Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1482
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a yönelik davranışla ilgili olarak, ''Bu akşama kadar (İsrail'e) süre verilmiştir. Ya düzeltirler ya da büyükelçimiz yarın ilk uçakla Türkiye'ye gelir'' dedi.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a yapılanlardan İsrail'in sorumlu olduğunu belirterek, ''İşi düzeltmesi gereken İsrail üst yönetimidir.'' dedi.

Çankaya Köşkü'nde gazetecilere açıklama yapan Gül, elçi Çelikkol'a yapılanların kabul edilemez olduğunu belirterek, işin düzeltilmemesi halinde Türkiye'nin Tel Aviv elçisini, istişare için Ankara'ya çağıracağını bildirdi. Gül, bu konuda şunları aktardı:

''Tabi ne yaptığını bilmez bir adamın yaptığı bir iş bu. Yapılan davranış, nihayetinde İsrail'i bağlar. Sonuçta İsrail bu konuda sorumludur. Dışişleri Bakanlığı'nın yaptığı açıklama gereği İsrail'den bu işi düzeltmesini istiyoruz. Bu akşama kadar süre verilmişti. Yoksa büyükelçimiz yarın sabah ilk uçakla istişare için gelir. Sonrasında değerlendirme yaparız.''

Türkiye-İsrail ilişkilerinde neden gerginlik yaşandığına ilişkin bir başka soruya ise Gül, ''Onların yaptıkları işe bakın. Bunu İsraillilere sormak lazım. Niye kendinizi bölgeden ve dünyadan dışlıyorsunuz diye sormak lazım. Kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.''

Gazetecilerin, 'elçimize neden bu muamele yapıldı' sorusuna ise Gül, alt düzeyde bir kişiyi muhatap almayacağını söyleyerek, ''İşi düzeltmesi gereken İsrail üst yönetimidir.'' dedi. Gül, yaşanan süreçte İsrail Cumhurbaşkanı Perez ile görüşmediğini de aktardı. (CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=939638&title=aksama-kadar-ozur-gelmezse-buyukelci-yarin-gelir
#1483


HÜSEYİN KELEŞ-İSTANBUL

Uğur Mumcu'nun oğlu Özgür Mumcu'nun babasının katiliyle ilgili açıklamalarına amcası Ceyhan Mumcu'dan destek geldi. Cinayeti İslamcıların işlemediğine inandığını belirten Mumcu, suikasttan hemen sonra, 'Cinayeti İran bağlantılı İslamcılar işlemiştir' şeklinde açıklamalar ve değerlendirmeler yapıldığına dikkat çekti. Mumcu, "Ben de 1 yıl kadar bu konu üstünde durdum. Uğur'un 92 yılındaki yazıları, bazıları için bardağı taşıran son damlaydı. Ölüm kararı verilmişti. İran aleyhtarı bir yazı yok. İslami değerlerle ilgili bir tartışma yok. Tesettürle ilgili bir yazısını bulamazsınız. Bu yüzden cinayetin İslamcılar tarafından işlendiğine ihtimal vermiyorum." dedi.

Ceyhan Mumcu, olayın Eşref Bitlis cinayetine benzediğini, iki suikastın aynı merkezin ürünü olduğunu öne sürdü. Söz konusu merkezin ulusal bir merkez olmadığını düşünen Mumcu, CIA ve MOSSAD'ı adres gösterdi. PKK'yı ise şu sözlerle ihtimal dışında tuttu: "Militanların kullandığı yöntemleri de ele alırsak Uğur Mumcu suikastı, PKK'nın suikast tutumuna benzemiyor. Zaten PKK bir yolunu bulup Mumcu ile röportaj yapmaya çalışıyordu. Bir de kendileri, bizzat Öcalan'ın ağzından kendilerinin ilgisi olmadığını açıkladı. Mesela İran'la ilgili yazısı yoktu ama1.Körfez Savaşı'na itiraz yazılarının oranı yüzde 64. Barzani ve Talabani'ye güven duyulmaması PKK ile bir anlaşma sağlanamayacağı ile ilgili yazıları çok daha fazla."

Zaman Gazetesi-13.01.2010-15. sayfa
#1484


Gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun öldürülmesinin üzerinden 17 yıl geçti. 24 Ocak 1993'te arabasına konulan bombayla suikasta uğrayan Mumcu'nun katilleri bulunamadı.
 
Birçok kesim suikastı 'İslamcı grupların' yaptığını ileri sürmüş, cinayetin ertesi günü çıkan bazı gazeteler de bu iddiayı öne süren cümleler kullanmıştı. Uğur Mumcu'nun oğlu, yıllar sonra babasının ölümüyle ilgili önemli açıklamalar yaptı. İnternet sitesi T24'e konuşan Özgür Mumcu, İslamcılar, eski ülkücüler, kontr-gerilla, PKK gibi her sene çeşitli senaryoların ortaya atıldığını anlattı. "Bu cinayeti kontrgerillanın işlediğini duysam şaşırmam. PKK'nın yaptığını duysam yine şaşırmam. Elbette ciddi bir delile dayanarak söylemiyorum, ama ben bu cinayetin bir İslamcı operasyonu olduğuna inanmıyorum." diyen Mumcu, başından itibaren böyle düşündüğünü vurguladı. 'İslamcılar'ın suikast yapması için bir sebep olmadığını, babasının da ifade özgürlüğü açısından siyasal İslam'la problemi bulunmadığını belirten Özgür Mumcu şöyle devam etti: "Babamın, MİT ile PKK arasındaki bağlantılar üzerine yaptığı araştırmaların meyvelerini alacakken öldürüldüğü ortada. Cinayetten bir yıl geriye doğru tarama yapıldığında görülecektir; laiklik ya da İslamcılar üzerine kaleme aldığı yazı sayısı ciddi bir oran teşkil etmez."

Özgür Mumcu, babasının da ifade özgürlüğü açısından siyasal İslam'la problemi bulunmadığını anlattı. Ölümünden önceki bir yıllık yazılarına bakıldığında bunun görüleceğini söyleyen Özgür Mumcu, babasıyla ilgili şu bilgileri verdi: "TCK'nın 141-142. maddeleriyle birlikte 163'ün kaldırılmasını da savunurdu. Tarikat-siyaset-ticaret üçgenine eleştirileri vardı, ama ifade özgürlüğü açısından siyasal İslam ile ilgili problemi yoktu. Babam öldürüleli 17 yıl oldu. Neredeyse her sene çeşit çeşit senaryolarla karşılaştık. İslamcılar, eski ülkücüler, kontrgerilla, PKK... Birçok şey iddia edildi. Bu cinayeti kontrgerillanın ya da PKK'nın yaptığını duysam şaşırmam. Elbette ciddi bir delile dayanarak söylemiyorum; ama ben bu cinayetin bir İslamcı operasyonu olduğuna inanmıyorum."

Özgür Mumcu, başörtüsü yasağına da karşı olduğunu anlatıyor. Laikliği korumaya çalışmanın başörtüsü yasağını savunmakla olmayacağının altını çiziyor. CHP'nin, iktisadi politikalarının yanı sıra yer yer milliyetçiliğe kayması ile de eleştirdiği bir parti konumunda bulunduğunu söyleyen Mumcu, Atatürk'ün sözlerini sloganlaştırıp politika yapmanın doğru bir yöntem olmadığını dile getiriyor. CHP'nin güttüğü muhalefet yöntemiyle hiçbir yere varamayacağını kaydediyor. 'Babanız yaşasaydı Cumhuriyet Gazetesi'nde yazar mıydı?' sorusuna, "Babam bugün Cumhuriyet'te yazar mıydı; bilemeyiz. Babam olsaydı Cumhuriyet bu Cumhuriyet olur muydu; onu da bilemeyiz." diyerek manidar bir cevap veriyor. Kürt sorununa da değinen Mumcu, babasının Kürt sorununun Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde daha fazla demokratik haklarla sağlanacağını düşündüğünü aktarıyor. Bugün 'reaksiyonel Kemalizm' olarak tanımladığı 'ulusalcılık' akımı ile karşı karşıya olduklarını ifade eden Mumcu, bu görüşe sahip kişilerin Kürt açılımı ya da siyasal İslam konularında babasının duruşuna dair belirli noktaları görmek istemediğini vurguluyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=938953&title=ugur-mumcunun-oglu-babami-islamcilarin-oldurdugune-inanmiyorum
#1485
Domuz gribiyle ilgili bugüne kadar bir çok iddia ortaya atıldı. Özellikle de işin içinde para kazanmak isteyen ilaç firmalarının olduğu söylendi. Ancak bugüne kadar bu iddiaları dile getirenlerden hiçbiri de onun kadar güvenilir ve güçlü değildi. Avrupa Konseyi Sağlık komisyonu başkanı "Domuz gribi ilaç firmalarının başlattığı sahte bir salgındır" iddiası üzerine konuyla ilgili inceleme başlatılmasına karar verdi.
 
Avrupa Konseyi Aile ve Sağlık Komisyonu Başkanı Wolfgang Wodarg, "Domuz gribi, ilaç firmalarının başlattığı sahte bir salgındır. Bu olay yüzyılın en büyük tıp skandallarından biridir" dedi. İngiliz Daily Mail'e açıklama yapan Wodarg, grip ilaçlarının ve aşılarının üreticilerini Dünya Sağlık Örgütü'nün salgın ilanı yapma kararını etkilemekle suçladı. Wodarg'a göre Dünya Sağlık Örgütü'nün salgın ilanıyla ilaç firmaları 'devasa kazançlar' elde etti. Buna göre, Domuz gribi salgını 'sahte bir salgındı' ve dünya genelinde milyarlarca dolar kazanmak amacıyla ilaç şirketleri tarafından ortaya atıldı.

Wodarg şöyle konuştu: "Domuz gribi, ilaç firmalarının başlattığı sahte bir salgındır. Yüzyılın en büyük tıp skandallarından biridir. İlaç firmaları, domuz gribine karşı geliştirdikleri patentli ilaçlarını satmak için, bilim insanlarını ve halk sağlığından sorumlu resmi kurumlara telkinlerde bulunarak, dünya çapında hükümetlerin alarm durumuna geçmesini sağladılar." Aşıları üreten şirketleri Dünya Sağlık Örgütü'nün domuz gribini bir salgın olarak tanımlama kararını etkilediğini savunan Wodarg, "Tüm bu korku tohumları, 5 yıl önce kuş gribi salgınında atıldı. Kuş gribinin insana geçecek şekilde mutasyona uğraması riski pompalamasıyla panik atmosferi nedeniyle hükümetler milyonlarca dolarlık aşı kontratları imzaladı. İlaç şirketleri hiç finansal risk almadan milyonlarca dolarlık gelir elde etti."

Dr. Wodarg'ın ilaç firmalarının rolüyle ilgili bir soruşturma başlatılmasını öngören yasa tasarısı da Konsey'den geçti. Gelecek ay bu konuda Avrupa Konseyi acil olarak toplanacak.

Wodarg, geçen hafta aralarında AK Parti İstanbul Milletvekili Lokman Ayva ile Karabük Milletvekili Mustafa Ünal'ın da yer aldığı 14 Avrupa milletvekiliyle birlikte Avrupa Konseyi'ne "domuz gribi sahte bir salgın mıydı, araştırılsın" başlıklı bir araştırma önergesi vermişti. Geçen ay Uluslararası Şeffaflık Örgütü Yönetim Kurulu Üyesi Anke Martiny kuşkularını dile getirmişti.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=939149&title=domuz-gribini-ilac-firmalari-uydurdu
#1486
Dışişleri Bakanlığı'ndan İsrail'a sert bir yanıt geldi. Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, 'İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaları esefle karşılıyoruz.' denildi.
 
Dışişleri Bakanlığı'nın resmi internet sitesinden de yayınlanan açıklamada şöyle denildi.

İsrail'in Filistin'e yönelik uygulamaları hakkında tarafımızca dile getirilen eleştiri ve uyarılara cevaben İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaları esefle karşılıyoruz.

Türkiye'nin bölgeye yönelik dış politikası lafzı ve ruhuyla tüm ülkelerin ve halkların barış, güvenlik ve istikrarının sağlanmasını, bu amaçla, orantısız güç kullanımı ve izolasyon uygulamaları yerine diyalogun, angajmanın ve barışçıl yöntemlerin öne çıkarılmasını amaçlamaktadır. Sayın Başbakanımızın bu doğrultudaki barışçıl girişimleri bölgede ve ötesinde takdir toplamaktadır ve münhasıran İsrail'in Gazze'deki kabulü mümkün olmayan uygulamaları ile politikalarına yöneliktir.

Türkler ve Yahudiler arasında İsrail Devleti'nin kurulmasından çok daha öncelere kadar uzanan köklü ilişkiler ve bizzat İsrail ile ilişkilerimizin genel dokusu, ülkemize bu uyarı ve eleştirilerde bulunma sorumluluğunu yüklemektedir.

Tarih boyunca Yahudiler her dara düştüklerinde Türkler kendilerine ellerini uzatmışlardır. Türkler ve Yahudilerin uzun birlikte yaşama tarihi karşılıklı saygı ve hoşgörü tarihidir. Dolayısıyla, "Türkiye'nin İsrail'e ahlak dersi verecek son ülke" olduğu yönündeki bizzat Yahudi halkının hafızasıyla bağdaşmayacak bu iddiayı reddediyoruz. Gerçekleri tahrif eden bu ifade tarihe karşı bir haksızlıktır.

Diğer taraftan, Türkiye'de Yahudi aleyhtarlığının tahrik edildiği iddiaları her türlü temelden yoksundur. Tarihi sicilimiz ve anti-Semitizmin bir insanlık suçu teşkil ettiği yönünde bizzat Sayın Başbakanımız tarafından yapılan açıklamalar bu iddianın mesnetsizliğinin en bariz kanıtıdır.

İsrail Dışişleri Bakanlığı açıklamasında yer alan Türkiye'ye yönelik ifadelerin iç siyasi mülahazalarla yapılan ve amacını aşan sözler olduğuna inanıyor, açıklamadaki ifadeleri şiddetle kınıyoruz.

İsrail'e 'haddinizi bilin' mesajı

İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy Dışişleri Bakanlığına çağrıldı.

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu ile bir araya gelen Büyükelçi Levy'ye İsrail tarafından yapılan son açıklamalar ve son gelişmelerden duyulan rahatsızlık iletildi. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre; görüşme sırasında Levy'ye "Herkes haddini bilmeli" mesajı verildi.

Levy'e, gerek İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Yossi Levy'nin son açıklamaları gerekse İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon'un Türk Büyükelçi Oğuz Çelikkol ile görüşmesinden basına yansıyan haberler ve görüntülerle ilgili olarak izahat istendi.

Levy, görüşmesinin ardından Bakanlıktan ayrıldı.

--------------------------------------------------------------------------------

İsrail'den diplomatik skandal
Kurtlar Vadisi adlı dizide İsrail karşıtı görüntü ve ifadeleri protesto etmek üzere Türk Büyükelçisi'ni dün Dışişleri Bakanlığı'na çağıran İsrail, bir skandala imza attı. Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u kendi koltuğundan daha "alçak" bir yere oturtan ve bundan da "gururla bahseden" İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon, gazetecilerin büyükelçiyle el sıkışması talebini de reddetti ve Çelikkol ile tokalaşmadı.

İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Daniel Ayalon, Türkiye'nin İsrail Büyükelçisi'ni dün bakanlığa çağırarak, "Türk medyasındaki antisemitik içerikli veya İsrail karşıtı yayınların durdurulmasını" istedi. Ayalon, "Bu Yahudi toplumunu, İsrail heyetlerini ve Türkiye'ye giden Yahudi turistleri tehlikeye atan, müsamaha gösterilemeyecek bir durumdur." dedi. Türk Büyükelçi'nin ise diziyi kınadığı ve mesajı Ankara'ya ileteceğini söylediği belirtildi.

Ancak bugün İsrail medyasında yer alan haberlere göre Ayalon ve Çelikkol'un görüşmesinde diplomatik bir skandal yaşandı. Büyükelçi Çelikkol, görüşmede Ayalon'un koltuğundan daha "alçak" bir yere oturtuldu. Görüşmenin sonunda ise gazetecilerin Çelikkol ile tokalaşmasını istenen Ayalon bunu reddetti. Gazetecilere de İbranice olarak "Dikkat edin o alçakta biz yüksekte oturuyoruz, masada sadece bir İsrail bayrağı var ve gülümsemiyoruz." dedi.

Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'a yakın kaynaklar ise Ayalon'un bu ifadeleri kullandığı sırada kameraların açık olduğunun farkında olmadığını belirttiler.

Öte yandan Haaretz gazetesinde yer alan haberde ise bu uygulamaların, Lieberman'ın bir politikası olduğu iddia edildi. Haberde Lieberman'ın, önümüzdeki hafta Türkiye'yi ziyaret etmesi planlanan Savunma Bakanı Ehud Barak'ın bu ziyaretini önlemeye çalıştığı ifade edildi. Dışişlerinden bir yetkili, bütün yaşananların Lieberman'ın gündeminde olan bir uygulama olduğunu söyledi. Barak'ın önümüzdeki Pazar günü Türkiye'ye gelmesi planlanıyordu.

Ayalon, İngilizce olarak da Türk Büyükelçisi'ne "Maalesef bizim endişe duyduğumuz bir şey var ve ihtiyatı korumak için bunu basın olmadığı halde sizinle görüşmek istiyorum." dedi.

Görüşme sonunda bir açıklama yapan İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yossi Levy de Başbakan Tayyip Erdoğan'ın dün İsrail hakkında yaptığı açıklamalara göndermede bulunarak, şu ifadeleri kullandı: "Başbakan'ın konuşması, İsrail karşıtı ve antisemitik diziye katıldı. Erdoğan'ın Davos'ta Cumhurbaşkanı'na (Şimon Peres) saldırdığı son bir yıldan beri sistematik olarak ve sürekli İsrail'e karşı ciddi bir eleştiri başlatıldı"

İsrail Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkili ise Ayalon'un bu tavrını "utanç verici" olarak nitelendirdi. Bunun sadece İsrail ve Türkiye arasındaki tansiyonu yükselteceğini kaydetti.

İsrail Dışişleri Bakanlığı'ndan Erdoğan'ın dünkü ifadelerinden dolayı yapılan yazılı açıklamada ise İsrail'in kendisini ve vatandaşlarını Hizbullah ve Hamas saldırılarından koruma hakkı olduğuna dikkat çekilerek, "Türklerin İsrail devletine ve dünyadaki en ahlaklı ordu olan İsrail ordusuna ahlak dersi vermeye hiçbir hakkı yoktur" denildi. (CİHAN)

--------------------------------------------------------------------------------

İsrailli vekilden Ayalon'a: Türk büyükelçiden özür dile
İsrail Dışişleri Bakanı Danny Ayalon'un dün Kurtlar Vadisi'ni protesto etmek için bakanlığa çağırdığı Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a karşı tutumu, İsrail'de de tepkiyle karşılandı. İsrail Parlamentosu'nun Dürzi milletvekili Majalli Whbee "İsrail ve Türkiye'nin zor bir tartışması var. Ama bunu haysiyetli bir tutumla gerçekleştirmek çok önemli, aşağılayarak değil" dedi.

Kurtlar Vadisi adlı dizide İsrail karşıtı görüntü ve ifadeleri protesto etmek üzere Türk Büyükelçisi'ni dün Dışişleri Bakanlığı'na çağıran İsrail, bir skandala imza atmıştı. Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u kendi koltuğundan daha "alçak" bir yere oturtan ve bundan da "gururla bahseden" İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon, gazetecilerin büyükelçiyle el sıkışması talebini de reddetmiş ve Çelikkol ile tokalaşmamıştı.

Görüşmenin sonunda ise Ayalon'un gazetecilere İbranice olarak "Dikkat edin o alçakta biz yüksekte oturuyoruz, masada sadece bir İsrail bayrağı var ve gülümsemiyoruz." dediği belirtilmişti. Bazı kaynaklar Ayalon'un kameraların açık olduğunun farkında olmadığını aktarırken, bazı kaynaklar ise bunun hafta sonunda İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak'ın Türkiye ziyaretini önlemeye çalışan İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ın "bir gündemi" olduğu iddia edilmişti. (CİHAN)

--------------------------------------------------------------------------------

İsrailli gazeteci: Bakan yardımcısının yaptığı aptalca
İsrailli gazeteci ve yazar Uti Anvery, Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon'un Türk Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a karşı yapılan hareketi 'Çocukça ve aptalca' olarak nitelendirdi.

NTV canlı yayınına katılan Anvery: 'Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon'un yapmak istediği şey bir diziyi protesto etmek ise Türk büyükelçisini çağırarak kendisinden daha alçakta duran bir kanepeye oturtarak 'baskı' yapmak istemesi çocukça ve aptalca bir hareket olmuştur' dedi.

İsrail Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman'ı da 'ilkel' olarak niteleyen Anvery, Lieberman'ın politikalarını da kıyasıya eleştirdi.

Lieberman ve adamlarının asıl hedefinin Ehud Barak'ı yıpratmak olduğunu vurgulayan Anvery, bu durumun İsrail'i yıprattığını da sözlerine ekledi.

--------------------------------------------------------------------------------

Levy, Dışişleri Bakanlığına çağrıldı
İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gaby Levy Dışişleri Bakanlığına çağrıldı.

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu ile bir araya gelen Büyükelçi Levy'ye İsrail tarafından yapılan son açıklamalar ve son gelişmelerden duyulan rahatsızlık iletildi.

Levy'e, gerek İsrail Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Yossi Levy'nin son açıklamaları gerekse İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon'un Türk Büyükelçi Oğuz Çelikkol ile görüşmesinden basına yansıyan haberler ve görüntülerle ilgili olarak izahat istendi.

Levy, görüşmesinin ardından Bakanlıktan ayrıldı.

--------------------------------------------------------------------------------

İsrail Ticaret Bakanı Ben-Eliezer: Türk elçinin onuru korunmalıydı
İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı Danny Ayalon'un, Türkiye Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'a karşı dün sergilediği tutum, tepki çekmeye devam ediyor. İsrail Sanayi ve Ticaret Bakanı Binyamin Ben-Eliezer de Ayalon'un Çelikkol'a karşı tutumunu eleştirdi.

Geçmişte İsrail ile Türkiye arasında yaşanan bazı ayrılıklarda birleştirici bir rol üslenen Ben-Eliezer, "Türk elçisinin onuru muhafaza edilmeliydi." dedi. Eliezer, "Türkiye'yi düşman ülkeler arasına eklememizin hiçbir çıkarı yok. Ancak Türkiye Başbakanı tarafından yapılan açıklamalarını eleştirmek için uygun bir eleştiri olmalıydı. Onunla ilgili bir sorun olduğu çok açık; ancak bu saygı çerçevesi içinde yapılmalı." diye konuştu.

Ayalon'un tutumuna İsrail içinden başka tepkiler de gelmişti. İsrail Parlamentosu'nun Dürzi milletvekili Majalli Whbee "İsrail ve Türkiye'nin zor bir tartışması var. Ama bunu haysiyetli bir tutumla gerçekleştirmek çok önemli, aşağılayarak değil" açıklamasını yapmıştı. İsrail'in Türkiye eski büyükelçisi Alon Liel de "yeni bir çeşit diplomasinin icat edildiğini" söylemişti. Lieberman'ın "yeni bir azarlama türü icat ettiğini" ifade eden eski büyükelçi, "Bu sefer onu (Türk Büyükelçisi) alçak bir koltuğa oturttular belki de bir dahaki sefere emeklettirirler, kim bilir. Belki de bir dahaki sefere girer girmez döverler." demişti. (CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=939112&title=disislerinden-israile-kinama
#1487
Charlie Chaplin'in Adolf Hitler ve Benito Mussolini'yi konu aldığı "The Great Dictator" filmindeki bir sahneye ne de çok benziyor İsrailli yetkilinin yaptığı bu küstahlık! Filmin bir sahnesinde Hitler aklı sıra Mussolini'ye olan üstünlüğünü göstermek ve psikolojik olarak Mussolini'yi ezmek için Mussolini'ye çalışma odasında kendi seviyesinden çok daha alçakta duran bir koltuk tahsis ediyordu. Hitler'in zulmünün oluşturduğu psikolojik dokunulmazlıktan istifade ederek Filistin topraklarında zulümle kurulan İsrail, kurulduğu tarihten bu yana istikrarlı bir şekilde sürdürdüğü devlet terörü ile Hitler'in en sadık öğrencilerinden biri olduğunu her alanda gösteriyor! Dolayısıyla Türkiye büyükelçisine takınılan bu tavır, İsrail Devletine gayet yakışan, onun seviyesini ve aslında nasıl bir devlet olduğunu bir kez daha açık bir şekilde ortaya koyan bir özelliğe sahip.
#1488


Yediot Ahranot gazetesinde yer alan bir haber ve fotoğraf, Türkiye İsrail ilişkilerinde gelinen son durumu ortaya koydu. İsrail bakan yardımcısı, Türk elçisi ile ısraralara rağmen tokalaşmazken 'aşağı'lama gösterisi vardı!

Habere göre, Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon, Kurtlar Vadisi'yle ilgili rahatsızlığını bildirmek üzere çağırdığı Türkiye'nin İsrail Büyükelçisi Oğuz Çelikkol ile görüşmesinde gazetecilerin ısrarına rağmen tokalaşmadı ve ardından İbranice 'Onun bizden daha aşığıda oturduğunun görülmesini istedik" ifadesini kullandı.

İsrail Dışişleri Bakanlığı'ndan bir yetkili Ayalon'un bu tavrının utanç verici olduğunu ve iki ülke arasındaki ilişkileri germekten başka bir işe yaramayacağını belirtti.

Milliyet-Haber 7
http://www.haber7.com/haber/20100112/Israil-Turk-buyukelcisini-boyle-asagiladi.php
#1489
Biyolojik evrim teorisinin sahihliği hakkında fikir yürütmeyeceğim fakat zihnî evrim, daha doğrusu tekâmülün gerekliliği hakkında hiç tereddüt etmiyorum. Biz insan soyu, tabiatımızda yerleşik duran (verili) kötülüklere karşı tekâmül geçirmek zorundayız.
Bazıları buna eğitim diyorlar, eğitim kavramı beni kesmiyor; şuna "kemâlât" desek daha doğru olur. Eğitim, -tâbiri hoş görünüz- harddiske kaydettiğimiz şeylerdir, kemâlât ise işlemcinin niteliğini ve veri işleme kalitesini imâ eder.

Benim anladığım şekliyle İslâm (Ed-Dîn), tabiatımızda yerleşik duran kötülükleri ezip aşmamızı, kötülükten iyiliğe terfî etmemizi, tekâmülümüzü esas tutar. İslâm, insanın kalitesini, niteliğini yükseltir; niceliğe yüklediğimiz onca mânâ ve eylem (ibâdet, muamelât); niteliğimizi, yani insan olma vasfımızı yükseltmek içindir.

Irkçı temayüller, temellük hırsı, bozgunculuk, müzevirlik, yalancılık tabiatımızdaki yerleşik kötülüklerden ve biz onları aşabildiğimiz kadarıyla Müslüman olabiliyor veya yarı yollarda kalıp gidiyoruz. Kâmil olmak sadece Müslümanların değil, herkesin erdem vazifesi; sadece Müslüman'a tanınmış bir imtiyaz değil. Dinlerin va'zettiği ahlâk, neticede tabiatındaki vahşinin haykırışına kulak tıkayan, kendi tabiatını aşıp ehlîleştiren insanı yüceltmeyi hedefliyor.

Size bir tekerlemeden bahsedeceğim; bunu bana okulda öğretmediler, sokakta, mahallede duydum; şöyleydi: "Çingene cik cik/ Torbası güççük/ Bir dilim ekmek/ Kapı kapı gezmek". Her tekerleme gibi bir de basit nağmeyle söyleniyor.

Hani hep deriz ya, "Bizim kültürümüzde ırkçı saplantılar yoktur vesaire" diye; galiba kendimizi kandırıyoruz: Türkçe'de Arap kelimesinin, Kürt kelimesinin, Rum, Ermeni, Kızılbaş gibi kelimelerin mânâlarını kötülüğün acı rengine boyanarak tüketildiğine dair bir hayli örnek gösterebilirim. Başka dillerde, başka kültürlerde de böyle ırkçı eğilimler vardır, olabilir; doğru olan bu kötülük eğilimleriyle mücadele etmek ve vahşet katından insan katına yükselmektir. Yükselmek, yani adam olmak.

İnsan katına çıkınca aslımızı-neslimizi inkâr etmeniz gerekmiyor fakat, aslen "ne idüğünüzü" üstünlük alâmeti gibi, faikiyyet nişânesi bir bayrak gibi elâlemin alnının çatına çatına dalgalandırmanız da gerekmiyor.

Türk olmak ne peşinen iftihar edilecek, ne de utanılacak bir sıfat; aynen Çingene olmak gibi. Bir Türk, bir Çingene, bir Kürt veya bir Rum, yapıp ettikleriyle, daha doğrusu insan olmak katına yükselmek için gösterdiği emekle, alın teriyle değerlendirilebilir ancak.

Ve bu ülkede saçmalamak sadece Türklerin inhisarında değil; herkesin saçmalama, dolayısıyla sırf saçmaladığından ötürü eleştirilme, ayıplanma istihkakı var. İçimizden bazıları, kendilerince bıçak kemiğe dayanınca, "Defol Çingene.., sen sus bir kere Alevi.., zaten Ermeni dölü değil misin?.." yollu iltihap kusuyorlar ortalığa. Bu sözlerin çirkinliği şurada; sanki o âna kadar âlicenablığından ötürü farklıların varlığına tahammül etmiş de...

Aramıza karışmış bölücüleri kolay teşhis eder, çabucak ayıklarız fakat sıradan, mâsum insanların zihnine pek tabii bir kanaatmiş gibi yer tutmuş o kötü değer hükümleriyle mücadele etmek lâzım. Faşizmi toplumların başına belâ eden şey, sıradan insanların tabii düşüncesiymiş gibi yaygın, tehlikesiz bir sûrete bürünebilmesidir. Faşizmin kâbusu ne idüğü düşünülmeden benimsenen orta malı hükümlere sinebildiği zaman açığa çıkıyor.

Selendilili mâkul insanlar; içinizden pek azı bu işe karışmış olabilir ama bu ayıba sessiz kalmayınız; kalmayalım; komşularınıza sahip çıkınız. O yüzden diyorum ki, -yaraya tuz basar gibi-, "A be epimiz Çingeneyiz epten!"

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=938563
#1490


İşte başarılı diyetin sırrı

İngiltere'de yapılan bir araştırma, günde fazladan 14 gram lif tüketenlerin kalori alımını yüzde 10 azalttıklarını gösteriyor. Her yemekle birlikte yarım greyfurt yemek de haftada 450 gram zayıflamaya yardımcı oluyor. Çünkü greyfurt, yağ depolayan insülin hormonunu düzenliyor. Lif bakımından zengin sebzelerin başında lahana, kıvırcık, kabak, mısır ve enginar geliyor.
 
Ehow.com isimli internet sitesinde yer alan habere göre, kilo vermenize yardımcı öğünler ve yiyecek çeşitleri şöyle;

Doyum: Doyum, kendini tok hissetmedir. Yemekten sonra daha fazla memnuniyet hissederseniz, bir sonraki öğünde daha az yersiniz.

Kalori yoğunluğu aşırı yemeden tok hissetmenin anahtarıdır. Kalorisi yoğun olan yiyecekler arasında kabuklu yemişler, peynir, tam tahıllı gıdalar, patates gibi nişastalı yiyecekler, yağlı yiyecekler (ancak bunlar makul ölçüde yenmeli, önerilen porsiyon miktarı aşılmamalı) yer alıyor. Lifli olan düşük yoğunluklu yiyeceklerle birlikte kalorisi yoğun yiyecekleri az miktarda tüketin. Meyve ve sebzelerin de dahil olduğu düşük yoğunluklu gıdalardan günde en az 3-5 porsiyon yemeye çalışın.

Kahvaltı

Açlığınızı idare edilebilir seviyede tutmak için, günde birkaç kez az az yemek yiyin ve kahvaltının en doyurucu ve tatmin edici öğün olmasına dikkat edin. Kalp dostu bir kahvaltı vücudunuzun iştahı kesen leptin hormonu üretmesine yardım ediyor. Tam tahıllı gevrek ya da ekmek, bir parça meyve ve yumurta gibi az yağlı proteinden oluşan bir kahvaltı vücudunuzun yeterince leptin üretmesini sağlayacaktır. Bu da gün boyunca daha az yemek yemenize yardım edecek.

Tam tahıllı ve lifler

Lifli gıdalar sizi tok tutuyor. İngiltere'de yapılan bir araştırma, günde fazladan 14 gram lif yiyenlerin kalori alımını yüzde 10 azalttıklarını gösteriyor. Elma, yaban mersini, kivi, mango, hurma ve ahudududa bol miktarda lif ve çok az şeker bulunuyor. Armut da günlük lif ihtiyacınızın yüzde 15'ini karşılıyor. Birçok meyvede olduğu gibi armudu kabuklarını soymadan yerseniz sizi daha fazla tok tutar, sindirime yardım eder.

Her yemekle birlikte yarım greyfurt yemek de haftada 450 gram vermenize yardım edebilir. Çünkü greyfurt yağ depolayan insülin hormonunu düzenliyor.

Arpa, kepek, bulgur ve darı gibi tahılları içeren gevrekler de protein ve lif bakımından zengindir.

Lifli sebzeler ise şöyle: mısır, enginar, lahana, kara lahana, kıvırcık salata ve kabağın her türü.

Baklagiller, kabuklu yemişler ve çekirdekler

Mercimek, fasulye, nohut ve diğer kabuklu baklagiller lifin yanında iyi bir az yağlı protein kaynağıdır. Kavrulmuş susam da salatalara ve pirince lezzet veriyor. Şeker oranı düşük olan ve kandaki glukoz seviyenizi artırmayan baklagiller, çok besleyicidir.

Sağlıklı yağlar: Kabuklu yemişlerde, zeytin ve kanola yağında, avokadoda ile keten tohumu ve balık gibi omega-3 bakımından zengin yiyeceklerde tekli doymamış yağ bulunuyor. Sağlıklı yağlar ayrıca gözlerin görmesine yardım ediyor.

Bitter çikolata: Antiosidan bakımından zengin olan bitter çikolata, vücutta yağ hücrelerinin birikmesini önlemeye yardımcı.

Kaloriler: Kalorili yiyecekler yemek, kilo verme yeteneğinize zarar verebilir. Çünkü vücudunuz metabolizmanızı yavaşlatarak kendisini açlıktan koruyacak. Düşük metabolizmada, vücudunuz vücut yağları yerine kaslardan yakacak. Bu nedenle etkili kilo vermek için dengeli ve sağlıklı beslenmek çok önemli.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=938629&title=iste-basarili-diyetin-sirri
#1491


Sağlıklı beslenme için doğru gıdaları tercih etmek kadar mutfakta kullandığımız eşyaların da önemi var.

Daha pratik olduğu için tercih ettiğimiz plastik saklama kapları, teflon tencerelerimiz çizilmesin diye kullandığımız plastik kaşıklar ve daha birçok mutfak eşyası doğru seçim yapılmadığında sağlığımız için büyük bir risk oluşturuyor.

Rengarenk saklama kapları, limon sıkacakları, çırpıcılar, doğrayıcılar... Ev kadınlarının değişmezlerindendir plastik mutfak eşyaları. Pratik olması, az yer kaplaması bir de ucuzluğu sebebiyle hemen her mutfağa girmiştir. Plastik kaşıklar ise daha çok teflon tencereler çizilmesin diye kullanılır. Ancak çoğu kez ısıya dayanamayarak yarı yolda bırakır bizi. Hal böyle olunca, kadınların bir araya gelip sohbet ettiği beş çayının ana konularındanbiri plastik kapların bulaşık makinesinde yıkanıp yıkanamayacağı olur. Ama asıl sorgulanması gereken şey çoğu kez göz ardı edilir: Mutfakta plastik eşyalar kullanmak ne kadar sağlıklı?

Plastik maddelerin kanserojen içerdiklerini birçoğumuz biliriz. Ancak Onkolog Dr. Mehmet Fatih Akyüz, 'plastik maddeler kesinlikle kullanılmamalıdır' demenin doğru olmayacağını söylüyor. Önemli olan, kaliteli ve denetimden geçmiş plastikleri doğru bir şekilde kullanmak. Mesela plastik saklama kaplarının içine yüksek sıcaklıkta yiyecekleri koymak ve uzun süre bekletmek sakıncalı. Çünkü plastik maddeler sıcakla etkileşim haline girdikten bir süre sonra içeriğindeki maddeleri geçirme ihtimali var. Sıcakla etkileşimi kadar plastiklerin aşınmamasına da dikkat etmek gerekiyor. Çünkü plastik maddeler aşındıkça üzerinde mikrop üremesi kolaylaşıyor.

Sema Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Hülya Çaşkurlu; ekmek, et, sebze doğramak için kullandığımız plastiklere özellikle dikkat etmemiz gerektiğini söylüyor. Çaşkurlu, bu doğrayıcılar üzerinde oluşan çiziklerin mikropların üremesi için çok elverişli bir ortam olduğuna da dikkat çekiyor.

***

Cam, tahta ve çelik kullanın

Sema Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Hülya Çaşkurlu: Plastikler aşındıkça üzerinde mikrop üremesi kolaylaşır. Bu kapları kullanmadan önce ıslak olmamasına dikkat etmeli. Islak ortamda mikroplar daha çabuk ürer. Mümkünse tahta malzeme kullanılmalı. Bunların da sabun ve çamaşır suyu kullanılarak iyi yıkanması gerekir. Plastik bulaşık makinesinde yıkanabilir ama sıcaklık yüksek olursa plastikteki birtakım maddeler açığa çıkabilir. Plastiğe sıcak yiyecek konulduğunda içindeki maddeyle etkileşir. Daha doğal kapları tercih etmekte fayda var. Mesela çelik en uygunu. Saklama kabı olarak cam kullanılabilir. Plastik kaşık yerine de tahta kaşığı tercih edin.

***

Plastik, hastalık sebebi

Onkolog Dr. Mehmet Fatih Akyüz: Plastiğin belirli bir ısıdan sonra içerdiği maddeleri geçirmesi kanserojen etkiler gösterebilir. Bir diğeri de karbon dediğimiz maddelerde de benzer bir mekanizma ile ortaya çıkan BPA maddesidir. Bu madde özellikle kadınlarda meme, erkeklerde de prostat kanserine neden olabiliyor. Bunun nedeni bu maddenin vücutta östrojen hormonuna dönüşmesi. Bu hormon küçük yaştan itibaren alınırsa çocuk ergenliğe normalden daha erken bir zamanda girebiliyor. Kanser dışında kemik erimesi, obezite gibi hastalıklara sebep olabiliyor.

***

Bunlara dikkat edin!

Hastalıklara karşı dirençsiz olmaları sebebiyle plastik eşyalardan en çabuk çocuklar etkileniyor. Çocuk Alerjisi Uzmanı Doç. Dr. Öner Özdemir, tüm bu tehlikelere karşı kaliteli plastiğin seçilmesi gerektiğine vurgu yapıyor.

Plastiğin kalitesi nasıl anlaşılır?

Plastiğin türlerinin, birden yediye kadar numaralandırıldığını söyleyen Özdemir, herhangi bir yerden plastik ürün alırken altında yazan numaraya bakmak gerektiğini belirtiyor. 3, 6 ve 7 No'lu plastikler zararlı gruba girdiğinden uzak durmamız gerekiyor. Eğer ürünün altında hiçbir rakam yoksa -ki Türkiye'de özellikle pazarda satılan ürünlerde yok- daha da kötü! Bu sebeple elimizden geldiği kadar kaliteli ürünlerin satıldığı yerlerden almakta yarar var. Daha önceden satın aldığınız plastiklerin kalitesini kötü kokusundan ve ıslak bir mendille silindiğinde mendile boya vermesinden anlayabilirsiniz.

***

Plastikler bulaşık makinesinde yıkanır mı?

Plastiklerin bulaşık makinesinde yıkanıp yıkanmaması da kalitesine bağlı. Vestel Bulaşık Makinesi Üretim Tesisleri Ar-Ge Mühendisi Orhan Hülagü, plastik kapların üzerinde "bulaşık makinelerinde yıkamak uygundur" diye yazdığını belirtiyor. Hülagü, aynı şeyin camlarda da geçerli olduğunu söylüyor ve ekliyor: "Ciddi bir üreticiyse bunu yapıyor. Ama merdivenaltı diye tabir edebileceğimiz şekilde üretiliyorsa bu plastikler kendini belli ediyor. Yıkadıkça plastiğin üzerinde tozlanma gibi şeyler olur. Bu da zamanla yiyeceklere karışarak sağlığı tehdit edebilir. Plastikler bulaşık makinesinde yıkanır ama sıcaklığa karşı dayanıklı olmalı." ZAMAN-ASLIHAN KÖŞŞEKOĞLU 

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=931588&title=sagliginiz-icin-plastikten-vazgecin
#1492


İtalyan araştırmacılar çeşitli kimyasal işlemlerle tahta parçasını 10 günde kemiğe dönüştürdü. Koyunların bacaklarına nakledilen 'yapay kemik' gelişmeye başladı!

İtalyan araştırmacılar 'tahta parçasından' kemik üretti. Bu yeni ve doğal yöntemle bir kaç yıl içinde 'insan kemiği' üretmenin mümkün olacağını söyleyen araştırmacılar tahta parçasının çeşitli kimyasallarla girdiği reaksiyon sonucu yaklaşık 10 gün içerisinde insandaki kemik dokusuna dönüşebildiğini açıkladı!

BBC'nin haberine göre araştırmacılar ısı yardımıyla tahtanın içindeki su ve proteinleri alarak, kalsiyum karbonat haline gelmesini sağladı ve ortaya kimyasal olarak kemikten ayırt edilemeyen bir madde çıktı. Elde edilen 'kemik'teki delik ve kanalların titanyum kemiklerde bulunmadığı ve bu protezin vücutla daha kolay bütünleşeceğini söyleyen araştırmacılar, araştırma sonucunun umut verici olduğunu dile getiriyor. Bolonya yakınlarındaki Faenza'da bulunan Istec Biyoseramik Laboratuvarı'nda elde edilen kemiğinin üretiminde daha hafif ve delikli olması sebebiyle bambu benzeri, 'rattan' adlı malzeme kullanıldı.

Projeyi yürüten ekibin başında bulunan Dr. Anna Tampieri, üretilen kemiğin şimdiden hayvanlarda kullanılmaya başlandığını ve olumlu sonuç aldıklarını ifade ediyor. "Laboratuvarda ürettiğimiz kemikleri koyunlara naklettik ve başarılı sonuçlar aldık" diyen Tampieri bu buluşun kemik dokusunun yenilenme yeteneğini kaybettiği hastalarda kullanılabileceğini, kanser tedavisinde de başarı sağlayacağını umuyor.

Üretilen kemiklerin en az doğal insan kemiği kadar sağlam ve uzun ömürlü olduğunu vurgulayan Tampieri, bu kemiklerin insan vücudunun ağırlığını kaldıracak dayanıklılığa ve hareket kalibiyetini maksimumda tutacak esnekliğe de sahip olduğunu vurguluyor. Üretilen kemiğin bugüne kadar üretilmiş suni kemikler içerisinde insan kemiğine en yakını olduğunu vurgulayan proje lideri, uygun 'tahta cinsini' bulmak için yüzlerce araştırma yapıldığını ve sonunda insan kemiğine en yakın maddenin 'rattan' olduğunda karar kıldıklarını söylüyor.

Bolonya Üniversitesi Hastanesi'nden ortopedi cerrahı Dr. Maurillo Marcacci'yse üretilen suni kemiği koyunların bacaklarına monte ettikten sonra birkaç ay süreyle kemiğin gelişimini gözlemlemiş. Marcacci, "X-ray cihazıyla yaptığımız incelemelerde kemiğin sağlıklı bir şekilde geliştiğini gördük. Sonucun koyunlarda başarılı olması bizi umutlandırdı" diyor.

Bir kaç ay içinde tahtadan yapılan kemiğin doğal kemikle birleştiğini ve 'eskisi gibi' bütün bir parça haline geldiğini gözlemleyen ekip şimdi yapay kemiği insan vücudunda denemeye hazırlanıyor. Avrupa Birliği tarafından desteklenen proje ucuz, kolay ve doğal olduğu için geliştirilmeye müsait ve 'umut verici' olarak nitelendiriliyor.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=973739&Date=10.01.2010&CategoryID=79
#1493
Arkadaşımız Nihal Bengisu'nun Suudi Arabistan'daki geziye iştirak edemeyişi üzerinden bir tartışma başladı. Dışişleri Bakanımızın riyasetinde gerçekleşecek bu diplomatik geziye davet edilen gazeteciler arasındaydı Nihal...

Eşinden alması gerektiği söylenen noter tasdikli bir muvafakatname, zaman darlığı yüzünden işi yokuşa sürünce, Nihal geziye katılamadı veya katılmadı... Olay, kısa yoldan "çağdışı" bir vaka olarak lanse edildi...

Modern zaman ve hayat ilişkisi, kadının zaman ve hayatın içinde yeni dinamikler altında değişen kimliği ve hareket zorunluluğu ister istemez "fıkıh" dediğimiz, günlük yaşam kuralları hakkında yoğunlaştırıyor hepimizi... Kadınlara dair, pozitif bir ayrımcılık mahiyetindeki doksan kilometrelik seyahat/güvenlik dairesi, bugün için profesyonel yaşamın dayattığı ve neredeyse tüm dünyayı kuşatan küresel çalışma alanı ile kıyaslandığında negatif bir ayrımcılığa dönüşmüş gibi sunuluyor... "Gibi Sunuluyor" üzerinde itinayla düşünmek gerekiyor, sadece itina yetmez, izan ve vicdan sahibi bir hukuk gerekiyor... Fıkıhçılar, ilahiyatçılar, profesyonel hayatın içinde ve serbest rekabet kuralları çarkında koşturmak zorundaki Müslüman kadınlar, olayın tarafları olarak, bunu masaya yatırıp, güncelleştirmek, çözümler ve nasihatler çerçevesinde gündeme almak zorundalar... Zorundayız...

Ben fıkıhçı değilim. Ama kadın olmak ve yeryüzünde seyahat etmek babından meselenin tarafları içindeyim... Bir de başıörtülü gazeteci arkadaşların neredeyse attığı adım hakkında görüşüne başvurulan nöbetçi fikir beyan edici şahıs olarak görüldüğümden olsa gerek, acaba işi gücü bırakıp İlahiyat mı okusam, fıkıh ihtisası mı yapsam diye düşünmeye başladım... Ben mahallenin kadısı, muhtarı değilim.

Nedir bu? Okula gitsek yasak. Evde otursak çağdışılık. Annelikten bahsetsek faşizm. Meslek yapmaya kalksak nüşuz, fitne, isyan, feminizm... Her halükarda başıörtülü kadının adım atması hatta nefes alıp verişi dahi büyüteç altında...

Herkesin içi rahat etsin. Ve herkes şükretsin. Özellikle Suudi Arabistan. Nihal Bengisu, kim bilir hangi ayrıntılardan hangi entelektüel tümevarımlara giden ince yazılar yazardı da, bir de bunu düşünün... Suudi Arabistan'a dini maksatlı gidişlerimde bile aynı şeyi tecrübe etmişimdir, bu ülkede başımı belaya sokmak için bana beş dakika bile fazla gelir...

Kulağıma gelen söylentilere göre Ankara'daki diplomatik odalarda Nihal Bengisu ve doksan kilometre hakkında çıkan tartışma için, "barış görüşmelerine gölge düşürüldü" şeklinde laflar dolandırılıyormuş... İçerledim ama içimde saklayamam... İlgili kişilere de söylediğimi tekrarlayayım: Dışişleri Bakanımız, mezkur seyahatin riyasetindeki kişi olarak, sadece heyetteki kadınların değil, erkeklerin de vekili, reisi ve velisi konumundadır. Yani 90 kilometre konusunda kadınlara has güvenlik ve koruma maksatlı dini kural, güvenlik ve koruma başlığında zaten en üst düzeyde tesis edilmiş durumdadır. Dışişleri Bakanımızın sahip olduğu devlet koruması, seyahat ekibindeki herkesi -Nihal'i de- güvenlik şemsiyesine alan en üst seviyedeki bir korumadır... Dolayısıyla Suudi Büyükelçiliğinin işgüzarlığı, dini içerikli değil, daha çok diplomatik bir nezaketsizlik gibi duruyor...

Niçin bu konuyla yakından ilgileniyorum?

Çünkü seyahat ve doksan kilometre meselesi, Müslüman kadının sürekli gündeminde olan bir mevzudur. Başörtüsü yasağı sebebiyle yurt dışında tahsil görmek zorunda kalan kızlardan, ülke içi ve ülke dışında bilimsel, sosyal ve sanat içerikli pek çok toplantıya katılmak durumunda olan kadınlara kadar... Yeryüzünde gezinen, gezindikçe ve adım attıkça yaşamın her anında fıkhın konusu olan bizleriz...

Misal: Dün gece Kahire'den dönen "Filistin'e Yolaçık" barış aktivistlerinden Zehra Özden Sönmez mesela... Hangi koşullarda gitmiştir Refah Kapısı'na? Ve hangi zor şartlar altında (Allah'a şükür) sağ salim dönebilmiştir yurduna evine? Zehra Özden Hanımın, velisi, vekili, hâmisi kimdir? Zehra Özden hanımın şöyle iç geçirdiğine adım gibi eminim: Hasbün Allah ve nimelvekil...

Müslüman kadınlar, durup dururken mi çıkmıştır yollara? Turizm maksatlı seyahatler midir bunlar? Kaldı ki turistik maksatlı seyahatler olsa, emin olun ki bir tek tartışma bile çıkmaz, "kaprisli kaprissiz, şahinli şahinsiz" tıpış tıpış gelinir ve gidilir de kimse ne sesini çıkarır ne de Ortadoğu barış görüşmelerine gölge falan düşer...

Örtü ve tesettür, ev giysisi değildir oysa...

Bir kadın örtünüyorsa şayet... Birazdan dışarı çıkacaktır.

sibeleraslan@hotmail.com
http://www.habervaktim.com/yazar/20701/+90_kilometrede_ortunmek.html
#1494
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, ''gerçekçi olmayan salgın paniklerinin dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal olduğunu'' ifade ederek, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' dedi.
 
Akdur, Dünya Sağlık Örgütü'nün 2010 kışı boyunca güney yarım kürede kullanılacak aşı için önerdiği iki seçenekten birinin, ''domuz gribi'' (H1N1) ve mevsimsel (H3N2) virüsleri ile influenza B virüsünden oluşan üçlü aşı, diğerinin de mevsimsel (H3N2) virüsü ile influenza B virüsünden oluşan ikili aşı olduğunu söyledi.

Firmaların 2010 için üçlü aşı üretmeleri halinde, halen piyasadaki ''domuz gribi'' aşısının yapılmasına gerek kalmayacağını anlatan Akdur, ikili aşı üretilmesi durumunda ise bu aşının yanında ''domuz gribi'' aşısının da uygulanması gerektiğini bildirdi. Akdur, şu görüşleri dile getirdi:

''Bütün bunlar değerlendirildiğinde, salgının birinci dalgasından elde edilen verilerden yola çıkılarak, domuz gribinin korkulan, korkulması gereken bir virüs olmadığının anlaşılmasına rağmen DSÖ, abartmaya ve korkutmaya devam etmiştir. DSÖ'nün, koruyuculuğu ve güvenliği konusunda tatminkar bilgiye sahip olunmayan tekli domuz gribi aşılarının klasik risk grupları dışındaki büyük kitlelere yapılmasını önermesi, Ocak 2010'dan itibaren üçlü aşı içinde domuz gribi virüsünü de bulundurma olanağı varken hala ikili aşı önererek bunun yanında ayrıca tekli domuz gribi aşısı yapılmasını tavsiye etmesi, örgütün, ulusları, özellikle de gelişmekte olan ulusların ekonomisinden daha çok şirket ekonomilerini düşündüğü kuşkusunu yaratmakta ve bu kuruma olan güveni sarsmaktadır.''

DSÖ'nün son yıllarda olayları ve grip pandemilerini iyi yönetemediğini savunan Akdur, örgütün ''domuz gribi'' ve aşısı ile ilgili uygulamalarının yalnızca Türkiye'de değil, tüm dünyada tartışıldığını, bunun da ötesinde şiddetle eleştirildiğini söyledi. Akdur, ''Başka bir ifadeyle tüm dünyada gerek DSÖ'ye gerekse aşı firmalarına karşı büyük bir güven bunalımı yaşanmaktadır. Bu yaşananların dünya ölçeğinde veya insanlığa en önemli faturası da DSÖ'ye olan güvenin yitirilmesidir'' dedi.

Geçmişte dünya genelinde yaşanan büyük salgınların DSÖ ve bilim çevrelerinde duyarlılığa yol açtığını, ülkelerin buna karşı plan ve hazırlık yapmasının yerinde olduğunu belirten Akdur, ''Ancak bu durum hem DSÖ'de hem de ülkelerde adeta 'mehdi bekleme psikoloji' yarattı. Tanı konulan her yeni A grip virüsünün beklenen, ölümcül virüs olduğu ya da olabileceği söylenerek büyük panikler yaratıldı. DSÖ adeta yalancı çobana döndü'' ifadesini kullandı.

''Gerçekçi olmayan salgın panikleri dünyaya ve insanlığa çok pahalıya mal oluyor'' diyen Akdur, ''Kuş gribi dünyaya 2.2 trilyon dolara mal oldu, domuz gribinin ise 4.4 trilyon dolara mal olacağı hesaplanıyor. Bu paniklerden bazı ülke ve firmalar büyük rantlar elde ederken diğer bir kısmı da büyük zarar görüyor'' dedi.

-''TÜRKİYE AŞI ÜRETMELİ''-

Grip salgını konusunda Türkiye'nin aşı ve antiviral üretmemek, sağlık sorunlarına siyasi yaklaşmak ve krizleri iyi yönetememek gibi sorunları bulunduğunu savunan Akdur, 2010'da DSÖ'nün yeni bir virüs ilan etmesi halinde Türkiye'nin aşı ve antiviral bulamamak riskiyle karşı karşıya kalabileceğini ileri sürdü.

Aşı ve temel ilaçların stratejik maddeler olduğunu anlatan Akdur, bir salgın olasılığında ülkelerin önce kendi halkının gereksinimlerini karşılaması gerektiğini, bu maddeleri diğer ülkelere vermemesinin de doğal olduğunu söyledi. Akdur, ''Türkiye her şeyden önce bu çıkmazdan, yoksunluktan, aşı ve ilaç üretememek sorunundan kurtulmalıdır'' diye konuştu.

2003'de yapılan bir çalışmaya göre ülkede ihtiyaç duyulan aşıların tamamının Türkiye'de üretilmesi için 90 milyon ABD dolarına ihtiyaç duyulduğunu bildiren Akdur, bunun sürekli ertelendiğini, ancak gelinen noktada yalnızca bir yıl için ithal edilen aşılara yapılan harcamaların 1 milyar dolara yaklaştığını kaydetti.

Prof. Dr. Recep Akdur, kuş gribi salgınıyla birlikte aşı üretimine geçilmiş olsaydı Türkiye'nin mevcut sorunları yaşamayacağını savundu.

-''YANLIŞ ADIM ATMADIK''-

Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Nihat Tosun ise domuz gribi konusunda Sağlık Bakanlığı olarak yanlış bir adım atmadıklarını, alınması gereken önlemleri aldıklarını bildirdi.

Salgının başlangıcında ülkedeki risk gruplarının tamamını aşılayabilecek şekilde bağlantı yaptıklarını, ancak bunun bağlantısı yapılan tüm aşıların satın alındığı anlamına gelmediğini belirten Tosun, aşılanma oranlarının düşük olması ve hastalığın beklendiğinden erken yayılması gibi gerekçelerle alınacak aşı oranını daha sonra düşürdüklerini anlattı.

''Salgının abartıldığı'' yorumlarına katılmadığını bildiren Tosun, ''Sonuçta eğer H1N1 salgını olmasaydı 500'ün üzerinde insanımızı kaybetmeyecektik. Bunu sıradan bir olay gibi görmemek lazım'' dedi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=938104&title=domuz-gribinin-dunyaya-maliye-agir-olacak
#1495
Gazeteci milleti, Cumhurbaşkanı'nın karşısına oturuyor.
İlk soru:
"Askeri darbe olur mu?"
İkinci soru:
"Asker muhtıra verir mi?"
Üçüncü soru:
"Çatışma mı, değişim mi?"
Ertesi gün neredeyse tüm manşet ve yorumlar bu konuya ayrılıyor.
Başbakan, Genelkurmay karargâhında Komutan'la görüşüyor.
Siyaset meydanı toz duman!
Yorumlar, Başbakan'ın Genelkurmay'dan nasıl bir yüz ifadesiyle çıktığına dair...
Böyle bir ülke olur mu?
Daha doğru deyişle:
Böyle bir ülkede rejimin istikrarlı bir işleyişinden, demokrasi ve hukuk devletinin oturmuşluğundan söz edilebilir mi?
Geçiniz!
Bakın, Türkiye sivil-asker ilişkilerini birinci sınıf demokrasilerdeki gibi hukuk rayına sokamadığı sürece bu ülkenin kapısını kalıcı ve gerçek istikrar biraz güç çalar.
Bu bakımdan Mehmet Ali Birand'ın dünkü yazısı ilginçti. "Şimdi AKP, TSK'ya balans ayarı yapıyor" başlığını taşıyan yazısının bir bölümü şöyleydi:
"Ak Parti, başta Türk Silahlı Kuvvetleri'ni fazla rahatsız etmek istemeyen bir tutum takınmıştı. Komutan ile belirli bir sınır çerçevesinde uyum içinde kalmayı denemiş ve bu ortamı bir oranda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özkök ile de bulabilmişti.
Ancak sonrası gelmedi.
2007'deki Çankaya savaşları, Başbakan Erdoğan'ın nasırına basılmasıyla sonuçlandı. Genel seçimlerde oy oranını artıran AKP, kapanma davasından da kıl payıyla kurtulunca harekete geçti.
2008'den itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri'ne 'ince ayar' yapılmaya başlandı.
Adına da Ergenekon dendi.
Toplum, ilk defa asıl gücün kimin eline geçtiğini, Ergenekon sürecinde gördü.
Türk toplumunun geçmişten bu yana görmeye alıştığı, hatta tabulaştırdığı birçok kavram yıkıldı.
İlk defa, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, kimilerine fiilen katıldığı, kimilerini desteklediği birçok gizli kalmış, yasadışı örgütlenmeler ortaya çıktı.
İddiaların bir bölümü abartılı, diğer bölümü yalan dahi olsa, geri kalanı toplumun kafasında soru işaretleri yaratmaya yetti. 'Ateş olmayan yerden duman çıkmaz' inancı yaygınlaştı.
Asker-Sivil koalisyonu ve çetevâri oluşumlara komutanların adının karışması çok büyük bir kesimi şaşırttı.
Eskiden 'dokunulmaz' sayılan, sivil iktidarın, hatta TBMM'nin soruşturmalarına dahi (Susurluk soruşturmasındaki gibi) yanıt vermeyen komutanların gözaltına alınmaları, evlerinde polisin araştırma, karargâhlarda sivil yargıçların inceleme yapması, ülkedeki güç dengesinin nasıl değiştiğinin en simgesel gelişmeleriydi."
Bu satırların altını çizin.
Doğrudur, Ergenekon sürecinde Türkiye siyaseti köklü bir değişikliğin sinyallerini vermeye, özellikle askerle ilgili tabular yıkılmaya başladı.
Bu tarihlere kadar Ankara'da yerleşik bir kanı vardı. Milletin oyuyla seçim sandığından çıkanların, hükümetlerin manevra alanını son tahlilde asker belirler, kırmızı çizgiler onun tarafından çizilir. Türkiye'nin ekonomi dışındaki bazı temel meseleleriyle ilgili olarak son söz, günü geldiğinde, kapalı kapılar arkasında asker tarafından söylenir.
Şimdi değişmeye başlayan işte budur.
Çankaya'ya 2007'de Abdullah Gül'ün çıkması da bu değişim sürecini hızlandırdı.
Artık oyun daha farklı oynanmaya başladı. Şu günlerde yaşanmakta olan kafa karışıklığı da bundan kaynaklanıyor.
Dileriz, Mehmet Ali Birand'ın balans ayarı diye tarif ettiği bu durum, demokrasi ve hukuk açısından gerekli kurumsallaşmaya kavuşturulur.
Böylece sivil sivilliğini, asker askerliğini bilir ve herkes de rahat eder.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1183752&AuthorID=63&Date=09.01.2010&b=AKPden Silahli Kuvvetlere balans ayari&a=Hasan Cemal&KategoriID=4&ver=54
#1496
İRTİCA bir yerlere kaçıp gitmiş olmalı! Artık "Laiklik elden gidiyor, tehlikenin farkında mısınız?" feryatları dindiği gibi, asker bile artık "irtica"sız konuşuyor.
Ben eskiden beri irtica tehlikesinin olmadığını savunurum. Bunun için sosyal araştırmalardan, modernleşme teorilerinden bahsederim. Bu defaki kanıtım ise, bazıları için bilimsel araştırmalardan daha güvenilir olan İlhan Selçuk'tur!
Cumhuriyet yazarı Hikmet Çetinkaya, İlhan Selçuk'u sık sık ziyaret edip görüşmelerini yazıyor. Güzel bir insani davranış... Aynı zamanda tarihe not düşüyor.
Bu notlardan biri şöyle:
"İlhan Ağabey'in keyfi yerindeydi, doğrudan siyasete girdi:
- Türkiye'ye şeriat-meriat gelmez... Yılbaşında televizyonları izleyince gördüm. Şeriatçılar artık sermaye ve medya sahibi oldu." (Cumhuriyet, 4 Ocak)
Sonra erken seçimi konuşmuşlar. Keşke "şeriat-meriat gelmez" konusunu biraz açsaydılar. Ama bu kadarı da çok önemli:
Demek ki, İlhan Ağabey de sermaye sahibi olmanın, piyasa ekonomisinin zihinlerdeki etkisini artık kabul ediyor.

Yeşil sermaye!
Demek ki o eski 'yeşil sermaye' feryatları yanlışmış!
Fakat İlhan Selçuk çok değil, üç sene önce "Laik Türkiye tehlikeli bir süreçten irticaya kayıyor; İslam dünyasındaki tek laik Cumhuriyet bıçak sırtındadır" diye yazmıştı! (7 Ekim 2006)
Bugün "şeriatçıların sermaye ve medya sahibi olması"nın şeriat tehlikesini giderdiğini yazan İlhan Selçuk, dün şunları da yazmıştı:
"- Sermayenin dini imanı olmaz, sermayenin dini imanı paradır...
Söyleyenler halt etmişler...
Suudiler'den Kuveyt sermayesine dek dinci Amerikanofil kapitalistler ortalıkta fink atıyorlar...
Şimdi sıra Türkiye'ye geldi...
Devlet gücüyle dinci sermaye sınıfı da palazlandı mı, laik Atatürk Cumhuriyeti'ne demokratik görüntü sahtekârlığı altında fatiha okunacak... " (Cumhuriyet, 9 Kasım 2007)
Ama artık "sermaye sahibi", yani girişimci haline gelmenin etkilerini bir yılbaşı gecesi TV izleyerek de olsa görüyor. Keşke bu kadar gecikmeseydi de, geçmişte bu yüzden yapılan kavgaları, müdahale ve muhtıraları yaşamasaydık.

İrtica ezberi
Büyük sosyolog Max Weber "sermaye sahibi" olmanın rasyonelleşme ve sekülerleşme getireceğini yüzyıl önce yazmıştı! Bizde Sabri Ülgener, Şerif Mardin, sonra, Nilüfer Göle, Nur Vergin, Ali Çarkoğlu, Binnaz Toprak gibi isimlerin akademik ve sosyal araştırmaları da bunu doğrulamıştı: Ekonomik gelişme ve eğitim sürecinde dindarlık bile siyasi alanda özgürlükçü bir laikliği benimsiyordu.
Türban da böyle bir modernleşme sürecinin ürünüydü.
Fakat eski "irtica" nakaratı kolay bitmeyecek, darbelere, muhtıralara, parti kapatmalara gerekçe olacaktı.
Çünkü, Cumhuriyet'in ilk yıllarında geniş bir edebiyat haline gelen "irtica tehlikesi", "Cumhuriyet ideolojisi" diye sürekli ezberleniyordu. Toplumdaki büyük yapısal değişmeler bu ezber yüzünden görülmüyordu.
Maalesef Cumhuriyet akademyası bile Max Weber'i 1970'lere kadar fark etmedi; 'ezber'in dışına çıkamadı! Weber hakkında bizde ilk doktora tezini Coşkun San 1971'de yaptı!
Matbaanın gecikmesi gibi bir şey!
Artık ezber bozuluyor. Önümüzdeki büyük sanat, hayat tarzlarına ve fikirlere saygı halinde demokrasi içinde yaşamayı başarmaktır.
Eski hiçbir ezber Türkiye'nin ufkunu karartmamalı artık.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1183707&AuthorID=62&Date=09.01.2010&b=Irtica nereye gitti&a=Taha Akyol&KategoriID=4&ver=04
#1497
Alıntı YapBu davada beni umutlandıran bir kararla karşılaştım onu da paylaşmak isterim : http://www.hurriyet.com.tr/gundem/3850828.asp

Linkte bulunan Yargıtay Kararıyla ilgili haber aşağıdadır:

Tren arıza yaptı, TCDD tazminata mahkum oldu-27 Ocak 2006

Ankaralı avukat Erendiz Önal, bindiği trende 11 saat mahsur kalınca TCDD aleyhine maddi ve manevi tazminat davası açtı ve kurumu 2250 YTL "manevi" tazminata mahkûm ettirdi.

AVUKAT Erendiz Önal, İstanbul'daki duruşmasına gitmek için, 26 Aralık 2002 tarihinde Ankara'dan hareket eden Anadolu Ekspresi'ne bindi. Ancak tren, İstanbul'a gidene kadar sık sık arızalanıp rötar yaptı. Makineler çalışmadığı için kaloriferler yanmadı ve yolcular eksi 15 derecede saatlerce bekletildi. Bazı yolcular, 11 saat sonra ulaşabildikleri Eskişehir'den otobüsle Ankara'ya döndü. Tren tam 16 saat sonra İstanbul'a ulaşabildi.

Önal, mağdur olduğunu, işinin aksadığını belirterek, TCDD hakkında maddi ve manevi tazminat davası açtı. Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesi, davacının sadece bilet bedelini geri alabileceği tutarda maddi tazminata hükmedip manevi tazminat talebini reddetti. Önal, kararı temyiz etti. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi, davacının mağdur olduğunu ve tazminata hükmedilmesi gerektiğini belirterek kararı bozdu.

Yargıtay'ın bozma kararında "Bilim ve teknolojinin sınırsız olanaklarına rağmen, davalı işletme birçoğu eskimiş, ömrünü doldurmuş makinelerle hizmet vermesi işletmenin ağır kusurlu olduğunu gösterir" dedi. Ankara 17. Asliye Hukuk Mahkemesi bu kez Yargıtay'ın bozma kararına uyarak TCDD'yi, yasal faizi ile birlikte 2 bin 250 YTL manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.

Vatandaşı ön plana çıkaran bir karar

Avukat Erendiz Önal, TCDD'nin "Sultan Addülhamit zamanından beri rötarla yolcu taşıdığını" savunarak şöyle dedi: "Rötar sözcüğü ile TCDD birbirlerini hatırlatan sözcükler haline gelmişti. Bu karardan sonra yargının vatandaşa bakışında köklü değişiklik olmuştur. Kamu işletmelerinin vatandaşı mağdur etmesi karşısında kamu kurumunu koruyucu yaklaşım bir kenara bırakılmış, vatandaşı insan hakları konusunda ön plana çıkaran bir karardır. Bundan sonra vatandaşa hizmet veren gerek kamu-gerek özel kurum ve şirketler vatandaşı mağdur etmenin bir bedelinin olduğunu hesaba katmak zorunda kalacaklar."
#1498
Pazartesi günü Milliyet'ten Devrim Sevimay'a yaptığım şu açıklamayı hatırlatarak lafa girmek istiyorum: "Bu hafta Başbakan veya hükümet ilişkileri yumuşatmak için askere ziyaret gibi önemli bir jest yapabilir."

Devamında ise dedim ki: "Ama bu durum, askerin TSK içindeki cunta faaliyetleri karşısında alacağı tavra göre şekillenecektir."

O görüşme dün gerçekleşti. Genelkurmay karargahındaki görüşmeye İçişleri ve Adalet Bakanı da katıldı.

Hazırlıklara bakarak gündemi okuyacak olursak nelerin konuşulduğu konusunda şu tahmini yapabiliriz; 1- Bülent Arınç'a suikast ve darbe iddiası kapsamındaki gelişmeler, 2- Askere sivil yargı yolunu açan yasal düzenleme, 3- Emniyet-asker ilişkileri.

Hükümetin de askerin de talepleri var. Daha önemlisi, iki taraf da ilişkilerin normalleştirilmesini istiyor. Ortak paydanın "demokrasi" olması koşuluyla zirvedeki mutabakatın ülke yararına olacağı konusunda, eminim, kimsenin kuşkusu yoktur.

Yeni bir sayfa açıldı

Bu zirveden sonra süreç nasıl gelişir, el yordamıyla şu değerlendirmeyi yapabiliriz; sivil yargılamayla ilgili yasaya ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin kararı ortaya çıkmadan yeni bir pozisyon zor gözüküyor. Emniyet-asker ilişkilerinde iletişim kazalarını önlemeye dönük yeni bir mekanizma kurulabilir. Cuntaya karşı daha etkin önlemler alınması konusunda güçlü bir irade ortaya konabilir.

Bir de ortada küresel aktör olmanın getirdiği uluslararası risklerin yanı sıra "demokratik açılım" gibi ateşten top var. Bu kanayan yaranın durdurulması ve sürecin az hasarla atlatılabilmesi için kurumlar arası mutabakatın önemi büyüktür.

Başbakanın ziyareti ve seçilen mekan, bu açıdan çok önemlidir. Görebildiğim kadarıyla, yeni bir sayfa açılıyor, eski defterler kapatılıyor. Bu sayfanın kara çiziklerle doldurulmaması için hem hükümete hem askere önemli sorumluluk düşüyor.

Özellikle TSK içindeki demokratik rejimi kesintiye uğratma hayaliyle aklı dumura uğramış odakların mutlaka temizlenmesi gerekiyor. Bu konuda İlker Başbuğ'a daha büyük görev düşüyor.

Kafesleri parçalamazlarsa hep birlikte kafese düşerler.

One Minute rövanşı

Devletin zirvesindeki bu uyum ve sivil-asker ilişkilerinin demokratik eksende yeni tanımı, iç ve dış tahriklere, özellikle Global Ergenekon'a karşı daha dirençli bir yapının oluşmasını sağlayacaktır.

Türkiye, Global Ergenekon'un tehdidi altındadır. Başbakanın Davos'taki "One Minute" çıkışından sonra bu tehdit, daha da arttı. Özellikle İsrail istihbarat örgütü MOSSAD, bu tehdidi körükleyen en önemli faktördür. Hükümet-asker çatışmasından rol kapmaya çalışıyor.

İsrail İstanbul eski Başkonsolosu Moti Amihai'nin gider ayak yaptığı şu açıklamayı hatırlayın: "Ordu giderek İslamlaşıyor..."

Aklınca, bir taşla, birden fazla kuş vurmayı planlıyordu.

Şimdi bir adım daha ileri gidiyorum; 7 askerimizin şehit edildiği Reşadiye baskını, Global Ergenekon'un dominant unsuru MOSSAD'ın tertibidir, PKK taşeron olarak kullanılmıştır.
Demokratik açılımı baltalamak için Kandil'i en çok MOSSAD ajanlarının ziyaret ettiğini söylesem, ne dersiniz?

Şimdi PKK liderlerinden Cemil Bayık'ın son açıklamasını birlikte değerlendirelim: 'Kozmik odaya siyasal İslam yerleşecek."

PKK, kamuoyunda "kontgerillanın kalbi" olarak bilinen kozmik odaya girilmesinden neden rahatsız olur?

MOSSAD tertibi

Laf lafı açtı, şimdi size başka bir örnek vereceğim.

Hatırlayın, 25 Mayıs 2007 günü Bingöl'e bağlı Genç ilçesi Suveren bölgesinde, Malatya-İslahiye güzergahından Suriye'ye giden yük trenine mayınlı saldırı düzenlendi. 8 vagon raylardan çıkarak devrildi. Bilinen suçlu, PKK'ydı.

Vagonlara bakınca ürkütücü bir tablo çıktı ortaya. 762 adet Kannas marka uzun menzilli keskin nişancı suikast silahı, 54 adet Biksi ağır makinalı tüfek, 120 sandık içinde 120 mm'lik havan mermisi ve çok sayıda mühimmat var.

Bu silahlar kime aitti? PKK'ya mı yoksa başka bir terör örgütüne mi? PKK'nınsa o eylemi neden PKK yapsın?

Genç savcılığı olaya el atsa da sorunun büyüklüğü ve niteliği nedeniyle mevzu Diyarbakır'a havale edildi.

Resmi belgelere göre; vagonlarda teslimat yeri Tahran olan inşaat malzemeleri vardı. Silahların kime ait olduğuna ilişkin iki yılı aşkın süredir devam eden soruşturma, geçen aylarda sonuçlandı, daha doğrusu sonuçsuz kaldı. Evrak, "faili meçhul evrak" olarak rafa kondu.

O günlerde ise bu silahların PKK, Hizbullah veya Hamas'a ait olduğu yönünde spekülasyonlar yapılıyordu.

Oysa hem MİT hem askeri istihbaratın bu soruşturma sırasında ulaştığı çok önemli bulgular vardı. Kamuoyuna sızmadı. Açıklıyorum, o tespitlere göre, tertibin arkasındaki güç MOSSAD'dı.

Gelelim son hadiseye

Bülent Arınç'a suikast ve darbe iddiası, vahimdir, sonuna kadar üzerine gidilmelidir. TSK içinde cuntanın varlığı inkar edilemez boyuttadır.

İyi güzel de bunları bu kadar pervasızca cesaretlendiren ve harekete geçiren irade nedir? O karanlık el kime aittir? Reşadiye'de, Bingöl'de gördüğümüz o karanlık el olabilir mi? Hakim ve savcıya postalanan mermilere, bir de bu gözle bakmak gerekir mi?

O mermileri postalayan sıradan biri veya bir örgüt üyesi çıksa bile, yukarıdaki gerçeği değiştirir mi?

Şu bir gerçek; Global Ergenekon, Türkiye'deki her iç çatışma ortamından rol çalmaya çalışıyor. Daha büyük provokasyonlara zemin hazırlanabilir. Bu oyuna gelmemek gerekir. O nedenle, dünkü zirveyi çok önemsiyorum.

Yeni bir yol haritasına, yeni bir sayfaya ihtiyaç vardır. Tabi, demokratik rejimin üzerinde tepinmeden...

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/samil-tayyar/genelkurmay-da-neler-oldu-236818.htm
#1499
Yılbaşından itibaren zorunlu hale gelen Tek Kullanımlık Şifre (TKŞ) uygulamasına ilişkin bankaların fiyat tarifesi belli oldu. SMS (kısa mesaj) aracılığı ile tek kullanımlık şifre üretimi ücretsiz hale gelirken özel cihaz (Token) ile şifre almanın maliyeti değişiklik gösterecek.



SMS (kısa mesaj) aracılığı ile tek kullanımlık şifre üretimi ücretsiz hale gelirken özel cihaz (Token) ile şifre almanın maliyeti değişiklik gösterecek.

Finans sektörü özel cihaz için vatandaştan ücret almazken bazı bankaların şifrematik için yıllık tarifesi 50 liraya kadar çıkıyor. Şekerbank, Ziraat Bankası ve Halk Bankası şifre cihazından ücret almayacak.

Citibank 50 TL alırken, Türk Ekonomi Bankası (TEB), Yapı Kredi ile İş Bankası'nın cihazını kullananın cebinden bir yılda 25 lira çıkacak.

Garanti Bankası, Anadolubank, Fortisbank, ING Bank müşterileri tek kullanımlık şifre için token cihazına 20 lira öderken, Vakıflar Bankası'nın tarifesi 19 lira olarak belirlendi.

Türkiye Bankalar Birliği'nin internet bankacılığında kullanılan iki bileşenli kimlik doğrulamaya ilişkin hizmetler ve ücretler tablosuna göre Akbank ve Finansbank'ın ise token cihazı ile TKŞ üretme hizmeti bulunmuyor.

1 Ocak 2010 tarihinden itibaren Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) tebliği gereği EFT ve havale gibi işlemlerde tek kullanımlık şifre ile işlem yapılıyor. Türkiye Bankalar Birliği'nin (TBB) 26 banka üzerinden derlediği verilere göre internet bankacılığı üzerinden Eylül 2009 itibarıyla üç aylık dönemde 132 milyar 257 milyon TL'lik EFT ve havale işlemi gerçekleştirildi. İnternet üzerinden yapılan işlemin toplam adedi ise yine aynı dönemde 34 milyon 292 bini buldu. İnternet üzerinden işlem yapan aktif bireysel ve kurumsal müşteri adedi ise 5 milyon 691 bin 356.

Tek kullanımlık şifre nedir?

TKŞ, her kullanımda veya belirli bir süre geçtikten sonra geçerliliğini yitiren ve bir sonraki kullanım için yeniden üretilmesi gereken sayı ve/veya harf dizisi. TKŞ cihazı müşterisi olunan bankalardan temin edilebiliyor. SMS içinse müşterinin bankadaki cep telefonu bilgilerinin güncel olması gerekiyor. TKŞ cihazı sadece temin edilen bankada kullanılabiliyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=937399&title=sanal-bankacilikta-smsle-sifre-ucretsiz
#1500
3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, Erzurum Cumhuriyet Savcısı'na ifade vermeyi reddetmiş. Gazetelerde yer alan haberler, Orgeneral'in Savcı Osman Şanal'ın karargâha, yani ayağına gelerek ifade almasına da izin vermediği yönünde.

Önce cumhuriyet savcısının neden ifade almak istediğini hatırlayalım: Savcı, MİT ve Jandarma'nın da içinde yer aldığı silahlı bir komplo iddiasını soruşturuyor. Erzincan'da, cumhuriyet başsavcısının da rol aldığı bir tezgâhla, Jandarma ve MİT'in organizasyonu ile dinî cemaatler hakkında sahte deliller oluşturularak ve sahte tanıklara dayanarak suç ihdas edildiği iddia ediliyor. Bu iddia, "ıslak imza"sını tartıştığımız "İrtica ile Mücadele Eylem Planı"nın Erzincan'da fiilen uygulandığı anlamına geliyor. Senaryo şöyle: Dinî cemaatlerin terör örgütü kapsamına alınması için silahlı komplolar hazırlanıyor. Komplo ortaya çıkınca da, Çatalarmut Barajı'nda bulunan (bu komplo için temin edilen) silah ve mühimmatın Erzincan Polisi'ne ait olduğu yönünde ifade vermeleri için bazı kişilere teklifte bulunulduğu ve baskı yapıldığı ortaya çıkıyor. Durumun vahameti, bu soruşturma kapsamında hâlâ tutuklu olanlardan belli. Erzincan Jandarma İstihbarat şube müdürü dahil olmak üzere biri binbaşı iki subay ve bir astsubay ve Erzincan MİT şube müdürü ve iki personeli bu soruşturma kapsamında cezaevinde bulunuyor. Temel iddia ise bu komplonun 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk, Erzincan cumhuriyet başsavcısı ve il jandarma alay komutanının birlikte hazırladığı istikametinde.

Bir tarafta, Genelkurmay Karargâhı'nda hazırlandığı iddiasıyla hâlâ ortada duran ıslak imzalı "İrtica ile Mücadele Eylem Planı", öbür tarafta bu planın Erzincan'da ordu komutanının da dahil olduğu bir komplo marifetiyle uygulandığı iddiası. Planı da, uygulaması da önümüzde duruyor. Ciddi, vahim, facia... Hangi kelimeyi tercih edersiniz ve ne düşünürsünüz? Bu iddiaların soruşturulduğu bir ülkede yaşamak size nasıl bir duygu yüklüyor?

Hepsi bir kenara, bu iddialarla suçlanan ordu komutanı, cumhuriyet savcısına ifade vermeyi reddediyor. Şimdi, vatanını milletini seven herkesin, en başta bu ülkeye sadakat yemini etmiş subayların şu sorulara cevap vermesini istiyorum.

Bu kadar vahim iddialarla suçlanan bir generalin ifadesinin alınamadığı bir ülkede hukuku işletebilir misiniz? Üzerinde üniforma, elinde silah olanlara hukukun işlemediği bir ülkede bütün vatandaşlarınıza en başta yaşama hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri için hukuk güvencesi verebilir misiniz? Hukuk güvencesi veremediğiniz vatandaşlarınızdan, devletin ülkesi ve vatanıyla bölünmez bütünlüğünü kime karşı korumasını bekleyebilirsiniz? Generallerin komplo hazırladığı iddialarının soruşturulamadığı bir ülkede, 15 milyon Kürt vatandaşınıza dönüp onlardan bu devletin çatısı altında neye güvenmelerini talep edebilirsiniz? Başında bulunduğu ordu ile kendisine hukuk karşısında dokunulmazlık sağladığını düşünen bir generalin görev yapabildiği bir ülkede, hangi yüzle "çağdaş uygarlık düzeyi" idealinden bahsedebilirsiniz? Silah hukuktan üstün ise aklın ve bilimin önderliğine, kimi, nasıl inandırabilirsiniz?

Manzara aslında şöyle: Elindeki silahı gayri meşru işlerde kullanan kamu görevlisine, hukukun emrindeki silah doğrultuluyor. Parmağınız tetikte söyleyebileceğiniz tek şey var: "Elindeki silahı bırak!". Şayet ordusunun başındaki generali, yargının huzuruna getiremiyorsanız, ordusunun başından alır ve "emekli general" sıfatıyla getirirsiniz. Diğerlerini getirdiğiniz gibi. Eğer bunu yapmazsanız veya yapamazsanız ordusuyla hukuka savaş açmış generallerin görev yaptığı ülkenizi orman kanunlarına teslim etmiş olursunuz.

"Erzincan komplosu" Türkiye'nin içinden geçtiği karanlık labirenti aydınlatacak kadar önemli. Hukuk adına tereddüt yaşayanlar için tutacakları sağlam bir kulp.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=936926&title=elini-silahindan-cek