Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1661
Kutsal olan vatandır; ordu değil. Ordu, kutsal vatan toprağını korumak üzere organize edilmiş silahlı kurumdur. Değeri, saygınlığı, şerefi bu görevi yerine getirmesiyle ölçülür. Bu görevi yerine getirecek şekilde örgütlenir, ihtiyaçlara göre donatılır ve vatan toprağına yönelik tehditlere, ülkenin çıkarlarına göre görevler üstlenir.
Vatanı koruyamıyorsa, hatta kutsal vatan toprağı için bir tehdit oluşturuyorsa dağıtılır, yerine yenisi kurulur.

Türk Silahlı Kuvvetleri bir NATO ordusu. Ordumuzun kurumsal yapısı, organizasyon biçimi Soğuk Savaş dönemine özgü NATO standartlarına dayanıyor. Diğer NATO ordularının tamamı aradan geçen zaman zarfında köklü birkaç değişimden geçtiği halde, Türk Silahlı Kuvvetleri büyük ölçüde 89 öncesi yapısını sürdürüyor. ABD ordusu başta olmak üzere Batı orduları, bizdeki uzmanlaşmış yapılanma (Kara, Deniz, Hava) yerine, üstlenilen görevlere göre süratli hareket kabiliyetine sahip operatif yapılanmalara geçti. TSK bünyesindeki reorganizasyon faaliyetleri, uzun zamandır konuşulmasına ve tartışılmasına rağmen kayda değer bir ilerleme kaydedemedi.

Bürokratik kurumlar kendi iradeleri ile değişemezler. Evrensel ölçekte, değişime en dirençli bürokratik kurumların ordular olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Değişime karşı direnç geleneklere kutsiyet atfedilerek sağlanır. Orduların kutsiyet halesi içine alınması, çağa uygun değişimlere direnmek içindir. Tarihin gösterdiği üzere ordular en ileri teknolojileri kullanır; savaşın sevk ve idaresi -buna askerin morali de dahildir- tamamıyla akıl ve bilimsel bilgi işidir. Hesabını yanlış yapan bir komutan, ne kadar çok kutsanırsa kutsansın ordusunu zafere götüremez.

Türk ordusu bir NATO ordusu ve hâlâ Soğuk Savaş yıllarının örgüt yapısını sürdürüyor. Sebebi, Sovyetler Birliği'ne karşı ideolojik savaş organizasyonunun, bugün siyasete müdahale imkânı vermesi. "İrtica ile mücadele eylem planı"nın tam olarak Soğuk Savaş dönemi mantığını taşıması bu yüzden tesadüf değil. Fazladan bu yapı ordumuz içinde bir gizli ordu hüviyetine büründü ve "belge"nin gösterdiği üzere ordunun bütünü üzerinde kontrol sağladı. Neyi tartıştığımızı hatırlayalım. "İrtica ile mücadele eylem planı" emir-komuta zinciri içinde hazırlanmış genel harekât planının bir parçası. O zaman şu soru önemli: "Genel harekât planı başka hangi eylem planlarını içeriyor?" II. Başkan'dan Bilgi-Destek Dairesi'ne uzanan bu hiyerarşinin deşifre edilmesi ve tasfiye edilmesi, TSK bünyesindeki gizli ordu yapılanmasının lağvedilmesi anlamına geliyor. Bu gizli yapılanma tam anlamıyla iktidara aday bir siyasî parti özelliği gösteriyor. Tek fark bu partinin emrinde tanklar ve toplar var.

Emrindeki tanklar ve toplarla siyasete giren asker için kahramanlıkla ihanet arasındaki sınır ortadan kalkar. Yeniçerilerden Halaskâr Zabitanlara, uzun askerî tarihimiz bunun örnekleriyle doludur. Bugün Türkiye Cumhuriyeti devletine, vatana ve millete yönelik en büyük tehdit elindeki silahla TSK'yı bir siyasî parti gibi, siyasî rekabet bataklığına süren komutanlardan geliyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak için bu komutanların ve halkına karşı siyasî savaş yürüten silahlı hiyerarşinin tasfiye edilmesi gerekiyor.

Türk ordusundan değil, Türk ordusunun ana karargahını, dolayısıyla beyin merkezini kontrol eden ordu içinde bir ordudan bahsediyoruz. Islak imzalı metni yargıya gönderen ve bu gizli orduyu deşifre eden subaylar ise, vatana yönelik tehdidi askerlik yeminine bağlı kalarak deşifre etmiş oldular. İhbar mektubunda yer alan bilgilerin zenginliği, bu deşifrenin örgütlü olduğunu, dolayısıyla ordu içinde sağduyulu bir refleksin mevcudiyetini gösteriyor. Subaylarımızın % 90'ı birliğinin ve silahının başında, savaşa hazır bekliyor. Sorun karargâhta ve komuta kademesinde.

"Yeni bir ordu kurmak", çağın ihtiyaçlarına ve ülkenin çıkarlarına uygun köklü bir dış güvenlik reformuna girişmek demek. Komutanların siyaset hırsına bu ülkenin birliğini, dirliğini ve refahını neden feda edelim? Evet neden?

"Mevcut komuta kademesini tasfiye edince, yeni orduyu kiminle kuracağız?" diye soranlara cevabı yine tarihten verelim. Ankara'da yeni orduyu kuran komutanların -Atatürk dahil- rütbesi neydi? m.turkone@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=910220
#1662
Hiç kimsenin, askerimizin kahramanlığından şüphesi olamaz. Kahramanlık, bir daha geri dönmeyi düşünmeden ileri atılmaksa eğer, bizim askerimiz dünyaya bu cesaretini defalarca göstermiştir.
İnancımız odur ki, eğer düşman bize savaş ilan etmişse, elimize silah alıp mukabele etmek farz-ı kifayedir. Şayet düşman hududumuzdan içeri girmişse, o zaman onu def etmek farz-ı ayındır. "Ya şehit ya gazi" olmak dışında çare kalmayınca, askerin kahramanlığı da elbette büyük olacaktır.

Ya ordumuz?

Orada biraz durup düşünmemiz lâzım. Çünkü bu sorudan önce "hangi ordumuz?" diye sormamız gerekir. Sipahi Ordusu mu, Yeniçeri Ordusu mu, Nizam-ı Cedit Ordusu mu, Asakir-i Muhammediye mi veya Türk Silahlı Kuvvetleri mi? Tarih şanlı savaşlarımızı anlatıyor. Ama unutmayalım: Askerimiz her zaman aynı ordunun askeri değildi.

Adında "yeni" sıfatı olan Yeniçeri ordusu, Osmanlı Devleti'nin en eski ordusu idi. Zamanla bir çıkar şebekesine ve fesat ocağına dönüştü. Savaş meydanlarında hezimet üstüne hezimet yaşarken, iktidar mücadelesinde zaferler kazandı. Biraz zora gelince kazan kaldırıp, doğrudan yönetime el koydu. Sultan III. Selim çareyi Nizam-ı Cedit adıyla yeni bir ordu kurmakta buldu. Napolyon'un Akka kuşatmasında başarılı olan bu yeni ordu, Yeniçerilerin gadrine uğradı. Hile, desise ve suret-i haktan görünen nümayişlerle ülke iç savaşın eşiğine getirildi ve yeni ordu dağıtıldı. 20 yıl kadar sonra tekrar kurulan yeni ordu, bu sefer Yeniçeri ordusunu topa tutarak ortadan kaldırdı. 1826'da aynı devletin içinde iki Türk ordusunun karşı karşıya geldiğini ve birinin diğerini imha ettiğini unutmamalıyız. Ve tarihimizin bu olayı "vak'a-yı hayriyye" (hayırlı olay) olarak kaydettiğini de...

"İrtica belgesi" bir işaret fişeği oldu ve karanlık köşeler aydınlandı. Kendi halkına, ülkesine ve hatta kendi mensuplarına karşı komplolar, entrikalar çeviren bir fesat ocağı ile karşı karşıyayız. 1807'de Yeniçeri ordusunda bile kimsenin aklına gelmeyecek türden desiseler bunlar. Temel sorunumuz bu fesat üretme işinin ne ölçüde emir-komuta zinciri içinde yapıldığını, bütünüyle kurumsal kimliğin bu işteki rolünü tespit etmek. Tamam, cuntacıları ordudan ayıklayalım; ya fesat ve komplo üreten kurumsal hiyerarşi ve yapı ne olacak? Fesat üretmek Yeniçeri ordusunda, Kabakçı Mustafa gibi birkaç düzenbazın işiydi. Bugün ise, kurumsal yapı içine yerleşmiş bir fesat merkezi yok mu? Gazi Fincan, "Ordu, Doğu Perinçek, Yalçın Küçük, Ergenekon sanıkları, Abdullah Öcalan, Deniz Baykal, Canan Arıtman'dan oluşur" derken gözümüzden kaçan bir "kurumsal kimliği" hatırlatmıyor mu?

Ordunun varlık gerekçesi güvenliği sağlamaktır. Vatandaşlarını suç işleyerek tezgâha düşüren bir ordu ile bir ülkenin güvenliği sağlanabilir mi? Karargâh merkezinde geniş çaplı komplolar, provokasyonlar tezgâhlayabilen bir ordunuz varken "demokratik açılım" yürütebilir ve etnik sorununuzu çözebilir misiniz? Ergenekon sanıklarını kurtarmak için operasyonlar planlayan askerlerinizle hukukunu koruyabilir misiniz?

"Gerçek" olduğu ortaya çıkan belge, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin vatanı ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne karşı, bugüne kadar ortaya çıkartılmış en ciddi tehdidin Türk Silahlı Kuvvetleri'nin içinden geldiğini gösteriyor. Bu tehdidin ortadan kalkması için cuntacıların ordudan ayıklanması yetmez. Bu belgenin hazırlanması emrini veren Genelkurmay İkinci Başkanı'nın başında bulunduğu hiyerarşinin tamamının görevden alınması da yetmez. Hatta ve hatta, bu kurumsal yapıyı sürdürebilmek ve skandalı örtbas etmek için kendi itibarını riske eden Genelkurmay Başkanı'nın istifa etmesi bile bu tehdidi ortadan kaldırmaz.

Türk askerinin şerefini, ülkemizin güvenliğini, Türkiye'nin birliğini, halkın hukukunu, devletin bekasını koruyabilmek için bu "kurumsal yapı"ya son vermemiz ve yeni bir ordu kurmamız lâzım.

Bizim bir Nizam-ı Cedit ordusuna ihtiyacımız var. m.turkone@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=908977
#1663
08/03/2009 ANKARA

Milli Eğitim'de derslik ve öğretmen açığı sürüyor. Öğretmen açığını kapatmak için milli Eğitim'de 48 bin 986 sözleşmeli, 55 bin 786 ücretli (vekil) öğretmen görev yapıyor. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, sözleşmeli öğretmenlerin kadrolu öğretmenliğe geçişleri ile ilgili çalışma yürütüldüğünü söyledi.

MHP Balıkesir Milletvekili Ahmet Duran Bulut'un yazılı soru önergesini yanıtlayan Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, derslik ve öğretmen ihtiyacına yönelik bilgi verdi. Çelik, bir derslikte 30 öğrenci hedefine göre ilköğretimlerde 65 bin 212, ortaöğrenimde ise 14 bin 919 dersliğe ihtiyaç olduğunu söyledi. Çelik, derslik ihtiyacının 35 öğrenci hedefine göre ilköğretimde 39 bin 176 , ortaöğrenimde 7 bin 664, 40 öğrenci hedefine göre de ilköğrenimde 23 bin 71, ortaöğrenim de 4 bin 42 olduğunu kaydetti. Resmi eğitim kurumlarında bazı alanlarda branş fazlalığı bulunmasına rağmen bazı alanlarda da ihtiyaç olduğunu kaydeden Çelik, her yıl bütçe imkanlarına göre şartları tutan kişiler arasından ihtiyaç duyulan alanlara atama yapıldığını kaydetti. Çelik, İLSİS norm modülünden alınan resmi verilere göre 30 Aralık 2008 tarihi itibariyle 48 bin 986 sözleşmeli, 55 bin 786 ücretli öğretmenin görev yaptığını kaydetti. Çelik öğretmenlerin ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili olarak da, "Bakanlığımız personelinin çalışma şartları ile emek-ücret ilişkisi bütünlüğündeki aylık, ek ders ücreti ve diğer özlük haklarında personelin kıdem ve öğrenim niteliği yanında, görevin önemi, görevi çevreleyen şartlardaki zorluk, personelin sorumluluk durumu ile başarı derecesi ölçüt alınarak devletin ekonomik imkanları çerçevesinde iyileştirme sağlanmasına yönelik çalışmalar  sürmektedir" dedi. (Radikal)

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=925069&Date=08.03.2009&CategoryID=97
#1664
Mine Şenocaklı / VATAN

Öyle bir açıklama geldi ki en yetkili ağızdan, paniğe kapılmamak mümkün değil. Sağlık Bakanı Recep Akdağ, domuz gribi salgının Şubat ya da Mart ayında zirve yapmasını beklediklerini söyledi. Ve iki senaryo açıkladı. İyi senaryo da, kötü senaryo da ürkütücü... Kötüsünden başlayalım ki, iyisi biraz daha az ürkütücü olsun! İşte kötü senaryo: Eğer domuz gribi aşısı yapılmazsa 21 milyon kişi hastalanacak ve 5 bin 300 kişi hayatını kaybedecek. Gelelim iyi senaryoya; aşı yapılırsa 1 milyon 800 bin kişi hastalanacak, 400 kişi hayatını kaybedecek. Bu açıklamalar, halkta şok etkisi yaratmakla kalmadı, uzmanlar arasında da büyük tepkilere yol açtı. Sağlık eski Bakanı Rıfat Serdaroğlu, "Bakanın izlediği strateji doğru değil; Azrail'in Türkiye temsilcisi gibi konuşuyor. Bence bu açıklamanın ardında ekonomik kriz ve demokratik açılımla ilgili sıkıntıları perdelemek yatıyor" dedi. Bir diğer eski bakan Halil Şıvgın ise daha teknik bir mesele üzerine sorguladı bu açıklamayı; "Bu aşı ne kadar başarı sağlayacak?" diye... Bir tepki de yine eski bakanlardan Osman Durmuş'tan geldi: "Sağlık Bakanı'nın görevi, çıkacak muhtemel bir salgının reklamını yapmak değil, o salgını önlemektir. Merak ediyorum, dünyada Türkiye'den başka 40 milyon aşı siparişi veren bir ülke var mı?" Tepkiler böyle... Ve bu soruların hepsi de cevap bekleyen türden... Mesele sağlık; şakaya da, polemiğe de gelir yanı yok. İşte bu yüzden 30 yılını göğüs hastalıkları uzmanlığına adamış, 31 yaşında profesör unvanını hak etmiş Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta ile bu tartışmaları ele alalım istedik. Küçükusta'nın bir özelliği daha var, her zaman toplum sağlığını ilaç kartellerinin kâr hırsına karşı cesurca savunması... Biz sadece kitaplarının ismini söyleyelim, siz anlayın; 'Biri Bizi Hasta Ediyor', 'Modern Zaman Hastalıkları' ve pek yakında Hayykitap'tan çıkacak olan kitabı 'Adamın Biri Doktora Gitmiş Gidiş O Gidiş'... Sohbete başlar başlamaz, o nüktedan üslubuyla tavrını belli etti Küçükusta; "Bütün dünyada domuz gribi salgınında ve tedavisinde bir domuzluk olduğundan şüpheleniyorum!" Bu domuzluklar hakkındaki tüm doktorca tanılar ve bilimsel veriler söyleşimizde...

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta, bir domuz gribi salgını olduğunu ama bu hastalığın iddia edildiği gibi çok öldürücü bir hastalık olmadığını söylüyor ve çok iddialı konuşuyor; "Aşıya gerek yok!" Peki neden? "Çünkü domuz gribinin öldürücülüğü binde 1'in çok altında, bugüne kadar dünyada bu hastalıktan ölenlerin sayısı 4 bin 500 civarında. Oysa olağan grip salgınlarından her yıl 250 bin ila 500 bin insan ölüyor. Türkiye'deki kurban sayısı ise yaklaşık 7 bin..." Prof. Küçükusta, bu bilgileri verdikten sonra soruyor; "Sağlık Bakanlığı'nın, domuz gribiyle uğraşacağına bildiğimiz gribe karşı önlem alması daha mantıklı olmaz mı?"

* Hocam, Sağlık Bakanı Recep Akdağ, "Domuz gribinde iki senaryo var. Aşı yapılmaz ve tedbir alınmazsa 5 bin 300 kişi hayatını kaybeder. Aşı yapılır ve tedbir alınırsa 400 kişi hayatını kaybeder" diyor... Bu senaryolar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu kadar panik yapılmasının sebebini anlamıyorum. Sağlık Bakanı'nın grip aşısı fabrikası olsa anlayacağım ama o da yok. Üstelik de kendisinin dürüstlüğünden hiçbir şekilde şüphe etmiyorum. Sağlık Bakanlığı'nda 50 senedir yapılamayan devrim niteliğinde şeyler yaptığını da söylüyorum. Ama domuz gribi aşısında tamamen karşısındayım.

* Neden?

Bir kere grip aşılarının etkinliği biraz da Nasrettin Hoca'nın göle maya çalmasına benziyor. Aşı ancak grip salgınına yol açan virüsle aşıdaki virüslerin uyumlu olması durumunda işe yarıyor. Aşının hiçbir şekilde garantisi yok. Bazen hiçbir işe de yaramayabiliyor. Ve Sağlık Bakanı'nın korkutucu, panik yaratıcı ifadeleri tıbbi olarak da son derecede sakıncalı. Çünkü bağışıklık sistemi insanların ruhsal durumu ile yakından ilgili. Streslerin, korkuların, endişelerin, acabaların vücudun direncini düşürdüğünü gösteren pek çok araştırma var. Vatandaş, Başbakan'dan alışık olduğu üzere 'Bu salgın bize dokunmaz, olsa olsa teğet geçer' benzeri moral verici sözler beklerken Sağlık Bakanı'nın varsayımlara dayanan domuz gribi senaryoları moral bozmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Ben de hastalarıma daima "Prospektüsünde yazmıyor ama aşı yaptırırken mutlaka 'Ya tutarsa' diye iyi dilekte bulunun, kalbinizi ferah tutun. Çünkü iyimser olmanın bağışıklığı kuvvetlendirdiğini gösteren araştırma sayısı, grip aşılarının etkin olduğunu gösteren araştırma sayısından çok daha fazla" tavsiyesinde bulunuyorum! Diyeceğim, bir virüsün kıtalar arasında yayılım göstermesi ve insandan insana bulaşması toplum sağlığı bakımından elbette çok önemli. Ancak, pandeminin insanlar arasında gereksiz bir panik yaratmasına fırsat verilmemesi gerekiyor.

* O zaman hocam şu soruları yanıtlayabilir misiniz? Bu aşı gerçekten gerekli mi, etkili mi, yan etkileri var mı, herkes olmalı mı?

Bir kere domuz gribinin bir pandemi yaptığı kesin, ama dünya çapında salgın demek insanların kitlesel şekilde ölmesi manasına gelmiyor. Önce bu salgın için iyimser olmamızı destekleyen pek çok sebep olduğunu görmemiz gerekiyor. Birincisi, milyonlarca insanın öleceği ileri sürülen salgının o kadar da ağır bir hastalık tablosuna yol açmadığı artık belli oldu. Virüs bulaşan insanların çoğu hastalığı tedavi görmeden ayakta atlatabiliyor. Yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre, domuz gribinin öldürücülüğü binde 1'in çok altında. Bugüne kadar tüm dünyada ölen insan sayısı 4 bin 500 civarında. Oysa olağan grip salgınlarında her sene 250 ila 500 bin arasında insanın öldüğünü biliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü'nün rakamı bu... Olağan grip, domuz giribine göre çok daha öldürücü. İşte esas altı çizilmesi gereken şey bu. Domuz gribinin çok bulaşıcı olduğu da doğru, buna kimse itiraz etmiyor. Ama önemli olan domuz gribinin olağan gripe kıyasla öldürücülüğünün çok daha az olması...

Pandemilerin ağırlık olarak beş derecesi var. Domuz gribi pandemisi ölüme yol açma açısından en alt seviyede... Dolayısıyla eğer Sağlık Bakanlığı vatandaşları salgın bir hastalığa karşı korumak istiyorsa, bunu öncelikle olağan gribe karşı yapması daha doğru olmaz mı?

* Ama önümüzdeki aylarda kitlesel ölümler beklendiği söyleniyor...

'Kitlesel ölümler olacak' lafı tamamen senaryo. Tıpkı Hollywood film senaryoları gibi...

* İyi de Sağlık Bakanı Akdağ, "Eğer aşı yapılmazsa nüfusun 3'te 1'i hastalanacak" diyor...

Böyle olsa bile domuz gribinden ölenlerin sayısı hiçbir zaman olağan grip salgınındaki kadar çok olmayacak.

* Peki bakanlık bunu göremiyor mu?

Göremiyorlar herhalde. Her sene 250 ila 500 bin arasında insanı öldüren bir grip salgını hiç bu kadar gündeme gelmezken, öldürücülüğü son derece düşük olan bir hastalığın öne çıkarılması ve bunun insanlarda panik yaratacak sloganlarla duyrulması son derece yanlış, gereksiz...

* Peki Türkiye'de olağan gripten kaç kişi ölüyor?

Bizde güvenilir rakam yok. Ama Amerika'da her sene grip salgınından ölenlerin sayısı 36 bin. Amerika'nın nüfusu 300 milyon. Kabaca bizden 4 misli fazlalar. Demek ki bizde de 7 bin kişi kadar ölüyor. Ama bizde domuz gribinden ölen bile yok. Bu yüzden, Sağlık Bakanlığı'nın bu açıklamalarından sonra akla gelen pek çok soru var.

* Mesela?

Bir kere domuz gribi virüsünün tabii mutasyonla oluşmadığına ve laboratuar ortamında yaratıldığına dair kuşkular ve bunu destekleyen bulgular var. Yani domuz gribi virüsü, biyolojik silahlar gibi suni olarak üretilmiş ve topluma isteyerek ya da istem dışı bulaştırılmış olabilir. Ve bundan da birtakım ilaç ve aşı üreten firmalar çok ciddi kazançlar sağlayabilir. Mesela pandemi ilanından sonra aşı üreticisi firmalardan birinin borsadaki hisselerinde bir günde yüzde 3.6 gibi çok ciddi artışlar olması, insanın kafasını karıştırıyor.

Bir başka önemli konu da bunun ilk domuz gribi paniği olmaması. 1976 yılında Amerika'da Fort Dix'te askerlerde görülen enfeksiyon bahane edilerek, milyonlarca insan domuz gribine karşı aşılanmış, ama daha sonra böyle bir salgının gerçek olmadığı ortaya çıkmıştı. Üstelik aşı yüzünden 30 kişi ölmüş ve yüzlercesi de ömür boyu felçli kalmıştı. Bu ölümlerin sebebi de Guillain-Barre Sendromu. Bu sendrom sinir sisteminde, kol ve bacaklarda ve solunum kaslarında felçlere ve ölümlere yol açabilen bir hastalık. O zaman aşının Guillain-Barre Sendromu'nu 8 misli artırdığı anlaşıldı. Ve aşı 10 haftalık uygulamadan sonra bu yüzden uygulanmaz oldu.

Aşının yan etkileri olabilir

* Ama aradan 33 yıl geçti. Aşı üretiminde hiç mi yol alınmadı?

Gelişmeler var. Mesela canlı virüs aşıları var, antijenden aşılar var... Benim burada anlatmak istediğim şey başka. Domuz gribi 1976'da çok az sayıda askerde görüldü önce, ama 'Dünya çapında salgın olacak' denilerek milyonlarca Amerikalı aşılandı. 10 hafta sonra ise aşının Guillain-Barre Sendromu'na yol açtığı anlaşıldı. Aşılanan 30 kişi öldü, yüzlerce insan da ömür boyu felçli kaldı. Bu tarihi bir gerçek.

* Bir de deniyor ki, "Geçen ilkbaharda görülen birinci dalgaydı, asıl dalga kışın gelecek." Bu bilgi neye dayanılarak veriliyor?

1510 senesinden beri dünyada meydana gelen 14 pandemi, yani dünya çapında salgına yol açan hastalıklara ait veriler incelendi ve hiçbirinde baharda görülüp, sonra tekrar daha büyük şekilde ortaya çıkan bir salgın olmadığı ortaya kondu. Yani istatistikler bu görüşü de yalanlanıyor... Bir de şu var; 1918'deki İspanyol Gribi'nde 20 ila 40 milyon insan öldü diye biliniyor. Bu da bir H1N1 virüsüydü. Yani H1N1'in insan tipi de var, domuz tipi de... O insan tipiydi. Ölümün sebebi ise antibiyotik olmamasıydı. O zamanki ölümlerin birçoğunun grip sonrası zatürreden dolayı ortaya çıktığı, o zaman henüz antiboyitikler keşfedilmediği için ölü sayısının çok yüksek olduğu biliniyor. Yani aşı olmadığı için değil... Günümüzde çok etkili antibiyotikler var, böyle müthiş bir ölümle karşılaşmayız.

İşin bir de dini yönü var...

* Siz, Domuz Gribi'nin dini bir yönü olduğuna da dikkat çekmiştiniz...

Evet. Domuz gribi virüsünün DNA yapısını inceleyen uzmanlar, salgına yol açan H1N1 virüsünün insan, domuz ve kuş gribi virüslerine ait genetik bir karışımdan oluştuğunu açıkladılar. Dolayısıyla hazırlanacak aşıda domuz gribi virüsüne ait genetik materyal de bulunacak. Aşı içinde domuz virüsü genlerinin bulunması Müslüman ve Museviler'in domuz gribi aşısı olmalarının caiz mi, haram mı olduğu sorularını da gündeme getiriyor. Salgına yol açan virüsün domuz gribi virüsü yerine, ısrarla Meksika virüsü, İnfluenza H1N1 virüsü, 2009 H1N1 virüsü gibi içinde domuz geçmeyen terimlerle isimlendirilmek istenmesi de aşının satışında dini faktörlerin etkisini ortadan kaldırmak için olabilir. Kim ne derse desin, dünyada bu domuz gribi salgınında ve tedavisinde bir domuzluk olduğundan ciddi şekilde şüpheleniyorum.

Kimse çocuklarıma aşı yaptıramaz!

* Bakan Akdağ diyor ki, 'Ben çocuklarıma da domuz gribi aşısı yaptıracağım!'

Ben de diyorum ki, 'Aileme, çoluğuma çocuğuma ve bana kimse domuz gribi aşısı yaptıramaz.' Çünkü hem grip aşılarının etkisi son derece tartışmalı hem de domuz gribi hastalığı öldürücü bir hastalık değil. Üstelik aşının etkinliği ve özellikle de yan etkileri konusunda çok ciddi şüpheler var. Yani domuz gribinden kurtulacağım derken işin ucunda aşıdan zarar görmek, hatta ölmek de var.

* Hocam ben hâlâ ikna olmuş değilim. Öyleyse Bakan Akdağ niye çıkıp böyle panik yaratacak bir açıklama yapsın?

Ben de aynı sizin gibi bu işin mantığını anlayamadım... Sanıyorum ki, Sağlık Bakanı danışmanlarının etkisiyle bu sözleri söylüyor. Mesela Kuş Gribi'nde çok iyi önlem aldılar. Hatta o zaman yazılar yazmıştım, 'Türk'ün kuş gribiyle imtihanı başarıyla bitti' diye... Ama domuz gribinde aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=12.10.2009&Newsid=264172&Categoryid=41
#1665
Bu baharatın içinde bulunan bir maddenin kanser hücrelerini öldürebildiği belirtildi.Köri baharatında bulunan bir maddenin, kanser hücrelerini öldürebildiği belirtildi.

Cork Kanser Araştırma Merkezi bilimcileri, köri yapımında kullanılan zerdaçalın etken maddesi "kurkumin"in laboratuvar ortamında yemek borusu kanseri hücrelerini öldürdüğünü saptadı.

Dr. Sharon McKenna ve ekibi, kurkuminin kanser hücrelerini 24 saatte öldürmeye başladığını gördü.

Uzun zamandır kurkumin maddesinin iyileştirici etkisi bulunduğu düşünülüyordu.

Kanser uzmanları, British Journal of Cancer dergisinde yayımlanan araştırmanın, doktorların yeni tedaviler bulmalarına yardımcı olacağını belirtti.

Birleşik Krallık Kanser Araştırma kurumundan Dr. Lesley Walker, bu araştırmanın, zerdaçalda (hint safranı) bulunan doğal kimyasalların özafagus (yemek borusu) kanserinde yeni tedaviler için kullanılması olanağı sağlayacağını söyledi.

Walker, özafagus kanseri oranının 1970'lerden bu yana yarı yarıya arttığını, bunun obezite, alkol tüketimi ve reflü hastalığındaki artıştan kaynaklanıyor olabileceğini bildirdi.

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/82115-kanserli-hucreleri-olduren-gida-saglik-haberi.aspx
#1666
Yüksek ısıdaki yiyecek ve içeceklere konulan balın besin değeri kayboluyor...Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Güler, balın 43 derecenin üzerinde ısıya maruz kalması halinde besin değerini yitirdiğini, bu derecenin üzerinde süt veya çaya konulan balın tatlandırıcıdan öteye geçmeyeceğini söyledi. ''Domuz gribi'' ile birlikte birçok hastalık için vücut direncinin artırılması için beslenme uzmanları tarafından tavsiye edilen, yüzyıllardır şifa kaynağı olarak gösterilen balın nasıl tüketileceği de önem taşıyor.

Uzun yıllardır arıcılık üzerine araştırmalarını sürdüren Doç. Dr. Ahmet Güler, balın besin değeri korunarak tüketilmesinin son derece önemli olduğunu vurguladı. İçinde yararlı enzimler, proteinler, asitler, vitamin ve mineraller bulunduran balın besin değerinin son derece yüksek olduğunun altını çizen Güler, balın adeta bir enerji ve şifa kaynağı olduğunu hatırlattı. Balın yüksek derece ısıda besin değerini yitirdiğine işaret eden Güler, şu bilgileri verdi:

''Bal 43 derecenin üzerinde sıcaklığa maruz kaldığında besin değerini yitirir, bu derecenin üzerinde süt veya çaya konulan bal tatlandırıcıdan öteye geçmez. Ilık süt, su veya meyve suyuna, çaya konulabilir. Balın kaynatılması ise bütün besin değerini yitirmesine neden olur. Bal yüksek ısıda kaynatıldıktan sonra tüketiciye sunulduğunda buna kesinlikle bal diyemeyiz.''

''KRİSTALLEŞEN BAL KALİTELİDİR''

Doç. Dr. Ahmet Güler, balın kristalleşmesinin ise halk arasında sanıldığı gibi şekerleşmediğini, bunun ''Bal üretiminde şeker kullanıldığını göstermediğini söyledi. ''Kristalleşen bal kalitelidir'' diyen Güler, balın kristalleşmesinin üretilen bitki çeşidine ve üretim yapılan yerin rakımına bağlı olduğunu kaydetti.
Balın buzdolabına konulmaması uyarısında da bulunan Doç. Dr. Güler, buzdolabında balın yapısının bozulacağını hatırlatarak, en iyi saklama koşulunun oda sıcaklığında güneş almayan bir yer olduğunu sözlerine ekledi.

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/82122-balisut-veya-cayla-karistirmayin-haberi.aspx
#1667
Hicretin 12. senesinde Hz. Ebu Bekir'in (ra) zamanında yalancı peygamber Müseyleme'ye karşı Yemame'de savaş açılmıştı. Bu savaşta sahte peygamberler ve destekçileri bertaraf edilmiş, ancak Hz. Ömer'in çok sevdiği fedakar kardeşi Zeyd de şehit olmuştu.
Baba bir ana ayrı olan Zeyd'in ölümüne çok üzülen Hz. Ömer (ra), bir gün Medine'de Mütemmim'le karşılaştı. Mütemmim de, aynı savaşta öldürülen kardeşi Malik için içli şiirler söyleyerek gözyaşı döküyordu. Hz. Ömer, eğer ben de senin gibi güzel şiir söyleyebilseydim kardeşim Zeyd için içli şiirler söyler kendimi birazcık olsun teselli ederdim, dedi. Mütemmim'in cevabı farklı oldu:

-Ey Ömer dedi, şayet benim kardeşim de senin kardeşin Zeyd gibi Müslümanlar safında müşriklere karşı savaşırken ölseydi ben üzüntülü şiirler söylemez, aksine sevinçli mersiyeler dizerdim. Ne yazık ki benim kardeşim müşriklerin safında Müslümanlara karşı savaşırken öldürüldü. Üzüntümün şiddeti imandan mahrum olarak gitmesindendir..

Bu değerlendirmeyi dinleyen Hz. Ömer, Beni şimdiye kadar böylesine gerçekçi sözle kimse teselli etmedi, diyerek rahatladı..

Kısa bir müddet sonra Yemame'de savaşan taraflar barışı sağlayarak birçok kimse imanla şereflenmiş, hatta bazıları da Medine'ye gelerek çarşı pazar rahatça dolaşır hale bile gelmişlerdi. İşte bu sırada Hz. Ömer, kardeşi Zeyd'i şehit eden adamla Medine çarşısında karşı karşıya geldi. Acısını içine gömerek sorusunu şöyle sordu:

-Kardeşim Zeyd'i şehit eden sen misin? Adam sakin bir sesle cevap verdi:

-Ya Ömer, dedi. Üzüntünün derinliğini anlıyorum. Ancak beni önce bir dinle. Ben senin adaletine güveniyorum. Sonra ne istiyorsan onu yap, diyerek inancını şöyle anlattı:

-Zeyd o savaşta beni küfür üzere iken öldürse de şu anda kavuştuğum iman nimetinden beni mahrum etseydi, Zeyd ne kazanırdı beni imansız olarak cehenneme göndermekle?.. Bununla da kalmadı devam etti:

-Ama dedi, Rabb'imin rahmetine bak ki, Zeyd'in eliyle beni cehenneme göndermedi, beni koruyup iman nasip etti. Benim elimle de Zeyd'e şehitlik verip cennetin şehitlik makamına yüceltti. Konuyu şöyle bağladı:

- Sen bu İlahi takdirin hangi yanından üzüntü duyuyorsun ya Ömer? Benim Zeyd'in eliyle küfür üzere ölmeyip bana iman nasip etmesinden mi, yoksa Zeyd'in savaş şartları içinde benim elimle şehit olup da cennetteki şehit makamına yükselmesinden mi? Kaldı ki işte ben artık inkardan vazgeçerek imana gelen mümin kardeşiniz olarak adaletinize teslim oluyorum. Artık takdir sizin yüce adaletinizdedir!.. Bu sözleri derin bir tefekkürle dinleyen Hz. Ömer'in bir vasfı da vakkaflıktı. Yani doğruyu bulunca anında fren yapıp durmak!. Yine öyle oldu. Aynı vasfını burada da göstererek dedi ki:

-Şükrederim Rabb'ime ki, savaşta kardeşimin şehadetine sebep olan katiline, barışta iman nasip ederek bize din kardeşi eylemiş. Adaletimize güvenerek de gelip bize teslim olmakta mahzur görmemiş.. Sözlerini şöyle bağlar Hz. Ömer:

-Tut elimden de birlikte dolaşalım seninle Medine çarşısında. Kimse seni düşmanlık duygusuyla karşılamasın bundan sonra. Biz seninle din kardeşiyiz artık. Savaş gitmiş barış gelmiştir!. Ve savaştaki kardeş katiliyle barışta kol kola yürürler Medine sokaklarında..

Anlaşılan odur ki, barışta bize güvenip iltica eden samimi insanlara karşı bizim tavrımız da, Hz. Ömer misali kardeşçe olacaktır. Yeter ki mültecilerimiz ilticalarında samimi olsunlar, birlik beraberliğimizin de samimi savunucusu durumuna gelmiş bulunsunlar, bir aykırı düşünceleri söz konusu olmasın... a.sahin@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=908566&title=hz-omer-savastaki-kardes-katiliyle-barista-nasil-kol-kola-gezdi
#1668
Bazı şeyler gündelik gelişmeler gibi algılanır. Dikkatimizi yoğunlaştırır, notlar alır, önemini kavramaya çalışır, destekler ya da eleştiririz. Ardından bir başka gelişme olur, öncekini unutturur. Ama bizler her gelişmeyi parça parça takip etmeye, anlamaya çalışırız.

Oysa birkaç günde eskiyen bu gelişmeler tarihin akışını etkileyecek, belki değiştirecek kadar güçlü etkiler bırakır. Bugünlerde işte bu şekilde izlediğimiz, kalıcı etkiler bırakacağına inandığım gelişmelere tanık oluyoruz. Aslında tarihsel nitelikte gelişmeleri izliyoruz.

İlmik ilmik işlenen, sabırla inşa edilen, özveri ve sorumlulukla yürütülen, geçmişe vefa ve geleceğe inançla yoğrulan bir büyük mücadele var önümüzde. Hiçbir şey yapamasak da tanıklık ediyoruz, notlarımızı alıyoruz, kaydediyoruz, anlatıyoruz.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Cuma ve Cumartesi günleri Erbil ve Basra'da olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 15 Ekim'deki Bağdat ziyaretinden sonra Davutoğlu'nun ziyaretiyle Basra'da konsolosluk açılacak. Türkiye Osmanlı'nın çöküşünden sonra ilk kez Irak'ın Şii bölgesine uzanacak. Sadece Türkmenler, sadece Sünniler değil, Şiiler'le de yakınlaşmayı güçlendirecek. Sadece siyasi alanda değil, ekonomik alanda da güçlü ortaklıklar kuracak.

Attığımız her adım geçmişimizden izler taşıyor. Biz geleceğe yönelirken hafızalarımızı canlandırıyor. Basra ziyareti Birinci Dünya Savaşı'nı götürüyor bizi. Osmanlı-İngiliz mücadelelerine. Dünyanın yeniden şekillendiği yıllarda bölgedeki mücadelenin neden bu kadar şiddetli ve acımasız olduğunu yeniden kavrıyoruz.

Ziyaretin bir başka durağı Erbil. İçerideki açılım ve Bağdat'la çok boyutlu ortaklıktan sonra ilk kez Erbil'e bakan düzeyinde ziyaret yapılacak. Bugüne kadar dışişleri bürokratlarının ziyaretlerinin bile büyük yankı uyandırdığını düşünürsek Davutoğlu'nun, Sanayi Bakanı Zafer Çağlayan'la Erbil'i ziyaret etmesinin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır.

Erbil'de ne yapılır, kimlerle görüşülür, neler konuşulur? Sadece Türk şirketlerinin iş hacminin artırılması mı konuşulur? Yoksa, Kuzey Irak yönetimi ile, bugüne kadar ince ince işlenen bir proje mi sonuçlandırılır? Bu ziyaretin, Bağdat'la geçtiğimiz yıl Temmuz ayında temelleri atılan, 15 Ekim'de 48 mutabakat zaptıyla çerçevesi çizilen "entegrasyon" benzeri anlaşmalardan sonra yapılması son derece dikkat çekici. Bugüne kadar kuzey Irak'la görüşmelere azami dikkat sarfeden Türkiye, Bağdat'la ortaklıktan sonra Erbil'e yöneldi. Zamanlama özellikle dikkat çekiyor. Ziyaret muhtemelen çok önemli sonuçlar doğuracak.

Biz notlar alıyoruz sadece. Ama süreci çok yakından izlemek, notların ötesine geçip tanıklık yapmak gerekiyor ve eksik de olsa bunu başarmaya çalışıyoruz. Çünkü bu notlar tarihe düşülmüş notlar olacaktır. Bu yüzden en başından beri Türkiye merkezli hareketliliğin tarihini yazabilmek istedim.

Küçümsense de, iç politik kaygılarla mahkum edilse de, sabote edilmeye çalışılsa da, yaşanan bazı talihsizlikler umutsuzluğu beslese de farklı bir tarihin yazıldığı gerçeği gizlenemez. Namuslu bir değerlendirme bunu gösteriyor. Yapılanları görmezden gelen yaklaşımlar unutulup gidecek ama temelleri atılan ve bugünlerde biraz da hayretle izlediğimiz gelişmeler geleceğe yönelik kalıcı izler bırakacak.

Suriye ile başarılan özgün ortaklık bir başarı öyküsüdür. Irak'la yapılan da öyle. Suriye ve Irak'la birlikte bir bölgesel oluşumun çekirdeği oluşturuluyor. Ermenistan'la yakınlaşma, yüz yıldır varolan bir sorunun aşılmasına kapı aralamadır. Pakistan ve İran'la yürütülen görüşmeler ve anlaşmalar da öyle. Bütün bunlar hepimizi heyecanlandırması gereken bir büyük hesaptır.

Türk ve Suriyeli bakanların ortak toplantıları sırasında Gaziantep ve Halep'te olmak gerekiyordu. Dün İran'la yapılan anlaşmalar sırasında Tahran'da olmak gerekiyordu. Yarın Rusya ile ortak bakanlar kurulu oluştuğunda Moskova'da olmak gerekiyor. İstanbul'u Bağdat'a bağlayan, Şam'a bağlayan ve şimdi Bahreyn'e bağlayacak olan demiryolu açılış töreninde o bölgede olmak gerekiyor.

Atılan her imzanın yanında olmak gerekiyor. Bir gün Belgrad'da, bir gün Bosna'da, bir gün Baku'da olmak gerekiyor. Türkiye müthiş bir motivasyonla hem hem bölgeyi hem de dünyayı hareketlendiriyor. Bu yüzden Paris'te, Berlin'de, Brüksel'de ve başka merkezlerde bugünlerde bütün dikkatler Türkiye'ye yöneldi.

Küçümsemekle, değersizleştirmekle, karşı durmakla eleştiriyi, uyarıyı ayırmak gerekiyor. Bunu yapamayanların tarihe ve bu ülkeye karşı sorumluluk duygusu tartışılabilir.

Birileri tarih yapıyor. Birileri de bu tarihi yazmalı.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=28.10.2009&y=IbrahimKaragul
#1669
TOPUN tüfeğin yenemeyeceği tek güç vardır. Ona "gerçek" derler. O güç döner dolaşır bir gün kendisini dayatır ve kabul ettirir. Galiba Albay Dursun Çiçek imzalı "İrtica ile Mücadele Eylem Planı" başlıklı belge konusunda döndük dolaştık, "gerçeğin kabul edilmesi gereken noktaya" geldik.

Dünkü bir kısım gazetelerde, özellikle de konuyu kamuoyuna "AKP ve Gülen'i Bitirme Planı" başlığıyla duyuran "Taraf" Gazetesi'nde yayımlanan, "İhbar Mektubu", zihinlerdeki kuşkuyu nerdeyse tamamen silecek kadar inandırıcı görünen bilgiler içermekteydi.

Konu yasalarımıza göre "gizli" kalması gereken bir boyut içerdiği ve Ceza Yasamızın hükümlerine göre "yargı sürecini etkileme" gibi bir eylem sayılabileceği için mektubun içeriğine girecek değiliz.

O bağlamda söyleyebileceğimiz tek şey var:

Ortaya çıkan gerçeklerin yasal ve ahlaki sonuçları ne ise herkes, onun gereğini yapmalıdır.

Ama bu mektup olayı başta olmak üzere, konunun bir tarafında bulunan Genelkurmay Başkanlığı bağlamında söylenecek şeyler olduğuna inanıyoruz.

Bizim Silahlı Kuvvetlerimize -bunu derken tabii en üst düzeydeki komutanlarına demek istiyoruz- anlatamadığımız bir şey var:

"Madem ki biz bu milletin en fazla inandığı ve güvendiği bir kurumuz, her söylediğimize inanılır. O nedenle istediğimiz gerçeği istediğimiz şekilde sunarsak bu tartışmasız kabul edilir" diye düşünmek yanlıştır.

Elbet hepimizin bildiği bir gerçektir ama, tekrarlamakta yarar var:

Artık Enver Paşa'nın 70-80 bin askeri Sarıkamış dağlarına gömmesine rağmen kimseye hesap vermediği dönemde değiliz.

O nedenle Silahlı Kuvvetlerimiz, Türkiye'nin 1946'dan beri içinde bulunduğu "demokratik sistem"in gereklerine kendini artık uydurmalı ve "hesap sorulamazlık"tan, "hesap sorulabilirlik" zeminine geldiğini kabul etmelidir.

Bu dediğimiz cuma günleri Ankara'daki gazete muhabirlerine önceden hazırlanmış -çoğu kez içi boş- bir metni okumak ve böylece "kamuoyunu bilgilendirdik" sanmakla tamamlanacak bir şey değildir.

Başka kurumların "saydam" olmasını istemeye ne kadar hakkımız varsa, Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de -ulusal güvenliğin gizli olmasını gerektirdiği bilgiler dışında- aynı şeyi istemeye hakkımız vardır.

Dahası, bunu bizler istemeden bizzat Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yapması yani sivil halk ile kendisi arasındaki cam duvarı kendi elleriyle kırıp halka açılması ilk ihtiyaçtır. Bunun örneklerini Amerikan ve İsrail ordularında bulmak mümkündür.

Komutanlar şunu kabul etmeliler ki, bu ulus kendi askerini her zaman baş tacı etmekten mutluluk duyar. Ama onun, askeri bağrına basmaya her an hazır olmasına rağmen, aynı sıcaklığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nden gördüğünü söylemek mümkün değildir.

"Daha ne yapalım?" diye soranlara, biraz araştırma yapmalarını tavsiye ederiz. O zaman yapacak çok ama çok şey olduğunu göreceklerdir.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12786192.asp?yazarid=1&gid=61
#1670
CHP, Bahçeli, Ergenekoncular gerçeği kabul etmek istemiyorlar, ama Apo işin farkına vardı.. ABD, AB sizi sahiplenmez artık.. İsrail, Mason Locaları, kimse kaybeden ata oynamak istemeyecektir.

Karga besleyenler gözlerini sakınsınlar demiş atalarımız. Giderken bile, milletin değerlerine, inancına, tarihine ve kültürüne karşı hâlâ "topyekun bir savaş" gayreti içindesiniz sanki.

Bu dünya etme-bulma dünyasıdır.
Yine ne demiş atalarımız: "Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste"
Amiral gemisinin kaptanı, kendi donanmasına saldırmaz sayın Doğan..
Gazetelerinizi alıp bakın, internet siteleriniz, televizyonlarınız sex kokuyor.. "Pornocu" eleştirilerinden rahatsız olduğunuzu, siz de açıklamıştınız, TBMM Araştırma Komisyonuna..
"Frikik merakı"nız sizi hangi vadilere savurdu böyle.

O andıçlar, derin devletin Truva atı rolleri... Bize kimse dokunamaz, hesap soramaz, "devlet biziz" havaları.. Allah (cc) serveti ve iktidarı işte böyle halklar ve ülkeler arasında dönüp dolaştırır..
Devletin en mahrem mahfillerindeki belgeler hemen size ulaştırılırdı bir zamanlar. En tepedekiler bile sizden korkardı..

Fon kaynaklı, kur garantili, uzun vadeli kredilerle nasıl da beslendi malum media..
Onun için malum mediaya "örtülü KİT" deniyordu..

Ne oldu şimdi?.
Ben izlemedim, basından tepkileri okudum. Birçok okurumdan mailler aldım. Biri şunları yazmış: "Televizyonda gezinti yaparken Star TV'ye gözüm takıldı. 'İstanbul'da özel bir okulda okuyan 50 civarında ilköğretim öğrencisi, öğretmenleri ile bir camide cuma namazı kıldı' şeklinde bir haber yapmışlar. Sanki karşılarında bir terör örgütü, uyuşturucu kullanan bir grup var. Sanki bir korku filmi izliyoruz. Bir an irkildim, birazdan bomba patlayacak zannettim. Halbuki TV'leri de gezmiştim. 'Bu haberi nasıl atladım' diye içimden geçirirken esas bomba patladı! Meğerse çocukların suçları sadece cuma namazı kılmakmış. Ne istiyorsunuz bizden? Yakamızı bırakın! Artık içinizde hiç mi Allah korkusu kalmadı!? Biraz özeleştiri yapmamız gerekiyor. Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz, ne için yaşıyoruz, sorumluluklarımızı biliyor muyuz? İzlediğimiz kanalların ne yapmak istediğini biliyor muyuz? Bu gazete ve TV'ler bizlere korku filmi izletir gibi yayın yapıyorlar. Unutmayın ki bu kanallar bizler tarafından ne kadar çok izlenirse o kadar reyting yapıyor. İzlendikçe, bizlerle ve bizim manevi değerlerimizle uğraşıyorlar. Onlarda manevi değer diye bir şey kalmamış.."

Sizin bazı gazeteleriniz var. Hani adına Bulvar gazetesi dedikleri cinsten. Hiç bakıyor musunuz? Baştan sona çıplak kadın resmi.. Baştan sona yalan haber. Baştan sona kışkırtma..

Gazetelerinizde çıkan yalan haberlerle bugüne kadar hakkımda birçok dava açıldı. Bazı yazarlarınızın muhbirlikleri ile açılan davalar hâlâ devam ediyor.. Bunu sadece bana değil, herkese yaptınız.

Danıştay saldırısı sırasında neler yazıp-çizdiniz öyle. Media tetikçiliği ya da media linci nasıl bir şey diye soranlara örnek olarak bunu göstermek gerek..

Fethullah Gülen'in ülkeyi terk etmesine yol açan o bir haftalık dönemdeki yayınlarınızı hatırlıyor musunuz?
Ardından adamlarınız bir hafta süreyle benim aleyhime yayına başladılar.. Yalan, iftira, tek sermayeleri buydu tetikçilerinizin..

Sizinkilere karşı hukuk işlemiyordu o zamanlar. 28 Şubat günleri idi çünkü.. Ama gitmedim, direndim..
O gün benim alnım açıktı. Sokaklarda bana sarılan insanlar vardı.. Bugün siz yapayalnızsınız.. Ve eski dostlardan kimse yok çevrenizde..
Ve ama nasıl oluyor da hâlâ, bu ülkenin çocuklarının inanç, tarih, kültür ve kimliklerine böyle hoyratça saldırabiliyorsunuz?. Yoksa eski bir alışkanlık mı?
Mukaddes olan ne varsa ona saldırmak zorunda mısınız?

Barış çabalarına niçin bu kadar karşı çıkıyorsunuz?

Düşünüyorum da, siz mi derin güçleri kullandınız, derin güçler mi sizi? Yoksa ikiniz de birbirinizi mi kullandınız? Al gülüm, ver gülüm.. Ve sonunda bu ülkenin çocukları ödedi bu işin ağır faturasını, kanları, canları, gözyaşları ve alınterleri ile..

Aynı ülkenin çocuklarının kanları ve gözyaşları, çalınan alınterleri üzerinden kendilerine iktidar ve servet üretmeye kalkan insanların varlığını biliyoruz. Sizin onlarla ilişkiniz var mıydı?
Bir gün medianın içindeki derin yapılar deşifre edildiğinde kimin kim olduğunu göreceğiz..
Düşenin dostu olmaz beyefendi.. Bu piyasada vefa yoktur. Ve ayağı kırılan yarış atlarını yaşatmazlar..
Bu saatten sonra siz orada oturamazsınız.. Sizi kimse sırtında taşımak istemeyecektir..
Adamlarınız deşifre oldu.

O adamları orada tuttuğunuz sürece de (tıpkı ötekilerin sizi orada tutmak istememelerindeki sebeple aynı gerekçelerle), başınız beladan kurtulmayacak. Bu adamlar sırtınızda kambur, ayağınızda bukağı, başınızda paratoner olacak.. Siz nasıl derin adamları kullandınızsa, bu adamlar da sizi kullandılar. Bu iş böyledir.. Ava giden avlanır.
Oyun bitti. Şimdi eve dönme zamanıdır.. "Etme bulma dünyası" bu dünya.. Nasıl geldinizse öyle gideceksiniz.. Direnme, bu işin maliyetini ve riskini artırır sadece.. Zaman, tetikçilerin silahlarını sağa sola bırakıp ortadan kaybolduğu zamandır.. Birilerinin de silah gibi, savaş baltası gibi kullandıkları kalemlerini toprağa gömme zamanıdır.. Şecaat arzetme zamanı değil.

Mazoşistseler bilmem.

Gelecek günler, geçen günleri aratacak.. Zararın neresinden dönerseniz kârdır demişler..

Artık askerler de sizi kurtaramaz.. Herkes kendi can derdinde. Siz, Ergenekoncu bir komplo ürünü olduğu artık ortaya çıkan namaza giden öğrencileri hedef gösteren irtica yaygaralarınıza devam edin. Sonuçta, yarın ecel kapınızı çaldığında cenaze namazınızı kılacak 3 kişi de bulamayabilirsiniz. "Nasıl bilirsiniz?" diye sorulduğunda, bugün bu yayınları yapanlar için kim ne diyecektir hiç düşündünüz mü?

Çırpındıkça batacak gibisiniz.. Hadi, "durmak yok, yola devam"! Kim bilir, belki de birileri suçluluk psikolojisi ile ne yaptığını bilmiyordur, ya da öfkesi aklını zail etmiş olabilir.. Hadi, Amiral gemisinin tayfaları, cami ve cemaat haberlerine devam.. Hadi ulusalcı komplolara devam..

Şimdi unutulmak için sessizce kaybolup gitmek zamanıdır.. Hale münasip bir ev ve bir maaş.. Çünkü deniz bitti ve bu işin geri dönüşü yok.. Keskin sirke artık küpüne zarar vermeye başladı..

CHP, Bahçeli, Ergenekoncular gerçeği kabul etmek istemiyorlar, ama Apo işin farkına vardı..
ABD, AB sizi sahiplenmez artık.. İsrail, Mason Locaları, kimse kaybeden ata oynamak istemeyecektir. Onların ilkeleri ve dostlukları yok, sadece çıkarları var. "Şimdi yeni bir aşk lazım" onlara!

O media, mafia, sermaye, siyaset, bürokrasi ve STK'lar arasına gizlenmiş zinde kuvvetlere gelince, kendisi himmete muhtaç bir dede, nerde ki gayrıya himmet ede. Herkes kendi can derdinde beyefendi.. Şair ne diyordu: "Şimdi demir almak günü gelmişse..."

Selam ve dua ile...

Abdurrahman Dilipak - Vakit
adilipak@vakit.com.tr 

http://www.haber7.com/haber/20091027/Doganin-iste-bunun-icin-dostu-yok.php
#1671
Sayın Baykal, Bu size son mektubum.

İzninizle burada bir ayraç açmak isterim.

Geçen salı günkü mektubum üzerine, öncekinde olduğu gibi, beni çok arayan oldu. Ama biri vardı ki onu yazmadan edemeyeceğim.

Kimse kıskanmasın. Türk ve dünya yazınının yaşayan en büyük adı: Yaşar Kemal.

Baba ocağında yalnızca Kürtçe konuşan, ama elliye yakın dünya diline çevrilen öykülerini, romanlarını, söyleşilerini Türkçe yazan, Karacaoğlan dilinin erişilmez doruğu Büyük Usta, "Beni iki yerde ağlattın" diye saat 19'da başladığı konuşmasını bitirdiğinde saat 20'yi geçiyordu. Neler anlatmadı ki!...

O konuştukça acıların, sevinçlerin, umutların salıncağında gidip geldim. Hele orman uğultusunu bastıran aslan kükremesiyle birçok kez yinelediği bir sözü vardı ki, ruhumun kılcalları titriyordu: " Türkler ve Kürtler için en büyük yıkım, diyordu, ayrılmaktır. Bu akılsızlığa kimse kalkışmamalı." Bu yazıları kimilerine yollamamı istedi. Ona, "sağlığına dikkat et. Ülkenin sana çok gereksinme duyduğu günleri yaşıyoruz" dedim. Başka ne diyebilirdim ki?   

Sayın Baykal, bu mektupları okumanın hiç okumamaktan daha yararlı olacağını düşüneceğinize inandığımı belirterek satırlarımı sürdürmek istiyorum.

Bu son mektupta son gülleri atanlar, meslektaşlarınız, daha çok eski Romalı hukukçular olacaklar.

Her şeyden önce başkalarıyla görüşmeden hüküm kurmanızı, hatta bunu bir tür hükümlülük kararına dönüştürmenizi hukuka da uygun bulamıyorum. 

Çünkü binlerce yıldır uyuşmazlıkları diyalektikle, tartışmayla, yüze karşılık, sözlülük, dolaysızlık/doğrudanlık ilkelerine yaslanan duruşmayla iki yanı mutlaka dinleyerek çözen; bu ilkeler kimileyin zor kullanılarak çiğnendiğinde " zor karşısında hukuk çaresizdir" (contra vim non valet ius) ilkesinden yola çıkan hukuka göre, bir insan; bir suç işlemekle suçlansa, yani sanık bile olsa, "eylemi/suçu yasal olarak saptanıncaya dek suçsuz/masum sayılır".

Bu "suçsuzluk karinesi ilkesi", 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları ve 1948 BM İnsan Hakları Evrensel bildirgeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de yerini almıştır, Anayasamızda da (m. 38/4). Ancak kötü bir anlatımla. Çünkü, Anayasamız, küresel anlatımlardaki " suçsuz sayılır" sözcükleri yerine "suçlu sayılmaz" diyerek sadece ulus üstü hukuka ters düşmekle kalmamış, henüz hüküm giymemiş kişinin yalnızca suçlu sayılmadığını belirterek ve bir bakıma suçsuzluğun kanıtlanacağını anıştırarak, sanığın korunması aşamasına geçen çağcıl yargılama hukukunun da gerisine düşmüştür.

Bu ilkeyi tamamlayan bir ilkeye daha değinmek gereğini duyuyorum ve geçiyorum: "Yargı hükmü olmadan kimse cezalandırılamaz" (nemo damnetur nisi per legale iudicium).

Sayın Baykal,

Terörle iç içe olduğunu söylediğiniz Parti hakkında yargı henüz hükmünü vermedi.

O halde sizden "suçsuzluk karinesi ilkesi"ne duyarlılıkla uyduğunuzu sergileyen görüşler, ilkeli duruşlar beklemek toplumun hakkı değil mi?

Bırakalım yargı bu konuda hukukun ne dediğini söylesin önce. Çünkü unutmayalım ki, "Hukukun ne dediğini söylemenin, verilen hüküm uygulanmadığı zaman bile arındırıcı ve iyileştirici bir değeri vardır" (Paul Ricúur).

Tam da bu noktada dile getirilecek bir şey daha var.

Varsayalım ki bu Parti hüküm giydi. 

O zaman bile hukuk şunu söylüyor: "Yargılanmış şey, gerçek sayılır" (res iudicata pro veritate habetur).

Dikkat ediniz. "Gerçektir" değil. "Gerçek sayılır" deniyor.

Çünkü ucu açıktır verilen hükmün. Bir başka hükümle kaldırılabilir yargılanmış şey.

Ama kaldırılmadığı sürece herkes yargılanmış şeye göre davranmak zorunda.

Bu Partinin zaman zaman teröre karşı çıktığı, ama belli bir terör örgütünü kınamadığı doğru.

Ama yine de siz hukukun şu genel kuralını uymalısınız: "Olaylar varsayılmaz, kanıtlanır" (facta non praesumuntur, sed probantur).
O halde varsayılanları bir yana, kararı da mahkemeye bırakalım.

Çünkü mahkemede hüküm kuracak olan "yargıç(lar), hesap yap(a)maz(lar)" (judex est lex loquens). Şu ya da bu kaygılarla, önyargılarla karar ver(e)mezler. "Kanıtları tartarlar, ama (asla) saymazlar" (argumente non sunt numeranda sed ponderanda).

Unutulmamalıdır ki, o Parti ve Başkanı da hukukun koruması altındadır. Çünkü hukukun üstünlüğüne inanan bir hukukçu bilir ki, çok ağır bir suç işlemiş olsa bile, hiç "kimse hukukun korumasından yoksun kılınamaz" (justitia nemini neganda).

Yıllarca yasa koyucu olarak yasalar yaptınız. Biliyorsunuz, o "yasalar koyucusunu (da) bağlar" (leges suum ligent latorem),

Ve "hiç kimse yasa(lar)dan/hukuktan daha akıllı olduğunu düşünmemelidir" (neminem opertet esse sapientiorem legibus).     

Değerli Baykal,

Size iki bin yıl öncesinden bu yana geçerli olan hukukun iç diliyle seslenmeye çalıştım.

Sizin iki kimliğiniz olduğunu biliyorum: Hukukçu ve siyasetçi.

Lütfen siyasetçi kimliğinizin hukukçu kimliğinizi yutmasına izin vermeyin.

Bu ilkelere insanlık nice ağır bedeller ödeyerek ulaştı ve yaşattı onları. Yaşatmak zorunda da. "İnsan derisiyle kaplanmış anayasa"larda görebilirsiniz hepsini.

Siz de yaşatın onları. Savunun. Hukukçu olarak esasen göreviniz de, ödeviniz de bu.

Biz hukukçular şunu asla unutamayız: "Yasaya/hukuka dayanmadan konuştuğumuzda yüzümüz kızarır" (erubescimus, cum sine lege loquimur).

Son diyeceklerim, yineleme pahasına şunlar, Sayın Baykal,

Herkesle görüşün. 2408 yıl önce ölen Sokrates'in insanlığa armağan ettiği diyalojinin ve aynı yaştaki hukukun ilkelerine kıymayın.

Konuşacağınız kişi belki pişman olmuştur, tövbe de etmiştir. Fark etmez ki. Bin kez tövbesini bozmuş olsa da onunla bir dergâhta buluşun, yüzleşin. Sokratesçi yöntemle onu sorgulayın. Hesaplaşın. Ne diyecekseniz yüzüne karşı söyleyin.

Sayın Başbakan önce "görüşmem" demişti. Sonra bu yanlışından döndü. Siz de dönün. Bu, erdemdir.

Sayın Baykal,

Biliyorsunuz, demokrasi uzun soluklu, sürekli yarışlar rejimidir.

Ancak sağlıklı ve doyurucu bir yarış, sık sık birbirini geçebilen yarışçılar arasında olur.

Yarışçılardan birinin ötekini geçmeyeceği önceden kesinlikle belli ise o yarış, göstermelik bir oyuna dönüşür.

Türkiye'de yaşanan, işte tam bir göstermelik demokrasi oyunu.

Çünkü sizin Partinizin iktidar Partisiyle yarış içinde olduğu söylenemez.

Oylarınız, o Partinin oylarının ancak yarısına ulaştı ulaşacak.

Buna yarış denilebilir mi?

Partinizi başa baş yarışan bir öğe durumuna getirmek zorundasınız.

Bu sadece Partinizin yararı için değil, iktidarın ve ülkenin yararı için de böyle.

Çünkü hiçbir iktidar, iktidar seçeneği olmayan bir partiyi ciddiye almaz. Bu yüzden de başına buyrukluğa kayma tehlikesinin kıyısında dolaşır. Yanlışlar yapabilir.

O zaman hepimiz yitiririz.

İktidar da, ülke de, Partiniz de.

Gelin, iktidarla gerçek üstü, bedensiz, bezdirici çene yarışını bırakın.

Sorunları nasıl çözeceğinizi halkımıza duyurun.

Siz de kazanın. İktidar da kazansın. Ülke de.

Gerisi, kırık dökük boş söz ve hovardaca enerji savurganlığı.

Sayın Baykal,

Bütün mektuplarımda bir sorunu anlamak ve çözmek için, ilkin sarsıntıdan doğrudan zarar görenlerle konuşmak, görüşmek gerektiğini açıklamaya çalıştım.

Takdir sizin.

Saygılar ve sevgiler, değerli meslektaşım.

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/sami-selcuk/iki-bin-yil-oncesi-romali-hukukculardan-sayin-baykal-a-mektup-209477.htm
#1672
Sayın Baykal, Geçen yazımda size güller atmayı sürdüreceğimi söylemiştim.

Sözümü tutuyorum.

Ama bu kez gülleri, aynı kuşaktan bir yaşıtınız olarak atacağım.

İzninizle geçen yazımda kaldığım yerden başlayayım.

Sayın Baykal,

Tarih, Lyotard'ın dediği gibi, ilk günahtan bu yana insanın özgürleşmesi yönünde gelişmiştir. Biz Türkler de, elbette bu tarihin dışında, tarih dışı bir toplum değiliz.

AB ile değerlerimizi yeniden gözden geçirme, hukukumuzu yeniden düzenleme, demokrasimizi yeniden kurma dönemindeyiz. Yüzyılın son kuşağının çağ dışı kalıplarıyla, yapay düşsel vaatleriyle, ötekileştirmeyi kışkırtan ve akılcılığı çığ gibi ezen, içi boş, tekelci, demagojik yurtseverlik söylevleriyle toplumların oyalanamadığı baş döndürücü bir hız çağında yaşıyoruz.

Öyle ki, Kanada saniyede 360 trilyon bilgi akışını gerçekleştiren dizgeyi yaşama geçirdi.

Günümüzde ortaya atılan görüşler daha bilgisayara girmeden eskiyor.

Giordano Bruno'nun "karşıtların birliği/çakışması" (coincidentia oppositorum) düşüncesi Heraklit'ten bu yana toplumlara çeki düzen vermekte. Aristoteles'in "en büyük uyuşmalar, karşıtlıklardan doğar" sözü sürgit geçerli.

Kimileri bunları beğenmeyebilir, hatta görmezlikten gelebilir. Ama toplumsal yasalar kimseyi dinlemez. Bize karşın hükmünü yürütür onlar.

Bize düşen en az hasarla ilerlemek.

Strinberg, "Şam'a Doğru" yapıtında bir karaktere şunları söyletir: "Sav, onamadır. Karşısav, yadsımadır. Bireşim, kavramadır. Her şeyi onayarak başlarız. Yadsıyarak yaşarız. Kavrayarak bitiririz. O yüzden tek yanlı olma. 'Ya o, ya bu' deme. 'Hem o, hem bu' de."

Evet, Sayın Baykal, biz aynı kuşağın çocuklarıyız. Yaşıtız. Olgunluk çağını çoktan, Türkiye'deki yaş ortalamasını da yenilerde aştık. Şimdi yalın ve bilgece konuşma, kavrayarak bitirme ve " hem o, hem bu" deme zamanı.

Kartlar karıldı. Destedeki bireysellikler örselenip, biçimsiz bir yığına dönüştürülmeden, başkalıkların bütünü bozmayacak biçimde, dengeli ve birbirleriyle bağlantılı olarak kartları dağıtma zamanı.

Ve de dikkatli, duyarlı olma; aklın, sağduyunun, sağgörünün, vicdanın bileşkesini alma zamanı.

Unutmayalım. Herkes her şeyi görüyor, işitiyor. Körler de görürler. Âşık Veysel, kördü. Ama doğa üzerine en güzel felsefi şiirleri üretti. Sağırlar da işitirler. Beethoven sağırdı. Ama en güzel ezgileri dünyaya armağan etti.

Sayın Baykal, gözlerinizi ve kulaklarınızı kapatsanız bile görüşmediğiniz kişilerin karşınızda durduklarını görecek, söylediklerini işiteceksiniz. Başkalıklara hem alışacaksınız, hem de onların, en uçtakilerin bile yan yana durabildiklerini göreceksiniz.

Bu nedenle gelin, en iyisi diyalektik ve diyalojik yöntemleri işletin. En karşıt ve uç görüşte duran insanlarla yüzleşin. Söyleyeceklerinizi yüzlerine karşı söyleyin. Onların söyleyeceklerini de dinleyin ve değerlendirin. Onları sorgulama sağanağına tutma fırsatını kaçırmayın. Görüşlerini didikleyin. "Hamama girenin terlediğini", "herkesin kendi çarmıhını sırtında taşıdığını" ne siz unutun, ne de onlar unutsunlar. Yararını göreceksiniz.

Ortak olan ve olmayan noktaları saptamanın biricik yolu budur.

Biliyorsunuz, Sokrates kendisini öldürecek zehir hazırlanırken bir flüt parçasını öğrenmeye çalışıyordu. "Bunun neye yararı olacak?" diyenlere şu yanıtı vermişti: "Ölmeden önce öğrenmeme".

Belki siz de, görüşmediğiniz insanlardan bir şeyler öğrenebilir, bir çıkış yolu bulabilirsiniz.

Ama görüşmemekle, yüzleşmemekle bu yararlara kapıyı kapatmış olacaksınız.

Yazık değil mi?

Geçmişimizde, her tür görüş ve inançtaki insanlarla diyalog kurarak toplum dinamizmini gerçekleştiren ve kurtuluş savaşını kazanan bir Atatürk örneği varken, niçin Türkiye birbirini görmeyen ve dinlemeyen körlerin ve sağırların akıl tutulmasına kilitlensin?
Unutmayalım. Demokrasi; sivil toplum ve çoğulculuk bağlamında, uygarca bir arada yaşama sanatıdır, becerisidir.

Bunların çoğu, çevirdiğiniz Sartori'nin yapıtında da var zaten.

Sayın Baykal,

Kabul edelim ki, bellek ve okuma açılarından Türk toplumu henüz yazı toplumu evresinde değil. Söz toplumu evresinde. Belleği zayıf. Söz toplumlarında büyük devrimcileri bekleyen bir tehlike vardır: Sanallaşmak/düşselleşmek.

Atatürk'ün sanallaşmasını, düşselleşmesini önlemek, onun somut uygulamalarından ders alarak örnek olmak,  her şeyden önce kendi Partisine düşer.

Özetlemek gerekirse, kim ve hangi görüş ve inançta olursa olsun, en uçtakiler bile, yan yana gelmeli, konuşmalı, birbirini dinlemeli, önyargısız tartışmalılar. Buluşanları seyredenler, birbirlerini satılmış birer hain ya da düşman gibi görme saçmalığından vazgeçmeli; dünyayı ve yaşamı karşıt ideolojilerden değerlendirenler, birbirlerinin gözlerine bakarak kardeşçe konuşmayı, barış içinde tartışmayı başarmalılar.

Mehmet Akif'le Tevfik Fikret'i, Nazım Hikmet'le Necip Fazıl'ı yan yana tartıştıramayan bir toplumda, yalnızca ak/kara karşıtlığına indirgeme ve kavga vardır. Üreten akıl, gri alan ve barış yoktur. Böyle bir toplum, ortak değerleri, bireşimleri yakalayamaz. Ötekilerle berikiler atomlaşır, "biz" olamazlar. Klişelere, kalıplara, sloganlara tutsak kıldıkları gerçeklerle, "kahrolsun" çığlıklarıyla kendisini tüketir, ilerleyemez, böyle bir toplum.

Şu anda Türkiye'nin en önemli sorunu; geçmişinde karmaşık bir soy kütüğü ve kökeninde "insanın kendi kalabilme hakkı" bulunan, vaktiyle sözcük başına beş kuruşluk cezalar, dil yasakları gibi yanlışlarla beslenip canavarlaştırılan sorundur.

2000'de bir konuşma yapmak için Diyarbakır'a gittiğimde sorunun çapını anlamıştım. Üç büyük salonda beni dinleyen insanların gözlerinde, özgürce kendi kalabilme haklarının ve umudun yanıp sönen kıvılcımlarını gördüm.

Haklıydılar.

Eğer sorumlu bir siyasetçi olsaydım, bu yanlışlardan dolayı halkımın önünde göğsümü gere gere devletim adına özür dilerdim.

Birilerine yaltaklanmak için değil, çözümü kışkırtmak ve devletimin gücünü ve büyüklüğünü ele güne kanıtlamak için.

2006'da Barış Toplantısında hep Türkçe yazan, Türkçenin yaşayan en Büyük Ustası Yaşar Kemal'le yirmi sekiz yıl sonra buluştuk, özlemle söyleştik. Konu yine aynıydı: İnsanın kendi kalabilme hakkı. Bu büyük hak.

Haklıydık.

Büyük Usta zaten sürekli konuşuyor, çiçeklerin çeşitleri çoğaldıkça zenginleşeceğimizi vurguluyor. "Çiçeklere kıymayın!" diye haykırıp duruyor.

Haklı.

Şimdi hem tam demokrasi zamanı, hem de kırılanları onarma, ezilenlerin gönlünü alma zamanı, Sayın Baykal. 

Ortam elverişli. Kimilerinin bu ortamı görmezlikten geldiği günlerde Türkiye; içleri alev alev yanan acılı anaların, şehitlerin anaları Nihanlar ve Akgüller ile dağda ölenlerin anaları Hayriyeler ve Sakinelerin kucaklaşmalarına, barışın simgesi ak başörtülerini takas edişlerine tanık oluyordu.

Bu fırsat kaçırılmamalı.

Doğan çözüm umudu engellenmemeli.

Beklentiler karabasana dönüştürülmemeli.

Saygılar, sevgiler değerli yaşıtım.

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/sami-selcuk/bir-yasitindan-sayin-baykal-a-mektup-208203.htm
#1673
Kurt kapanı, kurtların avlanma şeklinden alınma bir savaş stratejisi, dolayısıyla bir politik strateji.

En güçlü ve saldırgan olan kurt ava saldırır. Sonra güya karşısındakinden korkmuş gibi yaparak kaçmaya başlar. Av kaçan kurdun peşine takılır. Bu sefer çevredekiler daireyi kapatıp avı kapana sıkıştırır, kaçacak yer bırakmazlar.

AK Parti Kürt sorununu çözmek üzere başlattığı süreçle, PKK'nın barış çağrıları ile boşalttığı alanı doldurmaya başlamıştı. Sağdan ve soldan, yani MHP ve CHP'den gelen yıpratıcı saldırılara rağmen ilerlemeye devam etti. Kabul etmek gerekir ki bu ilerlemeyi mümkün kılan en önemli faktör, silah bırakmaya istekli PKK'ydı. 34 kişinin gösterişli tesliminden sonra, şimdi PKK kaçmayı bırakmış ve kovalamaya başlamış görünüyor. Hükümetin frene basması, Başbakan'ın "sil baştan yaparız" sözleri bu yüzden. Daire tamamlandı, AK Parti kurt kapanına girdi.

Dünkü Zaman'da Mehmet Yılmaz'ın "KCK, PKK'nın yerine mi geçiyor?" başlıklı önemli analizi, örgüt cephesinde ince hesapların yapıldığını gösteriyor. "Demokratik açılım" projesinin sahibi AK Parti. Açılım sürecinin, her biri tek başına bu süreci baltalayacak ve durduracak güce sahip dört ana aktörü var. MHP ve CHP sağ ve sol kanatları, PKK asıl cepheyi oluşturuyor; TSK ise ricat yolunu tutmuş durumda. Askerler AK Parti'yi bu sürece arkadan itti, PKK geri çekilerek AK Parti'ye ilerleyeceği alan bıraktı. CHP ve MHP ise iki tarafta AK Parti'nin ayağının kayıp düşmesi için zemini kaygan hale getiriyor.

Öcalan, İmralı'da avukatları aracılığıyla verdiği son mesajlarda 180 derecelik bir dönüşle doğrudan AK Parti'yi hedef alıyor. 34 kişinin gelip teslim olmalarının sembolik anlamlarından biri, Öcalan'ın PKK üzerindeki liderliğini pekiştirmeleri. Çünkü talimatı veren o. Öcalan bu sonuçtan AK Parti'ye, sürece ve kendisine yönelik abartılı sonuçlar çıkartıyor. Sürecin ağır yükünü sırtına alıp ilerleyen AK Parti'ye cepheden saldırıyor. Kendisini de CHP ile MHP'nin durduğu muhalefet mevzisine yerleştiriyor.

"Kurt kapanı" metaforu, "demokratik açılım"a siyasî rekabet perspektifi veriyor. Herkesin bir hesabı var. Dört ana aktör, hasım olarak gördüğü AK Parti ile hesabını göreceği bir fırsat yakalamış oluyor. Kürt sorunu üzerinden siyasî hesaplar görülüyor. Türkiye'nin en önemli sorunu olan Kürt sorunu çözülürken siyasî dengeler değişecek. Bütün aktörler bu durumun farkında ve hesapların ucu alabildiğine kışkırtıcı ve açık. Bu sürecin nihayetinde asker tekrar eski saltanat günlerine geri dönebilir. AK Parti hızla çözülebilir; CHP ve MHP siyasî boşluğu doldurabilir, hatta dışardan bir merkez-sağ parti de Meclis'teki yelpazeye dahil olabilir. PKK (artık onun legalleşmeye çalışan devamı KCK) Güneydoğu'nun tek patronu olabilir. Bu sıraladıklarımın her biri birbirini tamamlayan ve birlikte var olacak sonuçlar. Şiddetin yeniden halkı esir aldığı bu dönemin içinde asker devlet içindeki iktidarını pekiştirmiş, PKK Türkiye'yi bölünme noktasına getirmiş, MHP ve CHP de güçlenmiş olacaktır.

AK Parti'yi kapana kıstırarak hesaplarını görmeye kalkanlar daha büyük bir kapanın içine giriyorlar. Asıl halkın oluşturduğu çembere dikkat etmek lâzım. Duygusal kabarmaların baskın olduğu bu başlangıç evresi geçip, ortalığa sağduyu hakim olunca çözümün sürükleyici gücü siyasî hesapları alt-üst etmeye başlayacak. Dört ana aktör içinde en önemlisi hâlâ askerler. "Bu proje devlete ait değil" dedikleri an, süreç sona erer. Peki ne olur? Hiç kimsenin elinde üzerinde hesap yapılacak bir ülke kalmaz. En başta askerlerin.

Öcalan'ın açılımı, kendisini ve örgütünü meşrulaştıracak bir araca indirgeyen taktik hamlesi, PKK'yı Kürt kamuoyunun kurt kapanına sokmaz mı?

Ava giden avlanır. Halkın kuracağı kapandan hangi siyasî hesap kurtulabilir? Başbakan "Bu işin muhatabı millet" derken meğer çözümsüzlüğün aktörlerini peşinen hesaptan düşürmüş.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=908160
#1674
Yapılan araştırmalar, özellikle kadınların erkeklere oranla kanser belirtilerini dikkate almadıklarını, yıllık kontrollerini yaptırmadıklarını ve bu nedenle de erken tanıda geç kaldıklarını ortaya çıkardı.

Webmd.com'da yer alan habere göre, kanserin önceden görülen semptomlarını görmezden gelen birçok kişinin, erken tanıda geç kaldığı için çeşitli kanser türlerinin tedavisine geç başlandığı belirtiliyor.

Bazı belirtilerin ciddiye alınarak kanseri erken dönemde yakalama şansı olduğunu söyleyen araştırmacılar, dikkat edilmesi gereken belirtileri ise şöyle sıralıyor:

1. Nedensiz kilo kaybı: kadınlar, çaba harcamadan kilo verdiklerinden çok sevinirler. Ancak uzmanlar, istenmediği halde kontrol dışı kilo vermenin kanserin önemli belirtilerinden biri olduğunu söylüyorlar. Özellikle bir ay içinde 5 kilo ve fazlasını verirseniz, birşeylerden şüphelenmek gerekiyor. Böyle bir durumda doktora başvurmalı ve gerekli testleri yaptırmanız gerekiyor.

2. Şişkinlik: Özellikle kadınlarda görülen şişkinlik, yumurtalık kanserinin belirtilerinden biridir. Yumurtalık kanserinin diğer belirtileri ise karın ağrısı ya da pelvis ağrısı, çok fazla yemek yenmediği halde doygunluk hissi ve üriner sistem problemleridir.

Sürekli olarak idrara çıkma da bu belirtiler arasındadır. Eğer şişkinlik problemi her gün görülürse ve birkaç haftadan fazla sürerse mutlaka bir uzmana görünmek gerekiyor.

3. Göğüslerde değişiklikler: Kadınlarda regl döneminde göğüslerde yaşanan değişiklikler dışında eğer göğüste kızarıklık, deride kalınlaşma, pütürleşme görülüyorsa ya da göğüs ucunda şekil değişiklikleri olduysa mutlaka bu işaretleri ciddiye almak gerekiyor. Bunun dışında kadınların her ay kendi kendine göğüs kontrolü yapması gerekiyor. Bu kontrol sırasında göğüste görülen ve ele gelen şişkinlikler varsa vakit kaybetmeden doktora gidilmeli.

4. Kanama: Özellikle düzenli adet gören kadınlarda meydana gelen ara kanamalar ciddiye alınmalı, çünkü bunlar kanser belirtisi olabilir. Ayrıca menopoz döneminde görülen kanamalar da şüphelenilmesi gereken durumlardandır. Yine bu belirtiler de jinekolojik kanserlerin habercisi olabilir.

5. Cilt değişimleri: Herkes cilt kanseri için benler ya da güneş lekelerinden şüphelenmesi gerektiğini bilir. Fakat ciltteki değişimler sadece bunlarla sınırlı değildir. Cildiniz de yersiz kanamalar, cildin hassasiyet kazanması gibi değişiklikler de kanser için önemli belirtilerdir.

6. Yutma zorluğu: Eğer yeme alışkanlıklarınız değişmediği halde yutkunma zorluğu yaşıyorsanız ve sürekli olarak çorba gibi sıvı gıdalar tüketmeye başladıysanız şüphelenmelisiniz. Çünkü, bu belirti çoğunlukla yemek borusu kanserinin habercisi olabiliyor.

7. Dışkıda kan: Dışkıda kan kolon kanserinin belirtileri arasındadır.

Çoğunlukla hemoroid olarak şüphelenilen ve görmezden gelinen bu belirtiyi hafife almamalısınız. Böyle bir durumdan şüphelendiğiniz zaman doktora başvurmalısınız. Teşhis için kolonoskopi yaptırmanız gerekebilir.
8. Şiddetli karın ağrısı ve depresyon: Karın ağrısıyla birlikte depresyona giren kadınların mutlaka check up yaptırması gerektiğini söyleyen araştırmacılar, depresyon ve pankreas kanseri arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorlar.

9. Hazımsızlık: genelde hamile kadınlar kilo almaya başladıkları andan itibaren hazımsızlıktan şikayet ederler. Ancak, ortada hamilelik gibi bir durum yoksa hazımsızlık mide, yemek borusu ya da gırtlak kanserinin belirtisi olabiliyor.

10. Ağızda değişiklikler: Özellikle sigara içenlerin dikkat etmesi gereken ağızdaki beyaz yaralar ya da dildeki beyaz lekeler ağız kanserinin erken belirtileri arasındadır. Böyle bir durumda diş hekiminize ya da uzman bir doktora danışmanız gerekiyor.

11. Ağrı: Sürekli olan ve uzun süre devam eden ağrılar şüphelenmeniz gereken durumlar arasında yer alıyor. Bir yeriniz sürekli aynı şekilde ağrıyorsa ve geçmiyorsa ihmal etmeden bir doktora gitmelisiniz.

12. Lenf bezlerinde değişiklik: Kol altınızda ya da boğazınızda yutkunurken lenf bezlerinde zorlanma ya da bir şişlik hissederseniz hastalıktan şüphelenmeniz gerekebilir. Eğer şişlikler bir ay içinde giderek büyüyorsa risk olduğu anlamına geliyor. Bu durumda biyopsi yaptırmanız gerekebilir.

13. Ateş: Grip ya da bir enfeksiyonda kaynaklanmayan bir nedenden dolayı ateşleniyorsanız, kanserden şüphelenmelisiniz. Ateş çoğunlukla kan ve lenf kanserinin erken dönemde görülen belirtisidir.

14. Yorgunluk: Diğer birçok hastalığın belirtisi olan yorgunluk, kanserin de belirtileri arasında yer alıyor. Genel olarak kanserin ileri aşamalarında görülebildiği gibi erken dönemde şikayetler arasında yer alabilir. Yorgunluk özellikle mide, kolon ve kan kanseri belirtilerindendir.

15. Öksürük : Öksürük çoğunlukla grip, nezlenin belirtisi olarak kabul edilir. Fakat öksürüğünüz üç ya da dört haftadan fazla sürüyorsa, şüphelenmeniz gerekiyor. Böyle bir durumda özellikle de bir sigara tiryakisiyseniz doktorunuzdan boğazınızı kontrol etmesini, akciğerlerinize bakmasını istemelisiniz.
#1675
Bir depo benzinle daha fazla yol gidin

Akaryakıta gelen üstüste zamlarla beraber artık otomobiller kullanılamaz hale geldi. Bir depo benzinni maliyeti, 55 litre depolu araçlar için 185 TL'ye yükseldi. İşte az yakıt tüketmenin yolları:

Burak Taşçı'nın haberi

Her geçen gün gelen zamlarla beraber otomobillerin kullanımı neredeyse ikinci plana bırakıldı. Zamlarla birlikte daha az yakıtla daha çok yol almanın yolları aranır oldu. Bunun için öncelikle aracınızın periyodik bakımlarını zamanında yaptırmanız lazım.

Otomobiliniz haddinden fazla yakıt tüketiyorsa bunun sebebi ya otomobilin kendisinden ya da sürücüden kaynaklanmaktadır.

Bu maddeleri uygulayarak yakıttan tasarruf sağlayabilirsiniz...

1- Hız limitlerine uyun. Kurallar hem güvenliğiniz açısından hem de aracınızın az yakmasına olanak sağlar.

2- Kalkış yaparken gaza çok fazla yüklenmeyin. Otomobillerinizde debriyajın kavrama noktasına gelindiği anda hafif gaza basarak kalkış yapın.Bu size yüzde 20 oranında tasarruf getirecektir.

3- Aracınızı yüksek devirlerde kullanmayın. Devir ne kadar yükselirse yakıtta o orantıda artar. Yüksek devirli otomobil kullanmak motor aksamına büyük zararlar verebilir. Motor devrinizi 2500'ü geçmeyecek şekilde ayarlayın. Vites değişim aralığınız 2000-2500 devir olmalı.

4- Yolda direksiyonu düz bir biçimde tutun. Zigzaglar çizerek ilerlerseniz yapacağınız kilometre uzuyacağı için yakıt tüketimi artacaktır.

5- Hızlanacağınız zaman gaza birden yüklenmeyin. Birden yüklendiğiniz zaman motor boğulup bayılacaktır. Gaz pedalına yavaş yavaş basarak hızlanmanızı sağlayın.

6- Sert fren ve gaz kullanımından kaçının.

7- Sürüş esnasında camların kapalı olmasına özen gösterin. Açık camlar paraşüt etkisi yapar. Camları minimum düzeyde açık tutun. Bu sayede rüzgara karşı olan direncin azalacağı için yakıt tüketimi de düşecektir.

8- Lastik kullanımınıza dikkat edin. Mevsime göre lastiklerinizi değiştirin. Lastik havalarını fabrikanın verdiği oranlarda tutun. Akaryakıt istasyonlarına gittiğinizde mutlaka lastik basınçlarını kontrol edin.

9- Fabrika çıkışında araç nasılsa o şekilde kullanmaya özen gösterin. Araca takılacak olan aksesuarlar rüzgara karşı mukavemet göstereceğinden yakıt tüketiminiz artacaktır.

10- Yeni nesil araçlarda cut-off (yakıt kesme) sistemi mevcut bulunmaktadır. Cut-off, araçlar viteste yokuş aşağı inerken yakıt tüketimini sıfıra çeker. Bunun için yokuşa geldiğinizde kesinlikle vitesi boşa atmayın. Vitesi boşa atmak hem frenleme mesafenizi uzatacaktır hem de yakıt sarfiyatınızı arttıracaktır.

11- Otomobilinizin debriyajının kavrama noktasına dikkat edin. Aracın debriyajı çok yukarda kavrıyorsa debriyajınızın ömrü tamamlanmış demektir. Ömrü tamamlanan debriyaj yakıtı arttırır. Araçta istenmeyen performans kayıplarına yol açar. Aracın gazına yüklenince istediğiniz gücü alamıyorsanız ve debriyajınız yukarıda kavrıyorsa yetkili servise başvurarak debriyajınızı kontrol ettiriniz.

12- Aracınızda gerekmedikçe aydınlatma ekipmanlarını kullanmayın. Çünkü şarj dinamosu gücünü motordan alıyor. Motor şarj dinamosunu döndürmek için ek güç ihtiyacı duyuyor.

13- Gerekmedikçe klimayı açmayın. Klima yüzde 30-40 oranında fazla yakıt harcamanıza neden olur. Eğer klima kullanacaksanız ilk önce aracın içini havalandırın. Ardından klimayı açın.

14- Aracınızın motoruna katkı koyacaksanız PVC karışımlı katkılardan kesinlikle koymayın. Motor ısınınca PVC maddesi eriyerek motor içinde istenmeyen yerlere yapışır. Motorunuzun ömrünü azaltır. Bor katkılarını kullanın. Bu sayede yakıt tüketiminiz düşmüş olur.

http://www.haberturk.com/ekonomi/haber/182084-Az-yakitla-cok-yol-gitmenin-formulu.aspx
#1676
"Fatiha'sız namaz olmaz"

SORU: Farz namazlarının kılınışında niyet edip imama uyuyor, ayakta durduğumuzda imamın "Allahu ekber" demesiyle namaza başlıyoruz. Subhaneke'yi okuduktan sonra (öğle, ikindide) imama uymamız durumunda bizim de Fatiha ve zamm-ı sureyi içimizden okumamız gerekir mi? (Nadir Dalkılınc)

CEVAP: Hanefi fıkıhçılarına göre imama uyan için açık ve gizli okunan namazlarda imamın okuması yeterlidir. Cemaat susar. Ama diğer üç mezhep imamlarına göre açık ve gizli okunan namazların hepsinde cemaatin de Fatiha okuması gerekir. Çünkü Peygamberimiz, Fatiha'sız namaz olmayacağını vurgulamıştır. Onun için imam Fatiha'yı bitirince biraz susar ki cemaat de kendi içinden okusun. Zaten öğle, ikindi namazlarında gizli okunduğundan, imamın okumasını dinleme sorunu yoktur. Herkes kendi içinden Fatiha okur ama sure okunması gerekmez. Benim kanaatime göre açık okunan akşam, yatsı ve sabah namazlarında imamın okuması yeterlidir. Ama gizli okunan öğle, ikindi namazlarında cemaatin de Fatiha okuması gerekir. Namazda susmak yerine elbette Fatiha okumak daha iyi ve sevaptır. Zamm-ı sure okumak tabiri yanlıştır. Zamm-ı surenin anlamı, Fatiha'ya sure eklemek demektir. Yoksa Kur'ân'da zamm-ı sure diye bir sure veya ayet yoktur. Ama kimse bu inceliği bilmiyor. Bazı imamlar da "zamm-ı sure okumak" diyor.

Prof. Dr. Süleyman Ateş

http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Fatihasiz_namaz_olmaz&tarih=14.09.2009&Newsid=259345&Categoryid=4
#1677
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seraceddin Çom, ''Vatandaşlarımız, aşırı panik ve heyecana kapılmadan gereken tedbirleri alsınlar." dedi. Çom, virüsün belirtilerini şöyle açıkladı:

Seraceddin Çom, Ankara'da domuz gribinden bir kişinin yaşamını yitirmesi nedeniyle AA muhabirine yaptığı açıklamada, domuz gribinin Türkiye ve dünyada şimdiye dek çok ağır seyretmediğini, vakaların büyük çoğunluğunun hastalığı ayakta geçirdiğini söyledi.

Domuz gribi nedeniyle hastaneye yatışların nadir olduğuna işaret eden Çom, ''Çok nadiren de olsa birtakım yan etkilerle komplikasyonlarla karşılaşabiliyoruz. Ama bu her hastada böyle olacağı anlamına gelmez'' bilgisini verdi. Çom, vatandaşlara, aşırı panik ve heyecana kapılmadan gereken önlemleri almalarını, Sağlık Bakanlığı'nın uyarı ve duyurularını izlemelerini önererek, kişisel korunma önlemlerinin alınmasının önemini vurguladı.

-''GENÇ ERİŞKİN KİŞİLERDE ÖLÜMLERE SIK RASTLANMIYOR''-

Domuz gribinin yaygınlaşmaması ve ölümlü vakaların olmaması için aşıları bir an önce Türkiye'ye getirmek için çaba gösterdiklerini ifade eden Çom, domuz gribinden korunmada aşının etkisine dikkati çekti.

Çom, normalde genç erişkin kişilerde domuz gribinden ölümlere çok sık rastlanmadığını, bu kişilerin hastalığı daha kolay atlattıklarını bildirdi.

Çom, Ankara'da yaşamını yitiren kişinin, altta yatan bir başka hastalığının bulunup bulunmadığını da araştırdıklarını kaydetti.

Vatandaşların her grip belirtisinde hastaneye gitmelerinin gerekmediğini belirten Çom, ''Ancak nefes daralması, morarma, düşmeyen ateş halinde gecikmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulmalı'' uyarısında bulundu.

Çom, bilinçli hareket edilmesi durumunda bu sürecin en az zararla atlatılabileceğini sözlerine ekledi.

AA

http://www.haber7.com/haber/20091024/Nefes-daralmasi-ve-morarma-varsa.php
#1678
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, ''sadakatsiz davranan'' kocayı ağır kusurlu sayarak, eşine 100 bin lira manevi tazminat ödemesine ilişkin yerel mahkeme kararını onadı.

İstanbul'da kuyumculuk yapan kocaya, eşi, aldatıldığı iddiasıyla boşanma davası açarak, kendisi için 2 bin 500 lira, çocukları için 5 bin lira nafaka ve 150 bin lira maddi, 300 bin lira manevi tazminat istedi.

Kadıköy 1. Aile Mahkemesi, davalı eşin ''sadakatsiz davranarak ağır kusurlu'' olduğunu belirterek, davacı eşine çocukları için 2 bin lira, 150 bin lira maddi, 100 bin lira da manevi tazminat ödemesine hükmetti.

Davalı eşin kararı temyiz etmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, ''daha uygun miktarda manevi tazminata'' karar verilmesi gerekçesiyle, yerel mahkeme kararının manevi tazminata ilişkin kısmını bozdu, diğer kısımları onadı.

Yerel mahkeme, ''aldatan eşin mali durumunun Türkiye'deki normal yaşam standardının üzerinde olduğunu, bu nedenle manevi tazminatı ödeyecek durumunun bulunduğuna'' işaret ederek, ilk kararında direndi.

Direnme kararının temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurul tarafından görüşüldü.

Kurul, Kadıköy 1. Aile Mahkemesi'nin ''100 bin lira manevi tazminat ödenmesine'' ilişkin direnme kararını onadı.

AA

http://www.haber7.com/haber/20091022/Sadakatsiz-koca-tazminat-mahkumu.php
#1679
AHMET Türk'ün ılımlı çağrıları, "Zafer falan yok ortada, kazanan, kaybeden yok" gibi makul konuşmaları havada kalıyor.
"İlk gün heyecanı" diyebileceğimiz beşeri duyguların ötesinde, örgütlü bir "siyasi savaş" yapılıyor.
Dağdan inenlerin getirdiği "mektup" bir uzlaşma ve barış arayışının değil, bir siyasi savaşın yol haritasını yansıtıyor. Tek bir örnek: Ahmet Türk, "açılım"ın önünü açmak gibi iyi bir niyetle, "Anayasal güvence talebimizi geri çektik" diye konuşmuştu. Amacı çıtayı aşağıya çekerek uzlaşılabilir bir zeminin oluşmasına katkıda bulunmaktı. Halbuki PKK'lıların getirdiği "mektup"ta "Kürt kimliği temelinde anayasal güvence" vurgusu yapılıyor.
Tablo şudur: Öcalan'ın şahsına kilitlenmiş bir siyasi savaş makinesi ve kitleleri karşılıklı ajite eden maksimalist talepler!
Böyle bir yapıda Ahmet Türk'ün itidal çabası elbette boşa gidiyor.

Totaliter yapı
DTP ve selefi olan partilere bir bakın: Öcalan daima kadro değiştiriyor, siyaset sahnesine hep yeni isimler sürüyor. Bu yüzden Kürt siyasetinde bir türlü "politik tecrübe" ve "politik olgunluk" oluşamıyor.
Lenin'in totaliter "öncü parti" modelini uyguluyor: Kitlelerin katılımına dayanan demokratik bir örgütlenme değil, kitleleri savaşa sürmek için teşkilatlanmış totaliter bir cihaz, Leninist terminoloji ile, bir "aparat" yani!
Siyaset sahnesine sürekli yeni "kullar" sürdüğü için partiler de şahıslar da bağımsız kişilik ve siyasi olgunluk kazanamıyor, "alet" ya da "aparat" olarak kalıyor.
"Kul" sözü benim değil. Hareketi baştan beri 'içeriden' izleyen gazeteci Kürt aydını Eyüp Demir, Öteki Kürtler adlı son derece önemli yeni kitabında şunları yazıyor:
"Bu görüntüde PKK'nin öncü parti modelinin de ciddi bir payı vardır. İktidarı, gücü ve yetkiyi elinde tutmak isteyen ve her şeyi kendine bağlayan merkeziyetçi öncü parti anlayışı, legal hareketi tıkanma ve kendini tekrar etmenin eşiğine getirmesinde rol aldı. Zaman içinde de legal hareket, giderek devlet ve toplum nezdinde marjinalleşen, zenginlik olarak görülebilecek farklı renkleri yadsıyan, tekçi bir anlayışa dönüştü. Hareketin sekter ve dar kadrocu bakışı, özgür bir kişiliğin geliştirilmesinin yerine 'kulluk' veya 'uysallığı' esas aldı." (Sf. 217)

Vakit varken...
Karşımızda demokratik bir Kürt hareketi olsaydı sorun kolay çözülürdü. Çeşitli görüşler ortaya çıkardı, ortalama noktalarda çözümler geliştirilebilirdi.
Halbuki şimdi, terör bir kenara, siyasi örgütlenmesi bile totaliter nitelikte olan bir "aparat"ın ajitasyonlarıyla, maksimalist talepleriyle, dayatmalarıyla karşı karşıyayız!
O halde açılım yanlış mı?
Açılım yanlışsa, otuz beş bin kişinin ölmüş olması doğruydu demektir!
Açılım doğrudur ama etnik milliyetçi hareketin totaliter ve ajitatif karakteri, sürecin ne kadar zor ve riskli olduğunu gösteriyor.
Totaliter yapıları uzun vadede çözecek olan yine demokrasi ruhudur.
Bu süreçte, özellikle açılımı heyecanla destekleyen liberal aydınların bu totaliter yapıyı, bu maksimalist talepleri, bu siyasi ajitasyonları şiddetle eleştirmesi gerekiyor.
Demokrasiyi, bu totaliter yapıya karşı da aynı heyecanla savunmak gerekiyor!
Hiçbirimiz unutmayalım: Önümüzdeki en büyük tehlike taşkınlıkların tırmanarak çatışmalara dönüşmesidir. Bir defa kontrolden çıkarsa, felaketi zapt etmek mümkün olmaz!

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1153117&AuthorID=62&Date=22.10.2009&b=En buyuk tehlike&a=Taha Akyol&ver=80
#1680
Domuz gribi aşısının pazarı iştah kabartıyor. Gripten şu ana kadar 1,5 milyar dolarlık aşı sattıklarını belirten ilaç şirketi yetkilileri; bu sektörden elde edecekleri yıllık kazancın dudak uçuklatacak boyutunu böyle açıkladı.

İmalatçı şirketlerin, domuz gribi aşısından, yıllık 49 milyar dolarlık kar edebilecekleri belirtiliyor.

Büyük ilaç şirketlerinin, şimdiye kadar 1,5 milyar dolarlık aşı sattıkları ve milyarlarca dolarlık aşı bağlantısı yaptıkları, salgınların bu miktarı misliyle artıracağı belirtiliyor.

İlaç şirketlerinin, domuz gribi aşısı yanı sıra, 1 milyar doların üstünde de, mevsimsel grip aşısı sattıkları kaydediliyor.

Bu arada, grip virüsüne karşı etkili ilaçların satışlarının da, geçen yıla göre ikiye katlandığı ifade ediliyor.

Öte yandan, ABD'de salgın mevsimi yaklaşırken, domuz gribi aşısının yeterince üretilip piyasaya verilemediği kaydedildi.

ABD'de, yönetimin 120 milyon dozluk aşıyı piyasa vermeyi planladığı daha sonra bunu 45 milyona indirdiği, ancak henüz 13 milyon dozun piyasada olduğu ifade ediliyor.

Embriyonlu (döllenmiş) yumurta ile gerçekleştirilen ''inaktivasyon test''lerinin uzun sürmesi nedeniyle, hemen piyasaya verilemediği, bu nedenle, testleri hızlandırıcı teknikler üzerinde çalışılması gerektiği vurgulanıyor.

Uzmanlar, yetişkinlerde tek dozun, ancak 10 yaş altındaki çocuklarda iki dozun gerekli olacağını ve aşı hesabının da buna göre yapılması gerektiğine dikkati çekiyorlar.

AA

http://www.haber7.com/haber/20091022/Domuz-gribi-asisinda-yillik-rant-dudak-ucuklatiyor.php