Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1741
Amerikan Wall Street Journal gazetesi özel mülakat veren Başbakan Erdoğan, Aydın Doğan'a verilen ceza için ABD'nin vergi kaçakçısı zengini hatırlattı ve 'Hayatının geri kalanını hapiste geçirdi ve kimse sesini çıkarmadı' dedi.

Amerikan Wall Street Journal gazetesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın gazeteye verdiği özel mülakatta, İran'ın nükleer dosyası üzerinde bu kadar yoğun şekilde durulmasına itiraz ettiğini yazdı.

Gazetenin bildirdiğine göre Erdoğan, bu konunun Ortadoğu'daki en önemli sorun olmadığını, konunun Gazze'deki Filistinlilerin yaşadığı sıkıntılar ya da İsrail'in sahip olduğuna inanılan nükleer cephaneliği kadar acil bir endişe yaratmadığını belirtti.

WSJ gazetesi hem bugünkü baskısında hem de internet sayfasında Erdoğan'ın, gazetenin yazarlarından Marc Champion'a İstanbul'da verdiği mülakat temelinde kaleme alınan yazıyı yayımladı. Yazıda, Erdoğan'ın, vergi yasalarının yürütülmesinden sorumlu kamu kuruluşunu bağımsız hale getirmesini isteyen IMF ile Türkiye arasındaki bu konudaki anlaşmazlığın çözüldüğünü ve IMF ile yeni bir anlaşmanın "yakında" yapılmasını görmek istediğini söylediği belirtildi. Haberde IMF'nin Avrupa bölümü sorumlusu Marek Belka'nın ise bu konuda gazeteye yorum yapmadığı kaydedildi.

Yazıda, Başbakan Erdoğan'ın, Türkiye ve Ermenistan'ın 10 Ekim'de, kapalı olan iki ülke arasındaki sınırı açmak ve diplomatik ilişkiler kurmak için, Ermenistan'ın metni değiştirmemesi koşuluyla anlaşma imzalayacaklarını söylediği de belirtildi.

VERGİ CEZASI

Doğan Yayın Holding'e verilen cezadan da bahsedilen yazıda, Erdoğan'ın, bu meselenin "rutin bir vergi incelemesi" olduğunu söylediği ve ''ABD'de de vergi kaçırmayla ilgili sorunlar yaşayanlar oldu. Al Capone akla geliyor, Al Capone çok zengindi, ama sonra hayatının geri kalanını hapiste geçirdi... Bu olaylar olduğunda kimse sesini çıkarmadı" dediği kaydedildi.

Yazıda, Erdoğan'ın, Doğan Grubunun vergi cezasına mahkemede itiraz edebileceğini ve grubun Petrol Ofisiyle ilgili bir meselesinin mahkeme dışında vergi uzlaşmasıyla çözüldüğünü söylediği kaydedildi.

"Hükümetin, dava mahkemeye gelmeden şirketin çökmesine yol açacak maddi teminat istemesinin kabul edilebilir olup olmadığının" sorulması üzerine ise Başbakanın, mahkemenin bir ihtiyati tedbir kararı alabileceğini ya da önce Doğan Holding'in bu meseleyi yine vergi uzlaşmasıyla halledebileceğini söylediği belirtildi.

Gazete, Başbakan Erdoğan'ın Doğan Holding davasını Rusya'da Vladimir Putin devlet başkanıyken hükümetin petrol şirketi Yukos'u birikmiş vergileri nedeniyle iflas ettirmesine benzeten bazı eleştirilerle ilgili olarak ise "Bunu çok çirkin ve yakışıksız buluyorum. Sanırım bu sözler Doğan Grubundan bazı kişiler tarafından ifade edildi" şeklinde konuştuğu ve bu suçlamayı hem kendisine hem de Putin'e karşı "saygısızlık" olarak nitelendirdiğini yazdı.

Başbakan Erdoğan Doğan Grubuna yönelik davanın hükümetin Türkiye'nin kayıt dışı ekonomisini temizleme ve kayda geçirme siyasetinin bir parçası olduğunu, IMF'nin vergi otoritesini siyaset alanından çıkarma yönündeki talebine de aynı nedenlerle direndiğini, çünkü bu davada hükümetin vergi otoritesiyle "ele ele çalışması gerektiğini" söylediği belirtildi.

Gazete, internet sayfasında yayımladığı mülakatta da Başbakan Erdoğan'ın ifade özgürlüğüne hiçbir zaman karşı olmadıklarını ifade ettiğini yazdı.

DOĞAN GRUBU YETKİLİSİ

Bu arada gazete, adının açıklanmasını istemeyen Doğan Grubundan üst düzey bir yetkilinin konuyla ilgili sözlerine de yer vererek, yetkilinin "Söz konusu vergi talebi için yasal bir zemin olmadığını, iddiaların asılsız olduğunu ve medya grubunun AK Partiye yardım toplama kampanyası sırasında yolsuzluk yapıldığı iddialarına ilişkin haberler yayımladıktan sonra bu davanın başladığını" belirttiğini bildirdi.

Aynı yetkili, Maliye Bakanlığının teminat talebini sürdürmesi halinde mahkemeye başvuracaklarını, aksi takdirde Doğan Yayın Grubunun çalışamaz hale geleceğini ifade ettiği kaydedildi.

WSJ haberini Başbakan Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan'ın Cumartesi günü Ankara'da yapılan AK Parti 3. Olağan Kongresinde çekilen bir fotoğrafı ile birlikte yayımladı.

http://www.haber7.com/haber/20091005/Aydin-Dogan-icin-Al-Caponeu-hatirlatti.php
#1742
İş dünyasında garip bir ittifak oluşmaya başladı. Bu ittifakın önümüzdeki günlerde çok daha keskinleşeceğini net bir şekilde ifade etmek isterim.

Bu iddia durup dururken bu nereden çıktı demeyin.

Anlatayım.

Su yüzüne çıkan ittifak, somut bir şekilde TÜSİAD'da kendini gösterir oldu. Patronlar Klübü'nün son Yüksek İstişare Kurulu toplantısında, içerde neler olduğuna ilişkin önemli ayrıntılar ortaya çıktı.

Kamuoyuna yansıyan kavganın aslında neyin ifadesi olduğunu anlama bakımından, haberi gözden kaçıranlar için özetlemekte fayda var:

TÜSİAD Başkanı ve aynı zamanda Aydın Doğan'ın kızı olan Arzuhan Doğan Yalçındağ, babasının şirketlerine kesilen 3.7 milyar dolarlık cezanın, "verginin siyasallaştırılması" olduğunu ileri sürdü.

Uzun zamandır TÜSİAD toplantılarına katılmayan Ali Koç da bu kez ağabeyi Mustafa Koç ile birlikte toplantıya katıldı ve Arzuhan Doğan Yalçındağ'a destek verdi. Yumruğunu masaya vuran Ali Koç, verginin siyalaşması karşısında TÜSİAD'ın da yumruğunu masaya vurması gerektiğini söyledi.

Özal'ın müsteşarlığını yapan ve daha sonra ANAP'tan politikaya atılan ve halen Hayat Holding Yönetim Kurulu üyesi olan Yıldırım Aktürk'ün, "TÜSİAD'ın ilanla hükümet devirdiği günlerin geride kaldığını" ima etmesi ortamı gerdi.

Aktürk'ün, Aydın Doğan'ın kızı Yalçındağ'a, "medya gücünü kullanarak elde ettikleri avantajları" hatırlatması üzerine ortam iyice gerildi ve toplantı sona erdirildi. TÜSİAD üyelerinin önemli bir kısmının bu tartışmaya sessiz kaldığını kulis bilgilerinden öğreniyoruz.

Bu bilgiler, medya kulislerinde yankılanıp durdu.

Şimdiye kadar büyük patronlar, Koç ne derse o yolda giderlerdi. Öteki üyelerin Koç'un arkasında durmaması ve oluşan Koç-Doğan ittifakına destek vermemeleri önemli bir ayrıntı.

"KÜÇÜK ESNAF YERİNE BÜYÜKLER" HEDEFİ

TÜSİAD'daki Koç-Doğan ittifakı, önümüzdeki günlerde yaşanacak yeni fırtınaların habercisi. Neyin habercisi olduğuna geçmeden baba Koç'tan bir anekdot aktarıp, temelde hükümete nasıl baktığına dair bir algıyı paylaşmış olayım.

2001 seçimleri öncesinde, siyasi atmosfer henüz ısınıyordu.

AK Parti'nin yıldızı parlamaya başlamış, geniş kitlelerin sıcak ilgisini gördüğü günlerdi. Her işini yaptırdığı üçlü hükümeti oluşturan partilerin zorda olduğunu gören Rahmi Koç, canlı yayında bir iddiada bulunmuştu.

3 Ağustos 2001'de, Taha Akyol'un "Eğrisi Doğrusu" programına konuk olan Rahmi Koç, CNN Türk'teki konuşmasında AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı net bir şekilde itham etti. Erdoğan'ın seçim için kullanacağı 1 milyar dolarlık serveti olduğu iddiasını öne sürdü.

Koç Holding, Yönetim Kurulu Başkanı'nın ağzından canlı yayında çıkan bu sözleri aradan 4 gün geçtikten sonra tevil etmeye kalktı.

Koç Grubu, bu iddialarla AK Parti'nin önünü, daha halkın iradesi ortaya çıkmadan kesmeye çalışmıştı.

***

Bu anekdotla çok gerilere gidip kafanızı karıştırdığımı biliyorum. Bu ayrıntıyı paylaşmamın nedeni, bir süre hükümete karşı savaş baltalarını gömen Koç Grubu'nun yeniden başladığı noktaya geldiğini anlatmak içindi.

Koç'un savaş baltalarına yeniden başvurmalarının temelinde yatan neden ise hükümetin bir süre önce sessiz sedasız başlattığı bir uygulama.

Talimatın bizzat Başbakan Erdoğan tarafından verildiği belirtiliyor. Erdoğan'ın Maliye Bakanlığı'na verdiği talimat çok açık ve net:

"Vergi kaçırıyor diye küçük esnafla uğraşmayı bırakın. Vergi kaçağını büyükler yapıyor. İlk 100'ü inceleyin yeter."

İşte bizzat Başbakan Erdoğan tarafından verildiği söylenen bu talimat üzerine Maliye Bakanlığı denetim elemanları, bugüne kadar kapısından pek geçmediği büyükleri mercek altına aldı.

Büyüklerdeki kaçağı ortaya çıkarmak o kadar kolay değil elbette. Hepinizin bildiği gibi, şirketlerde en değerli emekli bürokrat, Maliye Bakanlığı denetim elemanlarıdır. Büyük holdingler, emekli olduklarında Maliye uzmanlarını kapma yarışına girerler.

Emekli maliye uzmanlarının bu kadar kıymetli olmasının nedeninin ne olduğunu söylemeye gerek var mı?
Birincisi, bürokrasinin kıvrımları arasında nasıl yol alınacağını iyi bilirler, ikincisi de bir sorun ortaya çıktığında nasıl davranılacağına dair uzmanlıkları vardır.

***

Başta Koç Holding olmak üzere dev şirketler, tarihinde ilk kez ciddi bir şekilde karşılarında Maliye uzmanlarını görüyorlar.

Çiğ yemedilerse karınlarının ağrımayacağından emin olsunlar. Yumruğunu masaya vurup, bir de sivil toplum kuruluşlarının arkasına geçip ateş etmelerine gerek yok.

Uzmanlar görevini yapıyor. Niye korkuyorsunuz ki... küçük esnaf, sizin ilk kez tanıştığınız Maliye uzmanları ile yıllardır iç içe yaşıyor.

Korkmayın, onlar görevini yapıyor. Emin olun sizin çalışmalarınıza engel olmazlar. Denetimlerini yapar ve çeker giderler.

Ama anlaşılan durum öyle değil. Mehmet Şimşek'ten önceki dönemlerde kimlerin kimlerle kolkola olduğunu bilenler biliyor.

http://www.haber7.com/haber/20091005/Erdogandan-100-buyuk-sirket-talimati.php
#1743
İstanbul Barosu 'boykot' tartışmasıyla gündemde. Baro Başkanı Muammer Aydın, zorunlu müdafilik uygulamasında 'avukatların boykot kararı olduğu için görevlendirme yapamadıklarını' savunuyor. 

Ergenekon davasında Danıştay sanıklarına da bu gerekçeyle avukat atanmadı. Ancak askerî ve sivil yargı için çifte standart uygulandığı ortaya çıktı. 26 Haziran 2009'dan beri İstanbul'daki emniyet, savcılık ve mahkemelerden gelen 10 bin avukat talebini reddeden baronun, askerî mahkemeye olumlu cevap verdiği tespit edildi. 29 Eylül 2009'da 1. Ordu Komutanlığı Askerî Savcılığı'nın talebi üzerine atama yapıldığı öğrenildi. Avukat Arda Alan, askerî mahkemedeki davalarda CMK avukatı olarak görevlendirildiğini doğruladı. Avukat Fazıl Ahmet Tamer de, boykotun başladığı günlerde baro tarafından aranarak askerî mahkemedeki bir dava için görev alıp alamayacağının kendisine sorulduğunu belirtti. Baro Başkanı Muammer Aydın ise iddiaları reddetti: "Bildiğim kadarıyla askerî savcılığa atama yapmadık. Hiçbir avukat görev kabul etmiyor."

Dünyanın sayılı baroları arasında yer alan İstanbul Barosu'nun CMK servisinde görev alan 4 bin avukatın 26 Haziran 2009'da zorunlu müdafilik uygulaması kapsamında aldığı boykot kararı tartışma konusu oldu. Baro Başkanı Muammer Aydın'ın verdiği bilgiye göre, 3 ayda, karakollardan, emniyet müdürlüklerinden, savcılıklardan ve mahkemelerden 10 bine yakın avukat talebi oldu. Bu taleplerin tamamı 'avukatların boykot kararı' olduğu gerekçesiyle dikkate alınmadı. Ancak, sivil yargıya atama yapmayan baronun 'boykot' kararını askerî mahkemeye uygulamadığı ortaya çıktı. Baronun, 1. Ordu Komutanlığı askerî savcılığı ve mahkemesine avukat görevlendirdiği öğrenildi.

BOYKOT KARARI ASKERÎ YARGIYI KAPSAMIYOR!

29 Eylül'de askerî savcılığın talebi üzerine görevlendirilen avukat Arda Alan, boykot süresince hem ofis arkadaşı hem de başka avukat arkadaşların askerî mahkemedeki davalarda CMK avukatı olarak görevlendirildiğini doğruladı. Bu konuda baronun bilgisi olmadan görev almalarının mümkün olmadığına dikkat çeken Alan, kendisinin askerî savcılık ve mahkemelere atama yapıldığını bildiğini anlattı.

İstanbul Barosu'na bağlı olarak CMK avukatlığı yapan Fazıl Ahmet Tamer, boykotun başladığı ilk günlerde baro tarafından aranarak askerî mahkemedeki bir dava için görev alıp alamayacağının kendisine sorulduğunu belirtti. Şehir dışında olduğu için davayı almadığını anlatan Tamer, baro görevlisine boykot olduğu halde nasıl atama yaptıklarını sorduğunda, 'askerî savcılıklardan gelen taleplerin kabul edildiği, boykotun askerî mahkemeleri ve savcılıkları kapsamadığı, ödemelerin bu alandaki soruşturma ve kovuşturmalarda eksiksiz yapıldığı'nın kendisine söylendiğini anlattı.

MUAMMER AYDIN: BOYKOT DEVAM EDİYOR

İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın ise hem askerî hem de sivil yargıya boykot uygulandığını ileri sürdü. Aydın, boykotun baronun değil, avukatların kararı olduğunu savundu. Devlet tarafından 12 milyon liranın İstanbul Barosu'nun zorunlu müdafilik ödemeleri için ayrıldığını ve 1 Ekim itibarıyle avukatlık ücretlerinin ödemelerinin başlayacağını belirten Aydın, "Bildiğim kadarıyla askerî savcılığa atama yapmadık. Atamayla ilgili hiçbir avukat görev kabul etmiyor. Avukat kabul ettiği takdirde atıyoruz. Benim bilgim dahilinde böyle bir bilgi yok. CMK servisi benim bilgim olmadan ya da sorumlu yönetim kurulu üyesinin bilgisi olmadan atama yapılamaz." dedi.

AVUKATLAR BAROYU YALANLADI

Aydın'ın bu sözlerine karşılık CMK avukatlarının üye olduğu Savunma Avukatları Derneği üyesi Hayel Özenç ve Muhittin Köylüoğlu, boykot kararına şerh koyduklarını ve atanmak istediklerini bildirdiklerini kaydetti. Hayel Özenç, atama yapılmasını istedikleri için baroyu aradıklarında, "Sizin bölgenizde boykot kararı alındı." denilerek atama yapılmayacağının kendisine açıklandığını söyledi. Muhittin Köylüoğlu da boykota karşı olduğunu belirterek, şunları kaydetti: "CMK avukatlığı, 'kamu hizmeti' değil, 'kamu görevi'dir. Kamu görevini yerine getirmemek de suç. TCK'da suç. Bizim 'bunu yapmıyoruz' deme hakkımız yok. Benim muhalefet şerhim var ancak görevlendirme yapılmıyor. Boykot kararı çıkması için Muammer Aydın çok uğraştı, herkesi yönlendirdi, toplantılara katıldı. Yargılanmaktan korktuğu için baro olarak karar almadı. Bize, boykota ilişkin 'demirden korkan trene binmez' dedi. Ama şimdi, boykot kararını avukatların aldığını söylüyor."

Hukukçulara göre, İstanbul Barosu Ergenekon davasında suç işliyor

İstanbul Barosu, Ergenekon soruşturmasıyla birlikte sık sık gündeme geldi. Baro Başkanı Muammer Aydın, her fırsatta soruşturmayı eleştirdi. Sanıklardan bazılarının GATA'ya sevk edilmesini istedi. Hatta Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay'ın darbe günlüklerinin 'gazetecilik faaliyeti' olarak değerlendirilmesi gerektiğini iddia etti. Silivri'deki davayı izlemek için 'komisyon' kurduğu ileri sürülen Baro, son olarak Danıştay sanıklarına avukat atamama kararıyla gündemde. Hukukçular Baro'nun bu tavrıyla suç işlediğini belirtiyor. Prof. Dr. Bahri Öztürk, "Zorunlu avukatlık bir kamu görevidir. Avukat bunu reddedemeyeceği gibi baro da atama yapmaktan kaçınamaz." derken, Prof. Dr. Faruk Turhan ise, "Baro çeşitli gerekçelerle bu atamayı yapmıyorsa, görevi kötüye kullanma söz konusudur." ifadelerini kullanıyor.

Alparslan Arslan ve Osman Yıldırım'ın da aralarında bulunduğu Danıştay davası sanıklarına baro tarafından atanan avukatların aynı zamanda Ergenekon davası sanıklarını savunması, yeni avukat tayinini gündeme getirmişti. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti, önceki duruşmalarda Danıştay davası sanıkları ile Ergenekon davası sanıklarını aynı avukatların savunmasının "menfaat çatışmasına" neden olacağını belirterek, barodan yeni müdafi atanmasını istedi. Baro yönetimi ise bu kez CMK avukatlarının boykot yaptığı gerekçesiyle atama yapamayacağını mahkemeye bildirdi. Bunun üzerine Danıştay sanıklarının savunmasına geçemeyen mahkeme, 111. duruşmanın ara kararında, eski kararından dönerek baro tarafından geçmişte atanan avukatların "menfaat çatışması" olsa bile savunma yapmasına karar verdi. Mahkemenin zorunlu olarak verdiği bu karar hukukçuları şaşırttı. Uzmanlar, baronun suç işlediğini ve baro hakkında işlem yapılması gerektiğini ifade ediyor. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun da bu yönde bir kararı var. Ceza Genel Kurulu 2004 yılında Diyarbakır Barosu'yla ilgili verdiği kararda baroyu haksız bulmuştu. Diyarbakır Barosu, avukatın can güvenliği olmadığı gerekçesiyle atama yapmamıştı. Ceza Genel Kurulu bunun görevi ihmal suretiyle kötüye kullanma olduğuna hükmetmişti. Hukukçuların konuyla ilgili görüşleri şöyle:

Baro hakkında soruşturma açılmalı

Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahri Öztürk: Usul kanunu zorunlu müdafiliği düzenliyor ama baro avukat görevlendirmiyor. Suç işliyor. Zorunlu avukatlık bir kamu görevidir. Avukat bunu reddedemeyeceği gibi baro da atama yapmaktan kaçınamaz. Bu, görevi kötüye kullanma suçudur. Yargıtay bunun görevi kötüye kullanma olduğu görüşünde. 'Sorgusu sırasında avukat bulundurulmadığı gerekçesiyle' AİHM, Türkiye aleyhine daha yeni 17 tane mahkûmiyet kararı verdi.

Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Faruk Turhan: Zorunlu müdafilik bir kamu görevidir. Avukat atama da bir kamu görevidir. Baro çeşitli gerekçelerle bu atamayı yapmıyorsa, görevi kötüye kullanma söz konusudur. Cumhuriyet savcısı TCK 257 uyarınca soruşturma açmalıdır.

Uluslararası Hukukçular Birliği Başkanı Avukat Necati Ceylan: Zorunlu müdafilik Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda düzenlenmiştir ve barolar atama yapmakla görevlidir. Bu görevin yerine getirilmemesi Ceza Kanunu'na aykırıdır. Yetkili makamların gerekli işlemi yapmaları lazım. Baro yasaya aykırı davranıyor. ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=899339&title=sivil-yargiya-boykot-askerî-yargiya-avukat
#1744
Sarp Özer'in haberi

Alınacak bazı küçük önlemlerle, evlerdeki elektronik cihazların yaydığı radyasyondan korunmanın mümkün olduğu bildirildi.

Gazi Üniversitesi (GÜ) Non-İyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi (GNRK) Sorumlusu Arzu Fırlarer, AA muhabirine yaptığı açıklamada, insanların evlerinde de elektromanyetik alanlara maruz kaldığını belirtti.

Elektromanyetik alanların oluşturduğu radyasyondan uzun süreli etkilenilmesinin psikolojik rahatsızlıklara, üreme ve görme fonksiyonlarında olumsuzluklara, bağışıklık sisteminde zayıflamalara neden olabileceği uyarısında bulunan Fırlarer, bazı önlemlerle evlerdeki elektromanyetik alanların azaltılabileceğini söyledi.

Fırlarer, ''Birçok hastalık bağışıklık sisteminin çökmesiyle insan vücudunda etkili oluyor. Bu nedenle bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamız gerekir. Sağlıklı bir yaşam için yaşam alanlarımızın kalitesini yükseltmeliyiz'' dedi.

Arzu Fırlarer, evlerde oluşan elektromanyetik alanların azaltılması için alınacak önlemleri ise şöyle sıraladı:

''İlk olarak kablosuz internet kullanıyorsak bundan vazgeçmemiz lazım. Komşumuzun kullandığı kablosuz internet de evimizi etkileyebilir. Komşularımızı da bu konuda uyarmalıyız. Mikrodalga fırını mümkün olduğunca az kullanmalıyız. Eğer kullanıyorsak çalıştırdığımız süre içinde mutfakta bulunmamamız, çocuklarımızı bu alandan uzak tutmamız gerekir. Evimizde tüplü televizyon varsa arka tarafının yaşam alanımıza dönük olmamasına özen göstermeliyiz. LCD televizyonlar tüplü ve plazma televizyonlara oranla daha az elektromanyetik alan oluşturur. Bilgisayar monitörlerinde ve televizyonlarda LCD ekranların tercih edilmesi gerekir.

Evlerde tasarruflu ampul ve floresanların yerine sarı ışık yayan ampulleri kullanmalıyız. Sarı ışığın oluşturduğu elektromanyetik alan floresan ve tasarruflu ampullere oranla daha azdır. Ayrıca komşularımızın evlerindeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon gibi cihazların arkalarının da bizim yaşadığımız odalara dönük olmaması sağlanmalıdır. İnfrared ısıtıcılar da en az iki metre uzaktan ve bir yere asılı olarak kullanılmalıdır.''

-''BEBEK TELSİZİ KULLANILMAMALI''-

Bebek telsizlerinin de elektromanyetik alan yarattığına dikkati çeken GÜ Non-İyonizan Radyasyondan Korunma Merkezi (GNRK) Sorumlusu Fırlarer, ''Bebek telsizleri mikrodalga fırın kadar elektromanyetik alan oluşturuyor. Bu nedenle bebek telsizlerinin kullanılmaması gerekir'' diye konuştu.

Fırlarer, açık cep telefonlarının bebeklerin yakınına bırakılmasının da ''yanlış'' olduğunu söyledi. Gece uyurken odaların elektromanyetik alanlara karşı ''güvenli'' duruma getirilmesi gerektiğini anlatan Fırlarer, şöyle konuştu:

''Vücut geceleri melatonin hormonu salgılıyor. Bu hormon vücudun biyolojik ritmini düzenliyor. Eğer gece boyunca elektromanyetik alan etkisi yoğun olursa söz konusu hormonun salgılanması azalıyor. Bu durum da asabiyete, bağışıklık sisteminin etkilenmesine neden oluyor. Bu nedenle gece uyumadan önce mutlaka yatak odalarımızdaki televizyonları düğmesinden kapatıp fişini çekmemiz, kablosuz interneti fişinden çekmemiz, cep telefonunu kapatmamız gerekiyor. Bazı çocuklar telefonlarını yastıklarının altına koyuyor. Bu çok sakıncalı bir davranıştır.''

-CEP TELEFONU İLE KONUŞMA SÜRESİ-

Bir günde cep telefonu ile görüşme süresinin ''bir saatle sınırlı olması'' gerektiğini savunan Fırlarer, ''16 yaşından küçük çocukların beyin gelişimi devam etmektedir. Beyin sıvı yoğunluğu yetişkinlere oranla daha fazla olduğundan elektromanyetik alan iletkenlikleri daha çoktur. Bu nedenle 16 yaşın altındaki çocukların cep telefonu kullanmaları kısıtlanmalıdır'' dedi.

Arzu Fırlarer, tıbbi görüntüleme merkezlerinde de hastaların yoğun radyasyona maruz kaldığını dile getirerek, çok zorunlu olmadıkça vatandaşların MR çektirmekten kaçınmaları gerektiğini sözlerine ekledi. AA

http://www.haber7.com/haber/20091005/Evlerde-radyasyondan-korunma-yollari.php
#1745
Başbakan Tayyip Erdoğan, AK Parti 3. Olağan Kongresi'nde 'demokratik açılım sürecini anlatırken, önemli mesajlar verdi. "Büyük Türkiye'de herkese yer vardır." diyen Erdoğan, açılımı Türkiye'nin manevî, edebî, kültürel dinamikleriyle anlattı. 

'Dönülmez demokrasinin ufkundayız'

Ahmet Yesevi'siz, Hacı Bektaş'sız, Pir Sultan'sız, Hacı Bayram Veli'siz Türkiye'nin öksüz ve dayanaksız kalacağını belirten Erdoğan, daha sonra şu örnekleri sıraladı: "Yunus Emre'siz Türkiye dilsiz, Mevlânâ'sız Türkiye ruhsuz kalır. Sabahat Akkiraz'a kulak vermeyen Türkiye türküsüz kalır. Tatyos Efendi'yi yok sayan besteler yarım kalır. "Hoşçakalın İki Gözüm" diyen Ahmet Kaya'ya vefa göstermeyen şarkılar eksik kalır. Mehmet Akif'siz bir Türkiye tahayyül edilemezse, Nazım Hikmet'siz Türkiye eksik sayılır. Görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz ama, Ahmed-i Hani'siz, Bitlisli Said Nursi'siz bir Türkiye'nin maneviyatı noksan kalır."

Konuşmasında muhalefete "Ülkeyi asıl bölen sizsiniz." sözleriyle tepki gösteren Başbakan, terörden nemalananların futbolu dahi tahriklerine alet edecek kadar ileri gittiklerini vurguladı. Annelerin gözyaşını dindirmekten başka gayelerinin olmadığını da belirten Erdoğan, "Doğudaki ana ile batıdaki ana, yavrularının başında aynı Fatiha'yı okuyor, buna rağmen bu acılar yaşanıyorsa, burada ciddi bir yanlış vardır." dedi.

Başbakan Erdoğan, iki saati aşan konuşmasında Türkiye'nin farklı renklerinden örnekler vererek 'milli birlik ve bütünlük' vurgusu yaptı. Erdoğan kongrede özetle şu mesajları verdi:

Horonumuzla, zeybeğimizle Türkiye'yiz

Biz, birlikte Türkiye'yiz. Bu toprakları hep birlikte vatan kıldık. Hep birlikte tek bir millet olduk. Çanakkale'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da omuz omuza bu toprakları savunduk, yan yana şehit düştük. Biz şehitlerimizle, gazilerimizle Türkiye'yiz. Biz türkülerimizle, horonumuzla, zeybeğimizle Türkiye'yiz. Ortak kaderimizle, ortak geçmişimizle, ortak geleceğimizle Türkiye'yiz.

Anadolu anaçtır, ana kucağı gibi kollarını açar

Biz bu terbiyeyi Çanakkale'de düşmanına dahi kahve ikram etmeyi başarmış Mehmetçik'ten, şehitlerimizden, gazilerimizden aldık. Kimsenin bu ülkede bir başkasını dışlamaya hakkı yoktur. Bu ülkenin hamurunda dışlamak, ötekileştirmek yoktur. Bu topraklar Anadolu'dur. Bu topraklar anaçtır, ana kucağı gibi herkese sevgiyle, şefkatle, merhametle kollarını açar. Bu topraklarda hoş görülmeyen tek şey hoşgörüsüzlük, tahammül etmediği tek şey tahammülsüzlüktür.

ANALAR yavrusunun başında aynı Fatiha'yı okuyor

Ülkenin bir meselesi varsa, AK Parti'nin ona sırtını dönme seçeneği asla ve asla yok. Türk kardeşimin, Kürt kardeşimin, Alevi kardeşimin, azınlıkların meselesi benim meselemdir. İşte onun için 'milli birlik', 'demokratik açılım' diyoruz. Doğudaki anne ile batıdaki anne, gencecik yavrularının başında aynı Fatiha'yı, aynı Yasin'i okuyorsa, aynı ağıdı yakıyorsa, cemaat aynı kıbleye yöneliyorsa, buna rağmen bu acılar yaşanıyorsa, burada çok ama çok ciddi bir yanlış vardır.

Türkiye'yi asıl bölen sizsiniz

Bu mesele, Sivas'ın doğusuna geçemeyen partilerin anlayabileceği bir mesele değildir. Türkiye'yi zihinlerinde, siyasetlerinde, teşkilatlarında bölenler bizi Türkiye'yi bölmekle itham edemezler. Utanmadan sıkılmadan Türkiye'yi bölüyor diyorlar. Türkiye'yi asıl bölen sizsiniz, ta kendinizsiniz.

istismar zemini kaydığı için öfkeleniyorlar

MHP zaten randevu vermedi. CHP'den yazılı davet isteyeceğim, verirler veya vermezler. Verirlerse gider konuşuruz. Ne yazık ki terör belası üzerinden çıkar, rant sağlayan, terörü kendisi için bir kazanç piyasasına dönüştürenler var. Ayaklarının altından istismar zeminleri kaydığı için öfkeyle, hiddetle sağa sola saldırıyor, tehditler savuruyorlar.

Bizi demokrasi yolundan alıkoymak isteyenler oldu

Dikkat edin, iktidarda bulunduğumuz 7 yıl boyunca üzerimizdeki emaneti düşürmek isteyenler oldu. Millet iradesini gölgelemek isteyenler oldu. Bizi demokrasi yolundan alıkoymak isteyenler oldu. Tahriklerle, provokasyonlarla, kirli senaryolarla Türkiye'yi karanlık mecralara sevk etmek isteyenler oldu. Hiçbirine boyun eğmedik, prim vermedik.

Demokrasi ertelenemez, KARŞILARINDA MİLLET VAR

Millet iradesinin seçimlerin dışında bir yolla değiştirilebileceğine inananlar, demokrasinin ertelenebileceğini, zafiyete düşürülebileceğini vehmedenler artık milleti karşısında bulurlar. Hükümet politikalarının çeteler eliyle, mafya eliyle, gizli senaryolarla, kirli ilişkilerle şekilleneceğine inananlar böyle bir gayretin içine girenler karşılarında hukuku bulurlar, milleti bulurlar.

Futbolu dahi alet edecek kadar ileri gittiler

Cenaze törenlerinden futbol tribünlerine kadar neler yaptıklarını görüyorsunuz değil mi? Futbolu dahi tahriklerine alet edecek kadar ileri gittiler. Bizim cenazelerimizde slogan atılmaz. Kendilerine has işaretleriyle oradan siyasî rant devşirmenin gayretleri içindeler. Şehide saygın varsa gel görevini yap. Bırak sloganı. Şu statlarda atılan her gol bu hareketle kendi kalemize atılacak. Düşmanlığın, ayrılığın hanesine yazılacaktır. Gelin kardeşlik adına gol atalım.

Mİlletin rotasından başka rota tanımadık

AK Parti bizatihi milletin partisidir. Bu kadro, milletin rotasından başka rota tanımadı. Bu partiye, toplumdan kopuk elitler yön belirleyemez, millete küçümseyerek bakan seçkinler rota çizemez. Bu partiye milletin hukukunu ayaklar altına alan çeteler sirayet edemez. Zira üzerimizdeki yük aziz milletin yüküdür. Bu yükü yere düşürmedik, halel getirmedik.

Yorulan kenara çekilsin

Bu partiden hizmetin ötesinde farklı beklentileri olanlar varsa onlar bizimle yollarını ayırsınlar. Heyecanını yitiren, kendini yorulmuş hisseden biraz mola versin. Garip gurebanın, dışlanmışların sesi olmaya devam edeceğiz. Bir kap sıcak çorbaya muhtaç yaşlı teyzenin, yaşlı amcanın hakkı bizim omuzlarımızdadır. Tüyü bitmedik yetimin hakkı bizim omuzlarımızdadır.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=899062&title=ahmet-kayasiz-sarkilar-eksik-said-nursisiz-turkiye-maneviyatsiz-kalir
#1746
Bu rakamlar doğruysa tam bir felaket

Bazı veriler kendi içinde değerlendirildiğinde farklı anlam içeriyor, bir başka veri ile karşılaştırıldığında daha başka...

İki hafta arayla basına yansıyan istatistiki iki veri, rakamlar karşılaştırıldığında ürkütücü bir tabloyu ortaya koyuyor.

Konuyu aşağıda ayrıntılı olarak izah edeceğim ama önce sabrınızı zorlamadan direk rakamları vereyim.

Önce Milliyet gazetesi yazarı Metin Münir yazdı. Ülkemizde yılda 19 bin kişi tıp hatalarından ölüyor dedi.

Bu yazının üzerinden 2 hafta geçmeden Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) yıllık ölüm istatistiklerini açıkladı. Yine Milliyet gazetesinde yer alan habere göre, Türkiye'de yılda 212 bin kişi ölüyormuş.

E, bunda ne var diyebilirsiniz?

Metin Münir'in verdiği rakamla TÜİK'in açıkladığı rakamı karşılaştırdığımızda, Türkiye'de bir yıl içinde gerçekleşen ölümlerin yüzde ne kadarı tıp hatalarından gerçekleşiyor dersiniz.

Yaklaşık yüzde 20 – 21.

5 veya 6 kişinden birinin tıp hatalarından öldüğü anlamına gelir bu.

TÜİK'in araştırmasına göre ülkede her yıl 200 bin kişi yaşamını yitiriyor. 32 bin kişi kanserden ölüyor, 79 bin kişi kalp hastalıkları nedeniyle can veriyor.

Doğum sırasındaki ölüm oranı da yüksek.

Türkiye'de en az 200 kişi Afrika'nın geri kalmış ülkelerinde görüldüğü gibi 'beslenme ve vitamin yetersizliğinden' yani 'açlıktan' ölüyor.

Erkeklerin ölüm oranı kadınlardan 2 kat fazla...

TÜİK verilerine göre, 2007'de ölen 212 bin 731 kişinin 118 bin 59'u erkek, 64 bin 672'si kadın.

Doğumda kız ve erkek oranı birbirine yakın olmasına rağmen ölümde erkeklerin ölüm oranının kadınların 2 katına yaklaşmış olması da iyi analiz edilmelidir. Kanserden ölüm oranının yüksekliği ve kadınların sigara içme oranının erkeklerden daha düşük olduğu dikkate alınırsa, sigara denilen illetin değişik hastalıklar yoluyla erkek nüfusun ölüm nedenleri arasında ciddi bir yer teşkil ettiği de söylenebilir.

Nitekim istatistiklere göre, 32 bin 144 kişi kanserden, 10 bin 259 kişi kalp yetmezliğinden, 69 bin 183 kişi ise diğer kalp hastalıklarından öldü. Ölenlerin 81 bini 75 yaş ve üstünde, 27 bini 70-74 yaş arası, 3 bin 500'ü ise 30 yaşın altında.

Beyin kanaması, inme veya felç nedenli ölümlerin çokluğu da dikkati çekiyor. Toplamda 16 binin üzerinde ölüme neden olan felç ve inmeden 7 bin 840 erkek yaşamını yitirdi. 1028 kişi mide ülserinden, 1168 kişi ise sirozdan öldü.

Ölüm istatistiklerine göre, yaşamını yitirenlerin 9 bin 834'ü çalışıyordu. 54 bin kişi eşinin hemen arkasından yaşamını yitirdi.

Milliyet yazarı Metin Münir, Gelişmiş Batılı ülkelerde yapılmış çalışmalardan yola çıkılarak, Türkiye'de hastanelerde tıbbi hatalar yüzünden en muhafazakâr tahminlere göre her yıl 19.000 ile 34.000 arasında kişi hayatını kaybettiğini, bu rakamın çok daha yüksek olmasının da mümkün olduğunu söylüyor.
Tıp hataları Amerika gibi gelişmiş bir ülkede bile sekizinci en büyük ölüm nedeni arasında yer alıyor. Tıp hatalarından kaynaklanan nedenlerle ölenlerin sayısı otomobil kazası, göğüs kanseri ve AIDS ölümlerinden fazla. Bazı araştırmalar tıp hatalarından dolayı meydana gelen ölümlerin yüzde 1'e kadar çıktığını gösteriyor.

Doktorlar grevde iken ölüm oranları düşüyor

2005 yılı başlarında kaleme aldığımız "Doktorlar kızacak ama..." başlıklı yazımızda tıp hatalarından ölüm oranının tüm meslek hataları arasında en yüksek orana karşılık geldiğini yazmıştık. Şu satırlar o yazıdan:

"Şu rakamlara bakınız. İsrail'de 1973'de 30 gün süreyle doktor eylemi olur. Bu süre zarfında ölüm oranları yüzde 50 azalır. Kolombiya'nın başkenti Bogota'da 1976'da 52 gün süren doktor grevi olur. Ölüm oranları yüzde 35 düşer.

1976'da Amerika'nın Kaliforniya eyaletinde doktorların yaptığı 5 hafta süreli grevde, Los Angeles kentinde ölüm oranı yüzde 18 azalır. Grevin ardından yüzde 20 artar. 1961'de Kanada'da yapılan ve 23 gün süren doktor eyleminde ve dünyanın birçok yerindeki benzer olaylarda yaklaşık aynı sonuçlarla karşılaşılır.

Bu tür örneklerin artması, özellikle tıp çevrelerinde, tıbbın kendini görevli saydığı sağlık hizmetlerinde ne denli başarılı olduğunun sorgulanmasına neden olmuş. 1 milyon uçak seferinden sadece 1'inde uçak kazasına rastlandığı halde, doktor hatalarından kaynaklanan nedenlerle 100 hastadan 1'inde olumsuzlukla karşılaşılması ve doktorların en fazla iş kazası yapan meslek grubu içinde yer alması, mesleklerinde ne ölçüde başarılı olduklarının sorgulanmasını gündeme getirmiş."

Hasta doktor ilişkisi, teknisyen makine ilişkisine indirgenemez. Doktorlar hastalarının bir insan olarak gereksinimlerini, ruhsal ve sosyal durumlarını dikkate almak zorundadır. İnsanların, özellikle hastalık gibi kendilerini en zayıf ve korunaksız hissettiği zamanlarda profesyonel iletişime ve şefkate daha fazla ihtiyaçları oluyor. İşin en kötüsü de, insanların bu en zor anlarının, en yüksek kazanç elde etme anlayışına kurban edilmeye çalışılması. Doktorlar grevde iken hastaların neden uzun yaşadığını, daha esaslı sorgulamamız gerekiyor."

Son olarak iki noktayı daha ekleyelim.

İlki şu: Britanya'da tıbbi performansla ilgili yapılan büyük bir araştırmaya göre, kadın doktorların erkek doktorlardan daha güvenilir olduğu ortaya çıkmış. Kadın doktorların isabetsiz teşhis koyma oranları erkek doktorlara göre daha azmış. 

İkinci nokta şu: Krizden etkilenmeyen iş alanlarının başında cenaze hizmetleri yapan sektörler geliyormuş. Vadesi gelen, "kriz var, bari şimdilik masraf çıkarmayalım" diyemeden gidiyor demek ki... Anadolu insanı kefen parası diye yastık altına para atmakta haklı mı dersiniz?

Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber 7
www.osmanozsoy.com.tr

http://www.haber7.com/haber/20091002/Bu-rakamlar-dogruysa-tam-bir-felaket.php
#1747
Berlin İdare Mahkemesinin Diesterweg Gymnasium okuluna giden Yunus M. (16) adlı Türk öğrenciye okulda namaz kılmasına izin veren kararına sadece Türk vekil Özcan Mutlu'yu kaygılandırması herkesi şaşırttı!

Yeşiller Partisi Berlin Eyalet Meclisi üyesi ve partisinin meclis grubu eğitim politikası sözcüsü Özcan Mutlu, ''kararın kendisini şaşkınlığa uğrattığını ve toplumdaki gerçeklere uzak olduğunu'' savunarak, ''Bu karar emsal teşkil edebileceğinden uyuma zarar verir'' dedi.

Mutlu, okullarda namaz için oda bulunmasını ''sadece İran'dan bildiğini'' söyledi.

Berlin Katolik Kilisesi sözcüsü Stefan Förner ise kararın din özgürlüğünü güçlendirdiğini belirterek, ''Kararı memnuniyetle karşılıyoruz'' dedi.

Almanya Protestan Kiliseleri Başkanı Wolfgang Huber'in sözcüsü Volker Jasterzembski de karardan memnun olduklarını, okula verilen tarafsızlık görevinin, bir öğrencinin anayasal hakkı olan dini inanç özgürlüğüne ters düşmediğini ifade etti.

Kadın hakları savunucusu olan ve İslam Konferansına katılan avukat Seyran Ateş ise RBB radyo ve televizyon kuruluşunda yayınlanan ''Berliner Abendschau'' adlı televizyon programında yaptığı açıklamada, bu kararın ''yanlış bir sinyal'' olduğunu söyledi ve ''dinin okullarda yeri olmamasını'' savundu.

Neukölln İlçesi Belediye Başkanı Heinz Buschkowsky, kararın uyumu kolaylaştırmayacağını, ''paralel toplumların oluşmasına ve toplumda ayrılıkların olmasına'' neden olabileceğini belirtti.

Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinin Berlin Eyalet Meclisi Grubu Başkanı Frank Henkel, din özgürlüğünün büyük bir değer olduğunu, ancak çeşitliliğin, sadece bireylerin çıkarına olmamasına dikkat edilmesi ve okulun tarafsız olması gerektiğini kaydetti.

Berlin Eğitim Bakanlığı sözcüsü Jens Stiller, karara karşı temyize gidip gidilmemesi konusunu inceleyeceklerini belirterek, öğrencinin namaz kılmasının ''gösteriş olup olmadığına açıklık getirilememesi'' nedeniyle, öğrenciye namaz kılması için özel bir odanın tahsis edilmesi gerektiğini söyledi.

Diesterweg Gymnasium okulunun müdürü Birgitte Burchardt, mahkemeden farklı bir karar beklediklerini, ancak bu karara saygı göstereceklerini ifade etti.

Hür Demokrat Parti (FDP) Berlin Eyalet Meclisi Grubunun eğitim politikaları sözcüsü Mieke Senftleben, kararı ''çok akıllıca verilmiş bir karar'' olarak nitelendirerek, böylelikle din özgürlüğünün korunduğunu ve bunun hoşgörü açısından da iyi bir işaret olduğunu belirtti.

Berlin-Brandenburg Türkiye Toplumu (TBB) sözcüsü Safter Çınar, yaptığı yazılı açıklamada, bu kararın paniğe yol açması için bir sebep olmaması gerektiğini ifade ederek, ''Aksi bir karar daha az sorun yaratabilirdi, ancak kültürel ve dinsel olarak farklılaşan toplumda bu tür değişikliklerin kabul edilmesi gerekir. Mahkeme de karar için makul bir gerekçe göstermiştir'' şeklinde görüş belirtti.

Berlin İdare Mahkemesi, dün aldığı kararda, Yunus M'nin okulda ders dışında her gün bir kez namaz kılmasına izin vermişti.

OKUL MÜDÜRÜ BURCHARDT: ÖĞRENCİLERİN DİNİ İNANÇLARINI YERİNE GETİRMELERİ İSTENİYORSA UYGULAMAYI NASIL YAPACAĞIMIZ DA BAŞKA YERLERDE TARTIŞILMALI

Almanya'nın başkenti Berlin'deki Diesterweg-Gymnasium okulunun müdürü Brigitte Burchardt, bir öğrencinin başvurusu üzerine okulda ders dışında günde bir kez namaz kılmaya izin veren mahkeme kararıyla ilgili olarak, "öğrencilerin dini inançlarını yerine getirmeleri isteniyorsa okulların uygulamayı nasıl yapacağının da tartışılması gerektiğini" belirtti.

Okulda namaz kılmak isteyen ve mahkemeye başvuran 16 yaşındaki Türk Yunus M.'nin okulunun müdürü, A.A muhabirine yaptığı açıklamada, öğrencilerin dini inançlarına saygı duyduğunu, ancak okullarda tarafsızlık ilkesine bağlı olduklarını vurguladı.

Burchardt, öğrencilerin inançlarının gereklerini yerine getirmelerinin kabul edilmesi durumunda, bunun nasıl uygulanacağının da tartışılması gerektiğini söyledi.

Okulda Yunus M. gibi dini vecibelerini yerine getirmek isteyen çok sayıda öğrenci bulunduğunu, bu nedenle uygulamanın nasıl olacağı konusunun da tartışılması gerektiğini ifade eden müdür, ancak bunun yerinin, sadece eğitim veren kuruluşlar oldukları için, okullar olmadığını bildirdi.

Burchardt, ''Öğrencilerin dini inançlarını yerine getirmeleri isteniyorsa uygulamayı nasıl yapacağımız da başka yerlerde tartışılmalı'' dedi.

Yunus M'nin isteğinin, öğrenciler arasında tartışma yaratmasından endişe duyduğunu söyleyen okul müdürü, gençler arasında şimdiden ''benim dinim, seninkinden daha iyi'' şeklinde kavgalar çıktığını, okulda 29 ulustan çocuğun eğitim gördüğünü, okulda bir birlik ve beraberlik ortamının yaratılmasını istediklerini kaydetti.

Demokratik bir ülkede yaşadıklarını ve farklı bir karar beklemiş olsalar da Berlin İdare Mahkemesi'nin Yunus M'nin lehine verdiği kararı uygulayacaklarını belirten Burchardt, namaz kılabilmesi için Yunus M'ye bir oda tahsis ettiklerini söyledi.

Burchardt, soru üzerine, öğrencilerin istedikleri yerde namaz kılmasına izin veremeyecekleri için Yunus M'ye bir oda tahsis ettiklerini belirtti.

Burchardt ayrıca, Yeşiller Partisi Berlin Eyalet Meclisi Üyesi Özcan Mutlu'nun, söz konusu mahkeme kararının uyuma zarar verebileceği görüşüne katıldığını sözlerine ekledi.

Berlin İdare Mahkemesi dün, Yunus M'nin okulda ders saatleri dışında her gün bir kez namaz kılabileceğine hükmetmişti. AA

http://www.haber7.com/haber/20091001/Okulda-namaz-Turk-vekili-korkuttu.php
#1748
TSK 'da görev yaparken,1980'li yıllarda, askeri hastanede yönetmeliğe uymayan bir emir almıştık. Tuğgeneral'in yönetmeliğe uymayan bu uygulamaya yaptığımız itiraza 'Emir demiri keser' demesi ve Baştabibin bu emri doğal kabul etmesi bende TSK'daki sistemi sorgulama gerekçemi oluşturmuştu.
Pek çok uygulamalarda militarist kibirin mesleki körlük yaptığını ve hatada temerrüde neden olduğunu hep gözlemliyoruz.

AİHM'de hâkimler varmış

Basına yansıyan bilgiye göre, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi askeri okuldan uzaklaştırılan öğrencilerle ilgili âdil yargılama hakkının ihlal edildiğine dair karar verdi.

Haber şöyle "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, çeşitli nedenlerle Türk Silahlı Kuvvetleri veya askeri okullardan ihraç edilen bir grup davacıyı haklı buldu. Türkiye, toplam 116 bin Euro tazminat ödeyecek... Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türk Silahlı Kuvvetleri ve askeri okullardan ilişiği kesilen toplam 20 kişinin açtığı davada Türkiye'yi tazminata mahkûm etti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) adil yargılanma ilkesinin ihlal edildiği sonucuna varan mahkeme, Türkiye'nin davacılara toplam 116 bin Euro tazminat ödenmesine karar verdi."

Böylece askeri yargılamanın âdil olmadığına bir kanıt daha oluştu.

Nazlı Ilıcak haklı

Sayın Ilıcak milletvekilliğinin iptal edilmesini başörtüsünü savunmasına değil, Genelkurmayı eleştirmesi üzerine askeri bürokrasiye yandaş olan yargının taraflı kararına bağlıyor. Sabah gazetesindeki 29.9.2009 günlü sütununu okuyabilirsiniz.

Din Bilginleri susmamalı

"Kamu kurum ve kuruluşlarında Kıyafet düzenlenmesi" yönetmeliği Genelkurmay tarafından yalanlanmadı.

Vakit Gazetesinden Kenan Kıran'ın haberine göre adı geçen Hizmete Özel yönetmelikte "Başörtüsü Kur'an ın hükmü ve ifadesi değildir" yazıyor.
Militarist düşünce yapısı için yeni bir tez de değildir. Fakat bunun Genelkurmayın resmi görüşü olarak yayınlanması sınırı aşmaktır. Yanlışlık olduğuna inanmak istiyoruz. Din bilginlerinden mesleki onurlarını ve sınırlarını korumalarını bekliyoruz.

Biraz da gülelim, bir vatandaş tepkisi "Komutanım sakız çiğnemek orucu bozar mı?"

Kışkırtmaya dikkat

Adı geçen yönetmelik yeni değil fakat içindeki ifade ne zaman güncellendi bilmiyoruz. Bugünlerde basına servis yapılması provokasyon amaçlı olabilir. Tepkileri demokratik sınırlarda tutmak ama kesinlikle açıklama istemek gerekiyor.

Kutsal metinlerde değişiklik yapmak haddini aşmaktır

Militarizmin hukuk tanımaması kutsal metinlerde değişiklik yapma hevesi hep vardır. Bu heves resmî kabul görmüşse ve Diyanet İşleri'nin görev alanına müdahale noktasında ise ciddi sorun var demektir. Yani devlet kurumlarında ciddi bir sınır ihlali var demektir.

Diktatörlüğü besleyen militarizm'in savunucuları;

Asker iseler darbe yapmayı doğal kabul ederler.

Yargıç iseler 'Devletin menfaati hukuktan önce gelir' derler.

Mafya iseler devlet adına çeteler kurup silahlı propaganda amaçlı psikolojik savaş uygularlar.

Patron iseler işyerini kışlaya çevirirler.

Rektör iseler üniversiteyi tek tip insan yetiştirme yeri olarak görürler.

Din adamı ise 'Devlet otoritesine karşı dini değerlerden vazgeçerler'.

Siyasetçi iseler başkalarının hukukunu dikkate almadan siyaseti yönetirler.

Sonuçta âdil olmanın en büyük düşmanı militarizmdir diyebiliriz. Hatta "adalet memleketin temeli" demek yerine "adalet devletin temeli" demeyi tercih ederler. Kendi çıkarlarına ve kadrolarına duyarlı bir adalet algısı ortaya çıkar.

Hatta konuyu o derece çarpıtırlar ki başkalarının işlerine de karışırlar. Her şeyi bildiğini zanneden 'Büyüklük Hastalığı'na yakalanmış kişiler aslında sıradan olmaktan korktuğu için böyle davranırlar. Kutsal metinleri değiştirme hakkını kendilerinde görürler.

Karşı devrim olabilir mi?

Tek Parti Cumhuriyetine karşı çıkmakla Cumhuriyete karşı çıkmayı karıştıran, inancının gereğini yapmakla siyasi simge takmayı karıştıran 'TSK'nın içindeki karanlık güçler'in yeni oyununa gelmeyelim. Bu kişiler insani taleplere bile karşı devrim diyorlar.

Öfke ile beslenen ancak eleştiriden çok rahatsız olan bu kişilere meslek sınırlarını bildirmek gerekir. Bunun yolu da kendi mesleki sınırlarını korumaktan geçer. Siyasi veya dini fark etmez.

Sayın Başbakanın yargı reformu için 'TBMM ve kurumlar hazır değil' görüşü militaristlere "Başbakan korkuyor"  diye düşündürtüyor ve cesaret veriyor. Bizden söylemesi. Siyaset mesleğinde sınırlarını koruyamayanlardan olunmaması dileğiyle...

Güç odaklı değil adalet odaklı bir düzen istiyoruz.

Prof. Nevzat Tarhan - Haber 7

http://www.haber7.com/haber/20090930/Emir-demiri-ve-kutsal-metinleri-kesemez.php
#1749
Kadınlar kullandıkları temizlik maddeleri sebebiyle 55 binin üzerinde zararlı kimyasala maruz kalıyor. İçlerinde kanser yapan da var, sinir sistemini bozan da. Artık deterjanları evde yapma zamanı! İşte sağlıklı, doğal, çok ekonomik ve etkili temizlik maddesi tarifleri...  

Teknolojideki her bir gelişme, insanoğlunun hayatını kolaylaştırıyor. Bu yönüyle bilim, âdeta insanlığın hizmetinde. Tuz ruhundan sıvı deterjanlara, yumuşatıcılardan parlatıcılara kadar pek çok ürün market raflarını süslüyor. Artık evler toz kaldıran süpürgelerle temizlenmiyor, çamaşırlar küllü sularda yıkanmıyor. Tıpkı, ayak basılan her zemini temizleyip parlatmak için Arap sabunlarını tercih etmediğimiz gibi.

Şimdi onların yerini kimyasal ürünler almış durumda. Havlularınızın yumuşacık mı olmasını istiyorsunuz? Kolayı var elbette. Satın alacağınız bir yumuşatıcı işinizi görüyor. Beyazların daha beyaz, renklilerin daha parlak görünmesini mi istiyorsunuz? Yeni formüllü bir deterjanı çamaşır makinenizde kullanmanız kâfi. "Sararan bardakları, çatal kaşık takımlarını nasıl parlatabilirim?" diye de üzülmeyin. Onun da çaresi var. Makinenizin özel bölümüne ekleyeceğiniz parlatıcıyla bulaşıklarınız artık daha ışıl ışıl.

Kimyasal ürünler hayatımızın içine o kadar girdi ki. Dolgun saçlar için de onlara muhtacız, ter kokusundan kurtulmak için de. Peki, bu maddelerin sinsice hayatımızı zehir ettiğini, bedenimizi, suyu, toprağı, doğal ortamları, havayı yavaş yavaş kirlettiğini biliyor musunuz? Ya kanserojen etkiye sahip olduklarını? Cilt hastalıklarına, ağız, mide, boğaz iltihabına sebep olduklarını, sinir sistemini tahrip ettiklerini?

HANIMLARDAN 'TEMİZLİK MADDELERİNDEN UZAK DURUN!' ÇAĞRISI

Biz henüz farkında olmasak da Amerika ve Avrupa ülkelerinde kimyasalların insan hayatını olumsuz etkilediği yüzlerce araştırmayla ispatlanmış durumda. Devlet de sivil toplum da bu konuda çok hassas. Temizlik maddelerindeki kimyasalların zararları tüketicilere sık sık anlatılıyor. Okullarda öğrencilere özel eğitimler veriliyor. Hanımlar da boş durmuyor. Bir yandan evlerinde doğal temizlik maddeleri üretiyor, diğer yandan hazırladıkları web sitelerinden ve bloglardan hemcinslerine 'kimyasal maddeler içeren temizlik malzemelerinden uzak durun!' çağrısı yapıyorlar. Şüphesiz bu tür mesajlar arttıkça ağır kimyasalların kullanıldığı temizlik maddelerinin yerini insana ve çevreye zarar vermeyen alternatifler alıyor. Hatta ürünlerin ambalajı dâhil yüzde 90'ından fazlasının doğaya karışabilir ve geri dönüşebilir olmasına dikkat ediliyor.

İnsanları bu tür arayışlara sevk eden en önemli sebep temizlik maddelerinde kullanılan kimyasalların verdiği zararlar tabii ki. Lavaboların temiz olması için kullanılan maddeler de çamaşırları kirlerden arındıran deterjanlar da insan sağlığını tehdit ediyor çünkü. Mesela, bulaşık makineleri için üretilen tabletler birer teknoloji harikası. Ama bu ürünler katmanlı bir yapıya sahip. Suda belli bir zaman diliminde çözülüyor. En son çözülen kısım ise bulaşıkların ışıl ışıl olmasını sağlayan 'parlatıcı' özelliğine sahip kimyasallar. İçinde kanserojen madde bulunan bu parlatıcıların zararlarını azaltmak için ya 'durulama' programlarını en az iki kez çalıştırmak gerekiyor ya da makineden çıkan bulaşıkları tekrar sirkeli su ile elde yıkamak. Günlük koşuşturmaca içinde kaç hanım böylesi bir zahmete girebilir ki?

AMERİKA'DAKİ BİR ÇOK HANIM DETERJANLARDAN UZAK DURUYOR

Diyelim ki bulaşıklar makinede değil de elde yıkandı. Makinede yıkanan elbiseleri ikinci kez elde yıkamak mümkün mü? Veya elbiseleri hangi temizlik ürünüyle yıkamak lazım? Piyasada satılan deterjanların çoğunda yüksek düzeyde fosfat ve klor var. Yanlışlıkla yutulursa çok önemli sağlık sorunlarına yol açıyor bu maddeler. Ayrıca klor, kanalizasyon sistemine karıştığında organiklerle birleşerek 'son derece tehlikeli bir kimyasal' diye tanımlanan 'trihalometan' maddesini üretiyor. Bulaşıklar için kullanılan deterjanların ana maddeleri de petrol kaynaklı. Bu sebeple bakterilerce ayrıştırılıp doğaya tekrar kazandırılamadığı gibi zararlı katkı maddeleri, sentetik esanslar, kokular ve renklendiriciler de içeriyor.

Cahide Akyaldız (32), Amerika'da yaşayan bir ev hanımı. Çevresindeki birçok hanımın kimyasallardan uzak durduğunu söylüyor. Doğal deterjanlara ilginin giderek arttığını belirterek, "Buradaki hanımların takıntıları yok. Onlar için bulaşıkların doğal yolla yıkanması temizliğinden bile daha önemli." diyor. Cahide Hanım evde doğal temizlik ürünleri yapılabilecek maddelerin de marketlerde paketler hâlinde satıldığını anlatıyor.

Aslında aynı maddeleri Türkiye'de de tedarik etmek mümkün. Böylece evlerde zararlı deterjanların yerine kullanılabilecek zararsız temizlik maddelerini basit yöntemlerle yapabilirsiniz. Bunun için çamaşır sodası, karbonat, uçucu bitkisel yağlar, sirke ve boraks gibi maddelerden bir miktar satın almak yeterli. Suda kolayca eriyen, görünüşüyle naftalini andıran boraks aslında doğal kaynaklı bir bor bileşiği... Genelde sabun ve deterjanların temizleme gücünü artırmak için kullanılıyor. Kokuları alma, küf ve bakterilerin üremesini durdurma, leke çıkarma gibi özellikleri bulunuyor. Türkiye'de kilosu 2-3 TL arasında satılıyor. Çamaşır sodası ise yağ ve lekeleri çıkarıyor, sert suyu yumuşatıyor. Karbonat da (sodyum bikarbonat) gıdadan temizlik ürünlerine kadar geniş bir alanda çok amaçlı kullanılıyor. Kötü kokuları alıyor, alüminyum, altın, gümüş, paslanmaz çelik gibi metalleri parlatıyor, leke çıkarıyor, sert suyu yumuşatıyor. Birikmiş mineral ve yağları çözüp camları parlatan sirke de mikropları öldürüyor.

DOĞAL BULAŞIK MAKİNESİ DETERJANI NASIL YAPILIR?

İşte, bu maddeleri kullanarak tahta kaşıklarınızı, bebeğinizin biberonlarını gönül rahatlığıyla yıkayabileceğiniz doğal deterjanları evde üretebilirsiniz. Bulaşıklarınızı daha temiz ve parlak yapacak doğal bir temizleyici için gerekli malzemeler şunlar: Bir bardak boraks (aktarlarda, eczanelerde, kimyasal madde satıcılarında, zirai ürünler satan dükkânlarda kolayca bulabilirsiniz) maddesi... Bir bardak yemek sodası... Aynı bardağın dörtte biri kadar tuz... Dörtte biri kadar limon tuzu, yani citric asit (iri kristalli değil, rondoda toz hâline getirilmişi). Bulaşıklarınızın portakal, limon, mandalina vb. kokması için de bu ürünlerin yağlarından küçük bir miktar.

Yapılışına gelince... Plastik bir kapta önce tuz ve 30 damla yağ iyice karıştırılıyor. Ardından diğer malzemeler de ekleniyor. Kabın içindeki malzemeler iyice harmanlandıktan sonra kapalı bir yerde muhafaza ediliyor. Her yıkama için bu karışımdan 1-1,5 çorba kaşığı kullanılıyor. Bulaşıklarınızın ışıl ışıl olması için de makinenizin parlatıcı bölümünü elma sirkesiyle doldurmanız şart. Kullanılan suyun kireç oranına göre karışıma eklenen yemek sodası ve limon tuzu oranları artırılabilir. Malzemelerin miktarı ne kadar artarsa artsın sağlığa zararlı değil, çünkü tamamen doğal.

Bu karışım bulaşık makinesinde kullanıldığında araç-gereçler hem temizlenecek hem de parlayacak. Üstelik makineden portakal veya limon kokuları gelecek. Yıkama sonrasında bazı cam ürünlerinde hafif su lekeleri kalabilir. Hemen üzülmeyin. Bu görüntüyü ortadan kaldırmak veya daha aza indirmek için kurutma programı biter bitmez makinenin kapağını açarak bulaşıkları havalandırmanız kâfi.

Peki, elde yıkanacak bulaşıklar için neler yapmak lazım? Bunun için de önerimiz şöyle: Bir kalıp doğal sabun rendeleniyor ve üzerini örtecek şekilde içi suyla dolu bir kabın içine konuluyor. Hafif ateşte sabun tozu eritiliyor. İçine yarım tatlı kaşığı boraks ve yarım tatlı kaşığı da çamaşır sodası ekleniyor. Ardından iyice karıştırılıyor. Her yıkamada bu karışımdan bir tatlı kaşığı alıp kullanılıyor. Eğer bu yöntem "Beni çok uğraştıracak" derseniz, bulaşık makinesi için hazırladığınız karışımın aynısını, meyve yağı koymadan yapabilirsiniz. Bundan sıcak suya iki yemek kaşığı ekleyip bir yemek kaşığı da arap sabunu ya da bir çay kaşığı bulaşık deterjanı ilave edebilirsiniz. Bu karışım çok az köpürüyor ama bulaşıkları harika temizliyor ve büyük oranda da su lekesi bırakmıyor.

Mutfaklarda ocak ve fırınları temizlerken kullanılan krem temizleyiciler için de alternatifler var. Mesela temizleyeceğiniz yüzeye biraz karbonat, biraz tuz ve birkaç damla sirke damlatarak hafifçe ovuşturmanız yeterli. Aynı sonucu alacağınızdan emin olabilirsiniz.

Peki, ya yüzey temizleyicileri? Piyasada 'yüzey temizleyici' diye satılan ürünlerin hepsinde insana ve çevreye zararlı kimyasallar bulunuyor. Bunu anlamak için içerik kısmına yazılmış 'anyonik aktif, noniyonik aktif' ifadelerine dikkat etmeniz yeterli. Kimyager Ayşe Kuralay, zararlı kimyasalların ekstra temizleme gücünün olmadığını söylüyor. Ayşe Hanım'ın önerdiği alternatiflere gelince: "Ahşap temizliği için bir yemek kaşığı limon suyu ile iki yemek kaşığı zeytinyağını karıştırın. Karışımın küçük bir miktarını temiz toz bezine dökün ve ahşap yüzeyi dairesel hareketlerle ovun. Karışımı sprey şişesine koyup yüzeye püskürterek de uygulayabilirsiniz."

ODA SPREYLERİNDEN UZAK DURUN!

Genel ev temizliği için de sıcak suyun içine bir yemek kaşığı boraks ile bir yemek kaşığı sıvı arap sabunu koymanız yeterli. Karışım, yerleri dezenfekte edip çok iyi temizliyor. Eğer bu işlemin ardından odanızın hoş kokmasını da isterseniz, o zaman yine doğal bir takviyeye ihtiyacınız olacak. Yarım litre sıcak suyun içine yarım çay kaşığı karbonat, bir çay kaşığı limon suyu ve 3-4 damla bitkisel yağ (yasemin, lavanta, papatya, limon, çay ağacı, çam ağacı yağı olabilir) karıştırıp odaya püskürtebilirsiniz.

Evlerin güzel kokması için asla oda spreyleri tercih edilmemeli. Çünkü oda deodorantları havadaki kötü kokuları yok etmiyor, sadece rahatsız edici kokuları, hoş kokularla örtmeye çalışıyor. Bazıları da burun yollarını yağlı bir tabakayla kaplayıp koku alma duyumuzu engelleyen kimyasallar yayıyor. Oda spreylerinde kullanılan zararlı maddeler arasında ise naftalin, fenol, kresol, etanol, ksilen ve formaldehit gibi maddeler sıralanıyor.

DOĞAL HAYATIN ŞİFRELERİ ONLARDA

Kadınların sık kullandığı çamaşır suyu da çok zararlı... İçinde noniyonik yüzey aktif, klor bazlı ağartıcı (sodyum hipoklorit), sodyum hidroksid ve parfüm bulunuyor. Çamaşır suyu içeren temizlik ürünlerinin kullanımıyla karbon tetraklorür ve kloroform gibi maddeler açığa çıkıyor. Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Odabaşı, bunların kanser riskini önemli ölçüde arttırabileceğini söylüyor. Çamaşır suyu içeren ürünlerin, amonyaklı veya asidik (tuz ruhu, kireç çözücü gibi) temizlik maddeleriyle karıştırılması zehirli gazların (klor gazı ve klor aminlerin) açığa çıkmasını sağlıyor, ortamdaki oksijeni durduruyor ve insanları nefes alamaz hâle getiriyor. Bu tür zararlı maddelerin aşırı teneffüs edilmesi hâlinde solunum yolları ve akciğerde tahribata yol açıyor.

Sema Hastanesi'nden Dermatoloji Uzmanı Dr. Leyla Ertenü ise temizliği yapılan yüzeylerin mutlaka bol su ile durulanması, mekânların uzun süre havalandırılması ve buralarda mümkün olduğunca kısa süre kalınması gerektiğini söylüyor.

Peki, evde bazı yüzeyleri beyazlatmamız, leke çıkartmamız gerektiğinde ne yapmak lazım? Uzmanlar, bunun için amonyaklı değil, oksijenli, yani 'renkliler için kullanılır' ibareli çamaşır sularını tavsiye ediyor.

Çamaşır deterjanlarında insan vücuduna zararlı amonyak ve petrol türevi birçok kimyasal bulunuyor. Bu maddeler suda çözülmüyor. Dolayısıyla fosfat ve formaldehit içeren deterjanlar çok zararlı. Çamaşır deterjanından vazgeçemeyenlerin hiç değilse bu maddeleri ihtiva eden ürünlerden uzak durmaları uzmanlarca tavsiye ediliyor. Ayrıca astım hastaları ile alerjiye hassas bünyesi olanlar ve egzamaya yakalananların piyasadaki deterjanları kullanmaması, bunların yerine sabun tozu ve çamaşır sodasını tercih etmeleri önemli görülüyor.

Aynı şekilde zararlı pek çok kimyasaldan üretilen yumuşatıcılar da terk edilmeli. Kaldı ki çamaşır sodası sudaki kireci çözerek çamaşırların kaskatı kesilmesini önlüyor. Sabunun içindeki gliserin de çamaşırları yumuşatmaya yetiyor. Beyaz çamaşırlar beyazlığını koruyor, renkliler de canlılığını muhafaza ediyor bu yöntemle. Yalnız marketlerdeki her sabun tozunu da satın almamak gerekiyor. Yüzde yüz doğal, soğuk pres yöntemiyle üretilmiş olanlar tercih edilmeli. Sıradan sabunlara köpürmesi ve güzel kokması için zararlı kimyasallar ekleniyor çünkü.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde denetimler ciddiyetle yapılmadığından birçok temizlik ürününde hangi kimyasal maddelerin kullanıldığı tam olarak etiketlere yazılmıyor. İçindekiler kısmının yetersiz olduğunu gören bilinçli tüketiciler de alternatif arayışlara giriyor. İşte onlardan birileri de yüksek kimya mühendisi Kudret Livaoğlu ile Fatma Betül Şahin. Her iki hanım da çocuk sahibi olduktan sonra market raflarını süsleyen onlarca kimyasalın çocuklarına vereceği zararı düşünerek mesleki birikimlerini bu konuyu araştırmada kullanmaya başlamışlar. Yurtdışındaki bilimsel çalışmaları yakından takip etmişler. Arkadaşlarına "Kimyasallardan uzak durun!" mesajı vermişler hep. Ellerindeki notlar fazlasıyla birikince bunları kitap hâline getirmişler.

Mozaik Yayınları'ndan çıkan kitaplarının ismi Zararlı Kimyasallardan Korunma Yöntemleriyle Sağlıklı Hayat. Kitapta gıda katkı maddeleri, içecekler, gıda işleme sırasında oluşan toksik maddeler, pişirme ve saklama kapları, ambalajlar, ağır metaller, tarım ilaçları, genetiği değiştirilmiş gıdalar, fonksiyonel gıdalar, kozmetikler, temizlik ürünleri ve toksin arındırma yöntemleri anlatılıyor. Eser hem adını bile duymadığımız kimyasallar hakkında bilgi veriyor hem de onların zararlarını anlatıyor. Ayrıca kimyasalların doğal alternatiflerini de gösteriyor.

Kimya mühendisi Kudret Livaoğlu, kitap dışında Ar-Ge (Araştırma-Geliştirme) çalışması da yapıyor: "Genelde sorun yaşadığımız ürünleri seçtim. Çocuk altlarını temizlemek için kullanılan ıslak mendiller de hiç sağlıklı değil. İçinde petrol türevi kimyasallar var. Bundan dolayı çok sıkıntı yaşadığımız için önümüzdeki günlerde bunun üzerinde çalışmak istiyorum."

Kimya Mühendisi Fatma Betül Şahin'e göre, her insanın cildinde zamanla ağır metaller birikiyor. Özellikle de civa ve alüminyum. Bu maddeleri detoks banyoları, egzersiz ve sauna ile atmak mümkün. Şahin, vücudumuzu hangi bitkilerle temizleyeceğimizi ise şöyle açıklıyor: "Deve dikeni tohumu güçlü bir antioksidandır, karaciğer koruyucudur, hücre yenileyicidir. Zerdeçal da kanserojen maddelerin atılmasına yardımcıdır. Yeşil çay kanser oluşumunu engeller. Tarım ilaçlarının kalıntılarının atılmasını sağlar. Ayı üzümü de böbreklerin temizlenmesinde etkilidir. Karnıyarık otu çekirdeği ise kalın bağırsağın florasını koruyup toksinlerin karaciğerden uzaklaşmasına yardımcıdır. Tarım ilaçları kalıntılarına karşı da herkes tarafından bilinen keten tohumu etkilidir. Ayrıca B1, B2, C, A ve E vitamini bulunan yiyecekler de sıklıkla tüketilebilir."

#1750
2005 yılında 6.55 milyar TL'ye Hariri ailesinin şirketi Saudi Oger'e satılan Türk Telekom'un sadece 2008 yılında telefon kullanıcılarından sabit ücret adı altında tahsil ettiği tutar 1 milyar 902 milyon liraya ulaştı.

RİFAT BAŞARA-ANKARA

Türk Telekom, kullanıcıların tepkisine neden olan sabit ücretten 2008 yılında 1 milyar 902 milyon 283 bin 878 TL gelir elde etti. Sabit ücret uygulamasının hukuka aykırı olmadığını belirten Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ise bu ücretin telefon hattının bakım, onarım ve işletim maliyetleri nedeniyle alındığını söyledi.
Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, MHP'li Alim Işık ve Kemalettin Nalcı'nın Türk Telekom ile ilgili yazılı soru önergelerini yanıtladı. Işık, Bakan Yıldırım'ın yanıtlaması istemiyle verdiği yazılı soru önergesinde, Telekom'da sabit ücret uygulamasının yargı kararına rağmen sürdüğünü belirterek, 'Telekom'un bu işten dolayı kazancını' ve 'sadece internet hizmeti almak isteyen abonelerin, telefon hizmeti almasa bile bu ücreti hangi gerekçe ile ödemek zorunda olduğunu' sordu.
Bakan Yıldırım ise Işık'ın önergesine verdiği yanıtta, Türk Telekom'un Oger Telekom'a satışı ile kamu şirketi olmaktan çıktığını belirterek, kurumun 2008 yılı itibarıyla 17 milyon 502 bin 205 abonesi olduğunu söyledi. Telekom'un 2008 yılında sabit ücret gelirinin 1 milyar 902 milyon 283 bin 878 TL olduğunu belirten Yıldırım, brüt satış gelirinin ise 7 milyar 986 milyon 136 bin 751 TL olduğunu vurguladı.

Hattı aktif tutma bedeli
5809 Sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu'nun 'Tarifelerin Düzenlenmesi' başlıklı 13. maddesini anımsatan Yıldırım şunları söyledi:
"Bu hükümden de anlaşıldığı üzere sabit ücret işletmeci tarafından uygulanan tarifeler kapsamında yer almakta olup, sabit ücret alınmasında herhangi bir hukuka aykırılık söz konusu değildir. Bununla birlikte Türk Telekom tarafından uygulanan tarifeler Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu düzenlemelerine tabi olup, Türk Telekom tarafından alınmakta olan sabit ücretler de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu onayını müteakiben uygulamaya konulmaktadır. Sabit ücret, ses ve veri iletiminde kullanılan telefon hattının bakım ve onarım maliyetlerini içermekte olup, fiziksel hattın aktif olarak tutulabilmesi için alınmaktadır. Abone sadece internet hizmeti talep etse dahi, telefon hattının aktif tutulması gerekmektedir ve bu işlemin Türk Telekom'a maliyeti sabit ücret yoluyla karşılanmaktadır.

'AB'de de sabit ücret var'
Sabit ücret uygulaması Avrupa Birliği (AB) ülkeleri başta olmak üzere pek çok ülkede sabit telefon hattının bakım, onarım ve işletim maliyetleri karşılığında alınmaktadır. Bu yönüyle ele alındığında kullanıcıların aldığı hizmetin ses hizmeti veya internet erişim hizmeti olması önem arzetmektedir; zira her iki kullanımda da telefon hattının bakım, onarım ve işletim maliyetleri bulunmaktadır"

Hariri ailesi satın aldı
Özelleştirme kapsamında Türk Telekom'un yüzde 55 oranındaki hissesinin blok satışı için 1 Temmuz 2005 tarihinde gerçekleştirilen ihalede en yüksek teklifi, suikasta kurban giden eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin ailesine ait olan Saudi Oger'in şirketi Oger Telecom ile Telecom Italia ve BT Telconsult'tan oluşan konsorsiyum verdi. Konsorsiyumun teklifi 6.55 milyar dolar olmuştu.
Özelleştirme ihalesindeki en iyi ikinci teklifi ise, 6.5 milyar dolar ile Etisalat-Çalık Ortak Girişim Grubu vermişti.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=955267&CategoryID=101
#1751
Emre ÖZTÜRK / VATAN HABER MERKEZİ

YÖK hukuk fakültelerinin 13 adet Anabilim Dalı şeklinde örgütlenebileceğini karara bağladı. Anabilim Dalları arasında Avrupa Birliği Hukuku yer almadığı gibi, Roma Hukuku, Karşılaştırmalı Hukuk, Çevre Hukuku gibi alanlar da bulunmuyor.

Yüksek Öğretim Kurulu Genel Kurulu Türkiye'nin yıllardır üyesi olmaya çalıştığı Avrupa Birliği ile ilişkileri etkileyebileceği ileri sürülen bir karara imza attı. YÖK Genel Kurulu'nda 27 Ağustos'ta alınan bir kararla, hukuk fakültelerinin 13 adet anabilim dalı şeklinde örgütlenebileceği karara bağlandı. Uygulamada anabilim dalları arasında Avrupa Birliği Hukuku'nun yanı sıra, Roma Hukuku, Karşılaştırmalı Hukuk, Çevre Hukuku gibi alanların yer almaması dikkat çekti.

Hukuk fakültelerinde 2003'ten bu yana açılan Avrupa Birliği Anabilim Dalının artık ceza hukuku ve idare hukuku içinde bilim dalı olarak ele alınmasının yolu açılıyor. Ancak hangi anabilim dalı içinde yer alacağına ise fakültelerin karar vereceği belirtiliyor. VATAN'ın konuya ilişkin sorularını yanıtlayan hukukçular YÖK'ün kararıyla ilgili şöyle konuştu:

'Biz zenginlik olsun istedik'

YÖK Üyesi Prof. Dr. Necmi Yüzbaşıoğlu: AB Hukukunun tamamını hiç kimse bilemez. Böyle geniş kapsamlı bir alanı da bir ana bilim dalının içine hapsetmeyelim istedik. Örneğin İnsan hakları konusunda da ana bilim dalı yok. Bu insan haklarının önemsiz olduğu bir konu olduğu anlamına mı geliyor? İnsan hakları da tıpkı AB gibi birden çok ana bilim dalını bünyesinde bulunduran 'multidisiplinel'bir alan. Biz bu değişiklikle daha fonksiyonel olsun, fakülteler güçlü oldukları alanlarda AB konusunda da eğitim versin istedik. Ben Anayasa hukukçusuyum, AB beni ilgilendirmiyor mu? Her ana bilim dalını ilgilendiriyor. Hukuk Fakültesi dekanları da aynı görüşteydi. Ana bilim dalı AB konusunu fakirleştirir, biz zenginlik olsun istedik.

'AB uzmanı yetişmeyecek'

t Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu (Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı): Avrupa'da 900 Jean Monnet, yani AB Ana Bilim Dalı uzmanı profesör var. Tam üye her ülkede ortalama 250 Jena Monnet Profesörü var. YÖK'ün AB kürsülerini kaldırmaya yönelik kararı son derece olumsuz bir gelişme. Tam üyelik yolunda müzakere sürecinde olmamıza rağmen AB kürsülerini kaldırıyoruz. AB kürsüleri zaten fonlarını AB tarafından karşılıyor. Türkiye'de sadece 6 Jean Monnet Profesörü var. Böylece bu rakamın AB seviyesine getirilmesi de engellendi. AB uzmanı yetiştiremeyeceğiz.

'Dış dünyaya kapanırız'

t Prof. Dr. Mehmet Altan (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi): Ben YÖK'ün böyle bir karar vereceğine inanmıyorum çünkü bu YÖK'ün boyunu aşar. AKP olmadık işlerle ilgili adımlar atar sonra bu adımlar geri döner. AKP'nin AB reformlarını gerçekleştirmiyor ve top çeviriyor. YÖK'ün AB kürsülerinin kaldırılmasına yönelik vereceği karar AB'ye bizim artık AB'ye girmek istemediğimizin sağlam bir kanıtını verir. Elbette müzakereler böyle bir karardan doğrudan etkilenmez. YÖK'ün kararı Türkiye'nin dış dünyaya kendisini kapatmasına yol açabilir.

'Teknik bir düzenleme'

t Prof. Dr. Mustafa Akkaya (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı): YÖK'ün anabilim dallarını yeniden yapılandırılmasına ilişkin kararı geçtiğimiz hafta bize ulaştı. Bu konuyu akademik kurulda ele alacağız. Hiçbir şekilde alanların yok olması diye birşey yok. Teorik olarak ilişkili alanlarda 'bilim dalı'şeklinde yapılanması tercih olarak sunuldu. Bu karar ders olarak ortadan kaldırılmasıyla ilgili değil. Yalnızca teknik bir düzenleme yapılıyor. Ancak AB Hukukçusu olsaydım, belki bu durumu eleştirebilirdim.

'Karar için gerekçe olamaz'

t Prof. Dr. Ünal Tekinalp (İstanbul Üniversitesi Avrupa Hukuku Bilim Dalı Eski Başkanı): YÖK, bu konuda karar verirse yıllarca uğrunda emek harcanan tüm yapı yıkılacak ve zaten yetersiz olduğumuz AB hukuku konusunda iyice gerileyeceğiz. Tam üyelik görüşmeleri yapan bir ülke AB hukukunda kendisini başta bakanlıklar düzeyinde tüm üst yapısıyla hazırlaması gerekirken tam tersini yapıyor. Yani bu kararı verecek kişiler AB mekanizması ve kuralları hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Böyle bir karar vermek için hiçbir gerekçe olamaz.

http://haber.gazetevatan.com/AB_hukukuna_tenzili_rutbe/261175/1/Gundem
#1752
İstihbarat astsubayı sahte evrakla dört telefonu teknik takibe aldı. Astsubay bir ay sonra yakalanınca "Şüphelendiğim sevgilimi dinledim" dedi. Telekulak denetimsizliği böylece bir kez daha ortaya çıktı
İstanbul İl Jandarma Alay Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü, haberleşme özgürlüğü tartışmalarının yaşandığı bir dönemde filmlere konu olabilecek bir dinleme skandalıyla sarsıldı. Murat B. adlı teknik istihbarat astsubayı, sahte imzayla üç aylık teknik takibe dayalı evrak düzenledi. Birinci ayın sonunda dinleme Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı'nda görevli bir kadın memurun dikkatini çekince olay açığa çıktı. Jandarma'nın yürüttüğü idari tahkikat sonucunda İstanbul Maslak'ta görev yapan Jandarma Astsubay Kıdemli Üstçavuş Murat B. "resmi belgede sahtecilik, özel hayatın ve haberleşmenin gizliliğini ihlal etmek" suçlarından mahkemeye sevk edilerek tutuklandı. Murat B.'nin amiri Cengiz Ö. ile mesai arkadaşı Murat T. de kamu görevlisi olarak işlenen bir suçu bildirmedikleri gerekçesiyle tutuksuz yargılanıyor. Murat B. ifadesinde, dinlediği telefon numalarından birini sevgilisi Hatice Ç.'nin kullandığını, Hatice Ç.'yi kıskandığı için dinlediğini söyledi ve "Bu numaraları sevgilimin çantasındaki bir kartvizitte gördüm, tek tek arayarak hepsinin erkekler tarafından kullanıldığını tespit ettim" dedi. 20 Haziran-22 Temmuz 2009 arasındaki dinlemeye adı karışan Hatice Ç. olayın ardından sır oldu.Hatice Ç.'nin ifadesinin alınmaması dikkat çekti.

BU YOLLA HERKES DİNLENEBİLİR
Skandal, Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'nın (TİB) koordinatörlüğünde yürütülen telefon dinleme faaliyetlerindeki denetim eksikliğini gündeme getirdi ve herkesin dinlenebileceğini gözler önüne serdi. Dinleme olayında astsubayın "Sevgilim kullanıyor" dediği telefon numarası Hasan Atılgan adına çıktı. Astsubay dinleme evrakında ise bu numarayı kullanan kişiyi Aziz Şükrü olarak göstererek teknik takip kararı çıkardı. Bir istihbarat yetkilisine göre, bu tür kafa karıştırıcı unsurlar dosyaya, bazen gerçekte dinlenen kişiyi gizleme amacıyla eklenebiliyor. Bu tür durumlarda araya giren paravan isimler, asıl dinlenen kişiyi maskelemeye yarıyor. Hukukçular, hâkimlerin ve savcıların telefon dinleme kararları verirken daha dikkatli olmaları gerektiğini vurguluyor. Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz ceza avukatı Cem Alptekin, mevzuatın bu tür suiistimallere imkân verdiğini söyledi. Alptekin, "Bu olayda vahim bir durumla karşı karşıyayız. Dinleme kararı yazma yetkisini adli kolluğun elinden almak lazım" dedi.

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2009/09/28/jandarmada_sarsici_telekulak_skandali
#1753
Yağ, özellikle kendi vücudumuzda oluştuğunda çoğumuzun adını bile duymak istemediği bir kelimedir. Yağ vücudumuz için gerekli olan birçok süreçte kritik rol oynuyor. Bunun negatif ve pozitif yanları bulunuyor. Foxnews'te yer alan haberde, yağ hakkında bilmediklerinizi öğrenebilirsiniz:  
 
1. Yağ hücreleri, kendi minimum boyutunun 6 katı kadar büyüyebiliyor: Yakabileceğinizden daha fazla kalori alırsanız, vücuttaki yağ hücreleri minumum boyutunun 6 katı büyüyorlar ve sayıları da ortalama yetişkinde bulunan 40 milyardan 100 milyara kadar çıkıyor. Herkeste yağ hücresi bulunuyor, doğumdan önce bu hücreler oluşmaya ve şekillenmeye başlıyor. 16 yaş civarında, vücudun yağ hücreleri olgunlaşıyor ve sonra yaşam tarzı ve genler kilo alımında ve kilo vermede rol oynuyor. Yağ hücreleri hayatta kalmak için gerekli ve bu hücreler vücudun enerji sistemini desteklemeye yardımcı oluyor. Her gün yüksek kalorili yiyecekler yerseniz ve fazla kalori yakmazsanız, yağ hücreleriniz büyür ve çoğalır, böylece kilo alırsınız.

2. Yağ hücreleri ekstra östrojen salgılıyor: Ekstra birkaç kilo fazlalık hormonal dengenizde hasara yol açıyor. Sınıflandırılmış dişilik hormonu olan östrojen, yağ depolama hormonudur. Erkeklerde de bu hormon doğal olarak çok az miktarda bulunuyor. Fakat, kilo aldığınızda, östrojen seviyesi artıyor ve diğer sağlık problemleri birbirini izliyor. Erkeklerde bu hormon beyin fonksiyonlarını geliştirmek, kalbi korumak için gerekli olmasına rağmen, yüksek miktarlarda olduğu zaman testesteron seviyesi düşüyor ve birçok erkek yorgunluk, kas niteliği kaybı ve bazı vakalarda genişleyen prostata yol açabiliyor. Başka bir deyişle, erkeklerde östrojen seviyesini artırmanın yan etkileri iyi olmuyor.

3. Çok fazla kilo verirseniz yağ hücreleriniz büzülür, ancak kaybolmaz: Kilo alımından dolayı sahip olduğunuz 100 milyar yağ hücresi leke gibi görünebilir. Yağ hücreleriniz şiştikten ve çoğaldıktan sonra kilo verebilirsiniz. Gerçekte, kilo verdiğinizde yağ hücreleriniz büzülüyor. Bunların toplam sayısının sadece düşmesine rağmen, hücreler daha az aktif hale geliyor, vücudunuzda duruyor ve büyümek için büyük bir ziyafet çekmenizi bekliyor. Bu nedenle hızlı kilo verip almak yerine, normal kilonuzu aynı seviyede tutmaya çalışın.

4. Yağ dokuları iltihabı artıran hücreleri etkiliyor: Yağ dokuları, vücutta iltihaba yol açan makrofaj isimli bağışıklık sistemi hücrelerini etkiliyor. Bu nedenle, eğer birkaç kilo fazlanız varsa, vücudunuz gribe yakalandığınızda vücudunuzun gösterdiği reaksiyona benzer bağışıklık cevabı üretmeye başlıyor. Ancak endişelenmeyin: Henüz en sevdiğiniz yemekten vazgeçmek zorunda değilsiniz. Çalışmalar, toplam vücut ağırlığınızı yüzde 10 kadar düşürmenin sağlığınızı geliştirdiğini ve bağışıklık yanıtını sınırlandırdığını gösteriyor.

5. Yağ hücreleri vücudun farklı parçalarında farklı davranıyor: Erkeklerde fazla kilolar tipik olarak karın bölğesinde toplanıyor. Kilo alırsanız, bunların çoğu öncelikle göbeğe gidiyor. Göbek yağı kötü kolesterol olasılığını artırıyor, kan dolaşımında ilave yağı tetikliyor, kan basıncı ve kan şekeri seviyesini artırıyor. Karın bölgesindeki yağ hücreleri, vücudun diğer bölgelerinde yerleşen yağ hücrelerinden daha aktif. Bu yağ hücreleri şeker hastalığı, koroner kalp hastalığı, felç ve belirli kanserlere neden olan yağ asitlerinden daha fazla salgılıyor. Bunun yanında, karaciğerin sağlıklı işleyişini etkileyebiliyor. Maalesef, vücudun belirli bir bölgesinde kilo verilmesini hedefleyen yol yok. Tüm vücudunuz için egzersiz yapmak zorundasınız. İyi haber ise, karın bölgesindeki kiloların düzenli egzersiz ile hızlı bir şekilde verilmesidir.

6. Hiç yağ tüketmezseniz, vücudunuz kısa devre yapacaktır: Yağ tüketiminden kaçınırsanız, vitamin dolaşımı ve kolesterol seviyesinin düzenlenmesi için vücudunuzun doğal sistemine kısa devre yaptırırsınız. Yağlar, vitamin emilimi ve enerji üretimi gibi vücudun doğal süreçlerinin sürdürülmesi için kritiktir. Yağda çözünen A,D,E ve K vitaminleri olmaksızın, vücut kalsiyumu uygun bir şekilde ememez, hormon üretimi olumsuz etkilenir ve kan oluşumu ile akışında güçlükler yaşanır. Yağda eriyen vitaminlerin eksik olması gece körlüğü, anemi, raşitizm ve iç kanama gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açar. Bunun yanında, vücut kalsiyumu soğuramadığında kemikler güçsüzleşir ve kırılgan hale gelir. Yağ aynı zamanda, kötü kolesterolü düşürerek kolesterol düzenlenmesinde rol oynuyor.

7. Yağ kalorisi, günlük toplam kaloriniziniz sadece yüzde 30'uzu kadar olmalı. Belirli bir miktar yağ, vücut iç sürecinin normal fonksiyonunu sürdürmesi için gerekiyor. Yağlar, vitamin emiliminde yardım ediyor ve vücuda her gün enerji sağlıyor. Kırmızı et ve süt ürünlerinden elde edilen doymuş yağ, kötü kolesterol seviyesini artırıyor.

Yağ ile dost olma

Yağın kötü hiyakesine rağmen, yağla sağlıklı bir ilişkiye sahip olabilir ve yağsız bir vücuda sahip olabilirsiniz. İşte bazı öneriler:

- Sağlıklı (zeytinyağı, fındık ve fıstık ile yağlık balık) yağlar seçin ve bariz olan kötü yağlardan kaçının.

- İşlenmiş gıdalardan uzak durun ve hayvansal ürünleri de ölçülü olarak tüketin.

- Göbeğiniz şişmeye başladığı zaman, egzersiz yapın.
#1754
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, doğal olmayan trans yağların kötü kolesterolü artırıp, pıhtılaşmayı ve buna bağlı olarak kalp krizi riskini artırdığını söyledi.  
 
Prof. Dr. Yorulmaz, trans yağların sürülebilir kahvaltılık yağlarda, margarinlerde, katı ve kızartma yağlarında, hazır hayvansal gıdalarda, bunlara bağlı olarak, kızartılmış gıdalarda, fırıncılık ve pastacılık ürünlerinde, tart, pasta, bisküvi, pizza hamuru, kek, çikolata, gofret, cips, salata sosları, hamur işi, kraker, hazır köfte, tatlılar, katı yağlar ve birçok fırınlanmış yiyeceklerde bulunabildiğini söyledi. Yorulmaz, gıda satın alırken etiketlerin mutlaka okunması gerektiğini ifade etti. Yorulmaz, şu önerilerde bulundu: "Etiket bilgisi olmayan ya da etiketinde 'hidrojenize yağ', 'hidrojene nebati yağ' ya da 'hidrojene bitkisel yağ' içerdiği belirtilen gıdalar satın alınmamalıdır. Dışarıda yemek zorunda kalındığında, kalitesinden ve temizliğinden emin olunan yerler tercih edilmeli ve mümkün olduğunca kızartmalardan kaçınılmalıdır." Doğal olmayan trans yağların çok yüksek sıcaklıklarda ısıtma, kızartma veya defalarca kullanılma sonucu ya da sıvı bitkisel yağları katı yağ haline getirebilmek için hidrojen eklenme işlemi sonucu ortaya çıktığını ifade eden Yorulmaz, "Çalışmalar, doğal trans yağların sürekli ve fazla miktarda alınmadıkça bir zararı olmadığını, tersine vücut için yararlı olduğunu göstermektedir. Günümüzde insanlar fazla miktarda doymuş yağ ve trans yağ tüketmektedir." dedi.

Doğal yağ neden zararlı değil

Prof. Dr. Faruk Yorulmaz, doğal trans yağlarla doğal olmayan trans yağların farkını şöyle açıkladı: "Doğal olmayan trans yağlar" insan vücudu için yabancı olmaları nedeniyle sağlıksızdırlar. Doğal olmayan trans yağlar, kötü kolesterolü artırır, iyi kolesterolü azaltır, pıhtılaşmayı ve buna bağlı olarak kalp krizi riskini artırır. Aynı zamanda bağışıklık sistemini zayıflatır, şeker hastaları için çok sakıncalıdır. Karaciğerin çalışmasını bozar, üreme sistemini etkiler. Anne sütüne geçerek kalitesini düşürür ve hücrelere zarar verir. Çalışmalar, yüksek miktarda ve sürekli trans yağ tüketiminin erken ölümlere yol açtığını göstermektedir.'' TEKİRDAĞ-AA
#1755
Bir hakimin kendi mahkemesinde bizzat yaşadığı oldukça komik bir hadise:

Boşanma davası sonuçlanmış, hakim kararı okumuş, davalı koca kararı anlamadığını belirtince, hakim açıklama yapmış:

Sizi boşadım,

Çocuğu anneye verdim,

Eşinize de ayda 250 TL nafaka verdim.

deyince, davalı koca: Allah razı olsun hakim bey, ben de ayda 50 TL veririm, gül gibi geçinip gider  ;D
#1756
Bayramı Mardin sınır karakollarında geçiren Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'a gazetecilerin sorduğu sorulardan biri de bu.
Bu can alıcı soruya en yüksek askerî düzeyde verilen cevap şöyle: "Ben olduğu kanaatinde değilim. Kürtçeyi nerede öğrenecek bu insanlar? Anadil nerede öğrenilir? Anadili öğrenmekte engel var mı? Anadil anneden babadan öğrenilir. Ana-babaya, 'Kürtçe öğretme' diyen mi var? 'Kürtçe okuma-yazma' diyen mi var? 'Kürtçe okuma yazma öğrenmek istiyorum' diyorsa yasak mı?"

Askerin siyasetteki varlığı sadece iktidar rekabetine ortak olmasından ibaret değil. Başbuğ'un anadile dair sıraladığı cümleler askerin konturları kalın, disiplinli dünyasına ait değil; düpedüz siyasetin demagojiyi de içeren esnek ve değişken dünyasından. "Anadil nerede öğrenilir?" sorusuna Başbuğ'un verdiği "Anadil anneden babadan öğrenilir" cevabına bile bu mantığa göre itiraz etmek gerekir. "Anneden babadan" olur mu? Adı üzerinde "anadil". Baba da olmaz; sadece anneden öğrenilmesi lâzım. Anadili öğretmeye sadece anneler yetkili olmalı...

Benim anadilim Türkçe. Dilin düşüncenin evi olduğunu anlayacak kadar Türkçeyi annemden öğrenmediğimi biliyorum. Dil düşünce üretir. Dil sadece insanlar arasında iletişim aracı değildir. Aynı zamanda insanı insan yapan, insanı medenî bir varlık haline getiren en kutsal araç dilin kendisidir. Kutsal kitaplarda isimler ve logos üzerine yapılan olağanüstü vurgular, dilin değerine dairdir. Kestirmeden söyleyelim: İnsan, dili olduğu için insandır. Bir dile saygı, aracısız ve dolaysız insana ve insanî olan her şeye saygıdır.

Kürt sorunu özünde Kürtçe sorunu. Kürt sorununun üzerindeki tortulardan kurtulup, kalıcı çözümleri aradığımız zaman Kürtçenin eğitim ve öğretimine ve Kürtçenin kullanımına dair sorunlarla baş başa kalıyoruz. Bu yüzden Kürtçe üzerinde söylenen sözleri öze dair sözler olarak diğerlerinden ayırmamız lâzım.

1983 yılında Millî Güvenlik Konseyi'nin, yani 12 Eylül askerî diktasının giderayak çıkarttığı 2932 sayılı yasa, bugün önümüzde duran Kürt sorununun ana müsebbiplerinden biri idi. 1991 yılına kadar toplam sekiz sene yürürlükte kalan bu yasa Kürtçeyi hedef alarak, Türkçe dışındaki dilleri hayatın özel alanlarında bile yasaklıyordu. Bu yasanın üçüncü maddesi Türkçe dışındaki dillerin "anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunulması"nı bile yasaklıyordu. Bu yasaya göre Kürtçe rüya görmek ve sayıklamak bile mümkün değildi. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un "anadil öğrenmekte engel var mı?" sorusu, artık bu yasanın yürürlükte olmadığını vurgulamış oluyor.

Peki yeterli mi?

Türk milliyetçiliğinin ilk evresi "Dilde Türkçülük" evresidir. Milliyetçilik tecrübesi ulus devlete giden yolun dilden geçtiğini gösteriyor. Bu tarih bilincine sahip olan Türk devletinin aklı, Kürt ulusçuluğuna giden yolun Kürtçeden geçtiğine inanıyor. Buna göre Türkiye'nin birliğini muhafaza etmek Kürt ulusçuluğunun engellenmesine, Kürt ulusçuluğunun engellenmesi ise Kürtçenin yasaklanmasına veya kullanımının sınırlanmasına bağlı. Dün 12 Eylül yönetiminin Kürtçeyi özel hayatta bile yasaklanması ile, bugün İlker Başbuğ'un Kürtçenin eğitim ve öğretimini "anne ve baba" ile sınırlı tutması arasında dayandığı "gerekçe" itibarıyla hiçbir fark yok: "Kürtler Kürtçeyi unutur ve Türkçe konuşursa Kürt sorunu da biter." Bu hüküm doğru değil. Kürtçenin kullanımı azalıyor ama Kürt sorunu Kürtçe yasağı yüzünden büyüyor.

Eğer gerçekten Kürt sorunu konusunda statükonun değişiminden bahsediyorsak, Kürtçe konusundaki politikanın değişmesi lâzım. Çünkü bu gerekçenin tam tersi geçerli. Kürt ulusçuluğu bugün Kürtçenin kullanılmasından ve yaygınlaşmasından değil, Kürtçenin yasaklanmasından ve aşağılanmasından besleniyor. Bu yasak yüzünden aradaki engelleri aşıp ortak aklı ve ruhu yakalayamıyoruz.

Dil insanın izzeti. İnsana saygı onun anadiline saygıdır. Kürtçenin, Türkiye nüfusunun % 15'inin ana dili olarak göreceği saygı ve itibar aradığımız birlik ve bütünlüğün en önemli teminatlarından biri olacaktır. Uyacağımız tek kriter var: İnsanî olan her şeye saygı. m.turkone@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=895528&title=kurtce-egitim-diye-bir-sorun-var-mi
#1757
Büyük fıkıh (hukuk) bilgini, Hanefi mezhebinin kurucusu İmam-ı Azam Ebû Hanîfe'nin (VIII. yüzyıl) ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin bir zat olduğu malumdur. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebelerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
- Ya imam, gemin battı!... (İmamın ticari mal taşıyan gemileri mevcut) İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra - Elhamdülillah dedi.
- Bir müddet sonra aynı adam yeniden gelip haber verdi:
- Ya imam, bir yanlışlık oldu batan gemi senin değilmiş. İmam bu yeni habere de:
- Elhamdülillah, diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi hayrete düştü:
- Ya imam, gemin battı diye haber getirdik "Elhamdülillah" dedin. Batan geminin seninki olmadığını söyledim yine "Elhamdülillah" dedin. Bu nasıl hamdetme böyle? İmam-ı Azam izah etti:
- Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç âlemimi, kalbimi şöyle bir yokladım. Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu. Bu nedenle Allah'a hamdettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu. Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah'a şükrettim.

http://www.tumgazeteler.com/?a=1008804
#1758
"Rum elçisi, Medine-i Münevvere'ye siyasi bir görüşme için gelir. Halife Hz. Ömer'in sarayını sorar. Sorduğu kimseler:

"Halife'nin köşkü yoktur. Onun parlak bir gönül sarayı vardır. Kendisinin dünyaya aid yalnız, fakirlerin ve gariblerin barındığı gibi bir kulübesi vardır." derler.

Rum elçisinin bu sözler üzerine hayreti artar. Yükünü, atını, hediyelerini başıboş bırakır. Hz. Ömer Farûk'u aramaya koyulur. Her tarafta Halife'yi sorar.

Hayretle kendi kendine:

"Demek dünyada böyle bir hükümdar var ki, aynı rûh gibi, etrafın nazarından gizli kalıyor!..." diye mırıldanır Halife'ye ram olmak için, O'nu aramaya devam eder...

Bir Arap kadın:

"İşte senin aradığın Halife, şu hurma ağacının altındadır! Herkes yatakta, döşekte yatarken; O, bunların zıddı olan kumların üzerindedir! Git de, hurma ağacının gölgesinde yatan  Ömer'i gör!..." der.

Uyumakta olan Hz. Ömer'den elçiye heybet ve ruhuna hoş bir hal gelir. Elçi, muhabbet ve heybet, birbirinin zıddı iki haslet olduğu halde, bu tezadın kendi ruhunda nasıl birleştiğine hayret eder. Kendi kendine;

"Ben imparator görmüş ve onların nezdinde takdir toplamış bir kimseyim! Onlarda hiçbir heybet görmediğim halde, bu kişinin heybet ve muhabbeti şuûrumu izale etti."

"Bu Halife, silahsız, müdafaasız yerde yatıyor ve uyuyor. Ben ise, karşısında bütün bedenim ile titriyorum! Bu hal nedir? Bu hal neyin nesidir? Demek ki bu heybet, Hakk'ındır. Şu aba giyen kimsenin değildir!.." der.

Rum elçisi, böyle ruhi ihtilaçlar (çalkantılar) yaşarken, Hz. Ömer (ra) uykudan uyanır. Rum elçisi, Hz. Ömer'e ta'zim ile selam verir. Halife selam mukabele eder. Ondan sonra yüreği oynamış elçiyi can sarayına alır; huzura kavuşturur. Virane olmuş gönlünü tamir eder. Ona, ince, derin, esrarlı sözler söyler.

Elçi, hal ve makam müşahede eder.

Hz. Ömer'e ağyâr (yabancı) suretinde gelen elçi, yar olur. Bu sohbetin neşvesiyle kendinden geçer. Hatırında ne elçilik, ne de bir haber verip almak kalır..."

KAYNAK: TOPBAŞ, Osman Nuri, Mesnevi Bahçesinden Bir Testi Su, Erkam Yayınları Altınoluk Dizisi 20, s. 146-147
#1759
İbn-i Mesud'un anlattığına göre Hz. Peygamber bir hasırın üzerinde uyumuştu. Ashabı Kiram, Hz. Peygamber kalktığında vücudunda izler oluştuğunu görünce: "Ey Allah'ın Resûlü! Senin için bir döşek hazırlasak da vücudunu korusa olmaz mı?" deyince Hz. Peygamber "Benim dünyayla işim ne? Ben dünyada ancak bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen daha sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim" buyurmuştur.1

Hz. Peygamber(s.) işte böyle sade bir hayatı tercih ederdi. Bu sebeple sade elbise giyerdi. Hz. Ömer, Resûl-i Ekrem'in, Cuma ve Bayram namazlarında kıymetli elbiseler giyinmesinin iyi olacağını düşünerek, ona kaliteli bir elbise almayı tavsiye etmiş, bu elbise ile yabancı ziyaretçileri kabul etmesini söylemişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber "Hayır, bu doğru değildir! Bu gibi elbiseleri ancak âhiretten bir şey ummayanlar giyer" buyurdu.2

Hz. Aişe(r.anha), Resûl-i Ekrem'in aile hayatındaki sadeliği ve kanaatkârlığı şöyle anlatır: "Muhammed'in aile halkı, kendisi Medine'ye geldikleri günden vefatına kadar, üç gece arka arkaya buğday ekmeğini yememiştir."3 Bir başka rivayette Hz. Aişe şu bilgiyi verir: "Muhammed'in ailesi, kendi vefat edinceye kadar üç gün peş peşe doya doya arpa ekmeğinden yememiştir."4 Hz. Aişe, Resûl-i Ekrem'in ailesinin hurma ve su ile geçindiklerini ve ensardan olan bazı komşularının Hz. Peygamber'e hediye olarak gönderdikleri sütle idare ettiklerini söyler.5

Yeme, içme ve beslenme hususunda durum böyleydi. Ya giyim-kuşam konusunda nasıldı? Hz. Aişe bu konuda şu malumatı verir: "Bizim her birimizin ancak bir kat elbisesi vardı."6 Kızı Fatıma da aynı sadelikte yaşardı. Hizmetçisi bulunmuyordu. Evinde ocağında pek fazla eşyası yoktu.7 Hatta Hz. Fatıma'nın Peygamber efendimizden hizmetçi talep etmesiyle ilgili olay pek meşhurdur. Hâdiseyi bize Hz. Ali (ra) anlatıyor ve diyor ki:
"Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fâtıma kendisi yapıyordu. Zaten, bütünü bir tek odadan ibaret olan bir hücrecikte kalıyorduk. O hücrecikte, Fâtıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok kere, ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kılvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delikdeşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.

Bu arada bir harp dönüşü Medine'ye esirler getirilmişti. Allah Resûlü bu esirleri, müracaat eden Medine halkına dağıtıyordu. Fâtıma'ya, babasına gidip ev işlerinde kendisine yardımcı olabilecek bir hâdim (hizmetçi) istemesini söyledim. O da gitti ve istedi..."

Şimdi, hâdisenin gerisini Hz. Fâtıma Validemiz'den dinleyelim:
"Babama gittim; fakat evde yoktu. Hz. Aişe: "Geldiğinde ben haber veririm." dedi, ben de geri döndüm.
Yatağa uzanmıştık ki, az sonra Allah Resûlü birdenbire çıkageldi. Ben ve Ali yataktan doğrulmak istedikse de O, buna mâni oldu ve aramıza oturdu. Öyle ki sadrıma temas eden ayağındaki serinliği göğsümde hissediyordum. Arzumuzu sordu. Ben de durumu aynen naklettim. Allah Resûlü birden uhrevîleşti ve şöyle dedi:
"Ya Fâtıma, Allah'tan kork ve Allah'a karşı vazifende kusur etme! Allah'ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da daima sadık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet!
Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim. Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa "Sübhanallah", otuz üç defa "Elhamdülillah", otuz üç defa da "Allahüekber" de. İşte bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır."8

Onlar bu sade yaşantılarının ve gösterdikleri büyük kanaatkârlıklarının karşılığında unutulmadılar, hem bu dünyada hem de âhirette hayırla anılmayı hak ettiler. Bütün Müslümanlara örnek şahsiyet oldular.

Notlar:
1. Tirmizî, Zühd, 44; Ahmed b. Hanbel, 1, 301; İbn Mâce, Zühd, 3
2.    Ebû Dâvûd, Libas, 10
3.    Buharî, Rikâk, 17; Müslim, Zühd, 21; Tirmizî, Zühd, 38
4.    Buharî, Et'ıme, 27; Müslim Zühd, 20, 23-25; İbn Mâce, Et'ıme, 48.
5.    Buharî, Hibe, 1, Rikak, 17; Müslim, Zühd, 28; Ahmed b. Hanbel, II, 405.
6.    Buharî, Hayz, 11; Ebû Davûd, Tahâret, 132.
7.    Bkz. Ebû Dâvûd, Edep, 109; İmârât, 20; Ahmed b. Hanbel, I, 153.
8.    Buhârî, Fezâilü'l-Ashâb, 9; Müslim, Zikr, 80, 81; Ebû Dâvud, Edeb, 100
http://www.rahle.org/modules.php?name=Content&pa=showpage&pid=14978&cid=198&baslik=KUTLU%20DO%C4%9EUMU%20ANLAMAK%20-Ele%C5%9Ftirel%20Bir%20Yakla%C5%9F%C4%B1m-%20(KER%C4%B0M%20BULADI%20)%20
#1760
Hicretin dokuzuncu senesinde, İslâm nûru bütün haşmetiyle Arabistan Yarımadasını kucaklamıştı. Hz. Resûlullahın elinde artık bir çok maddî imkânlar vardı. İslâm Devletinin serveti çoğalmış, Müslümanların maddî durumları oldukça düzelmişti.

Her türlü imkâna kavuşmuş olmasına rağmen Hz. Resûlullah, sade hayatından ayrılmıyor, mütevazi yaşayışına devam ediyor, lüks ve debdebeye iltifat etmiyordu.
Fakat, Ezvâc-ı Tâhirat, kadınlığın fıtratında bulunan ziynet ve dünya malına karşı meyil saikiyle dünyanın refah ve bolluğundan, giyim kuşam ve ziynetinden, bol nimetler içinde yaşamaktan nasiplerini almak istiyorlardı. Bunun için de zaman zaman Peygamberimizin etrafında toplanarak, "Bizler de başka kadınların istedikleri ziynetleri isteriz" derlerdi. Sonra da herbiri bir takım şeyler isterdi. Fakat, Peygamber Efendimiz, kendisi sâde yaşadığı gibi hanımlarının da sâde bir hayat sürmelerini ve buna rıza göstermelerini arzu ediyordu. Bunun için de isteklerine müsbet cevap vermiyordu. Ayrıca Ezvâc-ı Tâhiratın bu tarz isteklerde bulunmasından da mübârek gönülleri rahatsızlık duyuyordu.

Öte yandan Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında her nedense bir rekabet vardı. Hattâ bu yüzden Peygamberimizin pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Hz. Safiyye ve Hz. Hafsa Hz. Âişe'nin tarafını, Ümmü Seleme ile Ümmü Habibe, Meymune ve Cüveyriye (r.a.) ise Hz. Zeyneb binti Cahş'ın grubunu teşkil ediyorlardı.697

Ezvâc-ı Tâhirat, yine bir gün kendi içlerindeki böylesi bir rekabet neticesinde Peygamber efendimizi üzmüş ve akabinde de dünya hayatının ziynet ve refahı ile ilgili bazı istek ve tekliflerde bulunmuşlardı. Peygamberimiz hem bu duruma üzüldü, hem de hanımlarının birbirlerini kıskanmalarından fazlasıyla rahatsız oldu.

Bunun üzerine, dünya hayatının nazarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak, hanımlarına bir ders vermek, aynı zamanda aralarındaki kıskançlık ve çekememezliğe bir derece mani olabilmek düşüncesiyle ve neticede onların zâtına besledikleri muhabbet ve sadakâtlarını ölçmek maksadıyla onlardan bir ay uzak durmak üzere yemin etti.703 Bu yeminden sonrada, Meşrebe diye anılan çardakta tek başına yatıp kalkmaya başladı.704

İşte bu hadiseye İ'lâ Hadisesi denir. İ'lâ'nın lûgat mânâsı "mutlak yemin" dir. Fıkıh dilinde ise, erkeğin cinsî muamelede bulunmamak üzere hanımına yaklaşmamaya yemin etmesi demektir.

Ashabı Kiramın Telâşı
Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Meşrebe'de yalnız başına kaldığını duyan Sahabîler, "Hanımlarını boşamıştır" düşüncesiyle telâşlandılar. Hz. Ömer, bu telâşını şöyle anlatır:
"Medine'nin Avâli semtinde oturuyordum. Ensardan bir komşum vardı. İkimiz birer gün arayla Resûlullahı ziyaret ederdik. Ben inersem, o gün vahiy ve saireye dair ne duyarsam haberini komşuma getirirdim. O indiği zaman da aynı şeyi yapardı.

"Sıra komşumda idi. Gecenin bir kısmı geçmişti. Gelerek kapıyı şiddetle çaldı. Telâşla açtım:
"Ne var?' diye sordum.
"Büyük bir felâket' dedi.
''Ne oldu?' dedim, 'Gassanîler Medine'ye hücuma mı geçtiler?
''Hayır,' dedi, 'daha fena bir şey oldu. Resûlullah, zevcelerini boşamış!
"Bunun üzerine sabah namazını kıldıktan sonra, giyinip kuşandım ve Medine'ye indim. Hafsa'nın yanına vardım. Ağlıyordu. 'Ne diye ağlıyorsun?' dedim. 'Ben, seni Resûlullaha karşılık vermekten, kendisinden bir şey istemekten sakındırmamış mıydım?' Sonra sordum: 'Allah Resûlü sizleri boşadı mı?
''Bilmiyorum' dedi.
"Resûlullah şimdi nerede?' diye sordum.
"Şuradaki Meşrebe'de. İnzivaya çekilmiş' dedi.
"Kalktım, Resûlullahın bulunduğu yere yaklaştım. Kapıda hizmetçisi Rebâh vardı. 'Ey Rebah' dedim, Resûlullahın yanına girmem için izin iste.
"Rebâh içeri girip çıktı: 'Arzunuzu arz ettim. Sustu, bir şey söylemedi' dedi.
"Dönüp Mescide gittim. Ashab-ı Kiramdan bazıları minberin etrafında üzgün üzgün oturuyorlardı. Bazısı ise ağlıyordu. Ben de biraz oturdum. Fakat, canımın sıkıntısı bir türlü geçmiyordu. Resûlullahın odasına tekrar yaklaştım. Rebâh'a 'Ömer'in içeri girmesi için izin iste' dedim.
"Köle içeri girip çıktı, 'Seni kendisine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi' dedi.
"Tekrar mescide döndüm. Minberin yanında bir müddet oturdum. Endişe ve üzüntümden bir türlü kurtulamıyordum.
"Yine Resûlullahın bulunduğu odaya yaklaştım. Sesimi yükselterek, 'Ey Rebâh' dedim, 'ben Resûlullahı görmek istiyorum. Müsaade iste. Şayet Resûlullah benim Hafsa lehinde tavassutta bulunacağımı zannediyorsa, yemin olsun ki, eğer Resûlullah emrederse onun boynunu uçururum.'Rebâh içeri girdi. Çıkınca, 'Kendilerine söyledim. Sustu, bir şey söylemedi' dedi.
"Bunun üzerine dönüp giderken, kölenin ikinci sesini işittim: 'Gir, artık sana izin verdi!'
"İçeri girdim, Allah Resûlüne selâm verdim. Hasırdan örtülü bir yatak üzerinde idi. Hasır derisinin üzerinde izler bırakmış, çizgiler belli oluyordu. Etrafıma bakındım. Bir yanda bir avuç arpa, diğer yanda asılı bir post gördüm. Gözlerim yaşardı.
Resûlullah, 'Niçin ağlıyorsun?' diye sordu.
'Yâ Resûlallah! Nasıl ağlamayayım ki? Kisrâlar, Kayserler dünyanın zevk ü sefasını sürerken, siz Allah'ın en sevgili kulu olduğunuz halde bu basit şartlar içinde yaşıyorsunuz!'
"Resûlullah, 'Ey Hattab'ın oğlu Ömer!' dedi. 'Dünya nimeti onların, âhiret saadeti de bizim olmasına râzı değil misin?'

"Sonra, 'Yâ Resûlallah! Hanımlarını boşadın mı?' diye sordum.
"Mübarek başlarını bana doğru kaldırarak, 'Hayır' buyurdular.
"Bu cevap karşısında birden bire 'Allahü Ekber' dedim.
Sonra da, 'Bütün Ashab keder içindeler. Gidip kendilerine hakikatı söyleyeyim mi?' dedim.
"Resûlullah, 'Olur' dedi ve yüzünden üzüntüsü dağılıncaya kadar konuştu. Nihayet şenlendi ve gülmeye başladı.
"Bunun üzerine çıkıp mescidin kapısına dikildim ve yüksek sesle bağırdım, 'Resûlullah, hanımlarını boşamamıştır."'705

Resûlullahın Meşrebe'den Ayrılışı
Bir ay dolunca Resûlullah, inzivadan çıkarak hanımlarıyla görüşmeye başladı. Bu sırada şu âyet-i kerime nâzil oldu:
"Ey Peygamber, hanımlarına de ki: 'Eğer dünya hayatını ve zevkini istiyorsanız, gelin boşanma bedelinizi verip sizi güzellikte serbest bırakayım.'
"'Eğer Allah'ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, şüphesiz ki sizden iyilik yapan ve iyi kullukta bulunanlar için Allah pek büyük bir mükâfat hazırlamıştır."'706
Buna göre, Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), hanımlarını, dünya ve dünya zîneti ile Allah ve Resûlünü tercihte serbest bırakmaya memur edilmiş oluyordu.
Âyet, nâzil olduğu sırada Efendimiz hanımlarından Hz. Âişe'nin yanında idi. İlk önce meseleyi ona açtı. Hattâ bu konuda babasına anasına danışabileceğini de beyân etti. Hz. Âişe derhal cevabını verdi:
"Ben, bu hususta mı anneme babama danışacağım! Ben elbette ki, Allah'ı, Resûlünü ve âhiret yurdunu tercih ediyorum!"707
Peygamber Efendimiz bu cevaba gülümsedi.
Diğer Ezvâc-ı Tahirât da aynı şekilde Allah ve Resûlünün rızasını ve âhiret yurdunu, dünya ve zînetine tercih ettiler. Böylece Fahr-i Kâinat Efendimize muhabbet ve sadakâtlarını ispatlamış oldular.


697. Buharî, 3:132.
703. Buharî, 7:230; İnsanü'l-Uyûn, 3:406
704. Buharî, 7:230; İnsanü'l-Uyûn, 3:406
705. Buharî, 1:31-33, 6:70; Müsned, 1:33; Müslim, 2:1109-1112; Tirmizî, 5:421; İnsanü'l-Uyûn, 3:404
706. Ahzab Sûresi, 28-29.
707. Buharî, 6:23; Müslim, 2:1113.

Kainat' ın Efendisi (ASM), Salih Suruç

http://www.resulullah.org/altsayfa.php?s=yazi_oku&id=226