Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1681
Profesör Mümtaz'er Türköne, Kürt sorununun çözümü için Öcalan'ın da dahil edileceği bir genel affın şart olduğunu söyledi. Türköne, Osmanlı'nın isyan bastırırken, elebaşıları affedip, 'Başıbozuk paşası' olarak sürüp, maaş bağladığını hatırlattı. Abdullah Öcalan için de benzer bir fomül uygulanmasını gündeme getirdi: 'Apo da Bodrum Türkbükü'ne gönderilebilir' 
 
Siyasetbilimci ve Zaman Gazetesi köşe yazarı Prof. Dr. Mümtaz'er Türköne, Akşam'dan Şenay YILDIZ'a konuştu:

Kürt konusundaki çalışmaları ile oldukça iyi tanınan bir isim olan Türköne, Kürt açılımı kapsamında Polis Akademisi'nde düzenlenen üçüncü çalıştaya da davet edilen isimlerden. 'Türklük ve Kürtlük' adlı kitabı ile Türkiye'nin Kürt açılımına neden ihtiyacı olduğunu anlatan Profesör Türköne, Osmanlı'nın isyanları bastırmak için ele başıları affedip, paşalık rütbesi vererek maaşa bağladığını anımsattı ve şu öneriyi yaptı: 'Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum. Yani Apo'ya paşa rütbesi verilebilir. Osmanlı mantığıyla yaklaşırsanız, Bodrum Türkbükü'ne gönderilmesini öneriyorum'. Mümtaz'er Türköne'nin sorularımıza yanıtları şöyle:

- 12 Eylül davasından yargılandınız? O dönem Kürt sorununa nasıl bakıyordunuz?

12 Eylül öncesi Kürt sorunu Türkiye'de sol siyasetin konusuydu. Bizim de sosyalistlerin, Marksist-Leninistlerin arasında bir fraksiyon olarak gördüğümüz bir gruptu. Türkiye'nin Kürt siyasal hareketi ile tam olarak yüz yüze gelmesi PKK'nın 1984'te Eruh baskınından sonradır. Sanıyorum pek çok kişi de ilk kez o zaman bir ayrılıkçı Kürt hareketi ile karşılaştı.

- 12 Eylül süreci sonrası Çiller'e yazdığınız söylenen 'vatan için kurşun atan da, sıkan da şereflidir' sözü çok tartışma yarattı. O dönem mi MHP çizgisinden kaymaya başladınız?

12 Eylül sonrası Türkiye'de ideolojik kutuplaşmalar çöktü. Bu nedenle, MHP çizgisinde kırılma veya değişme değil, 12 Eylül'den sonra Türkiye'de her şey değişti, biz değişmedik. Tansu Hanım'la ilgili bana atfen söylenen bu söz benim değil. Kimin yazdığını söyleyemem ama liderlerin söylediği sözler -başkaları yazsa da- onlarındır. Abdullah Çatlı ile 12 Eylül öncesi aynı ülkü ocakları genel merkezinde çalıştık. Çatlı'nın Susurluk kazasında ölümü üzerine benim kendisi ile yakınlığım bilindiği için bu söz bana atfedildi. Ama ben yazmadım. Asıl maceram şu: 12 Eylül sürecinde birçok insan öldü veya geleceğinden oldu. Ben 'biz niye vuruştuk?' sorusunun sadece gençlik ideolojimizle açıklanabilecek basitlikte olmadığını gördüm. Mülkiye'de siyaset bilimi diploması aldıktan sonra, kendimi akademik çalışmalara verdim. Bilimsel disiplin insanı çekiç ve örs gibi vura vura şekillendirir. Artık kendini ideolojilerin dünyası ile sınıflandıracak bir tarafın kalmaz. Ben bilimsel çalışmanın şekillendirdiği bir insan olup çıktım. Herhangi bir ideolojik tercihle olaylara bakmıyorum.

GENEL AF ŞART

- Açılımın başarıya ulaşması için PKK'ya af şart mı?

Af olmadan bu iş çözülmez. Psikolojik eşiğin açılması için bu affın gerçekleşmesi lazım. Bu af, devlet tarafından iyi niyetini yapıcı tavrını gösteren bir adım olur. Ondan sonra Kürtlerin ihtiyaç duyduğu güveni sağlar.

- Bu af Öcalan'ı da kapsamalı mı?

Af kişiye özel olmaz. Meclis'ten 'Abdullah Öcalan isimli kişi bu affın dışında kalsın' diye bir af çıkaramazsınız. Türkiye bu açılım ile kendisin perişan eden sorunu çözecekse, Abdullah Öcalan'ın gözlem altında tutulması, zorunlu ikamet gibi yöntemler düşünülebilir. Bu, bir isyan bastırma yöntemi eğer devlet açısından bakarsak. Devlet isyan bastırıyor. Bunun için devlet isyanın elebaşılarını affeder. Osmanlı çok isyan bastırmış bir devlettir. İsyanı bastırırken isyanı başlatanı affeder, çok uzak bir vilayete atar, sonra da maaş bağlar ona. Bir de ayrıca paşa rütbesi verir. Bunlara da 'başıbozuk paşası' derler. Osmanlı'da 3 tür paşa vardır: Askeriye paşası, mülkiye paşası, başıbozuk paşası. Yani Apo'ya paşa rütbesi verilebilir Osmanlı mantığıyla yaklaşırsanız.

- Bir örnek var mı Osmanlı tarihinden verebileceğiniz?

Tezakir'in 4'üncü bölümünde 1860'lı yıllarda Ahmet Cevdet Paşa'nın Kozandağı isyanını bastırmaya gidişi anlatılır. İsyanı aşiret reisleri ve halkın önde gelenleri ile oturup konuşup, isyancılarla uzlaşınca, asilerin başındakilere paşalık rütbesi verip, Edirne'ye mecburi ikamete gönderiyor. Çukurova'dan Edirne'ye sürülüyor yani. Sonra da maaşa bağlanıyor.

- Abdullah Öcalan'ı nereye süreceğiz peki bu senaryoda?

Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum. Bana kalırsa, Bodrum'a, Bodrum Türkbükü'ne gönderilmesini öneriyorum. Cevdet Paşa olsa, öyle yapardı diyelim.

- MHP ve CHP ikna edilebilir mi af konusunda?

Türkiye'de demokratik açılım öncesi ve sonrasında özellikle batı illerinde oya dönüşmeye müsait bir anti-Kürt dalga var. MHP de, CHP de bu oyların peşinde. Toplumdaki bu dalga tersine döner ve açılımdan yana bir hava oluşursa, MHP'nin de direnç göstermesini beklemekten vazgeçeriz. MHP'nin de CHP'nin de tavrı, toplumdan gelen tepkilere göre oluşuyor.

'Bu Kalp Seni Unutur mu' ya senaryo yazıyor

GAZİ Üniversitesi'ndeki görevinden emekli olup, İstanbul'da kendisini oğlu Oğuzhan'ı (7) büyütmeye adadığını anlatan Prof. Dr. Türköne, İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde Türk Modernleşmesi dersi veriyor. İstanbul'daki yeni hayatında Tomris Giritlioğlu'nun cesaretlendirmesi ile senaryo yazmaya başlayan Türköne, 'Hatırla Sevgili'nin ardından, yeni vizyona giren 'Bu Kalp Seni Unutur mu?' ve 'Kasaba' dizileri için yoğun senaryo çalışması içerisinde olduğunu anlatıyor. Ülkücü geçmişi nedeniyle dizilerdeki sağ karakterlere hayat veren Türköne, bu hikayelerin bir kısmında tanıklık ettiği olaylardan yola çıkıyor.

EŞİMİN KONUMUNA DİKKAT EDİYORUM

- Eşinizin AKP İstanbul Milletvekili olması sizi AKP çizgisine yakınlaştırdı mı?

Biliyorsunuz erkekler eşlerinin sözünden çıkamaz (gülüyor). Her sabah hangi konuda yazacağıma dair talimatı eşimden almıyorum ama gündelik hayatta eşimin konumunu dikkate almak zorundayım. Ben bir aydınım. AKP'yi değil, politikaları içinde doğru bulduklarımı destekliyorum. Eşimin siyasette başarılı olmasını isterim ama onun bedelini o ödeyecek, ben değil.

ÖCALAN İYİ BİR TAKTİSYEN

- Bu tabloda, Öcalan'ın hala bu kadar etkin ve söz sahibi olması sizi rahatsız etmiyor mu?

Öcalan'ın PKK ve Kürt siyasal hareketi üzerinde bu kadar ağırlığını devam ettirmesinin 2 nedeni var. Birincisi, bir ortak payda olarak alternatifi yok. İkincisi, Kürtlerin kafasına yatan akılcı politikalar öneriyor. Şu anda çözümden yana olması gibi. Yoksa, 1999'dan beri cezaevinde bulunan ve 'ben devletin emrindeyim' bile diyen bir liderin bu kadar karizmasının olması imkansız görünüyor. Ben Bunu Öcalan'ın Türkiye, Kürtler ve dünyanın içinde bulunduğu siyasi şartları okuma yeteneğine ve geliştirdiği politikalar bağlıyorum. İyi bir teorisyen ve taktisyen. İyi bir stratejist olduğunu söyleyemem.

- Başbakan Erdoğan her fırsatta 'bedel ödemeye hazırız' diyor. Açılım başarılı da olsa, başarısız da bu bedel ödenecek mi?

Yapılan kamuoyu araştırmaları açılımın, toplumda tepki yarattığını gösteriyor. Ben kısa vadede açılımın tepki yaratacağını, orta vadede bu tepkinin dengeleneceğini düşünüyorum. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye'de MHP diye bir parti kalmaz. CHP'nin de mutlaka DTP'nin yer aldığı alanda yer alması ve rakip olması lazım. Kürt Kemalizmi'nin partisi DTP ile Türk Kemalizmi'nin partisi CHP arasında bir dengenin oluşması gerekir.

- Açılım tartışmaları ile beraber ulus-devlet konsepti de tartışılmaya başlandı. Sizce de bu geçen yüzyıla ait ve misyonunu tamamlamış bir kavram mı?

Türkiye'de ulus-devlet ile üniter devlet kavramları karıştırılıyor. Üniter-devlet, federal-devletin karşıtı. Ulus-devlet ise farklı bir şey. Ulus devletler çağının sona erdiği de bir hikaye. Dünyada hala ulus devletler düzeni işliyor. Türkiye de ulus-devlet yapısını korumak zorunda.

AĞAR HAKLI

- Mehmet Ağar 'Dağda gezeceklerine, düz ovaya inip siyaset yapsınlar' sözleri ile ilgili AKŞAM'ın Genel Yayın Yönetmeni İsmail Küçükkaya'ya 'Eğer o dönem desteklenmiş olsaydım, bu süreç çoktan çözülürdü' dedi. Siz bu sözleri için ne diyorsunuz?

O dönem ben çok yakından takip ettim. Mehmet Ağar bunu tek başına yapmadı. O dönemde bu açılım lafları başlamıştı. Sanıyorum askerlerle oturup konuştuğu zaman 'bu işi siyaset çözer' lafları ediliyordu. O da manzarayı gören bir siyasetçi olarak öne geçmek istedi. Yoksa, kendisinin icat ettiği bir şey olduğunu sanmıyorum. Evet, Ağar haklı çıktı demek lazım. Ve o zaman Ağar'a karşı çıkanların nedeni haksızdı. O, şiddetin alternatifi olan siyaseti önermişti. Siyasete karşı çıkmak şiddeti savunmak anlamına gelir.

- Siz zaten 'Türklük ve Kürtlük' adlı kitabınızda PKK'nın siyasallaşmasını desteklediniz, değil mi?

Evet, anlamına bakarsanız PKK aslında Partiya Karkeren Kurdistan açılımında bir siyasi parti. Ama şiddet araçlarını kulanan illegal bir siyasi yapı. Şiddet araçlarını bırakması demek, legal hale gelmesi demektir. Türkiye'de ihtiyaç olan da budur.

- 34 PKK'lının teslim olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye'de şiddet denendi ve iflas etti. Asker de bunu gördü ve hükümete 'sen çöz' dedi ve destek verdi. Askerin, hükümetin demokratik açılımında desteği var. Ben bu projenin Sadece Genelkurmay değil, MİT gibi, Dışişleri gibi büyük ölçüde devletin kurumları içinde oluşturulduğunu düşünüyorum. Tarihin bir akışı var ve bu sorunun çözümünden yana bir akış mevcut. 34 kişinin teslim olması aynı şey ve güven ortamı oluşturmak için bunlar iyi niyet gösterileri.
(Şenay YILDIZ-Akşam)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=905979&keyfield=C3B663616C616E206261C59FC4B1626F7A756B
#1682
Cem meselesini inceliyorduk. Geçen hafta Efendimiz'in (sas) uygulamalarını ve Hanefi mezhebinin bu uygulamalar ışığındaki görüşlerini anlatmıştık.
Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, tehlike, hastalık, yolculuk, hava muhalefeti gibi durumlarda Hanefiler hariç diğer üç mezhep cem'in caiz olduğu görüşündedirler. Bunların dayandıkları deliller ve bu delillere bağlı olarak Hanefilere verdikleri cevaplar şöyledir.

"Bir; cem, Efendimiz'in hayatında defalarca kendine yer bulan bir uygulamadır. Nice sahabi de hayatları boyunca cem yapmışlardır.

İki; dinin ruhunda esas olan zorluk değil kolaylıktır. Efendimiz'in umumi manada bu gerçeği dile getiren birçok hadisi vardır. Cem'in yapılmasında gözetilen gaye de zaten budur. Kaldı ki bu, bizim yorumumuz değil, bizzat cem ile alakalı hadisleri rivayet eden ashabın yorumudur. Bununla alakalı olarak "Ümmetini zora koşmak istemedi; ümmetine kolaylık olması için bu tercihi yaptı." gibi sözleri hadis kitapları arasında bulabilirsiniz. Hatta bu hususta Müslim'de geçen ve birçok sahabinin rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz, Medine'de mukim olduğu zaman, korku veya yolculuk hali olmaksızın öğle ile ikindi ve akşam ile yatsıyı cem etmiştir. Neden sorusuna ravilerin verdiği cevap hep aynıdır: "Ümmetinden hiç kimseye zorluk çıkarmak istemediği için." (Müslim, Salatü'l Müsafirin, 49)

Üç; Hanefilerin "haberi vahidle mütevatir haber terk edilemez" görüşünü kabulleniyoruz ama cem'e verilen cevazda terk değil, zaruret ve ihtiyaç söz konusu olduğu için tahsis" söz konusudur.

Dört; Hanefilerin cem ile alakalı hadislere getirdiği suri cem'e delalet edebilecek birkaç vakıa vardır; fakat cem hadislerinin hepsine bir bütün halinde baktığınızda suri cem'e delalet etmeyecek hadisler daha fazladır. Kaldi ki cemde böyle bir şeyin şart koşulması ümmet için kolaylık değil zorluk ihtiva eder. Şartlar her zaman suri cem'e uygun olmayabilir."

Bu görüşleri serd eden diğer mezhepler sonucu şöyle bağlarlar: Alışkanlık haline getirmeksizin sadece tehlike, hastalık, yolculuk ve hava muhalefeti gibi sebeplerle cem edilebilir.

Bu bilgiler ışığında günümüze gelince; cem ne asıl ne de azimettir. Aksine ihtiyaç olduğunda kullanılacak bir istisna ve ruhsattır. Dini hassasiyeti olan, her namazı zamanında kılmaya özen gösteren bir mümin, sözü edilen şartlar tahakkuk ettiğinde bu ruhsattan takliden de olsa istifade edebilir.

Pekala cem şartlarının tahakkukuna kim karar verecek? Elbette namazı kılan mümin. Bu hususta objektif bir ölçü belirlemek zordur. Üst başlıklar halinde verdiğimiz haller, son tahlilde bir ihtiyaç veya zarureti ihtiva etmekte. Allah'a karşı sorumluluk, namazı zamanında, erkanına riayetle kılma gibi ilkeler de meydanda. "Namazım kabul olmuştur." şeklindeki vicdan itminanı da subjektik olarak herkesin imanına, bilgisine, duyarlılığına havale. İşte bunlara bütüncül gözle bakan mümin cem için şartların tahakkuk edip etmediğine kendisi karar verecek.

Son husus; hiç şüphesiz namazın vaktinde edası kazasından evladır. Mesela uçak yolculuğu esnasında namazı vaktinde eda edebilecek imkanı var ama ayakta kılmaya izin verilmediği için oturarak kılmak şartıyla. Bu durumda cem mi yoksa oturarak namazı vaktinde eda mı tercih edilmelidir? Oturarak namazı edada, namazı namaz yapan ka'de, rükû, secde gibi birçok şart kamil manada yerine getirilemeyecektir. Bu sebeple fukahanın genel yaklaşımı, Hz. Peygamber döneminde örneğinin olmamasını da ilave ederek, namaza ait erkanın tam-tekmil yerine getirileceği cem'in tercih edilmesi istikametindedir. Velev ki başka bir mezhebi taklid söz konusu olsa da. a.kurucan@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=906240&title=namazlarin-birlestirilmesi
#1683
Cem meselesinin günümüz şartlarında caiz olup olmadığı en çok sorulan sorular arasında. Fıkhî mezheplerin yaklaşımları ve görüşlerini temellendirdikleri deliller ışığında, sorularda ifade edilen detaylara girmeden, genel ilkeler çerçevesinde bu hususu intikale çalışacağız. Fakat buna geçmeden önce, bir konuya açıklık getirmek, daha doğrusu herkesin bildiği o konuyu bir kez daha vurgulamak lazım.
Namaz, "Namaz, müminlere belirli vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır." (5/103) ayetinin mucibince, her bir namaz için takdir buyrulan zaman diliminde kılınması gerekli olan bir ibadettir. Başka bir ifadeyle, vaktinde eda edilmesi itibarıyla eda dediğimiz bu keyfiyet, namazda asıl ve esastır. Vakti haricinde kılınan namaz ise fıkıh literatüründe kaza diye isimlendirilir. Namazın Hak katındaki makbuliyeti, kulluk borcunu ifa ile elde edilecek vicdani tatmin ve inşallah ahirette alınacak mükafat açısından Efendimiz'in (sas) namazın vaktinde eda edilmesi ile alakalı birçok beyanı vardır. Kaldı ki kendisinin fiili tatbikatı, bu tatbikatta göstermiş olduğu hassasiyet de Efendimiz'in (sas) meseleye bakışını ve verdiği önemi göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Bu kısa hatırlatmadan sonra cem'e geçebiliriz. Cem, -namazların birleştirilmesi de diyebiliriz- öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazının herhangi birisinin vaktinde peşi peşine kılınması demektir. İkindi öğle, yatsı akşam vaktinde kılındığında cem-i takdim, tersi olduğunda cem-i tehir adını alır. Sabah namazı ise hiçbir şekilde cem'in konusu olamaz.

Cem, yukarıda namazların vaktinde edası ile alakalı sunduğumuz çerçevenin dışında ama çeşitli sebeplerle, seyrek de olsa bizzat Efendimiz'in (sas) uygulamaları içinde yerini almaktadır. Nedir bu uygulamalar? Hangi şartlarda Allah Rasûlü (sas) cem yapmış?

Bu konuda hadis kitaplarında var olan vakıaları tek tek sıralamak, gazete makalesinin sınırlarını aşar. Onun için söz konusu vakıaların kategorize edilerek toplandığı üst başlıkları sunalım. Efendimiz (sas) hacda Arafat ve Müzdelife'de, yolculuk esnasında, hastalıkta, kar, yağmur, çamur gibi insanların camiye gelmesine mani olacak derecedeki hava muhalefetinde, gerek savaş gerekse başka sebeplerle korkunun hasıl olması gibi -ki bunu tehlike diye de isimlendirebiliriz- ihtiyaç ve zaruret durumunda namazları cem etmiş veya cem edilmesine izin vermiştir.

Bu vakıalara bir bütün olarak bakan mezheplerin cem meselesindeki yaklaşımlarına gelince; çok kısa ifade ile Hanefi mezhebi Arafat ve Müzdelife haricinde cem'i kabul etmez. Diğer mezhepler ise, bazı spesifik meselelerde kendi içlerinde görüş ayrılıkları olsa da, yukarıda sıraladığımız meşru mazeretlere binaen cem'i caiz görürler.

Hanefi mezhebinin hac haricinde cem'i kabul etmeyiş nedeni, Kur'an ve Hz. Peygamber'in (sas) genel uygulamaları ile tevaturen sabit olan namaz vakitlerinin ahad bir haberle terk edilemeyecek olması. Bunu usul diliyle ifade edecek olursak, tevaturen sabit olan haberler ahad haberlerle terk edilemez. Görüldüğü gibi söz konusu hadisleri Hanefiler ret veya inkar ediyor değil, sadece ferdi rivayetlerle sabit olan ve nadiren gerçekleşen vakıaların, bir hükme medar olamayacağını söylüyorlar. Pekala cem'in gerçekleştiği bu hadisleri nasıl yorumluyorlar derseniz; "cem'i muvasalava" veya "cem'i suri" adını verdiğimiz, cem edilen namazların ilkinin kendi vaktinin son cüzünde, diğerinin ise ilk cüzünde kılındığı şeklinde açıklama getiriyorlar.

Haftaya bitirme niyetiyle.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=903571
#1684
Uzmanların "mevsimsel griple benzerlik gösteren bir hastalık" olarak yorumladığı ve ülkemizde her geçen gün yayılan H1N1 virüsü (Domuz gribi) özellikle çocukları tehdit ediyor. Peki çocuklarımızı bu hastalıktan nasıl koruruz?

Ceyda ERENEOĞLU'nun haberi

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu, "domuz gribinin, mevsimsel griple benzerlik gösteren bir hastalık" olduğunu söyledi.

Prof. Pehlivanoğlu, "Mevsimsel grip, ülkemizin de yer aldığı kuzey yarımkürede bu yıl da hızlı yayılma eğilimi
göstermeye başladı. Bu nedenle enfeksiyonla mücadele ederek direnç kazanamamış küçük çocuklar arasında ve okullarda grip salgınları görülecektir" dedi.

Griple domuz gribinin belirtilerini öğrenin

Prof. Pehlivanoğlu'na göre H1N1 virüsünün neden olduğuhastalığın ana belirtilerini "ateş, boğaz ağrısı, baş ve eklem ağrıları" oluşturuyor. Öksürük, burun akıntısı ve tıkanıklık her tür gripte görüldüğü için domuz gribinde ateş günlerce yüksek devam ediyor. Bu nedenle belirtilere ek olarak 3 günden daha uzun süren ateşli gripte H1N1'den şüphelenilmesi gerekiyor.

Kimler risk altında?

Anne karnındaki bebekler
2 yaşından küçükler
Astım hastaları
Kötü beslenenler
Beyin hastalığı olanlar
Kronik hastalığı bulunanlar
Diyabet, Obezite
Böbrek, karaciğer ve kalp hastalığı olanlar.

Risk grubunda olmayan çocuklar, ilaç almasın

Risk grubunda olmayan çocukların özel ilaç tedavisine ihtiyaç duymadıklarını belirten Prof. Dr. Pehlivanoğlu, virüsün bölünerek çoğalmasını önleyen antiviral ilaçların, çocuklarda çok sayıda yan etkiye yol açabileceğini söylüyor. "Grip tedavisinde doktor kontrolünde verilen iki tür ilacın etkili olduğunu belirten
Pehlivanoğlu'na göre, ağır hastalık geçiren çocuklar ve risk grubunda bulunanlarda
antiviral ilaçlara başlanması gerekiyor.

Annenin öpücüğü mikropları öldürür

Prof. Dr. Ender Pehlivanoğlu, "Anne sütünde bulunan birçok madde ve hücreler, grip virüsünün en etkili ilaçlarıdır" diyor. Bazı durumlarda ise yeni ortaya çıkan virüse karşı tam korunmada anne sütü bile yeterli olmayabiliyor. Burada devreye giren bir gerçek, mucize gibi bir sonuca işaret ediyor. Daha önce enfeksiyon geçirmiş ya da belirtisiz olarak geçirmekte olan anneler, bebeklerini korumak için onlara özel ilaçları kendi vücutları içinde üretiyor. Prof. Dr. Pehlivanoğlu'na göre bu, doğanın annelere ilaç sanayiinden çok daha önce verdiği bir olanak. Çocuğunu öperek onun bedenindeki mikrop ve çevresindeki maddeleri yutan anne, bağırsağında bunları emerek, lenf bezleri sayesinde mikropları ve grip virüsünü öldürmek için gerekli antikorları üretmiş oluyor. Bu sihirli sistemin işleyişi doğa dışında taklit edilemiyor.

GAZETE HABERTÜRK

http://www.haber7.com/haber/20091022/Cocuklari-domuz-gribinden-nasil-koruruz.php
#1685
"Rabb'in, ancak kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyi davranmanızı emretti. Onlardan (anne veya babanızdan) biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa sakın onlara öf bile deme, onları azarlama; her zaman onlara güzel değerli sözler söyle, acıyarak onlara daima kucak aç ve yumuşak davran ve "Ya Rab beni küçükken bakıp büyüttükleri gibi sen de şimdi onlara acı, diyerek dua et!" (İsra; 24)

Seyredenlere yukarıdaki ayeti hatırlatan güzel bir video:

http://www.youtube.com/watch?v=XCNnt6-ICQM#normal
#1686
Liberal yazarlara 9 sorumuz var. Sakin bir üslup, analitik bir dille cevaplarını bekleriz:

1) Serbest piyasa fetişizminin hüküm sürdüğü bugünün dünyasında devletler ekonomiye ne kadar müdahil? Zenginleri zengin kılan piyasa mı, başka şeyler mi? Mesela liberal ekonominin uygulandığı Amerika ve İngiltere'nin zenginliğinin arkasında liberal sınıfın başarıları, zekâsı, dahiyane fikirleri, ahlaki çabası mı var, yoksa bu devletlerin dünyada çıkarttıkları savaşlar mı? Son 200 senede patlak veren 500 savaşın yüzde 95'i ya Batı'da veya Batılıların kışkırtması ve organizasyonudur. Hepimizin gözü önünde Irak'ın petrollerine el koydular. İngiltere sömürgecilikten sonra tarihinin en iyi dönemini Tony Blair zamanında yaşadı. Dindar, sol tandanslı ve tabii ki serbest piyasa yanlısı Blair, diğer işgalcilerle Iraklıların 2 trilyon dolarlık petrollerine el koymasaydı, İngiliz ekonomisi düzelir miydi?

2) Amerikan ekonomisinin omurgasını teşkil eden silah şirketlerinin ürettiği silahlar serbest piyasanın arz-talep yasasına göre mi alınıp satılıyor?

3) Amerika ve diğer zenginler, madem serbest piyasaya inanıyorlar, neden mesela başka ülkelere kota uyguluyorlar?

4) Altyapı (köprü, yol vs.) için halktan vergi toplanıyor. Pekiyi, köprüden benim sağladığım fayda ile büyük bir holdingin sağladığı fayda aynı mı? Türkiye 700 bin kişilik bir ordu besliyor. Ordu bizi ve tabii kişi olarak canımı ve malımı bir dış saldırıya karşı koruyor. Benim mal varlığımla büyük bir holding sahibinin mal varlığı aynı mı? Büyük sermaye ile halkın kamu bütçesine katkıları kıstas alındığında, sıradan insanların altyapı tesisleri ve savunmayı finanse ederlerken, onlardan aynı oranlarda yararlanmadıkları görülür. Türkiye'de vergilerin % 70'inin dolaylı vergilerle halktan toplanması yeterince açıklayıcı. Bütçenin teşekkülünde ve harcanmasında külfet ile nimet arasında eşitlik ve adalet var mı? Külfet ortak ve toplumsal, nimet şahsi ve bireysel diyen liberalizm bu konuda bize ne diyor?

5) "Demokrasi ve serbest piyasa ekonomisi" arasındaki ilişkiler olumlu mu, sorunlu mu? Pratikte ikisi el ele yürümüyor, çoğu zaman çatışıyorlar. Demokraside bireyin ifade özgürlüğü temel şart; ancak firmalarda bireyin özgürlüğünden bahsetmek mümkün mü? Aksine olağanüstü bir disiplin ve hiyerarşi esastır. Örneğin Japonlar ve şimdi Çinliler firmalarda askerî bir sistem uyguluyorlar.

6) Hangi ulus devlet; adalette, ulusal savunmada, eğitimde, iletişimde bireysel özgürlükleri referans alıyor? Amerika ve İngiltere'de milyonlar yürüdü, hükümetlerini Irak işgalinden vazgeçirebildiler mi?

7) Demokratik söylem bireyi hedefler; liberal ekonomide ise birey eşyaya dönüşmüş durumdadır. Demokrasinin idealize ettiği birey ile serbest piyasa ortamında bireyin içinde bulunduğu durum aynı mı? İnsan, standartlara uygun başarı, maharet, mesleki formasyon, eğitim ve fiziksel özelliklere sahip değilse, piyasanın nazarında hiçbir şeydir. Liberal bir ülkede işini kaybetmek bir insanın başına gelebilecek en büyük felakettir. Çünkü sadece işini kaybetmekle kalmıyor, aynı zamanda çevresini, statüsünü, üye olduğu kulübü de kaybediyor.

8) Demokrasi eşitliği, eşit oy hakkını savunurken liberalizm tabiatı gereği eşitsizlik üzerinde yürür. Piyasanın telaffuz edilmeyen yasaları sosyal Darwinizm'e dayanır, güçlü olanlar güçsüzleri tasfiye etmiyor mu, bu ne kadar ahlaki? Aslolan rekabetse, çoğu zaman rekabet öldürücü değil mi?

9) Muhammed İkbal'in dediği gibi: "Bir ördek dedi ki: Hızır divanından bir ferman çıktı, bundan sonra bütün sular serbesttir. Timsah ona cevap verdi: Unutma ki benim için de serbesttir." Mantıki sonuçlarına göre liberalleştirilmiş piyasa timsahlarla kazların serbest yüzdüğü sular, kurtlarla kuzuların serbest gezdiği çayır, tilkilerle tavukların serbest tutulduğu kümes demektir. Her defasında timsahların kazları, kurtların kuzuları, tilkilerin tavukları yuttuğu denetimsiz liberal bir demokraside eşit oy hakkının ne anlamı olabilir?

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=905843&title=liberallere-9-soru
#1687
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şube Müdürü İrfan Yılmaz, su güvenliği için tüketicileri uyardı: "Aldığınız suyun kaçak doldurulmadığından emin olun. Damacanayı güneş görmeyen, havası ve etrafı temiz bir ortamda bulundurun." Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Hamidiye Su Genel Müdürü Kenan Kılıç da damacanaların çöpün ve tüpün yanına konulmaması gerektiğini söyledi.  
 
Damacana şişelerde satılan doğal kaynak suları ve içme suları, içimindeki lezzetten dolayı şehir şebeke sularına tercih ediliyor. Ancak her türlü denetimden geçip hijyenik şartlarda eve veya işyerine gelen damacana suyu, uygun ortamda saklanmadığı takdirde güzel tadını ve temizliğini kaybedebiliyor. Ayrıca alınan damacananın kaçak dolum olup olmadığını da her seferinde kontrol etmek gerekiyor. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü Gıda ve Çevre Kontrol Şube Müdürü İrfan Yılmaz, su güvenliği için tüketicileri uyarıyor: "Evinize getirilen suyun kaçak doldurulmadığından emin olun. Damacanayı güneş görmeyen, havası ve etrafı temiz bir ortamda bulundurun. Su pompalarını sık sık temizleyin." Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Hamidiye Su Genel Müdürü Kenan Kılıç da müşterinin damacanayı kötü kullanmasından dolayı yakınıyor. Kılıç, "Damacanada ayran yapıp sonra bayiye geri verenler oluyor. Su dışında başka bir şey konulmamalı." diyor.

Damacana su güvenliğinde en önemli konu başlıklarından biri kaçak dolumlar. Müşterinin bunu tespit etmek için dörtlü kontrol yapmasını öneren İrfan Yılmaz'ın verdiği bilgilere göre, damacanada firmanın ismi veya logosu kabartma olarak yazılmalı. Etiketinde firmanın ismi olmalı. Kapakta da firma bilgisi yer almalı. Ayrıca kapakla şişeyi birleştiren yerde yine firma isminin yazılı olduğu bant yer almalı. Bu dört ayrı yerdeki bilgiler aynı firmaya aitse kaçak dolum söz konusu değildir. Şikayetler Alo 184 hattına veya il, ilçe sağlık müdürlüklerine iletilmeli.

Su satış yerleri hijyenik olmalı

İrfan Yılmaz, İstanbul'da başlatılan ve birkaç ile yayılan uygulamayla su satış yerlerinin de ruhsatlandırıldığı bilgisini verdi. Buna göre, su satış yerinde damacanaların ışık görmeyecek şekilde depolandığı ve satış bölümü olmak üzere iki ayrı bölüm bulunması gerekiyor. Damacanalar doluyken üst üste konulduğunda eziliyor. Dışarıdan hava alabiliyor. İstiflemenin de buna sebep vermeyecek düzende yapılması, satıcıların sağlık portör muayenelerinin de düzenli alınması önemli. Su firmalarına ve bayilere, su üretim ve satış yerlerinin ruhsata uygun olmaması, damacanaların yıpranması ve kaçak su dolumu gibi durumlarda 7 bin TL'den başlayan ağır cezalar uygulanıyor. Aynı yıl içinde ikinci kez suç işleyen firma veya bayiye 15 bin TL'ye kadar ceza veriliyor.

Ruhsat alıp üretim yapmaya başlayan bütün firmaların suyuna güvenilebileceğini ifade eden İrfan Yılmaz şöyle konuşuyor: "Çünkü ruhsat almak kolay değil ve cezai müeyyideler caydırıcı etki yapıyor. Damacanaları 70 dereceden düşük sıcaklıkta yıkamaları bile kapatılma sebebidir. Üretici, temizlikte kullandığı sabunu dahi bize bildirmek zorunda. Uygunsa izin veriliyor. Bu şekilde ceza alan firmalar var."

Damacana koklanıyor, test ediliyor

Bir damacanaya en fazla 70 kez dolum yapılması gerektiğini belirten Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Hamidiye Su Genel Müdürü Kenan Kılıç, piyasada 100'ü aşkın dolum yapan firma olduğunu iddia ediyor. Damacana temizliğinde en önemli adımın ön kontroller olduğunu belirten Kılıç, "Müşterinin damacanayı iyi kullanmaması, suyun dışında başka birtakım yiyecek, içecek konulması halinde damacananın ömrünü tamamlamış olması gerekiyor. Görevlilerimiz her damacanayı tek tek hem görerek hem de içini koklayarak kontrol ediyor. Çünkü kimileri damacanaya benzin koyuyor, içinde ayran yapıyor sonra çalkalayıp teslim ediyor. Kötü kullanımlar ancak koklayarak anlaşılabilir. Tespit ettiğimizde imha ediyoruz." diye konuşuyor.


Aldığınız suyu bir haftada tüketin

Hamidiye Su Genel Müdürü Kenan Kılıç'ın, damacanaların kullanımıyla ilgili önerileri şöyle:

Damacananın bulunduğu yerin temiz olması gerekiyor. Çöp kovasının, tüpün yanına konulan su bunlardan etkilenir ve zamanla kokusu değişebilir.

Damacana güneş ışığını dik almamalı.

Damacanaya su dışında ayran, benzin gibi başka bir şey konulmamalı.

Kullanılan pompaların kaliteli olması gerekiyor. Sağlık normlarına uygun olmayan kötü maddeden üretilen pompa suya bakteri yayıyor. Ve suya hava aldırmak suretiyle içine mikrop yayıyor. Su eve hijyenik gelse bile kalitesiz pompalar suyun kalitesini, tadını bozuyor. İsmi duyulmamış, TSE, İSO gibi belgeleri olmayan, ihracat izni olmayan pompa standartlara uymuyordur. Pompasız kullanılması daha iyi aslında çünkü pompa dışarıdan aldığı kötü havayı, tozu suyun içine veriyor.

Damacana açıldıktan sonra en ideal olanı 3-4 günde tüketmek. Bir hafta normal süredir. Uzun süre kalırsa ortamdaki bakteriler suya geçebilir. 15 günü kesinlikle geçmemeli.
#1688
Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Seracettin Çom, domuz gribi aşısındaki civa oranındaki tartışmalara noktayı koydu.

Hıfzıssıhha laboratuarlarında incelemesi yapılan aşıların ABD hariç bütün Avrupa ülkelerinde kullanıldığını söyleyen Çom, "Bu aşılar bizim bugüne kadar yaptığımız mevsimsel grip aşısı, çocuklara yaptığımız difteri, boğmaca, kızamık, tetenoz, kabakulak gibi aşılardaki içerik neyse şu anki aşılarda da aynı. Gereksiz yere kafa karışıklığı oluşturuldu. Civa halbuki bir hocamızın değdiği İstanbul'da balık tutup yediğimiz balığın içindeki civa kadar." dedi. ABD'nin kullanacağı civasız aşıların çok pahalı olduğunu belirten Çom, "O aşı şu anki aşılardan 4 kat daha pahalı. Avrupa dahil tüm ülkelerde aynı parayla 4 kat fazla insan aşılanacağı için bizim kullandığımızı kullanıyor." açıklamasında bulundu.

Domuz gribi ve aşılar konusunda Cihan Haber Ajansı'nın Başkent Konukları programına katılan Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü Çom, önemli açıklamalarda bulundu. Aşılamanın programını yapma ve domuz gribine karşı vatandaşın bağışıklık kazandırma aşamasında olduklarını söyleyen Çom, 43 milyon doz aşının 500 bininin geldiğini, diğer partilerin her ay belli miktarda geleceğini dile getirdi. Hıfzıssıhha laboratuarlarında aşıların güvenilirlik testinin yapıldığını kaydeden Çom, bu konudaki kafa karışıklığını da giderdi. Çom, "Sadece şu anki aşıya mahsus değil. Aldığımız bütün aşılarda bunu yapıyoruz. Her ülke kendi istediği şartları taşıyıp taşımadığını yabancı madde olup olmadığı üretim hatası olup olmadığını görmek ister. Bu güvenilir olmadığından değil kendimiz de incelemeden geçirmek istemesinden kaynaklanıyor." diye konuştu.

"HASTALIK ÖLDÜRÜCÜ OLMAKTAN ZİYADE KOLAY BULAŞIYOR"

Domuz gribinin normal gripten hiçbir farkı bulunmadığına dikkat çeken Çom, "Her yıl geçirdiğimiz grip neyse bu yıl artık domuz gribi virüsü etkili olabilir. O kadar. Geçen yıl başka bir virüs etkili olmuştu. Belirtileri aynı." dedi. Kişinin domuz gribi virüsünü kendi direnciyle yenebildiğini aktaran Çom, uluslar arası yayınlar, tedbirlerin ciddiliği bir takım kişilerin konuşmasının panik ve kafa karışıklığına neden olduğunu dile getirdi. Genel Müdür, "Hastalığın özelliği öldürücü olmaktan ziyade çok kolay bulaşabiliyor. Salgın şeklinde yayılabiliyor. Çok fazla insana bulaşabiliyor. Bakanlık olarak ciddi eğilmemiz ve aşılama yapmamızın sebebi de bu. Gençler kolay atlatıyor. Yaşlı ve vücut direnci düşük olanlar özenle bakacağız." değerlendirmesini yaptı. Sağlık Bakanlığı'nın günlük hayatın kesintiye uğramaması için aşılama yaptığını kaydeden Çom, okulların da domuz gribinin hızla yayılmasını önlemek için kapatıldığı bilgisini verdi.

"TOKALAŞMAYI VE ÖPÜŞMEYİ ERTELEYİN, ELLERİ 20 SANİYE YIKAYIN"

Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürü, kişisel tedbirlerle bulaşma yollarının engellenebildiğini söyledi. Hijyenin domuz gribinden korunmak için hayati önem taşıdığına vurgu yapan Çom, "Elimizle her yeri elliyoruz. Elimizi ağzımıza saçımıza götürüyoruz. Elle mikrop bulaşıyor. Gün boyunca elinizi bol sabunlu suyla yıkamak çok önemli 20 saniye kadar parmak araları kullanılmalı." şeklinde konuştu.

Sıcak bir millet olarak tokalaşma, sarılma ve yanak yanağa öpüşmenin sıklıkla yapıldığını dile getiren Çom, "Bunu bir müddet tehir etmemiz lazım. Bu yolla da başkasından alabiliyoruz. Bir annenin bebeği 1 yaşına kadar, komşu gelir, ne güzel çocukmuş, gel yavrum, öper. Artık anne babalar çocuklarını fazla dokundurmasınlar. Tek kullanımlık mendil alışkanlık haline gelsin. Yola tükürmek riskli. Başkası basıp hastalığın bulaşmasına neden olur." uyarılarında bulundu.

"GİDEN HACILAR MEKKE'DE AŞILANACAK"

Türkiye'deki durumun iyi olduğunu ve 580 civarında vaka bulunduğunu söyleyen Çom, aşılanmadan giden birkaç kafilenin de Suudi Arabistan'da aşılanacağını belirtti.

Geriye kalan tüm hacı kafilesinin aşılanarak kutsal topraklara gönderileceğine işaret eden Çom, ateş, kırgınlık, burun akıntısı, göz yaşarması ve eklem yerlerinde ağrı görülmesi halinde doktora başvurulmasını istedi. Belirtilerin ağır olmaması halinde evinde geçirmelerini önerdi.

Hastanelerdeki tedbirlerin de üst düzeye çıkarıldığını söyleyen Çom, yoğun bakım yatak kapasitesinin de artırıldığını dile getirdi. Çom, aşı vurulmayacak kişileri de sıraladı: "6 aydan daha küçük çocuklara, hamilelerin ilk 3 ayında, yumurtaya alerjisi olanlara, orta yaş genç erişkinlere, kronik hastalığı olanlara vurmayacağız." (CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=906076&title=saglik-bakanligi-domuz-gribi-asisiyla-ilgili-aciklama-yapti
#1689
Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Osman Erganiş, domuz gribinin öldürme riskinin, dünyadaki tüm vakaların ortalamasına bakıldığında sadece yüzde 1.2 olduğunu söyledi. Korkunç salgın senaryoları ne kadar tutarlı?

Murat Aslan'ın haberi

Nesli tükenme tehlikesi altında olduğu için koruma altına alınan yaban koyunlarının paratüberküloz hastalığı nedeniyle ölmeye başlaması üzerine TÜBİTAK'ın desteğiyle yaklaşık 1.5 yıl içinde aşı geliştiren Selçuk Üniversitesi Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Erganiş, AA muhabirine, domuz gribiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu.

Prof. Dr. Erganiş, domuz gribinin, domuza ait bir virüs ile insanı etki altına alan grip virüsünün birleşmesi sonucu ortaya çıkan, kuş gribi ya da at gribine benzer bir virüs olduğunu ifade etti.

Domuz gribini Türkiye için toplumda endişeye ve paniğe neden olacak bir hastalık olarak görmediğini belirten Prof. Dr. Erganiş, ''Domuz gribinin öldürme riski, dünyadaki tüm domuz gribi vakalarının ortalamasına bakıldığında sadece yüzde 1.2. Türkiye'deki vakalarda şu ana kadar kimse ölmedi, bu durum söylediklerimin doğruluğunun kanıtıdır'' dedi.

Domuz gribinin daha çok, çocuklar, yaşlılar, akciğer ve kalp yetmezliği olan, yani immün sistemi zayıf olan insanlar için tehlikeli olduğunu bildiren Prof. Dr. Erganiş, şunları kaydetti:

''Domuz gribine neden olan virüs, her geçen gün güç kaybediyor. Virüsün daha zararlı etkilerini, vakanın ilk çıktığı tarihten itibaren kaybetmeye başlaması, bulaşıcı hastalıkların çoğunda aynıdır. Mutlaka tedbirler alınmalı, ancak korkunç salgın senaryolarına gerek yok. Toplum, bu virüsle ilgili çok detaylı bilgiye sahip değil, herkesten de bu konuda çok detaylı bilgi sahibi olması beklenemez. Domuz gribi konusu oldukça medyatik de bir konu, o yüzden yapılan haberler ya da maksadını aşan ifadeler halkta yanlış anlamaya, gereksiz boyutta tedirginliğe neden olabiliyor. Bu virüsün bulaştığı kişiler, tıpkı normal gripte olduğu gibi bir süre hasta oluyor. Çoğu vakada kişinin bünyesini kuvvetlendirici ilaç takviyeleri yapılıyor, kişi bir süre sonra sağlığına kavuşuyor. Ancak bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde bu virüs öldürücü etki yapabiliyor.''

Domuz gribinden korkmak yerine tedbir almak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Erganiş, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Bu virüsten çok korkmamak lazım. Şu da önemli, bir süre sonra tüm grip vakaları domuz gribi gibi algılanabilir, bu da gereksiz tedirginlik yaratır. Bu nedenle acil yapılması gereken şey, Türkiye'deki hemen hemen tüm tıp fakültelerinde bulunan PCR tanı sistemini domuz gribi virüsü teşhisinde de kullanmak. Bunun için de görevlilere 3-5 günlük bir eğitim verilmesi yeterlidir. Böylece her şüpheli durum 'domuz gribi şüphesi' şeklinde medyaya taşınmayacak, halk da gereksiz yere panik olmayacaktır.''

''DOMUZ GRİBİ, NASIL KORUNURUZ?'' SEMİNERİ
PROF. DR. BÜKE: HASTALIĞIN BELİRTİLERİ, MEVSİMSEL GRİP VE KUŞ GRİBİYLE ÇOK BENZERLİK GÖSTERİYOR

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Çağrı Büke, domuz gribi belirtilerinin, mevsimsel grip ve kuş gribiyle ''çok benzerlik gösterdiğini'' bildirdi.

Prof. Dr. Büke, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Ana Bilim Dalı tarafından, Prof. Dr. Yusuf Vardar Kültür Merkezi Konferans Salonu'nda düzenlenen ''Domuz Gribi, Nasıl Korunuruz?'' konulu seminerde konuştu.

Büke, mevsimsel grip ve domuz gribi hakkında katılımcıları bilgilendirirken, domuz gribi virüsünün insandan insana 1-2 metre mesafeden bile bulaşabildiğini kaydetti.

Hastalığın belirtilerinin mevsimsel grip ve kuş gribiyle çok benzerlik gösterdiğini ifade eden Büke, domuz gribinin diğer griplerden farklı olarak ishal, kusma ve karın ağrısı gibi belirtilerle de ortaya çıktığını anlattı.

Büke, ''Araştırmalarda, virüsten en çok etkilenenlerin akciğer, kalp ve şeker hastaları, 0-6 ay arası bebeğe sahip ebeveynler ve bebek bakıcıları, 10 yaşına kadar çocuklar ve obezler olduğu rakamsal verilerle ortaya konuldu'' dedi.

H1N1 virüsünden toplumsal ve bireysel önlemlerle, hastalığın belirti gösterdiği ilk 24-36 saat içerisinde antiviral ilaç kullanımı, el temizliği, kapalı ortamların havalandırılması ve güneşlendirilmesiyle korunulabilineceğini belirten Prof. Dr. Çağrı Büke, ''Ülkemizdeki domuz gribi vakaları giderek artacak'' diye konuştu.

AA

http://www.haber7.com/haber/20091021/Domuz-gribinde-panige-gerek-var-mi.php
#1690
Ne zaman ki kanallar arasında gezinirken Show TV'de yayınlanan 'Var Mısın Yok Musun' yarışma programının finaline denk gelsem ve yarışmacıların eski parayla milyarderlik hayalleri kurarken son andaki hüsranlarına şahit olsam, ikisi de halk arasında oldukça meşhur olan bir hadis-i kudsi ile, bir atasözünün çağrıştırdıkları gelir aklıma.

Bir hadis-i kudside, "Zenginliği istediğime, ilmi isteyene veririm" buyurulur.

'Var Mısın Yok Musun' yarışma programında son 7 kutuya 5 tane 500 binlik ile giren yarışmacıların durumu da, aşağıda yer verecek olduğum "Vermeyince Mabud, ne yapsın Mahmut" sözünü hatırlatıyor.

"Vermeyince Mabud, ne yapsın Mahmut" sözünün çağrıştırdığı nasipsizliğe günlük hayattan çok sayıda örnek verilebilir. Fakat hadis-i kudside ifadesini bulan ve "Zenginliği istediğime, ilmi isteyene veririm" beyanı hakikaten ilginç bir noktaya işaret ediyor.

İnsanın kimi zaman aklından, "ilmi istediğine verseydi de, serveti isteyene verseydi" demek geçse de, sanırım servet sahibi olmanın insan tabiatı ve kişiliği üzerinde yaptığı etkinin büyüklüğü ve herkesin bunu tartacak ve taşıyacak bir mizaçta olmaması hasebiyle, Allah kullarının ayarı bozulmasın, çizgi dışında kalmasınlar diye bu hikmeti takdir buyurmuş olabilir. Bu hadis-i kudsinin ifade ettiği mesajın hikmetini tam anlamıyla bilemiyoruz haliyle.

Şimdi gelelim, 5-6 farklı versiyonunu bulmuş olsak da, "Vermeyince Mabud, ne yapsın Mahmut" hikayesine...

İkinci Mahmut zamanında "tıkandı baba kahvehanesi" adında bir kahvehane vardır. İkinci Mahmut bu kahvenin neden bu adla anıldığını merak eder. Tebdili kıyafetle derviş kılığıyla "tıkandı baba" namlı kişinin kahvehanesine gelir. Yanında veziri de vardır.

Gizemli rüya...

Tıkandı Baba'ya neden bu adla anıldığını sorar. O da: "Bir gün rüyamda ihtiyar bir adam gördüm. Bu adamla beraber çeşmelerle dolu bir sokakta yürümeye başladık. Bu sırada bazı çeşmelerin çok, bazı çeşmelerin az, bazı çeşmelerin ise damlayarak aktığını gördüm. 'Neden bu çeşmeler böyle?' diye sordum. İhtiyar da 'çok akan çeşmeler zenginlerin, az akan çeşmeler fakirlerin nasiplerini gösterir' cevabını verdi. Bir kenarda damlayan çeşmenin ise benim nasibim olduğunu söyledi.

Bunun üzerine sinirlendim ve çeşmenin deliğini tıkadım. Bu rüyayı kahvehanede anlattığımda ise bana 'tıkandı baba' adını verdiler. O gün bu gündür bu adla anılırım" der. İkinci Mahmut üzülür ve bu garibe yardımcı olmaya karar verir.

Tıkandı Baba'ya kendisinin bir derviş olduğunu ve bu sebeple pek çok tanıdığının olduğunu, ramazan ayında padişahın fakirler için dağıttığı iftarlıklardan kendisinin de yararlanmasını sağlayacağını söyler.

Ramazan ayı geldiğinde İkinci Mahmut vezirine her akşam tıkandı baba için bir tepsi baklava hazırlanmasını, bu baklavanın içineyse her defasında bir altın konulmasını emreder. Baklava hazırlanır, içine altın konur, Tıkandı Baba'ya yollanır.

Ancak Tıkandı Baba'nın padişahtan gönderilen baklavaları aldığını gören tatlıcı bu işin içinde bir iş olduğunu anlar ve Tıkandı Baba'ya "bu baklavaları ben alayım, karşılığında sana bir mecidiye vereyim, sen de baklava yiyip aç kalmaktansa git karnını doyur" der. Tıkandı baba kabul eder. ramazan ayı böylece geçip gider.

İkinci Mahmut ramazanın sonunda Tıkandı Baba'nın artık refaha kavuştuğunu zannetmektedir. Tekrar tebdili kıyafet Tıkandı Baba kahvesine gider. Bir de ne görsün, eski tas eski hamam. Tıkandı Baba'ya kendisine gönderilen baklavaları ne yaptığını sorar. Tıkandı Baba da baklavaları satıp onun parasıyla karnını doyurduğunu, bu yüzden padişaha duacı olduğunu söyler. Padişah bu duruma daha çok üzülür.

Saraya gidince Tıkandı Baba'yı yanına çağırtır ve ona kendisinin gerçek kimliğini açıklar. Sonra da bir kürekle hazineye gitmesini ve oradan kürek dolusunca  altın almasını söyler. Tıkandı Baba hazineye gider, küreği hazineye daldırır, ancak heyecandan küreği ters daldırır ve nasibine tek bir altın düşer. Tıkandı Baba başını öne eğip: "Benim çeşmem tıkandı, musluğum hiç akmayacak, ne yaparsam yapayım hep Tıkandı Baba olarak kalacağım" der. Bunun üzerine padişah, saray kuyumcusuna iki okka ağırlığında altından bir top yapmasını emreder. Yapılan top ile beraber Mahmut Paşa yokuşundaki kemerin yanına gidilir. Kemerin üç metre uzağında durulur. Padişah Tıkandı Baba'ya: "Bu topu atacaksın, attığın yerden topun durduğu yere kadar olan arazi ve bu arazi üzerindeki bütün mülk sana ait olacak" der. Tıkandı Baba topu ateşler. Ancak top kemere çarparak seker ve Tıkandı Baba'nın başına düşer. Tıkandı Baba oracıkta can verir. İkinci Mahmut gayet üzüntülü bir şekilde Tıkandı Baba'nın yanına gelir ve artık solmakta olan yüzünü okşayarak "Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut" der.

Ne şansları teptiler...

Ekranlara gelen yeni projeleri nedeniyle 'Var Mısın Yok Musun' yarışma programını bitirmek üzere olan Acun Ilıcalı, 500 Bin lirayı vererek yarışmayı sonlandırmak arzusundadır. Bu nedenle son yarışmalarda 4, 5, 6 derken 10 tane 500 bin lira konulur kutulara. İlginçtir, son 7 kutuya 5, son 5 kutuya 3, son 4 kutuya 3 adet 500 binlik kutularla giren yarışmacılar olmasına rağmen hiçbir yarışmacı şu ana kadar 500 bini  alma başarısı gösteremedi.
Manzara hakikaten, "Vermeyince Mabud, ne yapsın Mahmut" sözünün açık yansıması ile, hadis-i kudside ifade edilen, "Zenginliği istediğime, ilmi isteyene veririm" beyanının bir hikmet yansıması gibi görünüyor.

Burada bize düşen, hayal kırıklığı yaşayan tüm yarışmacılara "vardır bunda da bir hayır" sözünü hatırlatmaktır. "Ya çıksaydı?" sözünün cevabı kendileri için gerçekten hayırlı olur muydu elbette bilemiyoruz.

Neden 500 bin çıkmıyor?

Bugün gazetesinin bir yazarı, "Kimsenin 500 bin TL'yi kazanamamasının nedenini açıklıyorum" başlıklı yazıda sanırım biraz da muziplik olsun diye şunları yazmış: "Hani Acun bir zamanlar dünyayı geziyordu ya... Karayipler'de 'Kara Büyü'cüler meşhurdur. Yapamayacakları sihir yoktur. Bence Acun, o büyücülerden birini aldı getirdi. Kutuların tümünü efsunlattı! Kimse 500 bin'e ulaşamıyor. Kim bilir belki de 'Hamdi Bey' dediği kişi, Karayipli bir Kara Büyücü'dür... Olamaz mı?"

Yukarıdaki satırlar belki şaka olsa da gerçek olan şöyle bir durum da var. İstanbul Ticaret Odası (İTO) yaptırdığı bir çalışmada, son 27 yılın yılbaşı Milli Piyango büyük ikramiyesini kazananların akıbetini araştırmış ve ortaya hepsi açısından ilginç hazin hikayeler kaldığı görülmüştü.

Onun için diyoruz ki, herşeyin hayırlısı dilemek lazım. Hayır bildiklerimiz şer de getirebilir.

Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber 7
www.osmanozsoy.com.tr

http://www.haber7.com/haber/20091021/Vermeyince-Mabud-ne-yapsin-Mahmut.php
#1691
Bizim gibi "ulus devlet" anlayışıyla yetişmiş olan kuşaklar, imparatorlukların değişik din ve ırklara nasıl baktığını anlamakta güçlük çeker.

Oysa imparatorluk olmanın ilk şartı etnisitelerin birbirine üstün olduğu tezinin reddidir.

Bu yüzden Osmanlı sultanları, İslam halifesi olmalarının yanı sıra Ortodoks, Katolik ve Yahudi uyruklarının da sultanı olmakla gurur duymuşlar, bunu başka krallara kaptırmamak için büyük mücadele vermişlerdir.

Abdülhamid'in Ermeni tebaanın Rusya'ya göç etmemesi için verdiği mücadele ibretle hatırlanır.

İttihatçıların büyük bir tecrübesizlikle sürgün ettiği Ermeni tebaayı, ülkede tutmak istemişti.



***


Bir başka örnek de Girit isyanıdır.

Osmanlı'yı çok uğraştırmış olan Girit'te çıkan bir isyan üzerine Abdülhamid, en sert önlemleri alacak, en ağır cezaları uygulayacak bir kumandan arar.

Bulup Girit'e gönderdiği paşa kimdir biliyor musunuz?

Kara Todori Paşa.

Yani Girit'i yola getirmek için bir Rum paşayı yolluyor.

Bugünkü kuşakların bunu anlaması mümkün mü?

Londra Büyükelçiliğimizin duvarlarına bakınca ne görürsünüz?

Daha önce devlete hizmet etmiş olan Ermeni, Yahudi ve Rum sefirlerin resimlerini.

Abdülhamid'in başhekimi kimdi?

Thilda Kemal'in dedesi Jak Paşa.

Son dönemlerde ekonomik sıkıntıya düşen Osmanlı sultanlarına en büyük yardımı kim yapıyordu.

Rum banker Zarifi.

Zarifi Tarabya'yı o kadar sevmişti ki öldüğü zaman kalbi, altın bir kutu içinde, yaptırmış olduğu kiliseye gömüldü.


***


Sarıkamış cephesinde Osmanlı Mebusu Karekin Pastırmacıyan Ruslarla birlikte kendi ülkesine karşı çarpışmıştı.

Peki Osmanlı ordusu içindeki en kahraman subaylardan biri kimdi bilir misiniz?

Kardeşi Vahan Pastırmacıyan.

İki kardeş birbirine silah sıkmıştı.


***


Çanakkale harbinde hayatını kaybeden Rum, Ermeni, Yahudi Osmanlı'nın haddi hesabı yoktur.

Bunlardan birisi Tabip Yüzbaşı Dimitriyadi'dir.

Ölürken yanındakilere şunu vasiyet etmiştir.

"Beni gavur diye bir köşeye atmasınlar, sizinle birlikte gömsünler. Çünkü ben bir Osmanlı subayıyım."


***


Biraz daha gerilere gidelim:

Bizans'ı kuşatan Fatih kuvvetleri içinde Rumlar da vardı. Onlara Turkopoulo deniyordu.

Sırp Kralı Brankoviç Fatih'e yardım ediyordu. Çünkü Fatih'in anası Mara, onun kızıydı. Yani Fatih'in dedesi oluyordu.

Bu arada Bizans surlarında Osmanlı'ya karşı çarpışanlardan birisi de Şehzade Orhan'dı.


***


Yukarıda yazdıklarımın hepsi gerçektir. Hem de öyle gizli saklı, kimsenin bilmediği gerçekler değil.

Ve biraz ezber bozmak istememin nedeni de, hayatın sadece bizim algılarımıza göre gelişmediği ve gerçeğin bizim bilgilerimizle sınırlı olmadığıdır.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Ezber_bozma_yazisi&tarih=20.10.2009&Newsid=265816&Categoryid=4&wid=5
#1692
Suriye'den sonra Katar da vizeyi kaldırdı 

Türkiye ile Katar arasında karşılıklı olarak vize kaldırıldı. Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında, Türkiye ile Katar arasında diplomatik, hizmet ve hususi pasaport hamilleri için vizenin karşılıklı olarak kaldırılmasına dair mutabakat muhtırasına yer verildi. İki ülke arasında vizenin kaldırılmasına 29 Eylül 2009 tarihinde Bakanlar Kurulu'nda karar verildi. 
 
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamayan ülkeler şunlar: Andorra, Arjantin, Arnavutluk, Bahama, Barbados, Batı Samoa, Belize, Brezilya, Bolivya, Bosna-Hersek, Dominika, Ekvator, El Salvador, Endonezya, Fas, Fiji, Filipinler, Gambia, Grenada, Güney Afrika Cumhuriyeti, Güney Kore, Hırvatistan, Hong Kong Özel İdare Bölgesi, İran, Jamaika, Japonya, Kazakistan, Kenya, Kırgızistan, Kolombiya, KKTC, Kosta Rika, Makedonya, Maldivler, Malezya, Mauritus, Monako, Santa Lucia, San Marino, Seyşeller, Singapur, Solomon Adaları, Şili, Swaziland, Suriye, Tayland, Trinidad-Tobaga, Tunus, Tuvalu, Uruguay, Vatikan.

Eylül ayı içerisinde Türkiye ile Suriye arasında vizenin kaldırılması kararı alınmıştı. Geçtiğimiz günlerde iki ülke arasında vizenin kaldırılması dolasıyla Öncüpınar sınır kapısında tören düzenlenmişti.

(CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=905158&keyfield=6B617461722076697A65
#1693
Üzerinden nerdeyse 3 ay geçti ama hala bazı mektup arkadaşlarım bana o fotoğrafı soruyor. "Seks şantajıyla 8 başkan eskitti" başlıklı mektubuma ekli fotoğraf galerisinde yer alan bir resim birçoğunuzun dikkatini çekmişti. FBI'ın başında tam 48 yıl "kalmayı" başaran Edgar Hoover'ın bir Mason locasında çekilen "külahlı" fotoğrafı dersem muhtemelen unutmuş olanlarınız da hatırlar. Hoover'ın kafasına giydiği ve üstünde "hilal yıldız ve zülfikar kılıcı" ve hepsinin üstünde yer alan "almas" yazısı ile bu "masonik külah" merak uyandırmıştı. O külahı kaldırıp altındaki öyküyü henüz duymamış mektup arkadaşlarımla da paylaşayım da, "bu ne karmaşık bi dünya be" diye hep beraber heyheylenelim istedim.

Geçenlerde, Obama'nın Mısır'da "Essalamu Aleykum" diye konuşmasına başlaması bir "ilk" gibi yansımıştı medyaya. Oysa bizim meşhur külahın öyküsünde, daha 1900 senesinde "Selamun Aleykum" diyen bir ABD başkanı da başrolde. Beyaz Saray'ın balkonundan "selamun aleykum" diye selamlama yapan ABD başkanı da, ona o gün  "assalamu aleykum" diye cevap veren binlerce fesli Amerikalı da Müslüman değil. Nerdeyse tamamı Anglo Sakson. Tabii ki selam işi bununla sınırlı değil. Tam 140 yıldır ABD'de aralarında sadece başkan değil, FBI başkanı, üst düzey bürokratlar, Kongre üyeleri, yargıçlar, gazeteciler, işadamları ve sair birçok etkili ve yetkili de olan bu masonlar, Mekke, Elmas, El Kuran, El Melaike, Ömer, Bektaş, Ali ve benzeri isimler verdikleri "mahrem mahfillerinde", başlarına fesler takıp, sarıklar bağlayıp biz Müslümanlar gibi selamlaşıyorlarmış meğer.

Külahın öyküsü pek bir sürrealist hal aldı. İşkillenmeye başladınız. Belki de haber okuma modundan çıkıp "Kurtlar Vadisi Selamun Aleykum" versiyonu seyretme moduna girdiniz ve mektubun geri kalanı için eliniz çerez tabağına uzandı. Hakkınız var. Ben zaten bu Amerikanın 19'ncu yüzyılın ikinci yarısı ile 20'nci yüzyılın ilk yarısı arasındaki tarihini artık çekirdek çitlemeksizin okuyamıyorum. Çekirdek çitlemenin devrimci bir eylem olduğuna inandığımı ve çok desteklediğimi de zapta geçireyim bu arada.

Külahı önüme koyup başlayayım. Kim bu adamlar? Kendileri "Shriners" diye anılıyor. "Shrine" İngilizce "tapınak" ya da "türbe" demek. Ben "Şirinler" diye okumaktan kendimi alamıyorum gerçi ama bu Şırinırların resmi adı da görkemli; Ancient Arabic Order of the Nobles of the Mystic Shrine. Yani ki, Mistik Tapınağın Soylularının Kadim Arabi Tarikatı. Yazılı literatürlerinde uzun müddet daha çok resmi adlarının baş harflerinden oluşan kısaltmayı kullanmışlar. Yani, A.A.O.N.M.S.  Tabi bu harflerdeki gizli adlandırma  için jokere gerek yok, bir kelime bir işlem yapın ve şifreyi çözün: A MASON.

Bu eğlenceli harf karıştırma mevzusu essah mı bilmiyorum ama bu tarikatın masonluğu öykümüzün mirengi noktası. Şırinır tarikatı bir Mason örgütü. Bu tarikata girmenin tek şartı var: Mason olmak. Ama öyle her hangi bir Mason olmak da yetmiyor. Tapınaklarda komik elbiseler giymekten ibaret ayin pratiği ve iş bağlantısı ya da kariyeri için "birader" bağlantısı peşinde koşmaktan ibaret aidiyet çemberindeki çaylak masonlara kapılar kapalı. En azından 5-6 yıl öncesine kadar kapalıydı. Nerdeyse 140 yıl boyunca sadece 32 ve 33'ncü derece masonlar bu tarikata girebiliyordu. Genç masonlar da 2000'li yılların trendine uyarak rahatsız olunca kapılar onlara da açıldı.

Bir sahne ileriye iki sahne geçmişe giden mehteran senaryolu dizi film gibi olacak ama "hür ve kabul edilmiş öykümüzün" ta başına geri dönüyorum. Sene 1870. Henüz Wall Street tam inkişaf etmediği ve henüz ABD dünyayı yönetir hale gelmediği için komplosuz loca hayatında sıkıntıdan patlayan Manhattanlı bir grup mason kendilerince eğlenceli bir gelenek başlatırlar. Shrinerlar klişe bir hikaye anlatır başlangıçları hakkında. Aynı zamanda dönemin en ünlü aktörü olan William Florance birader, Berberi Müslümanların da yoğun şekilde yaşadığı Marsilya'ya, sonrasında ise Mısır'a yaptığı gezide gördüklerini loca sohbetlerinde anlatır. Locanın, Masonların "aşırı elit olmuş hastalığı"nın pençesinde zebun olduğundan her daim yakınmasıyla meşhur en etkili elemanı doktor Walter Fleming bunu çok ciddiye alır ve tarikatı kurar. Tarikatın, bütün kostümleri, isimleri ve lakaplarını Fleming koyar.

13 Ağustos 1870 günü kurulan tarikatın ilk yılında iki kurucu ortak dışında 11 üyesi olur. İlk tapınak New York'ta Mekke Camii adıyla kurulur. Zira bu Mason tarikatı toplandıkları yerleri, "temple (tapınak)" olarak değil, "mosque (cami)" olarak adlandırmakta. 30 yıl sonra 1900 yılında ABD genelindeki sayıları 55 bine ulaşır. "Cami" sayıları ise 82'ye. Tamamı 32 ya da 33'ncü dereceden 55 bin masondan bahsediyorum, çekirdek çıtırtısı arasında gürültüye kurban gitmesin.

Tüm Şırinırların en üst yönetimine Emperyal Büyük Konsey adı veriliyor. Her yıl büyük emperyal oturum toplantısı yapıyorlar.

Tabi o günlerde masonluk bugünkü gibi ayıp bir meslek olmadığı için bügünkü gibi yüksek duvarların arkasında köşe bucak saklanmıyorlardı. Hepsi mertçe, "masonsam masonum kardeşim" diye yüzümüze apaçık derlerdi. Takiyeci değillerdi. Dışarıda ulusalcı milliyetçi, locada sermayeci küreselci takılmıyorlardı.

Hatta o şeffaf günlerinde belli başlı şehirlerde topluca resmi geçit bile yapabiliyorlardı. Bu Şırinırların resmi geçitleri ise pek renkli bir hal almıştı. Siyah püsküllü kırmızı feslerini kafalarına geçirip nerden bulduklarını henüz bilemediğim develeriyle resmi geçit törenleri yaparlardı. Mektubun başında anlattığım Beyaz Saray selamlaşması da böylesi resmi geçitlerden birine ait.

Fred Van Deventer'in 1959 yılında yayınladığı "Parade to Glory: Shriners History" namlı kitabında anlattığına göre, yıllık büyük Şırinır konseyi için toplanan Shriner Masonlar 23 Mayıs 1900 günü Beyaz Saray'ın önünde resmi geçit töreni yaptılar. Yürüyüş kortejindeki 3 bin Shriner masonun en arkasında yürüyen emperyal postnişin John Atwood, Beyaz Saray'ın balkonundan korteji selamlayan "mason biraderleri" ABD Başkanı William McKinley'e, "selamun aleykum" diye yüksek sesle selam verdi. "Selam vermenin sünnet, almanın farz olduğunu" bilip bilmediğini bilmediğim McKinley, kamuoyuna açık şekilde Müslüman selamlaşması yapan ilk ABD başkanı oldu muhtemelen. En azından daha eskisini buluncaya kadar adamımız McKinley.

Tabi bu tabloyu Deventer, loca dedikodularına dayandırmıyor. Washington Post gazetesinin o günkü nüshasında yayınlanan haberden aktarıyor. Washington ahalisinin bu enteresan mason kalabalığa ilgisine de dikkat çekiyor Washington Post. Gazeteye göre, dükkanınn önüne cami maketi diken esnaflar bile var.

Korteje eşlik eden Deniz Piyadeleri (Marine Corps) Askeri Bandosunun da Shriner'lara jest olsun diye o gün üniforma yerine İslami kostümler giydiğini söylersem, kelli felli bir topluluktan bahsettiğime artık ikna olursunuz umarım. Postnişin John Atwood, konseyin açılış toplantısında, "Kıtanın her yerinden Müslümanların Mekke'ye toplanması gibi buraya toplandık" demiş o gün. Nizami adam, ahbap insan Jonathan Curiel, bu sözü, "Shriner'ların Mekke'si Washington DC ise, kabeleri de Beyaz Saray'dır diye anladığını söylüyor.

Tabi 3 bin Shriner 3 gün sonra 23 Mayıs 1900 günü Beyaz Saray'da onurlarına verilen resepsiyona da katılıyor. Hepsi kafalarında fesleri, çoğu entari ve cüppeleriyle. Bu egzantrik Beyaz Saray tablosunu hayal etmekle vakit kaybetmeyelim 21 yıl zıplayalım ve daha esaslısına gidelim. 9 Mayıs 1921 günü Beyaz Saray bir başka görkemli Shriners buluşmasına ev sahipliği yapar. Bu kez kendilerine sadece bir mason biraderi olarak değil, ilk Shriner ABD başkanı olarak Warren Harding ev sahipliği yapar. Bunun detayı ise New York Times gazetesinin o günkü nüshasında, "Harding gives Salaam at Shriners parade (Harding, Shriners yürüyüşünde 'selam' verdi)" manşetiyle yer alan haberde anlatılıyor. 2 sene sonra 5 Haziran 1923 günü Harding, Beyaz Saray'ın önünden resmi geçit yapan 25 bin Shriners Masonunu, Beyaz Saray balkonuna kafasında kırmızı fesle çıkarak selamlayarak bir başka ilke imza attı. ABD Başkanı Harding'in kafasındaki fesin üstünde üyesi olduğu Shriners tapınağının adı yazılıydı; "Aladdin".

Balkonda Harding'in yanında ise Birinci Dünya Savaşının efsane ismi kudretli Amerikan generali John Pershing duruyordu. Kendisi de Shriner olan Pershing, fes yerine askeri üniforması ile selamlamaya çıkmayı tercih etmişti. Shriners tarikatının altın yıllarıydı. ABD'deki üye sayıları 500 bini geçmişti. Bunların arasında, Harding'in yanı sıra, Truman, FDR, Gerald Ford gibi ABD Başkanları da, mareşal Omar Bradley ve mareşal Douglas MacArthur gibi genelkurmay başkanları da, Hoover gibi FBI başkanı da vardı.

Shrinerların içinde sadece politikacılar yoktu. Astronot Buzz Aldrin'den, rüzgarla giden aktör Clark Gable'a, kasabamızın şerifi John Wayne'den, kulak pası ilacı Nat King Cole'a, Irving Berlin'den, Johnny Cash'a kadar birçok ünlü isim de Shrinerdı.

Paketten tabağınıza biraz daha çekirdek dökün zira bu öykü daha çok çekirdek götürür. ABD'nin en kudretli adamlarının üyesi olduğu bu mason tarikatının tapınakları da, İslami mimari örneklerine göre inşa ediliyordu ki bir kısmı bugün ble ayakta bu binaların. Girişte tepelerine ise Latin harfleriyle ama Arapça "La Galib İllallah (Allah'tan başka galib yoktur)" yazıyorlardı. Pittsburgh'da bulunan "Suriye Camisi" ise en meşhurlarından biri haline gelmişti. 1960'lı yıllara kadar şehre gelip de namaz kılmak için yer arayan birçok Müslüman hakiki cami sanıp yanlışlıkla bu tapınağa gidermiş.

Masonlara ait Pittsburg Suriye Camii'ni meşhur edense başkanlık seçimi kampanyaları olmuş. Kendisi de gayet ihlaslı bir Shriner olan Başkan Harry Truman, 1952 yılında başkanlık kampanyası sırasında bu camide biraderlerine ve Amerikan halkına seslendi. ABD'de televizyondan yayınlanan ilk başkanlık kampanyalarından biridir bu. Tam 8 yıl sonra bir başka başkan adayı John F Kennedy'nin de yolu bu tapınağa düştü. Kennedy, Nixon'a karşı en sert çıkışlarından birini bu "cami" locada yaptı.

Mason "camiinde" oskar töreni

Shriners camileri 20'nci yüzyıl boyunca sadece politikaya değil, elit sosyal hayata da damga vurdular. Los Angeles El Melaike Mabedi, tam 10 kez Oskar ödül törenlerine ev sahipliği yaptı. O zamanlar "artizlik" yapan Ronald Reagan ve eşi Nancy hanım da bunlardan birinde El Melaike'nin revaklı hatlı İslami mimariye sahip ortamında ödül törenine katıldılar. Dünyanın en önde gelen golf mekanlarından biri de Shriner biraderlere ait. 2006 yılında yaklaşık 1 sene yaşadığım Chicago'da ikamet ettiğim Mount Prospect adlı nezih banliyönün yakınlarında ultra lüks bir kulüp dikkatimi çekmişti. Golfün en prestijli mekanlarından biri olan bu kulübün adı Medine'ydi ve kapısının girişinde "Allah be with you (Allah seninle olsun)" yazıyordu. Büyükçe bir cami kubbesine sahip olan ana binanın dışında Medinah Country Club adlı bu kulüp arazisi içindeki en büyük gölün adı da "Hatice". Golfün en prestijli müsabakası olan PGA Championship'e defalarca ev sahipliği yaptı ve dünyanın her tarafında  milyonlarca golf tutkunu elit Medine tesislerini hayranlıkla seyretti. Golfün efsane ismi Tiger Wood, bu tesiste iki defa PGA şampiyonu oldu.

Shriners'lar nerdeyse 100 yıl boyunca başlangıçlarını Hz Ali'ye dayandırdılar. Çok emin değilim, konu üzerinde de çalışmaya devam ediyorum ama Avrupa'daki bazı Bektaşi masonlardan etkilenmiş olma ihtimalleri var. Son 20 yılda İslamı çağrıştıran isim, sembol ve kıyafetlerini yavaş yavaş terketmeye başladılar. Toplandıkları mahfilleri artık "Cami" olarak değil, "Shriner merkezi" ya da "tapınak" olarak adlandırıyorlar çoğunlukla. Ama birçok Shriner tapınağı orijinal ismiyle bugün de devam ediyor. Georgia eyaletinin Savannah şehrindeki Omar Temple ya da St louis Medinah Temple, North Carolina'daki Rofelt Pasha Temple, Minnesota'daki Osman Temple, New Hampshire'da Bektash Temple gibi. Shriners tarikatı kurulduktan sonra bazı gerçek Müslümanların da üye olduğunu gösteren işaretler var. New York Times gazetesinin internetten kolaylıkla ulaşılabilecek 7 Haziran 1883 tarihli sayısında "Abdel Kader's Masonic Friends (Abdulkadir'in Masonik dostları)" başlıklı enteresan bir haber var. Shriners Emperyal Konseyinin toplandığı belirtilen haberde, "Mekke'deki mason locası Ali Tapınağının başında bulunan Şeyh Abdulkadir'in Şam'da 26 Mayıs'ta hayatını kaybettiği" belirtildikten sonra Shrinerların, "Doğu Yarım Kürenin Shriner Mason Postnişini" olan Şeyh Abdulkadir'i andığı kaydediliyor.

Shrinerlar bugün de hala "Selamun aleykum – ve aleykum selam" diye selamlaşıyorlar. Hala bazı açılış ve resmi törenlerinde Allah adını anıyorlar. Ama günümüzde Shriner dendiğinde artık ilk olarak hastaneleri akla geliyor. ABD'nin her yerine yayılan Shriner çocuk hastaneleri, İslam'ın beş şartından biri olan zekattan esinlenerek kurulmaya başlanmış. Hayırsever hastaneleri olarak biliniyorlar. Bunlar sahalarımızda görmek istediğimiz faaliyetler. Masonlar hep bu tür işler yapsın bak karışan olur mu...

Shriner ritüellerinde, antik Mısır'dan Sufizme yoğun bir doğu etkisi görülüyor. Ama tamamı sembolik boyutta. Müslümanlıkla imani ya da dini hiçbir bağları kesinlikle yok. Edward Said'in bunları oryantalizmin şahı padişahı gibi görmesi boşuna değil. Ama işte bir de şu var ki, ABD'de İslam'a ve Müslüman dünyasına ait ilk bilgiler ilk tanışmalar Shriner'lar vasıtasıyla oldu. "Nation of İslam" adlı organizasyonun kurucusu Elijah Muhammed'in de onun ilham aldığı Noble Drew Ali'nin de birer Shriners mason olması tesadüf değil.

Elijah da Drew Ali de, Elijah'ın sonradan Allah olduğunu iddia ettiği Wallace Fard da Chicago'daki "Moorish Science Temple (Endülüs Bilim Tapınağı)" üyesiydiler. Bu belki de üçlünün İslam hakkındaki yüzeysel bilgilerinin ve Shriners'larınki gibi sembolik vurgularını açıklayan şeydir, bilemem. Kaldı ki Nation of İslam'ın bayrağı da kırmızı zemin üstüne hilal yıldız. Bunun Türkiye'den çok Shriners'larla alakası var. Çünkü Shriner'ların da sembolü hilal yıldız. Nation of İslam içinde ilk defa İslam ile tanışan Malcolm X'in, hacca giderek gerçek İslam ile tanışması ve siyah ırkçılığını terk ederek daha barışçı ve evrensel bir yapıya bürünmesinden hemen sonra öldürülmesini de not edeyim. Malcolm'un katli ile ilgili bütün komplo teorilerinin bir ayağında Elijah Muhammed'in diğer ayağında ise o dönemde bir nevi ergenekona dönüşmüş FBI'ın başındaki Hoover'ın olması da belki de tesadüf değil. 
Laf döndü dolaştı geldi meşhur külahın sahibine. Gelmiş geçmiş en kudretli Shriner belki de tam 48 yıl FBI başkanlığı yapan Edgar Hoover'dı. Hoover, Beyaz Saray'ın ilk Shriner mukimi olan Başkan Warren Harding döneminde Adalet Bakanlığında çalışmaya başladı. Harding'in yardımcısı Coolidge tarafından soruşturma bürosunun başına atandı ve 48 yıl FBI başkanı olarak kaldı. O fotoğrafta Hoover'ın başındaki külahın hikayesi budur vesselam.

Gel gelelim, bu külah ABD'de mason karşıtı Hıristiyan grupların da komplo teorilerine meze oluyor. Shriners masonların İslami isim ve sembollerini baz alan bu Hıristiyan gruplar, "masonluğun İslamın truva atı olduğunu ve masonların ABD'nin Müslümanlarca işgalinin gizli askerleri olduklarını" savunuyorlar. Lütfen bana katılın: "Bu ne karmaşık bi dünya be?".
Sağolun.   

Boğazınızda bir kuruluk var değil mi? Çekirdeği fazla kaçırdık ondandır. Sıcak limonlu bir ıhlamur iyi gelir. Bu meretin de bitmeyinceye kadar başından kalkamıyorsun.

Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20091019/ABDyi-yoneten-Musluman-Masonlar.php
#1694
Hükümetin programında yer alan ve Başbakan ve ilgili bakanlık tarafından düzenlemenin Meclise getirilmesi ve kanunlaşması için tarafların uzlaşması şartı koşulan kıdem tazminatı fonunda mevcut şartlar altında uzlaşma sağlanması neredeyse imkansız gibi gönüyor. Geçmişten bugüne tarafların kıdem tazminatı fonuna yaklaşımları, beklenti ve talepleri ile Hükümetin tutumu konuyla ilgili aşağıdaki haberlerde etraflıca işlenmiştir:

İşveren temsilcilerinden ortak ses: Kıdem tazminatı çok fazla, yük hafifletilsin

Kıdem tazminatı konusunda işçi örgütleri arasında farklı sesler çıkarken, TİSK, TOBB ve TÜSİAD geçmişteki farklı değerlendirmeleri bir kenara bırakıp taleplerini aynı noktada topladı.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu İstihdam Teknik Komitesi kararı doğrultusunda, kıdem tazminatıyla ilgili bir rapor hazırlamak için teknik komite oluşturuldu.

Komite çalışmaları sonunda, ''Kıdem Tazminatı Çalışma Raporu'' hazırlandı. Raporda, çalışmalara katılan kesimlerin görüş ve önerilerine yer verildi.

Raporun hazırlık çalışmalarına işveren kesimini temsilen TİSK, TOBB ve TÜSİAD katıldı.

Rapora göre, işveren kesimi, temel olarak AB ülkeleri ve diğer OECD ülkeleri ile karşılaştırıldığında Türkiye'deki kıdem tazminatı yükünün çok yüksek olduğunu ve bu durumun özel sektörün uluslararası rekabet gücünü olumsuz etkilediğini savunuyor.

İşverenler, söz konusu olumsuz etkinin sadece kıdem tazminatı düzenlemesinden değil, ''Bu düzenlemenin iş güvencesi ve işsizlik sigortası uygulamaları ile eş zamanlı olarak ve her tam yıl için işçilere 30 günlük ücret gibi yüksek bir tutarla uygulanmasından kaynaklandığı'' iddia ediyor.

TİSK'İN GÖRÜŞLERİ

TİSK'in komiteye sunduğu raporda, işsizlik sigortası yanında, toplu ödenen işsizlik yardımı şeklindeki kıdem ve ihbar tazminatlarının varlığının AB ülkelerinde dahi bulunmayan mükerrer ödemeleri gündeme getirdiği, bunun da istihdam, kayıtlı ekonomi ve rekabet gücü üzerinde olumsuz etki yarattığı belirtildi.

Hem işsizlik sigortası ve iş güvencesi hükümlerini uygulayan, hem de hizmet akdinin devamı süresince her geçen tam yıl için işçiye 30 günlük ücret tutarında kıdem tazminatı ödeyen başka bir ülke olmadığı ifade edilen raporda, şu görüşleri savunuldu:

''Ülkemizde kıdem tazminatı 20 yıllık hizmet karşılığı 86,7 haftalık ücret tutarında ödenmektedir. Buna karşılık OECD ve AB ülkelerinin çoğunda kıdem tazminatı olmadığından, bu süre 'sıfır'dır. Kıdem tazminatının bulunduğu OECD ve AB ülkelerinin çoğunda ise kıdem tazminatı düzeyi, Türkiye ile mukayese edilemeyecek kadar düşüktür. Yükselen ekonomilerden Brezilya'da 26 hafta, Rusya'da sadece 8,7 haftalık kıdem tazminatı ödenmektedir.

Ayrıca Türkiye, 177 ülke arasından seçilen OECD ve AB ülkeleri ile Brezilya ve Rusya gibi yükselen piyasalar, yani temel rakiplerimiz arasında en yüksek işten çıkarma maliyetine katlanan ülkedir. Türkiye'den daha yüksek maliyetler Mozambik ve Zambia gibi Afrika ülkelerinde görülmektedir.

20 yıllık kıdem itibariyle söz konusu maliyet Türkiye'de 95 haftalık ücret iken, ABD'de 'sıfır', OECD ülkelerinde ortalama 25,8 haftadır.''

İşten çıkışın zorlaştırılmasının, işe girişin de zorlaştırılması sonucunu doğurduğu ileri sürülen raporda, kıdem tazminatının, işsizlik sigortası ve iş güvencesi hükümleri dikkate alınarak ve kazanılmış haklar korunmak suretiyle işletmeler üzerindeki maliyet yükünü hafifletecek biçimde yeniden düzenlenmesi gerektiğini kaydetti.

Raporda, kıdem tazminatı için fon oluşturulması halinde fonun işçilerin kıdem tazminatlarının teminat altına alınması, birikecek meblağın ekonomik kalkınma ve istihdamın artırılması amacıyla kullanılabilmesi ve işçi ve işverenlerin gereksiz fesih işlemlerine karşı korunmalarının sağlanması gibi faydaları olduğuna, ancak fonun aktüeryal gerekliliklerle maliyetinin yüksek olması ihtimali bulunduğuna dikkat çekildi.

Raporda, bu sebeple söz konusu yeniden düzenleme konusundaki tek alternatifin fon oluşturmak olmadığı, kıdem tazminatının her tam yıl için 30 günlük ücret yerine 15 günlük ücret üzerinden ödenmesi gibi diğer alternatif üzerinde de durulabileceği belirtildi.

TİSK, ayrıca kıdem tazminatı müessesesi ve toplu iş ilişkilerini düzenleyen kanunlarda yapılacak değişikliklerin tek bir paket halinde ele alınmasını talep etti.

TÜSİAD'IN GÖRÜŞLERİ

TÜSİAD, komiteye sunduğu raporda, kıdem tazminatının, işsizlik sigortası ve iş güvencesinin varlığı da dikkate alınarak, kazanılmış hakları koruyacak ve işletmeler üzerindeki yükü azaltacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğine işaret etti.

Raporda, kıdem tazminatı konusunda şu görüşlere yer verildi:

''Çalışma yaşamı ile ilgili düzenlemeler, işletmelerin uluslararası rekabet gücünü koruyacak şekilde düzenlenmelidir. Söz konusu düzenlemeler, küresel ekonomik koşullar çerçevesinde, istihdam üzerine yeni yükümlülükler getirmeden, sosyal taraflarca kapsamlı bir şekilde tartışılıp değerlendirilerek yürürlüğe konulmalıdır. Bu kapsamda, bir yandan istihdam üzerindeki yüklerin hafifletilmesi çerçevesinde kıdem tazminatı ve işsizlik sigortası düzenlemeleri, diğer yandan sendikal faaliyet ve toplu iş sözleşmesi düzeninin önemli bir parçası olarak Sendikalar Kanunu ile Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu düzenlemeleri eş zamanlı olarak ele alınmalıdır.

Kıdem tazminatı yükümlülüğü hafifletilmelidir. Yeni düzenlemenin yürürlük tarihine kadar olan müktesep haklar korunarak, yürürlük tarihinden sonraki çalışılan süreye ait veya işe yeni girenler için ödenecek kıdem tazminatı, örneğin her tam yıl için mevcut gün sayısının yarıya indirilmesi suretiyle azaltılmalı ve tavan da bu orana göre yeniden değerlendirilerek mevcut uygulama düzeni sürdürülmelidir. Tüm şirketlerin yasal olarak kıdem tazminatı karşılığı ayırma ve bu ayrılan meblağı gider olarak gösterme hakkı sağlanmalı, düzenlemenin yürürlüğünden önceki geçmiş döneme ait karşılıklar ise, belirlenecek bir takvim çerçevesinde gider olarak düşülebilmelidir.''

TOBB'UN GÖRÜŞLERİ

TOBB, komiteye sunduğu raporda, kıdem tazminatının, istihdamın ve işletmelerin rekabet gücünün artırılması ile ülkedeki yatırımların önünün açılması noktasında büyük bir engel teşkil ettiği öne sürülerek, ''Kıdem tazminatı yükü''nün acilen makul seviyelere indirilmesi istendi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca 2001 yılında oluşturulan Bilim Kurulu'nun, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu'ndaki düzenlemelerle birlikte kıdem tazminatı düzenlemesinin de ele alınması, bu kapsamda ''ya bir fon kurulması ya da tazminat hesabında esas alınan her geçen tam yıl karşılığı 30 günlük ücret tutarının 15 güne indirilmesi şeklindeki önerisi'' üzerinde işçi ve işveren kuruluşları arasında mutabakat sağlandığı iddia edilen raporda, sağlanan bu mutabakatın korunması gerektiğini belirtildi.

Raporda, kıdem tazminatına ilişkin hazırlanacak bir düzenlemenin, 2821 ve 2822 sayılı kanunlarda değişiklik öngören düzenleme ile birlikte sosyal tarafların görüşleri de alınarak ''Tek paket'' halinde yasalaştırılmasının yerinde olacağı kaydedildi.

AA

http://www.haber7.com/haber/20091019/Isverenden-kidem-tazminatinda-ortak-ses.php
#1695
Dört yaşlarında bir İtalyan çocuğunun Kur'an'ı Kerim'den İhlas, Nas ve Tebbet surelerini gülümseten üslubu ile ezbere okuyuşu izleyenlere tebessüm ettiriyor... Allah anasına-babasına bağışlasın :)


www.youtube.com/watch?v=F_7PBhcmk2w
#1696
I. Dünya Savaşı, büyük acılar, yıkımlar ve ayrılıklar bıraktı bu topraklarda. Eline kalemi alan 'büyük güç'ler, sınırlar çizdi, nifak tohumları attı yüzyıllardır birlikte yaşayan kardeşler arasına. Sonra bu sınırlar belirginleşti, kardeşler ayrı birer topluma dönüştü. 
 
10 yıl önce savaşın eşiğine geldiğimiz Suriye'den bahsediyoruz. Ancak kötü günler geride kaldı. Her iki ülke arasında baş döndürücü bir hızla gelişen ilişkiler, geçtiğimiz hafta başında tarihî bir noktaya geldi. Bu noktada her iki ülkeden 10'ar bakanın katıldığı bir toplantı yapıldı, gelecek adına önemli kararlara imza atıldı. Biz de bu toplantıya iştirak etmek için pasaportumuzu aldığımız gibi Suriye'nin yolunu tuttuk. Vizeye ihtiyaç duymadan geçtiğimiz sınırdan 45 dakika sonra kendimizi Halep'te bulduk. Sonbaharın ortasında olmamıza rağmen harika bir havayla bize 'merhaba' diyen Suriye'ye farklı bir atmosfer hakimdi.

Bizim 80'li yıllarındaki halimizi andıran 20 milyonluk Suriye için Türkiye, teknolojisi, demokrasisi, eğitim sistemi ile bir model. Peki, Türkiye ve Türkler için Suriye'nin cazip tarafları neler? Siyasi, askeri ve ticari faaliyetleri kastetmiyoruz; tarihî ve kültürel noktalara dikkat çekmek amacımız. Yüzlerce yıllık tarihimizde birçok ortak nokta var. Birçok peygamberin ve binlerce sahabenin ayak bastığı Suriye, tarihi değerler açısından büyük önem taşıyor. İşte bu sebeplerle Suriye'ye elinizi kolunuzu sallayarak gitmek için 10 nedeniniz var.

1- Suriye'ye gezmek için gidenler daha çok sabaha karşı yola çıkıyor. Sebebi ise sabah namazını orada eda edebilmek. Bunun için seçilen birçok mekan var, ama daha çok Humus'taki Halid bin Velid'in türbesinin bulunduğu Halid bin Velid Camii tercih ediliyor. Bu camide Hz. Ömer'in oğlunun (ra) türbesi de var. Kabil dünyada ilk cinayeti işlediği için yeryüzünün adeta feryat ettiği Habil'in kabri de burada.

2- Hz. İbrahim, Hz. Hud, Hz. Lut, Hz. Davut, Hz. Nuh, Hz. Eyyûb, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in (sas) belli dönemlerde Şam'da bulunması Suriye'yi Müslüman âlemi için cazibe merkezlerinden biri yapıyor. Hıristiyanlar için son derece önemli olan yerler de Suriye'de bulunuyor. Hz. İsa'nın ve Hz. Meryem'in 16 yıl yaşadığı Nasara köyü Şam'a 50 kilometre mesafede.

3- Hz. İbrahim'in Nemrud'un ateşinden çıktıktan sonra hicret ettiği yer olan Şam, ayrıca şehit edilen Hz. Yahya'nın mübarek başını da bağrında taşıyor. Şam'daki Emeviye Camii'nde yer alan türbe, ziyaretçi akınına uğruyor. Kerbela hadisesinde vefat eden Hz. Hüseyin'in mübarek başı da Emeviye Camii avlusunda. Ünlü İslam komutanlarından Selahaddin-i Eyyûbi'nin kabri de Emeviye Camii'nin hemen yanı başında.

Hz. Muhammed, 12 yaşındayken amcası Ebu Talip'le birlikte Şam'a 130 kilometre mesafedeki bir yere kadar geliyor, fakat Rahip Bahira'nın uyarısı üzerine Şam'a gitmeden oradan dönüyor. Efendimiz'in Şam'ı son ziyareti ise 25 yaşında Hz. Hatice validemizin kervanıyla oluyor. Ayrıca Efendimiz'in Şam'la ilgili hadis-i şerifleri de var. İşte bunlardan bazıları: "Allah'ım Şam'a bereket ver.", "Rahman'ın melekleri onun (Şam'ın) üzerine kanatlarını geriyorlar."

4- Bilal-i Habeşi Hazretleri, Medine'de ezan okumayı bırakınca, Hz. Ebu Bekir döneminde Şam'a geliyor ve burada vefat ediyor. Cafer bin Ebu Talip, Dihyetü'l Kelbi, Abdullah ibn-i Ümmü Mektum ve Ebu Derda gibi binlerce sahabenin kabri de Şam'da...

5- Emeviye Camii içerisinde bulunan Yakup Peygamber'in türbesi, Peygamber Efendimiz'in torunu Seyyide Zeynep Camii ve türbesi Suriye'de bulunuyor.

6- Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, Halid-i Bağdadi, Mevlânâ, İmam-ı Gazali ve Bediüzzaman Said Nursi gibi birçok önemli şahsiyet, bu topraklarda tarihin yönünü değiştiren eserleri hazırlıyor. İmam-ı Gazali, İhya-yı Ulumiddin'i Emeviye Camii'nde yazıyor. Bediüzzaman, meşhur hutbesini Emeviye Camii'nde okuyor. İbn-i Arabi'nin ve Bağdadi'nin türbesi de Şam'da.

7- Osmanlı İmparatorluğu'nun silinmez izler bıraktığı Suriye topraklarında adeta tarihimiz tekrar canlanıyor. Fatih'in vezirlerinden Akşemseddin'in yetiştiği medreselerin ihtişamı görülmeye değer. Sürgünde vefat eden Sultan Vahdettin'in kabri de Şam'da. Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan'a yaptırılan Süleymaniye Camii gezilmeyi bekleyen yerlerden biri. Osmanlı zamanından kalan meşhur Hamidiye Çarşısı, alışveriş yapılabilecek bir mekan.

8- Halep Kalesi ve Çarşısı, günün neredeyse her saatinde kıpır kıpır. Kalenin yerinde çok eskiden bir Hitit tapınağının olduğu biliniyor. Daha sonra bir Yunan tapınağına çevrilen yapı, 10. yy'da Hamedani hanedanı döneminde haçlı ordularına karşı stratejik bir kale olmuş. Bugünkü Halep Kalesi, Selahaddin-i Eyyûbi'nin oğlu Malik el Zahir Gazi döneminde yeniden yapılmış.

9- Halep'in en güzel yeri Zekeriya Peygamber'in türbesinin bulunduğu cami. Kur'an-ı Kerim, Meryem ve Âl-i İmran sûrelerinde Hz. Zekeriya (as)'ın başından geçenleri etkileyici bir biçimde anlatır bizlere. İşte adına cami yaptırılan Hz. Zekeriya (as), bu topraklarda yaşamış peygamberlerden sadece biri. Mimar Sinan'ın ilk camisi de Halep'te. İbn Sina bir süre burada yaşamış. Kerem'in Aslı'ya olan aşkından yanıp kül olduğu yer Halep. Şehirdeki tek yükselti olan doğal bir tepenin üzerine kurulmuş olan Halep Kalesi görülecek yerlerin başında geliyor.

10- Yeni düzenlemelerle yatırımcının önündeki engeller büyük oranda kalkmış durumda. Özellikle gıda işleme alanında doğrudan yatırım mümkün. Tarımsal alet, ekipman ve aksesuarları konusunda yapılan yatırımlar gümrük ve yüksek vergilerden uzun yıllar muaf tutuluyor. Her türlü sanayi ürünü ihraç edilebilen ülkeye, özellikle makine ile otomotiv ana ve yan sanayilerinde Türkiye'nin ihracat potansiyeli çok yüksek.

***


Suriye, zengin bir tarihe sahip
Köklü bir tarihi olan Suriye'de İbranilerden Bizanslılara, Selçuklulardan Osmanlı'ya kadar birçok medeniyet hüküm sürmüş. Emevi İmparatorluğu'nun Memlûk Devleti'nin merkezi olan Suriye, 1400 yılında, Timur tarafından saldırıya uğrayıp yok edilmiş. 1517'de Osmanlı egemenliğine girmiş ve tam 403 sene boyunca Osmanlı tarafından yönetilmiş. I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı yönetiminden çıkan bölge, 1946'ya kadar Fransa yönetiminde kalmış. Suriye 1946'da bağımsız olmuş, Altı Gün Savaşı'nda Golan Tepeleri'ni kaybetmiş. İsrail, 1981 yılında burayı tek taraflı olarak ilhâk etmiş. Akdeniz'e kıyısı olan Suriye'nin başkenti Şam. Halep, Lazkiye ve Humus diğer büyük şehirleri. 2004'teki nüfusu yaklaşık 18 milyon olan Suriye, 1963'ten bu yana Baas Partisi tarafından yönetiliyor. 1970'ten beri Esed ailesinin yönetiminde olan devletin şimdiki devlet başkanı, Hafız Esed'in oğlu Beşşar Esed.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=904198&title=suriyeye-gitmek-icin-iste-size-10-neden
#1697
'El bombası' cezasıyla 4 askerin şehit olmasına neden olan Teğmen Tümer'in tanıkları ve avukatı şehit asker İbrahim Öztürk'ü suçladı. Ailesine de fazla kurcalamaları halinde oğullarının şehitlik beratının geri alınabileceği mesajını gönderdi. 
 
Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde 'nöbette uyuyan' bir askerin eline pimi çekilmiş el bombası vererek patlamasına ve 4 askerin şehit olmasına neden olan Piyade Teğmen Mehmet Tümer'in 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ndeki yargılamasına dün de devam edildi. Müdahil ve sanık tarafının talebi üzerine dün 4 askerin şehit olduğu yerde keşif yapıldı. Öte yandan olay yerinde çekilen görüntüler medyaya dağıtıldı.

DAHA ÖNCE BÖYLE BİR CEZA VERİLMEDİ

Dünkü duruşmada sanık Teğmen Tümer'in talebi üzerine görevli tim kolunda daha önce görev yapan Uzman Çavuş Zeydan Arabacı tanık olarak dinlendi. Arabacı, 8 ay birlikte görev yaptığı İbrahim Öztürk'ün 'disiplinsiz bir asker' ve 'giyimi bile bir askere yakışmayacak şekilde' olduğunu iddia etti. Çavuş Mustafa Sezer de şehit Öztürk'ü suçlayarak 'disiplinsiz' olduğunu anlattı. Timde görevli asker İsmail Turunç ise "İlk defa nöbette uyuyan birisi, hücum yeleksiz dolaşan birisi değildi. Daha önce de yapıyordu ama o ana kadar böyle bir ceza olmamıştı. Uyarılar alıyordu. Dönüp eğitim alıyorduk'' dedi.

DİĞER 3 ASKERİN SUÇU NEYDİ?

Teğmen Tümer'in talebiyle dinlenen askerlerin şehit İbrahim Öztürk'ü suçlaması üzerine Öztürk ailesinin avukatı Özgür Murat Büyük, mahkemenin sanık Tümer yerine şehit Öztürk'ü yargılamaya başladığından şikayet etti. Öztürk'ün babası Hacı Öztürk de söz alarak ''Burada hep İbrahim'den söz ediliyor. Suçu İbrahim işlemiş oluyor. Peki diğer 3 tane şehide ne oldu? Bunlar hiç gündeme gelmeyecek mi? Bu beni rahatsız ediyor'' diye konuştu.

ASTSUBAY VE UZMAN ÇAVUŞ DA...

Olayın idari tahkikatını yapan Piyade Albay Fikret Öcal, incelemeleri sonucunda Teğmen Tümer'in 'talimatlara uygunsuz davranış gösterdiğini' ve 'tecrübesiz olduğu' kanaatine vardıklarını söyledi. Olay yerindeki astsubay ile uzman çavuşun da Teğmen Tümer'in uygun olmayan emrine müdahalede bulanmaları gerektiği, müdahale etmeyip izlemekle yetinmeleri nedeniyle hafif kusurlu olduklarını ifade eden Albay Öcal, 'Öztürk'ün iyi bir asker olmasına karşılık disiplinsiz ve şımarık bir yapıda olduğu kanaatine vardık' dedi.

Avukatın 'Şehit beratını geri alırız ha!' mesajı

Sanık Teğmen Mehmet Tümer'in avukatı Behiç Cantürk, ilk duruşmadaki tepki çeken çıkışlarınıdün de sürdürdü. Avukat Cantürk, basın aracılığıyla ailelere "Bu işi daha fazla kurcalarsanık oğlunuz şehitlik beratı alınır" mesajı gönderdi. İlk duruşmada şehit "Müvekkilim ne yapsaydı?. Nöbette uyuyan İbrahim Öztürk'ün şeref ve haysiyeti ile mi oynasaydı, dövmesi daha mı iyi olacaktı?'' diyen Teğmen Tümer'in avukatı Behiç Cantürk dün de gazeteciler aracılığıyla şehit ailelerine üstü örtülü tehditler gönderdi.

'ŞEHİT KUSURLU ÇIKARSA GERİ ALINIR!'

Duruşmanın sona ermesinin ardından Cantürk, bazı gazetecilere ''Mevzuat gereği şehit olan bir askerin şehitliği sırasında kusurlar ortaya çıkarsa şehitlik beratının geri alınacağı''nı söyleyince şehit Mesut Bulut'un babası Sinan Bulut, mahkeme heyetine Avukat Cantürk'ün kendilerini tehdit ettiğini söyledi. Cantürk, hakime, konunun, mevzuat hakkında gazetecilere bilgi vermekten ibaret olduğunu söyleyince baba Sinan Bulut ''Şehitlik beratı incelenmeden mi veriliyor?" diye çıkıştı.

İhmalden yargılanıyor

"Teğmenin yakasını bırakmayacağım" diyen Şehit İbrahim Öztürk'ün babası Hacı Öztürk, "Teğmenden sonuna kadar davacı olacağım. Teğmenin yakasını da bırakmayacağım. Cezası neyse devletimiz onun cezasını mutlaka verecektir. Bundan eminim, çocuğun eline bombayı o verdi. patlamaya sebebiyet veren de teğmendir" dedi. Ailenin avukatı Murat Büyük de hazırlanan iddianamede alt sınırdan ceza istendiğini belirterek "4 kişinin yaşamının bedeli için 8 yıl isteniyor. Kasıt değil ihmal deniliyor. Biz ihmal olduğunda ısrarlıyız" dedi.

'El bombası' cezasıyla 4 askerin şehit olmasına neden olan Teğmen Tümer'in tanıkları ve avukatı şehit asker İbrahim Öztürk'ü suçladı. Ailesine de fazla kurcalamaları halinde oğullarının şehitlik beratının geri alınabileceği mesajını gönderdi. 



Elazığ'ın Karakoçan ilçesinde 'nöbette uyuyan' bir askerin eline pimi çekilmiş el bombası vererek patlamasına ve 4 askerin şehit olmasına neden olan Piyade Teğmen Mehmet Tümer'in 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi'ndeki yargılamasına dün de devam edildi. Müdahil ve sanık tarafının talebi üzerine dün 4 askerin şehit olduğu yerde keşif yapıldı. Öte yandan olay yerinde çekilen görüntüler medyaya dağıtıldı.

DAHA ÖNCE BÖYLE BİR CEZA VERİLMEDİ

Dünkü duruşmada sanık Teğmen Tümer'in talebi üzerine görevli tim kolunda daha önce görev yapan Uzman Çavuş Zeydan Arabacı tanık olarak dinlendi. Arabacı, 8 ay birlikte görev yaptığı İbrahim Öztürk'ün 'disiplinsiz bir asker' ve 'giyimi bile bir askere yakışmayacak şekilde' olduğunu iddia etti. Çavuş Mustafa Sezer de şehit Öztürk'ü suçlayarak 'disiplinsiz' olduğunu anlattı. Timde görevli asker İsmail Turunç ise "İlk defa nöbette uyuyan birisi, hücum yeleksiz dolaşan birisi değildi. Daha önce de yapıyordu ama o ana kadar böyle bir ceza olmamıştı. Uyarılar alıyordu. Dönüp eğitim alıyorduk'' dedi.

DİĞER 3 ASKERİN SUÇU NEYDİ?

Teğmen Tümer'in talebiyle dinlenen askerlerin şehit İbrahim Öztürk'ü suçlaması üzerine Öztürk ailesinin avukatı Özgür Murat Büyük, mahkemenin sanık Tümer yerine şehit Öztürk'ü yargılamaya başladığından şikayet etti. Öztürk'ün babası Hacı Öztürk de söz alarak ''Burada hep İbrahim'den söz ediliyor. Suçu İbrahim işlemiş oluyor. Peki diğer 3 tane şehide ne oldu? Bunlar hiç gündeme gelmeyecek mi? Bu beni rahatsız ediyor'' diye konuştu.

ASTSUBAY VE UZMAN ÇAVUŞ DA...

Olayın idari tahkikatını yapan Piyade Albay Fikret Öcal, incelemeleri sonucunda Teğmen Tümer'in 'talimatlara uygunsuz davranış gösterdiğini' ve 'tecrübesiz olduğu' kanaatine vardıklarını söyledi. Olay yerindeki astsubay ile uzman çavuşun da Teğmen Tümer'in uygun olmayan emrine müdahalede bulanmaları gerektiği, müdahale etmeyip izlemekle yetinmeleri nedeniyle hafif kusurlu olduklarını ifade eden Albay Öcal, 'Öztürk'ün iyi bir asker olmasına karşılık disiplinsiz ve şımarık bir yapıda olduğu kanaatine vardık' dedi.

Avukatın 'Şehit beratını geri alırız ha!' mesajı

Sanık Teğmen Mehmet Tümer'in avukatı Behiç Cantürk, ilk duruşmadaki tepki çeken çıkışlarınıdün de sürdürdü. Avukat Cantürk, basın aracılığıyla ailelere "Bu işi daha fazla kurcalarsanık oğlunuz şehitlik beratı alınır" mesajı gönderdi. İlk duruşmada şehit "Müvekkilim ne yapsaydı?. Nöbette uyuyan İbrahim Öztürk'ün şeref ve haysiyeti ile mi oynasaydı, dövmesi daha mı iyi olacaktı?'' diyen Teğmen Tümer'in avukatı Behiç Cantürk dün de gazeteciler aracılığıyla şehit ailelerine üstü örtülü tehditler gönderdi.

'ŞEHİT KUSURLU ÇIKARSA GERİ ALINIR!'

Duruşmanın sona ermesinin ardından Cantürk, bazı gazetecilere ''Mevzuat gereği şehit olan bir askerin şehitliği sırasında kusurlar ortaya çıkarsa şehitlik beratının geri alınacağı''nı söyleyince şehit Mesut Bulut'un babası Sinan Bulut, mahkeme heyetine Avukat Cantürk'ün kendilerini tehdit ettiğini söyledi. Cantürk, hakime, konunun, mevzuat hakkında gazetecilere bilgi vermekten ibaret olduğunu söyleyince baba Sinan Bulut ''Şehitlik beratı incelenmeden mi veriliyor?" diye çıkıştı.

İhmalden yargılanıyor

"Teğmenin yakasını bırakmayacağım" diyen Şehit İbrahim Öztürk'ün babası Hacı Öztürk, "Teğmenden sonuna kadar davacı olacağım. Teğmenin yakasını da bırakmayacağım. Cezası neyse devletimiz onun cezasını mutlaka verecektir. Bundan eminim, çocuğun eline bombayı o verdi. patlamaya sebebiyet veren de teğmendir" dedi. Ailenin avukatı Murat Büyük de hazırlanan iddianamede alt sınırdan ceza istendiğini belirterek "4 kişinin yaşamının bedeli için 8 yıl isteniyor. Kasıt değil ihmal deniliyor. Biz ihmal olduğunda ısrarlıyız" dedi.

http://www.stargazete.com/politika/oglumun-sucu-olsa-bile-diger-3-sehidin-sucu-ne-haber-219291.htm#
#1698
Bankaların 1 Ekim'de başlayan ortak ATM (Otomatik Para Çekme Makinesi) uygulamasında farklı fiyat tarifesi suistimal edilmeye başlandı. Ücretsiz ATM kullanmayı vaat ederek vatandaşı dolandıranlar var.

Ercan Baysal'ın haberi

Bakiye sorma ve para çekme işlemlerinden 50 kuruş ile 5 lira arasında değişen miktarlarda masraf alınmasının ardından ortak ATM dolandırıcıları türedi. İki hafta süre geçmesine rağmen Türkiye Bankalar Birliği (TBB) ve Bankalararası Kart Merkezi (BKM) adı kullanılarak sahte elektronik postalar gönderilmeye başlandı. Bankalar Birliği ise vatandaşa, "Ücretsiz ortak ATM kullanma imkanı sunuyor" başlıklı e-postalara itibar edilmemesi uyarısında bulundu.

Birlikten yapılan açıklamada banka müşterilerinin dolandırılması amacıyla, bankaların ATM'lerinin birleşmesi süreci kullanılarak, üçüncü kişiler tarafından banka müşterilerine mesaj gönderildiğine dikkat çekilerek, şöyle denildi: "Bu mesajlarda, ortak ATM işlemlerinin ücretsiz bir şekilde gerçekleştirilmesi için müşterilerden, gizli ve özel müşteri bilgilerinin (TC kimlik no, banka adı, kart no, CV, parola vb.) mesajın ekindeki linkte yer alan tablonun doldurulması suretiyle kendilerine gönderilmesi istenmektedir. Bu mesajların görüntüsü (banka logo ve isimlerinin bulunması) ve kullanılan söylem, bunların TBB ve BKM tarafından gönderildiği izlenimini vermeye çalışmaktadır. Yapılan girişimlerle söz konusu site kapatılmıştır."

Bu tarz dolandırıcılık girişimlerine karşı dikkat edilmesi gereken en önemli hususun bankaların ve ilgili kurumların elektronik postalar aracılığıyla hiçbir şekilde müşterilerine ait bilgileri talep etmediği ve bu yollarla sistem veya veri güncellemesi yapmadığı kaydedildi. Yetkililer herhangi bir sıkıntı yaşanmaması için TBB ve BKM'nin internet sitelerindeki güvenlikle ilgili açıklamaların dikkatle okunması ve uygulanması tavsiyesinde bulundu.

Kullanıcısını gözbebeği ve parmak damarından tanıyan ATM'ler geliyor

ATM'lerin mucidi olan Amerikalı Diebold, Türkiye'de ofis açtı. Fortis Bank, Vakıfbank, Alternatif ve ING ile çalışmalara başlayan Deboilt, Ürdün ve Japonya'da kullanılan gözbebeğinden tanıma ve parmak damarları okuyan ATM'leri Türkiye'ye de getirmeyi amaçlıyor. Şirketin Proje Pazarlama Müdürü Ian Thomas, Japonya'da 140 bin ATM olduğunu ve bu rakamın yüzde 83'ünün parmak izi tanıyan ATM'lerden oluştuğunu kaydetti. Thomas, "Bu kopyalanamıyor. Eğer parmağınızı keserseniz kullanamıyorsunuz. Siz yaşlandıkça parmak izi de değişiklik gösteriyor." dedi. Thomas, bu ürünlerin de Türkiye'ye getirilmesi için bankalarla görüşmelerin sürdüğünü bildirdi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=904018&title=15-gunde-ortak-atm-dolandiricilari-turedi#
#1699
Petrol Ofisi'nin Hatay'daki depolarında kaçak akaryakıtı engellemek için kullanılan ulusal marker'ı ölçen cihazı yanıltan bir sıvı bulundu.

Petrol Ofisi AŞ'nin (POAŞ) Hatay'daki depolarında 11 Haziran'da ele geçirilen 1 litrelik cam şişe içindeki mavi renkli sıvı, Ankara'yı alarma geçirdi. TÜBİTAK'a göre menşei belirsiz bu madde, akaryakıta yüksek miktarda eklenmesi durumunda ulusal marker özelliği gösteriyor. Olayın gelişimi şöyle oldu. Hatay İl Emniyet ekipleri, bulunan sıvıyı EPDK'ya gönderdi.

EPDK da sıvının özelliğinin analiz edilmesi için TÜBİTAK'a yolladı. 15 Haziran'da EPDK-EGM 022940 mühür numaralı cam şişe içine depolardan alınan numune TÜBİTAK'a gönderildi. TÜBİTAK da, 17 Temmuz'da ilgili sıvıya ait analizi tamamlayarak tespitleri B.02.TBT5.0112.00.181.06.03- 1928 sayılı raporuna yansıttı. Rapordaki en önemli tespit sıvının, marker'ı ölçmeye yarayan saha kontrol cihazlarını yanılttığı oldu. Diğer bir deyişle ürün, bir çeşit 'sahte marker' çıktı. Bu durumda, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, raporları değerlendirip POAŞ'ın akaryakıt dağıtım lisans iptaline kadar varabilecek ceza öngörebilecek.

POAŞ'TAN 'SIVI ALKOLDÜR' SAVUNMASI

Akaryakıtta yıllık 3-4 milyar dolarlık vergi kaybının önüne geçmek üzere 'ulusal marker' (işaretleyici) uygulamasına geçildi. TÜBİTAK tarafından geliştirilen ulusal marker, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'nun (EPDK) öngördüğü koşullarda ve miktarda, akaryakıta ekleniyor. Marker, kaçak ile kayıtlı akaryakıtın birbirinden ayırt edilmesine yardımcı oluyor.

ALKOL KALINTISI BULUNMADI

Rafineri ve dağıtım şirketleri, ulusal marker'ı, akaryakıta enjeksiyon sistemiyle püskürterek ekliyor. POAŞ yetkilileri, ulusal marker enjeksiyon cihazı içinde bulunan söz konusu maddenin, cihazı süpürme  sırasındakullanılan
alkol ya da akaryakıt kalıntısı  olabileceğini öne  sürdü.

Bu savunmaya rağmen TÜBİTAK söz konusu maddede, alkol kalıntısına rastlanmadığına işaret etti. TÜBİTAK, POAŞ tesislerinde ele geçirilen ürünün, kaçakla mücadele için geliştirilen akaryakıttaki ulusal marker'ı  ölçen cihazları yanıltan boya içerdiğini belirledi. TÜBİTAK,  bu maddenin akaryakıta yüksek miktarda eklenmesi durumunda ulusal marker özelliği göstererek, akaryakıtta yeterli marker olup olmadığını ölçen saha kontrol cihazlarını yanılttığını ortaya koydu.

TÜBİTAK: Bu sıvı marker'ı yanıltır

TÜBİTAK'ın konuya ilişkin hazırladığı raporunun sonuç  kısmında "menşei belirsiz sıvı" ile ilgili şöyle denildi: "1-EPDK-EGM 022940 mühür numaralı cam şişe içindeki menşei belirsiz numune içinde; mineral yağ, motorin, benzin, eski ulusal marker bileşenlerinden  birisi ve ulusal marker saha kontrol cihazlarını yanıltmayayönelik yanıltıcı boya içermekte, analiz edilen menşei  belirsiz sıvı numunesi akaryakıta yüksek miktarda ilave edilmesi durumunda (104 ppm) ulusal marker özelliği göstererek saha kontrol cihazlarını yanıltmaktadır. Ancak, bu tür yanıltma çalışmaları ulusal marker referans cihazları ile güvenli olarak tespit edilebilmektedir. 2-Petrol Ofisi AŞ yetkilileri, ulusal marker enjeksiyon cihazı içinde bulunan maddenin cihazı süpürme işleminde kullanılan alkol veya akaryakıt kalıntısı olabileceğinin savı, TÜBİTAK MAM 17 Temmuz 2009 tarih ve 12777 sayılı yazı ekinde sunulmuş raporu ile uyumlu olmadığı bilimsel verilerle teyit edilmiştir."

Haberturk

http://www.haber7.com/haber/20091016/Petrol-Ofisi-deposunda-sahte-marker.php
#1700
Müslüman olmak için Allah'tan bir işaret diledi, işaretin :-* gelmediğini düşünüp hayal kırıklığına kapıldığı bir esnada bakın aradığı işaret nerede olanca berraklığıyla karşısına çıkıverdi:

https://youtube.com/watch?v=ZgBaU59ktP8