Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1521
Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün istifasının ardından Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan da görevinden istifa etti.

Bu istifayla medya dünyasında yeni bir çığır açılıyor ve medya dünyasının efsane ismi olan Aydın Doğan görevinden istifa ederek medya dünyası ve iş dünyasına veda ediyor.

Yerini kızı ve aynı zaman da Tüsiad Başkanı olan Arzuhan Doğan Yalçındağ'a bıraktı.

http://www.cafesiyaset.com/haber/20091230/Ve-sonunda-Aydin-Dogan-istifa-etti.php

İŞTE ERTUĞRUL ÖZKÖK'ÜN GENEL YAYIN YÖNETMENİ SIFATIYLA YAZDIĞI SON KÖŞE YAZISI:

Çok mahrem bir konu

CUMARTESİ akşamı Yazı İşleri'nden aradılar.

Seferberlik Dairesi'nde yapılan aramalarla ilgili bilgi verdiler.

"Kozmik oda" kelimesini ilk defa orada işittim.

Bir genel yayın yönetmeninin önüne böyle bir kelime gelince sevinir.

Çünkü, kafanızı patlatmanıza gerek kalmaz, manşeti kurtarmak için elinize mükemmel bir imkân gelmiştir.

Nitekim pazar günü şehir baskılarımızın manşetinde "Kozmik Oda" kelimeleri vardı.

* * *

Herkes "kozmik odadan" çıkacak "gazetecilik malzemesini" merak ediyor.

Ben de merak ediyorum.

Ergenekon davası, hayatımda hiç olmadığı kadar beni "şüpheci hale getirdi.

Yirmi yıllık genel yayın yönetmenliği süresinde, "gerçekle" "dolduruşun", "tufaya getirilmenin" bu kadar iç içe geçtiği başka hiçbir dönem yaşamadım.

Ama bu olayı izlerken ben çok başka bir şeyi merak ediyordum.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Genelkurmay'ın "mahremiyetine" ilk defa giriliyor.

Böyle olaylarda nasıl davranılması gerektiği konusunda hiçbirimizin tecrübesi yok.

Aramayı yapan hâkim 70 sayfaya yakın not tutmuş.

Bu bilgilerin ne kadarı "suç isnadı" ne kadarı "devlet sırrıdır" hiçbirimiz bilmiyor.

Acaba bu konudaki incelemeyi yapan savcılar ve hâkim, bu bilgilerin ne kadarını dosyalara koyacak?

Bu soruyu soruyorum, çünkü Ergenekon davasında, davayla ilgisi bulunmayan bir sürü mahrem bilgi dosyalara kondu ve "kamunun malı" haline getirildi.

* * *

Şimdi merak ediyorum.

Kişinin "mahremiyetini" hiç dikkate almayan yargı, acaba "askerin" ve "devletin mahremiyeti" konusunda ne kadar hassas davranacak?

Askeri sırlar da işportaya düşecek mi?

Tahminim şu:

Büyük bir ihtimalle düşmeyecek.

Hâkim ve savcılar, "devlet mahremiyetini", "askeri mahremiyeti" koruma konusunda daha hassas davranacaklar.

Çünkü sonunda "düşmanın eline geçmesi ihtimali olan bilgiler" söz konusu.

Yani bir ucundan "vatana ihanete" dokunabilir.

O nedenle bu soruşturmayı yürüten hâkim ve savcıların dikkatli davranacağını tahmin ediyorum.

Ama onlar böyle davrandığı zaman, bizlere de şu soruyu sorma hakkı doğmayacak mı?

Bizlerin, yani vatandaşların; telefon dinlemeleriyle ve dosyalara konan şeylerle, delik deşik hale getirilmiş mahremiyetimiz ne olacak?

"Devletin dağınık yatağı", "vatandaşın dağınık yatağından" daha "kutsaldır" deyip içimize sindirecek miyiz?

Yoksa bundan istifade ederek, dava dosyalarına girecek bilgiler konusunda demokratik ülkelere yakışır bir tartışmayı başlatıp, ona uygun davranılmasını mı sağlayacağız?

* * *

Bazılarımız için "devletin ve askeriyenin mahremiyeti" en kutsal şey olabilir.

Benim için bu iki kutsaliyet yarışa sokulamaz.

Çünkü bu yarışın kazananı olamaz.

Modern demokrasinin temel felsefesi, 19 ve 20'nci yüzyılın çok ötesine geçti.

Bugün modern demokrasileri yöneten anayasaların temel felsefesi, "Vatandaşın ve bireyin haklarını, ceberrut olma ihtimali olan herkese karşı
korumak" üzerine kuruludur.

Azınlıkta olanı çoğunluğun istibdadına; bireyi, devletin zulmüne; bireysel farklılıkları, "genel adap" adına tahakküm kurmaya çalışanlara karşı koruyan anayasalar benim gözümde çağdaş bir toplumun temel dayanağı olabilir.

İşte o nedenle "kozmik odalardan" çıkacak mahremiyeti merakla bekliyorum.

Bakalım "kutsal devlet" kendini ne kadar koruyacak?

Vatandaşını ne kadar kollayacak...

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13335315&yazarid=10&tarih=2009-12-29
#1522
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, hakkında TCK 301. maddeden açtığı soruşturmaya, "Hayırlı olsun. Susma, sustukça sıra sana gelecek" ifadesiyle yanıt verdi.

Baydemir, Yenişehir Belediye Başkan Selim Kurbanoğlu, Bağlar Belediye Başkanı Yüksel Baran ile Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) yöneticilerle birlikte KCK soruşturması kapsamında, başkanları tutuklanan belediyelere geçmiş olsun ziyaretinde bulundu.

Tutuklanan Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş'ın makamına geçen Baydemir ve belediye başkanları, burada yaptıkları açıklamada, tutuklu Belediye Başkanı Demirbaş'ın makam koltuğunun boş olmasına dikkat çekti. Sur Belediyesi'ni ziyaretinde gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Baydemir, hakkında açılan soruşturmanın önemli olmadığını söyledi. Mevzunun, hakkında açılan soruşturma olmadığını dile getiren Baydemir, şöyle konuştu:

"Mevzu, benim vermiş olduğum yanıtlar değildir. Mevzu bir zulümdür. 1994'teki zulüm tekrarlanıyor. O fotoğrafa bakmak lazım. İnsanlık bir kez daha yerde sürükleniyor. Türkiye halkına, Türk halkına seslenmek gerekiyor. Susma, sustukça sıra sana gelecek. Bu kentin bütün dindarları, bütün laikleri, bütün sosyalistleri, bütün liberalleri bu zulüm hepimizedir. Ne olursak olalım. Fikrimiz ne olursa olsun bu zulüm hepimizedir. Yarın bir başkasının kapısı çalınacak. Adım adım polis devletine doğru gidiyoruz. Hiç kimse bunu açılımla izah edemez. Artık hiç kimse bizi kandıramaz. Biz bunu kabul etmiyoruz."

BDP'li belediye başkanlarının tutuklanmasının nedeninin alternatif belediyecilik modelini başarmış olması olduğunu savunan Baydemir, bir diğer sebebin de halkı hizmet ve üretimden mahrum bırakmak olduğunu ileri sürdü. Baydemir, tutuklamalara yanıtlarının ise "Yanıtımız miskali zerre kadar hizmette aksama olmaması. Tam aksine hizmeti yükseltmektir. En büyük yanıtımız bu olacaktır. Mutlaka bütün darlıkların sonu aydınlıktır. Aydınlığı el birliğiyle ülkemize getireceğiz." şeklinde konuştu. Tutuklanan belediye başkanlarının görevlerine dönünceye kadar çabalarının devam edeceğini ifade eden Baydemir, "Ya onlar gelecek buraya, ya da bizi de zindana koyacaklar." sözlerini kaydetti.

Baydemir, geçen hafta KCK soruşturması kapsamında belediye başkanlarının gözaltına alınmasına "Hükümet ve devlet aklına bir mesajımız var. Bizi güvercin ve şahin diye ayırmayın. Ayıranlara ha siktir diyorum" demişti.

Bunun üzerine, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı da Baydemir hakkında, TCK 301. maddesi uyarınca, 'Türkiye Cumhuriyeti ve devletini alenen aşağılamaktan' soruşturma başlatmıştı.

(CİHAN)
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=933135&title=baydemirden-kufurlu-sorusturmaya-ilginc-tepki
#1523
Hafta içinde üç önemli gelişme:
1- Star Gazetesi Ankara temsilcisi Şamil Tayyar'a Ergenekon kitabından dolayı hapis cezası verildi.
2- Taraf Gazetesi'nde yaptığı haberlerle basın tarihimizde kendine yer bulan Mehmet Baransu, tutuklanma talebiyle adliyeye sevk edildi.

3- Hemen her siyasî konuda tartışmanın tam merkezinde ismi geçen Sincan Hâkimi Osman Kaçmaz'a bir yazısında 'işgüzar' dediği için Sabah yazarı Nazlı Ilıcak hakkında 2 yıl 4 ay hapis cezası istendi.

Neler oluyor? Neden oluyor? Niçin gazetecileri sindirme adına yargının bir bölümü adeta savaş ilan ediyor? Adalet Bakanlığı, medya ile ilgili 3 bin civarında dava açılmasının makul bir izahını bulmak zorunda. Maalesef şu anki görüntü göstere göstere yapılan zincirleme bir trafik kazasına benziyor. Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, geçenlerde Bakanlar Kurulu toplantısından sonra cezaların artırılacağını müjdeliyordu(!) Bu hafta yaşananlardan sonra başını yastığa gönül huzuru içinde koyabildi mi, bilemem; ancak bu süreç bir an önce demokratik bir eksene oturtulmazsa ülkemizde basın özgürlüğünün nasıl yerle bir edildiğini yeryüzünde duymayan kalmayacak. Çetelerin yazılmadığı bir ülkede demokrasi mesafe alabilir mi? Asla!

BAĞLAYIN BÜTÜN GAZETELERİ ANADOLU AJANSI'NA!

Gazeteciler üzerinde Demokles kılıcı gibi duran bazı kavramlara sığınıyor ceza verenler. Mesela 'soruşturmanın gizliliği' diye sık sık söylenen ve cezalara sebep olarak gösterilen kavram, bu ülkede yanlış yorumlanıyor. Bir kere şunu bilmek lazım ki; en uyduruk konularda bile 'gizlilik kararı' alınabiliyor. Konuşulanlara bakılınca sanırsınız, medya asla gizli belge yayınlayamaz. Yok böyle bir şey! Medyanın asıl işi kamu yararına olacak gizli belgelere ulaşmaktır hatta. Açık bilgiyi hukukî bir çerçeveymiş gibi takdim etmek, bunun dışına çıkılamayacağını söylemek, herkesi devlet ajansı haline getirmek demektir. O zaman bize 'Bağlayın bütün gazeteleri Anadolu Ajansı'na' demek düşer. Kaldı ki dünya gazetecilik tarihinin dönüm noktaları, gizli belgelerin yayınlanmasına dayanır.

Dünya basın tarihinin en çarpıcı davası hiç şüphesiz 'Pentagon Papers' diye bilinen Amerikan ordusuna ait gizli dokümanın neşredilmesidir. Bu belgeler için Amerika Savunma Bakanlığı, Vietnam Savaşı sırasında askerî sırların deşifre edildiği iddiasıyla yayın yasağı koydurmaya kalkışmıştı. New York Times'ın mahkemeye verilmesi üzerine pek çok Amerikan gazetesi 'ulusal güvenlik' gerekçesiyle sansürlenmek istenen bu belgeleri yayınladı. Mahkeme, kamu yararına olan bu bilgilerin neşredilmesini 'basın özgürlüğü' kapsamında değerlendirdi ve askerlerin 'ulusal güvenlik' bahanesini geçerli bulmadı. Bütün bunlar 1971'de yaşandı. Bugün Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemi de bazı medya yöneticilerinin zihniyeti de kırk yıl geride kalmıştır maalesef. 'AKP'yi ve Gülen'i bitirme planı' çıkıyor ortaya ve bir cunta faaliyeti suçüstü yakalanmış oluyor; bazı yetkililer 'Aman yazmayın, soruşturmanın gizliliğini ihlal etmiş olursunuz' diyor. Bu planı hazırlayanlardan hesap sormak varken basını sanık sandalyesine oturtmak yanlış. 'Kafes Eylem Planı' çıkıyor, hesap vermesi gerekenler (başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere) aynı mazerete sığınıyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a suikast tertiplenmesinden somut veriler üzerinde şüphe duyuluyor, aynı nakaratın arkasına gizleniyor birileri. Neymiş; soruşturmanın gizliliği esasmış. Böyle çağdışı bir uygulama hangi demokraside olabilir!

HÜKÜMETİN BU OYUNU BOZMASI GEREKİYOR...

Daha geçen ay Almanya'da genelkurmay başkanı, ilgili bakanlar ve müsteşar istifa etmek zorunda kaldı. Niçin? Afganistan'da çok sayıda sivil Afganlının hayatını kaybettiği operasyon ile ilgili gizli bir belge bir gazetede manşet olduğu için. Hiç kimse kalkıp da 'soruşturmanın gizliliğini ihlal'den bahsetmedi Almanya'da. Diyelim ki Almanya genelkurmay başkanı, 'soruşturmanın gizliliği esası'nı bilmiyordu; 'masumiyet karinesi' deyip skandalı ötelemeyi de mi beceremiyordu?

Bir teğmen, gencecik bir çocuğun eline pimi çekilmiş bir el bombası tutuşturuyor ve güya askere disiplin cezası veriyor. O bomba patlıyor ve 4 askerimiz şehit oluyor. Askerî makamlar olayı kamuoyuna duyurmayarak büyük bir suç işliyor. Bütün medya '4 erimiz şehit edildi' diye haber yapıyor. Ta ki Taraf Gazetesi, olayın aslını yazacağı ana kadar. Bu mudur gizlilik prensibi? Ya Aktütün Karakolu'na yapılan saldırıda gizlenen bilgiler? Ya Dağlıca Karakolu'na yapılan saldırıda yapılan korkunç ihmal? Ya 33 erin savunmasız bir şekilde sevk edilirken gaddarca şehit edilmelerine sebep olan korkunç gaflet? Ya Reşadiye saldırısında 7 yavrumuzun şahadeti ve katillerin adeta yer yarılıp yerin dibine girmişçesine gözden kaybolması? Bunları konuşmayacak mı medya? Ardını arkasını araştırmayacak mı?

Ergenekon davası da öyle. Ortada somut delilleri olan büyük bir örgütle karşı karşıyayız. Binlerce sayfalık iddianame, alınan ifadeler, yakalanan silahlar, bombalar, krokiler, suikast planları vs. ortada derin bir çete olduğunu gözler önüne seriyor. Bu nasıl bir adalet sistemi? Ergenekon davasını yürüten hâkim ve savcıları sindirmek için alavere dalavere çevirenler, Ergenekon örgütü ile ilgili haber yapan ve yazı yazan gazetecilere de tuzak kuruyor. Hükümetin bu oyunu bozması, adalete cidden inanan yargı mensuplarının bu komployu dağıtması gerekiyor. Aksi takdirde ne basın özgürlüğünden söz edilebilir bu ülkede ne de demokratikleşmeden...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=932840&title=bosuna-ugrasmayin-sindiremezsiniz
#1524
ANKARA (ANKA-) Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı, Özel Çevre Koruma Bölgeleri Valiliklerine 5 Ekim`de yazı göndererek, polietilenden üretilen ve doğada yüzlerce yıl yok olmayan naylon poşetler yerine, çevreye zararı en aza indirilmiş, doğada kısa sürede biyolojik olarak parçalanabilen poşetlerin kullanılmasını istedi.

Özel Çevre Koruma Kurumu Başkanlığı`ndan yapılan açıklamada, petrol türevi olan polietilenden üretilen naylon poşetlerin ücretsiz ve kullanışlı olduğu için fazla miktarda tüketilerek çöplerle beraber tabiata atıldığı bildirilerek, bir naylon poşetin doğada tümüyle yok olması için yüzlerce yıl gerektiği belirtildi. Naylon poşetlerin sadece yüzde 1`inin geri dönüştürüldüğü, yüzde 99`unun ise doğaya atıldığı ve doğada bozulmaya başladıklarında çevreye zararlı kimyasal maddeler yayarak toprağa, suya karıştığı ve besin zincirini de kirlettiğine dikkat çekildi.

Açıklamada ayrıca, deniz hayvanları tarafından da yiyecek sanılıp yenilmesi ile canlı ölümüne yol açtığı ve şeffaf oldukları için sera gibi ısıyı emdiği ve orman yangınlarına da sebep olduğu bilinen naylon poşetlerin, çevreye ve sağlığa zararlarından dolayı birçok dünya ülkesinde kullanımının sınırlandırıldığı veya yasaklandığı hatırlatıldı.

Son yıllarda Türkiye`de de tek kullanımlık plastik ürünlerin parçalanmasının daha çabuk olması için çalışmalar yapıldığı ve biyolojik olarak parçalanabilen malzemeler denilen yeni ürünler geliştirildiği belirtiliyor. (ANKA)

http://tumgazeteler.com/?a=5614286
#1525
Plastik ambalajlar insan hayatını acımasızca sarıyor. Peki biz farkında olmadan kendimizi ve çevremizi nasıl zehirliyoruz? Kanser vakalarında artışın en önemli sebeplerinden biri olan plastik poşet gerçeğini ve çözüm yollarını Prof. Dr. Hamdi Temel'e sorduk.

Sanayinin ilerlemesi ile birlikte başlayan insanın doğaya yönelik acımasız tahribi artık geri döndürülmesi güç aşamalara ulaştı. İşte bu gidişata dur demek için Dicle Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü, Prof. Dr. Hamdi Temel plastik poşetlerle ilgili yaptığı araştırmanın sonuçlarını ve katil poşetlerden kurtulma yollarını iyibilgi'ye açıkladı.

Plastik ambalajların hem doğaya hem de insan hayatına çok büyük zararlar veriyor ve bu plastikler denizde olursa 400 yıl, karada olursa 800 yıl doğada kalıp bu süre boyunca toprağa suya zehir saçıyor, artık üçüncü dünya ülkeleri bile yasaklıyor diyen Temel'in açıklamaları şöyle:

"Kanser vakalarıdaki artışın sebebi plastik poşetler"

"Plastik poşet ve ambalajlar çok ucuza mal oluyor ve bu yüzden de üreticiler maliyeti düşürmek için genellikle plastik ambalajları tercih ediyor. Ancak uzun zamanda doğaya ve insan sağlığına verdikleri zarar yaptıkları kardan çok büyük, özellikle plastik ambalajlarda satılan yağlara çok dikkat edilmeli, eğer plastik şişe ince olursa ve bir de güneşe veya ısıya maruz kalırsa içindeki polimer maddeler yağ ile çözünüp kansorejen maddeye dönüşüyor.  Son yıllarda kanser hastalarının artışının en büyük etkilerinden biri plastik ambalajlar diyebiliriz.

"Plastik ambalaj teneke kutulardan daha tehlikeli!"

"Peynir ve süt de plastik ambalajlara girdi ve bu ambalajlar süt ve süt ürünleri için çok sakıncalı. Örneğin bir de özellikle peynirde vakumlama işlemi yapılıyor, plastik ısıtılarak ürün ambalajlanırken kimyada çift ve üçlü bağlar dediğimiz bağlar çözünür ve vitamin kaybına neden olur. Bu yüzden en sağlıklısı köylerde satılan açık süt ve köy peynirleri. İkinci sırada plastik ambalaj yerine teneke peynir daha az risk taşıyor."

"Plastik ürün ithalatı Türkiye'de giderek artıyor"

"Çok değil, daha 70-80 yıllık bir teknolojiye sahip olan plastik ürünler diğer temel maddelerle kıyaslanabilir bir tüketim seviyesine kısa bir sürede ulaştı. Plastik malzemenin hafifliği ve ucuzluğu, metal ve ağaç gibi yapı malzemelerine karşı avantaj doğuruyor. Dünyada plastik sanayii hızla gelişiyor ve Türkiye'de de plastik ürün ithalatı birçok üründe giderek artıyor. Biraz teselli verecek bir nokta ise ülkemizdeki plastik tüketiminin dünyaya göre iki kat daha az olmasıdır. Burada ele almak istediğimiz konu ise plastik ambalajların yarattığı problemler ve yol açtığı zararların en aza indirilmesi için alınabilecek bazı önlemlerdir."

Denizlere yılda 3,7 milyon kilo plastik torba

"Daha 1975 yılında yapılan bir araştırmaya göre, yeryüzünde dolaşan gemiler yılda yaklaşık 3 milyon 700 bin kilo plastik torbayı denizlere boşaltıyor. Dünya yüzeyi henüz bir plastik çöplüğüne dönüşmemişse, bunun nedeni deniz diplerinin çöplük olarak kullanılmasıdır. (U.S. National Academy of Sciences). Ancak plastik torbalar az zamanda çok uzak yerlere taşınabiliyor. Bu yüzden, Kuzey kutbunda Spitzbergen yakınlarından, güneyde Fakland adalarına kadar geniş bir çevrede, deniz yüzeyinde bu torbalara rastlanıyor.
Amerikan doğa koruma kuruluşlarının araştırmalarına göre dünyada plastik torba kullanım adedi yılda 500 milyon ila bir milyar arasında değişiyor. (National Geographic News, September 2, 2003)."   

Plastik su şişelerindeki kanser riski

"Plastik ambalajların zararı çevreye yayılarak kirletmek düzeyinde kalmıyor. Örneğin PVC şişeler sıcak kalıplamayla yapılıyor. Bu işlem esnasında gaz haline dönüşen uzun zincirli klor bileşikleri sıkışarak şişe içinde kalmaktadır. Eser oranda çözülme ihtimali vardır ki, klor gazı kanserojen özellik taşır. Su alırken de çok dikkat etmek gerekiyor çabuk kırılan, şekli bozulmuş, güneşe maruz kalmış pet şişelerden uzak durulmalı ve imal tarihi ile son kullanma tarihine çok dikkat gerekiyor."

Hayvanların da katili

"Plastik torbalar ise ışık altında kimyasal çözünmeye uğrar. Zaman içinde daha küçük ve daha zehirli petro-polimerlere bölünürler.  (CNN.com/technology November 16, 2007). Dolayısıyla toprak ve suyumuz zehirlenir. Sonuçta bu mikroskopik zehirli parçacıklar besin zincirine girer. İşte o zaman doğal hayatın geleceği tehlikededir. (World Wildlife Fund Report 2005). Çevreye saçtığımız bu atıklarla bilmeden bir veya birçok hayvanın katili olabiliriz. Plastik torbaların çevreye saçılması nedeniyle balina, yunus, fok gibi memeli hayvanların yanı sıra balıklar ve deniz kaplumbağaları gibi 200 farklı deniz canlısının hayatı tehlikeye girmektedir. (World Wildlife Fund Report 2005). Çöpten beslenen kara hayvanları veya kuşlar da bu tehlikeden etkilenmektedir."

"Geri kazanılan plastikle çocuk oyuncağı üretmemek gerekir"

"İnsanların ucuz ve kolay bulduğu bir ambalajlama ve taşıma aracı olan plastik poşetler birkaç dakika veya birkaç saat kullanılıyor. Oysa bu kısacık kullanımın bedeli çok ağır. Plastik poşetlerin doğaya tekrar karışması 400 ila 1000 yıl sürüyor. Bu soruna birçok çözün araştırılıyor: Çöp dağlarını küçültmek için geri kazanım, ya da imha... Geri kazanım pahalı bir yöntemdir. Bir ton plastik torbanın işlenme ve dönüşümü dört bin dolara mal olurken, aynı ürün marketlere sadece 32 dolara satılmaktadır. (Jared Blumenfeld- Director of San Francisco's Department of the Environment). Ayrıca geri kazanılan plastikle çocuk oyuncağı üretmemek, sera örtüleri yapmamak, sağlık ürünü ya da yiyecek ambalajında kullanmamak gerekir. Plastiğin imhası gelişigüzel yapılamaz. Çöplüklerde bozunma ürünleri ve metan gazıyla birlikte kendi kendine tutuşur ve düşük sıcaklıklarda yanarsa toksik gazlar açığa çıkar. İdeal olan plastik maddeyi 1400 derecede yakmaktır, 900 derecede bile iki saniyeden fazla yanma olmazsa zehirli gazların açığa çıkması önlenemez."

"Sadece Avrupa Değil Üçüncü Dünya da Yasaklıyor..."

"Sokakları, caddeleri, kırsal alanları ve denizleri kaplayan bu amabalaj çılgınlığı ve çöp dağları dünyanın her yerinde rahatsızlık yaratıyor ve nihayet önlemler alınmaya başlanıyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin yasaklama yoluna gidiyor. Çin hükümeti 1 Haziran'dan başlayarak 0,025 milimetreden daha ince plastik poşet üretmeyi ve marketlerde satışını yasakladı. Kuralı ihlal eden firmalara ceza verilmesi öngörülüyor. Çin, sadece torbaları paralı yapmakla, her yıl 37 milyon varil petrolü tasarruf edecek. (CNN.com/asia January 9, 2008).
Norveç, Avustralya, Bangladeş, Ruanda, İsrail, Kanada, Batı Hindistan, Botswana, Kenya, Tanzanya, Güney Afrika, Uganda, Taywan ve Singapur'da plastik torba kullanımı yasaklandı ya da yasaklanma yolunda adımlar atıldı. (PlanetSave.com February 16, 2008).
San Francisco, tüketmenin kutsal bir özgürlük sayıldığı Amerika'da, 27 Mart 2007'de plastik torba kullanımını yasaklayan ilk kent oldu. (NPR.org National Public Radio). Oaklanda ve Boston ise yasaklama yolundalar. (The Boston Globe, May 20, 2007). İrlanda, 2002 yılında Avrupa'da bir ilk olarak plastik torbaları "plastax" ismiyle vergilendirdi ve sonuçta kullanımını % 90 oranında azalttı. Bu yılın sonunda Paris'te 2010'a kadar bütün Fransa'da peyder pey yasaklama uygulamaya geçecek."

"Çözüm file ve bez torbada"

"Türkiye, dünyadaki bunca deneyim ve görece düşük plastik torba tüketimi açısından şanslı sayılabilir. Değişik ülkelerin deneyimlerinden ders çıkarabiliriz. Örneğin, mağaza zincirlerinde  ince poşetin kullanımını tümden kaldırıp, daha kalın ve kaliteli poşetin de parayla satılması uygulamasına geçilebilir. File ve bez torba kullanımına geri dönüş yapılabilir.
Bez torba kullanmakla:
HAFTADA 6 plastik torbayı kullanımdan çıkartmış oluruz. Bu da
AYDA 24 torba
YILDA 288 torba, ortalama bir yaşam sürecince, yani
HAYATTA 22 bin 176 torba eder.
ÜLKEMİZDE her beş kişiden biri bunu yapsa yaşamımız süresince 31 milyar 46 milyon 400 bin plastik torbadan kurtulmuş/kaçınmış oluruz.

* Bu çerçevede başlangıç adımı olarak, örneğin valilikçe büyük market yönetimleriyle biraraya gelerek, kaliteli ve paralı poşet uygulamasına geçilebilir. O her yanı kaplayan ince poşetler büyük satış merkezlerinin öncülüğünde ortadan kaldırılabilir.
* Yılbaşı promosyon siparişlerinin de verildiği şu günlerde, firmalara ajanda, kalemlik, çakmak vs. yerine üzerine firma logosunu bastırarak bez torba dağıtmalarını önerebilirim.
* Dicle Üniversitesi olarak biz de bundan böyle gençlerle yahut akademisyenlerle düzenlediğimiz etkinliklerde birinci promosyon malzemesi olarak bez torbayı tercih edeceğiz."

Röportaj : Nihal Doğan - iyibilgi.com
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=91828
#1526
EMİN AKDAĞ-AKSİYON DERGİSİ   
Sayı: 761/ Tarih : 06-07-2009

Bir kişi 10 yıl boyunca 2 bin saat aynı kulağıyla cepten konuşursa beyin tümörü riski yüzde 30 artıyor. Türk halkı sınırsız konuşma girdabında sağlığını kaybediyor. Günde bir saat konuşanlar ciddi tehdit altında. Cep telefonu operatörlerinin rekabet adına başlattığı 'sınırsız konuşma' paketlerinin acı faturasını yıllar sonra ödeyeceğiz. Sağlığımızla oynandığının farkında değiliz.

Tıpkı sigaradaki gibi. 1960'larda, sigaranın sadece öksürüğe sebep olduğu söyleniyordu. Bugün artık çok iyi biliyoruz ki, kanserin baş etkenlerinden biri. Veriler gösteriyor ki abone başına aylık ortalama kullanım dakikası verileri (MoU) incelendiğinde, 2009'un ilk üç ayında 2008'in aynı dilimine göre hayli artmış. Anlayacağınız ceple yatıp ceple kalkmışız. Artış yüzdeleri Turkcell'de 45, Vodafone'da 13,7, Avea'da ise 8. Bir ayda Turkcell'li 107,1 dakika, Vodafone'lu 141 dakika, Avea'lı ise 188 dakika konuşmuş. Tabii bu sayılar ortalama. Günde yarım ya da bir saat konuşanlar var. Konuşma alışkanlığının yanı sıra teknolojiyi takipte de, kelimenin tam anlamıyla, 'cep telefonu' müptelasıyız. Ortalama cihaz yenileme süresi Avrupa'da 2 yıl iken, Türkiye'de 11 ay.

Her an ve her yerde ulaşılmayı sağlayan bu teknolojik ürün dünya genelinde büyük ilgi görüyor. Uluslararası araştırma şirketlerinden IDC'nin çalışması bunu doğruluyor. Geçen yılın ocak, şubat ve mart aylarında 290 milyon cep telefonu satılmış. Bu yılki satış global ekonomik krizin tesiriyle 244 milyona gerilemiş. Dünya Telekomünikasyon Birliği (ITU), bu yılbaşı cep abone sayısının 4 milyarı geçeceğini duyurmuştu. Mobil telefon daha ziyade gençler arasında revaçta. Türkiye'de Turkcell'in 36,4, Vodafone'un 15,5 ve Avea'nın 12,6 milyon abonesi var. Avrupa'nın en genç nüfusuna sahibiz. Bu durum, cep telefonunun sağlığa zararında ülkemiz için yadsınamaz bir dezavantaj oluşturuyor.

TEHLİKEYİ KİM ÖRTÜYOR?

'Elektromanyetik dalgaların insanda yol açtığı tahribatın açık bir dille ortaya konulmamasında teknoloji firmalarının baskıları ne derece etkin?' sorusunun muhatapları, elbette ki hükûmetler. Birkaç dikkat çekici bilgiyle başlayalım. Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC), cep telefonları ve baz istasyonlarının yaydığı radyo dalgalarının meydana getirdiği elektromanyetik alanları, muhtemel kanserojen içeren 2-B grubuna dahil etti. İngiltere Radyolojik Koruma Kurulu da, cep telefonunun bilhassa küçük çocuklarda tümör riski doğurduğunu bildirdi. Çok yeni ve geniş çaplı araştırma sonuçları gerçekten vahim. ABD'li ve Danimarkalı bilim adamları 1990'ların sonunda dünyaya merhaba diyen 13 bin 159 çocuğu inceliyor. Belirliyorlar ki; hamileyken günde 2-3 defa cep telefonu kullananlarda, davranış bozukluğu yaşayan çocuk ihtimali yüzde 54 yükseliyor. Risk, çocuk ceple 7 yaşından evvel tanışırsa yüzde 80'lere fırlıyor. Bu annelerin çocuklarının karşı karşıya bulunduğu diğer risk yüzdeleri; hiperaktivitede 35, duygusal ve psikolojik problem yaşamada 25, arkadaşlarıyla sıkıntılı iletişim kurmada 34 ve çevresiyle uyum bozukluğunda 49 çoğalıyor.

Cebin sağlığa verdiği zararda ana unsur cihazın kullanım süresi ve kullanırken vücuda yakınlığı. Cep telefonu üreticileri ve onları destekleyen araştırmacılar maalesef bu kriterleri önemsemiyor. Radyo frekans dalgaları ve elektromanyetik alan iki türlü. İlki iyonlaştırıcı, ikincisi iyonlaştırıcısız. Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroşirurji Klinik Şefi Doç. Dr. İlhan Elmacı, cep telefonu kaynaklı dalga ve alanların iyonlaştırıcısızlığına sığınıldığının ve bu yüzden sağlığa zarar öngörülmediğinin altını çiziyor. Oysa gerçek sanıldığının tersine. Amerikan Ulusal Sağlık Örgütü'nün yayınlarını tarayan Doç. Dr. Elmacı, 'mobil phone - brain' (cep telefonu ve beyin) konulu 293 yayınla karşılaşıyor. 20'si 2009 tarihli. Yayınların çoğu, insan sağlığına maksimum değer atfeden Kuzey Avrupa ülkeleri ile Japonya'dan. "Bu alandaki araştırmalarda ciddi bir yoğunlaşma var." diyen Doç. Elmacı, şu ana kadarki çalışmalarda varılan sonucu şöyle özetliyor: "10 yıl süreyle aynı el ve kulağını kullanarak cep telefonuyla konuşan kişide glial (beynin kendi hücrelerinden köken alan) beyin tümörü ve işitme siniri kökenli tümör oluşma ihtimali yüzde 30 artmaktadır." Süredeki eşik 10 yıl, başka bir söyleyişle 2 bin saat. Zaten günde yarım saat cepten konuşan bir kişi yaklaşık 10 yılda saat limitini dolduruyor. GSM operatörlerinin 'sınırsız konuş' kampanyalarıyla olayın hangi boyutlara ulaştığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Kaba bir hesapla, günde 1 saatlik görüşme, tehlikenin kapıyı çalacağı yıl limitini 5'e indiriyor.

Çevreye dağılan radyasyon cep telefonu çaldığında ve aranan numaranın bağlandığı anlarda yoğunlaşıyor. Telefonun kulak mesafesindeki hayatiyet derecesi, konuşma süresindekini aratmıyor. Ha bir inç (1 inç 2,54 cm), ha 8 inç dememek gerekiyor. Telefondaki çağrıyı onayladıktan ya da karşıya bağlandıktan bir iki saniye sonra kulağı cihaza yaklaştırmak da sağlık açısından göz ardı edilemez bir tedbir.

ÇOCUKLARI CEPTEN UZAK TUTUN!

Doç. Dr. Elmacı'nın anlattığı bir ayrıntı, aynı zamanda biraz ürkütücü. Beynimiz yaratılıştan koruma altında. 'Kan beyin bariyeri' sayesinde her mikrop beyne geçemiyor. Bazı deney hayvanları üzerinde bu nüans irdelenmiş. Fareler bir hafta boyunca günde ikişer saat elektromanyetik alana bırakıldığında, koruyucu bariyerin bozulduğu; durumun, hayvanlarda baş ağrısı ve ateşlenme yaptığı belirlenmiş. Elmacı, araştırmaların, "cep telefonu sigaradan daha tehlikedir", "çocuk elindeki cep telefonunu hemen bırak" netliği kazandığını söylüyor. Niçin çocuklar? Cevabı, Hayykitap'ın yayınladığı 'Tehlikeli Oyuncak' adlı eserin yazarlarından Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selim Şeker'den öğreniyoruz. Cep görüşmesinde radyasyonun yüzde 40-50'si kulak bölgesiyle kafatasını çevreliyor. Artanı geriye dönüyor. Ama çocukların kafatasları yetişkinlere nazaran bir hayli ince. Radyasyon çocuktaki beynin tümünü etkiliyor. Öte yandan gelişim çağındayken, vücuttaki her mekanizma etkilenmeye müsait. Şeker, "Fizikte rezonans denen bir olay vardır. Çocukların ölçüleri ile cep telefonu dalgaları birbirine çok yakındır. O nedenle çocuklar büyüklerden çok daha fazla enerjiye maruz kalırlar." diyor. Medya çalışanları ve havaalanı radar görevlilerinin sık sık baş ağrısından yakınmalarının ardındaki gerçek de, elektromanyetik ortam imiş.

DOMATES BİLE BÜZÜLÜYOR!

Şeker ilginç bir anekdot aktarıyor. Rusya'daki ABD elçiliğine Ruslar bilgi kotarmak gayesiyle epey bir müddet elektromanyetik şok uyguluyor. Amerikalılar olayı fark etmesine rağmen 'zararsızdır' düşüncesiyle aldırmıyor. 30 yılda dört elçiden üçü kanserden ölünce, elçilik Doğu Almanya'nın Bonn şehrine taşınıyor. Fransa'nın Clerment Ferrand Üniversitesi'ndeki cep telefonu deneyi de çok ilgi çekici. Le Parisien Gazetesi'nin manşetten duyurduğu deneyde, 10 dakika çalışan bir telefonun yanında duran domatesler yüksek oranda stres hormonu salgılıyor. 6 saat bittiğinde ezilip büzüşerek kendiliklerinden parçalanıyor.

Sakarya Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Çerezci'nin cep araştırmasında, 'biyokimyasal reaksiyon' ve 'psikolojik bozukluk' sonuçlarıyla karşılaşıldı. Cep başta konsantrasyonu ters yüz ediyordu. Sinirlilik, uyku düzensizliği, huysuzluk ve bitkinlik hâlleri sebebiyle yaşam kalitesi düşüyordu.

Dünyaca tanınan çok ödüllü beyin cerrahlarından Dr. Vini Gautam Krurana, cep telefonu hakkında yüzü aşkın araştırma ve incelemeye imza atmanın tecrübesiyle, kesinlikle bu cihazdan uzak durulmasını tavsiye ediyor. Önümüzdeki 10-15 yılda bu cihazdan dolayı ölen insan sayısında olağanüstü artışlar kaydedileceğini ileri süren uzman; cihazın sağlığı sigara, hatta asbestten dahi fazla zarara uğrattığını ifade ediyor. Krurana'ya göre, mutlaka bir gün cep telefonlarının üzerine de 'sağlığa zararladır' ibaresi yazılacak.

ABD'de şişmanlık hiç de uzun sayılmayacak geçmişte, 15-20 yıl önce müstakil hastalık kapsamında görülmüyordu. Bazı hastalıkların sonucu zannediliyordu obezite. Bugün çok iyi biliniyor ki, ülke sosyal güvenlik sistemlerini çökerten hastalıkların sebebi aynı zamanda. Şeker, kalp-damar ve hipertansiyon hastalıklarıyla kader arkadaşı... Tartışılan teknoloji harikaları arasına kablosuz internet 'Wireles Fidelity' (Wi-Fi) katıldı son aylarda. Fransa, okul ve kütüphanelerde yasakladı. İngiltere'de her an böyle bir karar yürürlüğe girebilir. Avusturya'da da bu yönde kamuoyu oluşmakta. Kablosuz interneti bir şehrin geneline yayan sistemlerin (WiMax) kurulması da tartışılıyor öte yandan.

Aslında cep telefonu yakın tutulan her organı sağlıksızlaştırıyor. İşin açıkçası cebimizde baz istasyonu taşıyoruz. Genellikle kulak ve beyne yaklaştırıldığından bu organlarda gelişen zararlar öne çıkıyor. Dünyaca meşhur beyin cerrahımız Prof. Dr. Gazi Yaşargil'in cep telefonu kullanmayı hiç tercih etmediği bilgisini dilediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz. Üstelik yakın çevresine telkin ediyor bunu. İnsanlık acaba sigaradaki acı sonucun bir benzerini cepte de görmek için onlarca yıl bekleyecek mi? Genç Türkiye, 'genç kanserliler ülkesi'ne dönüşmeden uyanma vakti şimdi!

Cep telefonunun tespit edilen zararları

KISA VADELİ: Geçici işitme aksaklıkları, Gözlerde kararma, sulanma ve yanma, Kalp ritminde bozukluk, Kalp pilinin arızalanma riski, Yoğun stres ve yorgunluk hâli, Konsantrasyon ve dikkat dağılması, Baş ağrısı ve sersemleme, Unutkanlık, refleks zafiyeti, Kulakta çınlama ve ısınma, Görüş alanında daralma, Gözlerin çapaklanması.

UZUN VADELİ: Beyin tümörü, işitme siniri kökenli tümörler, Lenfoma (beyaz kan hücresi) kanseri, Cilt kanseri, Yüksek tansiyon, Görme bozukluğu, Kan hücrelerinin deformasyonu, Kan beyin bariyerinin zedelenmesi, Kalıcı işitme kayıpları, Kalp hastalıkları, Hafızada zayıflama, Embriyo gelişiminin zarara uğraması, Düşük ihtimalinde artış, Sperm sayısının azalması, Bağışıklık sisteminde arızalar.

Birkaç önemli ikaz

Kısa sürelerle konuşun. Gerekmedikçe konuşmayın. Sabit hatları tercih edin. Zararı tümden engelleyemese de kulaklıkla görüşün. Kısa bilgi iletimlerini mesajla gerçekleştirin. Geceleri cep telefonunu kapatın. Hamileyseniz, mecbur kalmadıkça kullanmayın. Cihazlardan mümkün olduğunca uzak durun. Acil vaziyetler haricinde çocukları cepten görüştürmeyin. Siz görüşürken yakınınızda çocuk bulundurmayın. Telefon çalar çalmaz ya da karşı tarafı arar aramaz cihazı kulağınıza dayamayın. Cep telefonu bilhassa kalp, beyin ve üreme organlarına yakın yerlerde taşınmamalı. Dar ve kapalı alanlarda görüşme yapmaktan kaçının. Örneğin asansör ve otomobil gibi mekânlarda cihaz çekmediği için iletilen radyasyon artacaktır. Cep telefonu bir oyun ya da müzik dinleme aracı değildir.

http://www.aksiyon.com.tr/news-24446-ne-kadar-kontor-o-kadar-tumor.html
#1527
Türkiye Eczacılar Birliği, Başbakan Erdoğan'ın 'marketlere eczane açılmasına ilişkin düzenleme yapıldığı' yönündeki açıklamasana karşı çıktı. Eczacılar, ABD'deki sistemin zararlarına dikkat çekiyor. Bir de talepleri var.

Eczacılar Birliği ilaçların marketlerde satılmasının ilaç satan şirketlerin çıkarına olacağı ve kişi başına düşen ilaç tüketimini artıracağını iddia etti.

Türkiye Eczacılar Birliği'nden yapılan açıklamada, Başbakan Erdoğan'ın katılmış olduğu bir açılış törenindeki konuşmasında, 'marketlerde eczane açılmasına ilişkin düzenleme yapıldığı' yönünde açıklamasının olduğu hatırlatıldı. Başbakan Erdoğan'ın açıklamalarının yanlış yönlendirme sonucu yapıldığına işaret edilen açıklamada, bürokratların daha öncede 4 Aralık'ta eczanelerin kapanmayacağını ileri sürdüklerini, Türkiye genelinde ise eczanelerin yüzde 100 yakın bir oranda kapandığı iddia edildi.

İlaçların marketlerden satılmasının eczanelerin yaşamasından öte, hastaların yaşaması için çok büyük bir tehlike oluşturduğunu yıllardır ifade ettiklerine dikkat çekilen açıklamada şöyle devam edildi: "Dünyada sadece Amerika'da yaygın olarak uygulanan bu sistem, sadece ilaç şirketlerinin çıkarlarını korumaya yöneliktir. Amerika bu sistem nedeniyle kişi başı ilaç harcamalarının en yüksek olduğu ülkedir. Bunun hükümetimizin 'tasarruf' yaklaşımı ile uzaktan yakından ilgisi yoktur."

Sadece reçetesiz ilaçları markette sattıran bazı Batılı ülkelerin bundan bile geri dönmeye başladıklarının öne sürüldüğü açıklamada, "Bu sistemin Türkiye'de uygulanmasının akılcı olmayan ilaç kullanımının, buna bağlı sağlık zararlarının ve maliyetlerinin katlanarak artıracağının altını çiziyoruz. Sorunun çözülmesinin yolu, hasta sağlığını ve eczacılık mesleğini tehlikeye atmak, ortadan kaldırmak değil, eczacıların ve hastaların yaşamasına izin verecek düzenlemeler yapmaktır." denildi.

Açıklamada, Türk Eczacıları Birliği'nin eczacının, hastanın ve kamunun yararını aynı anda ve birlikte gözetecek çözümlerden her zaman yana olduğu, bundan sonra da olmaya devam edeceği ifade edildi. Açıklamada, Başbakan Erdoğan'dan randevu talebi yenilendi.

CİHAN
http://www.haber7.com/haber/20091227/Isyanci-eczacilardan-Erdogana-cevap.php
#1528
Bir günlük kapatma eylemi yapan ve sözleşmeleri feshedilen eczanelere bir kötü haber daha... Başbakan Erdoğan, ABD'de olduğu gibi marketlerde de ilaç satılmasına yönelik bir çalışma yürüttüklerini açıkladı.

Katıldığı DEİK'in 2009 yılı Olağan Genel Kurulu'nda, eczanelerin yaptıkları eylem sonrasında sözleşmelerinin feshedilmesi konusunu değerlendiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, tıpkı ABD'de olduğu gibi Türkiye'de de market ve süpermarketlerde ilça satılması için çalışma başlattıklarını açıkladı.

Erdoğan'ın sözleri şöyle:

FAZLA KAZANMANIN NOKTASI YOK

Göreve geldik hemen bütün SSK hastanelerinde ne kadar eczane varsa hepsini kapattık. 2003 rakamıyla söylüyorum. Yaklaşık 2,5 trilyonluk matrahtı. O 2,5 trilyonluk matrahı o günün eczanelerine devrettik. Böyle bir imkânı sağlamışız. Kimlerle görüşüyorsak, "Sağ olun var olun, çok iyi kazanmaya başladık" diyorlar. Fazla kazanmanın bittiği nokta yok ki. Batı'nın limitleri neyse bu limitlerde süreci götüreceğiz. İlaç sanayisiyle anlaşmışız. Mutabık kalmışız. Eczacılar "hayır olmaz" dedi. "Ne olacak" dedik. "Biz 1 günlük kapatma eylemi yapacağız" dediler. Bakın bu iş yanlış dedik. Hatta ilaç sanayi "aradaki farkı biz ödeyeceğiz" demesine rağmen onlar da böyle bir eyleme girdi.

MARKETLERDE DE İLAÇ SATILACAK

Ama siyasi ne yaptı. Hemen onu da kullanmaya başladı. Biz şimdi ne diyoruz. Buyurun size 15 Ocak'a kadar müsaade. Direk olarak gelirsiniz SGK ile anlaşmayı yaparsınız. Biz eczacılarla başa baş bu işi götürürüz. Artı, artık Amerika'da olduğu gibi, marketlerde süpermarketlerde vesaire ecza ile ilgili olarak stantlar kurulması yönünde çalışma yürütüyoruz. Bu işi geliştireceğiz. Başka çaresi yok. Çünkü tekel oluşturmayacağız. Her yerde rekabet alanını geliştireceğiz. Bilimden sanata her yerde. Aksi takdirde uluslar arası camiada beklediğimiz o sıçramayı yapamayız.

http://www.haber7.com/haber/20091227/Erdogan-acikladi-Marketler-de-ilac-satacak-VIDEO.php
#1529
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in, küfürlü açıklamasını ayetle savunmasına ilahiyatçılardan tepki geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu eski Üyesi Prof. Dr. Saim Yeprem, "Hiç kimse yaptığı yanlışı ayete dayanarak belgelendiremez. Ayet, hiçbir zaman küfretmeyi emretmiyor." dedi.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Ünal ise ayette kastedilenin küfür etmek olmadığının altını çizdi.

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in, küfürlü açıklamalarını savunurken, Nisa Suresinin 148. ayetini okuması yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Konuyla ilgili CİHAN'a açıklamalarda bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu eski Üyesi Prof. Dr. Saim Yeprem, "Olayın bilimsel tarafını söyleyecek olursak, hiç kimse yaptığı bir yanlışı ayete dayanarak belgelendiremez. Buna kimsenin yetkisi yok. Ayet bize hiçbir zaman küfretmeyi emretmiyor, buna izin de vermiyor." diye konuştu. 
Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu eski Üyesi Prof. Dr. Saim Yeprem, "Hiç kimse yaptığı yanlışı ayete dayanarak belgelendiremez. Ayet, hiçbir zaman küfretmeyi emretmiyor." dedi.

Kur'an-ı Kerim'deki ayetlerin kendi bağlamlarında anlaşılması gerektiğinin altını çizen Yeprem, "Dünyada yapılan bir işi yorumlamak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'deki ayetlerle bağlantı kurmak, o kişinin kendi zihniyetinin faaliyetidir. Kişinin, kendi yorumlarını Allah'ın sözlerine bağlama gibi bir yetkisi yoktur. Bütün İslam alimleri Kur'an ayetlerini yorumlarken, 'Allah kendi muradını daha iyi bilir.' derlerdi. 'Bu benim yorumumdur, Allah ne kastettiğini kendisi daha iyi bilir.' diye cümle eklerdi. Hiç kimse kendi yaptığı bir davranışı 'Allah böyle emrettiği için yapıyorum' deme yetkisine sahip değil. Diyorsa o kendi yorumudur, bir tek kendisini bağlar." şeklinde konuştu.

Ayetlerin, kendinden önceki ve sonrakilerle hangi bağlamda olduğuna bakılması gerektiğinin altını çizen Yeprem, "O bağlamda bakıldığında, Nisa suresinin 148-149. ayeti hiçbir zaman kişinin küfretmesine izin vermez. Kötü söz lafı kişinin küfretmesi anlamına gelmiyor. Ancak, başka kişilerden zulme uğrayan kişilerin, kendilerine zulüm edenlerin yaptıklarını söylemeleri mümkündür. Onlara küfretmek değil, yaptıkları kötülükleri söylemeleri mümkündür. Ama bunları affetmeleri Allah katında daha sevaptır." ifadelerini kullandı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakkı Ünal da Nisa suresi 148. ayetin küfretmeye delil olarak kullanılamayacağını vurguladı. Ünal, zulme uğrayanın kendisine yapılan zulmü açıklaması anlamının yanı sıra, aynı zamanda uygun bir şeklide tepkisini dile getirmenin de olduğunu söyledi. Prof. Ünal, şöyle dedi: "Allah'a havale etmek, Allah'tan onun cezasını beklemek, Allah kahretsin demek. Bunlar tepkidir. Kişi tepkisini dile getirirken, ağızdan beddua çıkarsa (küfür değil) bundan dolayı sorumlu olmaz."

http://www.haber7.com/haber/20091227/Nisa-Suresi-Baydemire-kufretmeyi-emrediyor-mu.php
#1530
Baydemir, Diyarbakır Adliyesi çıkışında gazetecilere açıklamada bulundu. Gerilimli atmosferin hem Diyarbakır, hem ülke, hem de bölgede bir daha geri gelmeyecek şekilde ortadan kalkmasını istediğini belirten Baydemir, ''Hem Türk, hem Kürt halkına söylüyorum; siyaset tüm sorunların çözüm adresidir. Şüphesiz siyaset nezaket ve zarafetiyle olma durumundadır. Buna hiçbir itirazım yok'' diye konuştu.

Baydemir, şunları söyledi:

''Türkiye'deki bütün siyasetçiler, özellikle liderler ile siyasetin üslubunu tartışalım. Ama bundan daha vahim tablo var. Demokratik irade çiğneniyor. Halkın özgür iradesi ile seçilmiş belediye başkanlarının evinin kapısı kırılarak giriliyor. O belediye başkanı davet edilirse iki saat içerisinde, bir gün içerisinde gidip savcıya ifade verebilecek durumdadır. Ortada bambaşka bir hadise var. Savunma olsun diye söylemiyorum. Söz bir noktadan sonra uçup gider. Ama kurşunun izi gitmez. Gitmediğini de hep beraber gördük ve yaşadık. Bundan sonra da bütün eleştiri okları bize yönelsin. Ama kadınlarımıza, gençlerimize ve çocuklarımıza zarar gelmesin. Çabamız bundan ibarettir.

Nisa süresinin 148. ayetini okumak istiyorum. 'Allah kötü sözü açıkça söylemeyi sevmez, ancak zulme uğrayan kişi dışında. Allah işiten ve bilendir.' Ben, siz ve bütün insanlarımızın zulme uğradığını düşünüyorum. Bardağı taşıran bir damladır.''

AA
http://www.haber7.com/haber/20091225/Baydemirin-kufure-ayetli-savunmasi.php
#1531
Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in KCK operasyonları kapsamında belediye başkanlarının gözaltına alınmasına ilişkin sarf ettiği küfürlü sözlere AK Partili Çelik ve Kılıç'tan sert tepki geldi.

Devlet Bakanı Faruk Çelik, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in, terör örgütü PKK'nın sivil oluşumu ''Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM) Yapılanması''na yönelik yürütülen soruşturma kapsamında bazı belediye başkanlarının gözaltına alınmasına ilişkin sözleriyle ilgili, ''Ağzından çıkan cümle neyse kamu görevliliği çerçevesinde o cümleyi ölçüp, biçip, tartıp ona göre kullanması gerek. Eğer bu vasıflardan sıyrılmışsa bir insan, kamu görevi yapmamalı'' dedi.

Bursa Büyükşehir Belediyesince Soğanlı Bulvarı'nda 30 metre genişliğindeki imar yolunun açılması için satın alınan binaların yıkımı için düzenlenen törene katılan Çelik, gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Çelik, Baydemir'in sözlerine ilişkin değerlendirmesinin sorulması üzerine, kamu görevi yapan herkesin, üzerine düşen sorumluluğun bilinciyle hareket etmesi gerektiğini belirtti.

Özellikle kamu görevlilerinin ağızlarından çıkan sözlere çok dikkat etmeleri gerektiğini ifade eden Çelik, şunları söyledi:

''Ağzından çıkan cümle neyse kamu görevliliği çerçevesinde o cümleyi ölçüp, biçip, tartıp ona göre kullanması gerek. Eğer bu vasıflardan sıyrılmışsa bir insan, kamu görevi yapmamalı. 'Ben kamu görevlisiyim' diyorsa laflarını ölçüp tartmalıdır. Aksi durum kamuda güvensizliği, otoritenin bozulmasını sağlar. Kamu görevlisi olup kamu düzeninin bozulmasına hiç kimsenin neden olması kabul edilebilir bir hadise değildir. Ben ilgili belediye başkanının birebir ne dediğini doğrusu bilmiyorum. Ama medyaya yansıyan, kamu görevlisine yakışmayan bazı ifadelerin kullanıldığı şeklindedir. İnanıyorum ki bütün milletimiz bunları ayıplıyordur, kınıyordur. Bu ifadelerden sonra, alması gereken, takınması gereken, bir kamu görevlisi sorumluluğu içinde yeni ifadelerle bunları mutlaka düzeltmesi gerekiyor. Aksi takdirde göreviyle ters düşen bir davranış içerisinde demektir. Son derece yakışıksız bir durum.''

Çelik, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç'a yönelik suikast iddialarıyla ilgili soruya da ''Gerekli araştırmalar yapılıyor. İşin aslı nedir, bu mutlaka ilgili kurumlarımız tarafından ortaya çıkarılacaktır. İlave bir şey söylemek doğru olmaz'' yanıtını verdi.

AK Parti Grup Başkanvekili Suat Kılıç

AK Parti Grup Başkanvekili Suat Kılıç, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in kullandığı küfürlü sözleri, ''ayıp, çirkin ve hukuk dışı'' olarak değerlendirdi.

Kılıç, terör örgütünün ''KCK-Türkiye Meclisi'' yapılanmasına yönelik 11 ilde düzenlenen operasyonlarda 16 belediye başkanının gözaltına alınmasının ardından Baydemir'in yaptığı küfürlü konuşmayla ilgili  gazetecilerin sorularını cevapladı.

Baydemir'in açıklamalarını, ''ayıp, çirkin ve hukuk dışı'' olarak değerlendiren Kılıç, şöyle konuştu:

''Bu üslup, Türkiye'de demokrasiye de hukuka da insan haklarına da insanlığa da insanlığın erdemine de hizmet eden bir üslup değildir. Bu üslup, ancak sahibine yakışır diye düşünüyoruz. 'Üslubu lisan aynı ile insan' demiş atalarımız. Bu üsluba daha farklı bir cevap verebilmek şu aşamada mümkün görülmüyor. Bu üslup, Anadolu insanı tarafından 72 milyon insanımız tarafından, ahlaklı, erdemli, haysiyetli bütün insanlarımız tarafından aynı ile sahibine iade edilecek bir üsluptur.''

Kılıç, Baydemir'in bu üslubunun arkasında hiç kimsenin durmayacağını da sözlerine ekledi.

AA
http://www.haber7.com/haber/20091225/AK-Partiden-Baydemirin-kufrune-tepki.php
#1532


Kış aylarının vazgeçilmez meyvelerinden olan nar, grip başta olmak üzere kolesterol, tansiyon, ishal gibi birçok hastalığa yakalanma riskini en aza indiriyor.

Yorgunluğu gideren nar, kansere neden olan serbest radikallerle savaşan koruyucu bir etki gösteriyor. Özel Konya Farabi Hastanesi Diyet ve Beslenme Uzmanı Hilal Acar, 1 su bardağı nar suyunun günlük C vitamini ihtiyacının yüzde 25'ini karşıladığını söyledi. Narın C, B1 ve B2 vitaminleri ve potasyum bakımından çok zengin olduğunu belirten Acar, "Nar ayrıca bağışıklık sistemini kuvvetlendirecek antosiyanlar ve flavonoitler içerir. 100 gram narın içerisinde 259 miligram potasyum, 63 kalori, 8 miligram C, binde 3 de B2 vitamini bulunuyor." dedi.

Hilal Acar'ın verdiği bilgilere göre, nar, içerdiği antioksidanlar sayesinde gribe neden olan virüsleri zararsız hale getirmeye yardımcı oluyor. Antioksidan etkisi yeşil çay, portakal gibi besinlerden üç kat daha fazla. Bakteri kaynaklı enfeksiyonlara karşı da koruyucu etkisi kanıtlanmış bir meyve. Gripten korunmak için tablet şeklinde vitamin almak yerine nar yiyerek daha fazla antioksidan madde ve C vitamini sağlanabilir. Bu şekilde kansere neden olan serbest radikallere karşı vücudu koruyacak bir silah görevini de üstlenir.

Narı yemesinin zahmetli olduğunu, ancak sağlığa olan faydaları düşünülerek tüketilmesi gerektiğini vurgulayan Hilal Acar şöyle konuştu: "Narı meyve olarak tüketebileceğimiz gibi suyunu sıkıp içmek de sağlık açısından oldukça faydalıdır. Suyunu sıkarken zar kısmındaki faydalı bileşiklerin de suyuna geçerek antioksidan etkisini artırmış oluruz. Narın tanelerini tatlılarda, kompostolarda kullanarak yiyeceklerimize lezzet katmış olduğumuz gibi, nar ekşisi olarak sos şeklinde salatalarda kullanırsak bağışıklık sistemimizi daha fazla kuvvetlendirmiş oluruz." ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=927000&title=nar-yemek-zahmetli-ama-faydasi-cok
#1533
Danıştay, Tarım Bakanlığı'nın GDO yönetmeliğinin yürütmesinin durdurulmasına karşı yaptığı itirazı kabul etti.

Danıştay, Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) yönetmeliğine ilişkin yeni bir karar daha verdi. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın GDO yönetmeliğinin yürütmesinin durdurulmasına karşı yaptığı itirazını kabul etti. (CİHAN)

GDO YÖNETMELİĞİ'NDE 20 KASIM'DAKİ DEĞİŞİKLİĞE DÖNÜLMÜŞ OLDUĞU BELİRTİLİYOR

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun, GDO'lu ürünlerle ilgili yönetmeliğin bazı maddelerinin yürütmesinin durdurulmasına yapılan itiraza istinaden yürürlüğü durdurma kararını kaldırmasından sonra, uygulamada hukuken, yönetmeliğin, 20 Kasım'da yapılan değişikliğe göre uygulanması gerektiği belirtiliyor.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ''Gıda ve Yem Amaçlı Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerinin İthalatı, İşlenmesi, İhracatı, Kontrol ve Denetimine Dair Yönetmelik'' 26 Ekim tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmıştı. Yönetmelik ile GDO'lu ürünlerin ithalatına denetim zorunluluğu getirilirken, piyasada sorunlar yaşanması üzerine, 20 Kasım'da yapılan değişiklikle, 26 Ekim'den önce kontrol belgesi alan ithalatçılara bazı kolaylıklar sağlanmıştı.

Yönetmeliğin 26 Ekim'de Resmi Gazete'de yayımlanmasından sonra bazı sendikalar, dernekler ve vatandaşlar, 26 Ekim 2009 tarihli GDO yönetmeliğinin iptali ve öncelikle ithalatta denetimlere ilişkin 11'inci ve yönetmeliğin yürürlüğüne ilişkin 20'inci maddelerinin yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay'da ayrı ayrı dava açmıştı. Danıştay 10. ve 13. Daireleri Müşterek Heyeti, yönetmeliğin 11 ve 20. maddelerinin yürütmesini oy çokluğuyla durdurmuştu.

Gerekçede, gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimi konularının çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesi gerektiğine işaret edilmişti.

Davalı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, karara itiraz ederek kaldırılmasını istedi.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, itirazı kabul etti. Kurulun oy çokluğuyla aldığı kararın gerekçesinde, ''Anayasa ve ilgili yasalara göre Tarım ve Köyişleri Bakanlığının gıdalarla ilgili düzenleme yapma yetkisi bulunduğu'' belirtildi. Kurul, ''Yönetmeliğin ilgili yasalara aykırı olup olmadığının madde madde incelenmesi gerektiğine'' karar verdi.

Danıştay 10. ve 13. Daireleri Müşterek Heyeti, yönetmeliğin bazı maddelerinin iptal istemini daha sonra esastan karara bağlayacak.

Bakanlık yetkilileri, Danıştay'ın kararına ilişkin herhangi bir belgenin henüz kendilerine ulaşmadığını belirtirken, bu kararı incelemeleri gerektiğini belirttiler. Hukuken bu durumda, ''yönetmeliğin, 20 Kasım'da yapılan değişiklikleri ile birlikte yürürlükte olduğu'' şeklinde yorum yapmanın mümkün olduğunun düşünüldüğünü söyledi.

Yönetmeliğin yürürlüğünün durdurulmasından sonra, bakanlık ve ZMO ''artık GDO'lu ürünlerin hiç bir denetime tabi tutulmadan ithal edileceği'' yorumunda bulunmuşlardı.

Yürürlüğü durdurma kararının kaldırılmasından sonra, bu durumda, yönetmelikte 20 Kasım'da yapılan değişiklik uyarınca, 26 Ekim 2009 tarihinden önce kontrol belgesi alınmış ürünlerin ithalatında, bu ürünlerin AB kriterlerine uygun olması koşuluyla ithalatına 1 Mart 2010 tarihine kadar izin verilecek. Böylece, yönetmeliğin çıkarılmasından önce kontrol belgesi almış ithalatçılara 1 Mart 2010 tarihine kadar süre tanınmış oldu.

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Arslan, 20 Kasım'da AA'ya yaptığı açıklamada, yönetmelikte 20 Kasım'da gerçekleştirilen değişiklikten sonra yapılacak uygulama hakkında şu bilgiyi vermişti:

''GDO'lu ürünlerin transit geçişinin yasaklanmasının uluslararası ticaret açısından sakıncalı olduğunun belirtilmesi üzerine, bakanlık tarafından geçiş şartlarının düzenlenmesi şartıyla, transit geçişe imkan tanındı. Bu konu bakanlığa müracaat edilerek değerlendirilecek. Denetim ve kontrol dahilinde geçiş imkanı sağlanacak. Uluslararası ticaret önlenmeyecek.

AB, genetik bulaşmaları dikkate alarak, yüzde 0,9'a kadar GDO'lu ürünü (klasik ürün) kabul ediyor. Yönetmelikteki bu oran, kamuoyundan gelen tepkiler üzerine kaldırıldı. GDO'yu sıfır düzeyine çektik. Yani bir ürünün GDO'lu sayılabilmesi için orana bakılmayacak. Milyonda 1 düzeyinde olsa bile GDO'lu sayılacak. Artık bir üründe (GDO var) veya (GDO yok) sınıflandırması yapılacak.

Yönetmeliğin yayımlandığı tarih olan 26 Ekim'den önce kontrol belgesi alan ürünlere, AB kriterlerini sağlamaları, AB mevzuatında belirtilen belgeleri sunmaları, yönetmelikteki etiketleme, kontrol ve denetimle ilgili hükümlere uymaları şartıyla 1 Mart 2010'a kadar ithalat imkanı getirildi. GDO'lu ise AB mevzuatında yer alan belgeyi sunmazsa, ithalatına izin verilmeyecek.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=931703&title=danistay-bakanligin-itirazini-kabul-etti
#1534
Bugün, PKK'nın şehir yapılanması olan KCK'ya yönelik operasyonları eleştirdiği basın açıklamasında devlet ve hükümete yönelik galiz küfürler eden Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir sözlerinin arkasında durdu.

CNN TÜRK'te yayınlanan "Gündemin Rengi" programında Rıdvan Akar'ın sorularını yanıtlayan Baydemir neden küfür ettiğini açıkladı.

Baydemir şöyle konuştu: "Lütfen bağışlayın ama bunu kullanmak şart oldu. Neden? Çünkü 3 aydır bu ülke bir süreçten geçiyor. Canımızla, dişimizle, tırnağımızla uğraşıyoruz, ama bize siyaset yapma deniyor. Arkadaşlarımız gözaltına alınıyor. Siyaset karşılıklı saygıdır. Ama lütfen şunu görün: Ankara'da trafik polisi bir parlamaneteri yolda çevirdi. 'Vay efendim bu nasıl yapılır?' diye haber yapıyorsunuz. Ama kimse çıkıp da bizim için bir şey yapmıyor. Bırakın biz siyasetçiler sert konuşalım, ama sokaklar ve silahlar konuşmasın. Sözlerimin arkasındayım..."

NE DEMİŞTİ?

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), gözaltına alınan belediye başkanları için Diyarbakır'dan eylem çağrısı yaptı. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ve eski DTP milletvekilleri, gözaltına alınan belediye başkanları ile ilgili olarak BDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde bir açıklama yaptı. Baydemir kendilerini şahin ve güvercin olarak ayıranlara "Hass.tirin... Hass..tirin..." diye küfretti.

http://www.haber7.com/haber/20091224/Baydemirden-hukumete-galiz-kufurler.php
#1535


KCK operasyonuna tepki gösteren Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, ağzını bozup, küfürler etti. Yeni partileri BDP'nin logosuna gönderme yapan Baydemir açıkça küfür etti.

PKK terör örgütünün şehir yapılanması KCK'ya yönelik operasyona tepki gösteren Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, ağzını bozarak küfretti. "Meşe ağacının hangi dalı nerenize battı sayın hükümet?" diyen Baydemir, tasfiyenin sürecinin bu şekilde devam etmesi halinde gün gelecek hükümetin el uzatacak tek bir insanı bulamayacağını savundu.

HASS..TİRİN... HASS..TİRİN...

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), gözaltına alınan belediye başkanları için Diyarbakır'dan eylem çağrısı yaptı. Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ve eski DTP milletvekilleri, gözaltına alınan belediye başkanları ile ilgili olarak BDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde bir açıklama yaptı. Baydemir kendilerini şahin ve güvercin olarak ayıranlara "Hass.tirin... Hass..tirin..." diye küfretti.

Osman Baydemir şöyle konuştu: "Her kim ki milletvekilliğinin düşürülmesinden, belediye başkanlığının düşürülmesinden korkar, o namerttir. Gözaltında olan 16 arkadaşımız hangi yasayı çiğnediyse biz de o yasayı çiğnedik. Günlerdir AKP'li milletvekilinin arabasının polis tarafından çevrilmesi konuşuluyor. Allah'tan korkmaz mısınız 16 belediye başkanı gözaltında neden kimse ses çıkarmıyor. Lüften akıllı davranın akıllı davranın ki söz tükenmesin. Ey devlet kafası ne yapmaya çalışıyorsun? Aldığın bu kararla insanları sokağa mı dökmek istiyorsun? Yarın adliyenin kapısına gieceğiz. Ya bizi de alacaksınız, ya da onları da bırakacaksınız. Devleti ve hükümeti yönetenlere sesleniyorum, bizi şahin ve güvercin olarak ayırmayın, hass.. diyorum, hass.."

Bu konuşmanın ardından Barış ve Demokrasi Partisi önünde toplanan partililer, "Amed seninle gurur duyuyor" sloganlarıyla Baydemir'e destek verdi.

CİHAN
http://www.haber7.com/haber/20091224/Baydemirden-hukumete-galiz-kufurler.php
#1536
PKK'nın şehir yapılanması KCK'ya 11 ilde baskın, Belediye başkanlarına gözaltı!

Terör örgütü PKK'nın KCK yapılanmasına yönelik 11 ilde sürdürülen eşzamanlı operasyon kapsamında aralarında belediye başkanlarının da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı.

Edilen bilgiye göre, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 8 ilde bu sabah erken saatlerde eş zamanlı operasyon başlatıldı. Terör örgütünün KCK Türkiye yapılanmasına yönelik Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Siirt, Hakkari, Tunceli, Batman, Şanlıurfa, Şırnak ve Van'da  başlatılan operasyonda 31 kişi gözaltına alındı.

Gözaltına alınanlar arasında Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak, Şırnak'ın Cizre ilçesi Belediye Başkanı Aydın Budak, Diyarbakır Kayapınar Belediyesi Başkanı Zülküf Karatekin, Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Çınar Belediye Başkanı Ahmet Cengiz, Viranşehir Belediye Başkanı Leyla Güven, Kızıltepe Belediye Başkanı Ferhan Türk, eski Dicle Belediye Başkanı Abdullah Akengin, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Ali Şimşek, kapatılan DTP'nin il başkanı Fırat Anlı, İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey de bulunuyor.

SADAK'IN EVİNDE ARAMA

Şu ana dek alınabilen bilgilere göre; Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak Diyarbakır Sur ilçe Belediye Balkanı Abdullah Demirbay, Kayapınar Belediye Başkanı Zülküf Kayatekin, Bağlar Belediye Başkanı Yüksel Baran kapatılan DTP' nin Diyarbakır il Başkanı Fırat Anlı, İHD Diyarbakır Şube Başkanı Muharrem Erbey, Cizre Belediye Başkanı Aydın Budak da gözaltına alınanlan arasında.

Sabah 07.40 sıralarında Siirt Emniyet Müdürlüğü tarafından Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak'ın evine operasyon düzenlendi. Yapılan baskında Selim Sadak gözaltına alınırken, Sadak'ın evinde polis arama yapıyor. Sadak'ın niçin gözaltına alındığı açıklanmadı.

VİRANŞEHİR'DE GÜVEN GERGİNLİĞİ

8 ilde yapılan operasyonda Şanlıurfa'nın Viranşehir Belediye Başkanı Leyla Güven'in de sorgulanmak üzere Şanlıurfa'ya buradan da Diyarbakır'a götürüleceği bildirildi.

Edinilen bilgiye göre, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 8 ilde sabahın erken saatlerinde eş zamanlı operasyon başlatıldı. Terör örgütünün KCK Türkiye yapılanmasına yönelik başlatılan operasyonda Viranşehir Belediye Başkanı Leyla Güven, evine sabaha karşı saat 04.00 civarlarında yapılan baskınla yakalanarak gözaltına alındı. Haberi alan eski DTP ilçe Başkanı Adnan Etli ve Belediye meclis üyelerinin oluşturduğu bir grup eski DTP'li Belediye Başkanı Leyla Güven'in gözaltında bulunduğu Viranşehir Emniyet Müdürlüğü'nün önünde gelerek tepki gösterdi. Belediye Başkanı, operasyonun yürütüldüğü Diyarbakır'a götürülmek üzereyken BDP'li grup slogan atarak gözaltına tepki gösterdi. Kısa süreli yaşanan arbedede Diyarbakır'a götürülmek üzere araca bindirilen Belediye Başkanı Leyla Güven, sakin olmaları konusunda partilileri uyardı. Güven, Emniyet Müdürlüğü'nden ayrılırken grup, "Operasyonlar bizi yıldıramaz" sloganlarıyla BDP ilçe binasına geçti.

Bu arada ilçede çevik kuvvet ekibi olası bir duruma karşı hazır bekletiliyor.

BATMAN BELEDEİYE BAŞKANI NECDET ATALAY GÖZALTINDA

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığının terör örgütü PKK'nın sivil oluşumu ''Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM) Yapılanması''na yönelik yürüttüğü soruşturma kapsamında başlattığı operasyonlarda, kapatılan DTP'li Batman Belediye Başkanı Necdet Atalay ve bir kişi daha gözaltına alındı. Gözaltına alınanların sayısı 33 oldu.

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca bu sabah erken saatlerde Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Siirt, Hakkari, Tunceli, Batman, Şanlıurfa, Şırnak ve Van'ı kapsayan 11 ilde başlatılan operasyon, devam ediyor. Operasyon kapsamında, siyasi yasaklı olan, kapatılan DTP'li Batman Belediye Başkanı Necdet Atalay ve bir kişi daha gözaltına alındı.

KCK'YA YÖNELİK 5. OPERASYON

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca, terör örgütü PKK'nın sivil oluşumu KCK/TM yapılanmasına yönelik ilk operasyon, 2009 yılının Nisan ayında düzenlendi, bunu 3 operasyon takip etti.

Devam eden ve gözaltına alınanların sayısında artış olabileceği kaydedilen 5. operasyonun, uzun süren teknik, fiziki takip ve telefon dinlemesi sonucu gerçekleştirildiği ve 33 kişinin örgüt üyesi ve yöneticisi olmaktan gözaltına alındığı belirtildi.

Gözaltına alınanlar, ifadeleri alınmak üzere, soruşturmanın yürütüldüğü yer olan Diyarbakır'a gönderildi.

AA - İHA
http://www.haber7.com/haber/20091224/PKKnin-sehir-yapilanmasina-11-ilde-baskin.php
#1537


Türk teknoloji firması nano teknolojiyi kullanarak, bor madeninden araç yakıtı üretmeyi başardı.
 
NNT Nanoteknoloji Bor Ürünleri AR-GE Sanayi Ticaret A.Ş Genel Müdürü Mehmet Can Arvas, AA muhabirine yaptığı açıklamada, şirketlerinin araştırma geliştirme dairesi çalışmalarının olumlu sonuç verdiğini belirterek, bor madeninden araç yakıtı ürettiklerini söyledi.

Petrol rezervlerinin tükenecek olmasının kendilerini böyle bir araştırmaya ve üretmeye yönelttiğini ifade eden Arvas, ''Dünya da petrol rezervlerinin tükenmesi bizi nano teknoloji ve bor ile üretim yapan Türk firması olarak harekete geçirmiştir. Uzun yıllar üzerinde çalıştığımız Ar-Ge sonucunda bor madenini sonunda araç depolarına koymayı başarmanın heyecanını yaşıyoruz'' dedi.

Bilim insanlarının temiz ve çevreci bir yakıt olarak petrole alternatif olarak gördüğü hidrojenin, bordan üretilen yakıtla kıyasla depolama sorunu olduğunun altını çizen Arvas, şöyle devam etti:

''Son yıllarda yaşanan ekolojik sıkıntılar, küresel ısınma problemi, tükenen petrol rezervleri ve karbon içerikli yakıtların çevre kirliliği yaratmasına karşın alternatif yakıt sistemleri üzerinde çok ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Dünyanın önde gelen bilimsel araştırma laboratuvarlarında gerçekleştirilen bu çalışmalarda Hidrojen yakıt sistemlerinin temiz, verimli ve güvenilir olduğu görülmüştür. Fakat depolama problemi hidrojen yakıtlı araç üretiminin önünde en büyük engeli teşkil etmektedir.

Hidrojen depolama problemi bilim ve teknoloji çevrelerini alternatif madde arayışına itmiş, yapılan araştırmalar ve deneyler 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren bor elementinin alternatif yakıt olarak kullanılabileceği üzerinde görüş birliğine varılmış, günümüze kadar sayısız ar-ge çalışmaları sonunda borun yakıt olarak kullanılabilirliği otoritelerce kabul edilmiştir.''

-20 YILLIK ÇALIŞMANIN ÜRÜNÜ-

Bordan yakıt üretmenin haklı gururunu yaşadıklarını ve bunun 20 yıllık bir araştırmanın ürünü olduğunu vurgulayan Arvas, sözlerini şöyle sürdürdü:

''NNT Nanoteknoloji Bor Ürünleri AŞ, ar-ge laboratuvarlarında 20 yıla yakın bir süredir yaptığı çalışmalar sonucunda nano ve nano altı (angstrom) bor kristallerinde, 23 proje geliştirilmiş ve bu alternatifsiz projeleri etap, etap endüstriyelleştirmeye başlamıştır. Firmamız dünyada ve ülkemizde ilk defa bor madenini yakıt olarak üretmiş, 'Nano fuel' markasıyla yurt dışında ve yurt içinde satışa arz etmeye başlamıştır.

Bizim ürettiğimiz yakıttır, ancak şuan araçların sistematiği benzin ve mazotla hareket etme özelliğine sahip olduğu için şuanda yakıtlara katkı maddesi olarak kullanılıyor. Ancak, bor yakıtına uygun araçlar üretildiğinde benzin ve mazota ihtiyaç duyulmadan bu tür araçlar bor yakıtı ile ilerleyebilecek. Bizim firmamız, bu tür araçların üretilmesinde de çalışmalarda bulunmaktadır.

NNT AŞ'nin diğer proje ürünlerinde olduğu gibi Bor Power Nanofuel'de dünyada bir ilk olarak yakıt ve otomotiv sektöründe heyecan oluşturmuştur. ''

-YAKITIN KULLANIMI-

Bor yakıtının hem benzinle hem mazotla çalışan araçlara konulabileceğini bildiren Arvas, şöyle konuştu:

''Ürettiğimiz bor yakıtı direk aracın yakıt deposuna konuluyor. Hem benzine hem mazota katkı olabiliyor. Bor uzay araçlarında da kullanıyor. Yanması çok yüksek. Yakıta katıldığı zaman, araçlar en az 300 - 350 kilometre fazla gidecektir.

Benzinle bin kilometre giden bir araç bu katkıyla bin 350 kilometre yapar. Gelecek zamanlarda benzin istasyonları gibi, bor istasyonları kurulacak ve bor yakıtı benzinden 10 kat daha düşük olacak. Çünkü madenin kaynağı Türkiye'de. Biz teknolojiyi üreterek dünyanın hizmetine sunduk, henüz bor yakıtına fiyat biçmedik. Biz Türk borunun depolara girdiğini göstermek istedik, bunu da başardık.''

-BOR YAKITININ AVANTAJLARI-

Bor yakıtının çevreci, güvenli oluşu ve kolay taşınabilirliği ile avantajlı bir yakıt olduğunu ifade eden Arvas, ''Bor yakıtı, kolaylıkla yanmayan bir yapıdadır. Dolayısıyla infilak etme, kıvılcımla, ateşle tutuşma riski yoktur. Bir kaza anında patlama meydana gelmeyecektir. Bu yönüyle bor çok önemli bir yakıttır ve nakliyesinde risk olmayışı Bor yakıtı için bir üstünlük ve alternatifsizlik kazandırmaktadır. Bor çevre dostudur, yanma sonrası gaz emisyonu oluşturmamaktadır. Bor yakıtı kara ve deniz kazalarında toprağa ve suya karışması halinde hiçbir zaman kirlenmeye neden olmayacak, toprakta doğal bitkiler için besleyici olacak ve, denizlerde de kolay çözülerek, zaten deniz suyunda olan Bor elementi ilave bir risk oluşturmayacaktır'' diye konuştu.

-TÜRK MİLLETİ İÇİN ÇALIŞIYORUZ-

Arvas, şirketlerinin Türk milletinin kalkınmasında rol almayı düstur edindiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

''Teknoloji ve otomotiv sektörü gelecek 5-10 yıl içerisinde tamamen bor yakıtı ile çalışan arabalar üretecek. Ancak, Türk nano teknolojisinin ''nano fuel infinite'' ürünlerini kullanmak mecburiyetinde olacaklardır. Bu da bizlere gösteriyor ki nano yağlayıcı ürünlerinde olduğu gibi, yakıt sektöründe de ilkleri başarmanın onur ve gururunu tüm milletimize yaşatacak ve paylaşacaktır.

Bor madeninin depoya girmesi konusunda dünya teknoloji firmaları birbirleri ile yarışırken biz NNT AŞ olarak bunu başardık ve depoya koyduk. Şimdi bütün dünyanın kullanımına sunuyoruz. Gelişmiş ülkelerde bir çok firma bu teknolojiyi bizden talep etti, talepler devam ediyor. Bu teknoloji Türk milleti adına gerçekleştirmiştir ve bu başarı bir milli Türk firması olarak 70 milyon insanımıza aittir.''

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=931101&title=iste-araclarda-35-yakit-tasarrufu-saglayan-katki-maddesi&haberSayfa=0
#1538
Fener Rum Patriği Bartholomeos bir Amerikan televizyonuna ruhban okulunun açılmayışı nedeniyle yaşadığı sıkıntıları anlattı.

Çektiği azabı anlatmak için ''Çarmıha geriliyorum'' deyince kıyamet koptu.

Muhafazakar hükümetimizin muhafazakar bakanları patriğe haddini bildirdiler.

''Hattini bi hattini, Trabzoncell al'' diyeceğim ama adama bu kez Pontus sevdalısı demelerinden çekiniyorum.

İşin şakası bir yana, sayıları parmakla sayılacak kadar azalan Rum kökenli yurttaşlarımızın nasıl çarmıha gerildiği Vatan'ın dünkü manşetinde yeraldı.

İstiklal Marşı'nı mükemmel bir şekilde okuduğu için kimi gazetelerin manşete çıkardığı Marina'nın yürek burkan öyüsüydü bu.

Gerçi Vatan haberin özünü ustaca spotlara gizlemişti ama olsun.

Onlar olmasa gerçeklerden haberimiz olmayacaktı.

Önce, Marina İstiklal Marşı'nı şahane okuduğu için şaşıranların ''Türkiye Türkler'indir'' şiarına nasıl yürekten inandığını gördük.

Bir Rum'un ülke sevgisi onlar için manşetlik haberdi.

İkinci olarak Marina'nın ailesine Madımak'ta yapılanları yapmıştık.

Kimse bunun farkında değildi.

Marina henüz 15 aylıkken Gökçeada'daki evleri iki asker tarafından yakılmış.

Marina'nın o zaman 4 yaşında olan ağabeyi yanarak can vermiş.

Buna rağmen annesi Marianti Türkiye'yi terk etmemiş, İstanbul'a yerleşmiş.

Belki de adalarda Rumlara katlanamayan kontr-gerillanın bir eylemiydi bu da.

Bilmek mümkün değil.

Bir evi içindeki insanlarla yakmak gibi bir vahşeti nasıl adlandırmak lazım bilmiyorum.

Ama bu dram ülkemizin kimilerinin iddia ettiği gibi hoşgörü kalesi olmadığını gösteriyor.

Tıpkı mübadele ile gönderemediğimiz İstanbul Rumları'nı 6-7 Eylül vahşetiyle göçe zorlamamız gibi.

Oysa 'vahşi Yunanlılar'ın elinde kalmış olan Batı Trakya Türkleri hala oradalar.

Biz olağanüstü hoşgörümüz (!) sayesinde Rumların sayısını neredeyse sıfırlamayı başardık.

Hoşgörümüz sayesinde...

Bir çocuğu diri diri yakacak kadar Öteki'ne düşman insanlar yetiştirdik.

Herhalde suçlular Rahşan Affı ile özgürlüklerine kavuşmuş ve şimdi ballandıra ballandıra eylemlerini anlatıyorlardır.

Siz bence Patriğe cevap vermeyin.

4 yaşındaki kardeşi yakılarak öldürülen Marina'ya cevap verin.

''Bak kızım biz de çarmıha germe yoktur, biz sizi evinizle birlikte yakarız'' dersiniz belki.

Marina'nın öyküsü tıpkı Onur Öymen'in Dersim savunması gibi yakın tarihimizle bir yüzleşme fırsatı.

Yalanlar üzerine kurulu yakın tarihimiz hakkındaki gerçekleri tüm çıplaklığıyla öğrenirsek, belki de

gerçekten hoşgörülü bir toplum olmayı başarırız.

Fırkateyn ve intihar

Genelkurmay Başkanı Trabzon'da bir fırkateynden kendince medyanın haddini bildirirken Deniz Kuvvetleri'ndeki subay intiharlarına bir yenisi eklendi.

Deniz Kuvvetleri'nde ciddi bir cunta yapılanması olduğu açık.

Silahları yeraltına gömüyorlar, kendi komutanlarına suikast planlamakla suçlanıyorlar.

Şaşırmayın.

Kıvrıkoğlu'na atıldığı iddia edilen bir kurşunun nasıl arkasındaki bir albaya isabet edip öldürdüğünü ve olayın nasıl örtbas edildiğini hatırlayın.

Albay eğitim zayiatı kabul edilmiş ve olay kapatılmıştı.

''Kol kırılır yen içinde kalır'' devri geçti.

Şimdi savcılar devrede.

Subaylar da esrarengiz bir biçimde ölüyorlar.

Belki Başbuğ bir basın toplantısı daha düzenler ve Deniz Kuvvetleri'nde neler olup bittiğini anlatır.

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/ergun-babahan/carmiha-germeyiz-evlerinizi-yakariz-233363.htm
#1539
Birkaç yıldır anlatmaya çalıştığımız gerçekleri, İsrail basını bir günde özetledi! 'Kemalizm hayranlığı, Erdoğan düşmanlığı' üzerine kurulu ama aslında Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin ipuçlarını veren bu özet, aşırı sağcı Jarussalem Post gazetesinde yer alsaydı sorun yoktu. Önemsemez, "bildiğimiz hezeyanlar" der, geçerdik.. Ancak liberal Haaretz gazetesinde yayınlanması, üstelik İsrail'in resmi bakışının bu yazıda ifade edilenden bile sert olduğu, ciddi bir hazımsızlığın yaşandığı gerçeği ortadayken önemsememek mümkün değil.

Zvi Barel imzalı yazı, Türkiye'nin Kürt sorununa çözüm bulma amacıyla büyük enerji harcadığı "Açılım"ı konu alıyor ve Türkiye-Irak-ABD arasında, PKK'nın tasfiyesi amacıyla, Bağdat ve Erbil'de yapılan toplantılarla aynı zamanda yayınlandı.

"Demokratik açılımın Türkiye'nin ulusal kimliğinde 'dramatik bir değişime' neden olduğu" belirtilen yazıda, "söz konusu inisiyatifin Kürtler için mücadele eden lider statüsündeki PKK'nın altını oyma olasılığı" mesajı veriliyor. Önce şu cümleleri okuyalım:

"Nüfusunun çeşitli parçalarını birleştiren Kemalist ilkeleri bozmayı denediğinden kuşkulanılan yanlış adam ve yanlış parti tarafından öncülük edilmesinden dolayı stratejinin başarısız olma olasılığı var. (Eminim İsrail bunu çok istiyor ve elinden geleni yapıyordur. İ.K.) Erdoğan'ın dini partisinin seçimlerde büyük zafer kazandığı bir gerçek, fakat bu yanıltıcı bir zafer. Partinin Meclis çoğunluğu, temelde nüfusun yarısını temsil edilmemiş halde bırakan, anlaşılması güç bir seçim mekanizması ve karmaşık bir sandalye dağılımı süreci sonucunda biçimlendi. 'Ülkenin bütünlüğünü' vazgeçilemez ilke olarak gören ve 14 milyon Kürt'e etnik haklarının verilmesini kabul etmeyecek olan da bu aynı 'yarı' dır. Erdoğan'ın partisi, terörle savaşın bedelini ödeyen ve partinin dini bir ajandayı güçlendirmeyi hedeflediği görüşünde bulunan ordu mensuplarını kızdırdı."

"Kemalist ilkeleri bozmayı denediği", "Yanlış adam ve yanlış parti" ve "ordu mensuplarını kızdırdı" ifadelerine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Çünkü bu ifadeler, yıllardır İsrail'in Türkiye'ye bakışının temelini oluşturuyor. Sivil asker gerilimine, laik-İslamcı çatışmasına yatırım yapmak, İsrail çıkarları zarar gördüğü anda içerideki müttefik çevrelerle, ABD'deki Musevi lobisi ve neocon çevrelerle şiddetli bir kampanya başlatmak, darbe çağrıları hatta iç savaş senaryoları tartıştırmak öteden beri İsrail'in ve yerel müttefiklerinin klasikleşen yöntemleri oldu.

Daha iktidara geldiği andan itibaren senaryolar her fırsatta uygulamaya sokuldu. Erdoğan için; "Türkiye'nin Batı ile ilişkilerindeki en büyük sorun", "Bin Ladin'den bile daha tehlikeli", "Türkiye'yi uçuruma götürüyor", "ABD yönetimi buna müdahale etmeli", "Türkiye şeriata gidiyor" şeklinde yaygaralar koparan, Türkiye içindeki mali ve siyasi bağlantılarıyla darbe tezgahlayan, aynı anda Türkiye'yi istikrarsızlaştıracak olaylara zemin hazırlayan, bir yandan müttefik görünüp diğer yanda terörü destekleyen hep aynı çevreler oldu.

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, bir süre önce Defense News dergisine verdiği söyleşide, "Erdoğan ülkesini İsrail'le ortaklıktan uzaklaştırıp radikal İslam'a doğru mu götürüyor?" sorusuna şu cevabı veriyordu: "Türkiye dünya üzerinde, demokratik olmayan bir kurumun, yani ordunun, demokrasiyi korumakla görevli olduğu tek ülkedir. Gerçekten de öyleydi. Ancak ordunun rolü değişti. Şimdi soru, Erdoğan'ın kendi Müslüman nüfusunu demokrasiye doğru mu götüreceği, yoksa demokratik güçlerin daha İslamcı bir devlet mi isteyeceğidir.."

Erdoğan'a yönelik öfkenin sebebi "One Minute" değil. Öfkenin sebebi, Anadolu Kartalı'ndan dışlanmak değil, İsrail'le askeri teknolojide yaşanan kriz değil. Öfkenin sebebi Gazze katliamına Türkiye'nin verdiği sert tepkiyle sınırlı da değil.

Birileri Türkiye'yi yönetme, yönlendirme, bölgesel ve uluslararası ilişkilerini şekillendirme, iç politikasını dizayn etme, toplumunu kamplara bölme, başkalarıyla korkutarak hizaya sokup ehlileştirme, bütün enerjisini içerideki çatışma alanlarına yönlendirip kafasını kuma gömme ehliyetini, imkanını kaybediyor.

Türkiye'deki "sivil-asker ayrışmasına yatırım" yapanlar, tatbikat iptali sonrasında da; "İsrail'e hükümet karşı, asker tatbikatın devamını istiyor" diyordu. Yıllardır bu ayrışma üzerine yatırım yaptılar ve hep kazandılar. Çok güçlü, bütün bölgeyi hizaya sokmaya yarayan Türkiye kartı gibi bir iktidar ellerinden kayıp gidiyordu çünkü.

"Türkiye kendi çıkarlarına zarar veriyor" yaygarasını kopararak, Çevik Bir'li, 28 Şubat'lı günlerde temellerini attıkları düzeni korumak istiyorlar. Darbe tehditleriyle, sivil asker ayırımı korkutmalarıyla, Ermeni teziyle, "Türkiye'yi şeriattan kurtarma" kampanyalarıyla şekillendirdikleri politikaların ömrü bitti, kabullenemiyorlar. Ortadoğu'daki en güçlü müttefikleri kontrollerinden çıktı, hazmedemiyorlar. Gerçek bu..

Suriye'yi yeniden düşman ilan etmezse, Irak'ı düşman ilan etmezse, İran tehdidini onlar gibi kabul etmezse, yakın çevresiyle arasına yeniden duvarlar örüp kendini İsrail'e dostluğa hapsetmezse Türkiye çok tehlikeli bir yola girmiş demektir! Bunu söylemeye çalışıyorlar! "Atatürk mezarında ters dönmüş" derken, Türkiye toplumunu derin bir iç hesaplaşmaya sürüklemek istiyorlar.

Düşman oldukları, öfke duydukları Tayyip Erdoğan değil aslında. Onlara bu korkuyu hatırlatan herkes!

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=22.12.2009&y=IbrahimKaragul
#1540
Çok sayıda kişi doktor tavsiyesi olmaksızın kanserden korunmak veya vücut direncini artırmak amacıyla bilinçsizce vitamin tabletleri kullanıyor.

Ancak, tabletlerin bilinçsiz tüketilmesi çeşitli organlarda hasara yol açabileceği gibi kanser başta olmak üzere birçok hastalığın oluşmasına da zemin hazırlayabiliyor. Bu yüzden vitamin takviyelerinin mutlaka hekim bilgisi dahilinde kullanılması gerekiyor. Hacettepe Üniversitesi (HÜ) iç hastalıkları ve medikal onkoloji uzmanı, kanser epidemiyolojisi bilim uzmanı Prof. Dr. İsmail Çelik, her gün yüksek dozda folik asit (folat) içeren vitamin tableti alan kişilerde, kanser ve kalp damar hastalığına yakalanma riskinin yüksek olduğunu bildirdi. Çelik'e göre, mevsiminde yenilen sebze ve meyvelerin gün içerisinde fazla tüketilmesi de yararlı değil. Bu gıdaların aşırı tüketilmesi durumunda, vücut sadece gerekli olan miktarı depoluyor, fazlasını ise atıyor. +++++Bu nedenle doğal yollarla alınan vitamin fazlalığı önemli bir risk taşımıyor. Vitamin tabletlerinin ise ciddi sorunlara yol açabileceğini ifade eden Prof. Dr. Çelik, şu bilgileri verdi: "Bir vitamin tabletinin içinde, normal bir gıdada olması gerekenden çok miktarda vitamin bulunur. Bir kişi, bir mandalinadan vücudu için o gün gereken miktarda vitamini alabilirken, bir vitamin tableti aldığında kilolarca mandalina yemiş gibi olur. Doğal yolla aldığında vücut bu miktarı atabilirken, tablet olarak alındığında vitaminler aynı ilaç gibi vücuda dağılıyor. Bu sefer de vücutta fazla miktarda biriken vitaminler, yarar değil zarar vermeye başlıyor.'' Yiyeceklerden doğal alınan folik asitin kanserden koruyucu etkisi olduğunu vurgulayan Çelik, "Her gün yüksek dozda folik asit içeren vitamin kullanan kişilerde kanser ve kalp damar hastalığı riski yükselmektedir.'' dedi. Prof. Dr. İsmail Çelik'in verdiği bilgilere göre, bazı çalışmalarda folik asitin felç ve kalp hastalığı riskini azalttığı ve kalın bağırsak kanserini engelleyici bulguları nedeniyle 1998'den itibaren ABD, Kanada ve Şili'de un, ekmek ve bunun gibi bazı gıdaların içerisine folik asit eklendi. 2009 yılında bu ülkelerde kalın bağırsak ve prostat kanserlerinde yüzde 200'e varan artışlar tespit edildi. Folik asitin yüksek dozlarının normal hücreler yanında kanser hücrelerinin çoğalmalarını kolaylaştırdıkları ve artırdıkları ortaya çıktı. Norveç'te de folik asit takviyesi alan erkeklerde prostat kanserine yakalanma oranının 3 kat fazla olduğu tespit edildi. Prof. Dr. İsmail Çelik, sadece hamilelerde folik asit takviyesinin verilmesinin uygun olduğunu söyledi. ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=930032&title=yuksek-dozda-alinan-folik-asit-vitamin-tabletleri-kanser-riskini-artiriyor