Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#1961
Tarihçe

EGE ÜNİVERSİTESİ HUKUK FAKÜLTESİ'NİN KURULUŞU (Ege Üniversitesi 20 Temmuz 1982 tarihinde ikiye bölünmüş ve Hukuk Fakültesi, yeni kurulan Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanmıştır)

Ege Üniversitesi'nde bir Hukuk Fakültesi kurma düşüncesi, Kurucu Rektör Ord. Prof. Dr. Muhiddin EREL zamanında başlamıştır. 1959 yılında Rektör EREL, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyeleri'nden Doç. Dr. Kudret AYİTER'e "İzmir'e gel, Hukuk Fakültesi'ni kurma işini üstlen!" teklifinde bulunmuştur. Doç. AYİTER, dersinde tek öğretim üyesi olduğunu, fakültesini yüzüstü bırakamayacağını, ancak her türlü katkıda bulunabileceğini söylemiştir. Üniversitede eksikliği sürekli olarak hissedilen Hukuk Fakültesi'ni kurma girişimleri İkinci Rektör, Prof. Dr. Mustafa ULUÖZ ve sonraki rektörler tarafından da devam ettirilmiştir.

Ege Üniversitesi Senatosu'nun, üniversitenin gelişimini planlama konusunda kurduğu komisyonun raporu 08.12.1966 günlü oturumun 4. gündem maddesi olarak görüşülmüş, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT)'ndan gelecek mütalaaya göre 6 yeni fakültenin gelecek 5 yıllık plan döneminde açılması karara bağlanmıştır. Bu kararda Hukuk Fakültesi 3. öncelik sırasındadır. Ancak DPT Hukuk Fakültesi konusunda olumlu görüş bildirmemiştir.

Prof. Dr. İsmet KÖKTÜRK ve Prof. Kemal KARHAN'ın, Hukuk Fakültesi kurulması için senatonun 16.04.1969 günlü oturumunda verdikleri önerge üzerine üniversitenin on yıllık gelişme planını hazırlamak üzere Rektör Prof. Dr. M. ULUÖZ başkanlığında bir komisyon kurulmuştur. Ancak 1968 yılında üniversitelerde başlayan öğrenci olayları kırıp dökmelere, fakülte işgallerine ve cinayetlere doğru giderek tırmandığı, İstanbul ve Ankara Üniversiteleri'nde Hukuk ve Sosyal Bilimler Fakülteleri olayların odak noktaları olduğu için konuda bir gelişme olmamıştır. Senatonun 25.05.1971 günlü oturumunda, Hukuk Fakültesi dahil 8 yeni fakülte ve yüksek okul açılması kararı da sonuçsuz kalmıştır.

Rektör yardımcısı Prof. Dr. Mahmut BİRSEL'in Hukuk Fakültesi açılması için verdiği 20.11.1973 tarihli önergesi senatonun 27.11.1973 günlü oturumunda görüşülmüş ve konuyu incelemek üzere Prof. Dr. BİRSEL başkanlığında yeni bir komisyon kurulmuştur. Bu komisyonun raporu, senatonun 01.07.1975 günlü oturumunda görüşülerek Hukuk Fakültesi açılma teklifi kabul edilmiş ve üst makamlara sunulacak gerekçeyi hazırlamak üzere Prof. Dr. Yusuf VARDAR başkanlığında Prof. Dr. Mahmut BİRSEL, Prof. Dr. Cengiz PINAR, Prof. Dr. İrfan BAŞTUĞ ve Prof. Dr. Kudret AYİTER'den oluşan bir komisyon kurulmasına karar verilmiştir. Komisyonun, dünyadaki, Türkiye'deki ve Ege Bölgesi'ndeki gelişmeleri ve ihtiyaçları inceleyerek Ağustos ayı boyunca hazırladığı kapsamlı rapora da DPT 25.12.1975 tarihinde olumsuz görüş bildirmiştir. Buna rağmen çalışmalar devam etmiş, Ege Üniversitesi Senatosu 05.04.1977, 05.07.1977 ve 13.12.1977 günlü oturumlarında konuyu tekrar tekrar görüşerek Hukuk Fakültesi'nin açılması yönünde karar vermiştir.

Bu arada E.Ü. İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'nin "İktisat Fakültesi" ve "İşletme Fakültesi" olmak üzere iki fakülteye ayrılması çalışmaları da devam ediyor ve anılan fakültenin "Hukuk Kürsüsü'nün, kurulacak Hukuk Fakültesi'nin çekirdeğini oluşturması yönünde fiili adımlar atılıyordu. Senatonun 07.02.1978 günlü oturumunda, İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'nin 01.02.1978 gün ve 107/2 sayılı fakülte kurulu kararı göz önüne alınarak bu kararda önerilen kadroların Hukuk Fakültesi'ne tahsisine, bu kadroların bir kısmında halen çalışmakta olan Prof. Dr. Muhiddin ALAM, Prof. Dr. İrfan BAŞTUĞ, Prof. Dr. Şükrü POSTACIOĞLU, Prof. Dr. Bilge UMAR, Doç.Dr. Özkan TİKVEŞ, As. Şebnem BAŞOĞLU, As. Dr. Şeref ERTAŞ, Arş. Huriye MENEMENCİOĞLU ve As. Ahmet ÇALIK'ın kendi rızaları da alınmak şartıyla, Hukuk Fakültesi'nin faaliyete geçmesinin uygun görüldüğü tarihte bu fakültede görevlendirilmiş sayılmalarına; komisyonun tesbit ettiği bilim dallarına öğretim üyesi alınması için 4 profesör ve 7 doçent kadrosunun ilanına; müracaatların aynı komisyon tarafından incelenmesine karar verilmiştir. Bu kararda anılan komisyonun üyeleri Prof. Dr. İrfan BAŞTUĞ (başkan), Prof. Dr. Tevfik PEKİN, Prof. Dr. Şükrü POSTACIOĞLU, Prof. Dr. Kudret AYİTER (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi), Prof. Dr. Kemal OĞUZMAN (İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi) dır. Böylece Hukuk Fakültesi'nin açılması yönünde en önemli fiili adım atılmıştır.

Fakülteye tahsis edilen kadrolardan birisine Prof. Dr. Mahmut BİRSEL 21.03.1978 tarihinde atanmış, aynı gün Prof. Dr. Hüseyin TİMUR, 1750 sayılı Kanunun 40. maddesine göre 2 yıl için Hukuk Fakültesi'nde görevlendirilmiş, İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Kemal OĞUZMAN (30.03.1978'de) ile Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Kudret AYİTER'in de 40. maddeye göre görevlendirildikleri anılan üniversite rektörlükleri tarafından bildirilmiştir. Böylece fakülte kurulunu oluşturacak öğretim üyesi sayısı fazlası ile temin edilmiştir. Bu öğretim üyeleri 14 Nisan 1978'de Rektör Prof. Dr. Hakkı BİLGEHAN'ın başkanlığında toplanmış ve ilk fakülte kurulu olarak Prof. Dr. Muhiddin ALAM'ı dekan, Prof. Dr. Şükrü POSTACIOĞLU ile Prof. Dr. İrfan BAŞTUĞ'u senato üyesi olarak seçmiştir.

Fakülte Kurulunun önerisi ve Senatonun 09.05.1978 tarih ve 220 / 24 sayılı kararı ile Hukuk Fakültesinde aşağıdaki kürsüler kurulmuştur:

1- Hukuk Tarihi ve Roma Hukuku
2- Medeni Hukuk
3- Ticaret Hukuku
4- İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku
5- Medeni Usul Hukuku ve İcra İflas Hukuku
6- Anayasa ve İdare Hukuku
7- Ceza Hukuku ve Devletler Hukuku

Senato'nun 09.05.1978 tarih ve 220/31 sayılı kararı ile İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'ne bağlı "Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu" Hukuk Fakültesine bağlanmış, 06.06.1978 tarihinde Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesinden Prof. Dr. Turhan Tufan YÜCE naklen atanmış, 11.07.1978 tarihinde 1978-1979 öğretim yılında 200 öğrenci alınmasına karar verilmiş ve 03.10.1978 tarihinde Fakültenin öğretim ve sınav Yönetmeliği kabul edilmiştir. Prof. Dr. Kudret AYİTER'in ifadesine göre bu yönetmelik, çağdaş yönetmeliklerin en iyisidir.

HUKUK FAKÜLTESİNİN AKADEMİK TEŞKİLATI

Senato'nun 9 Mayıs 1978 tarihli kararı ile kurulan ilk 7 kürsü yukarıda belirtilmiştir. Bunlardan "Ceza Hukuku ve Devletler Hukuku Kürsüsü, Senato'nun 13.03.1979 tarihli kararı ile Ceza ve Ceza Yargılama Hukuku Kürsüsü ve Devletler Hukuku Kürsüsü olmak üzere iki kürsüye ayrılmıştır.

Fakülteye bağlı Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu'ndan başka Senato'nun 07.08.1979 gün ve 27 sayılı kararı ile öğretim süresi 2 yıl olan Adalet Yüksekokulu kurulmuştur. Yönetmeliği 11.12.1979'da kabul edilen bu okul, 1980-1981 öğretim yılında 100 öğrenci alarak öğretime başlamıştır.

Senatonun 28.04.1981 tarihli kararı ile "Devletler Hukuku Kürsüsü", "Devletler Umumi Hukuku Kürsüsü" ve "Devletler Hususi Hukuku Kürsüsü" olmak üzere iki kürsüye ayrılmıştır. Senatonun 30.06.1981 tarihli kararı ile de "İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Hukuku Kürsüsü", "Ticaret Hukuku Kürsüsü"ne bağlanmıştır.

1982 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlanmadan önce Ege Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin akademik yapısı şöyle idi:

Kürsüler

1- Hukuk Tarihi ve Roma Hukuku Kürsüsü
2- Medeni Hukuk Kürsüsü
3- Ticaret Hukuku Kürsüsü
4- Medeni Usul Hukuku ve İcra İflas Hukuku Kürsüsü
5- Anayasa ve İdare Hukuku Kürsüsü
6- Ceza ve Ceza Yargılama Hukuku Kürsüsü
7- Devletler Umumi Hukuku Kürsüsü
8- Devletler Hususi Hukuku Kürsüsü

Yüksekokullar

1- Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksekokulu
2- Adalet Yüksekokulu

HUKUK FAKÜLTESİ BİNASI

Fiili Kuruluşunu 14.04.1978 tarihinde tamamlayan Hukuk Fakültesi'nin Dekanlık, İdari hizmetler ve hazırlık çalışmaları için yere ihtiyacı vardı. İlk çalışmalar, İktisadı ve Ticari Bilimler Fakültesince tahsis edilen odalarda başlamıştır. Ancak 1978-1979 öğretim yılında başlaması planlanan öğretimin yapılacağı daha geniş bina alanlarına ihtiyaç vardı.

İzmir'de Mithatpaşa Caddesi Karataş Semtinde Kız Lisesi'nin Karşısında ve deniz kenarında özel yüksekokul binası olarak inşa edilen, daha sonra Adliye ve Devlet Güvenlik Mahkemesi olarak kullanılan 178 nolu bina,  Ege Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü tarafından kiralanmıştı. Enstitü, bu binanın ilk üç katını Hukuk Fakültesine tahsis etti. Binada mobilya, mefruşat diye hiçbir şey yoktu. Fakültenin de henüz bütçesi ve parası yoktu. Diğer fakültelerin hurdalıkları dolaşılarak bulunan kırık dökük sandalyeler ve masalar toplanarak onarılmak suretiyle sınıflar, bürolar ve çalışma odaları oluşturuldu. Fakülte bu koşullar altında 15 Kasım 1978 tarihinde sade bir törenle öğretime açıldı.

FAKÜLTENİN EGE ÜNİVERSİTESİNDEN KOPARILIŞI

Üniversiteleri ve bağlı kuruluşlarını yeniden düzenleyen 41 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 20 Temmuz 1982 tarihinde yürürlüğe girmesi ile Ege Üniversitesi ikiye bölünmüş ve Hukuk Fakültesi yeni kurulan Dokuz Eylül Üniversitesine bağlanmıştır. Böylece Ege Üniversitesi yaklaşık yirmi yıllık bir uğraş sonunda sahip olduğu Hukuk Fakültesi'nden yoksun kalmıştır.

http://web.deu.edu.tr/hukuk/hakkimizda/kisatarihce.htm
#1962
HUKUKİ VE MALİ YÖNLERİYLE ADİ ORTAKLIK

Tarifi

Adi Ortaklık Borçlar Kanunu'muzun 520. Maddesinde "Şirket bir akittir ki onunla iki veya ziyade kimseler, saylerini ve mallarını müşterek bir gayeye erişmek için birleştirmeği iltizam ederler.

Bir şirket, ticaret kanununda tarif edilen şirketlerin mümeyyiz vasıflarını haiz değil ise bu bap ahkamına tabi adi şirket sayılır." şeklinde tarif edilmektedir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulunan Borçlar Kanunu Tasarısı'nın 620. Maddesinde ise "Âdi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşmedir.

Bir ortaklık, kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa, bu bölüm hükümlerine tâbi âdi ortaklık sayılır." şeklinde tarif edilmektedir.

Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 2. Maddesinin 8. Fıkrasında ise konuya iş ortaklığı olarak yaklaşılmakta dır. Buna göre "İş ortaklıkları: Yukarıdaki fıkralarda yazılı kurumların kendi aralarında veya şahıs ortaklıkları ya da gerçek kişilerle, belli bir işin birlikte yapılmasını ortaklaşa yüklenmek ve kazancını paylaşmak amacıyla kurdukları ortaklıklardan bu şekilde mükellefiyet tesis edilmesini talep edenler iş ortaklıklarıdır. Bunların tüzel kişiliklerinin olmaması mükellefiyetlerini etkilemez."

Bütün bu açıklamalar ışığında Adi Ortaklığı " iki yada daha fazla şahıs ya da tüzel kişinin emeklerini veya mallarını ortak bir gaye için birleştirmeleri durumunda oluşan ortaklık " olarak tarif edebiliriz.             

1.  Hukuki Açıdan Adi Ortaklık

Adi Ortaklık,

- Borçlar Kununu'nun 520 – 541 maddelerinde
- Borçlar Kanunu Tasarısının 620 – 645 maddelerinde

Hüküm altına alınmıştır.
           
4734 Sayılı Kamu İhale Kanunu'nun 15.08.2003 tarih ve 25200 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 4964 sayılı Kanun'un 10. Maddesiyle değiştirilen Ortak Girişimler başlıklı 14. Maddesi de bu konuda hükümler içermektedir.

Buna göre :

Madde 14.- Ortak girişimler birden fazla gerçek veya tüzel kişi tarafından iş ortaklığı veya konsorsiyum olarak iki türlü oluşturulabilir. İş ortaklığı üyeleri, hak ve sorumluluklarıyla işin tümünü birlikte yapmak üzere, konsorsiyum üyeleri ise, hak ve sorumluluklarını ayırarak işin kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili kısımlarını yapmak üzere ortaklık yaparlar. İş ortaklığı her türlü ihaleye teklif verebilir. Ancak idareler, işin farklı uzmanlıklar gerektirmesi durumunda, ihaleye konsorsiyumların teklif verip veremeyeceğini ihale dokümanında belirtirler. İhale aşamasında ortak girişimden kendi aralarında bir iş ortaklığı veya konsorsiyum yaptıklarına dair anlaşma istenir. İş ortaklığı anlaşmalarında pilot ortak, konsorsiyum anlaşmalarında ise koordinatör ortak belirtilir. İhalenin iş ortaklığı veya konsorsiyum üzerinde kalması halinde, sözleşme imzalanmadan önce noter tasdikli iş ortaklığı veya konsorsiyum sözleşmesinin verilmesi gerekir. İş ortaklığı anlaşma ve sözleşmesinde, iş ortaklığını oluşturan gerçek veya tüzel kişilerin taahhüdün yerine getirilmesinde müştereken ve müteselsilen sorumlu oldukları, konsorsiyum anlaşma ve sözleşmesinde ise, konsorsiyumu oluşturan gerçek veya tüzel kişilerin, işin hangi kısmını taahhüt ettikleri ve taahhüdün yerine getirilmesinde koordinatör ortak aracılığıyla aralarındaki koordinasyonu sağlayacakları belirtilir.

Borçlar Kanunu'nun ilgili maddelerine göre taraflar doğrudan doğruya bir adi ortaklık kurabilirler, ya da bu ortaklık Ticaret Kanunu'nda belirtilen şirketlerin açık özelliklerini (Mümeyyiz vasıfları) taşımayan bir ortaklık ise bu ortaklık adi şirket sayılmaktadır.

Adi ortaklıklar tüzel kişiliğe sahip değillerdir. Ancak belli bir ticari unvanı kullanabilmektedirler.

Adi ortaklıkların tüzel kişiliği bulunmaması dolayısıyla ticaret siciline tescil ettirilme zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu husus ile ilgili olarak 01.04.2009 tarih ve 27187 sayılı Resmi Gazete'de, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın " İç Ticaret 2009/2" sayılı "Ticaret şirketlerinin tüzel kişiliği bulunmayan bir ortaklık yapısı ile işlettikleri ticari işletmelerin ticaret siciline tescili hakkında tebliğ" yayımlanmıştır. Bu tebliğ'in 3 maddesi hükümlerine göre "Tüzel kişiliği haiz ticaret şirketlerinin müştereken belli bir amacı gerçekleştirmek ve kâr elde etmek için kurdukları ve müştereken yönettikleri tüzel kişiliği bulunmayan ortaklıklar aracılığıyla işletilen ticarî işletmeler talep edilmesi hâlinde ticaret siciline tescil edilir." (Konu ile ilgili açıklamalar ilerleyen satırlarda yapılmıştır.)

Türk Ticaret Kanunu'nun 14/1 maddesinde "Bir ticari işletmeyi, kısmen dahi olsa kendi adına işleten kimseye tacir denir."  hükmü bulunmaktadır.                                                                     

Aynı maddenin 3 fıkrasında da "Bir ticari işletme açmış gibi, ister kendi adına, ister adi bir şirket veya her ne suretle olursa olsun hukuken var sayılmıyan diğer bir şirket adına (Ortak sıfatiyle) muamelelerde bulunan kimse, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslara karşı tacir gibi mesul olur. " denilmektedir.

Bu hükümler çerçevesinde adi ortaklığı oluşturan taraflar tacir niteliğindedirler.

http://www.aksisnet.com/diyalogmuhasebe/Kutuphane.asp?Diyalog=3181
#1963
Ertuğrul Özkök gazeteciliğin takip işi olduğunu en çok vurgulayan yayın yönetmenlerinin başında geliyor. Bence son derece önemli bir bir konu bu ve günümüzde gazetelerin en çok ıskaladıkları konuların başında da bu geliyor!

Geçenlerde internette gezinirken bir de baktım ki 1998 yılının Yüksek Askeri Şura kararlarının hemen ardından, Hürriyet Gazetesi, Sezai Şengün imzasıyla bir haber yayınlamış.

1998 yılının YAŞ toplantısında yüzü aşkın subay astsubay ordudan atılmış, üstelik içlerinde epey de abay rütbesinde subay var ama ne hikmetse ki, Hürriyet sadece tek bir Albay üzerinde odaklanmış. O albay kim mi peki?

Hani o YAŞ toplantısının hemen öncesinde bir medya grubunun Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden Türk miletine kakalamak istediği -özür dilerim- beş para etmez -tekrar özür dilerim- AİDS test malzemesini ve de rüşvet taleplerini elinin tersiyle iten Albay Aziz Hacıbektaşoğlu... Okuyalım mı haberi? 

Hadi okuyalım!

'Yüksek Askeri Şûra'nın önceki gün yapılan olağanüstü toplantısında aşırı dinci olduğu gerekçesiyle ordudan atılan Profesör Tabip Albay Aziz Hacıbektaşoğlu'nun, ana bilim dalı başkanlığı gibi bir göreve kadar yükseldiği öğrenildi. 

Askeri lise çıkışlı olan Hacıbektaşoğlu'nun Enfeksiyon Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı olarak görev yaptığı ve 3 yıldır istihbarat birimleri tarafından yakın takibe alındığı ortaya çıktı. Gülhane Askeri Tıp Akademisi istihbarat görevlilerinin 3 yıllık bir araştırmasından sonra Yüksek Askeri Şûra önüne getirilen Hacıbektaşoğlu'nun dosyası, komutanları bile hayret içinde bıraktı. YAŞ üyeleri belgeler üzerinde yaptıkları incelemeden sonra profesör unvanı alan Hacıbektaşoğlu'nu ordudan atma kararı verdi.'

(http://webarsiv.hurriyet.com.tr/1998/06/18/50238.asp

Ne enteresandır ki bu haber başka hiçbir gazetede yer almamış o dönemde! Kuşkusuz Hürriyet farkı bu!

Neymiş! Üç yıl boyunca GATA İstihbarat subayları istihbarat subayları istihbarat toplamış da falan filan! Madem adam sakıncalı, 3 yıl peşine düşmüşsün, neden tutuyorsunuz adamı o makamda, göndersenize şark tarafında bir revire veteriner olarak? Yapmadığınız iş mi sanki?

Şimdi, AKP -o dönemde FP- milletvekili Kemalettin Göktaş'ın 1998 yılında Meclis kürsüsünden seslendirdiği iddiaları tekrar hatırlatalım:

'Kartel medyası mensuplarından biri, yurt dışından, AIDS hastalığını teşhis etmek için test ithal ediyor. Tabiî, Türkiye'de, istedikleri ölçüde bunun pazarını bulamıyorlar. Düşünüyor bizim bu cin fikirli kartel medyasına mensup yöneticiler, bunun en iyi pazarı nerede olur, olsa olsa, ordumuzdur, Türk Silahlı Kuvvetlerimizdir, oraya bunu pazarlayalım diyorlar.

Tanesi 2,5 milyon, her askere bu yaptırılacak, orduya intikal eden her erimize ve diğer subaylarımıza yaptırılacak. Düşünün, 3 ayda bir 200 bin yeni asker intikal ediyor ve her 200 bin askere de, AIDS hastalığı var mı, yok mu diye bu test yaptırılacak.

Bu, İstanbul'dan birtakım profesörlerin raporlarıyla, Genelkurmay'ın yazısıyla beraber, ordudan atılan İntaniye Anabilim Dalı Başkanına geliyor.

40 tane testi de kendisine veriyorlar. Arkadaşımız, bu testleri, kendisi bizatihi yapıyor, arzulanan netice çıkmıyor; ama, tatmin olmuyor, İnternetten tarama yapıyor, Amerika'daki makalelere bakıyor; ilaç Amerika'dan ithal ediliyor. Amerika'da kullanılıp kullanılmadığına da bakıyor, Amerika'da kullanılmıyor, bir makale yazılmamış. 

Bunlar nerede kullanılıyor diye... Kendi yaptığı testlerde de olumlu netice çıkmıyor. Peki, bu nerede, hangi ülkelerde kullanılıyor diye araştırdığında görüyor ki, Tayland'da, Kolombiya'da, Venezuella'da kullanılıyormuş. Bunun dışında, olumsuz bir rapor yazmak suretiyle Genelkurmay'a görüş bildiriliyor. Arkasından, 50 testle beraber bunun yeniden kontrol edilmesi, yeniden olumlu rapor verilmesi isteniyor herhalde ki, yine aynı şekilde olumsuz rapor verilince, Genelkurmay'daki bir orgenaral kendisini makamına çağırıyor. 

Makamına çağrıldığında –tabiî ki hastane başhekiminden mutlaka izin alınması gerekiyor- hastane başhekimi de "önemli değil, gitme" diyor ve bunun neticesi olarak da, bu değerli subayımız, maalesef, ordudan atılmış oluyor. "Olsa olsa bu olabilir" diye, kendisi, kanaatini, bize bu şekilde açıkladı.'

(http://www.tbmm.gov.tr/tutanak/donem20/yil3/bas/b130m.htm)

Çok merak ediyorum, Hürriyet Gazetesi ve pek saygıdeğer Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök Beyefendi, 1998 yılında Hürriyet sayfalarından aşırı dinci ilan ettiği bu Albay'ı hiç merak etmedi mi? Neden bir muhabirini gönderip bu Albay'la röpörtaj yaptırmadı? Aşırı dinci olan bu albay, -üstelik profesör ve de bir de bölüm başkanını hiç merak etmediniz mi? Bu adam nasıl bir insandır, hangi aşırı dinci örgüte mensuptur? Aradan geçen bu 10 yıl içerisinde, devletin istihbarat örgütleri, bu albayın aşırı dinci örgüt bağlantılarını neden orataya koymuyorlar?

Al sana bir takip işi daha...Ey Türk medyası sen de uyuma! Bu olay büyük! Kaçırma!

Albay Dursun Çiçek için masumiyet karinesini hatırlatan beyefendiler, konu kimi kodamanların çıkarlarına çomak sokan, yargılanma hakkı bile bulunmayan albaylar olunca sessiz kalmayı yoksa mertlik mi sanıyorlar?

Yürüyün de ense traşınızı görelim!

Aydoğan VATANDAŞ / Haber 7
http://www.haber7.com/haber/20090810/Hurriyetin-YASta-AIDS-tetikciligi.php
#1964
İslam'ı göz ardı edebilir misiniz?

Lozan'da Türkiye, hiç olmazsa bu toprakların Müslüman halklarının bölünmesine yönelik emperyalist hesapların farkındadır ve Türkler ile Kürtler'in Müslümanlığından yola çıkarak bir bütünlük tezi savunur.

Ben diyorum ki:

Lozan sonrasında, orada savunulan bu bütünlük tezi terk edildi ve başka bir format üzerinden bütünlük tezi kurgulanmaya çalışıldı.

Ben diyorum ki:

80 küsur yılda yapılan, maalesef Türkiye'yi, Lozan'da İtilaf devletlerinin arzuladığı noktaya getirmiştir.

Şimdi Türkiye, etnik aidiyetlerin bu ölçüde ortaya çıkması karşısında Lozan'daki tezini bile savunacak durumda görünmüyor.

Gülay Göktürk, Türkler'le Kürtler'in ilişkilerinde İslam herhangi bir ortak duygu zemini oluşturmuyor mu demek istiyor?

Ya da İslam var ama çok az mı demek istiyor?

İslam hiç dikkate alınmasın mı demek istiyor?

Böyle ortak payda bilmem ne, toplumlar için bunların anlamı yok mu demek istiyor?

Şöyle bir soru üzerinde düşünsek:

Hiçbir ortak paydamız yoksa demokrasi ve özgürlükler etnik aidiyet duygusu bilenmiş bir topluluğu diğeri ile neden bir arada tutsun?

Neden ayrı bir toprak parçası içinde kendi özgürlük ve demokrasi düzenini inşa etmeyi tercih etmesin?

Akrabalıklar... Evlenmeler, birbirine karışmalar var...

Peki, bunlar nasıl var olmuş?

Yani diyelim Türkler ya da Kürtler, neden Hristiyan toplumlarla evlilikler yapmıyor da birbiri ile evlilik yapıyor?

Bunda da İslam'ın sağladığı iklim yakınlığı yok mu?

Bizi petrol ya da doğalgaz boru hatları bağlasın ama İslam bağlamasın...

Bu mudur?

"İslam'ın bu topraklar için stratejik anlamı" ifadesini kullandım. Bir iman olayı değil burada bahsettiğim. Bir sosyal gerçeklik...

Diyorum ki askere ve CHP'ye:

İslam'ı bir iman olayı ya da sistem yapılanması olarak dışlayabilirsiniz ama Türkiye'yi seviyorsanız onun bu topraklar için stratejik değerini görmezden gelemezsiniz.

Sormak isterim Göktürk'e:

Siz bu ülkeyi yönetiyor olsanız, toplumsal sorunların değerlendirilmesinde İslam aidiyetini nereye koyardınız?

Türkiye 80 yıldır toplumun İslam aidiyetini ne yapacağını tartışıyor.

Devlet toplumun "Türk kesimi" ile bile nizalı hale gelmiş.

Ama bilincin derinlerinde bir yerde de hâlâ Türkiye'nin Müslüman bir topluma dayandığı, Türkiye coğrafyasının İslam coğrafyası içinde yer aldığı, Türkiye'nin Afrika'nın kuzey batısından Çin Seddi'ne kadar olan alandaki İslam toplumlarıyla bir tür hukukunun bulunduğu notu var.

Türkiye, tamamen İslam aidiyeti ile bağlantılı olan bu alakayı önemsememeli mi?

Bu alakanın Türkiye'ye zararlı olduğunu mu düşünmeli?

Şu anda, "Türkiye'nin stratejik derinliği" denen şey, bir boyutu ile Türkiye'nin üç kıtanın kesişme noktasındaki sırf jeopolitikten kaynaklanan konumu ile bağlantılı ise diğer boyutu da bu büyük coğrafyadaki "kültürel-tarihi" klişesi altında ifade edilegelen İslam ortak paydasının üzerine oturmuyor mu?

Daha önce yazdım:

Lozan'da İngiltere, kendisini "En büyük İslam devleti" diye niteliyor ve mukaddes emanetlerin Osmanlı'nın elinden alınıp, Suudiler'e verilmesinin sözcülüğünü yapıyor.

Geçenlerde Putin de Rusya'yı "En büyük İslam devletlerinden biri" olarak niteledi.

Acaba niye yapıyorlar bunu?

Amerika, Avrupa, Rusya, kendilerinin odak olduğu enternasyonaller kurmaya çalışıyor.

İslam dünyasına yönelik olarak ise dezentegrasyon politikaları izleniyor.

Ben, İslam toplumlarındaki "ümmet bilinci"nin zaafa uğratılması, hatta tahrip edilmesinin, bu coğrafyaya yönelik en büyük emperyalist politika olduğunu düşünüyorum.

Türkiye Cumhuriyeti politikalarının "ümmet bilinci"ni aşındırmaya yönelik olması hangi çıkara hizmet etmiştir?

Osmanlı'nın, bütün İslam coğrafyasındaki izlerinin silinmesi politikası, Osmanlı coğrafyasını, yani İslam coğrafyasını parçalayıp yutmaya yönelikti.

Bizdeki Batıcı aydınlar gibi, İslam ülkelerindeki Batıcı aydınlar bu zokayı yuttular ve bu coğrafya, çözülmeyi hâlâ durduramadı.

Son operasyonlardan birisi Türkler ve Kürtler'e karşı yürütülüyor.

Benim söylediğim "Bu oyunu bozalım"dır. "Farklılıklarımızı derinleştirmek değil, ortaklıklarımızı besleyelim"dir. "İslam bu noktada ihmal edilmez bir değerdir" düşüncesidir.

Bu konuları ileride yine yine yazmak gerektiğini düşünüyorum.

Ama burada "İslam etnik çelişkiyi çözüyorsa diğer çelişkileri de çözmek için manivela olarak kullanılabilir mi" sorusu ile ilgili kısa bir şey söylemem lazım:

İslam, etnik soruna ilişkin söz söylerken devlete veya Türkler'e "Dilediğini yapabilirsin", Kürtler'e de "İslam kardeşliği adına her şeye razı ol" demiyor.

Bunun gibi, patron-işçi arasındaki çıkar çelişkisinde, patrona "Kafana estiği gibi davran", işçiye de "Daha uzatma, İslam kardeşliği adına razı ol" demez. İslam halkın afyonu değildir.

İslam devlete de herhangi bir etnik gruba da güç sahibi herhangi bir insana da sahip olduğu her şeyin emanet olduğunu ve asla zulme yönelmemesini duyuruyor. İslam insandan zalimin hasmı olmasını bekliyor.

İslam'ın belirleyici olduğu bir toplum vasatında, Türk'ün Türk'e, Kürt'ün Kürt'e zulmü de meşru değildir.

Son söz: Sağlıklı bir İslam toplumunda Şemdin Sakık'a Kürt olan babası da haksızlık yapamazdı.

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/76019-turk-ve-kurtler-in-lozan-daki-amaci-haberi.aspx
#1965
MHP lideri Devlet Bahçeli'nin Kürt açılımına karşı ürettiği sert siyasette kongrenin izlerini görmek mümkün. Koltuğunu tehlikeye sokacak düzeye erişmese bile Bahçeli'ye parti içinde itirazların olduğu biliniyor. Birkaç ay önce eski Bayındırlık Bakanı Koray Aydın olağanüstü kongre için hatırı sayılır oranda imza toplamayı başardı.

MHP yönetimi bu talebi kabul etmedi, imzalara itiraz etti, konu mahkemeye taşındı, yargı 'kongreye gerek yok' kararı verdi.

Aydın'ın sonbahardaki kurultayda şansını tekrar deneyeceği kesin. MHP kongresi tek adaylı olmayacak. Aydın'ın delegeden alacağı oy Bahçeli'nin canını sıkabilir. Bahçeli'den Oktay Vural'a kadar MHP sözcülerinin sert üslubunun kongreyle ilgisi olduğunu düşünüyorum.

Burada Oktay Vural'a ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Son günlerdeki açıklamalarıyla Vural ağzını iyice bozdu. Vural'ın bu ağır üslubu bana Bahçeli'nin yıllar önce 'Bir MHP'li devlet başkanının aleyhinde konuşmaz' çıkışını hatırlattı. Basın mensuplarıyla bir araya gelen Bahçeli'ye MHP'nin seçilmesine katkı verdiği Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in performansını sormuştum. Cevabı yukarıda 'milliyetçilerin devlet başkanlarının aleyhinde konuşmayacağını' söylediği cümlesi oldu. Gerçekten de MHP sözcüleri Cumhurbaşkanı Sezer'in milliyetçi siyasetle örtüşmeyen davranışlarına bile sessiz kaldı.

Cumhurbaşkanı Gül'ün sözleri eleştirilebilir, devlet başkanlarının söyledikleri de kritik edilebilir. Ancak Cumhurbaşkanı'na 'Sen Bizans tekfuru musun?' diye soracak kadar ağır üslup kullanmak değil MHP'ye, hiçbir partiye yakışmaz. Ayrıca Güroymak'ın eski adı Norşin'i kullanmakla İstanbul'u Konstantinopolis yapmak arasında çok fark var. Oysa Vural Norşin'i MHP'de en iyi bilmesi gereken isim. Çocukluğunda Norşin'i çok duymuş olmalı.

Dün Ankara'nın gündemi demokratik açılımdı... Başbakan Erdoğan, duygusal konuşmasında açılım siyasetini bir adım öteye taşıdı. Açılım çalışmalarını hükümet adına yürüten İçişleri Bakanı Beşir Atalay siyasi partilerden randevu talep etti. Gelin görün ki CHP ve MHP henüz içeriği bilinmeyen bir çalışmaya baştan tepki göstererek 'biz yokuz' dedi. Her iki muhalefet partisi de Atalay'ın randevu talebine olumsuz yanıt verdi. AK Parti hükümeti bugüne kadar muhalefet tarafından sürekli 'uzlaşma aramıyor, tek başına hareket ediyor' diye eleştirilmişti.

AK Parti istiyor ki çözümü amaçlayan eylem planının altında sadece iktidarın değil muhalefetin de imzası olsun... Bu, çözümü de kolaylaştırır. Görüşlerini genellikle yazılı açıklama yaparak kamuoyuna duyuran Bahçeli, dün medyanın karşısına çıktı ve 'MHP hiçbir şekilde bu oluşumun içinde olmayacak. Oynanan oyun, okyanus ötesinde yazılan ve Başbakan Erdoğan'a biçilen küresel rolden başka bir şey değildir.' dedi.

Kapıları kapatırken, demokratik açılımın adresini okyanusun ötesi diye gösterdi. Açıkça ABD'yi işaret etti. Siyasette bir olayın arka planı izah edilirken komplo teorilerine sıkça başvurulur. Ancak iktidarı hedefleyen partilerin liderleri ispatlayamayacağı sözleri dikkatli kullanmaya özen gösterir. Acaba Kürt açılımın kaynağını okyanusun ötesi şeklinde açıklayan Bahçeli'nin elinde bu iddiasını belgeleyecek veriler var mı? Eğer varsa kamuoyu ile paylaşması gerekmiyor mu?

CHP'nin 'Biz yokuz' demesini anlamak mümkün. Bu partinin siyaseti itiraz üzerine kurulu. Her şeye itiraz, kendileri dışındaki herkese itiraz. Köprüye itiraz, altgeçide itiraz, aklınıza ne geliyorsa... CHP'nin en iyi bildiği karşı çıkmak. İcraatlara, reformlara karşı çıkmak geleneksel siyasetin gereği... Çözüme itiraz etmek için bunun AK Parti'den gelmesi yeterli gerekçe. Bir başka sağ parti olsaydı da durum değişmezdi. Sadece son olayda değil; CHP, çözümün değil sorunun parçası olmaya dünden aday bir parti. Öteden beri sürekli 'uzlaşma' çağrıları yapan CHP ve MHP'nin yakıcı soruna çözüm aranırken 'biz yokuz' diyerek kapılarını kapatması doğru siyaset midir? Cevabı tarih verecek...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=879489&title=chp-ve-mhp-neden-yok
#1966
Hükümetin Güneydoğu'da akan kanı durdurmaya yönelik adımlarına MHP ve CHP şiddetle karşı çıkıyor. Bu karşı çıkışın altında iki sebep yatıyor. Birincisi ideolojik. MHP'yi bu kategoride değerlendirmek mümkün.

İkincisi yani CHP'nin karşı çıkışının arkasında da statükonun değişmesinden duyulan rahatsızlık yer alıyor. Daha önce de yazmaya çalıştığım bir konu bu. Derin devletin siyaseti dizayn etmek için elinde tutacağı en önemli argümanlardan birisidir Güneydoğu'daki terör. Şiddetin şiddeti doğurması ve eli sopalı devletin var olabilmesi için PKK terörü hayati önem arz ediyor. Şiddetten vazgeçmiş bir Güneydoğu Türkiye'de neleri değiştirir? Bu soruya vereceğiniz cevap CHP'nin bu işe karşı çıkış sebebini de açıklayacaktır.

Bütün önerileri bir tarafa bırakarak muhalefetin ne önerdiğine bakalım. Yani MHP çözüm için ne öneriyor? CHP çözüm için ne öneriyor? Birbirinin aynısı iki sorunun tek bir cevabı var o da hiçbir şey. Bu, çözmem de çözdürmem de anlayışından başka bir şey değil. MHP'nin konuya ideolojik olarak yaklaşıp hükümetin çözüm önerilerine karşı çıkması haklı olmasa da açıklanabilir bir durum. Neticede MHP, 'devlet kimseyle pazarlık yapmaz, devlete zorla kimse bir anlayış kabul ettiremez' anlayışını benimsiyor. Demokratik devletler için pek anlaşılır bir durum olmasa da MHP'nin yaslandığı ideolojik kültüre uygun bir anlayış bu. Üstelik Güneydoğu'daki olaylar, gerginlikler özellikle batı şehirlerinde bu partinin oylarının artmasına neden oluyor. 29 Mart yerel seçimlerinde bunu somut olarak görmek mümkün oldu.

Peki CHP niye çözüme karşı çıkıyor? Statükonun partisi CHP'ye böyle bir soru sorulması bile anlamsız. Çünkü statükonun, mevcut yapının devam etmesi için şu anda yaslandığı neredeyse tek gerekçe PKK terörü. Onun bitmesi demek paradigmanın tam anlamıyla iflas etmesine neden olabilir. Türkiye Cumhuriyeti'nin otoriter yapısını devam ettirebilmesi, yüksek bürokrasinin elindeki gücü kaybetmemesi için böylesine bir krize ihtiyaç var. PKK, Ergenekon'un kontrolünde bir örgüt müdür bilemem; ama onun varlığı derin devletin hayatiyetini sürdürmesi bakımından çok önemli. Örgütün de böyle bir görev üstlendiği ortada.

Eğer PKK terörü ve Abdullah Öcalan olmasaydı Ana-sol D hükümeti kurulamazdı. Eğer PKK terörü olmasaydı Aktütün, Dağlıca gibi eylemlerle iç siyaseti dizayn etme girişimleri yapılamazdı. Eğer şehit cenazeleri olmasaydı cenaze törenleri hükümet aleyhtarlığının odak noktası olmazdı. 1984 yılından bu tarafa PKK terörü sayesinde siyasetin nasıl etki altına alındığını saymaya başlasak bu sütunlar yetmez.

Gerek MHP olsun, gerekse CHP maalesef 'dokunmayın Kürt sorunuma' noktasındalar. Önerdikleri hiçbir şey yok. Devlet erkini kullananlar bugüne kadar o bölgede bildiği bütün metotları denedi. Sıkıyönetim ilan etti, yıllarca olağanüstü hal ile yaşadı bölge halkı. Devlet, sindirerek hizaya getirme yolunu çok denedi. Ama değişen hiçbir şey olmadı. CHP'nin bu konuda söyleyeceği ve yapacağı hiçbir şey yok. Çünkü o statükonun partisi. Ama Türkiye'yi sevdiğini söyleyen MHP'nin çözümün bir parçası olması gerekmiyor mu? Çünkü bu bir Türkiye meselesidir, AK Parti meselesi değil. Türkiye'deki partiler ve güç merkezleri kan üzerinden yapılan siyaseti artık bitirmeliler.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=879482
#1967
.............. CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA



MÜŞTEKİ                                           : ...................
                                                        Adres:............
                                                        Vergi No

VEKİLİ                                              : Av. .............. (Tc Kimlik No:..............)
                                                        Adres:...........

ŞÜPHELİ                                            : ....................
                                                         Adres:..............

KONU                                                : Şüphelinin karşılıksız çek keşide etmek suçundan cezalandırılması talebidir.


AÇIKLAMALAR

1- Şüpheli; ....... Bankası ......... Şubesinde bulunan ............. numaralı çek hesabından 27.03.2008 keşide tarihli, 3000,00 TL bedelli bir adet çek keşide etmiştir.

2- Çek süresinde bankaya ibraz edildiğinde karşılıksız olduğu görülmüş, çekin arkasına karşılıksız olduğuna dair şerh düşülmüştür.

3- Çek bedeli ödenmemiştir. Karşılıksız çek keşide etmek suçunu işleyen şüphelinin cezalandırılması için sayın savcılığınıza başvurmak zarureti hasıl olmuştur.

HUKUKİ SEBEPLER                                : 3167 sayılı kanun ve ilgili mevzuat.

DELİLLER                                            : Suça konu çek, banka kayıtları ve her türlü kanuni delil.

NETİCE VE TALEP                                 : Yukarıda arz ve izah ettiğimiz sebepler dolayısıyla şüphelinin karşılıksız çek keşide etmek suçundan cezalandırılmasını vekaleten arz ve talep ederiz......./...../2009
                     

                                                                                                                                             Davacı Vekili
                                                                                                                                             Av. ................



EKLER
1- Çek fotokopisi.
2- Vekaletname Sureti.
#1968

.............. NÖBETÇİ ASLİYE TİCARET MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞINA


İHTİYATİ HACİZ TALEP
EDEN DAVACI                                    : ...................
                                                        Adres
                                                        Vergi No

VEKİLİ                                              : Av. ..............
                                                        Tc Kimlik No:

DAVALI                                             : ....................
                                                         Adres

KONU                                                : İhtiyati haciz talebidir.


AÇIKLAMALAR

1- Davalı; .............. vade tarihli (çekler için: "keşide tarihli") ............. TL bedelli bir adet bonoyu (veya "çek") düzenlemiştir.

2- İşbu bono vadesi geldiği halde ödenmemiştir (veya çekler için: "İşbu çek süresi içinde muhatap bankaya ibraz edildiği halde karşılığı ödenmemiş ve karşılıksız olduğu çekin arkasına şerh edilmiştir.").

3- Alacağımız bir rehinle teminat altında olmadığı gibi, borçlunun mallarını kaçırma tehlikesi mevcuttur.

4- Bu nedenle sayın mahkemenizden ihtiyati haciz talebinde bulunmak zorunluluğu doğmuştur.

HUKUKİ SEBEPLER                                : TTK ve ilgili mevzuat.

DELİLLER                                            : Bono (veya çek) aslı.

NETİCE VE TALEP                                 : Yukarıda arz ve izah ettiğimiz sebepler dolayısıyla davalı borçlunun; menkul ve gayrimenkul malları ile 3. şahıslardaki hak ve alacaklarının ihtiyaten haczine, mahkeme masrafları ve vekalet ücretinin davalı üzerinde bırakılmasına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederim....../...../2009
                     

                                                                                                                                             Davacı Vekili
                                                                                                                                             Av. ................



EKLER
1- Bono (veya çek) aslı.
2- Vekaletname Sureti.
#1969
Emekli büyükelçi Ümit Pamir, Kürt sorununun çözümü için önce bir referandum yapılmasını önermiş. Böylece Kürtlerin 'ayrılık' isteyip istemediğini öğrenebilecek, sonuca göre de bir yol haritası geliştirebilecekmişiz.

Türkiye bence bu aşamayı çoktan geçti. Türkiye Kürtlerinde 'ayrılmak' diye bir düşünce yok. Niye olsun ki? Eşit yurttaşlar olarak özgürce yaşadıkları, AB üyeliğini almış, etnik, dinsel ve düşünsel çeşitliliği zenginlik olarak benimsemiş, iç düşman paranoyasından kurtulmuş, komşularıyla dostça geçinen ve müreffeh bir Türkiye'den neden kopmak istesinler? Ayrıca, Kürtlerin çoğu bilir ki 'ayrı' bir devlette Kürt milliyetçileri 'tek parti, tek lider' sultası altında şimdiki Türkiye'den kat be kat daha dayanılmaz bir rejim yaratacaklardır.

Bırakın bağımsızlık talebine varan bir yaklaşımı, Kürt milliyetçiliğini siyasi kimliğinin ve mücadelesinin merkezine yerleştiren DTP çizgisindeki partilere Kürtlerin ancak üçte biri oy veriyor yıllarca. Bir arada yaşamak isteyen Kürtlerin temel talepleri belli: 'tanınma ve katılım'. Özgürlükçü demokrasi ve evrensel insan hakları standartları çerçevesinde çözülmesi işten bile olmayan talepler bunlar.

Mevzumuza dönersek; bırakın Kürtlerin çoğunluğunu, PKK bile bugün ayrılmaktan yana değil. Bunun siyaseten gerçekçi bir hedef olmadığını biliyorlar. Gerçekçi değil, çünkü sadece 'Türk devleti' direnmiyor bu fikre, Kürtlerin çok büyük çoğunluğu da sıcak bakmıyor.

Yani gündemde 'ayrılık' yok. Kürt sorununu çözen bir Türkiye 'küçülmeyecek'; aksine bölge ve dünya düzleminde daha da güçlenecek. Ama yurttaşlarını ezmek için değil, zenginleştirmek, özgürleştirmek ve güvenlikli kılmak için kullanacağı bir güç olacak bu.

Ama bazılarının anladıkları bu değil 'güçlü Türkiye'den. Onlara göre 'güçlü devlet' halkına giyeceği kıyafeti, konuşacağı dili, inanacağı dini dayatabilen bir devlet. Anlamadıkları, böyle bir devletin dünyada da Türkiye'de de miadının dolduğu, böyle bir devlete Türk'ün de Kürt'ün de razı olmadığı...

'Kürtlerin ayrılması' konusunda 'Türk devleti'nin bir kanadı ve onun kimi sivil uzantılarının farklı planlarının olduğunu düşünüyorum. Kürt sorununu çözme adına daha da demokratikleşen, çoğullaşan, çevresiyle ve dünya ile barışan bir Türkiye'de 'eski düzen' devam edemeyecek, kitleler korkularla manipüle edilemeyecek, birileri kolaylıkla 'iç düşman' ilan edilemeyecek, otoriter devlet aygıtı kolayca meşrulaştırılamayacak.

Dolayısıyla 'eski düzen'in bekçileri 'uyanık'; iktidarlarını yıkacak demokratik bir çözüm yerine Kürtlerden 'arındırılmış' bir Türkiye'nin kendileri için daha 'hayırlı' olacağını düşünüyorlar. Kürtlerin varlığı 'Türk ulus-devleti'ni sulandırıyor bunlara göre. Dolayısıyla yapılması gereken; ya Doğu'daki ve Batı'daki Kürtleri tümüyle Kuzey Irak'a sürmek veya, bu olmuyorsa, Doğu'daki bir bölgeyi bunlara verip kurtulmak. Geriye kalan yerlerde de 'eski düzen'e devam etmek...

Bazılarının kafalarındaki ideal çözüm böyle bir şey. Bunu açık açık dillendirmekte zorlanıyorlar. Daha önce de yazdım; Türkiye'de bir 'küçük Türkiye' lobisi var. Bunlar demokratik, çoğulcu ve AB üyesi bir Türkiye yerine 'küçülmüş bir Türkiye' istiyorlar.

Nedensiz değil bu tercih. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, dar, homojen, merkezi bir 'ulus-devlet' anlayışının ötesine geçecek. Yani, farklı dilden, kimlikten, düşünceden insanlar çoğulcu bir demokratik nizamda özgürce yaşayacaklar. Ama bu yıllardır kurulan 'vesayet' rejiminin de, vesayet bekçiliğinin de sonu anlamına geliyor.

Dolayısıyla 'bekçiler'in kafasındaki şu: 'Devletin dönüşümüne izin vermektense bölünmüş, küçülmüş ve fakat etnik ve ideolojik duruluğuna dokunulmamış bir Türkiye yaratmak'. Yani rejimi ve rejim üzerindeki vesayetlerini, ayrıcalıklarını korumak adına 'geri çekilerek' yani 'küçülerek', ayrıcalıklarını sürdürebilmek.

Kürtler ayrılmaktan yana değil, peki ya Türkler? 'Küçülmüş Türkiye lobisi'ne dikkat! Kürt açılımına karşı çıkan kimi milliyetçi kesimlere de soruyorum: 'Siz de mi küçülmüş Türkiye lobisindensiniz?'

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=879115&title=ya-kurtler-ayrilmak-isterse
#1970
Gülay Göktürk'ün pazar günkü ikinci yazısı... Kürt meselesi ile ilgili benim "İslam eksenli" değerlendirmeme cevabı... Şu başlıklarla ifade edilebilecek bir geniş tartışmayı gerekli kılıyor:

1-İslam, Türkiye için birleştirici bir aidiyet midir?

2-Sistem, başından beri "Türklük vurgusu" yerine İslami aidiyeti besleyici bir politika benimseseydi bu sorunda nasıl bir gelişme görülürdü?

3-İslam toplumlarındaki dini ve etnik ayrışmalarda devreye giren emperyalist politikaların etkisi...

4-İslam hem İslam ülkeleri hem de insanlık planında daha genel anlamda sorun çözücü bir disiplin olarak kabul edilebilir mi?

5-Amerika'da örneği görülen demokrasi ve özgürlükler sistemi nasıl işliyor, ideal bir sistem yapılanması olarak bakılabilir mi ve tüm dünya için örnek teşkil eder mi?

6-Laiklik, Türkiye'de pozitif-negatif anlamda nasıl bir sosyal fonksiyon icra etti?

7-TSK ve CHP'ye "İslam'ın Türkiye için stratejik anlamı üzerine bir kere daha müzakere kapısı açması" çağrısı tehlikeli sularda kulaç atmak mıdır?

8-İslam, birleştirici bir aidiyet misyonu taşıyorsa, İslam toplumları arasındaki kavgalar neyin nesidir?

Şu sıraladığım paragrafların her birisinden bir makale çıkar. Ya da her bir paragraf, kitap derinliğinde tahlil edilebilir.

Nasıl yapmalı?

Konu Kürt meselesi güncelliğinde ele alındığı için belki şuradan başlamalı.

Benim söz konusu yazım, askere ve CHP'ye "İslam'ın Türkiye için stratejik anlamını yeniden müzakere çağrısı" niteliğindeydi.

Bu çağrıda bir ironi bulunduğu açıktı. Yazının girişinde de zaten "çarpıcı bir çağrıda bulunma dileği" vardı.

Neden?

Çünkü sistemi CHP kurdu, asker de koruma kollama misyonunu üstlenmiş bulunuyor.

Toplumun Müslüman karakterini en çok gözardı ettiği farz edilen iki kuruma biz "İslam'ı yeniden değerlendirin" çağrısı yapmış oluyoruz.

Öyle bir Türkiye söz konusu ki, toplumun Müslüman çoğunluğu, hakim sistemin İslam'a karşı tavrından rahatsız.

Zaman zaman yazdım: "İslam olmasaydı; diye bir ihtimal düşünüldüğünde nasıl sonuçlar doğardı?" konusunu irdeledim.

Durum şu:

Türkiye'de İslam var. Bin yıldır var. Ve İslam'ın, bu ülkedeki farklı etnisitedeki toplumların kaynaşmasında herhangi bir rolünün bulunmadığını söylemek, sanırım Gülay Göktürk için de söz konusu değildir.

O zaman soracağımız soru şu:

1-Bu entegrasyonda, İslam'ın etkinliği ne kadar?

2-İslam'ın azaltılması, toplumdaki ortak aidiyet duygusunu da azaltır mı?

3-İslam'ın azaltılması başka aidiyetlerin öne çıkmasına yol açar mı?

Kürtler'in içinden İslam alanında iyi âlimler yetişmiştir. Onlar da bilir ki, İslam, etnik gerçekliği ve dillerin farklılığını kabul eder, hatta Allah'ın bir ayeti olarak sayar, onun zorla değiştirilmesini yani asimilasyonu fıtrata müdahale kabul eder ve reddeder. Yani onlar, Müslüman olmakla Kürtlük aidiyetinin kaybolmadığını bilirler. Sorun nerede?

1-Farklı bir etnisite olan Türklüğün, Kürtlük yerine ikame edilmesi politikasında...

2-Ve bunu yaparken, diğer ortak paydanın aşındırılması, en azından ihmal edilmesi, azaltılması politikasında...

Türkiye, Amerika gibi 2 asır önce, çok farklı aidiyetlerdeki göçmen toplulukların kurduğu bir ülke olsaydı, nasıl sonuç vereceği yine tartışmalı da olsa, belki başka çözüm formülleri üzerinde düşünülebilirdi.

Amerika, bu iki asır içinde bazı uygarlıkların kökünü kazıyarak, bazı yerli toplulukları yok ederek, uzun süre Afrika kökenlilere kan kusturarak, iç savaşlar yaşayarak bugünlere geldi. Neyi ne kadar başardı? Amerika bir özgürlükler ve demokrasi ülkesi mi? Ekonomik güç odaklarının kontrolünde özgürlükler ve demokrasi nasıl işler? Bunları hep tartışmak lazım. Huntington, bugün, "Biz kimiz?" diye yazıyor? WASP'a karşı hispanik yükselişi, Amerikan birliğine karşı bir tehdit olarak algılıyor. "Savaşlar Amerikalı'da bayrak ve kimlik duyarlılığını besliyor" diyor. Ben de soruyorum: Amerika'yı ve Batı toplumlarını fazla idealize etmiş olmuyor muyuz?

Fukuyama, Tarihin Sonu-Son İnsan'ında liberal-kapitalist yapı içinde insanın belirli gelişmeler sağladığını, ancak ruh doyumsuzluğunun sürdüğünü yazıyor.

Türkiye Amerika değil.

Türkiye 6 asır üç kıtada onlarca farklı kültür ve etnik grubu yöneten Osmanlı bakiyesi bir ülke.

Osmanlı'nın son yüzyılı ise, ona yönelik çözücü emperyalist politikaların uygulandığı bir yüzyıl.

Emperyalist çözücü politikalar...

Bu dinamiği göz ardı etmemek lazım.

Önce gayrimüslim unsurlar üzerinde, sonra Müslüman unsurlar üzerinde çalışılmış...

Yani Osmanlı'nın çözülüşü üzerine sistemin problemleriyle alakalı çok şey söylenebilir ama emperyalist güçlerin çözücü çalışmaları göz ardı edilerek yapılacak bir değerlendirme de eksik olur.

Bunu belki, sadece Osmanlı coğrafyasında son yüzyılda yaşananlar bakımından değil, tüm Ortadoğu'da yaşanan ve Göktürk'ün "Müslümanlar'ın birbiriyle çatışması" diye gördüğü olaylar açısından da değerlendirmek lazım. "Saddam İran'la savaşırken kimin piyonu idi, sonra ne oldu?" sorusu sorulmadan "İran'la Irak çatıştı, bu da İslam dünyası denen hadisenin problemli yapısını ortaya koyar" deyip işin içinden çıkılabilir mi?

Yarın devam edeceğim.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/75946-turkiye-ve-islam-iliskisi-ahmet-tasgetiren-makalesi.aspx
#1971
Sayın Baykal, Bu sayfalarda, genelde güncel siyasetin dışında kalan konular ele alınmaktadır.

Bugün bu kurala uymayacağım.

Bu satırları okumak inceliğinde bulunursanız nedenlerini anlarsınız.

Bildiğiniz gibi Batı toplumlarının başarılarının temelinde yatan en büyük özellik "dia" toplumu olmaları, diyalog ve diyalektiğin nimetlerinden yararlanmalarıdır. "Yaşamda ve Avrupa kültürünün oluşmasında en önemli şey, der Edgar Morin, çeşitliliklerin, çelişkilerin, yarışların, bütünleyiciliklerin verimli buluşmaları, yani onların diyalogudur."

Gerçekten sağlıklı toplumun önkoşuludur, alt yapısıdır, diyalektik, diyalog.

Doğu toplumlarının başarısızlıklarının temelinde yatan en büyük özellikleri ise "mono" toplumu olmaları, diyalog ve diyalektiğin nimetlerinden yararlanamamalıdır.

Sağlıksız toplumun alt yapısıdır, diyalektikten, diyalogdan yoksunluk.

Bugünlerde sağlıksız toplumun bu alt yapısının çarpıcı bir örneğini yaşıyor Türk halkı.

Sayın Baykal,

Sınıf arkadaşlarım benim eş düzeylerim ve eş değerlerimdir. En yakınlarımdır. Pençelerini gösterdiklerinde bile onlara kızamam. Dostça yaklaşırım. "Sen" diye seslenirim, hep.

Görüşlerinden ötürü insanlara zaten kızılmaz ki!

İnanın düşüncelerimden dolayı, ilkel olma pahasına, bana sövenler bile beni kızdırmayı başaramadılar, bugüne dek.

Ama siz, üzülerek belirteyim ki, bir ölçüde başardınız, bunu. Hem de yasal (meşru) bir Partinin Başkanıyla T. C. Başbakanının görüşmesinin teroristlerle pazarlık anlamına geldiğini söyleyerek başardınız.

Bu yüzden size "siz" diye seslenmek gereğini duyuyorum.

Çünkü ben üzüldüğümde insanlara böyle seslenirim.

Sınıfımızın en yakışıklıları, Türkçeyi en güzel konuşanları arasındaydınız. Hâlâ da öylesiniz.

Onlarca yıldır siyasettesiniz. Siyasetin kirletemediği bir Genel Başkansınız.

Dost da, düşman da biliyor, bunları.

Bu niteliklerinizle sınıf arkadaşınız olarak sizinle her zaman kıvanç duydum.

Dahası siz, sadece sıradan bir (ana) muhalefet partisinin Başkanı da değilsiniz.

Cumhuriyeti kuran, Cumhuriyetle yaşıt, Türkiye'nin en eski Partisinin başındasınız.

Üstelik Atatürk'ün yerinde oturuyorsunuz.

O Atatürk ki, "çağcıl uygarlık düzeyini aşma" amacını gerçekleştirmek için yola çıkmış; çalınmış yitik yüzyılları devrimlerle kısaltıp kazanmaya çabalamış; demokrasinin ön koşullarını yaratmıştı. "Cumhuriyeti biz kurduk. Gelecek kuşaklar demokrasiyi gerçekleştirmeli" diyordu.

Bu, bir dilek değil, hepimiz için, özellikle kendi Partisinin mensupları için bir buyruktu.

Atatürk devrim yapmanın mantığını çok iyi biliyordu: "Halka karşın halk için".

Demokrasinin mantığını da çok iyi biliyordu: "Halk tarafından halk için". 

Denedi. Ama başaramadı.

"Önce halkı yetiştirelim. Sonra demokrasiye geçelim" dedi yazıklanarak.

Kucağında büyüttüğü, üzerine onca titrediği Cumhuriyete karşın şunlara diyebilen bir büyük demokrattı, Atatürk: "Biz öyle bir rejim istiyoruz ki, ileride hükümdarlığı savunanlar bile bir parti kurabilsinler".

Bu inanılmaz çaptaki ufka, ne 1961 ne de 1982 anayasalarını yapanlar ulaşabildiler.

Ben de Atatürk'ün bu sözlerini okuduğumda gözlerime inanamamıştım. Gerçi Voltaire'in sözlerini biliyordum. Ama bilmenin yetmediğini, onları özümseyemediğimi, içselleştiremediğimi Atatürk'ün söylediklerini okuyunca anladım.

Çağ dışı, yetersiz demokrasi anlayışımdan da utandım.

Herkes yanılabilir.

Ama "insandan umut kesilmez".

Sayın Baykal,

Sizin çok güzel doğruları savunduğunuzu da gördü, bu halk.

Ve sizi alkışladı.

Umutlar yeşerttiniz. Bekledi.

Anadolu bilgelerinin 13. ve 14. yüzyıllardaki başkalıkların, farklılıkların birlikte yaşamaları, çoğulculuk özlemlerini, "Gel, ne olursan ol, gel; kâfir de olsan, bin kez tövbeni bozsan da yine gel. Bizim dergâhımız herkese açık" diyerek dile getirdikleri felsefeyi dirilteceğinizi söylediniz.

Ayrı zamanlarda gerçekleşen iki söyleşinizde, "Laiklikte devlet, dediniz, tarafsız kalmalıdır, dinin dışına çekilmelidir. İdeal olan, bu konuların tamamen sivil örgütlere bırakılmasıdır. Türkiye'de (de) din ve dinin örgütlenmesi, dini hizmeti sivil topluma bırakılmalıdır. Her din, kendi kurumlaşmasını, ibadet, din adamı ve din eğitimi ihtiyacını kendisi karşılamalıdır (...) Türkiye'de yaşanan gerçek bu değildir, devlet bu işe müdahildir. Geçiş döneminde ise devlet dinlere eşit davranmalı, eğer kaynak dağıtacaksa bu eşit ölçülerde yapılmalıdır. Devlet, kişinin inancını, etnik yapısını görmemeli, merak da etmemelidir. Mümkün olsa da devlet bir din jandarması, yönlendiricisi olmaktan kurtulsa. Resmileştirilmiş bir din, dine de saygısızlıktır. Devlete de, inanca da saygı duyuyorum. Ama bunlar birbirini etkilememelidir." (Cumhuriyet, Yeni Şafak, 18.10.2000; Radikal, 27.8.2001).

Hepsi doğruydu bu görüşlerin.

Gerçekleşselerdi, "halk tarafından halk için" mantığı yaşama geçmiş; partiniz de devletin, bürokrasinin değil, halkın partisi olacaktı.

Olamadı. Çünkü arkası gelmedi.

Neden Anadolu Rönesansının dilini unuttunuz?

Neden o çağcıl, o demokratik, o doğru laiklik anlayışını savunmaktan, dilinize bir daha almaktan vazgeçtiniz?

Hatta sadece vazgeçmediniz. Geriye dönüşler bile oldu.

Ama neden? Kimler sizi engelledi? Neden dünyayı iyi okuyamayanlara, çağcıl uygarlığın yürüyüşünü kavrama gücü olmayanlara ödün verdiniz ya da onlarla birlikte yola çıktınız, onları yanınızdan yörenizden uzaklaştırmadınız?

Bütün bunların, Atatürk'ün son amacıyla, Atatürkçülükle bağdaştığını öne sürebilir misiniz?

Biliyorsunuz, demokraside sorunlar halka açık diyaloglarla çözülür.

Karşılıklı görüşleri tart(ış)madan, birbirimize biçtiğimiz kimliklerle, önyargılarla, içgüdülerle, "onunla konuşursam ne derler?" kaygısıyla birbirimizden uzaklaşırsak elbette üretken/üretici olamayız.

Hatta tüketici bile olamayız.

Çünkü üretemeyince elinizde tüketeceğiniz bir şey olamaz ki!

O zaman sorunları çözerek, iç barışı kotararak ilerlemek de elbette olanaksızdır.

Bunları her gün yaşamaktan, gözlemekten derin kaygı duymaktayım.

Bu tür toplumlar, öz değerlerini toprağa gömerek avunurlar. Kendilerini de aldatırlar. Çünkü içe patlamalara gebedirler.

Sayın Baykal,

Gelecek yazımda da size güller atmayı sürdüreceğim.

Bunlar sizi incitmemeli.

Ne de olsa siz Hallâcı Mansur değilsiniz.

Saygılar, sevgiler, değerli sınıf arkadaşım.

http://www.stargazete.com/gazete/yazar/sami-selcuk/sinif-arkadasindan-sayin-baykal-a-mektup-haber-206900.htm
#1972
AK Parti'yi neden destekliyorum?Ülkelerin tarihindeki hızlı dönüşüm dönemleri, bütün siyasi güç dengelerini alt üst edip yepyeni yelpazeler, yepyeni tablolar çıkarır ortaya. Değişimin gücünü fark edemeyen, yönünü anlayamayan ya da eski sistemden nemalanan koca koca partiler, esen güçlü rüzgar karşısında un ufak olurken, dünyayı doğru okuyabilen kimi akımlar, değişim dalgasının üstüne oturup o dalgayla birlikte akıl almaz mesafeler katedebilirler.
İşte son yıllarda Türkiye'nin siyasi tablosu böyle büyük bir altüst oluş yaşıyor.

Kimilerinin hâlâ "şeriat devleti kuracak" diye korktuğu bir parti, dünyayı daha iyi anlayabildiği ve değişimin yönünü iyi okuyabildiği için; Türkiye'nin demokrasi ve özgürleşme mücadelesine önderlik ediyor. Kendisiyle birlikte ülkeyi de değiştiriyor.

X x x

Beni izleyenler bilirler; iktidara gelmeden önceki dönemde uzun süre, AK Parti'yi değil ama böyle bir partinin meşruiyetini savundum; Önce Refah'ı, sonra Fazilet'i, daha sonra da AK Parti'yi boğma girişimleri ortaya çıktığı her durumda bu siyasi çizginin varlığını savunmayı, demokrasiyi ve siyasetin normalleşmesini savunmanın bir parçası olarak ele aldım.

Bu dönem esas olarak "usul hakkında" bir savunma dönemiydi.

Ama aradan geçen yıllarda, iktidarı boyunca yaptıklarıyla AK Parti, sadece usul yönünden değil, esastan da savunulmayı hak eden bir parti olduğunu -görme yeteneği olan herkese- gösterdi.

Bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki, yıllardır özgürlükleri yok edeceğinden korkulan bir siyasi hareket, gayet paradoksal bir biçimde, daha özgür bir Türkiye'nin anahtarı oldu; Cumhuriyet tarihinin en radikal dönüşümlerine imza attı ve bugün bir yenisini, belki de en hayati olanını atmaya çalışıyor: Kürt Açılımı...

X x x

Ak Parti'ye "usul hakkında" verdiğim desteğin içerikle ilgili desteğe dönüşmesi benim için de bütün diğer demokratlar gibi, AB üyeliği yolunda giriştiği büyük reform hareketiyle birlikte başladı. "Batı Kulübü düşmanı" bir hareketin içinden AB projesine böylesine dört elle sarılan bir parti çıkması doğrusu hepimiz için çok güzel bir sürprizdi ve hararetle destekledik. Bu hızlı reform çalışmalarının sonucu gelen AB'ye üyelik müzakerelerinin açılmasının ne kadar önemli bir aşama olduğunu; demokrasinin bürokratik oligarşi tarafından boğazlanmak istendiğini her aşamada bir kere daha görüyoruz.

AK Parti, bir başka büyük sürprizi ise Kıbrıs meselesinde yaptı. Kıbrıs'ta kırk yıldır süren "çözümsüzlük çözümdür" politikasını değiştirmek, bu noktada karşısına dikilen derin devlet barikatını aşmak ve Annan Planı başarısına imza atmak kolay iş değildi. Erdoğan ve Gül sabırlı, esnek ama özde kararlı politikalarıyla, bütün "derin" manevraları boşa çıkarmayı, en geniş ittifakları sağlamayı başardılar. Kıbrıs politikasıyla, çok önemli bir şey daha yaptı AK Parti: Temel dış politika konularındaki devlet politikalarının "dokunulmazlığını" ihlal etti. Toplum artık başta Kıbrıs olmak üzere, Kuzey Irak'la, ABD'yle ve AB'yle, Ermenistan'la ilişkiler gibi önemli dış politika meselelerinin asker ve sivil bürokratlara bırakılamayacak kadar önemli olduğunu kendi deneyleriyle anladı. Ve tabii hararetle tartışmaya katıldı. Böylece siyaset, on yıllardır "Yasak Bölge" ilan edilen önemli bir alana adımını atmış oldu.

Ama AK Parti'ye duyduğum sempatinin büyük bir minnete dönüşmesi esas olarak askeri vesayet rejimiyle ve derin devletle girdiği ölüm kalım mücadelesiyle birlikte başlar.

Evet, bu konuda çeşitli dalgalanmalar yaşamadı değil; ama sonuca bakalım: Türkiye halkı son iki yıldır AK Parti'nin önderliğinde, makus talihini değiştirecek, askeri vesayet rejiminin çanına ot tıkayacak, derin devleti çökertecek bir süreci yaşıyor; bu süreç sayesinde darbeler ülkesi olmaktan çıkıyor. Hükümetin 27 Nisan Muhtırası'ndaki dik duruşuyla başlayan bu süreç, Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kararlılıkla ve elbette, Ergenekon Davası'na verilen siyasi destekle hayallerimizi bile aşan noktalara doğru sürükleniyor. Dört bir yanını saran kurt sürüsünün saldırıları altında AK Parti büyük bir kahramanlık destanı yazarak, Gladio ile hesaplaşmayı göze alan ilk hükümet olma onurunu taşıyor.

Ve bugün bu onura bir yenisini daha eklemeye hazırlanıyor: Ülkemizin en derin ve en acılı sorunu; Kürt sorununu çözmek için inisiyatif alıyor ve böylece yine bir ilke imza atıyor: Cumhuriyet tarihi boyunca devletin tekelinde olagelmiş, sivillerin asla politika yapmasına müsaade edilmeyen bir alana cesaretle giren ilk siyasi parti oluyor.

Derin devleti çökertmek... Darbelerin önünü kesmek... Bürokratik vesayetin bileğini bükmek... Üstüne üstlük Kürt sorununu çözmek... Her biri Cumhuriyet tarihi kadar eski olan bütün bu devasa meseleleri çözüm yoluna koymak tek bir partinin eseri oluyorsa, bu partiye ancak şapka çıkarılır; bu partinin önünde saygıyla eğilinir.

İşte bugün ben bunu yapıyorum. Başlangıçta sadece var olmasını savunduğum, boğulmasına karşı çıktığım bu partiyi bugün bütün yüreğimle destekliyorum; ona minnet duyuyorum.

X x x

Kürt sorununun çözümünün kolay bir süreç olmadığını, tereyağından kıl çeker gibi ilerlemeyeceğini ve uzun zaman alacağını hepimiz biliyoruz. Ama "Zamanı gelmiş bir fikirden daha güçlü bir şey yoktur" denir ya hani; sanırım bu söz bugün, "Kürt sorununun siyaset yoluyla çözümü" fikrine tam olarak uyuyor.

Toplumları peşine takmayı başaran büyük siyasi liderler; "zamanı gelen fikirleri" herkesten önce fark eden ve o fikri yüksek sesle söylemeye ilk cesaret edendir.

Türkiye şimdi AK Parti'nin şahsında böyle bir siyasi önderlik bulmuş gibi görünüyor.

AK Parti eğer bu büyük davayı da başarabilirse, çeyrek yüzyıldır süren sıcak savaşı sona erdirebilir ve bu ülkeyi Kürtler için de yaşanası bir ülke haline getirebilirse, bunu başarmanın siyasi ödülü kendilerini bile şaşırtacak kadar büyük olacaktır.

Sayın Erdoğan; Sayın Gül; hadi bütün dünyayı bir kez daha şaşırtın.

Türkiye'yi seven herkes nefesini tuttu sizi izliyor...

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/75338-ak-parti-yi-neden-destekliyorum-makalesi.aspx
#1973
Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Murat Tuncer, sigarayı bırakma masraflarının Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanacağını ve sigara şirketlerine dava açanların destekleneceğini söyledi.

Sağlık  Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, sigara yüzünden kansere yakalandığı için sigara şirketlerine dava açmak isteyenlere bakanlık olarak manevi destek vereceklerini söyledi. Prof. Tuncer, "Vatandaşların hukuki olarak ne yapmaları gerektiğini araştırıp yönlendireceğiz. Bu konuda iki avukat arkadaşımız bize ücretsiz destek verecek" dedi. SGK'nın da sigarayı bırakma yöntemlerini geri ödeme kapsamına almak için çalışma başlattığını duyuran Prof. Tuncer, "Yani, hasta olmadan sigarayı bırakmak istiyorsanız, doktora gittiğinizdeki masraflar Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından karşılanacak" dedi.

Prof. Tuncer, Sağlık Bakanlığı olarak, hasta ve hasta yakınlarını bir araya getiren "Kansere Karşı El Ele Platformu"na manevi olarak destek verdiklerini de bildirdi. Dünyada ilk defa bir Sağlık Bakanlığı'nın resmi olarak hasta veya hasta yakınlarının örgütlemesini desteklediğini belirten Prof. Tuncer şöyle devam etti:

"Sağlık Bakanlığı'nın içinde kurulan Ulusal Kanser Danışma Kurulu'nun elinde, pekçok kanserin direkt olarak sigarayla ilişkili olduğuna dair kanıt bulunuyor. İnsanlar, bugüne kadar sigarayı, doğrudan kanser yaptığını bilmeden, derinlemesine bilgilendirilmeden içtiler. Çünkü o tarihlerde sigara şirketleri, sigaranın zararlarını üzerine yazmadılar. Hatta bu firmalar uzun süre, sigaranın bağımlılık yapmayacağı, her hangi bir zararının olmayacağını savundular ki hâlâ savunuyorlar.

Bu durumda sigara içip kanser olan ya da başka hastalıklara yakalanan insanların sigara şirketlerini mahkemeye verme hakkı bulunuyor. Bu yargı sürecinin dünyada önemli örnekleri var. Sigara şirketleri mağdurlara çok ciddi paralar ödemek durumunda kaldılar. Bu nedenle biz de kanser hastalarımıza platform aracılığıyla, 'Eğer, yanlış bilgilendirilerek, sigara içmenize neden olunduğunu düşünüyorsanız dava açabilirsiniz. Biz size yardımcı olacağız' diye duyuru yaptık. Bu konuda ücretsiz çalışacak iki de avukat arkadaşımız var. Yani manevi destekten kastımız, dava açmaya hazırlanacak hastalarımızı dinleyerek sorunlarını çözecek yasal düzenlemeleri ortaya koymak ve hastaları yönlendirmek."

Prof. Tuncer, sigaranın legal olarak satılmasını ise bir türlü anlayamadığını sözlerine ekledi.

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/75886-sigarayi-birakanin-tum-masrafi-devletten-haberi.aspx
#1974
BOŞANMA PROTOKOLÜ

1.TARAF :
VEKİLİ :
2.TARAF :
VEKİLİ :
HÜKÜMLER :
1- BOŞANMA HUSUSU : Her iki taraf da karşılıklı olarak boşanmayı kabul etmişlerdir. Evlilik birliğinin sona erdirilmesi konusunda her iki taraf da mutabıktırlar.
2- VELAYET: Tarafların evlilik birliğinden doğan müşterek çocukları .................. boşanmanın olması halinde velayeti anneye verilecektir. Müşterek çocuğun velayetinin anneye verilmesi hususunda taraflar mutabıktır. Ayrıca velayeti anneye verilmiş bulunan küçük çocuk için baba ................... her ay ............TL (Yalnız ............... Türk Lirası) iştirak nafakası verecektir. ...................... ödeyecek olduğu iştirak nafakasını ................................. hesap numaralı ......................... adına açılmış olan hesaba her ayın onuncu gününde yatıracaktır. Bu iştirak nafakası, her yıl Türkiye İstatistik Kurumu'nun açıkladığı yıllık Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) oranında arttırılacaktır. Ayrıca küçük çocuk ile babası arasında çocuğun yaşının küçük olması ve anne sütü ile beslenme zorunluluğu nedeni ile her ayın 1. ve 3. Pazar günü gündüz iki saat anne yanında ve anne ortamında kişisel ilişki kurulmasını her iki taraf kabul etmiştir.
3) NAFAKA VE TAZMİNAT HUSUSU: Boşanma sebebiyle her iki taraf da birbirlerinden tedbir, yoksulluk nafakası veya her hangi bir şekilde maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmamaktadırlar.
4) EŞYALAR HUSUSU: ................ ziynet eşyaları dahil, her türlü şahsi eşyasını ve çeyiz olarak getirmiş bulunduğu eşyalarının tümünü almış olup, eşya olarak başka alacağı olmadığını kabul eder. Aynı şekilde ............'nın da ................'ndan her hangi bir eşya talebi ve alacağı bulunmamaktadır. Özetle taraflar ev eşyaları ve şahsi eşyalar konusunda da anlaşmışlardır ve karşılıklı olarak birbirlerinden eşyalar konusunda herhangi bir talepleri bulunmamaktadır.
5) VEKALET ÜCRETİ VE MAHKEME MASRAFLARI KONUSU : Taraflar karşılıklı olarak birbirlerinden mahkeme masrafları ve vekalet ücreti talep etmeyeceklerdir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan tüm hususlar üzerinde taraflar mutabakata varmış olup işbu protokol mahkeme dosyasına sunulmak üzere taraflarca okunup tarafların özgür iradelerine uygun olduğu anlaşıldıktan sonra taraflarca tanzim ve imza olunmuştur..../..../2009
#1975
............. NÖBETÇİ AİLE MAHKEMESİ SAYIN HAKİMLİĞİNE



DAVACI                : .............
                            TC Kimlik No:

VEKİLİ                  : Av.
                            TC Kimlik No:
                             Adres:

DAVALI                 : ..............
                             Adres:

KONU                    : Boşanma talebidir.


AÇIKLAMALAR

1- Müvekkilim ile davalı ............. tarihinde evlenmişlerdir. Tarafların bu evlilikten .......... adında bir çocukları bulunmaktadır.

2- Taraflar arasında uzunca bir süredir şiddetli geçimsizlik bulunmaktadır. Şiddetli geçimsizlik hali evlilik birliğini temelinden sarsmış bulunmaktadır.

3- Taraflar boşanma konusunda anlaşmaya varmış bulunmaktadırlar. Boşanmanın fer'i sonuçlarıyla ilgili tarafların kabul etmiş olduğu boşanma protokolünü dilekçemiz ekinde sunmaktayız.

4- Yukarıda arz ve izah ettiğimiz sebepler dolayısıyla tarafların boşanması için sayın mahkemenize müracaat etme zarureti hasıl olmuştur.

HUKUKİ SEBEPLER        : MK ve ilgili mevzuat.

DELİLLER                    : Nüfus kaydı, boşanma protokolü ve her türlü kanuni delil.

SONUÇ VE İSTEM         : Yukarıda arz ve izah ettiğimiz sebepler dolayısıyla tarafların boşanmalarına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederiz.     .     .2009



                                                                                                                      Davacı ........... Vekili
                                                                                                                      Av.



EKLER
1- Boşanma Protokolü
2- Vekaletname Sureti
#1976
İsveç'te yapılan bir araştırmada hamileyken alkol alan kadınların bebeklerinde davranış bozuklukları görüldüğü ortaya konuldu.

İsveç Halk Sağlığı Enstitüsü'nün yaptığı araştırmaya göre; hamilelik esnasında alınan en düşük miktardaki alkol bile anne karnındaki cenine zarar veriyor. Alkol, çocuğun fizyolojik yapısına etkisi yanında, davranış bozukluklarına sebep oluyor.

Konuyla ilgili yayınlanan raporda, haftada bir ile dört bardak arası alkol alan kadınların çocuklarının üçte ikisinde doğum sonrasında davranış bozuklukları tespit edildiği kaydedildi.

Dünyada konuyla ilgili çeşitli araştırmaların yapıla geldiğini ve bazı araştırmacıların az miktarda olmak kaydıyla alkol kullanımına müsaade ettiği hatırlatılan raporda, son araştırmalar ışığı altında az da olsa alkolün zararlı olabileceğinin altı çizildi.

Araştırma sonuçlarının Avrupa Birliği Komisyonu'yla birlikte ilgili kurumlara da aktarılacağı belirtildi.

İsveç'te 2004 yılında yapılan bir araştırma, kadınların yüzde 30'unun alkol kullanımını gebelikte bırakmadığını ortaya koymuştu.

http://www.haber7.com/haber/20090810/Gebe-anne-alkol-alirsa-bakin-ne-oluyor.php
#1977
Kanuni vekalet ücreti miktarı hesaplamasını, faiz hesaplamasını ve avukatlık serbest meslek makbuzuyla ilgili hesaplamaları şu linkteki tablolardan yapabilirsiniz: http://www.barobirlik.org.tr/hesap.aspx

Dava harç masraflarını şu linkteki tablodan hesaplayabilirsiniz: http://www.icradosyasi.com/default.asp?PAG00_CODE=TR_0301

İcra takibi harç masraflarını şu linkteki tablodan hesaplayabilirsiniz: http://www.icradosyasi.com/default.asp?PAG00_CODE=TR_0302

Belirli tarihler arasındaki yasal faizin, avans faizinin, bankaların mevduata uyguladıkları en yüksek faizin, kamu bankalarının mevduata uyguladıkları en yüksek faizin ve reeskont faizinin hesaplanması için şu linkteki hesap tablosunu kullanabilirsiniz: http://www.icradosyasi.com/default.asp?PAG00_CODE=TR_0306
#1978
Ekonomik kriz nedeniyle zengin ülkeler yoksul ülkelere vaat ettikleri mali yardımı yerine getiremiyor. BM'ye göre tarihte ilk kez 1 milyar insan kronik açlık çekiyor.

Dünya liderlerinin bir araya geldiği önemli zirve ve toplantıların çoğunda "Küresel ekonomik kriz en çok yoksulları etkiledi" sözü sık sık dile getiriliyor. BM Dünya Gıda Programı yetkililerinin son açıklamaları da bu ifadenin doğruluğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Dünya Gıda Programı, yardımlarını büyük ölçüde azaltmak zorunda kaldı. Çünkü zengin ülkeler, verdikleri taahhütleri yerine getiremiyor; vaat edilen paralar ödenemiyor. Bazı yoksul ülkelerde ise gıda maddesi yardımları geri çekilmek zorunda kalınıyor.

BM Dünya Gıda Programı, giderek büyüyen küresel açlık sorunuyla ilgili alarm veriyor. Dünya Gıda Programı Sözcüsü Jennifer Parmelee, tarihte ilk kez bir milyar insanın kronik açlık çektiğini vurguluyor.

AÇ SAYISI YÜZDE 15 ARTTI

2 yıl önce, açlık çeken insanların sayısı 860 milyondu. Yani yüzde 15'lik bir artış söz konusu. Dünya Gıda Programı yetkilileri, mümkün olduğu kadar çok kişiye yardım etmeye çalışıyor. Geçen yıl 76 ülkede 102 milyon kişiye ulaşıldı. Ancak bu, açlık çekenlerin sadece yüzde 10'unu oluşturuyor. BM, daha fazla kişiye yardım edemiyor. Parmelee, "BM Dünya Gıda Programı, tarihindeki en büyük zorlukla karşı karşıya bulunmaktadır" diyor.

Durumun böylesine kötüleşmesine katkıda bulunan pek çok faktör mevcut. Bu nedenlerin başında ekonomik kriz geliyor. Çünkü kriz, en çok yoksul ülkeleri etkiledi. Bu ülkelerin büyük bölümünde gıda stoku yok denecek kadar azdı. Kaldı ki, ekonominin iyi olduğu dönemlerde bile devlet gelirlerinin büyük bir bölümü gıda maddesi satın almak için kullanılıyordu. Dünya genelindeki ekonomik kriz nedeniyle sanayileşmiş zengin ülkelerin kalkınmakta olan ülkelere yaptığı yardımlar da bariz bir şekilde azaldı.

YARDIMIN KESİLDİĞİ BÖLGELER

Yüksek gıda maddesi fiyatları, devam eden ekonomik kriz, çevreye verilen tahribat, nüfus artışı ve siyasi çekişme ve etnik çatışmalar, Dünya Gıda Programı'nın belli bir bölgeye yeterli oranda ulaşmasına engel oluyor. Bunlardan biri de Uganda. Parmelee, şöyle konuşuyor:

"Örneğin Uganda'da kuzeydeki bir çatışma bölgesinde 600 bin insana ulaştırdığımız gıda yardımına ara vermek zorunda kaldık. Böyle kararlar almak kolay olmuyor elbette. Bu sadece Uganda'yı etkilemedi, başka ülkelerde de yardımı kesmek zorunda kaldık."

Kenya'ya yapılan yardım miktarı azaltıldı. Yaklaşık 10 milyon yoksulun sadece üçte biri Dünya Gıda Programı'nın yardımlarından yararlanabiliyor. Benzer bir durum Asya'da da yaşanıyor. Sözcü Parmelee, örneğin Bangladeş'te yardım ulaştırdıkları yoksulların sayısının dörtte bir azaldığını belirtiyor:

"Burada en çok en yoksullar etkileniyor. Bunlar Bangladeş'te günde sadece bir ya da iki öğün yemek yiyebilen, zayıf ve bitkin düşmüş insanlar."

http://www.haber7.com/haber/20090810/Tarihte-ilk-kez-1-milyar-insan-ac.php
#1979
Katsayıda eşitlik getiren düzenlemenin iptali için dava açanlara Danıştay'dan cevap gibi karar geldi: "Katsayı belirleme ve sınav sistemini değiştirme yetkisi YÖK'tedir." Danıştay 8. Dairesi'nin bu kararı benzer davalar için de emsal oluşturacak. 

EBRU BARAN-İSTANBUL

Danıştay 8. Dairesi geçen ay katsayı değişikliğinin iptali için açılacak davalarda emsal oluşturacak bir karara imza attı. Danıştay, "Katsayı belirleme ve sınav sistemini değiştirme kararı YÖK'tedir" dedi. Hukukçulara göre karar açılacak benzer davalara referans olacak.

DAVALAR REDDEDİLECEK

Avukat İbrahim Serdaroğlu tarafından müvekkili adına Mart 2008'de Danıştay 8'inci Dairesi'de meslek liselerine yönelik katsayının kaladırılması için dava açtı. Bir buçuk yıl süren davanın sonunda 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası'nın 'yükseköğretime giriş' başlıklı 45'inci maddesinde yer alan "Yükseköğretim kuruma girecek öğrencilerin ne şekilde o kurumlara kabul edileceğiyle ilgili gerekçeler YÖK tarafından belirlenmektedir" ifadesini gerekçe gösteren Danıştay, katsayı düzenlemesi ve yeni bir sistem getirme yetkisinin açıkça YÖK'te olduğuna dikkat çekti.

8. Daire gerekçeli kararında şu ifadeye yer verdi: "Dolayısıyla yeni bir katsayı belirleme, sınav sistemini değiştirme yetkisinin ancak YÖK'te olduğu Danıştay 8. Dairesi'nce hüküm altına alınarak, YÖK'ün 2010 için yaptığı kaysayı düzenlemesinin iptali için açılacak davaların hukuk gereği ve mahkeme kararlarındaki bağlayıcılık gereği red edilmesi gerekecektir."

REFERANS OLACAK

Kararın katsayı konusunda açılacak tüm davalar için referans olacağını belirten avukat Serdaroğlu, "Katsayı için açılacak davalara gelecek yanıt davanın reddi olacaktır" dedi. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Şentop da "Zaten Yüseköğretim Yasası'nın 45. maddesi bu konuda karar merciğinin sadece YÖK olduğunu açıkça belli etmektedir. Doğru bir karardır" dedi. En son İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın, katsayı değişikliğinin iptali için dava açmıştı. 

İLK KARAR 

MEB ile işbirliği içinde YÖK'te

Danıştay'ın dört yıl önce de "katsayı konusunda YÖK yetkilidir" kararı verdiği ortaya çıktı.  8'inci Daire, bu kararı 2005 yılında Ankara Aydınlıkevler Ticaret Meslek Lisesi öğrencisi İlknur Öztürk'ün katsayı düzenlemesinin iptali için başvurduğu davada aldı. Daire'nin kararında "1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun ilgili maddeleri gereği yükseköğretim kurumlarına ortaöğretim kurumlarını bitirenlerin nasıl gireceğinin Milli eğitim Bakanlığı ile işbirliği yapılarak Yükseköğretim Kurulu tarafından saptanacağı" ifade edildi.

http://www.stargazete.com/politika/danistaydan-kritik-katsayi-karari-haber-206669.htm