Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1581
Sezgin Tanrıkulu (Eski Diyarbakır Barosu Başkanı):

Diyarbakır Barosu'nun açtığı davayı niçin reddettiniz?

Danıştay'ın taraf ehliyeti konusundaki farklı kararları, olaya siyasal baktığını ortaya koymaktadır. 2004 ve 2005 yıllarında RTÜK'ün çıkardığı özel yayın kuruluşlarının yayınları hakkındaki yönetmeliğe karşı Diyarbakır Barosu'nun açtığı davalarda Danıştay'ın 8. Dairesi ve İdari Davalar Genel Kurulu baroların bu tür davalar açmakta ehliyeti olmadığına karar vermişti. Bize, "sen barosun, meslek örgütüsün, buna hakkın yok" demişti işin esasına girmeden. Şimdi o Danıştay başka bir baroya 'dava açabilirsin' diyor. Sadece ehliyet açısından bile bakarsak çifte standart var. Danıştay, davanın içeriğine göre siyasal yaklaşım ortaya koyuyor. Davayı açan baronun ve davanın içeriğine göre yaklaşımda bulunuyor. Sadece bu bile Danıştay'ın siyasal yaklaştığını gösteriyor.

http://www.zaman.com.tr/wap.do?method=getMansetHaber&haberno=921749&sirano=3&sayfa=0
#1582
Batıda "Türkiye yönünü Doğuya çevirdi. Elden gidiyor" şeklinde bir fırtına koparmaya çalışan konsorsiyum bugünlerde yeniden pek bir faal. Türkiye Cumhuriyeti, İsrail'in "dinci" hükümetinin ajandasına uymadığı için rahatsız olan dinci ve radikal İsrailliler, pek yadırganmayacak, dahası kendilerinden beklenecek şekilde Türkiye'yi bütün Batılıların gözünde şüpheli hale düşürmeye, böylece Batı ülkelerini Türkiye'deki demokratik düzeni bozacak gelişmelere destek vermeye ikna etmeye çalışıyor.

Şüphesiz Batı basınında yer alan her hükümet eleştirisini bu şekilde görmüyorum. Açıkçası, katıldığım eleştiriler de var. Hükümet ile ilgili kendi eleştirilerimi de önümüzdeki günlerde paylaşırım. Ama, "yanlış bulduğu bir politikayı eleştirenlerle" , "Türkiye'nin başına çorap örmek isteyenler" fena halde karışıyor bu hengamede.

Doğrusu 3-4 hafta kadar önce Radikal'in internet sitesinin manşetinde böylesi bir tetikçi kalemin imzasını görünce üzülmüştüm. Yazınının içeriğinden değildi üzüntüm. Yazı, o "yazar"ın yıllardır savunduğu radikal görüşlerinin bir tekrarıydı. Ama, o "yazar"ın çeviri dışında hiçbir açıklama konmadan, "Amerikalı muteber bir think tank uzmanı" gibi takdim edilmesi bence önemli bir hataydı. Sonuçta bir başka gazetede yayınlanan yazı alıntılandığında özünü korumak önemli ama yazar ile ilgili not, kişiseldir. Hangi gazete o notu yayınlarsa onun da bu takdime katıldığı kabul edilir. Daniel Pipes'tan sözediyorum.

Adamımız bugün yine "solcu, demokrat" Radikal'in sitesinin manşetinde. Bu kez de, Jerusalem Post'ta takdim edildiği gibi, "Ortadoğu Forumu'nun başkanı ve Stanford Üniversitesi'nde misafir öğretim görevlisi" olarak takdim edilmiş. İsmet Berkan bence Doğan grubunun en zeki yayın yönetmeni. Açıkçası ciddiye aldığım saygı duyduğum bir gazeteci büyüğüm. Ancak 15 gün içinde Daniel Pipes'ın yıllardır savunduklarından farklı olmayan iki yorumunu, "Daniel Pipes'ın tartışmalı kimliğine vurgu yapmadan" site manşetine koyması, haddimi aşarak diyorum bence hata.

Bu vesile ile o "yazarı" henüz tanımayan mektup arkadaşlarıma ve Radikal'deki dostlarıma tanıtayım istedim. Türkiye'de sanıyorum en iyi Cumhuriyet okurları tanıyordur kendisini zira Cumhuriyet'in gözünde pek bir muteber. AKP hükümetinin İslamcı politikalarıyla Türkiye'yi Batıdan kopardığını anlatıyordu Pipes, Radikal'in 3-4 hafta önce web sitesinin manşetine koyduğu yorumunda. Jerusalem Post'ta önceki gün yayınlanan yazısında ise uçmuş; "Erdoğan, Keith Ellison ve Tarık Ramazan, Bin Ladin'den bile tehlikeli" demiş. Yazısının bir çevirisi, Haber7'nin bugünkü haber akışı içinde var.

Bir konuya daha dikkat çekmek isterim. Bu yazıda "İsrail sağı ve siyonist ırkçılar" eleştiri konusudur. Mektubumun asla katılmayacağım tam tersi bir ırkçılığa alet olmasına üzülürüm. Dünyada İsrail hükümetine tepki gösteren sadece Türkiye değil. Artık, BM'den üst düzey Amerikalı yöneticilere, Avrupa'dan Rusya'ya kadar birçok odak, sağcı İsrail hükümetinin bölgeyi bir felakete götürebilecek politikalarına tepki gösteriyor. Ancak bence daha önemlisi, Yahudiler içinde de hatırı sayılır bir oran Netanyahu hükümetine ve Likud politikalarına tepki gösteriyor. 

Gelgelelim, İsrailin dinci ve ırkçı politikacılarını eleştirenlere tepki gösterenler arasında İsrailli olmayan bir tek ABD'deki bir kısım Neoconlar ile bizim bir kısım hızlı kalemşörümüz kaldı. 

"1990'lı Yıllar Ne Güzeldi Partisi"

Pipes'ı tanımayan biri Radikal'de tercümesi yayınlanan yazıları okuduğunda, bir Batılı uzmanın Türkiye'nin son aylardaki dış politika açılımı hakkında ya da hükümet politikaları hakkında yazdığını sanabilir. Oysa ki adamımız benzer yazılarını AKP'nin iktidara geldiği ilk günden beri yazıyor. Şahsen Batı'da fanatik ırkçılar dışında Pipes'ı ciddiye alan pek olmadığı için değer vermiyorum analizlerine.

Daniel Pipes, gerek, milli bir kurumumuzun gücünün ve itibarının bazı kesimlerce istismar edilebildiği ara dönemlerin yaşanmadığı, gerekse de bugünlerde yeniden birleşerek gündemimize yeniden giren "1990'lı yıllar ne güzeldi partisi"nin yönetmediği her Türkiye'yi İsrail'e tehdit gören aşırı sağcı siyonistlerin en önde gelen sözcüsü.

Kendisinin sitesinde 1995 yılında yazdığı bir Türkiye yazısı var. Okuyunca adeta bir cennet tasviri görüyorsunuz. Doğal güzelliklerimizi değil tabii ki Türkiye'nin o günkü ekonomik ve politik düzenini övüyor. O ekonomik ve politik düzeni özleyen kaç Türk var çok merak ediyorum. Pipes'ın ve İsrail'in bugünlerde 1990'lı yılların Türkiye'sini çok araması normal.

Arşivinde 2002 senesinden beri onlarca "Türkiye elden gidiyor" yazısı olan Pipes'ı tıpkı ekürisi Michael Rubin gibi "Amerikalı uzman" sanan büyük hata yapar. İkisi de herşeyden önce ve önemlice İsrail için çalışır. Ve bunu Amerika'da bilmeyen yoktur, Görüyorum ki Türkiye'de gizleyen çoktur.

İsrailli "aşırı dinciyi" seven Türk "profesyonel laikler"

Daniel Pipes gerçek bir "profesyonel". Bir fabrikatör. Ömrünü, "dünya İslamdan ve Müslümanlardan kurtulmadıkça 'bize rahat yok" kör inancına adamış bir fanatik. Bugünkü yazısında Başbakan Erdoğan, Tarık Ramazan ve Keith Ellison'u Bin Ladin'den tehlikeli göstermesi de bunun bir başka delili. Radikal Erdoğan'ı görünce atlamış hemen. Belli ki diğer isimlerle çok ilgilenmiyorlar. Erdoğan'ı savunmak benim işim değil. Pipes'ı biraz olsun bilen de onun İslamla sorunun Erdoğan ile başlamadığını bilir.

Karşımızda Keith Ellison'u bile "Ladin'den tehlikeli" gören hasta ve "dinci" bir zihniyet var. Ellison, ABD Kongresinin ilk Müslüman üyesi. Midwest'in en ilkeli adamları olan Minneapolisli solcuların adayıdır ve onların oyuyla kazandı. Ellison'ı seçildiği 2006 yılından beri takip ediyorum. Bu adamın politik çabalarında, açıklamalarında, katıldığı toplantılarda "Müslüman olmak" dışında tek bir "İslamcı" vurgu yok.

Ben Pipes'ın bu nefret dolu beyanının, Ellison'ın Amerikalıları, "Müslümanlar da öcü değilmiş, bizim gibi insanlar" diye düşündürmeye başlamasından başka bir sebebini bulamadım. Ellison namaz kılıyor. Sanıyorum onu tehlikeli yapan da bu. Pipes, namaz kılan bir Müslümana güven olmayacağına inanır. Ne tür Müslümandan hoşlandığını da geçen yıl "Ilımlı İslam nedir?" başlıklı mektubumda aktarmaya çalışmıştım.

Zaman zaman İsrail Likud Partisini hatta onun eski lideri Ariel Şaron'u bile ılımlı bulup eleştirebilecek kadar "aşırı dinci" biri. Beni şaşırtan noktalardan biri bu. Nasıl oluyor da "dincilik" konusunda bu kadar hassas olan bazı çevrelerimiz, "İsrailli aşırı dincilere" bu kadar yakınlık duyabiliyor. Saçmalık dolu yazılarını manşetten yayınlayacak, yorumlara referans yapacak kadar değer veriyor.

Daniel Pipes ve kankası Michael Rubin, Ergenekon takımının en hızlı günlerinde Türkiye'yi adeta mesken tutmuştular. En milli kurumlarımızın, birçok Türk kökenli gazeteciyi bile güvenilir bulmadığı için sokmadığı en mahrem mekanlarında en mahrem konferanslara katılıyor "tebliğler" sunuyorlardı. Demek o kurumumuzda da, "bazı dinlerin dincilerini" akredite görenler bulunabilmiş vaktiyle.   

Daniel Pipes'ın liderlik ettiği iki güzide oluşumu da tanıtmak isterim. Birincisi, Middle East Forum. Radikal'in çevirisinde Ortadoğu Forumu dediği şey bu. 1990'larda Daniel Pipes tarafından kurulmuş Philadelphia merkezli çakma bir think tank. Türk ulusalcılar ve İsrailli sağcılar dışında bu müesseseyi ciddiye alanı görmedim. Middle East Quarterly diye de bir yayın organları var. O derginin şu andaki yayın yönetmeni ise bazı Türk ulusalcıların bir başka kahramanı Michael Rubin. 

Irak'taki ABD yönetimin danışmanı olarak Irak'ta çalıştı Rubin. Pentagon'da görevliydi aynı yıllarda. 2002 - 2004 yılları arasında Kuzey Irak'ın Selahadin ve Zaho şehirlerinde "öğretim üyeliği" yaptıktan sonra 2008 senesinde Türkiye'ye geldi ve "Barzani'yi de İmralıya tıkmadığınız sürece Kürt sorununu çözemezsiniz" diye ara dönem gazı vermeye kalktı. Ne tesadüf Türkiye'de bazı çevrelerin "Türkiye Kuzey Irak'a girsin" havalesi geçirdiği günlerdi. Allah'tan ki basiretli komutanlarımız da hükümet de bu gaza ve tahrike prim vermedi.

Bu iki faşist ırkçının sözcülüğünü yaptığı Neocon hareketi, Ortadoğu'da "askeri müdahaleyle modernleştirme" stratejisinin mimarı. "Kültür savaşına" inanıyorlar. Pipes ve Rubin'in Middle East Forum'u da bu düşünceye yürekten bağlı. "Ortadoğu'daki Amerikan çıkarlarını savunmak için" kurulduğunu söylerler ama ABD'de herkes ve orta seviyede Amerika bilgisine sahip her yabancı, "İsrail'in çıkarları ve ABD'nin bu çıkarlara göre yönlendirilmesi" için kurulduğunu bilir. Peki Türkiye'deki en yakın müttefikleri kim? Uçan kuşu bile "Amerikacılıkla ve İsrail'e hizmetle" suçlayan bazı çevreler.

Tabi bu kurumun ABD'den sonra en önemli takip konusu Türkiye'dir. Middle East Forum da, Daniel Pipes da, Michael Rubin de, son 8-9 yıldır nerdeyse her ay bir kez, "Güçlü bağımsız onurlu Türkiye elden gidiyor. Uygar Türk ordusu bu gidişata dur desin" makaleleri yayınlıyorlar. Bu cümlelerdeki "oksimoron" benim eserim değil. Böyle bir manzara var. "Onurlu bağımsız devlet" olmamız için kendini paralayan "İsrail kökenli Amerikalı uzmanlar" var. Geri sardırayım da bir daha seyredelim pozisyonu;

- Bazı ulusalcılar, Türkiye'nin bağımsızlığını savunuyor ve sabah akşam AKP'yi bu bağımsızlığı ortadan kaldırdığını iddia ediyor. ABD'de Türkiye'de dahil bölgedeki herşeye gerekirse askeri güçle müdahale edilmesini isteyen Pipes, Rubin gibi ırkçı fanatikler ve nerdeyse önde gelen bütün Neoconlar da bu ulusalcılara destek veriyor.

- Ulusalcı gazetelerde (mesela Cumhuriyet gazetesi) Rubin ve Pipes gibi adamlar sıklıkla "Amerikalı objektif uzmanlar" olarak referans gösteriliyor. Cheney'nin ve sağcı İsraillilerin tetikçileri Washington Times ve New York Sun, Cumhuriyet mitinglerini destekliyor, açıkça "askeri darbe olmadan Türkiye düzelmez" diye yazıyor, gün aşırı AKP'ye giydiriyor.

- İsrail tankı üzerinde ihtiyaç gideren güvercini bile anti semitizmle damgalayan İsrailli sağcı bir takım adamlar, Türkiye'de, uçan kuşun şeceresinde Yahudilik arayan ulusalcı kalemşörlerle ittifak içinde. 

Ve bütün bu garip tablo Türkiye'de hiç yadırganmıyor.

"Fişlemenin ustası, fişçi cuntalar hastası"

Daniel Pipes efendinin bir diğer görkemli oluşumu "Campus Watch" adlı ispiyon şebekesidir. Benim bu adamı Radikalin manşetinde gördüğümde en büyük şaşkınlığım da bundan kaynaklandı. Hadi Radikal, Pipes'ın Müslümanlık karşıtı tavrında çok da yadırgatıcı şeyler bulmuyor. Ama hem "solculuğun evrensel değerlerinden yana olduğunuzu" söyleyeceksiniz hem de solculuğun her türlü evrensel değerine küresel savaş açmış Pipes'ı dipnottan "akademik uzman" olarak tanıtıp manşete çekeceksiniz. Masaya turşuyu koyup perhiz konusunu açarım.

ABD üniversitelerinde Neocon ajandayı eleştiren solcu ve objektif akademisyenleri ve akademik kurumları fişleyen faşist bir çetenin fikri ve organik lideri var karşımızda. Pipes bugün birçok Amerikan Üniversitesine konferans vermeye bile gidemiyor. Öğrenciler ve öğretim üyeleri "akademik özgürlüğün esas olduğu bir kampüste ispiyoncu faşist istemeyiz" deyu ayaklanıyor da ondan... 2005 yılında Toronto Üniversitesine konferans için çağrıldı da, üniversite ayağa kalktı. Solcu Türk medyasının böyle birine hala "yazı adamı" muamelesi yapması son derece düşündürücü.

"Campus Watch (Kapüs Takip)" adından da anlaşılacağı üzere bir ihbar mekanizması. Bir üniversite Ortadoğu sorununda İsrail tezlerine uymayan bir makale mi yayınladı, bunlar hemen fişliyor. Bir üniversite Ortadoğu kökenli bir akademisyen mi aldı, ihbarcılarımız orda. Üniversitelerde ABD ya da İsrail politikaları mı eleştirildi. "Eyvah üniversitelerimiz İslamistlerce, İslamist aşıklarınca ele geçirildi."

"İslamsever, Arapsever, Amerika düşmanı akademisyenler listesi" yapma çılgınlığı bile gösterdiler. Amerikalı sağcı öğrencilerden üniversitelerinde Neocon ajandayı eleştiren her akademisyeni, her öğretmeni her kitabın adını ihbar etmelerini istediler ve sitelerinde yayınladılar. Yüzlerce akademisyen bu ucuz McChartyciliğe tepki göstererek gönüllü şekilde siteye kendi adlarını ekleyince listeyi sitelerinden kaldırdılar. Ama listelemeye fişlemeye bugün bile devam ediyorlar.

Ulusalcılığın evrensel solculukla hiçbir alakası olmadığını görmek için siyaset bilimi akademisyeni olmaya gerek yok, "emekçi" olmak yeterli. 8 yıldır cüretkar bir şımarıklıkla Amerikan solcularının ve gariban göçmenlerin ensesinde boza pişiren ihbarcı ve ırkçı bir faşistin, sol ve demokrat bir gazete tarafından Türk okuruna akademisyen diye takdim edilmesi son derece rahatsız edici.

Kaldı ki birçok akademisyen Pipes'ın "üniversite düşmanlığının" sebebinin çok istediği halde bir türlü akademisyen olamaması olduğunu belirtiyorlar. Türkiye'de yayınlanan çeviride Pipes, nerdeyse Stanford Üniversitesi öğretim üyesi gibi takdim edilmiş ki, akademisyenlikle uzaktan yakından ilgisi yoktur.     

Pipes efendi şapkasından "Campus Watch"tan sonra bir de "İslamist Watch" çıkardı. CW, ABD ile sınırlıydı çok yerel kalıyordu. İW ise daha küresel bir mücadelenin karargahı oldu. 2006 yılında kurulan küresel fişleme organizasyonunun başına Belçikalı faşist ve yabancı düşmanı Paul Belien getirildi. Avrupa'nın ve Amerika'nın Müslümanlardan ve Müslüman aşığı solculardan temizlenmesi mücadelesi veriyor. Batı aleminde "islamizmin işgali tehdidi altında olunduğu" korkusunu yaymaya çalışıyor. İslamist Watch'ın sizi fişlemesi için, "Müslümanlardan ölesiye nefret etmemeniz" yeterli.

Türkiye'deki irtica edebiyatı ile dolu birçok makaleyi okuduğumda internette hangi sitelerden beslendiklerini anlamamak mümkün değil. Bazı aydınlarımızın, İsrail, Avrupa ve Amerika'nın en bağnaz, en faşist en ırkçı insanlarıyla bu derece hemhal olmasını sorgulamaması ne acı... 

Nostradamus halt etmiş

Pipes'ın İslamla küresel mücadele eylem planı yeni değil aslında. Fikren daha eskiye dayansa da 1990'ların ortasında ilk defa eyleme dönüştü. 1995'te Oklahoma'da patlayan bombadan hemen sonra olayı İslamcıların yaptığı yalanını ABD'de yayan iki kişi Daniel Pipes ve bugünlerde bir başka projede yoldaşlık yaptığı, her Müslümanı potansiyel bombacı gören araştırmacı (!) gazeteci Steven Emerson'du. Pipes, Oklahoma'daki olayın sıcaklığı içinde USA Today gazetesine "Amerika, İslamcıların saldırısı altında" açıklaması bile yaptı. Saldırıyı yapanın federal hükümet karşıtı Amerikalı terörist Timothy McVeigh olduğu ortaya çıkıncaya kadar, birkaç günde birçok Amerikalının kafasında "İslamcı terörizm" kavramını yerleştirmeyi başardılar. Bu yalana balıklama atlayan bizim medyayı da hatırladım şimdi. Hey gidi...

Tabi Pipes'ın her öngörüsü böyle isabetsiz çıkmadı, hakkını vereyim. 11 Eylül'den tam 3,5 ay önce 31 Mayıs 2001 günü ne tesadüf yine araştırmacı (!) gazeteci yoldaşı Emerson ile beraber Wall Street Journal gazetesine yazdığı "Terrorism on Trial" başlıklı makaleyle, El Kaide'nin, İran'ın kendisine sağladığı mühimmatla Lübnan'da "yüksek binalar nasıl çökertilir" eğitimi aldığını yazdı. Aynı yazıda, El Kaide'nin World Trade Center takıntısı olduğu da belirtiliyor. Bir tek tarih vermemişler. Kadir İnanır gibi karşısına geçip, "Ulen sen ne öngörülü ne nostradamus bir nadam çıktın nöyle" diye iki tokat aşkedesim var.  Doğrusu, Amerikalı istihbarat yetkilileri, dağlarda El Kaide teröristi takip edeceklerine Pipes'ın yazılarını takip etseler, 11 Eylül faciasını engelleyebilirmiş. 

Bush, işte bu Pipes'ı ABD Barış Enstitüsü'ne üye atamaya kalktı. Tabi  Demokrat Partili Senatörler gerekirse kürsüyü işgal edip(filibuster) bu akıl almaz atamanın onaylanmasını engelleyecekleri tehdidinde bulununca Bush atamayı geri çekmek zorunda kaldı. Irak savaşına gönülden destek veren neo- ateizm mücahidi Christopher Hitchens bile Pipes gibi bir fanatiğin adı barış olan bir enstitüye üye atanmasına  "oha!" dedi.

Hitchens, Popüler internet sitesi Slate'te 11 Ağustos 2003 günü yayınladığı "Pipes the Propagandist" başlıklı yazısında, Pipes'ın akademik analiz ile propagandayı fena halde karıştıran duygusal bir saplantı içinde olduğunu çeşitli örneklerle anlatarak, "Pipes" ile "barışı" bağdaştıramadığını kaydetti. "İslamla küresel savaş isteyen Pipes'ın felsefesine ters şekilde neden bir barış kurumuna girmekte ısrarlı olduğunu anlamadığını" da ekleyerek... Yani kısaca "dostum bu ne bu takiyye?" demeye getiriyordu. Pipes, adı ne kadar barış enstitüsü olsa da Cheney yönetiminin marifetiyle dönemin savunma bakan yardımcısı Douglas Feith ve AIPAC'tan Harriet Zimmerman gibi üyeleri olan bir yere "bile" aşırı kalmıştı.

Obama dini bütün bir müslüman iddiası da onun eseriydi

Obama'nın seçim sürecinin başında, "Obama dini bütün bir Müslüman" yalanını ilk dolaşıma sokanın Pipes olmasına da artık şaşırmazsınız. O ve şürekası, o günlerde yazdıkları birçok makalede, "ABD'nin Müslümanlarca içten ele geçirilmekte olduğu" zırvasını dillendirmekten çekinmediler. Ben Pipes'ın, "Ladin'den tehlikeliler listesinin" kendinde mahfuz kısmında Obama'nın adının da bulunduğuna eminim.     

Daha düne kadar Avrupa Birliği üyeliği çabalarını Türkiye'yi satmak olarak göstererek bizi korkutmaya çabalayan hızlılarımızın, "Türkiye'nin Avrupa'da işi ne" diyen ırkçı Batılılı tetikçilerle kolkola dünyaya "Türkiye batıdan uzaklaşıyor" korkusu pompalamaya çabaları hem komik hem de çok ibret verici.

"İslamcı terörizm" korkusunun artık çalışmadığı ortadaydı. Korku esnafı, 20 senedir pazarladığı korkunun aniden önemsiz olduğuna karar vermiş ve dilinin altındaki 2.0 sürümünü piyasaya sürmüş. Ucuzluğu daha ilk bakışta anlaşılan bu yeni ürünün de ilk müşterilerinin Türkiye'den çıkması ne üzücü...     

Allah ülkemizi, bölgemizi ve tüm insanlığı fanatiklerin şerrinden, herbirimizi de içimizdeki fanatikten korusun.

Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com

http://www.haber7.com/haber/20091126/Kim-bu-Daniel-Pipes-denilen-yazar.php
#1583
Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Danıştay'ın katsayı uygulamasını geri getiren kararına çarşamba günü itiraz edecek. Arefe günü kararı tebliğ eden Danıştay'ın 7 gün süre vermesi sebebiyle bayram boyunca çalışan Kurul, itiraz dilekçesinde kararın gerekçelerini tek tek çürütüyor.

Katsayının kaldırılmasının 'hukuka ve yasalara aykırı olmadığı' kanun maddeleri eşliğinde anlatılıyor. Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun iptal kararını kaldırması gerektiği vurgulanıyor. Danıştay'ın gerekçeli kararında yer alan 'liseler arasındaki statü farkı' iddiasının kanuni dayanaktan yoksun olduğu belirtilen taslakta, tüm liselerin ortaöğretim kurumu olduğu hatırlatılıyor. "Danıştay 8. Dairesi'nin görüşünün kabulü; uluslararası sözleşmeler ve Anayasa'mızda var olan kişinin kendini geliştirmesi, eğitim hakkı ve özgürlüğüne aykırı eğitimde adeta kast sisteminin kabulüdür." deniliyor. Mevut uygulumanın, öğrencinin ailesi tarafından alınan kararları değiştirmesini imkânsız kıldığına dikkat çekilen dilekçede, bunun da modern kast sistemleri oluşturacağının altı çiziliyor.

Geçmiş yıllarda yapılan başvuruları 'yetki YÖK'te' diye reddeden Danıştay, katsayının kaldırılması üzerine açılan davada bu kez YÖK'ün bu yetkilerini görmezden gelmişti.


Danıştay, katsayı kararıyla eğitime 'kast sistemi' getirdi

Danıştay kararının 'hukukî dayanaktan yoksun, bilimsel olmayan, yüzeysel ve kanunlar arasında zoraki bağ kurduğu' savunulan dilekçede, şu ifadeler yer alıyor: "Meslekî ve teknik öğretimin tüm paydaşlarının görüşleri ile katsayı uygulaması öncesi ve sonrasındaki durumu gösteren sayısal veriler katsayının meslekî eğitimi olumsuz etkilediğini açıkça göstermesine rağmen, mahkemenin soyut iddialar dışında hangi bilimsel araştırma bulguları kullanılarak yürütmeyi durdurma kararı verdiği anlaşılamamıştır. Bu yüzden eksik inceleme yapıldığı kanaatindeyiz."

Tüm üniversitelerden alınan görüşler doğrultusunda daha sağlıklı bir seçme ve yerleştirme sistemi kurmak amacıyla yeni bir sistem getirildiğini anlatan YÖK, 'Anayasa, kanunlar, hukuk devleti ve fırsat eşitliği ilkesine uygun bir değişiklik yaptıkları'nın altını çizdi. Anayasa'da ve yasalarda YÖK'ün yetkileri hatırlatılırken üniversiteye giriş sınavının hangi esaslara göre yapılacağının belirlenme yetkisinin YÖK'te olduğu vurgulandı.

Katsayının yasal dayanağının olmadığına dikkat çekilen taslak itiraz dilekçesinde şu görüşler dile getirildi: "Ne 2547 sayılı kanunun 45. maddesinde, ne de yükseköğretime ilişkin diğer yasal düzenlemelerin hiçbirinde, meslekî ve teknik öğretim mezunlarının, sınavda genel lise mezunları ile aynı seviyede başarılı olmaları halinde, genel lise mezunları lehine bir düzenleme yapılmasını ima eden bir hüküm bulunmaktadır. Tersine, tüm hukukî düzenlemeler ve verilen haklar meslekî ve teknik ortaöğretimi ilköğretim mezunu öğrenciler için genel liseye göre daha cazip kılmaya, bu yolla daha çok öğrencinin genel lise yerine meslek lisesine gitmesini sağlamaya yöneliktir. Ülkemizin ihtiyacı da bu yöndedir."

Dilekçede üniversiteye giriş sınavının genel lise mezunlarının gördükleri müfredat esas alınarak hazırlandığı, bu açıdan genel lise mezunlarının zaten dezavantajlı olduğuna işaret ediliyor. Sadece meslek liseleri açısından değil, genel liselerin farklı alanlarındaki öğrencilerin de farklı katsayı uygulamasından olumsuz etkilendiği belirtiliyor. Ardından şu örnek veriliyor: "Birisi Anadolu lisesi, diğeri meslek lisesi mezunu iki öğrencinin üniversite yerleştirmedeki sıralama sınavında aynı soruları cevapladığını varsayalım. Meslek lisesi mezunu öğrencinin ortaöğretim sırasında daha az matematik, fizik veya biyoloji dersi görmüş olmasına rağmen Anadolu lisesindeki öğrenciyle aynı düzeyde başarı göstermesi, ya çok çalışmasının veya daha yetenekli olmasının bir sonucu olabilir. İki durumda da meslek lisesi öğrencisi cezalandırılmayı değil, ödüllendirilmeyi hak etmektedir."

Kararın hukukî temeli yok çarşamba günü itiraz ediyoruz

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, Danıştay'ın katsayı kararının 'hukuki temelini bulamadıklarını' söyledi. 'Zorlama ve sırıtan bir karar' değerlendirmesinde bulunan Özcan, öğrencileri mağdur etmeyecek bir çözüm getireceklerini açıkladı. Meslek liseleri ile genel lise öğrencileri arasına küçük bir katsayı konulması, ortaöğretim başarı puanının etkisinin düşürülmesi gibi birkaç alternatif üzerinde çalıştıklarını belirten Özcan, gerekirse Meclis'ten kanuni düzenleme isteyeceklerini kaydetti. "Kanunda meslek liselerine katsayı uygulanır diye bir hüküm yok. Mahkeme nasıl böyle bir karar verdi, bilemiyorum." diyen Özcan, üniversiteye girişi düzenleme yetkisinin Anayasa ve yasalar gereği YÖK'te olduğunu vurguladı. Kararın kendilerine bayramdan bir gün önce geldiğini ve itiraz için bayramda çalıştıklarını belirten YÖK Başkanı, itiraz dilekçesinin son halini verdikten sonra çarşamba günü Danıştay'a göndereceklerini dile getirdi.

Öğrenci velileri davaya müdahil olacak

Meslek liselerinde okuyan öğrencilerin aileleri, Danıştay'a itiraz etmeye hazırlanan YÖK'ü yalnız bırakmıyor. Mağdur olduklarını belirten aileler, davaya müdahil olma talebinde bulunacak. Hukukçular Derneği Başkanı Kamil Uğur Yaralı, birçok ailenin kendilerine başvurduğunu açıkladı. Hukukçuların oluşturduğu bir dernek olarak, haksızlığı kabul edemeyeceklerini belirten Yaralı, ailelere gerekli desteği hiçbir çıkar beklemeden vereceklerini söyledi. Boğaziçi Avukatlar Derneği Başkanı Bilal Çalışır da bu konuda ailelere yardımcı olacaklarını dile getirdi.

Meslek liselilerin üniversiteye girişlerini engelleyen katsayı uygulamasının ilk mağdurlarından İnönü Teknik Lisesi Elektronik Bölümü mezunu Yahya Yardım, kız kardeşi Hülya Yardım'ın aynı akıbeti yaşamasını istemiyor. Bunun için de gerekli hukuki mücadeleyi vereceğini kaydediyor. Meslek liseli ailelerin artık tahammülünün kalmadığını vurgulayan Yardım, "Bu haksızlık artık bitsin. Umutlar suya düşürülmesin. Ülkenin genç beyinleri boş yere harcanmasın." diyor. Konya Meram Atatürk Kız Meslek Liseli Bilgisayar bölümü öğrencisi Halime Sarp'ın babası İbrahim Sarp, "Yıllardır var olan bir haksızlık ortadan kalktı diye sevinmiştik. Kızımın sevinci tarif edilmeyecek kadar yoğundu. Ama bayram öncesi verilen karar başta kızım olmak üzere hepimizi üzdü. YÖK itiraz edecek fakat mağdur ailesi olarak biz de bu karara müdahil olmaya hazırlanıyoruz." ifadelerini kullanıyor. Başakşehir Özel Burç Anadolu İletişim Meslek Lisesi Radyo Televizyon bölümü öğrencisi Fetullah Eser'in velisi Mehmet Akif Eser ise şöyle konuşuyor: "Ortada açık bir hukuksuzluk var. Hukuk camiası bu konuda hemfikir. Konuştuğumuz hukukçular öğrenci velisi olarak YÖK ile birlikte Danıştay'ın yürütmeyi durduran kararına müdahil olma hakkımızın olduğunu söyledi. Mağdur olmuş bir öğrenci velisi olarak, her türlü hukuki hakkımızı kullanacağız." TANJU ÖZKAYA İSTANBUL

Mahmut Çelikus (Esnaf ve Sanatkârlar Derneği Başkanı)
Bu karar çağdışı ve hak gaspı

Türkiye'nin muasır medeniyetler seviyesine yükselmesi için 28 Şubat döneminden kalma uygulamalara son verilmesi şart. Danıştay ve İstanbul Barosu'nun girişimi Türkiye'nin hafızasında kötü bir anı olarak kalacak. Yanlış hesap Bağdat'tan döner. Bu mağduriyetin giderileceğini umuyor ve gençliğimize hakkı olanın verileceğine inanıyoruz. Yüz binlerce gencimize ve ailelerine büyük üzüntü yaşatıldı. Dünyada meslekî eğitimin yaygınlaştırılması için yoğun çaba sarf ediliyor, Türkiye'de ise köstek vuruluyor. Muasır devlet seviyesine çıkmak için meslekî eğitimden başka yol yok. Karar çağdışı bir uygulama ve hak gaspı.

Hüseyin Akça (Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Hukuk Sekreteri)
Gençlerin geleceğini heba ediyorlar

Gençlerin geleceği, eğitime pedagojik değil ideolojik bakanların elinde heba oluyor. Türkiye'de, meslekî ve teknik eğitimin ortaöğretim içerisindeki payı düşük. Avrupa Birliği ülkelerinde bu oran bizimle ters orantılı. Yaklaşık yüzde 70 meslekî ve teknik eğitim, yüzde 30 akademik eğitim seviyelerinde. Bu nedenledir ki AB'de üniversite önlerinde büyük yığılmalar olmaz. Hiçbir AB ülkesinde ortaöğretimden yükseköğretime geçişte böyle bir adaletsizlik yok. Tam tersine meslek lisesi mezunları lehine ayrıcalık tanınır. Üniversiteye girişte, meslek lisesi mezunları aleyhindeki bu farklı katsayı uygulaması, ekonomik olarak düşük gelir düzeyindeki sosyal tabakalara mensup vatandaşlarımıza karşı yapılan ekonomik koşullara dayalı bir ayrımcılıktır.

Raşit Güntaş (Denizli Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği Başkanı)
Ülkenin önünü tıkıyorlar

Ülkemiz 2023 yılında 500 milyar dolarlık ihracat hedefi koyduysa, buna ulaşmak demokrasinin bütün haklarının kullanılmasıyla mümkün olur. Meslek liselerinde okuyan çocuklar, Türkiye Cumhuriyeti'nin kalkınmasına, ekonomisine en büyük faydası olacak insanlardır. İşyerlerimizde kalifiye elemanlara ihtiyaç var, onların yolu da buradan geçiyor. Meslek liselerinin önünün bu şekilde tıkanması, ülkenin önünün tıkanması anlamına gelir. Eşitlik kurallarının uygulanması gerekir. Bu okullar da diğerleri gibi hak ve hürriyetlere sahip olmalı.

Necdet Özer (Denizli Ticaret Odası Başkanı)
Düz lise sayısı azaltılmalı

YÖK'ün düzelttiği karar doğruydu. Sanayi, ticaret ve ihracatı konuştuğumuz bugünlerde ara eleman açığı söz konusu. Katsayılar eşitlenmeli ki ara eleman ihtiyacı karşılansın. Türkiye'nin kalkınmasının yolu, meslek liselerinden geçiyor. Bunu yapmadan sanayide hamlenin imkânı yok. Düz liseler mümkün olduğunca azaltılmalı, meslek liseleri artırılmalıdır. Öğrendiğimiz kadarıyla bu konuda meslek liselerine haksızlık yapıldığı kanaatindeyim, çünkü bu öğrenciler düz lise müfredatını okuyor, ayrıca ek dersler alıyor. Aslında bunun ödüllendirilmesi lazım. Bence puanlarını azaltmak bir yana, meslek liselerine giren kişilere daha fazla puan verilmeli ki, herkes bu okullara yönelsin.

Rıdvan Kaya (Özgür-Der Genel Başkanı)
Karar, Ergenekon'un hukuksal kılıfı

Karar bütünüyle hukukun dışında, ideolojik örgütlenmenin ortaya çıkardığı Ergenekon mantığının hukuk kılıfına büründürülmüş hali. Danıştay'da dava açılırken İstanbul Barosu başvuru yapmıştı ve Baro Başkanı, eşitlik kararının anlamsız olduğunu ve adaletin ancak eşitler arasında sağlanacağını söylemişti. Burada halkın bir kesimini diğer kesimi ile eşit görmeyen bir anlayışın mahkeme kararı ve oybirliği ile tescillendiğini görüyoruz. Hukuktan değil, Ergenekon zihniyetinin hukuk adına halka dayatılmasından söz edebiliriz.

İbrahim Solmaz (Eski ÖNDER Başkanı)
Tam bir çifte standart örneği

Meslek lisesi öğrencilerinin mağduriyeti sebebiyle başvurular vardı. Danıştay, YÖK'ü haklı buldu. 'YÖK'ün aldığı her karar geçerlidir, bu hususta tek merci YÖK'tür' dedi. Şimdiki kararı çifte standarttır. Öğrencilerin eşitlenmesi, başarabilen öğrencilere istediği alanda okuyabilme imkanı sunulmasının reddedilmesi haksızlıktır. YÖK yeni bir düzenleme yaparak, mağduriyeti ortadan kaldıracaktır. Öğrenciler çalışsınlar, mağduriyetle ilgili konuları kafalarına takmasınlar.

Ahmet Gündoğdu (Memur-Sen Genel Başkanı)
Yargıçlar Anayasa'yı çiğnedi

Danıştay, meslek liselilere bayram öncesi matem yaşattı. Bazı okulların önünü kesebilmek için eğitimde fırsat eşitliğinin ihlal edildiği dünyada başka ülke yok. Anayasa'ya niçin eğitimde fırsat eşitliği maddesi konuldu? Anayasa'ya en uyması gereken yargıçlar neden bu karara uymuyor? Türkiye'nin geleceğinin aydınlatılmasını engelleme adına talihsiz bir karar. Evrensel hukuk nezdinde bir kötü not daha almış oldular. Anayasa nezdinde kendi öğrencilerinin başarısını, hakkını hukuka engellettiler.

Gençler, yaşadıkları mağduriyetin öfkesini ömür boyu taşıyacak

Kanuni düzenlemeler, yönetmelikler, iptaller, yargı kararları... Kâğıt üzerinde yapılan bir değişikliğin insan psikolojisinde neye karşılık geldiği çoğu kez görmezden geliniyor. Bir çırpıda verilen bir karar, bazen binlerce insanın hayalini yıkıyor... Danıştay'ın son kararı da on binlerce ailenin ve gencin psikolojini etkiledi. Psikiyatrist Prof. Dr. Kemal Sayar, belirsizlik ortamı kadar gençleri üzen, yaralayan başka hiçbir şeyin olmayacağını vurguluyor. Meslek hayatında gerek katsayı gerekse başka alanlardaki ayrımcılık yüzünden ciddi sıkıntılar yaşamış insanlarla karşılaştığını söylüyor. Sayar'a göre bu tür olayların geleceğe dönük ciddi yansımaları var: "Bu karar, ciddi bir ümitsizlik buhranına dönüşebilir. Bu buhran çocuğun, kendi ülkesini daha iyiye taşıma noktasında ideallerini törpüleyebilir. Hatta gençlerde, kendilerini bu kararla engellediğini düşündüğü kesime karşı bir öfkeye dönüşebilir." Sayar, böylesi bir öfkenin yansımasının yalnızca şiddet olmayacağına dikkat çekiyor. Gençlerin yurttaş olarak sorumluluklarını ihmal etmesine, "Zaten ben çok büyük bir haksızlığa uğradım, bu devlete ne vereceğim ki?" tarzında düşüncelere yol açabileceğine işaret ediyor. Hayal kırıklığının 'pasif agresyon' denilen ve açık bir şekilde şiddete dönüşmeyen 'ihmalkârlık, umursamazlık, memleketi sahiplenmezlik' gibi bir tavra dönüşebileceği uyarısında bulunuyor. Sayar, toplumun her kesimindeki gençlere umut verilmesi gerektiğinin altını çiziyor.

Gençlerin yaşadığı bu sancılı süreçte en büyük görev ailelere düşüyor. Prof. Dr. Sayar, ailelere, 'alternatif yolları araştırmaları, çocuklarının mağdur olmamaları için gayret sarf etmeleri' tavsiyesinde bulunuyor. Psikolojideki 'koşulsuz sevgi' kavramına dikkat çeken Sayar, şöyle devam ediyor: "Çocukların kendi elinde olmayan sebeplerle böyle bir engellemeye uğramaları, onların başarısız oldukları anlamına gelmez. Çocuk ellerinden ne geliyorsa yapmaya, aileler de koşulsuz bir şekilde onları sevmeye devam edecek."

Aslıhan Köşşekoğlu-İstanbul

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=921497&title=yokten-danistayin-kararina-hukuk-manifestosu-gibi-itiraz&haberSayfa=0
#1584
Poyrazköy'ün izini süren savcılar, Deniz Kuvvetleri'ndeki cuntanın gayrımüslimler üzerinden AKP'yi bitirmeye yönelik Mart 2009 tarihli Kafes Eylem Planı'nı deşifre etti.

Beykoz Poyrazköy'deki mühimmatın bir kısmı 3 Şubat 2009 tarihinde Kaynarca Köyü Hocaoğlu Mevkii ormanlık arazide köylülerin bir araçla birlikte şüpheli birtakım kişileri görüp jandarmaya haber vermesiyle bulundu. Jandarma, köylülerden gelen bilgi üzerine vakit geçirmeden harekete geçti. Köylülerin ihbar ettiği bölgede tornavidalarla işaretlenmiş bir ağacın altında yeni kazılmış toprak yığınına rastlandı. Jandarmanın yaptığı inceleme ve kazı çalışmaları sonucu su termosu içerisinde gizlenmiş 27 adet TNT kalıbı (her biri yaklaşık 500 gr. civarında), 100 gr C4 patlayıcı, 155 cm infilaklı fitil, üç adet elektrikli fünye ve bir adaptör bulundu.

Hücre, eylem için Göktaş'tan haber bekliyordu
Bu olayın üzerinden yaklaşık 25 gün sonra (29 Şubat 2009) Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara gelen bir ihbar mektubunda, Beykoz'da Jandarma tarafından bulunan mühimmatın Ergenekon tutuklusu Emekli Albay Levent Göktaş'a bağlı, Emekli Binbaşı Levent Bektaş, Yarbay Ercan Kireçtepe, Binbaşı Erme Onat, Binbaşı Eren Günay ve Yarbay Mustafa Turhan Ecevit'ten oluşan bir hücreye ait olduğu iddia edildi. Bu ekibin eylem için Göktaş'tan haber beklendiği de ihbar mektubundaki iddialar arasındaydı.

Dalan'ın bilgisi dahilinde patlayıcı gömüldü
Bu bilgiler doğrultusunda çalışmalarını derinleştiren emniyet güçlerine, 14 Nisan 2009 tarihinde başka bir ihbar mektubu daha geldi. İhbar mektubunda, Emekli Binbaşı Levent Bektaş, Yarbay Ercan Kireçtepe, Binbaşı Erme Onat, Binbaşı Eren Günay, ve Yarbay Mustafa Turhan Ecevit'ten oluşan hücre tipi illegal yapının, Göktaş'ın serbest bırakılmaması durumunda, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılara yönelik bir suikast planı yaptıkları anlatılıyordu.

Ayrıca bu kişilerin SAT Komutanlığı'nın arkasında bulunan Bedrettin Dalan'a ait araziye Dalan'ın bilgisi dahilinde çok sayıda silah ve patlayıcı gömdükleri de mektupta iddia edilmişti. Silah ve mühimmatın gömülü olduğu yerler de tarif edilmişti.

Emniyet güçleri aldıkları mahkeme kararıyla birlikte 21 Nisan 2009 tarihinde belirtilen arazide arama ve kazı çalışmalarına başladı. Kazı çalışmalarına emniyet güçlerinin yanı sıra, Jandarma yetkilileri ve İstanbul Üniversitesi'nden üç akademisyen de katıldı. Akademisyenler, yerin 30 metre altını gösterebilen jeoradar isimli cihaz ile arama yaptılar. 21 nisanda başlayan kazı çalışmaları bir hafta sonra bitirildi.

Kazı çalışmaları sonucu Poyrazköy'de 15 adet dolu, yedi adet boş lav silahı, 450 gr. C4 patlayıcı madde, 14 adet el bombası, 45 adet sis bombası, yedi adet hakem bombası, 23 adet işaret fişeği, beş adet bombalı bubi tuzağı, 38 metre saniyeli fitil, 30 metre infilak fitili, 24 adet fünye, üç adet gösteri bombası, yaklaşık 3000 adet fişek bulundu. 

Ardından ele geçirilen mühimmat ve silahlarla ilgili olarak şüphelilerin ev ve iş yerlerinde arama yapıldı ve 24 Nisan 2009 tarihinde Levent Bektaş, Ercan Kireçtepe, ve Erme Onat, 27.04.2009 tarihinde Eren Günay, 27.05.2009 tarihinde ise yurtdışı görevinde bulunduğu için
gözaltına alınamayan Mustafa Turhan Ecevit tutuklandı.

Bir ihbar mektubu daha geldi
23 Mayıs 2009 tarihinde bir TSK mensubu tarafından savcılara bir ihbar mektubu daha gönderildi. Mektupta Kurmay Albay A. T. liderliğinde, Astsubay Kıdemli Başçavuş H. C., Astsubay Kıdemli Başçavuş S. D. ve Astsubay Kıdemli Başçavuş F. A'nın tutuklanan Deniz subayları ile aynı illegal yapıda yer aldığı iddia edildi. Bu kişilerin ev ve iş yerlerinde Ergenekon hakkında çok önemli belgeleri sakladıkları da mektuptaki iddialar arasındaydı. 28 Mayıs 2009 tarihinde söz konusu kişilerin ev ve iş yerlerinde yapılan aramalarda iddia edilen Ergenekon hakkında çok sayıda bilgi ve belgeye ulaşıldı. Astsubay H. C. ile BTP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Ağar arasındaki ilişkileri ortaya koyan çok önemli dokümanların da bu aramalarda ele geçirildiği de iddia edilmişti.

Patlayıcıların bulunduğu dönemde H. C., F. A. ve S. D'nin, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Savcılığı tarafından gözaltına alındığı ancak herhangi bir cezai müeyyide uygulanmadan serbest bırakıldığı da iddialar arasındaydı.

Albay, Perinçek'in internet grubuna üye
24 Mayıs 2009 tarihinde yine bir başka subay tarafından gönderilen ihbar mektubunda ise Deniz Kurmay Kıdemli Albay Şafak Yürekli, Deniz Kur. Kd. Alb. Mert Yanık, Deniz Kur. Kd. Alb. Dora Sungunay, Deniz Kur. Kd. Alb. Muharrem Nuri Alacalı, Deniz Kur. Kd. Alb. Levent Görgeç, Deniz Kur. Kd. Alb. Tayfun Duman, Deniz Kur. Kd. Alb. İ. Koray Özyurt ve Emekli Deniz Albay Aydın Ortabaşı'nın Ergenekon bağlantısı olduğu iddiası detaylı bir şeklinde anlatıldı. 28 Mayıs 2009'da bu şahıslarında ev ve iş yerlerinde yapılan aramalarda da çok sayıda Ergenekon belgesinin ele geçirildiği iddia ediliyor.

Albay Yürekli'nin, Doğu Perinçek'in internet ortamındaki faaliyetleri kapsamında kurulmuş olan "Aydınlık Gelecek Hareketi" isimli internet grubuna üye olduğu ortaya çıkarıldı. Ayrıca Yürekli ve Sunguray'ın, DHKP/C örgütü ile irtibatlarını deşifre eden çok önemli belgelere el konulduğu da iddialar arasında.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile bağlantılar
Yapılan aramalarda ayrıca Koramiral K. S., Albay M. Y., 2009 YAŞ kararları ile tuğamiralliğe terfi ettirilen L. G. ve emekli Albay A. O'nun, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile irtibatı olan bağlantılarını içeren belgeler ortaya çıkarıldı.

ÇYDD'den burs alan kız öğrencileri, genç teğmenlerle irtibata geçirerek teğmenleri Ergenekon terör örgütü adına kullandıkları iddia ediliyordu. Bu iddiayla ilgili savcıların elinde belge ve bilgi olduğu da belirtiliyor. 

Teğmenler suikast hazırlığındaydı
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, 18 Temmuz 2009'da Gölcük Donanma Komutanlığı'nda görevli teğmenlerde ilginç belge ve bilgiler ele geçirildi. Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin ATAÇ ve Dönemin Donanma Komutanı Oramiral Eşref Uğur YİĞİT'e teğmenlerin suikast planı yaptıkları iddia ediliyordu. Teğmenlerin evinde 500 gr civarında Datasheet patlayıcı ele geçirildi. Teğmenler ile ÇYYD'den burs alan kızların gizli çekilmiş özel görüntüleri de yapılan aramalarda ele geçirildi. Ardından da gözaltına alınan teğmenler tutuklandı.

Poyrazköy kazıları sonrası ev ve iş yerinde arama yapılan Emekli Binbaşı Levent Bektaş'ın ofisinden ele geçirilen bir CD'de de inanılmaz bir plan yakalandı. CD'nin içeriğinde "data stash" isimli bir programın yer aldığını gören uzmanlar, bu programın film,
resim veya metin dosyalarının arkasına normal kullanıcılar tarafından görülmeyecek şekilde bilgi ve doküman saklandığını tespit ettiler. Dosyalar şifrelendiği için tüm çalışmalar bu boyuta kaydırıldı. Yapılan incelemeler sonucu bir film CD'sinin arkasına "data stash" programı yardımı ile gizlenmiş, şifreli bir dosya tespit edildi. Profesyonel bir biçimde gizlenen ve şifrelenen bu dosya uzman ekiplerin uzun süren çalışmaları sonucu açıldı ve içinden "Kafes Eylem Planı" isimli dokümana ulaşıldı.

http://www.taraf.com.tr/haber/44228.htm
#1585


Demokrasiye darbe vurmak amacıyla hazırlanan Kafes Eylem Planı'nın Ergenekon'un 4. iddianamesine gireceği öğrenildi. Planın yürütmesinde yer aldıkları öne sürülen 3 amiral bayramdan sonra sorguya alınacaklar.

ABDÜLKADİR SELVİ'nin haberi

Kafes Eylem Planı'nın Ergenekon'un 4. iddianamesinde yer alacağı öğrenildi. 10 subayın tutuklandığı Kafes Planı ile ilişkili oldukları gerekçesiyle emekli Koramiral A.Feyyaz Öğütçü ve Koramiral Kadir Sağdıç ile Tuğamiral M.Fatih Ilgır'ın da bayramdan sonra ifadeleri alınacak.

29 subay ve astsubayın sorgulandığı, çeşitli rütbelerde 10 subayın ise tutuklanarak cezaevine konulduğu Kafes Planı ile ilişkili oldukları gerekçesiyle emekli Koramiral A.Feyyaz Öğütçü ve Koramiral Kadir Sağdıç ile Tuğamiral M.Fatih Ilgır'ın da bayram'dan sonra ifadelerinin alınacağı belirtildi.

Kafes Eylem Planı'nda 2012 yılında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimini önlemeye yönelik bir dizi eylem planı ve AK Parti'ye yönelik bir projenin olduğu ortaya çıktı.

CUMHURBAŞKANINI HALK SEÇMESİN

Kafes Planı, gayri müslim vatandaşlara yönelik suikast hazırlıkları ve Koç Müzesi'ni gezen öğrenci gruplarının denizaltıya yerleşti-rilen bombaların patlatılarak öldürülmesi gibi ürkütücü eylem planları ile gündeme gelmişti.

Yapılan sorgulamalarla Kafes Planı'na ilişkin soruşturma derinleştirilirken, 2012 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile AK Parti'ye yönelik eylem planlarının ortaya çıkarıldığı öğrenildi. 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri'nden sonra hazırlandığı ortaya çıkan Kafes Planı'nın 2012 yılında ilk kez halk tarafından yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimini engellemeye yönelik bir dizi eylem planını içerdiği belirlendi.

VEKİLLERE PROVOKASYON

Ergenekon'un 4'üncü iddianamesinde yer alacağı öğrenilen Kafes Planı'nın da 2012 yılında yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimine ve AK Parti'ye yönelik bölümlerin olduğu ortaya çıktı. 2012 yılında cumhurbaşkanının halk tarafından seçilecek olmasından rahatsız olan cuntanın, Kafes Eylem Planı'nda bunu önlemeye dönük bir dizi eylemi öngördüğü belirlendi. Kafes Planı'nda ayrıca, 2011 yılında yapılacak olan milletvekili seçimlerinin üzerinde durularak, sandıktan cumhurbaşkanının halkın seçmesiyle ilgili düzenlemeyi değiştirecek bir çoğunluğun çıkması için yapılacak olan bir dizi provokasyonun amaçlandığı öğrenildi.

Kafes Planı 4. Ergenekon iddianamesinde

Pozrazköy'deki cephaneliğin soruşturması kapsamında tutuklanarak cezaevine konulan emekli Binbaşı Levent Bektaş'ın ofisinden ele geçirilen CD'nin şifrelerinin kırılması sonucunda ortaya çıkarılan,"Kafes Planı"nın Ergenekon'un 4'üncü İddianamesinde yerini aldığı öğrenildi.

Düşman unsurun tasfiyesi

Kafes Planı'nın iddianamede yer alacak olan bölümünde AK Parti'ye karşı yapılacak çalışmaların yer aldığı 11 sayfalık bir bölümün olduğu öğrenildi. Kafes Planı'nın ilgili bölümünde AK Parti hakkında,"düşman unsur" başlığı altında bir çalışmanın yer aldığı öğrenildi. "Düşman unsurun tasfiyesi" adı altında yapılan çalışmada ise, AK Parti'nin ekonomik kriz ve etnik kökenli gerilimlerle yıpratılması ve parti içinde rahatsız olan bir grup milletvekilinin koparılması suretiyle parçalanmasının hedeflendiği öğrenildi. Başbakan Erdoğan da ortaya çıkan "Kafes Eylem Planı"na göndermede bulunarak, "Bu millet kendisini kafeslere hapsetmek isteyenlere her zaman yanıtını vermiştir" diye konuşmuştu.

http://yenisafak.com.tr/Politika/Default.aspx?t=30.11.2009&c=2&i=225985
#1586


CHP Genel Başkan Yardımcısı Öymen'in Dersim katliamı sözlerini değerlendiren Kılıçdaroğlu, "O dönem devrim koşulları vardı. Sadece bize özgü değil dünyada çok benzeri var' diyerek savundu

CHP Grup Başkan Vekili Kemal Kılıçdaroğlu Dersim katliamının Cumhuriyetin ilk yıllarında 'devrim' koşullarında meydana geldiğini söyleyerek "Dünyanın pek çok yerinde benzerleri" var" dedi. TBMM kürsüsünden Dersim katliamını demokratik açılıma örnek uygulama olarak gösteren CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen'in açıklamalarının tabanda ciddi sarsıntıya neden olduğunu söyledi. Bir televizyon kanalında açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu dersim'de binlerce sivilin öldürüldüğü katliamı şu sözlerle değerlendirdi: 

TABANDA BÜYÜK SARSINTI VAR

"O olayları kendine özgü koşullarla değerlendirmek gerek. Cumhuriyetin ilk yıllarıdır. Bir devrim yaşanmış onun koşulları var.  Sadece bizim ülkemize özgü olan bir olay da değil, pek çok ülkede onun benzerleri var. O olayları günümüzdeki terör olayları ile kıyaslamanın doğru olmadığı ortadadır. Bu algı topluma farklı yansıdı, toplum reaksiyon gösterdi. Bizim doğal tabanımızda ciddi bir sarsıntı meydana geldi" dedi.

http://www.stargazete.com/politika/dersim-katliamina-devrim-li-savunma-haber-228597.htm
#1587


Domuz gribi aşısı konusunda Başbakan ile Sağlık Bakanı arasında yaşanan görüş farklılığı, aşılanma oranının düşük seviyelerde kalmasına neden oldu. Prof. Serhat Ünal, Cumhurbaşkanı Gül'e 'aşı olun' çağrısı yaptı.

Utku ÇAKIRÖZER'in röportajı

Domuz gribi aşısı yapılıp yapılmaması konusunda Başbakan Recep Tayip Erdoğan ile Sağlık Bakanı Recep Akdağ arasında yaşanan görüş farklılığı, Türkiye'de aşılanma oranının oldukça düşük seviyelerde kalmasına neden oldu. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Serhat Ünal, aşılanma oranının yükseltilebilmesi için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül veya toplum önderlerinin basın önünde aşılanmasını önerirken, hükümetin de aşı kampanyasını tarafsız, siyaset üstü bir bilim kuruluna devretmesi gerektiğini vurguladı.

Türkiye'nin önde gelen enfeksiyon hastalıkları uzmanlarından olan Ünal, AKŞAM'a domuz gribi aşısında gelinen nokta ve bundan sonra nasıl bir politika izlenmesi gerektiği konusundaki görüşlerini aktardı:

KIRILMA NOKTASI BAŞBAKAN
- Hükümet bu süreçte neyi doğru, neyi yanlış yaptı?
Sağlık Bakanlığı hızla tüm tedbirleri aldı. Önce virüsün ülkeye girişini yavaşlatmaya çabaladı. Sonra vatandaşları bilgilendirdi. Yeterince aşı temin edildi. Hepsi düzgündü. Tek sıkıntı ki o da bakanın elinde değildi, konunun politize olmasıydı. Ondan sonra güven kayboldu.
- Hacettepe'de nasıl en yüksek aşılanma oranına ulaşıldı?
Düzgün anlatılırsa olur. Yüzde 90 aşılandık. Hem başhekim hem de ben enfeksiyon hastalıkları uzmanıyız. Bizim hastane bize güvenir bu konularda.
- Toplumdaki bu şüphe hali neden?
Öncelikle dünyada aşı gecikip, her şey süratle gerçekleşince insanlarda 'yeterince kontrol edilmedi' kanısı uyandı. Halbuki tüm aşamalardan geçen ve güvenilirlikleri kesin aşı bunlar. İkincisi hekimler kendi aralarında çelişti. Aslında bu işin esas uzmanı infeksiyon hastalıkları uzmanları arasında hiçbir görüş ayrılığı yok. Aşının emniyetli olduğunda ve yapılması gerektiğinde onlar hemfikir. Ama konuyla doğrudan ilgisi olmayan uzmanlar da görüş belirtince kafalar karıştı. Sonuncu sebep de Başbakan ile bakan arasındaki görüş ayrılığıdır. Zaten asıl kırılma noktası da budur.

AŞILAR GÜVENLİ

-Aşılar güvenilir mi?
Bundan önce çoluğumuza çocuğumuza yaptırdığımız aşılara ne kadar güveniyorsak buna da o kadar güvenmeliyiz. Dünyada 65 milyon doz yapıldı. Beklenmedik yan etki orada da Türkiye'de de yok.

BÖYLE MEKTUP OLUR MU
- Aşılanma oranı başarılı mı?
Hayır. Okullarda yüzde 1-2'lerde gidiyor. Velilere gönderilen mektubun çok etkisi oldu aşılanmamada. Tehlikeli yan etkiler sıralanmış. Aşı felç yapar, öldürebilir diye yazıyor. Ama gerçekleşme
olasılığının yüz binde, milyonda bir gibi çok küçük olduğu yazılmamış. Çok büyük hata.Veliler de o kağıdı okuyunca oranları bilmediğinde tabi ki korkuyor.
- Bundan sonra salgın nasıl bir seyir izleyecek?
İngiltere'den bir uzmanı dinledik. Matematiksel modelleme yaptı. Orada toplumun yüzde 35-40'ı aşılandığında ya da hastalığı geçirdiğinde salgın peak (zirve) yapacak. Sonra yavaş yavaş azalacak. Nüfusumuzun daha genç ve aşılanma oranımızın daha düşük olması nedeniyle bu bizde yüzde 50 seviyelerinde olabilir. Yani 72 milyon nüfusun 36 milyonu ya aşılanacak ya da hastalanacak.
- Aşının yan etkisinden kaç kişi ölecek?
Bir milyonda bir kişide meydana gelse 10 milyonda 10 kişi. Bunun zaten sekizi iyileşecek Geriye iki kişi kalır. Hastalık kendisi daha tehlikeli.
- Aşılanmanın ülkeye maliyeti nedir?
Aşının maliyeti 500 bin TL. Toplumun büyük kesiminin ve risk gruplarının aynı anda hasta olmasının getireceği mali yük 2.5 milyar TL.

GÜL AŞI OLSA MUHTEŞEM OLUR
- Aşılama yapılabilmesi için bundan sonra nasıl hareket etmek lazım?
Öncelikle vatandaşın güvenini kazanan insanlar aşı yaptırmalı. Keşke Cumhurbaşkanı çıkıp yaptırsa, muhteşem olur. Ya da dini liderler, toplum liderleri yaptırsa. Ama Başbakan yaptırmayınca onlar ne kadar gönüllü olur bilemem. İkincisi ise taraf olmamış, sağduyusuna güvenilecek bilim adamlarından kurulacak bağımsız, siyaset üstü bir kurul lazım. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde bu tür konular çok çabuk günlük politika malzemesi oluyor. Bakanlığa şahsi güvensizliğim yok. Ama olay çok politize oldu. Bakanlığın bir bilim kurulu var ama o, bakanın kurulu gibi algılanıyor. Onu bakanlık dışına çıkarıp, tam yetkili siyaset üstü bir karar alma kurulu haline getirmek lazım. O kurulun kararlarını da Sağlık, Mili Eğitim ve İçişleri Bakanlıkları uygulayacak denmeli.

ORDU KAYGISI
- Salgının etkileri hissediliyor mu?
Normalde acile 100 hasta geliyorsa şimdi. 400 hasta geliyor. Sadece enfeksiyon, dahiliye bölümü değil herkesi görevlendirdik. Bir taraftan aşı yapılıyor bir taraftan tedavi. Şu an elimizdeki personelle yönetebiliyoruz. Ama doktorlarımın yarısı hastalanıp yatsa, yürümez. Onun için biz sağlık personelini yüzde 90 aşıladık. Gücümüzü kaybetmemek için ve başkalarına bulaştırmamak için.

- Başka hangi kuruluşlar riskli?
Orduda aşılanma çok önemli. Askerler koğuşlarda yatıyor. İki yüz askerden bir tanesi hapşırsın yarısı yarın, diğer yarısı öbür gün hastalanır. Özellikle sınır karakollarındaki birliklerde yerini nasıl dolduracaksın?

KKTC BİZDEN BAŞARILI
-  KKTC'de durum nasıl?
Ben KKTC Sağlık Bakanlığı'nın danışmanıyım bu konuda. Davet etti, gittim. Önce Bayrak Televizyonu'ndan halka anlattım. Sonra Bakan ile basının önüne
çıktık. 'Size güvendiğiniz bir hoca anlatsın istedik' diyerek bana verdi mikrofonu. Tüm doktor ve hemşirelere de ayrıca anlattım. Başbakanları da aşılanacağını açıkladı. Orada aşılanma oranı bizden ileride sanırım.

SERHAT ÜNAL KİMDİR?

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı olan Ünal, Türkiye'nin önde gelen enfeksiyon uzmanlarından. 1990-1992 arasında Harvard Üniversitesi'nde aynı alanda araştırma yürüten Ünal'ın yayınlanmış 150 bilimsel makalesi var.

http://www.aksam.com.tr/2009/11/30/haber/guncel/8299/_gul_asilansin_suphe_bitsin_.html
#1588
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, domuz gribinin gündemden düşürülmesi gerektiğini belirterek, medyanın bu olayı kurcalamamasını istedi. Geçen sene gripten hayatını kaybeden kaç kişi olduğunun iyi araştırılmasını isteyen Erdoğan, medyadan domuz gribinin gündemden düşürülmesi konusunda yardımcı olması ricasını tekrarladı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bayram namazını Eyüp Sultan Camii'nde kıldı. Erdoğan namazın ardından Eyüp Sultan Türbesi'nde dua etti. Vatandaşlarla bayramlaşan Erdoğan cami çıkışında basın mensuplarına açıklama yaparak bayram mesajı verdi, gündemle ilgili soruları yanıtladı.

Basın mensuplarının domuz gribinden ölenlerin sayısının atmasıyla ilgili yönelttiği soruya Başbakan Erdoğan başka bir soruyla karşılık verdi. Erdoğan, 'Geçen yıl normal gripten kaç kişinin öldüğünü araştırırsanız herhalde bu yol gösterici olur. Zaten 1 yıla kadar domuz gribi diye bir şey duymamıştık değil mi? Bilim adamlarına bakıyorsunuz bu konuda olumlu konuşan var olumsuz konuşanlar var. Ben medyadan bir şey rica ettim. Medya bence bu konuyu bu kadar kurcalamasın. Devlet zaten kendi görevini yapıyor. 'Yan etkilerini anlatacaksınız' dedik arkadaşlar yan etkilerini anlatıyorlar. 'Bu konuyla ilgili olarak çok açık net bir şekilde, isteğe bağlı olarak aşının yaptırılması sürecini başlatacaksınız' dedik. Bu konuda da açıklamalar yapılıyor.' şeklinde konuştu.

Bu konuda sürekli soru sorulduğuna işaret eden Erdoğan, 'Medya bu konuda yardımcı olsun. Yardımcı olması nedir? Bu işin gündemden düşürülmesidir. Zaten gerekli olanı Sağlık Bakanlığı yapıyor. Bırakın ben de kendimle ilgili olarak, kendim istediğim gibi uyglayayım. Kimseye de aşı olacaksın diye dayatamam. Böyle bir şey söz konusu değil. Bilim adamlarını da dinliyoruz. Onlar da farklı farklı düşünceler ortaya koyuyorlar. Yani bu iş iki kere iki eşittir dört değil.' ifadelerini kullandı. 'Torununuza aşı yaptırdınız mı?' sorusuna Erdoğan, 'Benim ailemde hiç kimse aşı olmadı.' şeklinde yanıt verdi.

http://www.showhaber.com/227551/manset/medya-domuz-gribini-kurcalamasin.html
#1589


Danıştay'ın katsayı kararının ardından yeniden tartışmaların merkezine oturan yargıda reform projesini bir an önce hayata geçirebilmek için düğmeye basılıyor. Reformlar 2010'da hayata geçecek...

Lütfi Kaplan'ın haberi

Danıştay 8. Dairesi'nin aldığı katsayı kararı büyük tartışma yaratırken, dikkatler bir kez daha yargıya çevrildi. Adalet Bakanlığı, yargının öncelikli sorunlarını ve yargının kaybolan prestijini yükseltmek amacıyla, yargı organları ve sivil toplum kuruluşlarının da görüşünü alarak hazırladığı yargı reformu taslağını, 2010'da hayata geçirmek için harekete geçti. Değişiklikler arasında HSYK'nın yapısı ile idari yargıda uyuşmazlıkların yargı öncesi çözüm usullerinin geliştirilmesi için komisyon kurulması yönünde çalışmalar bulunuyor.

UZUN SÜREDİR ÇALIŞILIYORDU

Adalet Bakanlığı, Yargı Reformu Strateji Taslağı Eylem Planı Taslağı'nda yer alan ve yargıda önemli düzenlemeleri içeren çalışmalara 2010 yılında start verecek. Sivil toplum kuruluşları, yüksek yargı organlarının da görüşleri de alınarak uzun süreden beri süren çalışmalar, önümüzdeki yıl gerçeğe dönüşecek.

AB uygulamaları da dikkate alınarak yapılacak bazı düzenlemelere göre, 2010 yılı Aralık ayı sonuna kadar hakim ve savcılara etik ilkeler başta olmak üzere, HSYK'nın yapısının değiştirilmesi gibi konularda çok önemli çalışmalar yapılacak.

Peki neler değişecek?

• HSYK yeniden yapılandırılacak. Hakim ve savcılarla ile ilgili etik ilkeler belirlenecek. HSYK kararlarına karşı etkili bir itiraz sisteminin getirilmesi, kararlarına karşı yargı yolunun açılması gibi konularda çalışmalar yapılacak.

• Yargı organları arasında yüzde 100 oranında çevrim-içi bağlantı sağlayarak adli süreç ve hizmetleri elektronik ortama taşıyan UYAP ile başta Emniyet ve Jandarma Genel Komutanlığı olmak üzere diğer kamu kurumlarının bilişim projeleri ile bütünleştirme çalışmaları 2010 yılında tamamlanacak.

• İdari Yargılama Usulü Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun, DNA Verileri ve Milli DNA Veri Bankası Kanunu, İdari Yargıda İstinaf Kanun Yoluna İlişkin Kanun, Adli Hizmet Uzmanlığı Sisteminin Oluşturulması Hakkında Kanun, İcra ve İflas Kanunu ve Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'da değişiklikler yapılacak.

• Hakim, savcı ve yardımcı adalet personeli sayısı artırılacak.

• Gelir düzeyi düşük olan kişilerin adli yardımdan yararlanmasının kolaylaştırılması amacıyla adli yardıma ilişkin usuller sadeleştirilecek. Adli yardım almak isteyen kişilerin kolayca ulaşabilecekleri yol gösterici belgeler ve yardım merkezleri oluşturulacak.

• İdari yargıda uyuşmazlıkların yargı öncesi çözüm usullerinin geliştirilmesine yönelik çalışmalar yapılacak.

http://www.stargazete.com/politika/hukumet-yargi-reformu-icin-dugmeye-basiyor-haber-228442.htm
#1590
Pek çok olay oluyor, ortalık her gün bir skandal haberle çalkalanıyor. Ve olanlar çabuk unutuluyor...

Hatırlayalım:

16 Nisan 2009 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bir ihbar gelmişti. Bu ihbarda emekli Yarbay Ercan Kireçtepe'ye bağlı suikast timleri bulunduğu, suikast silahlarının Poyrazköy'deki bir arazide gömülü olduğu söyleniyordu.

Tarif edilen arazinin askeri bölge olduğu ortaya çıktı ve kazılar başladı...

İhbar gerçekti...

Sonuçta 15 dolu law silahı, 7 boş law, 14 el bombası, 24 el bombası fünyesi, 450 gr C3 patlayıcı, 7 hakem bombası, 3 gösteri bombası, 5 bubi tuzağı, 2 kullanılmış bubi tuzağı, 23 işaret fişeği, 45 sis bombası, 15 aydınlatma fişeği, 30 metre infilaklı fitil, 38 metre saniyeli fitil ve 3 bin 17 fişek bulundu...

Genelkurmay Başkanı Başbuğ etrafında tümgeneraller dahil tüm üst düzey askerleri alarak, meydan okurcasına, bu silahların orduya ait olmadığını söyleyen bir brifing verdi.

Ama, kısa bir süre sonra silahların ordu envanterinden çıktığı, "silahların orduya teslim" tutanağıyla anlaşıldı.

Milliyet Gazetesi'den Musa Kesler gelişmelerin devamını şöyle anlatıyordu üç gün önceki haberinde:

"İstek Vakfı'na ait Poyrazköy'deki arazide bulunan silah ve mühimmatla ilgili soruşturma kapsamında bugüne kadar 32 subay ve astsubay sorgulandı, bunlardan 8'i tutuklandı."

Geçelim işin diğer boyutuna...

Dünkü gazetelerde yer alan bir haberi birlikte okuyalım:

"Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Deniz Kuvvetleri içindeki 'Karargâh Evleri' yapılanmasıyla ilgili 2007'de bilgi ve belgeleri Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'na elden teslim ettiği ortaya çıktı."

MİT'ten mahkemeye gönderilen yazıda şöyle denildi:

"Karargâh Evlerine ilişkin hususlar, muhtelif ham bilgilerin ön incelemesi ilgili kuruluşlara intikal ettirilmiştir. Muvazzaf asker şahıslar hakkında önemli iddiaları da içeren bilgiler, 'haftalık arz' çerçevesinde 29.03.2007 tarihinde Genelkurmay Başkanı'na, hassasiyeti nedeniyle de 30.03.2007 tarihinde Başbakan'a MİT Müsteşarı tarafından elden sunulmuştur."

Genelkurmay'ı daha da zora sokan kanıt...

Kanıt üzerine kanıt...

Ve son haber...

Ergenekon davasına, tutuklu sanıklardan Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın çapraz sorgusuyla devam edildi. Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Balbay'a darbe çalışmaları içinde yer alıp almadığını sordu. Mahkeme Başkanı Köksal Şengün de savcıya "Sorduğunuz soruyla ilgili bir tahkikat var mı?" şeklinde bir soru yöneltti. Savcı şu cevabı verdi:

"Davanın özü bu. Darbe planları Sarıkız, Ayışığı, Eldiven gibi darbe planları. Buradaki kişiler Ergenekon terör örgütüne üye olmaktan yargılanıyor..."

Darbe, kalkışma, dün, bugün hepsi iç içe...

Arazi askerin, silah askerin, tutuklu subaylar var, deliller ortada, karineler kuvvetli...

Poyrazköy soruşturması ötesinde kendi amirallerine suikast hazırlığı içinde olan tutuklu subaylar var, yine Deniz Kuvvetleri'nden...

Orduda dün neler olduğu belli...

Sorular şunlardır:

Bugün neler oluyor?

Deniz Kuvvetleri neden kaynıyor?

Bu durumu kim soruşturuyor?

Kim tehdit olarak algılıyor?

Önemlidir bunlar...

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=26.11.2009&y=AliBayramoglu
#1591
Yine Danıştay'dan, "Türk milleti adına.." diye başlayan, ama Türk milletinin % 90'ının hayır diyeceği bir karar çıktı.

Katsayı adaletsizliğini ortadan kaldıran YÖK kararına, yürütmeyi durdurma kararı verildi.
Peki gerekçeleri ne?

Yükseköğretim Kanunu'nun 45. maddesine aykırılık!
Açıp baktım 45. maddeye..
Madde, 1983 hali ile yürürlükte.

2001'de iki ekleme yapılmış.. Onun dışında, 1983'teki hali ne ise, aynen öyle duruyor.
Kanun aynı ama, üniversiteye girişteki sistem, 1983'ten 1999'a kadar eşit puan şeklinde yürürlükte idi.
1999'da YÖK, katsayıdaki eşitliği kaldırdı..

Oysa kanun, aynı kanun idi... Ama katsayı uygulaması değişti..
Danıştay, kanun değişmeden, katsayının bu şekilde değiştirilmesine, açılan davalarda verdiği kararla "hukuka uygundur" dedi.

Oysa, kanun aynı kanun olduğuna göre; ya 1999'a kadarki "eşit puan" uygulaması kanuna aykırı idi, ya da 1999'da yapılan değişiklik kanuna aykırı idi.

Danıştay, hem 1999'a kadarki uygulamanın kanuna uygun olduğuna, hem de 1999'da kanun değiştirilmeden katsayıda yapılan değişikliğin doğru olduğuna hükmetti.
Yani birbirine zıt iki uygulamanın da, (nasıl oluyorsa) hiç değişikliğe uğramamış sabit bir kanuna uygun olduğuna hükmetti.

Oradaki garabeti geçtik..
Şimdi YÖK, 1983'teki kanuna dayanarak, 1999'a kadarki fiilen uygulanan sisteme geçmek istedi..
Danıştay, dünkü kararla hemen karşı çıktı: "Hayır yapamazsın. Kanuna aykırı."

İyi de beyler, kanun aynı kanun..

Aynı kanuna göre, 1983'ten 1999'a kadar, "eşit puan" uygulaması zaten yapılmış.
Yüzbinlerce, milyonlarca öğrenci, bu sisteme göre üniversiteye girmiş, diploma almış!
Şimdi siz "eşit puan uygulaması kanuna aykırıdır" derseniz, 1983'ten 1999'a kadar uygulanan "eşit puan" sisteminin de kanuna aslında aykırı olduğuna ve o tarihlerdeki tüm üniversite imtihanlarının iptaline zımnen karar vermiş olmuyor musunuz?..

Bunun nasıl bir karışıklık olduğunu Danıştay tahmin edemiyor mu acaba?!
Azıcık aklı olan buyursun söylesin: 1983'ten 1999'a kadar eşit katsayı uygulanıyor.
Kanun değişmeden, 1999'da farklı katsayı uygulanıyor.

Danıştay bu değişikliğin hukuka uygun olduğuna karar veriyor.
Demek ki, Danıştay, eşit katsayıyı da, farklı katsayıyı da kanuna uygun bulmuş; değil mi?
Bu işin başka izahı olamaz ki..

Ama dün, Danıştay, önceki kararından döndü ve "farklı katsayı" uygulamak, kanunun emri imiş gibi yürürlüğün durdurulması kararı verdi!
Ne diyelim?!

Diyebileceğimiz bir şey yok!..
Hukuk iflas etmiş!

Aylar öncesinden, Egenekon klasörlerine geçen, "8. Daire'de bir üye lazım. .. isimli üyeye etki edecek güçlü bir .. lazım" sözleri ifşa olmasına rağmen, o üyeye hiçbir soruşturma açılmadı ise, açılamadı ise, o üye hâlâ görevine devam ediyor ise, tabiî ki böyle ideolojik kararlara da hazır olacağız!
Kararı uzun uzun irdelemeye hiç gerek yok..

Bir cümlesi, mantığın ne olduğunu ispata yetiyor.
Nedir o cümle?
İşte şu: "Herkese eşit bir katsayı uygulaması öngörülmüş olmakla, farklı hukuki statüdeki öğrencilerin aynı konumda değerlendirilmesi sonucu Anayasal eşitlik kuralı ile çelişkili bir durum yaratılmıştır. Bu uygulama, hukuksal statüsü farklı olanları eşit koşullara tabi kılarak, hak kaybı ve ihlâline sebep olacaktır."

Demek ki ne imiş?
Meslek liselilerin hukuksal statüleri ile liselilerin hukuksal statüleri farklı imiş!
Birileri zenci, diğerleri beyaz imiş!

Zencilerle beyazlara eşit hak vermek; farklı hukuksal statüdeki kişilere, eşitlik sağlamak olurmuş!
Danıştay'ın kararı, işte budur!

Çözüm?..
Çözüm, ideoloji ile hareket eden tüm yargı mensuplarının, ihracıdır..

Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay'a üye seçiminin, tümü ile değiştirilmesidir..

Hiç vakit geçirilmeden.. Bir gün bile geciktirilmeden!..

http://www.haber7.com/haber/20091126/Danistay-liseleri-ayirdi-Zenciler-ve-beyazlar.php
#1592
Sincan Hakimi Osman Kaçmaz'ın tüm dinlemeleri deşifre edecek ikinci TİB operasyonuna mahkemelerden sert tepki geldi. Gümüşhane, Tunceli, Batman ve Şanlıurfa mahkemeleri bu kararı uygulayanlar hakkında yasal işlem yapılacağını bildirdi. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi ise "Dinleme kayıtlarının deşifre edilmesi operasyonları tehlikeye sokar." uyarısında bulundu.

Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz'ın, dinleme izinlerinin verildiği Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nda (TİB) yaptırmak istediği ikinci arama, ağır ceza mahkemelerini ayağa kaldırdı. Terör, organize suçlar, narkotik suçlar gibi suçlarla mücadele amacıyla dinleme kararlarına onay veren mahkemeler, TİB'e gönderdikleri yazıda, dinlemelerde gizlilik kararı olduğuna dikkat çekti. Dinlemelerin deşifresine hiçbir şekilde izin verilemeyeceğini bildirdi. Bazı ağır ceza mahkemeleri ise inceleme talebine olumlu cevap verilmesi halinde yasal işlem yapacaklarını bildirdi.

Eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun şikayeti üzerine Kaçmaz, Ankara 1. Sulh Ceza Hakimi Hayri Keskin aracılığıyla TİB'de arama yaptırmıştı. Aramada gizlilik kararı olduğu gerekçesiyle bazı kayıtlar alınamadı. Kaçmaz'ın TİB kayıtlarını talep etmesi üzerine Telekomünikasyon İletişim Başkanı Fethi Şimşek, dinleme yapan kurumlara yazı gönderdi. MİT, Emniyet Genel Müdürlüğü, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik'e gönderilen yazıda Şimşek, "Takibi yapılan numaralara ilişkin veriler talep ediliyor." dedi.

Şimşek'in, 81 ilde dinleme yapan birimlere gönderdiği yazı üzerine dinlemeye izin veren ağır ceza mahkemeleri TİB'i çok sert bir şekilde uyardı. 50'ye yakın ilin mahkemesi gönderdikleri yazıda, TİB'den alınacak bilgi ve belgelerin devam eden soruşturma ve planlı operasyonları deşifre edebileceğini vurguladı. Gümüşhane, Tunceli, Batman ve Şanlıurfa mahkemeleri Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını infaz eden ve kararları verenler hakkında yasal işlem yapılacağını bildirdi. Bazı mahkemeler sadece konuyla ilgili verileri alabileceğini savunurken, bir kısmı hiçbir bilgi ve belgenin alınamayacağını bildirdi.

İşte mahkemelerin uyarı yazıları

Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi: CMK ve PVSK'nın ilgili maddelerine göre her türlü bilgi, belge ve hard disk verilemez. Gizliliğin ihlal edilmesi anlamına gelir.

Batman Ağır Ceza Mahkemesi: Her türlü bilgi ve belgenin verilmesi gizliliğin ihlalidir.

Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi: Sadece kendi konusuyla ilgili bilgileri alabilir.

Şanlıurfa Ağır Ceza Mahkemesi: Konusuyla ilgili verileri alabilir. Haricinde alamaz.

Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi: Her türlü verinin kopyalanması kısıtlanmalı.

Gümüşhane Ağır Ceza Mahkemesi: Verilerin kopyalanmasına infaz kabiliyeti bulunmamaktadır. Bu işlem cezai takibe maruz kalacaktır.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi: Dinleme kayıtlarının deşifre edilmesi operasyonları tehlikeye sokar.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi: Kayıtların alınması gizliliğin ihlali anlamına gelir. ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920286&title=mahkemeler-kacmaza-karsi-ayaga-kalkti-kayitlari-alani-yargilariz
#1593
Meslek liselere üniversite yolunu neredeyse kapatan Katsayı uygulamasını kaldıran kararın Danıştay tarafından durdurulması eğitimcileri ayağa kaldırdı: Bu karar meslek liselilerin bayramını zehir etmiştir.

TÜRK EĞİTİM-SEN

Türk Eğitim-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk, Danıştay 8. Dairesi'nin, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini durdurmasını ''yanlış bulduklarını'' bildirdi.

Koncuk, yaptığı yazılı açıklamada, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldırmasının, mesleki ve teknik eğitimi canlandırdığını ifade etti.

Türk Eğitim-Sen olarak Danıştay 8. Dairesi'nin, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini durdurmasını ''yanlış bulduklarını'' bildiren Koncuk, üniversite sınavına aylar kala Danıştay'ın böyle bir karar almasının, tüm mesleki ve teknik eğitim öğrencilerini mağdur edeceğini savundu.

İsmail Koncuk, katsayı sorununun devam etmesinin, bundan nemalanan siyasi partilerin iştahını kabartacağını ileri sürdü.

TİMAV: ''KONUYU AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE MÜRACAAT BAĞLAMINDA YENİDEN DEĞERLENDİRECEĞİZ''

Türkiye İmam Hatipliler Vakfı (TİMAV) Genel Başkanı Ecevit Öksüz, katsayı farkını kaldıran kararın yürütmesinin durdurulmasıyla ilgili, davanın hiç esasa girmeden reddedileceğini umduklarını belirterek, ''Bu, bizim için büyük oranda hukuk adına şaşkınlık yaşamamıza sebep oldu'' dedi.

Öksüz, yaptığı yazılı açıklamada, TİMAV olarak bu kararla ilgili hukuk komisyonlarıyla değerlendirme yapıp gerekli girişimlerde bulunacaklarını belirtti.

Davayı açan İstanbul Barosu'nun böyle bir davayı açabilmek için taraf ehliyeti olmadığını düşündüklerini ifade eden Öksüz, şunları kaydetti:

''Biz, davanın bu nedenle hiç esasa girilmeden reddedileceğini umuyorduk. Hukukun temel prensipleri bunu gerektiriyor. Bu bizim için büyük oranda hukuk adına şaşkınlık yaşamamıza sebep oldu. Yürütmenin idari yargılama hukukunda durdurulması kurumu bir tedbirdir ve davanın esasını çözecek mahiyette tedbir kararı verilemez. Oysa yürütmenin durdurulmasıyla ilgili gerekçe incelendiğinde davanın bir anlamda esastan çözümlenmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum da açıkça hukuka aykırıdır. Gerekçeye baktığımızda 'farklı hukuki statüdeki öğrencilerin aynı konumda değerlendirilmesi sonucu anayasal eşitlik kuralıyla çelişkili bir durum yaratıldığı, bu uygulamanın hukuksal statüsü farklı olanlarla eşit koşullara tabi kılınarak hak kaybı ve ihlaline sebep olacağı' iddiasının yer aldığı görülmektedir. Bu gerekçe kendisi bizatihi Anayasadaki eşitlik ilkesinin ihlalidir.''

''HUKUKİ STATÜSÜ FARKLI ÖĞRENCİ NE DEMEKTİR''

Öksüz, ''Hukuki statüsü farklı öğrenci'' ifadesine anlam veremediklerini belirterek, açıklamasını şöyle sürdürdü:

''Bu mantıkla yaklaşıldığında Anadolu Liseleri ile Fen Liseleri ve düz liselerin de farklı statülerde olduğunun kabulü gerekmez mi? Bu okullar için de üniversiteye giriş sisteminde ayrı statülerine göre katsayı belirlenmesi gerekmez mi? Meslek lisesi ayrımının yukarıda verdiğimiz örnekte olduğu gibi Anadolu ve Fen Liseleri ayrımından hiçbir farkı yoktur. Meslek lisesinde okuyan çocukları belli bir dar alanda yüksek öğrenim görmeye mahkum eden anlayışın eşitlik ilkesinden dem vurarak sözde eşitliği korumak adına böyle bir hukuk garabetine imza atılmış olması son dönemde zaten tartışmaların odağındaki hukuk sistemimizin ve hukuk anlayışımızın geldiği nokta bakımından oldukça düşündürücü ve üzüntü vericidir. Biz de bu konuda gerek sivil toplum kuruluşu olarak gerekse bir veli olarak hukuki anlamda yapabileceğimiz girişimlerle ilgili hukukçulardan görüş alıyoruz. Bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkacak hukuki yollara müracaat etme konusunda geri durmayacağız. Hatta konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne müracaat bağlamında yeniden değerlendireceğiz.''

Yürütmeyi durdurma kararının Anayasanın 42. Maddesi'ne açıkça aykırı olduğunu düşündüklerini söyleyen Öksüz, bu kararın hukuki geçerliliği tartışmalı bir statü farklılığına dayanarak çocukların geleceğine yön verme haklarını ellerinden aldığını savundu.

Yürütmenin durdurulması kararının verilebilmesi için idari yargılama usul kanununun aradığı şartların mevcut olmadığını ileri süren Öksüz, açıklamasını şöyle tamamladı:

''Soyut olarak telafisi imkansız zararların doğacağından bahsediliyor. Buradaki zarardan kastedilen üniversite sınavına girecek bir kısım çocukların diledikleri okula girebilme adına verecekleri yarış mıdır, telafisi imkansız zarar. Bu çocuklar istedikleri okullara girdiklerinde kimin ne gibi bir zararı olacaktır merak etmekteyiz. Ülkemizin kalkınmasında, gelişmesinde ve uluslararası arenada daha itibarlı, daha başarılı ve daha önde yer alabilmesi millet olarak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bu sorumluluğu en derinden hisseden ve taşıyan insanlar arasında meslek liseleri ve imam hatip liseleri mezunları ve mensupları en ön sıralardadır.''

EĞİTİM-BİR-SEN: BU KARAR, BAYRAM ÖNCESİ MESLEK LİSELİLERE MATEM YAŞATMIŞTIR

Eğitim-Bir-Sen Genel Merkezi'nden yapılan açıklamada, Danıştay 8. Dairesi'nin, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini durdurmasının, ''bayram öncesi meslek liselilere matem yaşattığı'' ifade edildi.

Sendikadan, yapılan yazılı açıklamada, katsayı uygulamasının, ''meslek liselilerine giden öğrenci sayısının azalmasına, meslek liselerinin atölyelerine kilit vurulmasına, meslek liselilerin üniversiteyi kazanma şanslarının kaybolmasına ve gençlerin genel liselere yönelmesine'' neden olduğu savunuldu.

Uygulamanın ''bilimsellikten uzak olduğu'' öne sürülen açıklamada, YÖK'ün eşitliği esas alan yeni bir sisteme geçme kararının sevinçle karşılandığı belirtildi.

Bugün alınan kararın ''şaşkınlık'' yarattığı ifade edilen açıklamada, şu görüşe yer verildi: 

''Danıştay 8. Dairesi, dört yıl önce 'Katsayı konusunda YÖK yetkilidir' kararı vermişti. 2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk'ün katsayı düzenlemesinin iptali için başvurduğu davada '1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ilgili maddeleri gereği yüksek öğretim kurumlarına orta öğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceğinin Milli Eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yüksek Öğretim Kurulu tarafından saptanacağını' ifade eden Danıştay 8. Dairesi bugün YÖK'ün aldığı kararı yok sayma kararı almıştır. Millet adına karar açıklayan yargının, milletin beklentilerinin aksine eşitlik ve adalet duygusunu rencide eden bu kararı, bayram öncesi meslek liselilere matem yaşatmıştır. Bu matem havasının dağıtılması için bir an önce YÖK'ün, hükümetin ve meclisin, hulasa bütün yetkililerin acilen bir adım atması gereklidir.''

http://www.haber7.com/haber/20091125/Egitimcilerden-Katsayi-iptaline-tepki.php
#1594
Danıştay 8. Dairesi'nin, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini oy birliği ile durdurması sonrası YÖK, Danıştay'ın kararı için itiraz edeceğini duyurdu.

Özcan, YÖK'ten ayrılışında, gazetecilerin Danıştay 8. Dairesi'nin, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini durdurmasına ilişkin sorularını yanıtladı. Kararı internette incelediklerini ve ellerinde resmi bir karar bulunmadığını belirten Özcan, şöyle konuştu:

''Önce resmi karar gelinceye kadar bekleyeceğiz. Ama ben bu arada öğrencilerimize seslenmek istiyorum: Onlar kesinlikle, kesinlikle herhangi bir kötü bir durumla karşılaşacaklarını düşünmesinler. En adaletli en iyi çözüm onlar için neyse o yapılacaktır. Bizim hazırlıklarımız var. Kurullarımızı toplayıp bu konuyu görüştükten sonra bu hazırlıklardan da sizi haberdar edeceğiz.''

''Kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?'' sorusuna Özcan, ''Ben kararı değerlendirmiyorum çünkü kurullarımız değerlendirecek, bu önemli bir şey. Benim kararım çok önemli değil, burası bir kurul biliyorsunuz'' yanıtını verdi.

''Eşitsizlik devam ediyor mu?'' sorusu üzerine Özcan, ''Şimdi size bir şey söylemeyeceğim, kurullarımızdan karar çıksın, tartışalım ondan sonra görüşelim'' dedi.

''Karara itiraz edecek misiniz?'' sorusunu Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, ''Tabii itiraz ediyoruz. O hakkımız var, biliyorsunuz'' diye yanıtladı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920179&title=byok-baskanindan-flas-aciklamab
#1595
Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün üniversiteye girişte katsayı farkını kaldıran kararının yürütmesini oy birliği ile durdurdu.

İstanbul Barosu Başkanlığı, Yükseköğretim Genel Kurulunun (YÖK) yükseköğretime girişte katsayı puanı uygulamasının kaldırılmasına ilişkin 21 Temmuz 2009 tarihli kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açmıştı.

Danıştay 8. Dairesi, YÖK'ün kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurdu.

Dairenin kararında, milli eğitim sisteminin yönlendirmeye ilişkin kuralları ile 2547 sayılı Yasanın 45. maddesinde yer alan kurallar yürürlükte ve uygulanıyor iken, bu kuralların uygulanmasını bertaraf edecek şekilde alınan dava konusu kararın, eğitim sisteminin örgütleniş biçimindeki bütünlüğü bozacak nitelik taşıdığı ve uygulamada karşılaşılan sorunların giderilmesi amacının dışına çıkıldığının görüldüğü vurgulandı.

Kararda, ''Bu durumda, dava konusu kararın 3, 4. ve 5. maddelerinin, dayanağı yasa hükümlerine aykırı olduğu gibi eğitim sisteminin, hukuka uygun oldukları istikrar kazanmış yargı kararları ile de ortaya konulmuş olan amaç ve ilkelerine, hukuka ve hakkaniyete uygun değildir. Dava konusu kararın uygulanması halinde telafisi güç ve imkansız zararlar oluşacağı da açıktır'' denildi.

Davalı YÖK'ün bu karara itiraz hakkı bulunuyor. İtirazı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu görüşecek.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=920136&title=bdanistaydan-katsayiyla-ilgili-sok-kararb
#1596
Pimi çekilmiş el bombasını bir onbaşıya vererek 4 askerin şehit olmasına sebep olan Teğmen Mehmet Tümer, 9 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Tümer, en fazla 6 yıl hapis yatıp çıkacak. Şehit ailelerini "Ülkeyi terk etmeyi düşünüyoruz" noktasına getiren gelişme, AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ'ın da sert tepkisine yol açtı. Bozdağ, "Bir subayın egosuna kurban giden 4 Mehmetçik'e trafik kazazedesi muamelesi yapılmıştır. Ortada kırmızı ışıkta geçme veya hatalı sollama mı var ki, böyle bir karar çıktı? Askerî mahkemenin kararı vicdanları kanatmıştır." dedi. Bozdağ, alt sınırdan ceza verilen Teğmen'in 'olası kast' suçundan yargılanması gerektiğini savundu. TCK'ya göre böyle bir suçun cezası en az 20 yıldan başlıyor.

Vahim olay, Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde 17 Ağustos 2009 tarihinde meydana geldi. Teğmen Mehmet Tümer, cezalandırmak amacıyla Onbaşı İbrahim Öztürk'ün eline pimi çekilmiş bomba verdi. Öztürk'ün yalvarmasına rağmen pimi yerine takmadı. Bombanın patlamasıyla Onbaşı Öztürk ile birlikte Piyade Çavuş İbrahim Yaman, Piyade Onbaşı Ali Osman Altın ve er Mesut Bulut şehit oldu. Bir süre kamuoyundan gizlenen ve 'eğitim zayiatı' olarak yansıtılan olayın ortaya çıkmasının ardından Mehmet Tümer tutuklandı. Elazığ 8'inci Kolordu Mahkemesi'nde yargılanan Tümer'in son duruşmasında, kamuoyunu ve şehit yakınlarını şaşkına çeviren karar çıktı. Tümer, 'bilinçli taksirle' birden fazla kişinin ölümüne sebep olduğu için 9 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. Askerî mahkemenin verdiği bu karara AK Partili Bozdağ'dan da sert tepki geldi. Teğmen'in işlediği suçun "kırmızı ışıkta geçme, hatalı sollama" gibi bir trafik suçu olmadığının altını çizen Bozdağ, bu nedenle bilinçli taksir suçundan ceza verilmesinin yanlış olduğunu savundu. Askerî mahkemenin Türk Ceza Kanunu'na (TCK) uygun davranmadığını kaydeden Bozdağ, şöyle devam etti: "Askerî mahkemenin verdiği kararı kabul ve izah etmek mümkün değildir. Umarım ki askerî Yargıtay bu kararı temyiz aşamasında bozar. Çünkü, bu karar TCK'ya aykırıdır." ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919944&title=tegmen-sanki-4-askerin-olumune-yol-acmadi-kirmizi-isikta-gecti
#1597


Domuz gribi salgınının başlamasıyla piyasaya çıkan sayısız antibakteriyel jel, Sağlık Bakanlığı'nın dikkatinden kaçmadı. Üzerinde 'domuz gribine karşı etkili' yazan jeli, köpüğü izinsiz üreten kozmetik şirketleri hakkında idari işlem başlatıldı.

Domuz gribinin yaygınlaşması ile kozmetik firmaları bu alana el atarak, antibakteriyel jel üretmeye başladı. Üretilen jellerin üzerine ise 'domuz gribine karşı etkili' yazılarını da ekleyen firmaların sayısı bir anda arttı. Bu ifade Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü tarafından takibe alındı. Genel müdürlük, temizlik ürünlerine 'domuz gribine karşı etkili' ibaresi yazan firmalar hakkında idari işlem başlattı.

İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre, domuz gribi dolayısıyla piyasada kullanımı artan antibakteriyel el temizleme jeli, sıvısı, köpüğü gibi ürünler 'kozmetik ürün' kapsamında bulunuyor. Genel müdürlük, bu ürünlerin kozmetik kapsamında bulunmasına rağmen, ambalaj ve tanıtım materyallerinde 'H1N1, hepatit, H1N5, AIDS domuz gribi, virüs, küf, mantar hastalıklarına karşı etkilidir' yazıldığını tespit etti. Bu durumun tüketiciyi yanılttığını ve halk sağlığını tehdit edici durumların oluştuğunu belirleyen genel müdürlük kaynakları, yapılan piyasa kontrollerinde mevzuata aykırı ürün çıkaran firmalar hakkında idari işlem başlatıldığını açıkladı.

Genel müdürlük yetkilileri, kozmetik firmalarının bu ibareyi yazmak için bakanlıktan 'antiseptik ilaç üretme' izinlerinin olması gerektiğini söyledi. Kozmetik firmalarının 'antiseptik ilaç' üretebilmek için izin almadan jellerin üzerine bu ibareleri yerleştirmeleri durumunda sorumlu tutulacakları bilgisini verdi. Antibakteriyel ürünlerin gereksiz yere kullanımında direnç gelişebileceğinin ve bakteri kaynaklı hastalıkların yaygınlaşabileceğinin de göz önünde bulundurulması gerektiğine işaret eden genel müdürlük, kişisel temizlik için ellerin öncelikle su ve sabun ile yıkanması, susuz kullanılan ürünlerin ise su bulunmayan ortamlarda tercih edilmesini önerdi.

İlaç Eczacılık Genel Müdürlüğü vatandaşlara; antibakteriyel amaçlı olarak piyasaya arz edilen kozmetik tanımına uygun ürünlerin, çocuklardan uzak tutulması, kullanılması gerekiyor ise ebeveyn kontrolünde kullanılması, gözle temas ettirilmemesi gerektiği tavsiyelerinde bulundu. ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919840&title=bakanliktan-jele-domuz-gribine-karsi-etkilidir-yazan-firmalara-gozalti
#1598


28 Şubat sürecinin yargı kararlarının biri daha bozuldu. Marmara Depremi'ne ilişkin sözleri sebebiyle 2 yıl 1 gün hapse mahkum edilen Yeni Asya Gazetesi İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular beraat etti.

Yargılamanın yenilenmesi ve uyarlama başvurusu üzerine Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya Kutlular'ın avukatı Mehmet Ali Aslan katıldı. Esas hakkındaki görüşünü bildiren cumhuriyet savcısı Mustafa Bilgili, yargılamanın iadesi talebinin, yasada öngörülen süre yönünden reddedilmesini istedi. Bilgili, ancak yeni TCK'nın sanık lehine hükümler içermesi ve davaya ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı nedeniyle, davanın yeni TCK'ya uyarlanmasını ve Kutlular'ın beraatını talep etti. Mahkeme heyeti, yargılamanın iadesi talebini reddederken, AİHM'nin, davayla "ifade özgürlüğü hakkının ihlal edildiği" yönündeki kararı çerçevesinde Kutlular'ın beraatına karar verdi.

Bediüzzaman Said-i Nursi'nin ölümünün 39. yıldönümü nedeniyle 10 Ekim 1999'da Ankara Kocatepe Camisi'nde okutulan mevlitte 'İlahi İkaz Deprem' adlı kitapçık, Yeni Asya Gazetesi'nce hediye olarak dağıtılmış, Kutlular da gazetecilerin sorularını cevaplamıştı. Kutlular, bunun üzerine, hakkında açılan davada, "halkı, sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği'' gerekçesiyle 2 yıl 1 gün hapse mahkum edilmişti. Cezası Yargıtay tarafından da onanan Kutlular, bir süre cezaevinde kalmıştı. Kutlular, aldığı ceza üzerine AİHM'ye başvurmuştu. AİHM, Kutlular'ın sözlerinin ifade özgürlüğü sınırları içinde olduğuna karar vererek, Türkiye'nin Kutlular'a manevi tazminat ödemesine hükmetmişti. Kutlular, AİHM'nin kararı ve 5237 sayılı TCK'nın yürürlüğe girmesinin ardından yargılamanın iadesi ve cezanın uyarlaması için avukatı aracılığıyla mahkemeye başvurmuştu. ANKARA AA

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=919842&title=28-subatin-yargi-kararina-veto-kutlular-beraat-etti
#1599


İki üyelerinin Taksim'deki pankartlı eylemiyle ilgili gösteriye katılan avukatların verdiği tepkiye karşı Genç Sivillerden şöyle bir açıklama gelmişti: "Gayet medeni bir eylem. Paramızla tuttuğumuz odadan düşüncemizi ifade ettik. Ama cüppeli hukukçular 'onları bize verin' diyor. Tanrı bizi bunların dağıttığı adaletten korusun."



• İstanbul Barosu ve şekillendirdiği Türkiye Barolar Birliği'nin 'darbesever' yapısı Anadolu'daki baroları ayaklandırdı. 22 baro yönetimi, TBB'nin siyasallaştığını ve bir parti gibi hareket ettiğini belirterek, 'değişim' bayrağı açtı.
• Kayseri Baro Başkanı Ali Aydın, İstanbul Barosu'nun TBB üzerinde dükalık gibi inisiyatif kullandığını söyledi. Yozgat Baro Başkanı Yusuf Başer ise, "Baronun görevi hukuksuzluğa karşı çıkmaktır, Ergenekon'u alkışlamak değil" dedi.

FUAT ATİK / SELÇUK ATEŞASLAN
Ergenekon soruşturmasına karşı tavır alan, 367 kararına sessiz destek veren, darbecilerle birlikte hareket ettiği için eleştirilerin hedefi haline gelen Türkiye Barolar Birliği'nin, dinleme iddialarını kamuoyuna yaymak amacıyla Ankara'da ortak bildiri için toplanması, Anadolu'daki baroların isyanını gün yüzüne çıkardı. Taksim'de 'hoş geldin darbeci baro' pankartının şokunu atlatamayan TBB'nin Ankara'daki toplantısında ortak bildiri yayınlanmasını engelleyen Yozgat, Yalova, Diyarbakır, Çorum, Çankırı, Erzincan, Şırnak, Kastamonu, Mersin'in de aralarında bulunduğu 22 baro başkanı, TBB siyasallaştığı gerekçesiyle isyan bayrağı açtı.

27 NİSAN'LA BAŞLADI

TBB Başkanı Özdemir Özok'un yurtdışında olması nedeniyle İstanbul Barosu'ndan Başkan Yardımcısı Berna Besler'in başkanlığını yaptığı Ankara'daki 18. Baro Başkanları toplantısında 'hakim ve savcılar dinleniyor' gerekçesiyle ortak bildiri yayınlama girişimi birlik içindeki çatlağı ortaya çıkardı. 78 baro başkanından 42'si toplantıya katılmazken, 22 baro bildiri yayınlanmasına açıkça karşı çıktı. Anadolu'daki 22 baro adına ortak açıklamayı Yozgat Barosu Başkanı Yusuf Başer yaptı. Toplantının ardından başlayan tartışmalar ise Türkiye Barolar Birliği'nin kendi içinde sorgulanmasına neden oldu. 27 Nisan Bildirisi'ne karşı ortak tutum sergileyen, baro başkanlarının öncülük ettiği hareket TBB'nin siyasallaşarak bir parti gibi hareket etmesine ortak tepki gösterdi.

İstanbul Barosu'nun Taksim'deki yürüyüşüne karşı 22 baronun imzasıyla ortak bildiri yayınlayan Yozgat Baro Başkanı Yusuf Başer yargıyı baskı altına almaya çalışan TBB'nin, İstanbul Barosu'na hakim olan zihniyetle yönetildiğini söyledi.

ERGENEKON ALKIŞLANMAMALI

Başer seçim sistemi nedeniyle büyük illerin TBB yönetiminde etkin olduğunu belirterek "İstanbul Barosu'nun görüşü bütün baroların görüşü gibi lanse ediliyor. Nerede bir hak ihlali bir hukuksuzluk varsa baroların görevi bunların karşısında olmaktır. Ergenekon'u alkışlamak değildir" dedi.

Ankara'daki toplantıya en sert tepkiyi gösteren Kayseri Baro Başkanı Ali Aydın ise İstanbul Barosu'nun, TBB yerine dükalık gibi inisiyatif kullandığını belirterek "İstanbul'un bu tutumunu kınamak için toplantıya katılmadık" şeklinde konuştu. Diyarbakır Baro Başkanı Mehmet Emin Aktar ise, TBB'nin asli görevinden uzaklaşarak siyasallaştığını söyledi. Aktar, "TBB'nin amacı devlete sahip çıkmak, devleti savunmak değildir. TBB, Ergenekon soruşturması, dinleme iddialarındaki tavrı ve darbecilere destek veren görüntüsüyle baroları temsil etmekten uzaktır" dedi.

ANADOLU DEĞİŞTİRECEK

Aktar, Anadolu hareketiyle ilgili de şöyle konuştu: "Anadolu'daki barolar aralarında fikir ayrılığı olsa da birlikte hareket ediyor. TBB'ye hakim olan zihniyetin artık değişmesi lazım." Sivas Baro Başkanı Ünal Yılmaz da TBB'nin siyasallaştığına dikkat çekerek "Yargı üzerinde baskı kurulmak isteniyor" dedi.

'Senin benim darbecim olmaz'

İstanbul Barosu Çağdaş Avukatlar Grubu Başkanı avukat Kemal Aytaç da İstanbul Barosu'nun darbecilere sahip çıkan tavrına tepki gösterdi. Aytaç "12 Eylül'de kapatılan, 28 Şubat'a tepkisini açıkça gösteren İstanbul Barosu'nun, bugün e-muhtıra ve Ergenekon'a ses çıkartmaması statüko ve tutucu bir çizgi izlediğini göstermektedir" dedi. "Senin ya da benim darbecim" olmaz diyen Aytaç şöyle konuştu: "AK Parti karşıtı tutum sergilemek için yargının üstünlüğünü ayaklar altına alıyorlar."

Yargıçlar devleti istiyorlar

Türkiye Barolar Birliği'nin anti demokratik duruşuna tepki gösteren Anadolu hareketine öncülük eden Yozgat Barosu Başkanı Yusuf Başer "Türkiye'nin bir hukuk devleti olmasını herkesten daha çok istiyoruz. Ama İstanbul Barosu ve Barolar Birliği'nin toplumsal olaylara yaklaşımı hukuk devletinden ziyade yagıçlar devleti olma hevesinin göstergesi" dedi. Barolar Birliği'nin Ergenekon soruşturmasına sahip çıkarak darbecileri savunduğunu belirten Başer, "Baroların yapması gereken, kim tarafından nasıl yapılırsa yapılsın hukuksuzluğa karşı olmaktır. Barolar Birliği bizi çağırıyor. Başkan bir konuşma yapıyor. Sanki tüm baroların görüşüymüş gibi lanse etmeye çalışıyorlar. Biz artık onlara tahammül edemez hale geldik" şeklinde konuştu.

Muhalefet odağı gibi davranıyor

Kayseri Baro Başkanı Ali Aydın, TBB'nin Ankara'daki toplantısının tamamen siyasi amaçlı olduğunu söyledi. Toplantıyı TBB Başkanı Özdemir Özok'un yerine İstanbul Barosu'ndan yardımcısının yaptığına dikkat çeken Aydın, "TBB yerine inisiyatif kullanıyorlar. Bu tutumu kınamak için toplantıya katılmadık. İstanbul Barosu muhalefet partisiymiş gibi hareket ediyor. Bu zihniyeti kırmak için birlikte hareket ediyoruz" dedi.

12 Eylül'deki baroyu arıyoruz

Diyarbakır eski Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Barolar Birliği'nin darbecilerin yanında olduğunu ileri sürerek şunları söyledi: "TBB Ergenekon soruşturmasına karşı açıklama yaparken, Türkiye'de yaşanan diğer hukuksuzluklara aynı tepkiyi vermiyor. TBB'nin darbecilerin yanında olmak gibi izlenim verecek şekilde tutum yanlıştır. TBB, 12 Eylül yasalarına 1982'de karşı çıktı. Darbe Anayasası'na kimsenin itiraz etmediği dönemde TBB'nin mevcut yasasıyla seçilmiş yönetimi darbe yasasına karşı çıkmıştır. Bugün içinse TBB yönetimine hakim olan zihniyeti sorgulamak gerekiyor."

Yargı üzerinde baskı oluştu

Kastamonu Baro Başkanı İhsan Darende, Ergenekon soruşturmasına karşı çıkan, darbecilere destek veren İstanbul Barosu ve TBB'nin yargı üzerinde baskı kurmaya çalıştığını söyledi. "İstanbul Barosu'nun düzenlediği yürüyüşü bu nedenle katılmadık" diyen Darende şöyle konuştu: "Yargıdan elinizi çekin diye Anadolu'daki bazı barolarla ortak bildiri yayınladık. Yargı sadece yasama ve yürütmeye değil, kamuoyuna karşı da bağımsızdır."

CHP ile kolkola geriyorlar

Çankırı Baro Başkanı İdris Şahin, İstanbul Barosu ve TBB'nin CHP'lilerle birlikte hareket ederek Ergenekon soruşturmasına karşı tavır almasının toplumu gerdiğini söyledi. Şahin şöyle konuştu: "İstanbul Barosu'nun Ergenekon süreci içinde yaptığı açıklama ve söylemlerle ıslak imza tartışması ve açılımlar konusundaki tutumları hukukun dışında siyasi bir düşünceyle hareket ettiklerinin göstergesidir" dedi. Şahin Anadolu'daki hareketle ilgili de şöyle konuştu: "Bundan sonra Anadolu'nun, TBB'nin gerçek sahiplerinin sesi daha yüksek çıkacaktır."

http://yenisafak.com.tr/Politika/Default.aspx?t=25.11.2009&c=2&area=4&i=225264
#1600
PKK'nın bir numaralı ismi Murat Karayılan, Türkiye gazetesine konuştu: Habur'da o pankartları açanları araştırdık, bizden değiller.

PKK'nın bir numaralı ismi Murat Karayılan, eve dönüş sırasında Habur Sınır Kapısı'nda Abdullah Öcalan pankartını açanların kendilerinden olmadığını söyledi.

Türkiye gazetesinden Osman Sağırlı'ya konuşan Karayılan, "Habur'da tahrikler vardı. 'Biji Serok Apo' diye bağırmanın, pankart açmanın tahrikin anlamı var mıydı" sorusuna, "Eğer böyle yapıldıysa yanlış. Ama pankart açanları araştırdık bizden değilller. Güvenlik güçleri de araştırıyor. Halen kim oldukları açıklanmadı" yanıtı verdi. Milliyetçi ve muhafazakâr çizgisiyle bilinen Türkiye gazetesinde yayımlanan röportaj özetle şöyle:

Açılım Meclis'te tartışıldı. Meselenin Meclis'te tartışılması ve gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce Meclis'in, Kürt sorununu ilk kez tartışmış olması bile bize göre önemli bir sonuç. Fakat Kürt sorunun, demokratik çözümü temelinde Türkiye kendi geleceğine dönük olarak yeni bir süreci başlatabilirdi. Maalesef bu olmadı. Pratik adımlar atılmadı. İlk başlarda daha ümitliydik. Şu anki durumda herhangi bir çözüm yok.

Siz nasıl bir başlangıç yapılmasını bekliyordunuz?

Kürt meselesi çok köklü bir sorun. Basit açılımlarla sorunu çözmek mümkün değil. Ağır bir akciğer hastası aspirinle tedavi edilmez. Kürt sorunu, bazı yerleşim birimlerinın isimlerinde eskiye dönüş ya da Kürtçe TV kurulmasıyla çözülmez. Kürtlerin zaten bugün bile 15'ten fazla kanalı var. Bir üniversitede Kürdoloji Enstitüsü açılması. Ne var bunda? Yurt dışında Kürtlerin açmış olduğu enstitüler de mevcut. Kürt dilinin seçmeli dil olarak okutulması da çare değil. Burada bir topluluk var. Bunların kimliğinin kabulü önemli. 85 yıllık süre içinde büyük trajedilerin yaşandığı bir sorundan bahsediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti (düzeltiyor) Devleti, geçmişten bu yana Kürt halkı gerçekliğini, kimliğini göz ardı etti. Bu hataydı; "Biz şimdi bu yanlışı düzeltiyoruz. Kürtler de var, kimlik sahibidir. Bunların her türlü haklarını ve kimliklerini tanıyoruz. Birlikte kardeşçe yaşıyoruz. Bin yıllık tarihimiz var. Birleşerek yaşamayı ön gören yeni projeyi gündemleştiriyoruz" demeliydi.

Sayın Başbakan da bu anlama gelen sözler söyledi. Üstelik Dersim olaylarını savunanları 'insanlıktan nasibini almamış kişiler' olarak niteledi. Bu sizin için önemli bir mesaj değil mi?

Sayın Başbakanın söylediği sözlerin tabii ki bir anlamı var. Ancak yeterli değil. Eğer bir devlet politikası, yaşanan acıların nedenlerini de ortaya koysa amenna. Başbakan yakındığı o uygulamaları kınarken aslında farklı bir yaklaşım sergiliyor. O uygulamaları sürdürmek isteyenlere diyor ki; "sizin uygulamalarınız çağ dışı. Yeni metotlarla meseleye yaklaşıp Kürtleri denetim altına almak gerekiyor."

Türkiye'nin birliği bütünlüğü deniliyor. Biz de aynı şeyleri savunuyoruz. AK Parti'nin baştan beri, devletin Kürtlere yönelik sert yöntemlerini eleştirdiği doğrudur. Ancak kendileri yumuşak uygulamalarla Kürtleri terbiye etmek istiyor. AK Parti 'bu sorun sadece askeri yöntemler ve güvenlik kuvvetleriyle çözülemez' diyor. Erdoğan'ın bu sözlerini ben şöyle okuyorum: "PKK tasfiye edilmesi gereken bir mahluk. Bu sadece askerî yöntemle bitirilmez. Değişik yollar uygulayıp tasfiye edelim." Bu sözlerden sonra nasıl ümitli olayım.

Bütün bunlara rağmen hükümet diğerlerine göre iyi. AK Parti ile CHP aynı kefede değil.

Nasıl bir başlangıç yapılacağı hususunda bir tek başlık söylediniz ki o da Kürt kimliğinin tanınması şeklinde... Bunun dışındaki önerileriniz neler?

Ben bunu her defasında tek tek sıralamak zorunda değilim. Ana dil hakkının tanınması, ana dilde eğitim hakkının sağlanması, siyasal örgütlenmeye imkân tanınması, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve bir toplumsal uzlaşma projesinin imzalanması çözüm için sıralayabileceğim diğer hususlar. Barış gruplarını göndermekle kendimizce bir mesaj vermeye çalıştık.

O karşılama olayları organizeydi. DTP her türlü imkanıyla Silopi'den Diyarbakır'a adam taşıdı.

DTP'nin katkıları olabilir. Ancak; halkın bu denli sevgi gösterisinde bulunması ciddiydi. Eğer burada propaganda veya psikolojik savaş yapılacaksa o zaman bu ayrı değerlendirilir. Ancak eğer sorun masaya yatırılıp adam akıllı çözülecekse gerçekleri konuşmalıyız. Gerçekler şudur: PKK'nın yok dediği hususlar, Kürt kısmında olmaz. 30 yıldır biz de burada siyaset yapıyoruz. Mevcut Türkiye Cumhuriyetinin sorumluları da siyaset yapıyor. Yani her gün PKK'ya küfretmek temelinde sorun çözülür mü? Biz sorunu çözmek istiyoruz. Fakat böyle değil.

Ne gibi adımlar?

Niye siyasi yöntemlerden bahsedilmiyor? Başbakan'ın 'anaların gözyaşları dinsin" şeklinde kurduğu cümlelerin tümü güzel. Bazı iyi şeyler söylemek sorunu çözmez. Eğer hükümet ciddi adımlar atmazsa, süreci bozmak isteyen bazı güçler ortaya çıkacaktır.

Süreci baltalamaya çalışacak güçler kimler?

Bunlar çözümü istemeyen rant çevreleri... Savaştan siyasi ve ekonomik rant sağlayan çevreler...

Bunlar Kürt müdür Türk müdür?

Türk ve Kürt olmaktan ziyade, devlet içinde örgütlenmiş insanlar. Ergenekon örneğinde görülmedi mi? Üstelik Ergenekon yapılanmasının tamamı sorgulanmadı ki. Büyük bir kısmının devlet içinde varlığını sürdürdüğünü düşünüyorum. MHP ve CHP'nin dillendirdiği durum buna örnek. Erdoğan bu noktada doğru söylüyor. Muhalefeti kast ederek sarfettiği "şehit cenazelerinin gelmesini istiyorsunuz" sözü doğru. Devlet bürokrasisi içinde bu savaşın sürmesinden yana olan kesimler var. Şimdiye kadar bu sorunun bu kadar sarpa sarması ve çözümün engellenmesinin nedeni de bu yaklaşım. Kürtlerde olup olmadığına gelince; Kürtlerin içerisine sızdırılmış bazı insanların olduğu gerçek. Ama Kürtler zavallı bir halk. Ne çıkar sağlayabilirler ki?

30 yıllık süreçte geriye dönüp baktığınızda, bu ilişkide olduğunuz ya da size müsamaha gösteren devletlerden, bugün samimi olmadığına inandığınız devletler hangileridir?

Şu anda PKK'yı destekleyen kim var ki? 1985 yılından bu yana PKK'ya karşı ABD hep Türkiye'yi desteklemiştir. Ancak bunun altında bile farklı hesaplar oldu. Eminim ki Amerika ve benzeri devletler olmasaydı Kürt sorunu şimdiye kadar çoktan çözülmüş olurdu. Özal niye öldü? Özal, Türkiye için büyük bir kayıptı. Türkiye'nin her türlü sorununu çözmek istedi fakat uluslar arası devler ve onların Türkiye'deki uzantıları fırsat vermedi.

Çözüm sürecinde kendilerinin taşın altına ellerini koymak istediklerini söyleyen PKK'nın bir numaralı ismi Murat Karayılan, Türkiye'de siyasetçilerin detaylara takılıp kaldığını, geri dönenleri kıyafetlerindan dolayı "Teslim almaya geliyorlar" şeklinde eleştirme yanlışına düştüklerini kaydetti. Karayılan, "Biz o insanları barış için gönderdik. Bu kıyafetler Kürtlerin geleneksel kıyafetlerindendir. Zamanla değişikliğe uğramış ve askerî kıyafet olarak anılmaya başlamıştır. Ama bizim amacımız barışa katkıda bulunmaktı. Kendiliğinden gelişen olayları doğru okumak gerekir" diye konuştu. DTP'nin PKK adına karar alabileceğini ancak bunu yaparken ya Kandil'i ya da Avrupa temsilcisi Zübeyr Aydar'ın vereceği talimatları dikkate alması gerektiğini vurgulayan Karayılan ile gönderilmesi muhtemel gruplar, hükümet ve muhalefet ile ilgili görüşlerini konuştuk. işte o sorular ve Karayılan'ın ağzından cevaplar;

KIYAFETLER PROPAGANDA DEĞİLDİ

- Üzerinizdeki kıyafet askerî üniforma değil mi? Bu bile barışın önünde engel olarak gösterilemez mi?

Aslında bu Kürtlerin geleneksel kıyafeti. Fakat zamanla değişikliğe uğrayarak askerî kıyafete dönüştüğü doğru. Dağda olduğumuz için bu kıyafetleri giyiyoruz.

- Kandil'den Türkiye'ye giden 8 kişinin üzerinizdeki elbiselerin aynısını giymesi doğru muydu?

Bu kıyafetle Türkiye'ye gitmelerinin yanlış olduğunu düşünmüyorum. Türkiye toplumu siyasetçilerden daha anlayışlı. Tepki gösteren MHP ve CHP idi. İki gün sonra Başbakan da çark etti ve olup bitenleri "şov" diye niteledi.

- Gidenlerin ifadeleri hep aynıydı. Siz bu göndermeleri planlı mı yaptınız?

Kesinlikle o eylemde planlılık yoktur. Doğal gidilmiş ve doğal bir karşılanma olmuştur.

- 86 yıllık Cumhuriyet tarihinde AK Parti hükümeti bir ilki gerçekleştirmedi mi?

Bir ilk olabilir ama öz aynı. Gelinen aşamada artık Türkiye'nin kendisini yeniden düzenlemesi gerekiyor. Bunun mesajını hem Kürt halkı hem de bölgedeki konjonktürel durum veriyor. Bunu Türkiye halkı da fark etti. Başbakan yeni şeyler söylüyor olabilir ama gelişmeler de yeni. Köklü bir sorun var. Üstelik 86 yıldır kanayan bir yara var. Bunun iyileşmesi gerekiyor. Dolayısıyla sorumluların artık yapıcı ve çözücü tarzda konuşmaları şart. İnanıyorum ki, şu anda bağırıp çağıran muhalefet; eğer iktidarda olsaydı bunlar bugün savunduklarının aksini dillendireceklerdi. Biz hükümetin, konuşmalarını görmüyor değiliz. Fakat sadece sözle olmaz. Daha ciddi bir yaklaşıma ve pratik adımlara ihtiyaç var.

-Kanayan yara var diyerek empati yapılmasını istiyorsunuz ama sanki siz yapmıyorsunuz!

Fazlasıyla yaptığımızı düşünüyoruz. Karşı tarafın halkına doğrular anlatılmıyor. Tek yönlü bir pompalama yapıldığından dengesizlik oluşmuştur. Bana olup bitenler doğal geliyor. 17.500 faili meçhul terör değil mi? Toplumsal makaslar çok açılmış ve algılar farklılaşmış. Kürt toplumunda sevinç vesilesi olan bir durum, diğer tarafta tepkiyle karşılanıyor.

- "Silahların çare olmadığını, Kürt sorununun çözüm yolunun demokratik yollarla aşılabileceğini savunurken, 'gerilla Türkiye'nin gerçeğidir ve o üniformalarla gitmesi normal' diyorsunuz. Mademki silahlar çare değil, neden silah bırak mıyorsunuz? Barıştan ve siyasal çözümden kastınız nedir?

Birinci talebimiz silahların susması. Operasyon da eylem de olmasın. Yeter artık. Anaların gözyaşları ancak böyle diner.

İkincisi; bu sorunun çözümü için ister alt ister üst düzeyde olsun insanlar bir araya gelmeli ve bunu tartışmalı. Bu gerilla dağdan nasıl inebilir? Kürtlerin kimlik hakları ne şekilde tanınabilir? Bizimle görüşmeleri gerekmiyor. DTP var. Devlet hiçbir zaman DTP'yi muhatap olarak kabul etmedi.

- Açılımın tartışıldığı günden bu yana DTP'liler hiç buraya gelip sizle görüşmedi mi?

Hayır. Bu insanlar zaten olup bitenden çok ürküyor. Bu yüzden semtimize hiç uğramazlar.

- Gelip gitmiyorlarsa, aracı olamazlar. Yeterli inisiyatif sahibi olamazlar?

Bizlerle görüşmelerine gerek yok. Avrupa'daki temsilcimiz Zübeyir Aydar'dır. Daha önce milletvekiliydi. DTP'liler gidip Aydar ile görüşebilir. Devlet DTP'ye biraz inisiyatif tanısa temsilcileri buraya gelir bizimle de görüşür. DTP'den birileri buraya gelirse, hemen tutuklanır. Ya da partileri kapatılır.

- 8 askerin teslim edilmesi sırasında Kandil'e gelip görüşmeler yaptılar ama...

Askerlerin alınması sırasında geldikleri için haklarında dava açıldı. Eğer DTP'ye devlet bir rol biçse önemli gelişmeler yaşanabilir.

- DTP bizi temsil yetkisine sahiptir diyor musunuz?

Hayır, tam olarak öyle demiyorum. Karşı taraf, DTP'ye öyle bir misyon biçse, ben de "DTP bizi temsil yetkisine sahiptir" derim. Ama öyle bir durum yok ki. Şunu söylüyorum: DTP bu süreçte önemli bir rol oynayabilir. Ayrıca bu muhatap alınacak güçlerden biridir. Devlet DTP'yi muhatap alırsa, bu muhataplığı biz de kabul ederiz. Tabii karar verilirken, DTP'nin bizimle diyalog kurması gerekir.

- Mahkemede bir sanık avukata kendini temsil etmesi için noter kanalıyla tam yetki verir. Siz 'işinize gelen yerde temsil edebilir' diyorsunuz. Ara sıra da müdahale ediyorsunuz. Açıkça soruyorum: DTP sizin temsilciniz mi?

Dediğim gibi bizimle müzakere etmek şartıyla burada bir misyon üstlenebilir.

RADİKAL DEĞİLİM ÇÖZÜM TEHLİKEDE

- Yapılanları, atılan adımları tek yönlü olarak küçümsüyorsunuz sanki.

Bir şey yok ki küçümseyelim. Pratik olarak ne yaptılar? Sadece birkaç iyileştirici adım...

-Örgüt silah bıraksa, çözüm barışla halledildikten sonra tekrar şiddet ortamına dönüş olur mu?

Niye ana dilde eğitim alanında yasal bir düzenleme yapılacağı hususu gündeme getirilmiyor? Ana dilde eğitim hakkı bu çözüm perspektifinde yok.

- Tepki için aceleci değil misiniz? 30 yıllık sorunun bir anda çözülmesi mümkün mü? Radikal söylemlerle süreci baltalamış olmuyor musunuz?

Radikal konuşmuyorum. Çözüm kapılarının tümden kapandığını söylemiyorum. Fakat, bu yaklaşımla sorunun çözülmeyeceğini ifade ediyorum. AK Parti'nin kulağa hoş gelen sözleri sorunun çözümünü sağlamaz. Hatta, bu böyle devam ederse tehlikeli bir hâl alabilir.


Sayın Başbakan tarihe geçebilir

Türkiye şunu bilmeli. Kürt halkı vardır ve Türkiye ile birlikte yaşamak istiyor. Çözüme açık olduğumuzu söylüyoruz. Bu da diyalogdan geçer.

Tehlikeli bir hal almaması için atılması gereken adımlar neler? Örgüt olarak siz bu konuda bir takvim verebiliyor musunuz?

Bir kere operasyonların durması konusunda başbakanın ve AKP yetkililerinin net tavır ortaya koyması gerekiyor. Aksi halde tehlikeli durumlar gelişebilir. Bu karşı tarafa samimi bir öneridir. Söylenenler yapılmaz ve yarım bırakılırsa, çözüme karşı olanlar atak yapabilir. Ben bu işin basit ve kolay olduğunu, bir çırpıda Başbakanın bunu halledebileceğini söylemiyorum. Bu ciddi bir mesele. Başbakan Erdoğan bu işi çözerse, tarihe geçer. Ama riskler de var. Sorunu çözmek için mangal gibi bir yüreğe sahip olmak gerekiyor. Başbakan, bu mevcut tavrıyla sorunu çözemez. Çözemediği gibi altında da kalabilir. Çünkü farklı yaklaşımları dayatanlar olabilir. Onun için madem bir adım attı gerisi de gelmeli. Sorun riskli. Özal'ın başına gelenler biliniyor. Öyle basit değil.

- Bu bir tehdit mi?

Hayır, değil. Tehdit gibi algılanıyorsa, sözlerimi geri alıyorum. Başbakan'ın yükü çok ağır. Büyük devrimleri büyük adamlar yapabilir. Başbakan'da bunu görüyorum.

-Başbakan'ın yükünü hafifletmek istiyor musunuz?

Samimi adımları gördüğümüz anda üzerimize düşeni yaparız.

- Samimi değilse, niye öyle bir riskin altına girsin? Diğerleri gibi olayın üstünü örtüp yoluna devam edemez miydi?

Sayın Başbakan macera aramıyor. Sorun Türkiye'nin... Sorumlu kişi olarak çözmek zorunda. Sorunu çözmemek kurtuluş değil. Tansu Çiller, Bülent Ecevit neredeler?

- Yeni barış gruplarının gönderilmesi veya gönderilmemesi hususunda aldığınız herhangi bir karar var mı?

Barış gruplarının gönderilmesi hususunda üç grubun hazırlığını yaptırdık. İki grup gitti ancak Avrupa'dan gelecek grubun gelişi durdu. Henüz yeni bir kararımız yok.

- Kapıyı kapattınız mı?

- Devamı nasıl gelsin? Karşı taraf kapıları kapattı. Eğer tıkanma giderilirse; o zaman düşünürüz.


YENİ GRUPLAR GÖNDERECEKTİK

- Öyle planlamıştık ve bitirdik dedikten sonra adımı başkasından beklemek bir samimiyetsizlik değil mi? Yani onları teste mi tabi tuttunuz?

Devletin savcılarının Habur'da gelen gruba yaklaşımı iyi oldu. Eğer böyle devam etseydi bu iyi şeylere yol açabilirdi. Ama sonra 'şov', 'provokasyon' denildi. İş adetâ ters yüz edildi. Öyle olmasaydı belki de yeni gruplar gelecekti. Bu devletin bir kısmının çözümden yana olduğunu gösteriyor. Eğer çözümden yana olan kesim daha etkili gelirse, çözüm süreci yine gelişebilir. Ama bu kesim etkili olamazsa yeni saldırılar da muhtemel... Operasyonlar artar ve çatışma ortamına tekrar girilebilir.

- Sizin içinizde de çözümsüzlükten yana olanlar var mı?

Kesin yok demiyorum. Ama yönetim olarak çözümden yanayız. Bizde, savaş isteyenler etkili değil.

- Güneydeki (Irak'taki) Kürtler, Kandil'i yayla olarak görüyor. Kürt Federe Hükümeti eski başbakanı Neçirvan Barzani ile yaptığım görüşmede; "umuyorum bir gün silahlar susar, barış sağlanır ve Kandil de güzel bir tatil beldesi olur" dedi. Sizin de böyle bir umudunuz var mı?

Tabii ki umut ediyorum. Ama hayalci de değilim. Türkiye'nin diğer dağları ve güzel yerleri barış, kardeşlik ve birlik mekânı olsun. Ama ne yazık yakın gelecekte bu zor. Ayrıca; bölgede sıkışmış değiliz. Kandil'de de kalmak zorunda değiliz. Gerekirse silahlarımızı alır buradan gideriz.

- Nereye gidersiniz?

Ben sekiz yıl Siirt-Şırnak dağlarında yaşadım. Yine Türkiye'de kalabilirim. Stratejik müttefiklerimden birisi de coğrafyamız!


MAHMUR'DAKİLER GERİ DÖNEMEZ

- Ne olursa veya hangi adımlar olursa örgüt çözüm sürecini hızlandırır ya da yeni gruplar gönderir?

Irak'taki tüm Kürtler bize bağlı değil. Emrimizle hareket etmiyorlar. Mahmur dışında da bazı kamplarda Kürtler yaşıyor. Türkiye'deki korucular ortalık yerde ölüm saçmaya devam ederken Mahmur'dakiler geri dönemez. Çünkü zaten ölüm korkusuyla vatanlarını terk edip geldiler.

- Soruma cevap olmadı.

Biz AK Parti'nin konuyu gündeme getirmesini, Türkiye'nin temel sorunlarını çözme açısından iyi bir girişim olarak görüyoruz. Bunun karşısında; MHP'nin CHP'nin tutumunun ise "aslında öldürme devam etsin. Onur Öymen örneğinde olduğu gibi katliamların hâlâ savunulduğunun" farkındayız. Üstelik bunlar birlik-beraberlik adına yapılıyor. Bu bölücülüktür. Ortada hiçbir şey yokken muhalefet bir bardak suda fırtına koparıyor. Oysa; Türkiye'nin sorunlarını sakin tartışmak gerekir. Çözüm sadece AK Parti'nin görevi değil. Ordu, CHP ve Türkiye'yi seven herkesin görevi. Türkiye şunu bilmeli. Kürt halkı vardır ve Türkiye ile birlikte yaşamak istiyor. Çözüme açık olduğumuzu söylüyoruz. Bu da diyalogdan geçer.

KANDİL'DEN İLGİNÇ NOTLAR
* Beğenerek izledikleri dizi: Bu kalp seni unutur mu? (Diyarbakır Cezaevini hatırlatıyormuş)
* Eleştirdikleri dizi: Konusu PKK olan dizilerdeki kişi isimleri (Asla kullanmadıkları terimler varmış. 'Komutan' gibi...)
* Örgütte artık telefon ve internet yasak.
* Kandil'de radyo olarak sadece BBC Türkçe dinleniyor.
* "Mağarada yaşıyorlar" denilmesinden hoşlanmıyorlar
* Örgüt içindekilerden bazıları anılarını yazıyor. Kürtçe, Soranice (Öz Kürtçe), Türkçe, Farsça, Arapça kitaplar basılıyor.
* Bazıları film senaryosu yazıyor.
* Örgütün kendi içinde dağıtılan bir de gazetesi mevcut.

Murat Karayılan, "Grup göndererek barış adımı attık. Türkiye de operasyonları durdurmalı" dedi.

UYUŞTURUCU VE İÇKİYE KARŞIYIZ

- Size ve bazı PKK'lılara yönelik ABD Maliye Bakanlığı bir karar aldı. Kararın gerekçelerinde haklılık payı yok mu?

Perde arkasını iyi düşünmek lazım. Bu kararın, sorunun köklü çözümünü engellemek için olduğunu düşünüyorum. Bu, Türkiye'ye iyilik mi yoksa kötülük mü düşünmeliyiz. Öte yandan uyuşturucu kaçakçılığıyla ne ilgimiz olabilir ki. Hareket olarak uyuşturucu ticaretiyle mücadele ediyoruz. İçkiye bile karşıyız. Bir de çıkmış diyorlar ki; Avrupa ve Amerika bankalarındaki paralarına el koyduk. Bizim bir liramız bile yok. Neyine el koyuyorlar. Bu iftiradır. ABD gibi süper gücün neden böyle iftiraya ihtiyaç duyduğunu anlamalıyız!

- Sizce niye böyle bir karar alındı?

İşin içinde başka iş var. Böyle bir kararla Türkiye'ye 'sakın ha onları muhatap almayın. Bu sorunu sakın kökten çözmeyin' deniliyor...

- 2003 yılında Musul'da Amerikalılar ile bir temasınız oldu mu?

Evet. Amerikalı yetkililerle temasımız oldu.

- Neler konuşuldu?

O zaman örgüt adına Amerikalılar ile temas kuran kişiler, şu an saflarımızda değil.

AYRILANLARI TEHDİT ETMEDİK Kİ!

- Örgütten ayrılanlar Türkiye'ye dönmek istiyor. İtirazınız var mı?

Onlar bu işin bir tarafı değil. Örgütten ayrılarak Irak'a yerleşen kişiler Türkiye'ye dönmek için gelip bize danışsalar, gitmeyin derim.

- Silah bırakan kişiler örgütü tehdit olarak görüyor. Onlar için tehdit misiniz?

Silah bırakanları öldürmek istesek öldürürüz. Kollarımız uzundur.

- Örgütten ayrılanların çoğu "bana saldırı örgütten gelir" diyor.

Doğru söylemiyorlar. Irak Kürdistan'ında rahat şekilde geziyorlar.

NEDEN EYLEMLERİN MERKEZİ TÜRKİYE?

40 MİLYON KÜRT'ÜN GELECEĞİ TÜRKLERE BAĞLI

Kandil'de karşılaştığımız PKK'lılara yönelttiğim önemli sorular ve verdikleri cevaplar;

-Kürt halkının haklarının verilmediğini bunun mücadelesi için yola çıktığınızı söylüyorsunuz. Kürtler İran'da, Suriye'de ve Irak'ta da var. Üstelik oralarda idam edilen, sürgün edilen Kürtler var. Ama siz eylemlerinizi sadece Türkiye'de yapıyorsunuz. Mademki mücadele ediyorsunuz, eylem yapın demiyorum ama oralarda neden eylemlerinizi göremiyoruz?

Siz Türkiye'nin ne kadar büyük olduğunun farkında değilsiniz. Eğer Türkiye'ye bir kelimeyi kabul ettirebilirsek; bölge ülkeleri istediklerimizi fazlasıyla verir. Türkiye bölgenin anahtar ülkesidir. 40 milyon Kürt'ün geleceği bu ülkenin iki dudağı arasından çıkacak söze bağlıdır.

HESAPLARIMIZI DENETLESİNLER

-PKK uyuşturucu trafiğini yönlendiriyor deniliyor. Bununla ilgili suçlamalara sadece bu yalan diye cevaplamak yeterli mi?

Bize yönelik olarak sürekli uyuşturucu ve kara paradan kazandığımız söyleniyor. Bu tabii ki yalan. Bakın bizim kazançlarımızla ilgili olarak bütün hesaplarımız açıktır. Kendimiz içimizde bu tip iddiaları araştırmak için kurduğumuz 6 kişilik bir komisyon var. Bu komisyona Türkiye'den de müdahil olmak isteyen uzmanlara açığız. Gelsinler incelesinler istedikleri yerdeki hesaplarımıza bakabilirler

http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=425649