Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1801
1- Tarihçe ve Genel Tanıtım Bilgileri :

Akdeniz Üniversitesi'nin Antalya merkez kampusu içinde bulunan fakültemiz, 3 Temmuz 1992 tarih ve 3837 sayılı yasayla ("Yüksek Öğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında Kanun"un 23/a maddesi değiştirilerek) kurulmuştur. Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair 2809 Sayılı Kanuna Ek Maddeler Eklenmesi ile 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun Bir Maddesinde Değişiklik Yapılmasına Dair (Kanun No : 414 Kabul Tarihi : 5.6.1996) Kanun'un 1. maddesi ile de, 28.3.1993 Tarih ve 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Hakkında 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanunun 23 üncü maddesinin (a) bendindeki "...Alanya Reisoğlu Hukuk Fakültesi..." ibaresi " Alanya Hukuk Fakültesi" şeklinde değiştirilmiştir.

Daha sonra Bakanlar Kurulu Kararı ile,

Karar Sayısı : 2002/3704

Akdeniz Üniversitesi Rektörlüğü'ne bağlı Alanya Hukuk Fakültesi'nin adındaki "Alanya" ibaresinin kaldırılması; Milli Eğitim Bakanlığı'nın 10/1/2002 tarihli ve 1050 sayılı yazısı üzerine, 28/3/1983 tarihli ve 2809 sayılı Kanunun değişik ek 30 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulu'nca 21/1/2002 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Fakültemiz;

2000-2001 öğretim yılında 172 taban, 178 tavan puanıyla 31;

2001-2002 öğretim yılında 179 taban ,187 tavan puanıyla 32;

2002-2003 öğretim yılında 178 taban, 188 tavan puanıyla 41;

2003-2004 öğretim yılında 333 taban, 341 tavan puanıyla 42,

2004-2005 öğretim yılında 325 taban, 335 tavan puanıyla 42;

2005-2006 öğretim yılında 338 taban, 345 tavan puanıyla 50;

2006-2007 öğretim yılında 323 taban, 338 tavan puanıyla 50;

2007-2008 öğretim yılında 337 taban, 351 tavan puanıyla 50;

2008-2009 öğretim yılında 332 taban, 335 tavan puanıyla 21 öğrenci almıştır.

Haftalık altı saatlik seçimlik "ileri yabancı dil" dersleri ile mezuniyete kadar olan sürede Almanca, İngilizce ya da Fransızca dillerinden en az birini hukukta aktif olarak kullanabilir düzeyde öğrenme olanağı sağlanmaktadır.

Fakültemizde;

Kamu Hukuku Bölümü,

Özel Hukuk Bölümü,

Maliye ve Ekonomi Bölümü olmak üzere 3 bölüm bulunmaktadır.

Üniversitemizin Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde 2002-2003 öğretim yılından itibaren Özel Hukuk ve Kamu Hukuku Anabilim Dallarında yüksek lisans programları açılmıştır.

Fakültemizde 1 fakülte sekreteri, 3 bilgisayar işletmeni, 2 memur, 1 teknisyen yardımcısı, 1 hizmetli olmak üzere toplam 8 idari personel görev yapmaktadır.

http://proje.akdeniz.edu.tr/hukuk/hukuk/hakkimizda.asp
#1802
Bebeğiniz için emzik kullanma ya da kullanmama kararı sizindir. Tıpta da bu konuda ortak bir karar bulunmuyor. Sizin ve bebeğiniz için neyin en iyi olduğuna karar verirken, emziğin avantaj ve dezavantajlarını da gözönünde bulundurun.  
 
Mayo Clinic'in web sitesinde yer alan habere göre, birçok bebek güçlü emme refleksine sahip. Hatta bazı bebekler doğmadan önce elinin başparmağını ya da diğer parmaklarını emer. Beslenmenin ötesinde emme, sakinleştirici ve yatıştırıcı etkiye sahip. Bugün dünyada birçok aile emzik kullanıyor. Peki bebeğiniz için emzik ne kadar iyi? Amerikan Pediatri Akademisi emziklere yeşil ışık yakıyor. İşte size emzik kullanmanın avantaj ve dezavantajları:

Avantajları:

Bazı bebekler için emzik, beslenme arasındaki memnuniyetin anahtarıdır. Emziğin diğer avantajları ise şunlar:

- Emzik, mızmız bebeği sakinleştirir. Bazı bebekler, ağızlarında bir şey emdiklerinde mutlu olurlar.

- Emzik, geçici bir avunma sağlar. Bebeğiniz acıktığında, mamasını hazırlamanız için ya da emzirecek uygun bir yer bulmanız için size birkaç dakika kazandırır. Emzik ayrıca bebeğinize yapılan aşılar ya da kan testleri sırasında işe yarayabilir.

- Emzik bebeğinizin uykuya dalmasına yardımcı olur. Eğer bebeğiniz yatışmazsa, emzik onu kandırabilir.

- Emzik, ani bebek ölümü sendorumu riskini azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılar, uyurken emzik kullanımı ile ölüm riskinin azalması arasında bir ilişki tespit ettiler.

- Emzikler emrinize her an hazırdır. Emzik kullanmak istemeyince, atabilirsiniz. Eğer bebeğiniz başparmağını ya da parmaklarını emme alışkanlığı kazanırsa, bunu bıraktırmak daha zor olabilir.

Dezavantajları:

- Erken başlanan emzik bebeğin anne sütünü emmesini engelleyebilir. Göğsü emmek emzik ya da biberon emmekten farklıdır. Bazı bebeklere çok erken emzik verilirse, annesinin memesini emmeyi öğrenirken güçlükler yaşayabilir.

- Bebeğiniz emziğe bağımlı hale gelebilir. Eğer bebeğiniz uyumak için emzik kullanıyorsa, emzik ağzından çıktığında gecenin bir yarısı ağlar.

- Emzik kullanımı, orta kulak enfeksiyonu riskini artırabiliyor. Ancak, orta kulak enfeksiyonları bebekler 6 aylık olana kadara az görülmektedir.

- Uzun süreli emzik kullanımı, diş problemlerine neden olabilir. Bebeğin ilk yılı boyunca normal emzik kullanımı uzun-süreli diş sorunlarına yol açmaz. Ancak daha uzun süreli emzik, üst ön dişleri dışarıya doğru çarpıklaşabilir ya da çıkan dişler düzgün bir sırada olmayabilir.

Emzikle ilgili bilmeniz gereken diğer konular:

Eğer emzik kullanmayı tercih ettiyseniz, bunları aklınızdan çıkarmayın:

- Bebek meme emmeye iyice alışına kadar bekleyin, sabırlı olun. Bebeğin meme emerken rutin oluşturması birkaç haftadan uzun sürebilir. Eğer bebeğinize anne sütü veriyorsanız, uzmanlar emzik vermek için bebeğinizin 1 aylık olmasını beklemenizi öneriyor.

- Bebeğiniz her ağladığında emzik vermeyin. Bazen pozisyon değişikliği ya da beşiği sallamak bebeği sakinleştirebilir. Eğer bebeğiniz açsa, emzirmeyi ya da mama vermeyi deneyin.

- Tek parça ve bulaşık makinesinde yıkanabilen emzik seçin. Emzikler parçalandığı zaman tehlikeli olan iki parçadan oluşuyor. Şekli ve dayanıklılığı önemlidir. Çocuğunuzun hoşuna giden emzikten elinizin altında birkaç tane daha bulundurun. Çünkü, birçok bebek, alıştığını emziğin dışındakileri reddediyor.

- Bebeğinizin emziğe alışmasına izin verin. Eğer emzikle ilgilenmezse, daha sonra tekrar deneyin. Bebeğiniz uyurken emzik ağzından düşüyorsa tekrar vermeyin.

- Emziği temiz tutun. Emziği bebeğinize vermeden önce, sabunla ve suyla yıkayın, iyice kurutun. Temizlemek için emziği ağzınıza almayın, bu şekilde sadece bebeğinizin ağzına daha fazla mikrop yayarsınız.

- Emziğinizi koruyun. Sık sık emziği değiştirin, bozulma belirtilerini gözlemleyin. Eskimiş ya da çatlamış emziğin parçaları kopabilir ve tehlikeli hale gelebilir. Boynuna dolanma riski nedeniyle, emziğe özellikle bebeğiniz uyurken ip ya da askı takmayın.

Emziği bırakacağınız zamanı bilin. Eğer kulak enfeksiyonu gibi bir kaygınız varsa bebeğiniz 6 aylık olduğunda emziği bıraktırmaya başlayın. Kendi haline bırakılırsa birçok çocuk, 2 ile 4 yaş civarında emziği bırakır. Çocuğunuzun emzik kullanımı konusunda kaygılarınız varsa, çocuğunuzun doktoruna danışın.
#1803
Pek çok insan sıla hasreti çeker gibi "ah eski ramazanlar" diye iç geçiriyor.

Nitekim geçtiğimiz günlerde gazeteci Can Dündar; "Ramazan, ne oldu sana?" başlıklı eski ramazanları aradığını yansıtan içli bir yazı yazdı.

Ya sizler? Eski ramazanları mı arıyorsunuz, yoksa şimdikiler daha mı güzel? Gelin bu soruya cevap arayalım.

Bir araya geldiklerinde 'ah o eski ramazanlar' diye öykünüp duranlar, herhalde 150–200 sene öncesinden söz etmiyorlar. Olsa olsa kendi yaşadıkları eski ramazanları kastediyor olmalılar. Ülkemizde pek çok insanın ortalama 10 yaş civarında oruç tutmaya başladığını varsayarsak, "ah eski ramazanlar" diye iç geçirilen süre bu nedenle en fazla 60–70 sene öncesini kapsıyor olmalı.

Haydi hep birlikte yakın tarihimize bir bakalım, babalarımızın ya da bizim çocukluğumuzda eski ramazanlar nasıldı?

Örneğin 60 sene önce (1949'da) bu ülkenin minarelerinde aylardan ramazan bile olsa "Allah'ü Ekber" diye ezan okunması yasaktı. Ezanlar "Tanrı uludur, Tanrı Uludur" diye tangır tungur okunurdu. Biri çıksa orijinal haliyle ezan okumaya kalksa cezası hapisti. Hatta Demokrat Parti hükümeti ezanın Arapça orijinal haliyle okunmasına imkan veren (TCK' nın 526. Maddesinde) düzenleme yaptığında, yapılan iş sadece ezanın Türkçe dışında bir dilde okunmasına hapis ve para cezası getiren hükmü kaldırmak olmuştu. Ezan bile okunamayan bir ülkede ramazanın hangi güzelliğinden söz edeceksiniz.

Dahası da var. CHP'nin işbaşında olduğu tek parti döneminde sanki Ramazan ayı ile dalga geçer gibi, "Var ol İnönü" yazılmış mahyalar asılırdı minarelere...

O kadar uzağa gitmeyelim. 30 sene öncesinde bu ülkede 3–5 kişi bir araya gelip dini sohbet yapmaya kalksa ayin yapıyorlar diye şikâyet konusu olur, derdest edilip götürülürlerdi. Bu ülkede bunların hepsi oldu. Canlı tanıkları hala hayatta.

Biri azarladı biri ağırladı...

12 Eylül darbesini gerçekleştiren G. Kurmay Başkanı Org. Kenan Evren daha sonra cumhurbaşkanı oldu. Sadece 20 sene önce, dönemin TOBB Başkanı Ali Coşkun, üyelere iftar verdi diye Çankaya Köşkü'nde Kenan Evren tarafından azarlandı. Şimdilerde ise bizzat Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ yanına kuvvet komutanlarını da alarak iftar yemekleri veriyor. Çankaya Köşkü'nde iftarların ardı arkası kesilmiyor. Türkiye devletiyle milletiyle ramazanın tadına varıyor.

Biraz daha yakına gelelim...
15 yıl önce bu ülkenin meydanlarında öyle iftar çadırları diye bir adet yoktu. Halka açık Ramazan etkinlikleri yapılmazdı. Şimdi bırakın İstanbul gibi büyük şehirleri, 3–5 bin nüfuslu kasabalarda bile iftar çadırları kuruluyor. Her çadır birer konferans salonu gibi çok farklı ramazan etkinliklerine kucak açıyor. Yoksul vatandaşlarımızın kapılarına yardım paketleri bırakılıyor.

Son 10 yılda, başta Eyüp Sultan, Sultanahmet olmak üzere Selâtin Camilerinin avluları birer Medine siluetine bürünüyor. Binlerce insan cami avlularının ruhani ikliminde hep birlikte iftar açıyor.

Yakın zamana kadar İslami yayınlarda bu kadar çeşitlilik yokken, şimdilerde fuar alanları kitap sevdalıların beğenisine sunulmuş binlerce eserle hizmet veriyor. Üstelik teknolojinin sunduğu imkanlar eşliğinde görsel malzeme çeşitliliği ile...

Kur'an saklanırdı..

Dedelerinizden dinlemişsinizdir. Bir zamanlar kimse görmesin, başlarına birşey gelmesin diye Kur'an toprağa gömülürdü bu ülkede. Şimdilerde Kur'an'ın indiği ay olan mübarek ramazanda, başta ülkenin 70 bin camisinde olmak üzere, her mahallede çok sayıda evde mukabele düzenleniyor. Yüz binlerce hatm-i şerif indiriliyor. Yollarda, duraklarda, otobüslerde, iş yerlerinde, ellerinde Kur'an, hatm-i şeriflerini tamamlamak isteyen insanlar görüyorum. Ülke boydan boya Kur'an'laşıyor, Ramazanlaşıyor...

Bakmayın kimi eski toprak sanatçıların ramazan denildiğinde Şehzadebaşı ve Direklerarası etkinliklerinden söz etmelerine... O zaman nispeten seçkinci sınıfa hitap eden o tür etkinliklerin yerine, şimdilerde Anadolu'nun dört bir yanına yayılmış, her kesimden insana hitap eden programlar icra ediliyor.

Özel televizyonlarla ilgili kanal çeşitliliği ise ayrı bir şans. Muhafazakârlığıyla öne çıkan kanallarda yayınlanan ramazan programları manevi iklimden esintiler sunuyor, bilgilendiriyor... TRT'nin soğuk savaş dönemini andıran soğuk yüzünden bile artık herkesi kucaklayan, herkese seslenen Mevlana esintileri yayılıyor.

Bu ülkenin on binlerce insanı son yıllarda Ramazan umreleri için kutsal topraklara sel gibi akıyor ve oralardan ülkemize dualar gönderiyor. Hatta o kadar ki, 'aaa, oda mı umreye gitmiş" denilen çok sayıda tanınmış isim Beytullah'a koşuyor.

Sadece Türkiye mi? Dünyanın her yanında ramazanlar artık daha farklı bir coşkuyla yaşanıyor. Bu coşkuyu paylaşmak için Haber7'ye uzaklardan yazan yazar dostları da okumanızı öneriyorum. Örneğin Azerbaycan'dan yazan Lamiya Adilgızı, Azeri diyanet yetkililerin bile bir zamanlar namazdan habersiz olduğu ülkede, şimdilerde ramazanın ülkeyi nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. 

Biz aslında neyi arıyoruz?

Ramazanın kendisinde bir değişiklik yok. Aslında biz eski ramazanları değil, 'eski bizi' arıyoruz. Özlenen eski ramazanlar değil, bizim o eski samimi duygularımız...

Değişen biziz, yani insan...

"Ah eski ramazanlar" diyenler aslında çocukluk günlerinin ramazanlarını özlüyorlar... Yani, duygularının henüz dünya malı ihtirasıyla kirlenmediği, siyaset ya da ekonomi gündemiyle iğdiş olmadığı, geçim kaygısıyla gölgelenmediği ya da refah seviyesinin getirdiği tüketme yoğunlaşmasıyla perdelenmediği günleri...

Ama bir gerçek var ki, Ramazanlar her geçen yıl daha bir coşkuyla ihya ediliyor bu ülkede. Önemli olan, ne kadar bir coşku ve sarmalanma duygusuyla karşılık verdiğimizdir bu mübarek gün ve gecelere... Ne kadar istifade edebildiğimizdir.

Biz bu iklimin neresindeyiz sorusu, "ah eski ramazanlar" dillendirmesinden daha gerçekçidir...

http://www.haber7.com/haber/20090904/2-general-2-aykiri-iftar-ve-Turkiye-gercegi.php
#1804
Time: Sınırın açılması, Türkiye'nin bölgesel ağır siklet olma iddiasını güçlendirir 

Türk-Ermeni sınırının açılmasının Türkiye'nin bölgedeki konumunu önemli ölçüde güçlendireceği yorumları yapılıyor. Time dergisi, sınırın açılmasının, Türkiye'nin "bölgesel siyasi ağır siklet" olma iddiasını güçlendirmeye katkıda bulunacağını belirtti. 
 
Uluslararası Kriz Grubu uzmanı Hugh Pope da, "Hem Türkiye, hem de Ermenistan cesur ve devlet adamına yakışan bir adım attı. Başarılı olursa ikisi kazanacak" dedi. The Time dergisi, "Türkiye ve Ermenistan: Bir Asırlık Kan Davasında Buzlar Eriyor?" başlıklı analizinde iki ülkenin arasında varılan mutabakatın önemini vurgularken petrol ve gaz boruhatlarının geçtiği Kafkas bölgesinin ABD ve Rusya için taşıdığı öneminin altını çizdi. Obama Yönetiminin, Türk-Ermeni ilişkilerinin tesis edilmesinin dış politikasının bir önceliği olduğu işaretini verdiğini kaydeden dergi, "Ancak tarih, dünyanın bu bölgesinde güçlü bir sabotajçıdır ve daha önce görüşmeler onun ağırlığı altında çökmüştü" diye yazdı. Yeni plana göre, bir tarih komisyonunun kurulacağına, Türkiye'nin de, önce Karabağ sorununun çözülmesi ısrarından vazgeçtiğine dikkat çekildiği analizde Uluslararası Kriz Grubu uzmanı Hugh Pope'nin değerlendirmelerine yer verildi.

-"BAŞARILI OLURSA TÜRKİYE'NİN İTİBARINI ÖNEMLİ ÖLÇÜDE GERİ KAZANIR"-

Hugh Pope, "Hem Türkiye, hem de Ermenistan cesur ve devlet adamına yakışan bir adım attı. Başarılı olursa ikisi kazanacak" şeklinde konuştu. Pope, "Eğer (görüşmeler) başarılı olursa Türkiye, son dönemde sonmuş olan iç reformcu, bölgesel barış yapıcısı ve Avrupa Birliği üyelik sürecini ciddi olarak ilerleten ülke olarak itibarını büyük ölçüde geri kazanabilir" yorumunu da yaptı. Time, Kars Ticaret Odası Başkanı Ali Güvensoy'un sınırın açılmasının bölge ekonomisinin yüzde 20 büyüyebileceği tahmine de dikkat çektiği analizinde "Sınırın açılması aynı zamanda Türkiye'nin bölgesel siyasi ağır siklet olma iddiasını güçlendirmeye katkıda bulunacak" değerlendirmesini de yaptı. (ANKA)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=889145
#1805
AA - Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Uluslararası İlişkiler Daire Başkanı Nevruz Memmedov, son zamanlarda Türk basınında Azerbaycan ile ilgili yanlış haberlerin yer aldığını ve bunları okurken şoke olduklarını belirterek, Azeri ve Türk toplumunu bu tür haberlere inanmamaya çağırdı.

APA Ajansı'na açıklama yapan Nevruz Memmedov, Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesine dair imzalanan protokollerin ardından Türk basınında Azerbaycan ile ilgili yanlış haberlerin yer aldığını ifade ederek, ''Bu tür haberler hem Türk toplumunu, hem Azeri toplumunu olumsuz etkiliyor. Her iki toplum bu tür haberleri dikkate almasın ve inanmasın'' diye konuştu.

Memmedov, bu haberlerin, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine zarar getirmek amacıyla yazıldığını söyledi.

Memmedov, Türkiye ile Ermenistan arasında parafe edilen protokollerin ardından Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in Gürcistan ziyaretini yarım bırakarak Azerbaycan Milli Meclisi'ni olağanüstü toplantıya çağırdığı, Azerbaycan'ın, Türkiye'yi ihanetle suçladığı ve Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir protokol imzalandığı yönünde Türk basınında çıkan haberleri hatırlatarak, bu haberlerin gerçeği yansıtmadığının altını çizdi.

Söz konusu haberlerle ilgili Türkiye'nin Bakü Büyükelçisi Hulusi Kılıç ile de görüştüklerini belirten Memmedov, Kılıç'ın da tüm bunların dikkate alınmaması gerektiğini söylediğini kaydetti.

http://www.haberx.com/Dunya-Haberleri/Eylul-2009/Azerbaycandan-Turk-medyasi-uyarisi.aspx
#1806
Türkiye'de cep telefonu kullanıcılarının bütün iletişim bilgilerinin 5 yıl geçmişe yönelik olarak tutulduğu ortaya çıktı. GSM operatörlerinin tuttuğu bu bilgiler, gerektiğinde soruşturma ve davalarda kullanılıyor

ANKARA - Cep telefonlarına ilişkin kayıtların tutulması, son günlerde Ergenekon davasıyla birleşen Danıştay saldırısı olayı ile ilgili soruşturmanın genişletilmesi ve Bakırköy'deki bir cinayet soruşturması sırasında geçmişe yönelik dinleme kayıtlarının mahkemeye gönderilmesi ile gündeme geldi. Bu iki olay kamuoyu tarafından bilinmeyen bir durumu ortaya çıkardı.

Daha önce istihbarat örgütlerinin mahkemelere başvurarak 3'er aylık dönemlerle iletişim detay kayıtlarını aldığı biliniyordu. Ancak Yargıtay'ın jandarmaya yönelik verilen Türkiye genelindeki iletişimin tespiti kararını hukuka aykırı bularak bozmasının ardından bu tür genel kararlar alınamıyor. İstihbarat örgütlerinin iletişimin izlenmesine yönelik kararları Türkiye geneli yerine il bazında almaya devam ettiği belirtiliyor.

Bu gelişmelere karşılık, herkesin iletişim bilgilerinin 5 yıl süreyle GSM operatörlerinde tutulduğu ve gerektiğinde kullanılması için ilgili makamlara verildiği ortaya çıktı. Buna göre GSM operatörleri, kimin kiminle görüştüğü, mesajlaştığı ve cep telefonunun baz istasyonu sinyal bilgilerini 5 yıl süreyle kayıt altında tutuyor. Baz istasyonu sinyal bilgileri yoluyla cep telefonu kullanıcılarının bulunduğu yerler de kayıt altında tutuluyor.

Kayıtlar operatörlerde saklanıyor

TİB Başkanı Fethi Şimşek, VATAN'a yaptığı açıklamada telefon detay kayıtlarının 5 yıl süreyle tutulması konusunda şunları söyledi:

"Ücretlendirmeye esas fatura bilgileri operatörlerde var. Operatörlerle aboneler arasında ilerde hukuki bir ihtilaf olması halinde kullanılmak üzere bunlar bu sürede tutuluyor. Bunların mahkemelerde delil olarak kullanılması ancak TİB aracılığıyla mümkün. Adli bir soruşturma sırasında mahkeme kararıyla ya da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde savcıların talebiyle bu bilgiler operatörlerden alınarak mahkemeye ve savcılığa gönderiliyor. Ancak bunlar iletişimin tespitiyle sınırlı. Yani kimin kiminle görüşüp mesajlaştığına yönelik bilgiler. İçerik yani ses kaydı anlamında bunlar tutulmuyor."

Geçmişe yönelik dinleme var mı?

Şimşek, İstanbul'daki bir cinayet soruşturması sırasında geçmişe yönelik dinleme kayıtlarının mahkemeye gönderilmesine ilişkin olarak da şunları söyledi:

"Herhangi bir mahkeme kararı olmadan TİB üzerinden dinleme yapılamaz. Bahse konu haber bu açıdan yanlıştır. Zaten dinleme TİB'de değil, Emniyet, Jandarma ve MİT'te yapılıyor. TİB'de yapılan mahkemelerin verdiği dinleme kararlarının hukuka uygun olup olmadığına bakmaktır. Zaten, herkesi dinleyerek konuşmaları kaydedecek bir teknoloji de TİB'de yoktur. Olsa bile mahkeme kararı olmadan kimsenin dinlenmesine izin verilemez."

Kişisel verilerin gizliliğine aykırı

İletiŞİm hukuku uzmanı avukat Fikret İlkiz VATAN'a yaptığı değerlendirmede, iletişim bilgilerinin 5 yıl boyunca saklanmasının insan haklarına aykırı olduğunu belirtti. İlkiz, "İletişime ait detay kayıtlarının 5 yıl boyunca tutulması tamamiyle insan haklarına aykırıdır. Çünkü insan haklarına göre kişisel verilerin gizliliği esastır. Ama bizdeki sisteme bakarsanız kişisel verilerin gizliliği kişiler için geçerli, öyle anlaşılıyor. Kolluk güçleri istedikleri gibi değerlendiriyorlar ama kişi bunlara ulaşamıyor" dedi.

İlkiz, bu uygulamaya karşı herkesin dava açma hakkı olduğunu belirterek "Bu konuda hukuki girişimde bulunmak isteyen vatandaş, öncelikle bilgi edinme hakkı çerçevesinde kişisel verilerin ne olduğunu sormalı. Eğer varsa ve tutuyorlarsa kişisel verilerin gizliliği konusunda dava açmalıdır. Bu dava hem bir hak ihlali nedeniyle tazminat davası şeklinde olabilir hem de kensidiyle ilgili verilerin imha edilmesi talebiyle açılabilir" dedi. İlkiz, bu konuda AİHM kararlarının da net olduğunu belirterek "AİHM kararlarına göre bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinin (Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.) ihlalidir" dedi. İlkiz, AİHM'e dava açmadan önce iç hukuk yollarının tüketilmesi gerektiğini kaydetti.

"İşin kolayına kaçılıyor"

TelefonlarIn dinlenmesiyle ilgili olarak yapılan tartışmalarda ön plana çıkan siyasetçilerin başında MHP Gaziantep Milletvekili Hasan Özdemir geliyor. İstanbul eski Emniyet Müdür olan Özdemir VATAN'a şunları söyledi: "Şu anda sizinle Gaziantep'teki evimin önünde konuşuyorum. Teknik olarak bunu tespit etmeleri mümkün. Bunu baz istasyonları kanalıyla yapıyorlar. Ancak bu bilgileri 5 yıl boyunca saklı tutuluyor olması iletişim özgürlüğü açısından sorunlar yaratıyor. Özellikle bu bilgilerin mahkemelerde delil olarak kullanılması konusunda şüphelerim var. Çünkü cep telefonu taşınabilir bir cihaz. Birisi sizin cep telefonunu taşıyarak suç işleyebilir. O zaman suçlu siz mi olacaksınız? İşte bu yüzden sanki silahınıza sahip çıkıyor gibi cep telefonunuza sahip çıkmanız gerekir. Ancak bakanın söylediği gibi sadece şekilsel değil içerik anlamında da dinlemeler olduğunu düşünüyorum. Bugün suçluluları yakalamak için cep telefonu kullanılıyor. Suçlularla mücadele için başka enstrümanlar da var. Bu, işin kolayına kaçmak."

YÖNETMELİK NE DİYOR?

14 ŞUBAT 2007'de Resmi Gazete'de yayınlanan "Ceza Muhakemesi Kanunu'nda öngörülen telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin yönetmelik" 5 yıl saklanan bilgilerle ilgili şu bilgiye yer veriyor: "İletişimin tespiti: İletişimin içeriğine müdahale etmeden, iletişim araçlarının diğer iletişim araçlarıyla kurduğu iletişime ilişkin arama, aranma, yer bilgisi ve kimlik bilgilerinin tespit edilmesine yönelik işlemlere bu ad verilir"

İngiltere'de 1 yıl, İtalya'da 5 yıl

Cep telefonları şirketlerinin müşterin özel bilgilerini belli bir süre de olsa saklaması, dünyada da çok tartışılan bir konu. Başta ABD ve İngiltere'de olmak üzere birçok ülkede birçok sivil toplum kuruluşu, özel şirketlerin ve devletlerin bu tür bilgilere ulaşmasını sert eleştiriyor. İngiltere'de telefon operatörleri, müşteri bilgilerini kanunların izin verdiği 1 yıl süreyle saklıyor. İtalya'da bu süre ise 5 yıl. 2006 yılından Avrupa Birliği üye ülkelere, vatandaşlarının cep telefonu bilgilerini 6 ay ile 2 yıla kadar süreyle saklanması ile ilgili kanun çıkarmalarını tavsiye etti. Ancak üye ülkelerin yarısı, bu tavsiyeye henüz uymuş değil.

Yasa 3 yıldır Meclis'te bekliyor

HERKESİN iletişim ve seyahatlerine ilişkin verilerin bu şekilde tutulmasını önleyebilecek bir kanun tasarısı ise 3 yıldır TBMM'de tutuluyor. "Kişisel Verilerin Korunması Kanunu Tasarısı" 28 Temmuz 2006'da Meclis'e sevk edildi ancak, 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra kadük olan tasarı Ekim 2007'de yenilendi. Tasarıda, kişisel nitelikteki verilerin tanımı yapılıyor ve korunması amacıyla idarî bir yapının oluşturulması hedefleniyor. Tasarıyla kişisel verilerin hangi hallerde kullanılacağı ayrıntılarıyla düzenleniyor ancak hukukçular bu tasarı yasalaşsa bile kişisel verilerin korunmasını tam anlamıyla sağlayamacağını savunuyor.

http://w9.gazetevatan.com/Iletisimde_buyuk_gozalti_/257842/1/Manset
#1807
Demokratik açılıma sert tepki gösterenler iki şeyi öne sürüyor; ama bir şeyi de tam manasıyla unutuyorlar.
Reaksiyonun ana sebebini oluşturan iki şey, terör örgütüyle devletin nasıl olup da masaya oturabileceği ile bu açılımın arkasında ABD'nin olduğu iddiasıdır.

Aslında bu iki şey, ABD'nin isteğine direnemeyen Türkiye'nin, terör örgütü ile anlaşmak zorunda kalması manasına gelen tek bir yaklaşımla ifade edilebilir.

Unutulan ise oradaki halk gerçeğidir.

ABD'nin süper güç olarak dünyanın çeşitli yerlerinde ve bizim coğrafyamızda birtakım değişiklikler yapma iradesinin varlığı zaten bilinen bir şeydi. Sadece ABD değil, İran, Rusya, İsrail, Çin ve AB'nin de kendilerine göre bölgesel ve küresel tasarımları var. Türkiye ilk defa başkalarının tasarımlarını konuşmaktansa kendi güvenliğini, çevresindeki ülkelerin güvenliği ile birlikte ele alma iradesini koydu ortaya. Problemlerin korkusuyla büzülerek yaşamayı bırakıp, çözüm üreterek kabuğundan çıkmayı tercih etti.

Eğer bir ülkenin içinde huzursuzluk sebepleri yoksa yabancı devletler o ülkenin içinde rahatlıkla problem çıkartabilir mi?

Bugüne kadar hep yabancı devletlerin Türkiye üzerindeki oyunları konuşuldu. Ama devletimizin kendi halkının kırgınlıklarını giderip, yaralarını sararak dış güçlerin kartlarını elinden alma hamlesi yeterince konuşulmadı.

Şimdi hem dış güçlerle seviyeli diplomasi yürütülüyor, hem de içeride yaralar sarılarak problemler çift taraflı çözülmeye çalışılıyor.

Sadece Kürt meselesi değil, bir taraftan Ermeni diasporasını çıldırtan adımlar atılıyor, diğer tarafta Alevi çalıştayı ile bir başka iç kanamanın çareleri aranıyor.

Yabancı ülkelerle ilişkiler sıkı tutulup, halkımızın yaraları şefkatle sarılırsa eğer, terör örgütü muhataplık davası gütmek bir yana, başını sokacak yer bile bulamaz.

Cumhurbaşkanından mahallenin muhtarına kadar devletin temsilcileri var. Sadece asker ve polis değil, öğretmen de sağlık memuru da devlet demek.

Zaten devletin sıcak yüzünü, güvenlik görevlilerinden daha çok öğretmenler, sağlıkçılar, kaymakamlar gösterme imkânı bulabiliyor.

Güneydoğu ve Doğu illerinde yapılan en ciddi araştırmalar iki gerçeği ortaya koyuyor:

Birincisi öğretmenlerin halk üzerindeki etkisi, ikincisi de İstanbul, İzmir, Mersin gibi şehir varoşlarında büyüyen gençlerin örgüte katılma oranı açısından bölge gençlerinin önüne geçmesidir. Bu durumda problemi bölgesel kabul edip, dış güçlerin entrikalarını bölgeyle sınırlı görmek ciddi bir eksikliktir. Zaten farklı çözüm yolları üretmek varken çözüm yollarını kapatmak için uğraşanlar, bugün içinde bulunduğumuz durumu analiz etmek yerine yüz yıl öncesinin örnekleriyle vahameti anlatmaya çalışıyorlar.

Problemin çözümü büyük oranda içeridedir; dışarıda değil. Bunun için herkese vazife düşüyor. Tıpkı Diyarbakır'daki bayan öğretmen gibi...

Öğretmen hanım ülkenin batısından gitmiş Diyarbakır'a. Belki de Diyarbakır'ı ilk duyduğunda derin bir korku hissetmişti. Ama gitti ve görevine başladı. Bir de ne görsün sınıfta bir çocuğun ayakkabısı yok. Haftalar geçiyor; çocuğun ayağında hâlâ bir çift pabuç yok. Yaklaşık üç ay böyle geçiyor. Bu arada öğretmen hanım da ortama yavaş yavaş alışıyor. Derken bir gün ders çıkışında ayakkabısız çocuğun elinden tutup bir dükkâna götürüyor. Henüz paradan sıfırların atılmadığı günlerde on iki milyon liraya bir ayakkabı alıp çocuğa giydiriyor. Ve öğretmen-veli o civardaki Kürtler aylarca bu öğretmen hanımın davranışını konuşuyor. Bu olayı dinleyince öğretmen hanıma sordum:

Bir de o çocuğa Kürtçe olarak "Beğendin mi?" deseydiniz ne olurdu? Hiç tereddüt etmeden "Uçardı." dedi.

Değmez miydi bir cümlecik Kürtçe söze? Devletin sıcak yüzünü temsil eden o şefkatli öğretmen bu bir cümleyi esirger miydi yalınayak öğrencisinden? Hakkında uydurulacak müzevir sözlerinden ve fişlerden korkmasa tabii ki esirgemezdi. Çözümün öteki yüzü buradan geçiyor. Ve millet olarak bizim tabiatımız buna çok uygun. h.ozturk@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=888945&title=demokratik-acilimin-oteki-yuzu
#1808
ASLIHAN ALTAY KARATAŞ'ın haberi

Türkiye ile Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin kurulması yolundaki adımdan sonra, Yukarı Karabağ sorununun çözümü yolunda da önemli bir adım atılıyor.
Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre Karabağ'daki Laçin Koridoru ile ilgili teknik bir inceleme yapmak üzere Eylül ayının ikinci yarısında bölgeye bir AGİT gözlem misyonu gönderilecek. Geçtiğimiz Temmuz ayında Moskova'da toplanan AGİT Minsk Grubu'nun kararları doğrultusunda çalışma yapacak olan gözlem misyonu, Laçin Koridoru'nun genişliği, hangi güzergahtan geçeceği gibi önemli konuları içeren bir rapor hazırlayacak.

ERMENİSTAN ASKER ÇEKECEK

Gözlem misyonunun hazırlayacağı bu raporun Azerbaycan ve Ermenistan arasında Karabağ sorununun çözümü açısından kilit bir rol oynayacağı belirtiliyor. Karabağ ile Ermenistan arasındaki bağlantıyı sağlaması açısından Laçin Koridoru'nun stratejik bir bölge oluşuna dikkat çekiliyor. Çözüm sürecinde Laçin koridoru kadar, Ermeni birliklerinin Karabağ çevresindeki 7 işgal bölgesinin öncelikle beşinden geri çekilmesinin de önem taşıdığı dile getiriliyor.

Yol haritası çiziliyor

Karabağ sorununun çözümüne ilişkin yol haritasına göre yeni kavşak noktasının 5-7 Ekim tarihli Bağımsız Devletler Topluluğu Zirvesi olması bekleniyor. Moldova'daki zirvede Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın biraraya gelerek Yukarı Karabağ sorununu görüşmesi planlanıyor. Bunun yanısıra Eylül ayında toplanacak BM Genel Kurulu için New York'a gidecek olan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbantyan'ın görüşmesinin de sürece katkı sağlayacağı ifade ediliyor. 2-3 Ekim tarihlerinde Nahçıvan'da yapılacak olan Türkçe Konuşan Devletler Zirvesi'ne Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün katılacağı ve burada İlham Aliyev ile bir araya gelerek Karabağ sorunundaki gelişmeleri değerlendireceği belirtiliyor. Yeni Şafak.

http://www.haber7.com/haber/20090905/Ermenistandan-Karabagda-ilk-acilim.php
#1809
AK Parti hükümetinin "Demokrasi Açılımı" ya da yaygın ifadeyle "Kürt Açılımı"na sanat dünyasından destek açıklamaları geliyor. Türk pop müziğinin en önemli ismi Sezen Aksu, bu açılıma en büyük desteği veren sanatçılardan. 
 
Başbakan'a bir mektup yazarak, "Açılımınızı canı gönülden destekliyorum. Sürecin tamamlanması için elimden geleni yapmaya hazırım. Bu sürece karşı duranları iki cihanda lekeli kabul ediyorum." diyen sanatçıya, Gülben Ergen, İbrahim Tatlıses, Sibel Can gibi ünlü isimler destek verdi. Geçtiğimiz hafta Başbakan'ın "Sanat camiasından duyarlılık bekliyoruz." çağrısından sonra açılıma destek veren sanatçıların halkası her geçen gün daha da genişliyor.

Milli hassasiyetleri yüksek bir sanatçı olan, karakteri ve sanatındaki üstün başarısıyla da her geçen gün popülaritesini artıran Uğur Işılak da demokratik açılıma çok olumlu yaklaşıyor. Işılak, çok geç kalınmış bir sürecin bugün konuşulmasından oldukça memnun ve bu olaya politik yaklaşmak yerine daha çok bir insanlık sorunu olarak bakmak gerektiği görüşünde. Dönem dönem Güneydoğu'ya gidip orada insanlarla hasbihal eden Işılak soruna yakın durdukça, insanlarla kaynaştıkça olayın çok farklı boyutlarının gözler önüne serildiğini söylüyor. Bu yüzden de ona göre türlü imkânsızlıkların ortasında, kapıların kapandığı, çaresizliğin baş gösterdiği bir ortamda çocuk yaşta dağa çıkan insanları terörist olarak damgalamayı çok da insani bulmuyor. Işılak her alanda olduğu gibi Kürt meselesinde de demokratik açılıma ihtiyaç olduğunu ısrarla belirtiyor.

Bu süreç başarılı olursa destekleyenler tarihe geçecektir
Ben Güneydoğu'ya gittiğimde, oradaki insanlarla konuştuğumda olayın arkasında bambaşka şeylerin olduğunu gördüm. Çok nüfuslu aileler, sürekli maddi sıkıntı var, çocuk ne yapıyor? 17 yaşına geldiğinde ilk fırsatta evi terk ediyor. Aileden kurtulup özgürlüğünü ilan etmek ilk hedefi oluyor. Birçoğu, devlet düşmanı olduğu için PKK'ya, terör örgütüne bulaşmıyor. Dağda beyinleri yıkanıyor ve terörist oluyorlar. Şimdi ben böyle bir gence nasıl terörist diyebilirim. Bu konu çok kritik bir konu. Bu olayı destekleyen insanlar eğer süreç başarılı olursa tarihe geçecektir. Hakikatin yanında olanlar kahraman olacaktır. Belli bir kesim de vatan haini ilan edilmemek için susmayı tercih ediyor. Bu konuya politik olarak bakanlar var, ben onları kınıyorum. Politik konuşanları da samimi bulmuyorum.

Tabii bu süreci suistimal etmeden, terörizmi yapmış insanlara söz söyletmeden, geçmişinde terör olan insanlarla bir araya gelmeden çözmek gerekiyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=886186&title=milliyetci-seslerden-acilima-hem-destek-hem-tepki-var
#1810
Kardeş Türküleri bilmeyen, onların söylediği türküleri dinlemeyen var mı? 16 yıl önce bu topraklardaki kutuplaşmaya karşı durmak, çok kültürlülüğü şarkılarla dile getirmek için kurulan grubun üyeleri de türküleri kadar renkli ve çeşitli. 
 
Aralarında Türk de var Kürt de, Laz da var Ermeni de. Türküleri de öyle. Bazen Türkçe söylediler bazen Kürtçe, bazen Arapça bazen de Ermenice... Tıpkı Türkiye gibiydiler sahnede. Bu yüzden de Türkiye'nin açılımı tartıştığı şu günlerde haklı olarak "Demokratik açılıma formül olarak Kardeş Türküler'i öneriyoruz." diyor grup üyeleri.

Beyazlar içinde çıktılar sahneye 'barış'a yakışır şekilde... İlk olarak kadınların gözünden savaşın anlatıldığı 'Meşke' isimli Süryanice türkü çınlattı kulaklarımızı... Ardından sınırlar aşıldı, Ortadoğu'ya ulaştı türkülerin sesi. Kanlı coğrafyada misket oynayan çocukların hikâyesini Arapça dinledik Yuh yuh (Misket)'ta. Lazca, Ermenice, Romanca şarkılar geldi peşi sıra. Ve Kardeş Türküler, bir kez daha demek istedi ki; dilimiz, dinimiz ve rengimiz farklı olsa da birbirimizi severek kardeşçe bir arada yaşayabiliriz. Zira Türk, Kürt, Ermeni, Türkmen, Rum ve Balkan üyelerden oluşan grup küçük bir Türkiye gibiydi sahne üzerinde. "Demokratik açılıma formül arayanlara ne de güzel cevap" diye geçirdik içimizden onları izlerken. Meğer grup üyeleri de aynı fikirdeymiş bizimle. "Demokratik açılıma formül olarak Kardeş Türküler'i öneriyoruz." diyor grup üyelerinden Vedat Yıldırım. Gerekçesi de şu sözlerinde saklı. "Biz, bu coğrafyadaki çok kültürlülüğe sahip çıkmak için kurduk grubumuzu. Hepimiz farklı etnik gruplardanız, ama geleneklerimizi yaşatma çabası veriyor ve bunu hep birlikte yapıyoruz. Bizim sahne üzerinde yakaladığımız birliktelik olgusunu gündelik hayatımıza uyarlasak sorun çözülür."

16 yıl önce Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü'nde bir araya gelen müzisyenlerin başlattığı bir projeydi Kardeş Türküler. Amaçları, halklar arasındaki kutuplaşmaya karşı durmak, çok kültürlülüğü şarkılarla dile getirmekti. Nitekim Türkiye'de ilk kez Kürtçe halk şarkılarını meydanlarda onlar seslendirdi, ilk Kürtçe klibi çektiler. Şarkıları sansüre uğradı, klipleri yayınlanmadı, TV programlarına, konserlere çağrılmadılar. Peki ya bugün... Meydanlarda istedikleri her dilde özgürce hem de binlerce kişilik koro eşliğinde söylüyorlar şarkılarını. Acaba 16 yıl önce bugünü hayal ediyorlar mıydı? Grup üyelerinden Feryal Öney gideriyor merakımızı: "Türkiye, gelgitlerle yönetilen bir ülke. Bugün barış mesajları verenler, yarın savaş çığırtkanlığı yapabiliyor. O yüzden 16 yıl önce bu noktaya gelebileceğimizi tahmin etmiyorduk. Bizim tek derdimiz, savaşın bitmesiydi. Çünkü biz, huzur içinde şarkı söylemek istiyorduk."

"Yapımcılar, Kürtçe ve Ermenice söylemeyelim diye pazarlık yapıyorlardı"

Kürtçenin tabu olduğu yıllarda kaset çıkarmak, klip çekmek büyük bir cesaret işi. Grup da o yıllarda pek çok kez sansüre uğramış. Selda Öztürk'ten dinliyoruz sansürlü yılları: "Kliplerimiz yayınlanmıyor, televizyon programlarına davet edilmiyorduk. Çağrıldığımız programlarda ise pazarlık yapmak zorunda kalıyorduk. "Kürtçe ve Ermenice şarkılar söylemeseniz olmaz mı?" diyorlardı. Biz de kibarca "Buraya sadece Türkçe veya birkaç zararsız dilde şarkı söylemeye gelmedik." deyip programa çıkmaktan vazgeçiyorduk. Ayrıca her ilde konser veremedik. Konserlerimiz güvenlik önlemleri nedeniyle iptal ediliyordu." Öztürk, Mersin'de birkaç yıl önce çıkan olaylar nedeniyle konserlerinin iptal edildiğini, o günden bu yana o ilde konser veremediklerini anlatıyor.

Kendilerine destek veren ve programına çıkardığı için minnettar oldukları bir isim var Kardeş Türküler'in. O da şimdilerde demokratik açılım konusunda Başbakan Erdoğan'ı arayarak destek veren Sezen Aksu'yu eleştiren Hülya Avşar. Sanatçı, yıllar önce grubu programına çağırıp, "İstediğiniz dilde şarkı söyleyin, Kürtçe de söyleyin, klibinizi de yayınlayacağım." demiş. Feryal Öney, "O programdan sonra Hülya Avşar'ın politik olarak çok güçlü ve korkusuz olduğunu düşündük. Gözüme girmişti. Programda her şeyi konuştuk, kötü bir olay da çıkmadı. Ne Türkiye bölündü ne de televizyona saldıranlar oldu." diyor.

"Bölünme paranoyasından kurtulmak gerekiyor"

Kardeş Türküler'in müzikal kariyerleri Türkiye'nin demokratikleşme sürecinin özeti gibi. Bu yüzden grubun 'demokratik açılım' ile ilgili de söyleyecek birkaç sözü var. Grup üyelerinden Vedat Yıldırım, "Kardeş Türküler olarak barış adına atılan her türlü adımı sonuna kadar destekliyoruz." diyerek başlıyor söze. Halklar arasında kutuplaşmanın azaltılması gerektiğini vurgulayan Yıldırım, bölünme paranoyasından kurtulmak gerektiği görüşünde. Yıldırım, "Şimdiye kadar Kürtler tam olarak ne istiyor, araştırılmadı. Paranoyak bir şekilde bölünme istiyorlar mı, istemiyorlar mı tartışıldı. Bugün bu konular ayrıntılı olarak konuşuluyor. İnşallah bunlar makyaj düzeyinde kalmaz, temele inilir." diye konuşuyor. Çözüm için önerisi ise şöyle: "Öncelikle 12 Eylül askerî anayasası kaldırılmalı, özerk bir anayasanın başta Türkler olmak üzere diğer etnik grupların haklarını koruyacak, savunacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Tümüyle özgürlükçü düşünmek, bu bölünme paranoyalarından, bütün öğretilmiş korkulardan kurtulmak lazım. Kürtçe kitaplar basılabilir, filmler yapılabilir."

"MHP ve CHP, savaş çığırtkanlığı yapıyor"

Kardeş Türküler grubu, demokratik açılımla ilgili muhalif partilerinin çıkışlarını gereksiz buluyor. "MHP ve CHP savaş çığırtkanlığı yapıyor." diyen Selda Öztürk, "Her iki parti de barış söylemi içinde değil. Olumlu havayı bozmaya çalışan gizli eller var, sanki onlar da maşa gibi kullanılıyor. Sonuçta savaş ekonomisinden nemalanan bir grup var." yorumu yapıyor.

Sanatçıların da toplumun önde gelen isimleri olarak sürece katkı sağlamaları gerektiğini savunan Kardeş Türküler, Başbakan'ı telefonla arayarak demokratik açılıma destek verdiğini açıklayan Sezen Aksu'ya destek veriyor. Aksu'yu eleştiren Hülya Avşar'ın açıklamalarını gördüklerinde çok şaşırdıklarını dile getiren Feryal Öney, "Bizi programına çıkarıp rahat rahat konuşan, Kürtlüğünü hiçbir zaman gizlemeyen Hülya Avşar, neden böyle bir açıklama yaptı diye şaşırdık. Açılımın içeriğini bilmediği için böyle bir açıklama yaptığını düşünüyoruz." diyor. Öney, eylül ayı sonuna kadar sanatçılardan oluşacak bir platform kurarak demokratik açılıma destek verecek bir kampanya başlatmayı planladıklarını söylüyor.

Demokratım deyip başörtülü gitariste şaşıranlara kızıyoruz
Söz demokratik açılımdan giderken konu grubun İstanbul konserlerine eşlik eden başörtülü gitaristi Rümeysa'ya geliyor. Feryal Öney, gitaristin Boğaziçi Gösteri Sanatlar Topluluğu'nun üyesi olduğunu, Kardeş Türküler'in daimi konser kadrosunda yer almadığını belirtiyor. Boğaziçili gitaristleri için "Çok zeki ve müziğe yeteneği var." yorumlarını yapan Öney, "Hem demokratım deyip hem de başörtülü gitariste şaşıranlara kızıyoruz." diyor. Gitaristçilerinin, ailesi ve kendileri tarafından sonuna kadar destekleneceğini dile getiren Öney, "Başörtüsü bizim toplumumuzda hep evinde oturan, çalışmayan kadının simgesi olarak algılanıyordu. Son zamanlarda başörtülü kadınlar her kesimden kamusal alanda var olduklarını gösterdi. Bizim başörtülü gitaristimiz de çeşitli alanlarda var olmaya çalışıyor. Ama medyanın ilgisi onu da, bizi de şaşırtıyor. 100 kişi çıktığımız konserde, başörtülü olduğu için onu görüyorlar. Bu da bizi rahatsız ediyor. İnsanların demokratikleşme adına verilen mücadeleyi anlamadığını düşünüyoruz." diye konuşuyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=888448&title=demokratik-acilimin-formulu-kardes-turkuler
#1811
Kürt açılımına destek veren ünlü sanatçı Sezen Aksu'yu telefonla arayan Başbakan Tayyip Erdoğan, sanatçıların ve aydınların sürece desteğinin önemli olduğunu söyledi. Erdoğan, Aksu'ya desteği nedeniyle teşekkür etti. 

Hükümetin Kürt açılımı çabalarına destek veren ünlü sanatçı Sezen Aksu, "Çözüm için çalışmanın önüne geçmek, ileride kaybedeceğimiz evlatlarımızın sorumluğunu taşımak anlamına gelir. Bu leke de kuşakların ve tarihin vicdanında, iki cihanda temizlenmez" dedi.

MGK ÖNCESİ ARADI

Başbakan Tayyip Erdoğan, açılım konusunda duygu yüklü bir mesajla desteğini ileten ünlü sanatçı Sezen Aksu'ya dün Milli Güvenlik Kurulu (MGK) öncesinde telefon ederek teşekkür etti. Başbakan Erdoğan telefonunda, sanatçıların ve aydınların düşüncelerinin kendileri için çok önemli olduğunu ifade ederek, "Bu sürece tüm toplum kesimlerinin desteğinin yanı sıra sanatçılarımızın da desteğini bekliyoruz. Toplumumuzun fikir ve kanaat önderlerinin sürece katkı sağlamaları çok önemli" mesajı verdi. Sezen Aksu da, "Cesur adım" olarak nitelendirdiği sürece desteğini ifade etti. Aksu, Başbakan Erdoğan'a, "Ortak akılla, ortak vicdanla doğruyu bulacağımıza inanıyorum" dedi.

VATANDAŞ OLARAK

Sezen Aksu da önceki mesajında Başbakan Erdoğan'a ilettiği duygu yüklü mesajını bir kez daha tekrarladı: "Çözüm için çalışmanın önüne geçmek, ileride kaybedeceğimiz evlatlarımızın sorumluluğunu taşımak anlamına gelir. Bu leke de kuşakların ve tarihin vicdanında, iki cihanda da temizlenmez." Aksu, bir sanatçı olarak açılım konusunda "rol çalmak" gibi bir niyetinin olmadığının altını çizerek, bir vatandaş olarak duygu ve düşüncelerini ilettiğini bir kez daha tekrarladı.

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2009/08/21/erdogandan_aksuya_tesekkur_telefonu
#1812
Zeynep Tanbay çok iyi bir dansçı, koreograf; aynı zamanda bir aktivist. Darbe ve savaş karşıtı birçok eylemde en önde yürüyenlerden, sözcülük yapanlardan biri o. Kendini sola yakın buluyor ama CHP soluna değil. 
 
Tanbay, geçen hafta içinde Taraf'ta "Tayyip Erdoğan'a teşekkür ediyorum" başlıklı bir yazı yayınladı. 11 Ağustos'ta Başbakan'ın grup toplantısında yaptığı konuşma için, "İlk defa tüm samimiyeti ve içtenliğiyle bir başbakan gerçekledi söyledi bize." diyordu. Yazıdan hareketle Tanbay'la Kürt açılımını ve Erdoğan'ı konuştuk.

Başbakan'a bir teşekkür yazısı kaleme alıp Taraf'ta yayınladınız. Teşekkür yazısı yazmak fikri nereden çıktı?

Teşekkür ettim, çünkü Kürt açılımında AKP'nin ve Başbakan'ın tavrını doğru buluyorum. Bir şey doğru yapılıyorsa onun yanında durulmalı, destek verilmeli. Türkiye'de en büyük sorunlardan biri kutuplaşma. İyi ve doğru bir şey yapılsa da karşı çıkılıyor. Bu tutumdan çok sıkılıyorum. Hiçbir örgüte, cemaate ait değilim. Ben özgür bir insanım. Başbakan'a teşekkür ederek tamamıyla insandan, insan haklarından, barıştan yana tavır aldım. Hem de beklemeden, anında... Çünkü bundan 3-4 yıl önce Tayyip Erdoğan "Kürt sorunu benim meselemdir." dediği zaman yalnız bırakılmıştı.

Yalnız bırakıldı derken?

Bu konuşmanın ardından Diyarbakır'da çok ters karşılanmıştı. Hatırlarsanız o zaman medya bu tersliği ön plana çıkaran yayınlar yapmıştı. Aydınlar da arkasında duruş sergileyememişti. Erdoğan sözünün arkasını getirememişti. Sanırım şöyle düşünmüştür: 'Biz adım atmak istedik tabandan, kamuoyundan ve aydınlardan yeterince destek yokmuş, demek hazır değilmiş memleket.' Bugün yeniden bir açılım yapılıyor. Bu süreçte Başbakan'a yalnız olmadığını göstermek gerekiyor. Ben yazı yazdım. İşadamları, profesörler, öğrenci grupları da barış istediklerini farklı şekillerde söyleyebilirler.

AK Parti hükümetine ve Başbakan'a Kürt açılımı nedeniyle ciddi tepkiler de var.

Ortada CHP ve MHP'nin söylemi var. Bunlar inanılmaz derecede halkı kışkırtıyorlar. Böyle bir ortamda iyinin, doğrunun yanında durmak daha çok önem kazanıyor. Doğruyu AKP yapıyorsa onun yanındayım. Doğruyu MHP yaparsa onun yanında olurum. Bu beni ne AKP'li yapar ne de MHP'li.

Başbakan Erdoğan'ın konuşmasında sizi etkileyen neydi?

Bugüne kadar hiçbir siyasi liderden duymadığım sözler söyledi. Havada kalan siyasi konuşmaların çok dışındaydı. Son derece insani boyutu vardı. Bugüne kadar o mertebedeki hiçbir devlet adamı duygunun hakim olduğu ve gerçeklerin bizden saklandığının ifade edildiği böyle bir konuşma yapmamıştı. Hakkari'deki anneyle Yozgat'taki annenin acısının aynı olduğunu söylememişti mesela.

Kürt açılımını AKP başlattı diye kuşkuyla yaklaşan, Başbakan'ın tavrını samimi bulmayanlar var. Siz samimi buluyor musunuz?

Çok samimi buluyorum. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de Beşir Atalay'ın da samimi olduğuna inanıyorum. Ama çok büyük tabuların olduğu bir memlekette yaşıyoruz. Yıllarca beyni "vatan millet Sakarya" söylemiyle yıkanmış bir toplumumuz var. Çok kolay olmayacak. Onların bütün bu tabuları yıkarak adım atmaya çalışmalarını ben sonuna kadar destekliyorum. Oyumu AKP'ye vermesem de desteklerim. AKP'nin doğru yaptığı her harekete de 'helal olsun' diyorum. Bunu söyleyebilmek lazım. Burada en sorunlu olan kitleyi de sol konumda olanlar olarak görüyorum.

Niçin en sorunlu kitle sol?

Ergenekon ilk ortaya çıktığı zaman solda büyük bir kitle 'bu AKP'nin operasyonudur mesafeli duralım' demişlerdi. Bugün de olan farklı değil. Mesefali durmak, bırakın birbirlerini yesinler tutumu Türkiye'deki solun tutumudur. Bu şimdi değil yıllardır böyle. Yani bugün tabular sarsılmadan yerinde duruyorsa solun suçu büyüktür. Benim teşekkür yazıma sol çevreden arkadaşlar içeriğinin ne olduğunu bilmediğin şey için hükümete niye bu kadar kredi verdin diye karşı çıktılar. Ben öyle duymuyorum işte. Benim için tek bir şey var. Doğrunun yanında yer almak ama zamanında yer almak...

Kürt açılımının içeriği belli değil diye karşı çıkılıyor. İçerikte neler olacağı konusunda ne düşünüyorsunuz?

CHP'nin henüz bir şey açıklanmadı sözü çok yanlış. Başbakan Erdoğan'ın konuşması açılımın özünü veriyor. Bir kere barıştan yana bir tutum ortaya koyuyor. Ama geçen tek millet, tek bayrak, tek devlet söylemini yeniden kullandı. Ben tek millete karşı çıkıyorum. Türk değil Türkiyeli demek istiyorum. Bu memlekette yaşayan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Yurttaşlık öne çıkarılsın.

Siz yurtdışında kendinizi nasıl tanıtıyorsunuz?

Ben Türkiyeliyim diyorum.

Kürt meselesi bir mutabakatla çözülecek görüşü dillendiriliyor. Ama CHP ve MHP kapıları kapattı. Bu tutum çözümü güçleştirmez mi?

Barış isteyene karşı çıkan herkesi tarih yargılayacaktır. Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli faşist bir söylem kullanıyor. Demokrasi fikir özgürlüğüdür ama fikir özgürlüğünün içinde faşizm yoktur. İki lider de savaş kışkırtıcılığı yapmaktan vazgeçsinler artık. Geçen ay Baykal'a protesto için askerî üniforma göndermiştik. Şimdi Deniz Baykal o üniformayı giysin o kadar istiyorsa dağda kendi savaşsın. Mehmetçikleri rahat bıraksınlar. Artık anneler haklarını helal etmiyor. Mehmetçiklerin de nasıl şehit olduklarını gazetelerden okuyoruz.

Sezen Aksu Başbakan'ı arayıp destek verdi...

Çok yerinde bir hareket. Sezen Aksu ünlü, popüler bir sanatçı. Sezen Aksu'nun söylediği bir söz, Ajda'nın Kürt sanatçı Aynur'la birlikte şarkı söylemesi ya da Bülent Ersoy'un oğlum olursa askere göndermek istemem, cümlesi bizim bin eylemimize bedeldir. Bu sanatçılar çok geniş bir kitleye ulaşıyorlar. O sanatçıların bir cümleyle bir sözle de olsa bu sürece katkı koymalarını çok takdir ediyorum. Bu sürece karşı çıkan sanatçıları,-sanatçıyı tırnak içinde söylemem gerekiyor-, esefle karşılıyorum.

"Çözüme ilk kez bu kadar yaklaşıldığı"na katılıyor musunuz?

Evet. Özal'ın girişimi olmuştu ama bugünkü gibi net adımlar atılmamıştı. Bu kadar geniş kitleye de ulaşılmamıştı. Turgut Özal'ın bu açılımı yapmak istediği için öldürüldüğünü düşünüyorum artık.

DTP'lilerin bu sürece katkısını nasıl buluyorsunuz?

DTP'lilerin daha öncü hareket etmelerini istiyorum. Çok sabırlı ve anlayışlı olmaları lazım.

Beşir Atalay, bölgedeki Kürt halkını da dinlemeli
Hükümet sorunun birçok tarafını dinleme çalışıyor. Doğru bir usul mü?


Beşir Atalay birçok kişiyle görüşüyor. Bu çok güzel bir şey. Ama mutlaka Güneydoğu'ya gidip Kürt yurttaşlarla toplantılar yapmalı. Yazarların, çizerlerin, TÜSİAD'ın söyleyeceği ile olacak şey değil. Kürt halkına gitmeden sorun çözülemez.

Çözüm için çok umutlu musunuz?

Mutlaka çözülecek. Ciddi adımlar atıldı ve bunun geri dönüşü yok. Kürt açılımının sağcılıkla solculukla, bu partiyi tutmakla şu partiyi tutmakla ilgisi yok. İnsan ve vicdanlı olmakla ilgisi var. Kürt açılımı oy hesabıyla giderse bulanır. Kürtler açısından da Türkler açısından da bu böyle.

Ergenekon'a mesafeli duran solcuysa ben değilim
Siz Güneydoğu'yu gezdinizmi?


Diyarbakır, Batman, Mardin'e gittim.

Kürtçe biliyor musunuz?

Öğrenmeyi çok istiyorum. Bilgi Üniversitesi'nde Kürtçe dersleri verildiğini öğrendim. Aralık ayı geçtikten sonra Kürtçe dersleri almak istiyorum.

Solcu olarak mı tanımlıyorsunuz kendinizi?

Kendimi nerede konumlandıracağımı şaşırdım. Bugün solcuyum deyip arkasından da orducuyum diyen solcular var. Ergenekon'un ne olduğunu bilmiyoruz, biraz mesafeli duralım diyenler solcuysa ben değilim. Ben mutlak özgürlükten yanayım. Türban takan türban taksın, mini etek giymek isteyen mini etek giysin. Hiç kimsenin herkes gibi olmak mecburiyetinde olmadığı bir Türkiye istiyorum.

***

Tayyip Erdoğan derdini anlatacak kadar Kürtçe öğrenmeli. Sadece 'merhaba'nın dışına çıkabilmeli. Başbakan, Güneydoğu'ya gittiği zaman Kürtçe konuşsun. Amerika'da birçok başkan seçim kampanyalarında İspanyolca konuşabiliyor.

***

Tarık Akan bir söyleşisinde "ben solcuyum" dedikten sonra "orducuyum" diye de bir cümle kurdu. Solcu bir insan kendisini hem solcu hem orducu göremez. Ya solcudur ya da orducu. İkisi birden olmak çok zor.

***

Ergenekon süreci, Kürt açılımı bunlar turnusol kâğıdı. Herkesin yerini görüyoruz. Biraz acı oldu. Dostlarımızı kaybettik.

***

Ben AKP'nin bir sürü yanlışını da söylerim, söylüyorum. Ama hakkını teslim edelim. Bugüne kadar gelmiş en iyi sağ muhafazakâr parti AKP. En iyi adımları attı. Böyle bir partiyi görmemiştik. Tayyip Erdoğan da çok daha açık bir lider.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=886180&title=bu-yolda-yalniz-degilsiniz-sayin-basbakan
#1813
Demokratik açılıma sanat camiasından destek gelmeye devam ediyor. Ünlü yönetmen Sinan Çetin, "Açılımı başlattığı için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı kahraman olarak görüyorum." diyor. 
 
Çetin, projenin önünü kesenlerin tarih önünde hesap vereceklerini belirtirken, PKK ile mücadelede bugüne kadar 420 milyar dolar harcandığına dikkat çekerek "Bu korkunç para ile dört Paris, iki Chicago kurulurdu." ifadelerini kullanıyor. Erdoğan'ın Ergenekon konusundaki tavrını da destekleyen ünlü yönetmen "Türk halkı ilk defa kendisine bir başbakan seçmiştir. Menderes, Özal geleneği devam etmeli." yorumunu yapıyor.

Türkiye'nin, köklü sorunlarını çözme iradesi gösterdiğini savunan Çetin, sorunun her halükarda yakın zamanda çözüleceğine inanıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül gibi, "Kürt, Ermeni, Kıbrıs meselesi de bu yıl çözülecek. Eğer biz çözemezsek bunu dünya çözecek." ifadelerini kullanıyor.

Akan kana artık dur denilmesi gerektiğine dikkat çeken Çetin, teröre harcanan 420 milyar doları 'korkunç' olarak niteliyor. "Bu parayla dört tane Paris, iki tane Chicago inşa edilirdi" diyen yönetmen, ardından sert ifadeler kullanıyor: "Bu "Doğu'da birilerinin cebini doldurmak uğruna, orada silah satmak ve eroin trafiğini kontrol etmek için yapılan bu zulmün artık sürmemesi gerekiyor."

'Vatandaşının üstüne bomba atan değil, sorun çözen devletin büyük olacağı' yorumunu yapan Çetin, Milliyetçi Hareket Partisi'nin açılıma karşı tepkisini anlamakta güçlük çektiğini söylüyor. "MHP, şehit analarının acısının durmasını istemiyor mu, her gün yeni bir şehit anası çıkmasından rahatsız olmuyorlar mı?" sorusunu yöneltiyor.

TÜRK HALKI KENDİNE İLK DEFA BİR BAŞBAKAN SEÇTİ

Sinan Çetin, Ergenekon soruşturması ile ilgili yorumlar da yapıyor. Silivri'de devam eden davanın çok önemli olduğunu vurgularken hükümetin sağlam duruş gösterdiğini ve geri adım atmaması gerektiğini savunuyor. Artık sivil iradenin hakim olması gerektiğinin altını çizerek, "Bazı masalarda görüşmeler, bazı kahramanların masaya yumruk vurması ile ilerler. Bu Türk halkı ilk defa kendisine bir başbakan seçmiştir. Menderes, Turgut Özal geleneği devam etmeli. Sivil irade hakim olmalı. Asker kışlasına çekilmeli, kendi işini yapmalı." görüşlerini dile getiriyor..

Çetin, ayrıca JİTEM'in Güneydoğu'da işlediği cinayetleri anlatanların itiraflarını okuduğunda dehşete kapıldığını söylüyor ve ekliyor: "Adam diyor ki; 'en az bin kişi öldürdüm'. Bu söz Genelkurmay tarafından da, Bahçeli ve Deniz Baykal tarafından da normal sayılmamalı."

Ben kavga edeceğim derse devlet büyük olmaz

Bu problem yeni bir problem değil ki. Büyük bir devlet bu problemi çözer. Eğer 'Ben kavga edeceğim' derse o zaman büyük devlet olmaz. Şöyle bir şey düşünsek, dünyanın bir yerinden Türkiye'ye bakıyorsun; burası Türkiye, ne görüyorsun? Kendi dağlarını bombalayan, kendi vatandaşları üzerine bomba atan bir devlet görüyorsun, resim bu. 25-30 yıldır oraları bombalıyorsun, bu bir zaaf değil mi? Böyle güçlü devlet mi olur? 'İç düşmanlar' kavramının hapse atılması, bir dolaba kilitlenip bir daha açılmamak üzere üstünün kapatılması gerekiyor.

Sağcılar daha özgürlükçü

Ünlü yönetmen, çok tartışılacak bir tespit daha yapıyor: "Sağ görüşlü entelektüeller, sol entelektüellere göre daha özgürlükçü, demokrasi yanlısı. Sağ görüşlü aydınlar, insan hakları açısından daha yetkin."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=888642&title=sinan-cetin-terore-harcanan-para-ile-doguda-dort-paris-iki-chicago-insa-edilirdi
#1814
Ergenekon'un üst düzey yöneticisi olmakla suçlanan Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı, eski Susurluk hâkimi Metin Çetinbaş'ın önceki gün yaptığı savunmada kullandığı ifadeler Alevi derneklerini kızdırdı. 



Müvekkili Alemdaroğlu'nun, davasına bakan Alevi kökenli Danıştay üyesinin mezhebini araştırmasını 'hak' olarak gören Çetinbaş'ın "Hâkimi araştırmadan tarafsız olup olmadığını nasıl öğreneceksin?" sözlerine tepki yağdı. Alevi Federasyonu Başkanı Ali Balkız, açıklamayı büyük bir talihsizlik olarak değerlendiriyor. Bu tutumu çok ilkel bulduğunu ve yadırgadığını belirten Balkız, "Bir hukuk davasında hâkimin veya savcının inancı, inançsızlığı mezhebi nasıl etkili olabilir anlamıyorum. Yani şimdi muayene olurken doktora ya da çocuğumuzu okula gönderirken öğretmene mezhebini mi soracağız?" diye konuşuyor.

TOPLUMDA AYRIMCILIĞA NEDEN OLUYOR

Yargıcın, öğretmenin, doktorun ya da memurun işini yaparken liyakatinin olup olmadığına bakılmaması gerektiğini ifade eden Balkız sözlerini şöyle sürdürüyor: "Bir kişinin karısı kapalı mı, açık mı, içki içiyor mu, Alevi mi Sünni mi bu kimseyi ilgilendirmez. Hiç kimsenin de haddi değil. Kişinin inancı Allah'la kendi arasındaki çok özel bir bağdır. Bunu kimse sorgulayamaz. Bu üslup ve anlayışın değişmesi şart."

Açıklamaya sert tepki verenlerden biri de Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Genel Başkanı Ali Kenanoğlu, Türkiye'de bu tür yaklaşımların teamül olduğunu dile getiriyor. İnsanların herhangi bir alanda işini yaparken mezhebine bakılmasının yanlışlığına değinen Kenanoğlu, bunun kabul edilemez bulduğunu söylüyor. "İnsanların başının açık veya kapalı olması ya da şu veya bu mezhepten olmasının ne önemi var?" diyen Kenanoğlu, bu tür tanımlamaların toplumda ayrımcılığa sebep olduğunu hatırlatıyor: "Çok tuhaf bir tutum. Bu yorumları yapan kişiler hukukun üstünlüğüne inanıyor olamaz. Böyle bir açıklamayı çok talihsiz buluyorum."

DÜNYAYA REZİL OLUYORUZ

Alevi Kültür Dernekleri Genel Sekreteri Mehmet Yenisoy da bu tutumu ahlaken de hukuken de doğru bulmadığını vurguluyor. Kişiler hakkında niyet okumadan insanlıklarına ve yaptığı işe bakılması gerektiğine dikkat çeken Yenisoy, "Bir yargıç siyasi kimliğini, inançlarını, etnik yapısını ya da mezhebini dosyasının içine koyarak karar vermez. Kimlik tartışmalarıyla bizi dünyaya karşı mahcup edip utandırıyorlar. Bu ülke hepimizin. Neden kendi birlik ve beraberliğimizi baltalayacak şeyler yapıyoruz? Kimse oyuna gelmesin." ifadelerini kullandı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkanı Fevzi Gümüş ise, "Normal demokrasilerde kişilerin inançları, mezhepleri ve etnik grupları böyle yansıtılmaz. Bu, çok sakıncalı bir durum." ifadelerini kullanıyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=888685&title=alevî-dernekleri-metin-cetinbasa-sert-cikti-hâkimin-mezhebinden-sana-ne
#1815
Ergenekonun üst düzey yönetici olmakla suçlanan Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun avukatı olan eski susurluk hâkimi Metin Çetinbaş'tan tuhaf savunma: "Hâkimi mezhebine kadar araştırmak anayasal hak."

Çetinbaş, 12 duruşma süren 923 sayfalık savunmasını dün tamamladı. Müvekkilinin, yargılandığı başka bir davada mahkeme başkanını mezhebine kadar araştırmasını şöyle savundu: "Bir kişinin, kendi hakkında açılan davaya bakan hâkimi araştırması anayasal haktır. Hâkimi araştırmadan tarafsız olup olmadığını nasıl öğreneceksin?" 

Eski Susurluk hâkimi Metin Çetinbaş, dün yine ilginç bir savunmaya imza attı. Daha önce 'Kürtlerin ölmesini istemek, darbe olmasını talep etmek suç mu?' sözleriyle dikkatleri çeken Çetinbaş, Silivri'deki 110. duruşmada, müvekkilinin davasına bakan Danıştay üyesinin mezhebini araştırmasını 'anayasal hak' olarak yorumladı. Alemdaroğlu, birinci Ergenekon iddianamesinde yer alan telefon görüşmesinde Danıştay 8. Daire üyesi Sıddık Yıldız'ı kastederek, "Siyasî görüşü, hemen hemen belli. Bir tanesi Alevî, Sıddık denilen bir adam. Sıddık isimli kişi, güçlü bir Alevî kanalıyla etkilenebilir. Moğultay döneminde tayin edilmiş." diyor. Bu görüşmeleri değerlendiren Çetinbaş, "Bir kişinin, kendi hakkında açılan davaya bakan hakim ve bilirkişileri araştırması haktır. Hakim ve savcıyı araştırmadan tarafsız olup olmadığını nasıl öğreneceksin?" şeklinde konuştu. Metin Çetinbaş'ın gündemindeki konulardan biri de müvekkili ile bir diğer Ergenekon sanığı Ümit Sayın arasında geçen darbe konuşmalarıydı. Bu konuya da tuhaf bir açıklama getiren Çetinbaş, "Bundan müvekkilim değil, darbe ortamı oluşturan AKP suçludur." ifadesini kullandı.

Tutuklu sanıklardan Doğu Perinçek, savunmasını tamamlamasının ardından Çetinbaş'a teşekkür etti. Perinçek'in, "Hepimizi savundunuz, örgütün vekili oldunuz. Teşekkür ederim." sözleri dikkat çekti. Çetinbaş, savunmalarda sık sık provokatif açıkla-malar yaptı. 9 Haziran'daki duruşmada, sanıklar Fikri Kara- dağ ve Hayrettin Ertekin'in kullandığı 'En iyi Kürt, ölü Kürt'tür' sözü için, "Kürtlerin ölmesini istemek suç mu?" dedi.

Danıştay ve Cumhuriyet Gazetesi'ne yönelik saldırılara ilişkin dava ile birleştirilen birinci Ergenekon davasının 110. duruşması dün yapıldı. İKemal Alemdaroğlu'nun avukatı Metin Çetinbaş, müvekkilinin davasına bakan Danıştay üyesinin, mezhebini araştırmasının anayasal hakkı olduğunu savundu. Danıştay 1. Dairesi; Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu'nun, rektörlüğü döneminde, Antalya Konyaaltı'ndaki üniversiteye ait taşınmazın kat karşılığı ihalesinde, üniversiteyi zarara uğrattığı gerekçesiyle yargılanmasına karar vermişti. Danıştay 8. Dairesi de İstanbul Üniversitesi'nden yargılama kararından geri dönülmesine ilişkin başvuruyu reddetmişti. İddianamede, bu dava ile ilgili CHP milletvekili Nur Serter ile görüşen Alemdaroğlu, Alevi olduğunu bildiği Danıştay 8. Daire üyesi Sıddık Yıldız'ı kastederek, Alevi kanadıyla etki altına alınması gerektiğini söylüyor. Bu görüşmeleri değerlendiren Çetinbaş, "Bir kişinin, kendi hakkında açılan davaya bakan hâkim ve bilirkişileri araştırması haktır. Hâkim ve savcıyı araştırmadan tarafsız olup olmadığını nasıl öğreneceksin? Hâkim ve savcıların bu şekilde araştırılması suç değildir. Yoksa kuzu kuzu bekleyerek soruşturmanın yönlendirilmesini mi bekleyecek? Artık bu teba yok, vatandaş var." şeklinde konuştu.

PERİNÇEK: ÖRGÜTÜN AVUKATI OLDUNUZ, TEŞEKKÜRLER
Metin Çetinbaş, Alemdaroğlu'nun Ergenekon sanığı Ümit Sayın'la yaptığı darbe konuşmalarına da farklı bir bakış açısı getirdi. Çetinbaş, müvekkilinin değil, darbe ortamı oluşturan AK Parti'nin suçlu olduğunu iddia etti. Tutuklu sanıklardan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, duruşmaya verilen ara sırasında salondan ayrılırken Çetinbaş'a teşekkür etti. Perinçek, "Sayın başkanım teşekkür ederim, hepimizin vekili oldunuz, örgütün avukatı oldunuz. 'Bir gün bu savcılar, sanık sandalyesinde burada yargılanacak' sözünüz ile tarihe geçtiniz. Bu söylediğiniz gerçekten olacak." dedi.

Savcı, eski Susurluk hakimini kendi kararıyla vurdu
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Susurluk davasını karara bağlayan hakim olarak da bilinen Metin Çetinbaş'ın Ergenekon örgütünün hayali olduğu yönündeki savunmasına Susurluk kararı ile cevap verdi. Pekgüzel, eski DGM hakimi olan Metin Çetinbaş'ın kaldırılan İstanbul 6 No'lu DGM'de verdiği Susurluk davası kararının bir bölümünü okudu. Eski hakimin, Susurluk kararında devlet içindeki idari ve sivil boyutu olan, devletin verdiği yetkiyi kötüye kullanan, suikast silahı, ruhsatsız silah taşıyan illegal yapılanmanın çok tehlikeli olduğuna ilişkin tespitlerini hatırlattı. Şöyle konuştu: "Bu sözler bir iddianameden alınmamıştır. Metin Çetinbaş'ın 6 No'lu DGM hakimiyken verdiği karardandır. Çetinbaş'ın imza attığı ve biz savcılara da okumamızı önerdiği mahkeme kararından alıntıdır. Çetinbaş'ın kendi kararı ile çelişen bir savunma yapması anlamlı bulunmuştur." Pekgüzel ayrıca, Çetinbaş hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etti.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=888268&title=ergenekonun-avukati-eski-susurluk-h%C3%A2kimi-metin-cetinbastan-tuhaf-savunma-h%C3%A2kimi-mezhebine-kadar-arastirmak-hak
#1816
Kürt açılımı, Ermeni açılımı derken Dini Açılım Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan vasıtası ile gündemimize girdi. Böylece Ramazanın ruhu Hürriyet gazetesine sirayet etti. Buna şükreden çok mümin vardır eminim. Reklam kokuyor bu hareketler diye eleştirenler, din jandarmalığı yapıp "olmadı, böyle de umre yapılır mıymış" diyenler, Allah katındaki makbuliyetini sorgulayanlar, umreyi siyasi özür gibi görenler, çeşit çeşit tepki var ortada. İlgi çekici olduğu kesin, Sebati Karakurt'un fotoğrafları muhteşem. Tam iki rekat şükür namazı kılacak durum. Ancak tabii ki bu ne bir mühtedi hikayesi ne de hidayet. Belki de bu nedenle İslami çevrede tepki oluşturuyor. Kısaca biz dindarlar konuya karşı nasıl bir tutum alacağımıza karar veremedik henüz.

Tüm bu fikir çatışmalarından bizi kurtaracak bir Oliver Rehn de yok ki açılımınıza içerik katın diyen. Kendimiz doğruyu bulacağız çaresiz. Her şeyden önce dindarlığı kendi tekelimizde saymayacağız. İbadet etme, ibadeti tecrübe (EXPERIENCE), ortamı görme merakı sadece dindarların tekelinde değil. Umreye sadece mükemmel Müslümanlar gider diye bir şart da yok. Herkes bunu yapabilir. Bir İngiliz bunu yapınca yere göğe koyamıyoruz da bizimkiler yapınca niye tu kaka diyoruz anlamadım.

Velev ki reklam olsun, velev ki samimi olmasın, velev ki iktidara yaranmak için olsun. Velev ki medyanın tuhaf hallerinden birisi olsun, velev ki popislam bir yaklaşım olsun .

Bize ne? Ameller niyetlere göredir. Niyet de sadece yaradan ile kulu arasında gizli bir şeydir. Bu nedenle biz dış alemdekilerin yaptığı her yorum zan ve orucu fesat etmekten başka işe yaramaz. Elimizde ne iman metremiz var ne de niyet okuyucularımız. Kollektif ramazan gıybetine ortak olarak oruçlarımız zayii oluyor. Özellikle dindarlar, inançlarının gereğini yaparak "Allah bilir" deyip geçmeli. Ayrıca din jandarmalığı yapmak inanan, inanmayan herkesi dinden soğutuyor...

...

Televizyonda çalışmaya başladığım günlerden bu yana yaklaşık 15 yıldır Ramazan'da mutlaka program yaparım (yapımcı olarak) . Bu sene de Kanal 1 televizyonundaki sahur programını yapıyorum. Avrupa, Azerbeycan, Kıbrıs dahil Türklerin olduğu her yerden aldığımız izleyici soruları yıllara göre değişen soru profilini kıyaslama imkanı veriyor. Hiç susmayan telefonları ve e-postalar ile izleyicinin içeriğini belirlediği bir program hazırlıyoruz..

Geçen 15 yılı göz önüne aldığımızda bu tarz programlara katılanlar genelde daha yaşlı kesim olurdu.. Sorular ağırlıklı olarak "abdestimi alırken parmak aralarıma su gelmezse ne olur ", "dirseğimi neresine kadar yıkamalıyım", "kaza namazı kılmalı mıyım" gibi alanlarda döner dururdu.

Kanal 1'de dikkatimi çeken ise sahurda soru soranlar arasında gençlerin çoğunluğu teşkil etmesi. Sorular da daha çok dinin manası ve tartışmalı alanlarda yoğunlaşıyor, ibadetlerin içeriğini soruyorlar. Dini samimiyetlerini ibadetlerine aktaramamaktan şikayetçiler. Arayanlar arasında hayat kadını olan veya konsomatrislik yapanlar da var ve hatta eşcinsellerde... Namazını orucunu hiç bırakmayan bir hayat kadınının da soruları var, ibadet yapmak isteyen eşcinsellerin de.

Diğer bir gözlemim ise bunun tam tersi önyargıların yaygınlığı ile ilgili.

Dini bilmek ve anlatmak için, hatta dindar olmak için başörtülü olmak şart gibi bir yerleşik kanının izlerini burada da görüyorum. "Başı açık ya da makyajlı ve hatta sakalsız birisi din anlatamaz" şeklinde görünümün ön plana çıktığı yorumlar burada da karşımıza çıkıyor.

Hıristiyanlık ve diğer dinler ile İslamiyet'in farkı konusunda okullarda hiç bir şey öğretilmediği kesin çünkü bu konuda gelen soruların çokluğu şaşırtıcı. Okullarda temel dini bilgilerden önce, dinler tarihi ve din felsefesi mutlaka okutulmalı. İman, atalarının dinini taklide dönüştüğünde içeriğini ve manasını yitiriyor.

Aslında inanan inanmayan herkesin, hepimizin kafası karışık. Geleneksel yorumlarla İslam'ı anlatanlar ise bu sorular karşısında tatmin edici cevaplar üretemiyor ne yazık ki. Program yapımcısı olarak mutlaka dini anlatacak olan kişilerin kendilerini ve örneklerini yenilemeleri gerektiğini düşünüyorum. Peygamberimiz bugün yaşasaydı bize neler söylerdi.

Şeytan hepimizle uğraşıyor, vesveseler, inanç sorgulamaları din adamlarını kapsıyor olmalı. Ancak bunlar dini anlayışlarımızı dinamik kılıyor. Din adamlarının da bu dinamizmi hissedip yansıtmaları gerekiyor.

Dini reforma değil ama dini açılıma da ihtiyacımız var. Din tartışılabilir bir şeydir, tartışılmalıdır ki (bilenler arasında tabii ki) imanımız dinamik kalsın. Avamın kafası karışmasın diye dini tartışmalarımıza sınırlar koymayalım. Ayrıca dindarlık hiç bir anlayışın, cemaatin tekelinde değil. Din jandarmalığı yapmak yerine imanımızın kalitesini artırmaya çalışsak daha doğru sorular ve cevaplar üzerinde tartışabiliriz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Default.aspx?t=05.09.2009&y=AyseBohurler
#1817
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu, ''Fay hattındaki hareketlerle, toprak, su ve havadaki hareketleri sürekli izleyerek bölgenin deprem haritasını oluşturan sistem, depremi 4 gün önce haber veriyor'' dedi.

Gündoğdu, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) tarafından geliştirilen Depremi Önceden Belirleme sistemi'nin birinci derece deprem kuşağında bulunan Tekirdağ'ın Marmara Ereğlisi ilçesinde kurulmasıyla ilgili görüşmede bulunmak üzere Tekirdağ'a geldi.

Gündoğdu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'nin deprem gerçeğini kabul etmesine rağmen, 17 Ağustos büyük Marmara depreminin ardından önemli adımların atılmadığını iddia etti.

Bu konuda önemli çalışmalar yapan İTÜ'nün Depremi Önceden Belirleme Sistemi'ni geliştirdiğini ve son derece ciddi sonuçlar aldıklarını ifade eden Gündoğdu, bunun yaygınlaştırılması çalışmalarının ise amatör biçimde devam ettiğini bildirdi.

Sistemin, bağlı bulunduğu bilgisayara yer, hava ve toprak hareketi verilerini aktararak çalıştığını, hareketlerin üniversitedeki merkezden 24 saat süreyle aralıksız izlendiğini anlatan Gündoğdu, şöyle konuştu:

''Fay hattındaki hareketlerle, toprak, su ve havadaki hareketleri sürekli izleyerek bölgenin deprem haritasını oluşturan bu sistem, depremi 4 gün önce haber veriyor. Bu sistem Türkiye'de ilk başta bazı bilim adamları tarafından ciddiye alınmadı. Sistem hakkında bilgi verdiğimiz insanlar, (Japonlar bile depremi önceden tespit edemiyor) dediler. Ancak, Türkiye'de meydana gelen depremler 'sığ' olarak adlandırdığımız, 50-60 kilometre derinde olan hareketler. Bunun için tespitler yapabilmek mümkün. Japonya'daki depremler ise yerin 300-400 kilometre altından geliyor.''

Sistemle ilgili Çanakkale, Bursa ve Nilüfer ilçesi ile Bakırköy ve Çınarcık'ta istasyonlar kurulduğunu bildiren Gündoğdu, hareketliliğin, İstanbul'daki merkezden izlendiğini ve 4 gün sonra olacak depremin şiddetini burada belirleyerek, ilgili birimlere haber verildiğini kaydetti.

Bu sistemi birinci derece deprem kuşağındaki Marmara Ereğlisi ilçesine de kurmak istediklerin kaydeden Gündoğdu, ''Konuyla ilgili belediye başkanıyla görüştük. Başkan, halkın güvenliği açısından sistemin kurulması gerektiğini belirterek, bize olumlu cevap verdi'' dedi.

Gündoğdu, bir çok Avrupa ülkesinin, Türkiye'de kullanılan deprem uyarı sistemini örnek aldığını bildirdi.

-NASA, MARMARA'YI İZLİYOR-

Gündoğdu, Türkiye'de sistemin kurulu olduğu bölgelerdeki hareketliliğin aralıksız izlendiğini anımsatarak, 10 dakikada bir güncellenen tüm verilerin ''www.yerdurumu.com'' internet adresinden açık olarak yayınladığını belirtti.

Sitenin, günlük bin 200 kez tıklandığını ve Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Araşırmaları Merkezi (NASA) tarafından günlük olarak takip edildiğini bildiren Gündoğdu, şunları kaydetti:

''Marmara'nın deprem hareketliliğiyle NASA çok yakından ilgileniyor. İnternet üzerinden buradaki tüm hareketler dikkatlice izleniyor. Hayati önem taşıyan bu sistemin ülkemizde de önemsenmesi gerekiyor. Depremin 4 gün önceden fark edildiği bir ülkede, insanlar daha bilinçli hale gelecektir. Türkiye'de depremi 5-6 saniye öncesinden haber veren bir sistem kullanılıyor. Bu sistemdeki amaç, can kurtarmaya yönelik olmasa da gaz ve elektriklerin kesilmesi için yeterli görülüyor. Bunun için 4 milyon dolar para harcandı.''

Deprem ve doğa hareketliliğinin yabancı ülkelerdeki bilim adamları tarafından da titizlikle takip edildiğini anlatan Gündoğdu, Sapanca'da meydana gelen bir sıvılaşma olayı üzerine yüzlerce yabancı bilim adamının gelip incelemelerde bulunduğunu ve kendince tedbirler aldığını söyledi.

http://www.stargazete.com/guncel/deprem-4-gun-onceden-bilinecek-haber-211501.htm
#1818
Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günde 1 elma yemenin uzmanların düşündüğünden daha sağlıklı olduğu ortaya çıkarıldı.  
 
Bilimadamları elma, şeftali, nektarin gibi meyvelerin niteliklerini analiz etti ve içerdikleri antioksidan seviyelerinin önceki araştırmalarda küçümsendiğini buldular.

İngiltere, Norwich'teki Yiyecek Araştırmaları Enstitüsü'nde uluslararası bir grup tarafından yürütülen çalışma, meyvelerdeki süper kimyasal polifenol içeriğinin önceki araştırmalara göre 5 kat daha fazla olduğunu ortaya çıkardı. İnsan vücudunda bu bileşenlerin kalın bağırsakta mayalanacağını belirten Dr. Paul Kroon, "Bu antioksidan aktivitesiyle birlikte çok faydalı olacak" dedi.

Journal of Agricultural and Food Chemistry isimli tıp dergisinde de yayınlanan çalışma, normalde gıda kimyacıları tarafından üzerinde durulmayan kimsayalın sağlıklı beslenmenin önemli bir parçası olduğunu gösterdi.

Araştırmanın lideri Fulgencio Saura-Calixto, bu polifenollerin önemli sağlık nitelikleri sayesinde insan beslenmesinin en önemli parçası olduğunu belirterek, "Bu polifenolleri beslenmeye ilişkin ve epidemiyolojik araştırmada gözönünde tutmak, sağlığımız için bitkisel gıdaların etkilerini daha iyi anlamamızda çok faydalı olacak" dedi.
#1819
Canlı yayında NTV Ankara muhabiri Gökhan Gerçek'in sorularını yanıtlayan Hakim Osman Kaçmaz şunları söyledi:

-Cumhurbaşkanı ve Başbakan'la ilgili verdiğiniz kararın hemen ardından görevden alınmanız istendi. Bunun ardından da bir teftiş süreci başladı ve 2 aydır devam ediyor. Önce siz Teftiş Kurulu Başkanlığı hakkında bir suç duyurusunda bulundunuz ardından da dün Teftiş Kurulu'nu, hakkınızdaki  belgeleri vermemekle suçladınız. Neler yaşanıyor Teftiş Kurulu ve sizin aranızda?

Osman Kaçmaz: Valla bilemiyorum ama engizisyon yargılamasına döndü bu iş. Benim üzerimde yargının yıpratılmasına çok üzgünüm bunu hazmedemiyorum. Bugün basında görüyorum ki gerçekten hedef seçilmişim. Ama verdiğim kararların hepsinin arkasındayım bundan sonra vereceğim kararların da arkasındayım. Ben hukukun dışına hiç çıkmadım çıkmayacağım da. Bu konuda beni kimse yıldıramaz. Allah'tan başka kimseden de korkum yok.

- Verdiğiniz kararlar nedeni ile mi hedef seçildiniz?

Osman Kaçmaz: Bugün basındaki haberleri görünce öyle düşünüyorum. Bir takım medya bu konuda yayınlar yapıyor.  Benim o yayınlara karşılık bunların hangi dayanağa, hangi belgeye dayandığını bilmek için,  istediğim halde bana verilmeyen belgeler maalesef hem de imzasız bir şekilde basına sızdırılmış. Bunu halkımızın takdirine sunuyorum.

-Başbakan ve Cumhurbaşkanı kararınızın arkasında mısınız?

Osman Kaçmaz: Kesinlikle. Herkesle bunu tartışırım. Zaten gerçek hukukçular bunun doğru olduğunu biliyorlar. Şu anda başbakanımızla ilgili vermiş olduğum karar doğru olmasaydı fezleke ile Meclis'e gönderilmezdi.

-Ne yapacaksınız bundan sonra?

Osman Kaçmaz: Çalışmaya devam edeceğim, görevimin başındayım.

http://www.ntvmsnbc.com/id/24997512/#storyContinued
#1820
Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. 
 
Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Potter serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu "felsefe taşı" saklanmaktadır. Harry'nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da "felsefe taşı"nın peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. "Felsefe taşı", en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin'de. Antik Yunan'da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa'da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaac Newton, Robert Böyle, Demokritus, Razi, Ibn Haldun, Cabir Ibn Havyan, Nicolas Flamel, Platon, Pitagoras, Tales, Zosimus ve Paracelsus "felsefe taşı"nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda "felsefe taşı" da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. "Felsefe taşı" en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle '"Visita Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem'dirve "'Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın" anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı'nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh'a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

Yapay evrimle gerçek altın

Ancak sonunda insanlığın 2500 yıllık rüyası gerçek oldu. "Felsefe taşı" bulundu! Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi'nden iki Türk profesör laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı. Ama simyacıların kutsal metinlerinde geçtiği gibi yakmayan ateş, ıslatmayan su ve filozof yumurtasıyla değil; yapay evrimle, bir başka deyişle hızlandırılmış evrimle altın üretiyorlar.

Washington Üniversitesi Genetik Mühendisliği Malzeme Bilimleri ve Mühendislik Merkezi'nin (GEM-SEC) kurucusu ve yöneticisi Prof. Mehmet Sarıkaya ile İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölüm Başkanı, İTÜ Moleküler Biyoloji Genetik ve Biyoteknoloji Araştırmaları Merkezi'nin yöneticisi Prof. Candan Tamerler'in birlikte yürüttüğü çalışma, malzeme mühendislikleri için bir devrim niteliğinde. Çünkü bu çalışma yalnız altın üretebilmenin değil, savunma, tıp, ilaç sanayi ve endüstrinin her alanı için her türlü malzemeyi üretebilmenin yolunu açıyor. Sözünü eniğimiz malzemeler sentetik malzemeler değil üstelik gerçek, doğadaki gibi malzemeler!

Sır, moleküllerin "tanışma"sıymış

Merak içinde "Peki neymiş gerçekte bu felsefe taşı?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çok şaşıracaksınız ama altın üretmeye yarayan "'felsefe taşı" bir nesne değil, bir kavram! Moleküllerin birbirlerini tanıması! Yani canlılığın, var oluşun sırrı; doğal seleksiyon. Atomların, moleküllerin birbirlerini seçmesi ve ayırması. Güzeller güzeli Ayşe Memed'i sever de Ahmet'e yüz vermez. Neden? Çünkü Memed'inin yanında mutludur, Ahmet'in değil. Memed'in yanında kalbi kuş gibi çarpar, Ahmet'in değil. Memed'le muhabbet ister gönlü, Ahmet'le değil. "Ne alakası var?" dediğinizi duyuyorum ama aşkın neyle alakası yok ki! Birazdan konuyu anlatırken niye aşktan söz ettiğimi daha iyi anlayacaksınız. Zaten Prof. Mehmet Sarıkaya konuyu anlamam için kendisi verdi bana bu örneği. Moleküler boyutta bir şeyleri anlatmanın zorluğunu fark edip "Bu kız bu oğlanın elini tutmak İster de ötekinin elini tutmak istemez, niye?" deyiverdi en sonunda, ben de anladım. Ama anlatmadan önce hikâyeyi baştan, yani 1984 yılından alacağım efendim.

Prof. Sarıkaya, 1984'te ABD Kaliforniya Üniversitesi'nde doktora çalışması için çeliğin yapısını incelerken, bir bilim dergisinde deniz kabuğunun elektron mikroskobu altındaki görüntüsü ilişir gözüne. Deniz kabuğunun içyapısı çeliğinkiyle aynıdır, tuğlayla örülmüş bir duvara benzemektedir. Yani insanoğlu moleküler boyutta ne yaptığının farkında olmadan, doğada bilinen en dayanıklı malzeme olan deniz kabuğunu taklit eden bir madde üretmiştir demire karbon katarak: Çelik! O gün Sarıkaya, bir malzeme bilimci olarak doğayı taklit ederek mükemmel malzemeler geliştirebileceğinin farkına varır. Biyomimelik (biyobenzetim) denen bilim dalına ilk adımını böylece atar. Biyomimetik, canlılardaki protein yapılarını nano ölçekte (atomik veya moleküler boyutta) inceleyerek, mühendislik yoluyla bu yapılara benzer sentetik malzemeler üretmeye çalışan bir bilim dalı. Sarıkaya da 90'ların sonuna kadar geyik boynuzları, sünger iskeletleri ve bakteriler üzerinde çalışmalarını sürdürür. 90'ların başında nanoteknoloji ve nano-biyo-teknolojinin yükselişi biyomimetik çalışmalarına da ilgiyi arttırır.

Canlı ve cansız dünya birleşti

Ancak tabiatı taklit etmenin zorlukları ve günümüz teknolojisinin yetersizlikleri bir yana, bu alanda tek bir veriye ulaşmak bile onlarca yıl alıyor. Örneğin 30 yıllık çalışmaların sonucunda diş minesinin oluşumunda etkin olan 40 protein içinden bugüne dek yalnızca bir tanesinin belirli bir bölgesinin ne işe yaradığı keşfedilmiş durumda. Prof. Sarıkaya 2000 yılında şöyle der kendi kendine: "Niye tabiat anayı taklit etmek yerine malzemeleri onun yaptığı gibi yapmayalım?" Kendisine bu soruyu yönelttiğinde dünyada "moleküler biyomimetiğin" kurucusu olacağını bilemezdi herhalde. Bu çılgın fikrini hayata geçirmek için iyi bir moleküler biyolog arayışına girer. Prof. Candan Tamerler ile işte bu arayış sırasında, İstanbul'a 2001'de bir kongre için geldiğinde tanışır. Tamerler, o zaman için son derece çılgınca görünen bu fikre derhal sıcak bakar ve "Canlıların yapı taşı olan proteinler milyarlarca yıldır neyi nasıl yapacaklarını çok iyi biliyorlar. Biz de proteinleri kullanabiliriz" der. Çevresinde hayalperest damgası yer ama yılmaz.

İşte bu ikilinin tanıştığı gün, biyo-mimetikte ilk kez canlı dünyayla cansız dünya arasında bir köprü kurulur. Amaç; az evvel söz ettiğimiz gibi moleküllerin birbirini tanıması, sevmesi, tercih etmesi prensiplerine göre her türlü malzemeyi üretmek. Başta ABD'de olmak üzere Nature gibi birçok saygın bilim dergisinde makaleleri yayımlanan Sarıkaya ve Tamerler artık bugün gümüş, platin, mika, titanyum, safir, silika, insan dişi dokuları ve altın üretebiliyorlar. Şimdi neymiş bu yapay evrim, moleküllerin birbirini tanıması ve seçmesi, anlatalım.

Altın seven peptitler

Öncelikle bir bardak suyun içine (deney tüpünün yani) küçük altın parçacıkları yerleştiriliyor. Sonra milyarlarca bakterinin ve virüsün bulunduğu "bakteri ve virüs kütüphanesi" dedikleri bölüme geçiliyor. Buradaki virüs ve bakterilerin kendilerine has yapılarını oluşturan proteinleri toplanıyor. Bu proteinlerin de peptit denen küçük bir kısmı alınıp altın parçacıktı su dolu bardağa atılıyor. Sonra da milyarlarca peptit içinden bazılarının altını suya tercih ederek altına yapışması bekleniyor. Beklenen oluyor. Birkaç yüz tanesi altın parçacıklarına gidip yerleşiyor. Neden diye soruyorum. "Bir peptitin altını suya tercih etmesi, altın molekülünün peptitin üç boyutlu yapısına uyduğu anlamına geliyor. Peptit altın molekülünün üzerinde kendini dengede ve rahat hissediyor. Evrimsel olarak bakarsak, altın parçacığının üzerine yapıştığında ortaya bir enerji çıkıyor ve peptit enerjik olarak dengesini sağlıyor ve bu nedenle o maddeye bağımlı hâle geliyor" diye cevaplıyor Tamerler. Zaten sudan başka bir seçeneği de yok peptitin. İkisinden birini seçmek zorunda, o da kendisine en uygun olan, en rahat ettiği yeri seçiyor. İşte buna molekül boyutunda "tanıma" deniyor. Bir anlamda hayata tutunmaya çalışıyor. Peki peptit canlı mı ki buna karar verebiliyor? Bu soruyu da Sarıkaya yanıtlıyor: "Biz akıllı molekül diyoruz. Molekül başka bir molekülü tanıyor ve onunla birleşince bir fonksiyon, bir çıkar elde ediyorsa bu akıldır işte. Peptitler de sanki canlı gibi". Peki, bir peptit kendini altının üzerinde dengede hissedip hissetmediğine nasıl karar veriyor? Sarıkaya hemen sandalyesinden kalkıp göstererek anlatmaya başlıyor: "Diyelim ben peptitim, bu sandalye de altın. Ben geliyorum sandalyenin orasına burasına oturuyorum ama bir türlü rahat edemiyorum. Benim üç boyutlu yapıma yani vücut şeklime uygun değil diyelim ki bu sandalye. Diyelim çok şişmanım ve sığamıyorum bu dar sandalyeye. İşte peptitler de üç boyutlu yapılarına uygun yani ergonomik olan yapıyı seçiyorlar oturmak için. Ya da onu bırak, bir kız bir oğlanın elini tutar da ötekininkini tutmaz niye? Onun gibi işte..." Bu hareketli anlatımla konuyu iyice kavrıyorum. Vücudumuzdaki moleküllerin birbirini aynen bu şekilde tanımasalar bir araya gelemeyeceklerini de öğreniyorum. Biyolojinin temeli bu tanıma kavramına dayanıyormuş.

Denizlerdeki altın tuğlaları

Daha sonra suda kalmayı tercih eden peptitler ayıklanarak altını tercih edenler toplanıyor. Ve virüslerin, bakterilerin genetikleriyle oynanarak altını tercih eden türdeki peptitler üretmeleri sağlanıyor. Şimdi gelelim altın yapmaya. Denizde, okyanuslarda, göllerde ve ırmaklarda altın iyonları (atomik boyutta) bulunduğunu biliyoruz. Bu iyonlar altın değil ama bir araya getirilirlerse altın olacaklar. İşte ikinci aşama burada başlıyor. Bir kova deniz suyu almıyor (yani iyonlar sulu ortamda deney tüpünde bir araya getiriliyor) ve içine az evvel söz ettiğimiz "altın sever" peptitler bırakılıyor. Sonra bir bardak kahve almaya gidiyorsunuz ve dönüyorsunuz ki ne göresiniz, kovanın içinde altın parçacıkları var! Hem de dakikalar içinde! Ama nasıl? Yaşam alanı olarak altını tercih eden peptitler altın iyonlarını görünce tanıyor. 3-5 dakika içinde iyonları bir araya getirerek altın molekülleri yani kendine yaşayacak bir ev yapıyor. Tıpkı tuğlaları bir araya getirerek ev yapmak gibi. Sarıkaya: "Bu, yapay evrimle ortaya yeni bir akıllı biyolojik molekül çıkması demek. Altın iyonuyla diğer iyonlar arasındaki farkı bilen bir yapı. Göllerde, denizlerde, altın madenlerindeki su birikintilerinde altın iyonları bulunur. Altın seven peptitler bunların hepsini altına çevirebilirler" diyor. Tamerler tüm bu işlemlerin oda sıcaklığında ve kimyasal kullanmadan yapılmasını "İşte buna yeşil bilim denir" sözüyle açıklıyor. Peki peptitler iyonları bir araya getirmeyi nereden ve nasıl biliyor? Sarıkaya cevap veriyor: "Evrimsel süreç".

Külçe altın da yapılabilir

Altın tıpta, sensörlerde, nanoteknolojide kullanılan önemli madenlerden biri. Tamerler, altının makro ölçekte de (külçe külçe) üretilebileceğini ancak kendileri nano yapılar üzerine çalıştıkları, nanoteknolojik parçalarda da az miktar altın kullanıldığı için şimdilik makro üretime geçmek için sistemlerini hazırlamaya ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor ve ekliyor: "Ama kuyumculuk sektöründen bir çalışma talebi gelirse değerlendirebiliriz. Şimdilik montajlarında altın kullanan Amerikalı ve Kanadalı birkaç nanoteknoloji firması ile ortaklık görüşmeleri yapıyoruz. Bir de dişçilerden çok büyük ilgi gördük. Peptitlerimiz istenen bölgede doğal diş yapısı oluşturabiliyorlar ve bu dişçilik için bir devrim."

5-10 yıl sonra üzerinde "dişler için", "kırık kemikler için", "altın için", "gümüş için" yazan kutularda peptitler satıldığını görürsek şaşırmamamız gerekiyor. Etrafımızda somon zenginleri de görebiliriz pekâlâ. Nasıl mı? Sarıkaya'nın bu çalışmayı öğrenen bir arkadaşı müthiş bir fikir atmış ortaya: "Biliyorsun somon balıkları bir nehirde doğduktan sonra okyanuslara açılırlar. Sonra da yumurtlamak için 3-4 yıl sonra doğdukları nehre geri dönerler. İşte bu somonların içine peptitleri yerleştirsek, okyanustaki altın iyonlarını altın parçacıklarına dönüştürseler ve somonlar doğdukları nehre geri döndüklerinde onları yakalayıp altınları toplasak olmaz mı?"

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=887687&title=iki-turk-bilimci-altin-yapmayi-basardi