, Allah'a karşı sorumluluk ve şükrân vazifesini yerine getirecek, Allah da, engin rahmetinin muktezası olarak, onun niyet ve ihlâsına göre Cennet gibi, ebediyet gibi nimetlerle ihsanlarına ayrı bir derinlik kazandıracaktır.

Bunlardan başka, umumî manâda, şeytanın sağdan yaklaşıp, büyük meseleleri küçük, küçük meseleleri ise büyük göstermesini de düşünebilirsiniz. Her zaman rastlarsınız; Müslümandır, hacıdır ve caminin müdavimlerindendir. Allah (cc), ibâdetten ayırmasın. Fakat evinde namaz kılmayan evlâdları vardır; böyle bir durum karşısında kalbi çatlayıp devrilmez de, gelir, câmide teferruata ait bir meselenin kavgasını verir.. bazen böyle bir mesele, bid'at bile olabilir. Nesiller, sokaklarda derbeder ve perişandır; hatta bunların içinde onun da oğlu, kızı, torunu vardır; ama gel gör ki, bunları düşünüp üzüleceğine, üzülüp çare arayacağına kalkar, "Camide cenaze bekletilir mi; neden tesbih çekmiyorsunuz; ihlâsları neden okumuyorsunuz?" gibi teferruata ait meselelerin münakaşasını yapar. Bunlar, cenazenin arkasından yedinci, kırkıncı, elli ikinci gecelerdeki şenlikleri kaçırmazlar.. perşembe akşamları nikah tazelemez ve istiğfar merasimi yapmazsanız, sizi topa tutarlar. Evlerinin en mûtena yerinde bir Kur'ân-ı Kerim vardır ama, o hânede hiçbir fert ondan bir şey anlamamaktadır. İşte bu ve benzeri haller de, şeytanın sağ tokadından da öte sağ kroşeleridir.

http://www.inancingolgesinde.net/content/view/713/46/
#1434
Takıntılar, türleri ve nedenleri

Takıntı nedir?
Takıntılar ya da tıbbi literaratürde daha yaygın kullanım şekliyle obsesyonlar, kişiyi rahatsız eden, tekrarlayıcı ve zorlayıcı düşünceler, duygu veya dürtülerdir. Kişi çoğunlukla obsesyonunun mantıksız olduğunun farkındadır ancak yine de zihninden atmakta zorlanır. Çoğunlukla takıntılara kompülsiyon (zorlantı) dediğimiz bazı davranışlar eşlik eder. Kompülsiyonlar, kişinin takıntısından kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için ona istinaden yaptığı veya yapmak zorunda hissettiği  tekrarlayan davranışlar veya düşünceleredir. Bu nedenle hastalık psikiyatride obsessif-kompülsif bozukluk olarak tanınır.

En çok hangi türde takıntılar olur?
En çok rastlanan obsesyon bulaşma (herhangi bir hastalık veya tiksinilen bir nesneye temas vb) ve buna mukabil ortaya çıkan temizlenme kompülsiyonudur. Aşırı el yıkama bazen derinin tamamen tahrip olmasına dahi yol açabilir; kişi günün büyük bir kısmını  yıkanarak veya bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek evde geçirebilir. Sıklıkla rastlanılan  bir diğer takıntı şüphe (soba açık mı?, kapı kilitli mi?, her şey yerli yerinde mi? hata yaptım mı?)  dir. Bu şüpheler ise kontrol kompülsiyonuyla beraberdir.  Örneğin kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için defalarca eve geri dönülebilir, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol için defalarca yataktan kalkılabilir veya  verilen bir işi hatasız yapıp yapmadığından emin olmak adına aynı yazı yüzlerce kez kontrol edilebilir, bazı sözlerin söylendiğinden emin olana kadar defalarca tekrar edilebilir.  Bunların dışında birçok obsesyon olabilir, örneğin cinsel, dini takıntılar (günahkar mıyım, değil miyim?), kötülük veya kötü birşey yapacağından korkma takıntısı, kontrolü kaybedebileceğinden korkma, herşeyin yerli yerinde ve düzgün (simetrik) olması takıntıları da klinikte sık görülen takıntılardandır.

Bir takıntı ne zaman hastalık haline dönüşür?
Şunu mutlaka söylemek gerekir ki her takıntı hastalık değildir. Günlük hayatında 'masumane' takıntıları olan, ve bunları senelerdir sürdüren birçok insan vardır. Ayrıca titizlik, tertiplilik, kontrolcülük, kuralcılık gibi bir takım kişilik özellikleri birçok zaman insana faydalı olabilen ve hayatını daha kaliteli ve başarılı yaşamasına neden olan özelliklerdir. Ancak kişi takıntıları nedeniyle günlük hayatında, işyerinde ve sosyal çevresinde birtakım sorunlar yaşamaya başlıyorsa, bu takıntılar hayatının önemli bir kısmında karşısına zorluk olarak çıkıyor ve önemli zamanını almaya başlıyorsa o zaman psikiyatrik tedaviyi gerektirir bir durum var denilebilir. Örneğin  takıntılı kişi  kapıyı kontrol edeyim derken her sabah  işyeri servisini kaçırmaya başladıysa veya temizlik için banyoda geçirdiği vakit normal sınırların ötesine geçtiyse (örneğin her seferinde yarım saatten fazla banyoda kalıyorsa...) veya hayatını bu takıntıların gereklerini yerine getirmek üzere düzenlemeye başladıysa (örneğin kapı kollarını tutmak için eldiven taşımak,başkasının otuduğu koltuğa oturmamak için şilte bulundurmak vb..) hastalık aşamasına gelmiş demektir ve psikiyatristin tedavisi gerekir.

Obsesif kompulsif bozukluğun nedeni nedir?
Özellikle son on yılda ortaya çıkan bilimsel veriler, hastalığın kökeninin beynin bazı bölgeleri arasındaki bozulmuş iletiden kaynaklandığını göstermiştir. Beynimizin ön bölgesinde yer alan orbitofrontal korteks denilen bir bölge ile beyinciğin üzerinde yer alan bir bölge olan kaudat çekirdek arasında artmış bir iletimden bahsedilebilir. Bu aktivite artışı nedeniyle herkeste var olan takıntılar devamlı zihne gelir ve bastırılabilmesi mümkün olmaz. Hastalığın nedeni biyolojik olmakla birlikte herkeste ne tür takıntıların ortaya çıkacağını belirleyen şey her bireyin kişilik özellikleridir. Hasta olmadan önce de titiz olan bir kişide olasılıkla temizlik ve aşırı el yıkama şeklinde ortaya çıkan hastalık, günlük hayatında güvensiz ve evhamlı olan bir başkasında  şüphecilik ve  kontrol etme şeklinde görülebilir. Mükemmeliyetçi bir kişide de simetri obsesyonu ortaya çıkabilir.   

Sıklığı nedir, hangi yaşlarda en sık görülür?
Günlük hayatta insanların büyük kısmının rahatsız edici olmayan belirli takıntıları vardır, ancak bu insanlar sağlıklı kişilerdir. Yukarıda bahsettiğimiz hastalık düzeyinde takıntı yani obsesif kompülsif bozukluğun toplumda yaklaşık olarak %2-3 oranında gözüktüğü bilinmektedir. Bir başka deyişle her yüz kişinin 2 veya 3'ü tedavi görmesi gerekecek düzeyde takıntılıdır.  Hastalık en çok 20'li yaşlarda ortaya çıkar. Erken başlangıçlı olanlarda erkeklerde, daha geç başlangıçlı olanlarda ise kadınlarda daha sıktır.

Tedavisi mümkün müdür ve nasıldır, hastaların ne kadarı iyileşir?
Tedavisi mümkündür. Tedavi  belirli bazı ilaçlar ile birlikte 'davranışçı' psikoterapi denilen özel bir tekniğin uygulanmasından ibarettir. Aynı zamanda depresyon tedavisinde de kullanılan ve beyinde 'serotonin' adı verilen bir hormonun düzeyini arttırmak yoluyla etki eden bir grup ilaç obsesif kompülsif kişilerin de tedavisinde iyi sonuç vermektedir. Ancak bu ilaçların depresyon tedavisine kıyasla daha yüksek dozda (2-3 kat) ve daha uzun süre kullanılması gerekmektedir. Tedavinin olumlu etkileri ancak tedavinin başlamasından birkaç ay sonra ortaya çıkar.
Davranışçı psikoterapi denen yöntemde de kısaca hastaya hastalığın temel doğası hakkında bilgi verilir, hastalığın bir beyin bozukluğundan kaynaklandığını bilmek bile birçok hastayı rahatlatabilmektedir. Takıntılı davranışların ve kompülsiyonların yerine uyuma yönelik ve kişinin hayatını zorlaştırmayan başka davranışlar geliştirilmeye çalışılır. Kişinin iradesinin ve hastalıkla mücadelesinin de en az ilaç tedavisi kadar elzem olduğu anlatılır. Ev ödevleri verilerek, hastalar yavaş yavaş takıntılı davranışlarının veya kompülsiyonlarının üzerine gitmeleri için cesaretlendirilir. İlaç tedavisi ve davranışçı psikoterepinin beraber uygulandığı hastaların %90'a yakını iyi veya orta derecede düzelirler, hayatlarına normal şekilde devam edebilirler, ancak %10 hastada tedaviye yanıt alınamayabilir veya daha da ilerleme olabilir.

Doç. Dr. Özgür ÖZTÜRK
http://www.doktorsitesi.com/yazi/498/
#1435


Önce Başbakan'ın, ardından Cumhurbaşkanı'nın, son olarak da Genelkurmay Baş- kanı'nın 'gerek yok' dedikleri Emniyet Asayiş Yardımlaşma Protokolü konusunda beklenen adım dün atıldı. İçişleri Bakanlığı, EMASYA'nın iptal edildiğini açıkladı. Karar hem valiliklere, hem de Genelkurmay'a iletildi. Böylece 28 Şubat döneminin ürünü olan ve darbe planlarına dayanak gösterilen protokol, Türkiye'nin gündeminden düştü.



Askere, valiliğin izni olmaksızın toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü yürürlükten kaldırıldı. 28 Şubat sürecinin ardından 7 Temmuz 1997'de İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında imzalanan protokol, yine ortak imzalarla dün iptal edildi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay, iptale ilişkin yazının hem Genelkurmay Başkanlığı'na hem de il valiliklerine gönderildiğini açıkladı.

Cuntacıların darbe planlarına dayanak olarak kullandığı EMASYA, son olarak 'Balyoz' darbe planıyla gündeme gelmişti. Dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan tarafından hazırlandığı ileri sürülen 'Balyoz' planının dayanağını EMASYA oluşturuyordu. Kamuoyunda büyük yankı uyandıran plan, protokolün yeniden tartışılmasına sebep oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 31 Ocak'ta TRT 1'de yayınlanan 'Enine Boyuna' programında protokolün kaldırılacağını söyledi. "EMASYA diye bir şey olamaz, olmayacak. Ortadan kaldıracağız." diyen Başbakan'ın ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de EMASYA'ya ihtiyaç bulunmadığını dile getirdi. Son olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ da, dün kararın açıklanmasından birkaç saat ön-ce aynı doğrultuda görüş beyan etti.

Cuntacıların darbe planlarına dayanak olarak kullandığı EMASYA Protokolü, son olarak 'Balyoz' darbe planıyla gündeme gelmişti. Dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan tarafından hazırlandığı ileri sürülen 'Balyoz' planının dayanağını da EMASYA oluşturuyordu. Kamuoyunda büyük yankı uyandıran plan, EMASYA'nın da yeniden tartışılmasına sebep oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 31 Ocak'ta cuntacıların darbe planlarına dayanak olarak gösterdikleri EMASYA Protokolü'nün kaldırılacağını açıkladı. TRT 1'de yayınlanan 'Enine Boyuna' programında gazete genel yayın yönetmenlerinin sorularını cevaplayan Erdoğan, "EMASYA Protokolü diye bir şey olamaz, olmayacak. Bunun adımını atıyoruz, atacağız. Protokolü gündemimizden çıkaracağız, ortadan kaldıracağız." ifadelerini kullanmıştı.

Başbakan'ın ardından Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de EMASYA'ya gerek olmadığını söyledi. Cumhurbaşkanı, 2 Şubat'ta gazetecilerin sorusu üzerine şu açıklamayı yapmıştı: "EMASYA, İçişleri Bakanlığı ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında imzalanmış, kendi mantığı ve hukuku olan bir protokoldür. Ben de bugünkü hukuk anlayışımız ve geldiğimiz hukuk standartları çerçevesinde buna gerek olmadığı kanaatindeyim. İçişleri Bakanlığı ve TSK nasıl ortak imzaladılarsa ortak imzalarıyla buna son vermelerinin doğru olduğu kanaatindeyim. Bütün bunlar hükümetin vereceği karardır. Türkiye'yi yöneten ve TBMM'ye karşı sorumlu olan hükümettir."

Ve beklenen gelişme dün yaşandı. Askere bir nevi 'sıkıyönetim' hakkı veren protokol dün itibarıyla kaldırıldı. Protokolün kaldırıldığı açıklamasını İçişleri Bakanı Beşir Atalay yaptı. Atalay, Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında 7 Temmuz 1997 tarihinde imzalanan ve kamuoyunda 'EMASYA' olarak bilinen protokolün bugün (dün) yürürlükten kaldırıldığını söyledi. Atalay, bu konuda Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ile görüşme yaptığını söyledi. Şunları aktardı: "Bunun ortak imza ile yine yürürlükten kaldırılmasını kararlaştırmıştık. Arkadaşlarımız bir araya geldiler. Bugün ortak imzayla yürürlükten kaldırdılar.

Bildiğiniz gibi protokolü 1997 yılında Genelkurmay Harekat Başkanı ile İçişleri Bakanlığı'nın o zamanki müsteşarı imzalamıştı. Şimdi de yine aynı şekilde Genelkurmay Başkanlığı Harekat Başkanı Sayın Korgeneral Mehmet Eröz ile bakanlığımız Müsteşarı Sayın Osman Güneş imzalayarak tutanağı yürürlükten kaldırmış oldular. Bu hem Genelkurmay Başkanlığı'mıza hem de il valilerimize bugün gönderilmiştir. Esasen görüşmelerimizde vurgulamıştık, ilgili mevzuat, ilgili kanunun ilgili maddesi çok tafsilatlı ve detaylı yazılmış. Bu konuda yeni bir düzenlemeye, yeni protokole veya bu konuda yeni tespite ihtiyaç olmadığı kanaatine varmış olduk. Mevzuat şu haliyle bu konudaki ilişkileri düzenlemek için yeterli. Zaten bildiğiniz gibi genelde kanun bu konudaki yetkileri valilere verir. Şu anda ilgili kanunun hükümleri geçerli olacak.''

EMASYA nedir?
28 Şubat sürecinde demokrasinin boynuna geçirilen kementlerden biri de 27 maddelik Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma (EMASYA) Protokolü'ydü. İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında 7 Temmuz 1997'de imzalanan protokol gereği EMASYA birliklerine, valilik talep etmese dahi, kendisi gerekli gördüğü durumlarda toplumsal olaylara el koyma yetkisi verilmişti (9. madde) Asker, istediği takdirde şehrin göbeğindeki asayiş olaylarına bile müdahale edebilecekti. Ordunun asayiş olaylarına müdahalesi, polisin de askerin emri altına girmesi anlamına geliyordu. Bu bir nevi sıkıyönetim haliydi. 'Gizlilik' derecesi bulunan protokol, hem o dönemde hem sonraki yıllarda eleştirildi. Zira demokratik hiçbir ülkede böyle bir protokolün varlığı kabul edilemezdi. Protokolün altında İçişleri Bakanlığı adına Müsteşar Teoman Ünüsal'ın, Genelkurmay Başkanlığı adına ise o dönem korgeneral olan Çetin Doğan'ın imzası vardı. Son olarak 'Balyoz' kod adlı darbe planı tartışmalarıyla EMASYA yeniden gündeme geldi. Zira cuntacılar, söz konusu protokolü darbe planlarına kılıf olarak kullanmıştı. Seçimle iktidara gelen AK Parti'yi devirmek amacıyla hazırlandığı ileri sürülen 'Balyoz' darbe planının altında da Çetin Doğan'ın imzası vardı.

Protokole gerek yok
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, EMASYA Protokolü'nün gerekli olmadığını söyledi. Başbuğ, konuyla ilgili çalışmaların hükümetle müşterek yürütüldüğünü anlattı. EMASYA'nın kaldırıldığı dün, Hürriyet gazetesinin sürmanşetinde İlker Başbuğ'un protokolle ilgili açıklamaları vardı. Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu'nu Genelkurmay Karargahı'nda kabul eden Başbuğ, EMASYA'ya ilişkin soruları cevapladı. "EMASYA'nın kaldırılmasına nasıl bakıyorsunuz?" sorusu üzerine, şunları söyledi: "Bizim için kanun esastır. EMASYA Protokolü de olsa kanunun önüne geçmesi söz konusu olamaz, kanuna da aykırı olmamalı. 5442 sayılı kanun çok açık; 'Vali, genel ve özel tüm kolluk kuvvetlerinin amiridir.' Bunu hiçbir şekilde değiştiremezsiniz. Her şey valinin direkt emir komutası altındadır. Vali tarafından talep edilmedikçe askeri birlik zaten gelmez. EMASYA kalkabilir, bu protokole gerek yok. Zaten kanunda yetki var. Neticede EMASYA Protokolü konusunda bizim için kanunlar esastır. Protokolle ilgili müşterek çalışıyoruz. Prensipte İçişleri Bakanlığı ile de farklı noktalarda değiliz."

Ali Bayramoğlu (Gazeteci-Yazar): Sivilleşme adına önemli bir adım
EMASYA'nın kaldırılması gerçek demokratik bir zaferdir. Türkiye'de sivilleşmenin önündeki en önemli engellerden, en önemli yapılardan birinin kaldırılması demektir. Ben hem bir vatandaş olarak hem de bunu dile getiren bir gazeteci olarak kalkmasından mutluluk duyuyorum. EMASYA'nın kaldırılmasıyla darbe planlarının da önüne geçilmiş oldu. Zira, protokol darbelere dayanak olarak kullanılıyordu. Ancak, darbe planları yapanların elindeki tek mekanizma EMASYA değil. Genelkurmay Başkanlığı'nın 10 sayfalık bir EMASYA direktifi var. Bu EMASYA direktifi tüm silahlı kuvvetlerin iç güvenlik açısından nasıl örgütleneceğini ifade eden bir direktiftir. Bunun da bir an önce kaldırılması gerekir. O direktiften hareketle oluşturulan bilgi depoları da imha edilmeli.

Reşat Petek (Eski Cumhuriyet Başsavcısı): İç Hizmet Kanunu da değişmeli
Çok müspet, hukuka uygun ve demokratik bir gelişme. Zira hukuk devletinde hangi makamların hangi yetkilerle donatıldığı tamamen yasalar çerçevesinde düzenlenir. Yetki ve sorumluluk birlikte verilir. Protokolün kaldırılmasıyla EMASYA'dan kaynaklanan yetki ve görev karmaşası sona erdirilmiş olacak. Türkiye'de kendi halkına karşı birtakım illegal oluşumlara fırsat verme durumları da protokolün ortadan kalkmasıyla önemli ölçüde engellenecektir. Türkiye'nin demokratikleşme sürecinde İç Hizmet Kanunu'nda, TSK Personel Kanunu'nda da değişiklikler yapılmalı. Artık TSK ülkemizi dış tehditlere karşı güçlü bir şekilde koruyacak donanıma kavuşturulmalı. Askerin gücünü kendi halkına çevirme yönünde yapacağı faaliyetlerin yasal dayanakları kaldırılmalı.

Cengiz Çandar (Gazeteci-Yazar): Hükümet, vatandaşa kulak verdi
Kamuoyundaki demokratik çevreler bu protokolün kaldırılmasını istiyordu. Medyada bu konuyla ilgili haberler çıktı. Hükümetin kamuoyunun duyarlılığını dikkate aldığını ve askerî vesayetin son bulması için çaba harcadığını görüyoruz. EMASYA, 28 Şubat post-modern darbenin bir sonucu olan protokoldür. 28 Şubat sürecinde demokratik hukuk devletinde rastlanmayan faullü bir müdahalenin ürünüdür. Batı Çalışma Grubu'nun kurucusu ve birçok vatandaşlarımızın haksızca fişlenmesine neden olan dönemin Kara Kuvvetleri Harekât Daire başkanı olan Çetin Doğan'ın oluşturduğu bir protokoldür. EMASYA Protokolünün yapıldığı tarih, ortam, bu protokolü hazırlayan ve imzalayan kişilere bakıldığında bütün bunların bir askerî müdahale ürünü olduğu ortaya açıktır. Protokolün yanlış bir uygulama olduğu ise Şemdinli olayında net bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

Sezgin Tanrıkulu (Eski Diyarbakır Barosu Başkanı): Bu adım demokrasiyi güçlendirecek
Hukuk dışı girişimlere zemin hazırlayan EMASYA Protokolü'nün kaldırılması Türkiye'de demokrasiyi güçlendiren bir adım. Bu adım aynı zamanda demokrasinin üzerinde gölge gibi duran askerî vesayete mevzuatta son verilmesinin başlangıcıdır. Mevzuattaki diğer askerî vesayete izin veren hukuk dışı müdahalelere de zemin hazırlayan, mevzuattaki diğer hükümlerin de kaldırılması gereğini ortaya koymaktadır. Türkiye'de derin devletin bazı güçleri hukuk mevzuatını öyle bir şekillendirmişlerdir ki bu mevzuat demokrasi açısından mayın tarlasına dönmüştür. EMASYA'nın kaldırılması Türkiye açısından sembolik ama oldukça önemli bir adım.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=948271&title=emasya-mutabakatla-kaldirildi&haberSayfa=1
#1436


Elazığ'ın Baskil ilçesinde ayakkabı boyacılığı yapan Cemil Demirhan (38), adına çıkartılan sahte kimlikle kurulan şirketin bir milyon liralık vergi borcunun kendisine tebliğ edilmesinin şaşkınlığını yaşıyor.

Baskil'de yaşayan 3 çocuk babası Cemil Demirhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğduğundan bu yana sadece askerlik için il dışına çıktığını, her zaman ilçede yaşadığını söyledi.

Nüfus cüzdanını hiç kaybetmediğini, son olarak 2001 yılında yenilettiğini anlatan Demirhan, 2008 yılında kendisine gelen tebligatla adına Mersin'de 2003 yılında bir reklam şirketi kurulduğunu, bu şirkete ait bir milyon lira vergi borcunun bulunduğunu öğrendiğini kaydetti.

Bu durum karşısında şaşırdığını ve tebligatın gelmesinden iki gün sonra savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu belirten Demirhan, ''Ben hayatımda Elazığ'dan bile bir kez dışarı çıkmamışım. Doğduğum günden bu yana ilçede yaşıyor, ayakkabı boyacılığı, hamallık, ne iş bulsam yapıyorum. Mersin'de benim ne işim var şirket kuracağım da 1 milyon lira vergi borcum çıksın. Ben ayda 500 lira zorla kazanan biriyim. 3 çocuğumu okutmaya çalışıyorum'' dedi.

Demirhan, devam eden dava sırasında kendi nüfus bilgileri bulunun bir nüfus cüzdanında bir başkasının fotoğrafının bulunduğunun tespit edildiğini, kendi adına sahte nüfus cüzdanı çıkartıldığını öğrendiğini söyledi.

Demirhan, konu hakkında mahkeme sürecinin hala devam ettiğini bildirdi.

-TELEFON BORÇLARI-

Demirhan, vergi borcu dışında aynı sahte kimlikle Kahramanmaraşta da adına 4 bin 900 lira sabit telefon fatura borcu çıktığına dair bir tebligat daha aldığını bildirdi.

Bu konuyla ilgili de savcılığa suç duyurusunda bulunacağını belirten Demirhan, ''Yıllardır dişimle tırnağımla kazandığım parayla bir ev aldım. Bu olaydan sonra ne evimde ne dışarıda huzurum kalmadı. Sadece bir evim var. Elimden gitmesinden korkuyorum'' diye konuştu.

Demirhan, olaydan ailesinin pek fazla bilgisi olmadığını belirterek, ''Ne yapacağımı bilmiyorum. Yetkililerden yardım istiyorum'' diye konuştu.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=946684&title=ayakkabi-boyacisina-1-milyon-lira-vergi-borcu
#1437
1950'lerin başındaki 6-7 Eylül'ü, yakın tarihimizin en kepaze sayfalarından birini, İstanbul'da gayrimüslimlere karşı işlenen insanlık suçunu anımsayın.

Bu 'pogrom'un fitili, Selanik'te Atatürk'ün doğduğu evde patlayan bir bombayla ateşlenmişti. Bir provokasyondu bu. 'Kontrgerilla'nın, 'derin devlet'in provokasyonu.

Atatürk'ün evine bombayı koyan kişi sonraki yıllarda valiliğe kadar yükselen bir Türk'tü ve bir büyük gazetemizin Ankara bürosundan geçmişti.

1960'da, 27 Mayıs darbesi.

Bir büyük gazetemizin Ankara bürosunda darbe sabahı ilginç bir olay yaşanır. Kaç  zamandır muhabir olarak aralarında çalışan gazeteci ağabeylerini darbe sabahı subay üniforması ile karşılarında gören gazeteci milleti şaşkınlığa uğrar.

Basının 27 Mayıs öncesi darbecilerle nasıl içiçe çalıştığını gösteren örnekler çoktur. 1960'larda, Albay Talat Aydemir'in liderliğinde başarısız kalan 22 Şubat ve 21-22 Mayıs darbe girişimlerinde de 'emret komutanım gazeteciliği' yapan meslek büyüklerimiz hafızalarda kayıtlıdır,

12 Mart da farklı değildi.

Bunların bir bölümünde ben de vardım 'gazeteci' olarak. Askeri bir darbeyi nasıl kışkırttığımızı Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım isimli kitabımda ayrıntılarıyla yazdım.

12 Eylül'ün, 28 Şubat'ın farklı olduğu herhalde söylenemez. Darbe liderlerine hizmet arzeden, elini öpen, anılarını redakte edebilen anlı şanlı 'duayen' meslektaşlarımızı henüz unutmadık.

Bizim basın öteden beri daha çok devletle, askerle içiçe bir basın olarak çalıştı. Seçim sandığından çıkan hükümetlere, partilere çattı ve iş devlete, askere gelince genellikle suskunluğu tercih etti.
Hükümetlerin, iktidar partilerinin sıkıştırılmasında ve darbe süreçlerinin oluşturulmasında 'gönüllü' olarak destek görevi verdi, 'esas duruşta gazeteciliği' gazetecilik sandı bizim basın...

O kadar çok meslek ayıbı işlendi ki.

Askeri yönetimlerin demokrasi ve insan haklarını hiçe sayan uygulamaları gözardı edildi. Demokrasi ve hukuk devletinin kolunu kanadını kıran anayasal ve yasal düzenlemelere meşruiyet kılıfları basının katkılarıyla hazırlandı.

Şöyle bir hatırlayın, 12 Eylül'ün Diyarbakır Askeri Cezaevi'ndeki işkencelerine, 'faili meçhul cinayetleri'ne necip Türk basınının, (elbette o tarihte benim yönettiğim Cumhuriyet gazetesi de dahil olmak üzere) ne kadar yer ayırdığına...

Ne hazindir ki görmezlikten geldik.

Eğer bizler o tarihte bu insanlık suçlarını haber yapıp, bunlara karşı sesimizi yükseltebilseydik, belki de Güneydoğu'da bu kadar büyük bir PKK yangını çıkmayacaktı, belki de yaşanan acıların bir sınırı olacaktı.

Yıllar yılı zarf içinde 'kardeş payı' halinde (bir genel yayın yönetmeninin deyişi) gazete bürolarına ulaşan dezenformasyon niteliğindeki haberler büyük basında zaman zaman hiç sorgulanmadan yayınlandı, kulaklara fısıldanan sözde haberler manşete çekilerek 'psikolojik harekat'lara bilerek alet olundu.

Ankara bürolarında, Atina gibi hassas başkentlerde gazetecilikten çok 'derin devlet'le bağı ağır basan 'gazeteci'lerin yerleştirilmesine genellikle razı oldu patronlar ve gazete yönetimleri. Genelkurmay'la, MİT'le en üst seviyede temas kuran da onlardı.

Bu ilişkiler 1980'lerde, 1990'larda tırmandıkça tırmandı. "Emret komutanım!" gazeteciliğinin, yani gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir zihniyetin en berbat örnekleri yaşandı.

Bu bakımdan o kadar ileri gidildi ki, asker nezdinde görev yapacak 'savunma muhabirleri'nin önce askeri akademilerde kursa tabi tutulmaları gibi bir uygulama bile başlatıldı.

Öylesine bir düzenleme yapıldı ki, savunma muhabiri meslektaşlarımız sanki gazetelerin asker nezdinde değil de, askerin gazetelerdeki temsilcileriymiş gibi bir havaya sokuldular.
Bütün bu yazdıklarımın ne anlama geldiğini öncelikle gazetelerimizin Ankara temsilcileri, savunma muhabirleri, siyasi habercilerle köşe yazarları ve gazete genel yayın yönetmenleriyle patronları çok iyi bilir.

Ben de bilirim.

Çünkü ben de oralardan geçtim.

Uzun lafın kısası:

Basın olarak, medya olarak demokrasi sicilimiz hiç de iyi değil, kötü. Asker-devlet- demokrasi üçgeninde birçok bakımdan perişanları oynadık, eskisi kadar olmasa da oynamaya devam ediyoruz, (Elbette medyanın bir de iktidar partileriyle, büyük iş dünyasıyla ilgili ayağı vardır, bu yazıda, daha önce birden çok kez değindiğim bu konuyu ayırdım)

Eğer Türkiye'de demokrasi ve hukuk devletinin gerçekten adam olmasını istiyorsak, 'balyoz'lardan kalıcı olarak kurtulmak diye ciddi bir niyetimiz varsa, bunca tecrübeden sonra artık sivil sivilliğini, gazeteci gazeteciliğini, asker askerliğini bilsin diyorsak, o zaman medya olarak adam olmanın kapılarını ardına açabilmeliyiz, geçmişimizle hesaplaşarak, geçmişimizi özeleştiri süzgecinden geçirerek...

İyi pazarlar!

http://www.milliyet.com.tr/-emret-komutanim-gazeteciligi-/hasan-cemal/siyaset/yazardetay/31.01.2010/1192999/default.htm?ver=29
#1438
Çok fazla belirti vermeden yayılan ve çoğu zaman yutma zorluğuyla kendini gösteren yemek borusu kanserlerine yaşam koşulları ve çevresel faktörler neden oluyor.

İSTANBUL - Yemek borusu yani özofagus kanseri, dünyada görülen tüm kanserler arasında altıncı sırada yer alıyor. Erken belirti vermemesi nedeniyle genellikle tanı konulduğunda hastalık ilerlemiş oluyor.

Bu nedenle tedavi yani tam iyileşme şansının azaldığını söyleyen Acıbadem Kadıköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Nihat Yavuz, sinsi ilerleyen yemek borusu kanseriyle ilgili şu bilgileri veriyor:

50 İLE 70 YAŞ ARASINDA GÖRÜLÜYOR
Erkeklerde daha sık görülen hastalık genellikle 50-70 yaş arasında görülür. Hastalığın görülme sıklığı coğrafi olarak da farklılıklar gösterir. Batı ülkelerinde 100.000'de 20 iken, Uzakdoğu ülkelerinde 100.000'de 100 oranında rastlanır. Bu oran Güney Afrika'da 100.00'de 160, Kazakistan'da 100.000'de 540'lara kadar çıkar. Ülkemizde ise oran tam olarak bilinmese de Doğu Anadolu bölgesinde daha sık görülür.

ALKOL VE SİGARA FAKTÖRÜ
Yemek borusu kanserine neden olan faktörler kanserin tipine göre farklılıklar gösterir. Squamoz hücreli kanser gelişiminde alkol ve tütün tüketimi en önemli rolü oynar. Buna tütsülenmiş et, tuzlanmış sebzelerle beslenme, sıcak sıvıların alınması, vitamin-mineral eksiklikleri ve birtakım hastalıklar (akalazya gibi) da rol oynarlar. Adenokanser gelişmesinde ise gastroözofageal reflü önemli bir rol oynamaktadır.

EN ÖNEMLİ BELİRTİ YUTMA GÜÇLÜĞÜ
Yemek borusu kanserlerinde hastaların yüzde 90'ında yutma güçlüğü ve kilo kaybı ilk belirtileri oluşturur. Yutma güçlüğü gittikçe ilerleyen bir özellikte olup hastalar önce katı gıdaları daha sonra yumuşak gıdaları ve en sonunda da suyu bile yutamadığını söyler. Bunlara ilaveten ağrılı yutma, yediklerinin ağzına geri gelmesi, göğüs arkasında ağrı, gıdaların aspirasyonuna bağlı akciğer enfeksiyonu gelişebilir. İlerlemiş olgularda ses kısıklığı, soluk borusu ile yemek borusu arasında fistül gelişimi görülebilir.

PET YAYILMIŞ HASTALIĞI ORTAYA ÇIKARIYOR
Hastaların fizik muayenesinde kilo kaybına ait bulgular, ele gelen lenf bezleri saptanabilir. Tanıda kullanılan yöntemler sırasıyla radyoloji yani ilaçlı film ile yemek borusu ve mide filmlerinin çekilmesi, endoskopik biyopsi, bilgisayarlı tomografi yani göğüs ve karın bölgesinin tomografilerinin çekilmesi hem tanı hem de hastalığın evrelendirilmesi açısından önemlidir. Endoskopik ultrasonografi (endoskopi altında tümörün derinliğini saptayıp biyopsi almamıza olanak sağlar) en sık kullanılan tanı yöntemleridir. Bunların yanı sıra  MR (manyetik rezonans görüntüleme) ve PET (Pozitron Emisyon Tomografisi) nadir olarak kullanılan yöntemlerdir. Özellikle PET hastalığın yayılmış olması halinde önemlidir.

TEDAVİ YAKLAŞIMI
Yemek borusu kanseri tanısı konulup ve hastalığın evresi saptandıktan sonra tedavide nasıl bir yol izleneceği önemlidir. Cerrahi, radyoloji ve onkolojiden oluşan multidisipliner yaklaşımla hangi tedavinin uygulanacağına karar verilir. Yemek borusu kanserlerinde cerrahi tedavi (yemek borusunun çıkarılması), radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (ilaç tedavisi), lazer tedavisi ve palyatif işlemler (stent uygulanması) hastalara uygulanan tedavi seçeneklerini oluştururlar.

http://www.ntvmsnbc.com/id/24965583/
#1439


Gümüşhane İl Sağlık Müdür Yardımcısı Op. Dr. H. Volkan Kara, çok sıcak çayın yemek borusu kanserine yakalanma riskini artırdığını belirtti.

Yemek borusu kanserlerinin, tedavi edilmemesi halinde ölümcül bir etkiye sahip olabileceğini kaydeden Op. Dr. H. Volkan Kara, çok sıcak sıvı tüketiminin sakıncalarını dile getirdi.

Yemek borusu kanserine çay gibi sıcak içeceklerin yanı sıra aşırı alkol, sigara, nitrat, nitrit, uyuşturucu kullanımı, salamura yiyeceklerdeki mantar toksinlerin de sebep olacağını belirten Dr. Kara, "Günümüzdeki birçok kanser türü gibi yemek borusu kanseri de çevresel etkenlerle yakından ilişkilidir. Bunların başında sigara içmek yer alır. Özellikle alkol kullanımı ve aşırı sıcak içecekler de bu oranı daha fazla artırıyor. Sık ve aşırı sıcak sıvı tüketimini en uygun seviyeye indirmemiz lazım." dedi.

Çayı ve kahveyi 70 dereceden sıcak içmenin kanser riskini 8 kat artırdığını vurgulayan Dr. Kara, "Çayı ve kahveyi çok sıcak içmeyin. Sıcak içeceklerin yeterince soğumasını bekleyerek, yemek borusu kanserlerinde ciddi azalma sağlayabilirsiniz." diye konuştu.

(CİHAN)
http://www.haber7.com/haber/20091221/Cok-sicak-cay-yemek-borusu-kanseri-riskini-artiriyor.php
#1440


Evlerde genellikle küflenen gıda ürünlerinin küflü kısımlarını atar, kalan kısımlarını tüketiriz. Halbuki uzmanlar, küfün tüm ürüne yayıldığını ve bunun zamanla vücudun bağışıklık sistemini çökerttiğini, iç organlarda ve karaciğerde tahribata yol açtığını söyledi. Çünkü küfün vücut üzerindeki zararı yavaş ama öldürücü oluyor.
 
Gıdalar hazırlanırken hijyene dikkat edilmemesi, yeterince pişirilmemesi gibi yapılan dikkatsizlikler sonucu besinler vücuda yarardan çok zarar verebiliyor. Küflenen yiyeceğin ziyan olmasın diye atılmayıp sağlam kısmının kullanılmaya devam edilmesinin karaciğer hastalıklarına yol açabileceğine dikkat çekiliyor. Ev hanımları genellikle salça, ekmek gibi gıdaların küflü kısmını atarak kalan tarafını kullanmayı tercih ediyor. Küfü, ekmek üzerindeki yeşil noktalarla ya da meyvedeki kadife görünümlü beneklerle sınırlı sanabiliriz; ancak küf gıdanın en alt kısmından başlayarak yüzeye doğru gelişir. Buğday ve ürünleri başta olmak üzere tüm hububat ürünleri, pirinç, fındık, fıstık gibi besinlerde küflenmeyi başlatan mantarlar "aflatoksin" denilen zehri oluşturur. Etkisini hemen göstermeyen aflatoksin, zamanla vücudun bağışıklık sistemini çökerterek, iç organlar ve özellikle de karaciğerde tahribata yol açıyor.

Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halis Oğuz, küflü buğday, mısır, pirinç ve nohut gibi ürünlerde eğer daha önce küflenerek aflatoksin zehri oluşmuşsa havalandırılsa ve güneşte bekletilse dahi bunun geçmeyeceğini ve besinden arınamayacağını söyledi. Böyle gıdaların kesinlikle tüketilmemesi gerektiğini belirten Oğuz, "Küflü bir gıda havalandırılsa ve güneşte bekletilse sadece dış yüzeyindeki ipliksi görünüm yok olur. Ancak içinde oluşan zehir etkisi hâlâ devam eder. Genellikle ev hanımları ziyan olmasın diyerek küflü gıdanın sağlam kısımlarını kullanır. Küflü gıdaların vücut üzerindeki zararı yavaş yavaş, fakat öldürücü olur. İleriki zamanlarda karaciğer büyümesi, siroz, böbrek yetmezliği ve kanserlere neden oluyor. Ayrıca küflü gıdaları ve bunların sağlam kısımlarını yiyen kişiler, bağışıklık sistemi baskılanacağı için enfeksiyonlara daha çabuk yakalanıyor." dedi. Prof. Oğuz, hamilelerde aflatoksinin özellikle gebeliğin ilk üç ayında bebekte sakatlıklara neden olabilecek ölçüde etkiler doğurabileceğini vurguladı.

Küf nedeniyle toksinlerin oluştuğu yemleri yiyen hayvanların özellikle sütü, yumurtası ve eti de insanlara ciddi zararlar veriyor. Oğuz "Hayvanların beslenmesinde özellikle son 10-15 yıldır bu konuda ciddi bir bilinçlenme var ve bu da sevindirici bir durum. Ancak bazen halkımız küflü ekmekleri ve lokanta artıklarını hayvanlarına yem olarak veriyor. Küfün zehri hayvana ve özellikle de sütlerine geçiyor. Bu ürünler sakat doğumlara yol açabiliyor." şeklinde konuştu.

Küfün gözle görülmeyen uzantıları olduğunu ifade eden Diyet ve Beslenme Uzmanı Nilgün Aydın, küflü bir gıdanın tamamen atılması gerektiğinin altını çizdi. Gıda Mühendisi Selçuk Biçer ise küfü kontrol altına almada temizliğin çok önemli olduğunu dile getirdi.


Gıdaları küflenmeden nasıl koruyabilirsiniz?

Küf bulaşmış gıdadan buzdolabına, bulaşık bezlerine veya diğer temizlik materyaline geçebilir. Buzdolabını ayda bir, 1 çorba kaşığı yemek sodası (sodyum bikarbonat) eklenmiş 1 litre su ile temizleyin. Temiz su ile durulayın. Lastik yüzeyler üzerinde görülen küflerde, 1 litre suya 3 çay kaşığı çamaşır suyu ekleyip küflere uygulayıp fırçalayın.

Bulaşık bezleri, havlular, süngerler ve diğer temizlik malzemeleri temiz olmalıdır. Küf kokusu bu malzemelerin etrafa küf yaydığını göstermektedir. Temizleyemediğiniz veya yıkayamadığınız temizlik malzemesini kullanmayın.

Gıdaları servis ederken muhtemel havadan bulaşma riskine karşı üstünün örtülü olmasına dikkat edin.

Nemli kalması istenen taze kesilmiş sebze ve meyveler, salatalar plastik örtü ile kaplanmalıdır.

Açılan ve çabuk bozulabilen konserve ürünleri saklama kaplarına koyarak hemen buzdolabına kaldırın.

Çabuk bozulabilen gıdaları buzdolabı dışında 2 saatten fazla bulundurmayın.

Artan yemekleri 3-4 gün içinde, küf gelişimine fırsat vermeden tüketin.

Yiyeceklerin servise dek bekletilmesinde bekletme koşulları uygun değilse bakteri üremesi yönünden tehlike söz konusudur. Sıcak yemekler 1-2 saat içinde servis edilecekse üzeri kapalı tutulmalıdır. Soğutulması ya da ertesi gün servis edilmesi gereken yemekler sıcakken buzdolabına konulmamalıdır.

Et, sebze ve unlu, hamurlu yiyecekler ayrı tezgahlarda, ayrı kesme tahtalarında ve ayrı araç-gereçler kullanılarak hazırlanmalıdır. Böylece çapraz bulaşmayı önleyebilirsiniz.

Salçanın küflenmemesi için üzerine zeytinyağı dökebilirsiniz.

ZEYNEP KAÇMAZ - İSTANBUL
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=946474&title=kuflenen-gidanin-kalan-kismini-da-tuketmeyin