Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#2141
Murat Günak tarafından tasarlanan Başbakan Erdoğan'ın deneme sürüşü yaptığı hibrit otomobil, hükümeti harekete geçirdi. Türkiye çevreci süper otomobilin fabrikasını kuruyor.

Küresel ısınmaya karşı çevreci hareketlerin ön plana çıktığı dünyada, çevreci hibrit otomobil pazarı genişlerken Kyoto Sözleşmesi'ne imza atan Türkiye de modaya uydu. Murat Günak tarafından tasarlanan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın deneme sürüşü yaptığı hibrit otomobil, hükümeti harekete geçirdi.

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, Kyoto Sözleşmesi ile hibrit araçların önem kazandığını, Türkiye'nin bu pazardan önemli bir pay kapmak için önündeki  fırsatı iyi kullanacağını belirterek, "Marmara Bölgesi, İzmir, Konya veya Ankara'da bir hibrit fabrikası kuracağız. Otomotiv sektörü temsilcileriyle görüşerek hibrit için teşvikte bulunuyoruz. Hibrit fabrikası yeni teşvik sisteminden yararlanacak" dedi.

Ergün, Erdoğan'ın test ettiği aracın tasarımını yapan Murat Günak'ı bakanlığa davet ettiğini söyledi. Günak'ın ünlü bir tasarımcı olduğunu, İsviçre'de yaşadığını söyleyen Ergün, "Mercedes tasarımında falan da bulunmuş bir kişi. Kendisi ile ayrıca görüşeceğiz" dedi.

Kyoto Sözleşmesi ile çevreci yaklaşımların ilerlediğini, akaryakıt ürünlerinin fiyatlarının artması ile enerji maliyetini aşağıya çeken otomobillerin öne çıktığını kaydeden Ergün, "Hibrit otomobillerin kullanıcıları artmaya başladı. Bu yüzden Türkiye'de hibrit otomobiller için en azından bir fabrikanın kurulmasını destekliyoruz. Bu konudaki yatırımlar, 250 milyon TL üstü olduğu için 'büyük yatırım' kapsamında, yeni teşvik sistemine alınacak. Bu yolla büyük destek alacaklar" dedi.

FABRİKA NEREDE KURULACAK?

Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, büyük yatırımlarda bölgeye göre vergi indirimi olmadığını da vurguladı. Büyük yatırımların ülkenin neresinde yapılırsa yapılsın büyük destek alacağını belirten Ergün, "Ancak hibrit otomobil fabrikası, Kars'ta olmaz. Çünkü yan sanayisi ve diğer altyapılarla birlikte düşünüldüğünde Marmara Bölgesi, İzmir, Konya, Ankara gibi yerlerde mümkün olur" dedi.

"HİBRİT ARAÇ" NEDİR?

HEM elektrikli motor hem içten yanmalı motor ile tahrik edilen bir sisteme sahip olan araçlardır. Özellikle düşük hızlarda ve kalkışlarda elektrik motoru ve buna bağlı olan bir pil sistemi ile çalışan, yüksek performans istenildiği ve pilin şarjının belli bir seviyeye düştüğü zamanlarda ise içten yanmalı motor devreye girerek ek güç sağlar.

Bu tip araçlarda en büyük avantaj yakıt tüketiminin ve emisyon değerlerinin çok düşük olmasıdır. Daha hafif ve aerodinamiktir. Lastikler çekişi kaldırmak için daha serttir ve daha fazla şişirilmişlerdir.

HEDEF 2 MİLYON OTOMOBİL ÜRETMEK

BÜYÜK otomotiv kuruluşlarının, ayrı bir yatırım yaparak  hibritli araç üretmesini de teşvik ettiklerini kaydeden Ergün, şunları söyledi: "Türkiye, 1.5 milyona yaklaşan otomobil üretimine ulaştı. Son krizle bir miktar düştü. Türkiye, 2 milyonluk potansiyele ulaşabilir. Ülkede bunun büyük bölümünü ihraç edebilecek bir altyapı da var. 2 milyon otomobil hedefine ulaşmak için yeni en az 2 otomobil fabrikasının kurulması bekleniyor.  Bunlardan bir tanesi hibrit olursa, Türkiye önemli bir üretim üssü olur. Avrupa'da da dünyanın başka yerlerinde de hibrit otomobil kullanımına hızlı bir şekilde geçiliyor. O pazardan da bizim pay almamız lazım. Yoksa kaçırabiliriz."

http://www.haber7.com/haber/20090625/Turkiye-bu-aracin-fabrikasini-kuruyor.php
#2142
ABD'nin yeni devlet başkanı Obama'dan sonra Mısır'a giden Medvedev de İslam aleminin gönlünü alacak açılım sergiledi ve "Rusya İslam dünyasının bir parçası" dedi.

Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev, yeni İsrail hükümeti dahil, tarafların 2009 sonunda Moskova'da Ortadoğu zirvesinin gerçekleştirilmesi konusunda hemfikir olduklarını söyledi.

Bir yıldan bu yana Ortadoğu barış görüşmelerine ev sahipliği yapmak için çalışan Moskova, hedefine ulaştı. ABD Başkanı Barack Obama'nın Mısır'a gerçekleştirdiği ziyaret ve İslam dünyasına yönelik konuşmasının ardından Rusya liderinin de bölgeye gitmesi dikkat çekti.

Kremlin'den yapılan açıklamada, Kahire'de Arap Ligi'ne üye ülkelerin temsilcileri ile bir araya gelen Medvedev, "Yeni İsrail hükümeti dahil olmak üzere, taraflar 2009 sonunda Moskova'da gerçekleşecek zirveye katılacaklarını resmen bildirdi." dedi.

Medvedev, İsrail-Filistin sorunun Doğu Kudüs'ün başkent olacağı Filistin devletinin kurulması ile çözülebileceğini söyledi ve Moskova'da gerçekleşecek konferansta konu ile ilgili önemli gelişmeler sağlanabileceğini kaydetti.

Medvedev şu tespitlerde bulundu: "Öncelikle Filistin ve diğer Arap topraklarındaki işgalin sona ermesi gerekiyor. Kapsayıcı ve adil bir güvenlik yapısı kurulmalı. Bunun sonucunda da Doğu Kudüs'ün başkent olacağı, bağımsız, egemen ve yaşayabilir bir Filistin devleti kurulmalı. Bu devlet tüm komşuları ile -elbette İsrail ile -de barış içinde yaşamalı."

"RUSYA İSLAM DÜNYASININ BİR PARÇASI"

Rusya'nın İslam dünyasının bir parçası olduğuna değinen Medvedev, "Ülkemizde farklı inanç ve kültürlere saygı geleneği var. Size doğrudan şunu söylüyorum: Ülkemizin İslam dünyası ile dostluk kurma yönünde bir çaba göstermesine gerek yok. Bizim ülkemiz zaten İslam dünyasının bir parçası. Rusya'da yaklaşık 20 milyon Müslüman yaşıyor. Bu rakamlar durumu anlatıyor. Rusya İslam Konferansı Teşkilatı'nda da gözlemci statüsünde faaliyet gösteriyor." dedi.

Farklı inançların birbirlerine karşı saygılı olmaları yönündeki yaklaşımın Rusya'nın öncelikleri arasında olduğuna değinen Rusya lideri, Obama'nın konuşmasına atıfta bulunarak dünyanın ne kadar değiştiğine dikkat çekti. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mabarek'le de bir görüşme gerçekleştiren Medvedev, bu ülke ile askeri, enerji ve ticaret alanlarında bir dizi anlaşma imzaladı. Medvedev'in Afrika gezisine Mısır'ın ardından Nijerya, Namibya ve Angola ile devam etmesi bekleniyor.

HAMAS VE HİZBULLAH ZİRVEYE ÇAĞRILMAYACAK

Hamas'la kurduğu temas nedeni ile İsrail'in tepkisini çeken Moskova'nın, zirveye Hamas ve Hizbullah temsilcilerini çağırmayacağı kaydediliyor. İsrailli yetkililerin Rusya'dan Hamas ve Hizbullah'ın temsilcilerinin zirveye katılmamaları yönünde garanti almalarının ardından davete olumlu cevap verdikleri belirtiliyor. Diğer taraftan Filistin lideri Mahmut Abbas da Moskova zirvesine katılabileceklerini, ancak İsrail'in yerleşim yerleri açmayı durdurmasının ve iki devletli çözüm önerisine sıcak bakmasının şart olduğunu söyledi.

İsrail ve Filistin yönetimi arasında ABD eski Başkanı George W. Bush'un ev sahipliğinde Kasım 2007'de gerçekleşen görüşmelerde ilerleme sağlanamamıştı. Aralık 2008'de İsrail'in bin 300 Filistinli'nin ölümü ve 5 binden fazla Filistinli'nin de yaralanmasına neden olan Gazze saldırısının ardından görüşmeler kesilmişti. Haziran 2007'de Gazze'de kontrolü ele geçiren Hamas, bölgede etkinliğini sürdürürken, uluslararası areneda resmen tanınan Fetih hareketi ve Cumhurbaşkanı Mahmut Abbas da Batı Şeria'da faaliyet gösteriyor.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Mayıs 2008'de yaptığı davette geçen yaz Moskova'da Ortadoğu zirvesi yapılmasını istemiş ancak İsrail kısa sürede hazırlığın yapılamayacağı gerekçesi ile karşı çıkmıştı. Birleşmiş Milletler, Rusya, ABD ve Avrupa Birliği temsilcilerinin katılımı ile oluşturulan Ortadoğu Dörtlüsü, İsrail-Filistin sorununun çözümü için çalışmalarını sürdürüyor.

http://www.haber7.com/haber/20090624/Rusya-Islam-dunyasinin-bir-parcasi.php
#2143
Yapılan tüm uyarılara rağmen bir türlü inmeyen benzin fiyatları EPDK'yı harekete geçirdi. Bugün açıklanan fiyatlar iki ay geçerli olacak.

Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) akaryakıt dağıtım ve bayi satışlarına yönelik "tavan fiyat" uygulamasına karar verdi.

EPDK'nın internet sitesinde yayınlanan duyuruda, Kurulun 28 Mayıs 2009 tarihinde yapılan toplantısında Petrol Piyasasında faaliyet gösteren dağıtıcı lisansı sahiplerinin fiyat uygulamalarında en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa oluşumu dikkate alınmadığı anlaşıldığından, lisans sahiplerinin fiyat uygulamalarını söz konusu aykırılıkları giderecek şekilde düzenlemeleri için 20 Haziran 2009 tarihine kadar süre verildiği hatırlatıldı.

Buna göre haftalık toplantısı için bugün toplanan Kurul konuya ilişkin aldığı kararla Petrol Piyasası Kanunun 10. maddesi kapsamında kendisine verilen yetki ile tavan fiyat uygulamasını başlattı.

Bu kapsamda dağıtıcı ve bayi toplam marjları benzin için litre başına 25 kuruş, motorin için litre başına 30 kuruş, kırsal motorin için de litre başına 27,5 kuruş olarak düzenlenmesine ve güncellenmesine ilişkin formülasyon kurul kararında yayınlandı.

Kararın Resmi gazetede yayımlanmasının ardından, bugünkü fiyatlar itibariyle, yürürlüğe girmesi beklenen fiyatların 95 oktan benzin için 3,04 lira, motorin için 2,49 lira, kırsal motorin için de 2,35 lira  olması bekleniyor.

EPDK, akaryakıt dağıtım şirketlerinin uygulanan fiyatların kanuna ve serbest piyasa koşullarına aykırı olduğuna karar verirken, şirketlerin 5015 sayılı Petrol Piyasası Kanununun 10 uncu maddesinin "Rafinerici ve dağıtıcı lisansı kapsamında yapılan piyasa faaliyetlerine ilişkin fiyatlar, en yakın erişilebilir dünya serbest piyasa oluşumu dikkate alınarak, lisans sahipleri tarafından hazırlanan tavan fiyatlar olarak Kuruma bildirilir" hükmüne uygun hale getirmeleri için 20 Haziran 2009 tarihine kadar süre vermişti.

Bunun üzerine de dağıtım şirketlerini fiyat uygulamalarına ilişkin tekliflerini EPDK'ya sunmuştu. Dağıtım şirketleri geçtiğimiz hafta için de benzin ve motorin fiyatlarında çeşitli oranlarda indirime gitmişti.

http://www.haber7.com/haber/20090626/Benzinde-artik-tavan-fiyat-uygulanacak.php
http://www.epdk.org.tr/haber/basindetay.asp?id=107
#2144
Yukarıda tamamı iktibas edilen bu açıklamaya göre adı geçen hakim "şikayetçiden peçesini çıkararak, başörtüsü ile ifade vermesini istemiştir." Buna gerekçe olarak da kimlik tespitinin peçeli vaziyette yapılamayacağını ileri sürmüştür. Peçeli bayanın kimlik tespitinin sağlıklı yapılamayacağı hususunda kanaatimce de herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak anlaşılan o ki, hakimin hedefi sadece peçe değil. Peçeyle birlikte çarşafın da çıkartılmasını şart koşmuş. Nitekim açıklamanın devamı aynen şu şekilde: "Bunun üzerine şikayetçi başörtüsü olmadığını bonesinin bulunduğunu ifade etmiştir. Bu konuşmalar olurken, mahkeme salonu dışında bekleyen Naciye Sönmez'in kardeşi duruşma salonuna girerek "Ne oluyor? Kardeşimin çarşafı neden çıkarılıyor?" diyerek mahkemeye ve hakim olan müvekkilime müdahalede bulunmuştur." Özetle hakim şikayetçiden çarşafını çıkartarak başörtüsü ile ifade vermesini istemiş, şikayetçi ise yanında başörtüsü bulunmadığını, sadece bonesinin olduğunu ifade etmiş ve bu şekilde bir kılık kıyafet "dayatmasını" kabul etmemiştir. Yani ortada bir hakimin kanunların kendisine vermiş olduğu kimi görev ve yetkileri kötüye kullanması ve keyfi ve ideolojik düşüncelerle bir vatandaşın kılık kıyafet özgürlüğünü kısıtlamasıyla ilgili bir vaka bulunuyor. Ve maalesef bu tür vakalar daha önceden de ülkemizde yaşanmıştı. Nitekim 2003 yılında da benzer bir olay yaşanmış ve konu uzun bir süre gündemi meşgul etmişti. Hafızamızı tazelemek ve benzer durumda olan iki olay hakkında bir kanaat elde etmemize yardımcı olabilmesi için 2003 yılında yaşanan bu olayla ilgili bazı haberleri aşağıya alıntıladım:

'Yargıtay'daki başörtüsü yasağı adlî bir skandal'

Hukukçular, Yargıtay'da yapılan duruşmada başörtülü sanığın duruşma salonundan çıkartılmasını, adil yargılanma ve savunma hakkının açık bir ihlali olarak değerlendirdi. Böyle bir uygulamanın, adaletin tecelli etmesi gereken en üst yargı organında uygulanmasının adaleti temelinden sarsacağına ve Türkiye'yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde zor durumda bırakacağına dikkat çekiliyor.

Eşi başörtülü olan milletvekillerinin davet edilmediği 29 Ekim resepsiyonunun ardından Hatice Hasdemir Şahin'in sanık olarak yargılandığı davada duruşma salonundan çıkarılması yeni bir kamusal alan tartışması başlattı. Önceki gün Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'le birlikte 63 belediye görevlisinin yargılandığı duruşmada meydana gelen skandalı değerlendiren hukukçular, bugüne kadar mahkeme salonlarına başörtülülerin alınmaması gibi bir uygulama görülmediğine işaret etti.

Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya, 4. Ceza Dairesi Başkanı Fadıl İnan'ın başörtülü sanığı salondan çıkarmasına destek verirken, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, ceza hukukçusu Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer başta olmak üzere çok sayıda hukukçu ve sivil toplum örgütünün temsilcisi uygulamayı hukuka aykırı buldu.

Hukukçular, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa'ya göre savunma hakkının kutsal olduğunu vurgulayarak, bu hakkın engellenmesinin hukuki hiçbir dayanağının bulunmadığını kaydetti.

Anayasa'nın 36. maddesinde herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu vurgulanıyor. Aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde de adil yargılanma ve savunma hakkının ihlal edilemeyeceği hükme bağlanıyor. Başını örten bayanların sanık, tanık ve izleyici olarak duruşmalara katılamayacağına ilişkin hiçbir hukuk kuralı bulunmuyor. Söz konusu maddede duruşmanın düzenini bozan herkesin salondan dışarı çıkarılacağı belirtiliyor. Hukukçular, duruşmanın düzeninin taşkınlık, gürültü, kargaşa çıkarma gibi hareketlerle bozulacağına dikkat çekerek, bir bayanın başörtülü olmasının duruşmanın düzenini bozduğu şeklinde yorumlanmasına tepki gösteriyor.

Ceza hukukçusu Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer, başörtülülerin mahkeme salonuna alınamayacağına ilişkin herhangi bir yasa ya da yönetmelik bulunmadığına dikkat çekerek, Yargıtay 4. Ceza Dairesi başkanı tarafından yapılan uygulamanın münferit bir olay olduğunu söyledi. "Ben mahkeme başkanı olsam başörtülü sanığın savunmasını alırdım." diyen Dönmezer, üniversitelerdeki başörtüsü yasağıyla diğer kamusal alanlarda başörtüsü takılmasının birbirine karıştırılmamasını istedi.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, mahkemede sanık ve tanık olarak bulunan kişilerin hastaneye giden hasta gibi kamu hizmeti alan insan statüsünde olduğuna işaret ederek, "Başörtüsü yasağını sanık ve tanıklara uygulamak, zorlama bir yorum olur. Bu uygulama insan hakları açısından açıklanabilir olmaktan uzaktır." dedi. Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok da başörtüsü yasağının hakim avukat gibi yargıda görevli kişiler açısından geçerli olduğunu, ancak tanık ve sanıklar hakkında böyle bir kuralın uygulanamayacağını ifade etti. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahri Öztürk, Yargıtay dairesinin başörtüsü gerekçesiyle sanığın savunmasını almadan karar vermesi halinde Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde mahkum olacağını söyledi. Hukuka aykırı olan bu uygulamanın Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu'na göre mutlak bir bozma sebebi teşkil ettiğini anlatan Öztürk, şöyle konuştu: "Bu, asla kabul edilemeyecek, hukuka aykırı bir yaklaşımdır. İnsan hakları ve hukuk kurallarıyla taban tabana zıt. Kamusal alan bu şekilde anlaşılacak olursa devlet hastanelerinde, belediye otobüslerinde de başörtüsünün yasaklanması gerekir. Bu tür uygulamalar Atatürkçülük ve laikliğe zarar vermekten başka sonuç doğurmaz."

Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı Avukat Hüseyin Biçen ise, "Mahkeme salonu kamusal alan olarak anlaşılırsa o zaman devlete ait cezaevlerinin de kamusal alan olması gerekir. Bu durumda mahkum olan bir başörtülü sanığın başı zorla açtırılarak mı cezaevine konulacaktır." şeklinde soru yöneltti. Terör örgütü PKK'nın elebaşısı Abdullah Öcalan'ın yargılandığı davada şehit aileleri adına müdahil avukat olarak davada yer alan Av. Mehmet Emin Bağcı, birçok başörtülü şehit yakınının PKK duruşmalarına müdahil olarak katıldığını hatırlattı. Bağcı, "Türkiye Cumhuriyeti'ni terörden korumak için şehit olan bu insanların başörtüsü takan anneleri ve kardeşleri de mi duruşma salonuna alınmamalıydı?" diye sordu. Avukat Bağcı, binlerce insanın ölümünden sorumlu olan terörist Öcalan'ın bile adil bir şekilde yargılandığını ve savunma hakkını tam olarak kullandığını dile getirerek, "Terör örgütü elebaşısına tanınan savunma hakkı başörtülü bir bayandan esirgenmemelidir." diye konuştu.

Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, Hatice Hasdemir olayını insan hakları ihlali olarak komisyonun gündemine alacağını söyledi. Elkatmış, olayın insan hakları ihlalinden öte bir olay olduğunu ifade etti. Elkatmış, "Savunma hakkı kutsal değil mi? Başörtülü insanlar hastaneye, postaneye gidemeyecek mi?" diye sordu. Elkatmış, sorunları çözme konumunda olan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in de olayları gerdiğini ve insanları yıprattığını ileri sürdü. Bir kamu bankasında çalışan tanıdığının kendisine, "Bundan sonra kamu bankasına gelen başörtülülerin mevduatlarını almayacağız. Paraları olan başörtülülere de paralarını vermeyeceğiz." şeklinde espri yaptığını ifade eden Elkatmış, bu sözlerin başörtüsüyle ilgili yasağın vardırılmak istendiği boyutu ortaya koyduğunu vurguladı.

DYP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Bayar da Erzurum'da yaptığı açıklamada, başörtülü sanığın mahkeme salonundan çıkartılmasını, abes ve münasebetsiz bir tartışma konusu olarak değerlendirdi. Türkiye'de her gün yeni bir tartışma konusunun çıkarıldığını belirten Mehmet Ali Bayar, şöyle konuştu: "Bu yeni bir gelişme. Bugüne kadar Türkiye'nin adalet sisteminde olmayan bir uygulama. Türkiye'nin bu tür meselelerle kaybedecek zamanı da, enerjisi de yok. Mahkeme kamusal alan değil, açık bir alandır."

Toplumun her kesimi tepki gösterdi

Ankara'da bir sanığın başörtülü olduğu gerekçesi ile mahkeme salonundan dışarı çıkarılmasına toplumun tüm kesimleri tepki gösteriyor. Bazı sivil toplum kurulu temsilcileri ile gazeteciler, tepkilerini şöyle dile getirdi.

Radikal Gazetesi yazarı İsmet Berkan: Yaşanan olay kabul edilemez. Kamusal alanda kendi çalışanlarına birtakım kısıtlamalar getirilmesini anlayabilirim; fakat sadece başörtülü olduğu için bir insanın savunma hakkının elinden alınması asla kabul edilemez.

Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever: Sanık olan bir kişinin kendini müdafaa hakkından men edilmesi, kabul edilmesi mümkün olmayan bir durumdur. Etrafına zarar vermediği sürece tüm insanlar mahkemede rahat bir şekilde kendini savunur. Korkarım bir müddet sonra 'buralara tesettürlüler giremez' diye yazılar asacaklar.

Gazeteci-yazar Sibel Eraslan: Olay insan yaşamına yapılmış tecavüzdür. Savunma hakkı dünyada 'yaşama hakkına bağlı insan hakkı' olarak kabul edilir. Hiçbir şekilde çiğnenemez. Bu bir hukuk cinayetidir. Ülkemizde hukuk ve yaşama hakkı olmadığını gösteriyor.

Morçatı Yön. Kur. Üyesi Siper Güvenç: Her insan gibi, her kadın gibi Hatice Hasdemir'in de kendini savunma hakkı vardır. Olay bir kadın hakları ihlalidir. Hiçbir kadın kılık kıyafetine göre sınıflandırılmamalıdır. Haklar hangi düşüncede hangi kıyafette olursa olsun herkes için eşittir.

Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Necmi Sadıkoğlu: Mahkeme başkanının bir sanığı başörtülü olduğu gerekçesiyle duruşmadan çıkarması insan haklarının, hukukun, adil yargılanma hakkının ve savunma hakkının ihlalidir.

Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği Başkanı Hülya Şekerci: Bu bir skandaldır. Bu olay başörtüsünün kamusal alandan tasfiye edilmesiyle bile yasakçı zihniyetin hızını alamadığını göstermekte ve Türkiye'deki hukuk sistemini yeniden tartışmaya açmaktadır.

İHD Başkanı Hüsnü Öndül: Başörtülü bir sanığın duruşma salonundan çıkarılması her şeyden önce insan haklarına aykırıdır. Eğer bu konu yaygınlaşırsa bundan böyle demek ki tapu dairelerine de, hastanelere de, vergi dairelerine de başörtüsüyle hiç kimse giremeyecek demektir. Böyle bir uygulama ancak diktatörlük rejimlerinde olabilir. Türkiye'de devlet kendi memuruymuş gibi bütün kadınların kılık kıyafetlerine karışıyor. Askere giden, şehit olan askerlerin annesini, kız kardeşini başörtülü diye orduevine almıyorsunuz. "Mahkeme salonuna mayoyla girilemiyorsa başörtüsüyle de girilemez" denilerek konu saptırılıyor. Kadınların yüzde 70'inin başlarını örttüğü bir ülkede mayoyla başörtüsü karşılaştırılamaz.

KAD–BİR Başkanı Ayşe Serap Şahiner (Kadınlar Kültür ve Dayanışma Derneği): Hatice Hasdemir duruşma salonundan çıkarılarak savunma hakkı açıkça engellenmiştir. Savunma hakkının kutsallığı hukukta tartışılmaz bir ilkedir. Bu hakkın yüksek yargıda engellenmesi ile hukuk sistemimiz maalesef onarılması zor bir yara almıştır. Ayşegül Doğan, Murat Aydın; İstanbul, Ankara

Af Örgütü: Başörtüsü ifade özgürlüğünün bir parçasıdır

Uluslararası Af Örgütü, dinin gereklerini yerine getirmenin, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini açıkladı. Örgüt, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ve encümen üyelerinin Yargıtay'daki davasında sanık Belko çalışanı Hatice Hasdemir'in türbanlı olduğu gerekçesiyle mahkeme salonundan atılmasına tepki gösterdi.

Af Örgütü yetkilileri Zaman'ın sorusu üzerine, Hasdemir olayına ilişkin bütün verilere ulaşamadıklarını, ancak dini yaşama serbestisini ifade özgürlüğü olarak gördüklerini açıkladı. İnsanların ne giyeceklerine devletin değil, kişilerin karar vermesi gerektiğini kaydeden yetkililer, "Başörtüsü ya da haç takmayı ifade özgürlüğünün önemli bir parçası olarak görüyoruz." açıklamasında bulundu. Brüksel, Zaman

Yargı çevreleri tepki gösterdi: Savunma hakkı kısıtlanamaz

Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı Fadıl İnan'ın önceki gün bir duruşmaya katılan başörtülü sanığı mahkemeden çıkarması, yargı çevrelerinden tepki gördü. İzmir Barosu Başkanı Bahattin Özcan Acar, mahkeme başkanının başörtülü sanığı salondan çıkarmasının savunma hakkını kısıtladığını belirtti. Acar, Fadıl İnan'ın mayo ve türban karşılaştırmasıyla da teşbihte hata yaptığını söyledi.

Mahkemelerde görev yapan memurların başörtüsü takmasıyla, savunma için mahkemeye gelen vatandaşın başörtüsü takmasının farklı değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Acar, şunları söyledi: "Mahkeme salonları kamusal alan. Orada görev yapanların başörtülü olması yasak. Ancak kendisini savunmak için mahkemeye gelen sanığın mahkeme salonunda başörtüsüyle bulunması gayet normal. Hakim, mahkeme salonunun inzibatını sağlar; ama başörtüsü konusu inzibatla alakalı değil. Her vatandaşın, savunmasını yapma özgürlüğü vardır. Ben türbanlı sanığa yapılan davranışın, sanığın savunma hakkını kısıtladığını düşünüyorum."

Baro Başkanı Acar, Hakim İnan'ın, "Mayolu biri gelse dinleyecek miydik?" şeklindeki sözlerine de katılmadığını söyledi. Mayo ve türbanın çok farklı şeyler olduğunu ve aynı kategoride değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Acar, İnan'ın bu karşılaştırmayla teşbihte hata yaptığını kaydetti.

'Sanık, kamu hizmetinden yararlanan konumunda'

Adana Baro Başkanı Necati Erdem de, "Mahkeme salonu kamuya ait bir yerdir. Ancak sanık ve tanık, kamu hizmetinden yararlanan konumundadır. Bu anlamda mahkeme 'senin ifadeni almam' deme hakkına sahip değil." açıklamasında bulundu.

Mahkeme heyetinin duruşma salonunda yasaya aykırı bir durum varsa tutanak düzenleyerek ilgili kişileri dışarıya çıkarılabileceğini belirten Baro Başkanı Necati Erdem, "Böyle bir tutumla karşılaşan sanık susma hakkını kullanabilir, savunma yapmak isterse avukatı aracılığıyla savunmasını yapar. Ancak mahkeme heyeti 'yargılama yapmıyorum' deme hakkına sahip değildir, yalnızca duruşmayı erteleyebilir. Mahkeme heyeti kesinlikle sorgu yapmak, sanığın savunmasını almak zorundadır." diye konuştu.

Ankara Barosu Başkanı Semih Güner, Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nde bir duruşmada türbanlı sanığın salondan çıkarılmasını değerlendirirken, "En kutsal hak olan savunma hakkının kullanılması hiçbir hal ve koşulda kısıtlanmamalıdır.'' dedi. Güner, yaptığı yazılı açıklamada, Yargıtay 4. Ceza Dairesi Başkanı Fadıl İnan'ın uyarısına rağmen türbanını açmadığı için sanığın duruşma salonundan çıkarıldığını basından öğrendiklerini kaydetti. Savunma hakkının kullanılmasının hiçbir hal ve koşulda kısıtlanmaması gerektiğini ifade eden Güner, şöyle devam etti: "Ancak laik hukuk devletinde mahkeme salonunda simgesel bir uygulamayı kabul etmek de mümkün değildir. Hakkın bu düşünce ile kullanılması laik hukuk devleti anlayışını zedeler niteliktedir. Basından Belko yöneticilerinin görevleri nedeniyle yargılandığı bir dava olduğunu öğreniyoruz. Kayıtlarımızda Avukat Hatice Hasdemir'in Belko Hukuk Müşaviri olarak görev yaptığını biliyoruz. Meslektaşımızın görevini yaparken türbanla duruşmaya katılamadığı ortamda, avukatlık görevinin uzantısı olan bir davada sanık sıfatıyla da olsa yargılandığı aşamada türban ile duruşmaya çıkmamalıdır. Duruşmada üstlendiği görevi, gereği gibi yapıp yapmadığı tartışılıyorsa, başı açık olarak duruşmaya girmesi gerekir.''

Hukuki Araştırmalar Derneği Genel Başkanı Avukat Yakup Erikel de savunma hakkının kutsal olduğunu belirterek, bu hakkın engellenemeyeceğini ifade etti. Bu konunun Anayasa'da düzenlendiğini hatırlatan Erikel, şunları kaydetti: "Kamusal alan tartışması ancak kamu görevi yapanlar için söz konusu olabilir. Mahkemelerde sanık, tanık, bilirkişi sıfatıyla davet edilen kişiler için kamu alanından bahsedilemez. Yapılan uygulama kesinlikle hukuk dışı olup yasal bir dayanağı yoktur. Hukuk adına bu uygulamayı kınıyoruz. Açıkça insan hakları ihlal edilmiştir.''

http://arsiv.zaman.com.tr/2003/11/08/haberler/butun.htm
#2145
17.6.2009 Tarihli Zaman Gazetesi "Okur Hattı" bölümünde yayınlanan açıklamalar aynen şu şekilde:

22 Mayıs 2009 tarihinde "Adaletin terazisi çarşafa dolandı" başlığıyla çıkan haber ve 26 Mayıs 2009 tarihinde yayınlanan "Hakime hanım, lütfen özür dileyin!" başlıklı yazı nedeniyle adı geçen Fatih Adliyesi Hakimi Ayla Kaya'dan avukatı aracılığıyla bir açıklama geldi. Haberi yapan muhabirimiz Bülent Ceylan, haberi gazeteye vermeden önce Fatih Adliyesi Hakimi Ayla Kaya'ya ulaşmak için çok uğraştığını ancak başarılı olamadığını belirtti. Avukatı aracılığıyla elimize ulaşan açıklamasında, Hakime Ayla Kaya olayın haberde anlatıldığı gibi olmadığını ifade etmiştir. Gazetemizin hukuk danışmanları açıklama geldikten sonra kendisini ziyaret ettiler. Sayın Kaya, haber ve çıkan yazılar nedeniyle çok üzüldüğünü ve bu açıklamanın yayınlanmasının üzüntüsünü biraz olsun hafifleteceğini nazik bir üslupla ifade etti. Biz de hakime hanımın cevap hakkına saygımız gereği gönderdiği açıklamayı yayınlıyoruz. Gönül isterdi ki haber yayınlandığı zaman sayın Hakim benzer açıklamayı yapsa idi ve o açıklamayı yayınlasa idik.

Hakim Ayla Kaya'dan açıklama:
Dosyanın şikayetçisi Naciye Sönmez çarşaflı ve peçeli olarak duruşma salonuna girmiştir. Şikayetçinin kimliğinin bu kıyafet ile tespitinin mümkün olmayacağını düşünen ve Atatürk Cumhuriyet'inde, davacını peçeli hali ile ifadesinin alınamayacağını beyan eden müvekkilem hakim, şikayetçiden peçesini çıkararak, başörtüsü ile ifade vermesini istemiştir. Bunun üzerine şikayetçi başörtüsü olmadığını bonesinin bulunduğunu ifade etmiştir. Bu konuşmalar olurken, mahkeme salonu dışında bekleyen Naciye Sönmez'in kardeşi duruşma salonuna girerek "Ne oluyor? Kardeşimin çarşafı neden çıkarılıyor?" diyerek mahkemeye ve hakim olan müvekkilime müdahalede bulunmuştur. Bunun üzerine müvekkilim CMK 203. maddesi uyarınca duruşmanın düzenini bozan Naciye Sönmez'in kardeşini mübaşir aracılığıyla dışarıya çıkartmıştır. Bu şekilde salonda müvekkilim Hakim Ayla Kaya, şikayetçi ve zabıt katibi olmak üzere üç bayan kaldığını belirterek, Naciye Sönmez'den yeniden ifade vermesini istemiştir. Ancak şikayetçi ifade vermek yerine olayı başka boyuta taşıyarak, Atatürk'ün hanımının da başının kapalı olduğu, bu ülkeyi Çanakkale'deki şehitlerle birlikte kendisi gibi olanların kurtardığını, vatanı yine savunmak lazım gelirse müvekkilimden önce kendisinin savunmaya geleceğini, müvekkilimin hareketinin zulüm olduğunu, öbür dünyada müvekkilim ile kendisinin karşı karşıya geleceğini müvekkilime söylemiş ve "Allah birdir" diye bağırmıştır. Müvekkilem Hakim Ayla Kaya da "Allah'ın birliğine kimsenin itirazının bulunmadığını" söylemiştir. Bunun üzerine şikayetçi müvekkileme "Burada Allah'ın kanunları geçerlidir" diye bağırarak eli ile önündeki masaya vurmuştur. Müvekkilem ise Türkiye Cumhuriyeti'nin bir hakimi olarak burada Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını uygulamakla görevli olduğunu, Allah'ın kanunlarının burada tartışılmayacağını, Türkiye Cumhuriyeti'nin kanunlarının uygulanacağını, ifadesini buna göre vermek zorunda olduğunu söylemiştir. Buna rağmen Naciye Sönmez ifade vermemekte ısrarcı olunca müvekkilem hakim; duruşma düzenini bozan Naciye Sönmez'e duruşmadan çıkmasını ihtar etmiştir. Naciye Sönmez dışarıya çıkarken duruşma salonu önünde bekleyen kişilere "bu rezalete şahit olun" diye bağırarak olay yerinden uzaklaşmıştır.

Bu cevap ve düzeltme yazımızı yayınlayarak en azından olaya tarafsız bir gözle baktığınızı, yanlı davranmadığınızı görmek müvekkilemin üzüntüsünü biraz olsun hafifletecektir.
Saygılarımızla,
Av. Sema Alioğlu & Av. Kazım Alioğlu
#2146
8 Şubat 2009 Hürriyet Gazetesi'nde şöyle bir haber yayımlandı:

'KKTC polisi 29 Ocak'ta otobüs terminalinde düzenlediği bir operasyonda, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Sercan Çankaya ve Hilmi Höner'in çantasında Süryani alfabesiyle yazılı tarihi bir İncil ele geçirdi.

KKTC Eski Eserler İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu'nun ön incelemesinde 3 milyon TL değer biçtiği İncil'in, iki bin yıllık olduğu tahmini yapıldı ve kaybolan dördüncü St. Barnabas İncil'i olabileceği belirtildi. Operasyonun devamında Ali Rıza Arıoğlu, Ömer Akın, Kenan Arslan, Barış Can, Özgür Uzundal, Uğur Özgürlü, Ali Çoban da gözaltına alındı.

Operasyonda Ali Çoban'ın garajında, 25 bin TL değerinde ana tanrıça ve 3 bin TL değerinde Hz. İsa kabartmalı kilit taşı da bulundu. Şüpheliler, yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldı.

Barnabas İncil'i, Hıristiyanlığın en tartışmalı konularından biri olarak kabul ediliyor. Hz. İsa döneminde yazılan tek İncil olduğuna inanılan ve 'Beşinci İncil' de denilen Barnabas İncil'inde iddiaya göre, Hz. İsa'nın, "Tanrı'nın oğlu değil peygamber olduğu" yazıyor ve Hz. Muhammed'i müjdelediğine inanılıyor.

Yazar Aydoğan Vatandaş, bir süre önce "Apokrifal" adlı kitabında dört Barnabas İncili'nden birinin Kıbrıs'tan çalındığını ve Genelkurmay Başkanlığı'nın elinde olduğuna dair iddialara yer vermiş, konu bazı gazete ve televizyonlarda haber olmuştu.'

Türkiye'de maalesef bazı konularda haber takibi yeterince yapılamıyor. Bunun başlıca nedenleri arasında bazı spesifisik konularda yeterince uzman muhabir bulunmaması. Editör arkadaşlar da muhabirleri yeterince yönlendiremiyorlar. 

Hürriyet Gazetesi iyi bir haber yakalamış ancak bir daha haberin devamını getirmemiş. Başka gazeteler de konuya ilgi göstermemiş. Oysa hiçbir şey, ama hiçbir şey, 1. yüzyıla ait olabilecek bir İncil metninden daha değerli olamaz bence. Çünkü bu, tarihsel İsa ile kurgusal İsa arasındaki 4 yüzyıllık boşluğu kapatabilir.

Bugün Hz. İsa'nın gerçekte yaşayıp yaşamadığı tartışmaları bile yapılırken, erken Hristiyanlığa ait böyle bir keşif Don Brown'un Davinci Code'undan daha mı değersiz?  Belki inanmayacaksınız ama geçenlerde Pullitzer ödüllü bir gazeteciyle konuştum New York'ta, yakında kendisiyle yaptığım söyleşiyi de okuyacaksınız kısmetse. Bu konuyu maalesef anlayamadığını fark ettim.

Hürriyet'in bu haberinde küçük bazı maddi hatalar da vardı. Mesela, Apokrifal adlı kitabımda, Kıbrıs'ta değil Hakkari'de, 1981 yılında bulunan 1.yüzyıla ait Aramice İncil'in peşine düşmüştüm. Bu kitapta ilk defa Aziz Barnabas'ın bu İncil'i Arami dilinde 4 ayrı alfabeyle de yazdığı bilgisine de yer vermiştim.

Peki Kıbrıs'ta çalınan bir şey yok mu? Var elbette. Birincisi Aziz Barnabas'ın mezarı soyuldu 1996 senesinde. Ancak mezardan ne alındığı hala bir muamma olmaya devam ediyor. Kutlu Adalı'nın başına gelenleri de detaylarıyla (merhum) yazmıştım.

Barnabas'ın mezarının bulunduğunda göğsünün üzerinde bir İncil bulunduğu biliniyor.  M.S. 478 yılında, Kıbrıs Piskoposu Anthemios'un çabalarıyla Barnabas'a ait kalıntılar bir harup ağacı altındaki Roma dönemine ait antik bir mezarda bulunmuştu.

Mezarda bulunan ceset kalıntılarının yanısıra orada Aziz Mathhias İncilinin de bulunduğu, bu İncil'in de,  Anthemios'un beraberindeki görevli üç papazla birlikte, İstanbul'daki Aziz Stephen Kilisesi avlusunda, Bizans İmparatoru Zeno'ya hediye olarak verildiği biliniyor. Peki bu İncil'e ne oldu? Elbette kayıp. 

Bu sorunun yanıtını da Kıbrıs Üniversitesi'nden Sanat Tarihçisi ve İlahiyatçı Andreas Foulias'a sormuştum. Andreas'ın verdiği cevaplar konuyu daha da ilginç hâle getiriyor. Şunları söylüyor Foulias:
   
'St. Barnabas'ın göğsünde, Başpiskopos Anthemios tarafından bir İncil bulunduğu, bu İncil'in Matthias'a ait olduğu bunun da Bizans İmparatoru Zeno'na hediye edildiği ve İstanbul'daki Aziz Stephanos Kilisesi'ne konulduğu biliniyor. Söylendiğine göre İncil Frankların 1204 yılında İstanbul'u aldıkları bir sırada çalınmıştır. O günden bugüne kadar hakkında hiçbir bilgi edinilemedi.'

Peki, bu İncil kimindi? St. Barnabas'ın mı, yoksa Matthias'ın mı?

Bu konu son derece önemlidir. Demek ki, 1204 yılına kadar Aziz Barnabas tarafından kaleme alınan ancak Aziz Matthias'a ait olduğuna inanılan otantik, 1.yüzyıla ait bir İncil mevcuttu ve Aziz Stephanos Kilisesi'nde saklanıyordu. Ortadan kaldırılması ya da çalınmasının tek bir nedeni olabilirdi. O da şu an kabul edilen 4 kanonik İncil'den farklı olması!

Bu İncil de Aziz Barnabas'ın el yazısıyla yazılmıştı ve Mathias İncili'nden Barnabas tarafından kopya edilmişti.

Haberde Genelkurmay'da olduğu iddia edilen İncilin 1981 yılında Hakkari'de bulunan İncil olması gerekiyor, Kıbrıs'ta milattan sonra 478 yılında bulunan değil.

Şimdi gelelim Hürriyet'in haberinde geçen İncil'e. Evet, Kıbrıs'ta 29 Ocak 2009'da eski bir İncil'in bulunduğu kesin. Benim duyumlarım bu İncil'in şu anda Gazi Mağusa Adli Tıbbında olduğu yönünde. Sanırım Türkiye'den gelecek iki uzman bu konuyla ilgili rapor hazırlayacak, hazırlanan raporlardan çıkacak sonuca göre de işlem yapılacak.  Şu anda yakalanan 4 kişiden biri tutuklu diğer üçü serbest.

Benim merak ettiğim, 1. yüzyıla ait olabilecek bir İncil'i anlayabilecek kaç tane uzmanımız var bizim? Hadi bir soru daha sorayım. Türkiye'de karbon testi yapabilecek bir labaratuarımız var mı?

Cevap maalesef hayır. Türkiye tarihi eser cenneti. Ancak Karbon testi yapabilecek tek bir labaratuara bile sahip değil.

Lütfen bu İncil meselesinde uzmanlığa ve bilimselliğe dikkat edilsin ve sonuçlar da mutlaka kamuoyuyla paylaşılsın.

http://www.haber7.com/haber/20090609/Kibrista-ele-gecirilen-Incile-ne-oldu.php
#2147
Geçen hafta Abant'ta "Abant Platformu" nun tertip ettiği organizasyona katıldım.. Türk demokrasi tarihi yazıldığında Abant Platformu'na özel bir yer ayrılacağına olan inancım tam olduğu için bu toplantıya katıldım.
Toplantı sonrası istikbale olan güvenim daha da arttı.. Fakat aynı toplantıda Türkiye'de yaşanan bazı çarpıklıklar aklıma geldi.. Aklıma getiren ise şu üç haber oldu..
İlkinden başlayalım: Başbakan Tayyip Erdoğan önümüzdeki eğitim döneminden itibaren, azınlık okullarında okuyan vatandaşlarımız için de bedava kitap uygulamasının başlayacağını duyurdu..
İkinci haber ise şuydu: Karaköy genelevinin hemen bitişiğinde meğer Surp Pırgiç Ermeni Kilisesi varmış..
Peki bu kilisenin varlığını nasıl öğrendim? Geneleve gittiğim için mi? Hayır..! Peki kiliseye gittiğim için mi? Yine hayır..
Bu kilisenin varlığını, anılan kilisenin bağlı olduğu vakfın başkanı olan Daniel Atsup'un basın açıklamasından öğrendim..
Atsup bakın ne demiş: "Eskiden cemaatimiz 300-500 kişi iken şimdi 7-8 kişi.. Zira genelevin pencereleri ile ibadethanemizin pencereleri birbirine bakıyor.."
Bu bilgiye "muttali" olunca düşündüm.. Düşündüm ki, bu genelev muhakkak surette kilisenin inşasından sonra açılmıştır..
Yine düşündüm ki, orada kilise değil de cami olsaydı yanına acaba genelev açılır mıydı?
"Laik" bir ülkeyiz ya!.. Diyelim ki cami yanında genelev açılmasına izin verildi, bu durumda "cami cemaati" mi çok olurdu yoksa genelevin "potansiyel müşterileri" mi?
Cami ile genelev "sözcüklerinin" yan yana gelmesini bile haklı olarak kabullenemiyoruz değil mi?
Orada ise iki sözcüğün yan yana gelmesini bırakınız, iki "binanın" yan yana konuşlandığı bir durum var..
İşte o genelevin oraya "kondurulmasına" izin veren dönemin yöneticilerinin bilinçaltında yatan olsa olsa şudur:
"Kardeşim, boş ver kiliseyi miliseyi.. Birkaç tane Ermeni kiliseye gitse ne olur? Genelevin pencereleri ile kilisenin pencereleri birbirine baksa ne olur? Hem onlar Ermeni 'dölü' değil mi? Bizim devletimizi ilgilendiren, Ermeni kilisesinin müdavim sayısı değil; bitişiğindeki genelevin Ermeni patroniçesinin devletimize ödediği vergi matrahıdır.. Kaldı ki vergilendirilmiş kazanç kutsaldır.."!
Evet bu kilise bitişiğine genelev kondurulması meselesi, Türkiye Cumhuriyeti'nin genetik kodunun tipik bir şifresidir..
Azınlıkları hala "yerli yabancı" olarak belirten ve gerekçeli kararının tepesine "Türk milleti adına hüküm vermeye yetkili" ibaresini konduran yargı kararlarıyla malul bir ülke burası..
İşte o yüzden nerede, "Kilisenin bitişiğine genelev kondurtan" eski faşist yönetimler..
Nerede, Başbakan Erdoğan'ın bedava kitap uygulamasını azınlık okullarına da şamil kılan demokrat yönetim mantalitesi..
Evet şimdi gelelim üçüncü habere.. Vakit gazetesinin haberine göre, Demokrat Parti İzmir İl Başkanlığına "Çankaya'da başörtüsü istemiyoruz.." şeklindeki deklarasyona imza atan biri gelmiş..
Bu atama, DP'nin yeni seçilen kadrosunun nasıl bir antidemokrat şablona hapsolunduğunu gösteren bariz bir örnek elbetteBunda bir problem yok ve Vakit gazetesi haklı olarak bu atamaya isyan ediyor..
Fakat Vakit, haberin son cümlesinde diyor ki: "Açılımlarında bununla da yetinmeyen Demokrat Parti, İzmir il yönetiminde Musevilerin de görev alacağını deklare etti.."
Şimdi bu kadar doğru bir haberin son cümlesi böyle mi olmalıdır? "Bununla yetinmeyen.." demek ne demektir?
Museviler vatandaşımız değil mi? Museviler siyaset yapamaz mı? "Türbanlılar da Meclis'te olabilsin.." diye haklı olarak isyan ederken, bu engellemeleri yapanların ağzıyla konuşmak tutarlı bir tutum mudur?
Neticede bu ülke öyle bir ülke ki, genelevin pencereleri kilisenin pencerelerine bakar.. Çünkü kilise Ermenilerindir.. Eh Ermeniler de "gayrimilli" dir..
Ha, günahlarını almayalım, belki de bu izni veren geçmişteki yöneticiler "halisane" düşünüyordu ve belki de şöyle düşünüyordu:
"Ermeniler 'gayri milli'dir.. Kilisenin yanına genelev yaparsak belki ibadetten sonra geneleve gelirler ve bir de bakmışsın ki adamlar genelevde ilk kez 'milli' olmuşlar.. Fena mı olur?"!

http://www.takvim.com.tr/Yazarlar/fikriakyuz/2009/06/23/abant_platformunda_aklima_genelev_geldi
#2148
T.C.
DENİZLİ
1. İCRA HUKUK MAHKEMESİ
TÜRK MİLLETİ ADINA
GEREKÇELİ KARAR
ESAS NO : 2009/604
KARAR NO : 2009/567
HAKİM : VELİ BEYDOĞAN 33364
KATİP : YÜCEL SÖNMEZ 58379
DAVACI : SÖNMEZ YÜCEIŞIK İNŞAAT VE SIHHI TES MAL SAN VE TİC A Ş -
VEKİLİ : Av. SERHAT OĞUZ DEMİRCİ - Mesutbey İşhanı Kat:4 No:35 Denizli Merkez/ DENİZLİ
DAVA : Şikayet
DAVA TARİHİ : 09/06/2009
KARAR TARİHİ : 09/06/2009
Mahkememizde görülmekte bulunan Şikayet davasının evrak üzeri yapılan incelemesi sonunda,
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili şikayet dilekçesinde özetle borçlu Recep ÇETİN ve Özgökay İnşaat Malzemeleri Pazarlama ve Ticaret Limited Şirketi aleyhine Denizli 3. İcra Müdürlüğünün 2007/3744 Esas sayılı dosyası ile başlattıkları icra takibinde borçlular adına kayıtla araçların UYAP üzerinden kayden haczi için 28.05.2009 tarihinde icra takip dosyasında talep açtıklarını, taleplerinin icra müdürlüğünce "doğrudan haciz işleneceği hususunda kendilerine kanunla bir görev ve yetki verilmediği ancak İİK.nun 357, 359 ve 367. maddeleri gereğince ilgili kurumlara yazı yazılmak suretiyle haczin tatbik edilebileceğinden" bahisle UYAP üzerinden borçluların araçların tespiti ile trafik kayıtlarına haciz konulması yönündeki taleplerinin reddine karar verildiğini, anılan kararın Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında düzenlenen konuya ilişkin protokole aykırılık teşkil ettiğini belirterek icra müdürlüğünün 28.05.2009 tarihli kararının ortadan kaldırılmasına karar verilmesini şikayet yolu ile talep ve dava etmiştir.
Şikayetin niteliği gereği mahkememizce duruşma açılmasına lüzum görülmeyerek dosya üzerinden inceleme yapılmıştır.
Her ne kadar şikayetçi vekili borçlular adına trafikte kayıtlı araçların UYAP marifetiyle tespit edilerek yine UYAP üzerinden bu araçlar üzerine Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında düzenlenmiş protokol gerekçe gösterilerek haciz konulması talep olunmuş ise de, İİK.nun 357. maddesine göre "icra dairesince kanuna göre yapılan tebliğ ve emirleri derhal yapmaya ve neticesini geciktirmeksizin icra dairesine bildirmeye alakadarlar, mecburdur" yönündeki düzenlemesi, yine İİK.nun 359. maddesindeki "icra memurları yaptıkları muamemelerden dolayı her daire ve makam ile doğrudan doğruya muhabere edebilirler" şeklindeki düzenlemesi ile yine aynı kanunun 367. maddesindeki "icra veya iflas dairelerinin borçlunun mevcuduna dair isteyeceği bütün malumatı hakiki ve hükmi her şahıs derhal vermeye ve talep halinde mevcudu bu dairelere teslime mecburdur" yönündeki düzenlemeler karşısında müşteki vekilince Adalet Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında düzenlendiği belirtilen protokol gerekçe gösterilerek UYAP üzerinden haciz konulması isteği karşısında yukarıda belirtilen İİK.nun 357, 359 ve 367. maddeleri halen yürürlükte olup, sözkonusu protokolün anılan işbu maddelerde öngörülen yasal düzenlemeleri hükümden düşürdüğünün kabulü mümkün olmadığı gibi aksine düşüncenin protokol hükümlerine yasal düzenleme karşısında üstünlük tanımak anlamını teşkil edeceğinden, ayrıca UYAP sisteminin halen olması gereken düzeyde verimli bir şekilde çalışmayışı, zaman zaman günlerce UYAP sistemiyle bağlantı kurulamayışı, aynı isim ve soyisimde benzer şahısların adlarına kayıtlı araçların tespiti halinde gerçekte takip borçlusu olmayan şahısların haciz tehdidi altında kalma ihtimalleri ve icra dairelerindeki dosya sayısının yoğunluğu, personel yetersizliği dikkate alındığında, yoğun iş temposu içerisinde bulunan icra dairelerinin böyle bir uygulamayla daha fazla çalışamaz hale geleceği dikkate alınarak icra dairesindeki takip işlemlerinin süratle yerine getirilebilmesinde, icra müdürlüğü işleminde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığından mahkememizce yerinde görülmeyen şikayetin reddine karar vermek gerekmiştir.
HÜKÜM: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere.
Şikayetin REDDİNE,
Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,
Şikayetçi tarafından yapılan yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına,
Dair; dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda verilen karar, yasa yolu açık olmak üzere, tarafların yokluğunda açıkça okunup usulen anlatıldı. 09.06.2009
#2149
UYAP'ta tapu, trafik ve ticaret sicil kayıtları artık sorgulanabiliyor, üstelik tüm Türkiye'deki kayıtları görebilme imkanı var (tapu dairelerine gittiğinizde sadece kendi bölgeleri dahilindeki kayıtları görebiliyorlar). Talebinize göre (mesela talebinizi, "UYAP-TAKBİS yoluyla borçlu adına kayıtlı gayrimenkul bulunup bulunmadığının sorgulanması; bulunması halinde ilgili tapu müdürlüğüne gayrimenkulün haczine dair müzekkere gönderilmesini talep ederim" şeklinde açabilirsiniz) borçlu adına gayrimenkule rastlanması halinde, icra dairesi parsel numarasını belirtip ilgili tapu dairesine haciz müzekkeresini yazıyor. Trafik kayıtlarında borçlu adına araç bulunması halinde ise, icra dairesi UYAP üzerinden ulaşabildiği trafik kayıtlarına doğrudan haciz şerhi işleyebiliyor, yani bu konuda müzekkere yazmaya bile gerek kalmıyor. Fakat UYAP üzerinden sorgulamanın doğru bir şekilde yapılması gerekiyor. İcra memurları çoğu zaman sadece T.C. kimlik numarasıyla sorgulama yapıyor; halbuki T.C. kimlik numarası 2002'den sonraki tesciller için geçerli, önceki tescillerde T.C. kimlik numarası bulunmuyor. Bu sebeple isimden de sorgulatmak gerekiyor. Alınan bilgilere göre tapularda sadece 2006 yılından sonraki kayıtlar UYAP'tan görülebiliyor, önceki kayıtlar için eski usul işlem yapılması gerekiyor. Zamanla tüm kurumların kullandıkları sistemlerin UYAP'a tam olarak açılması bekleniyor. Bu yolla borçlunun mevcuduna kolay ve hızlı bir şekilde ulaşılabilmesi mümkün hale gelecek.

Tabii burada bankalarla ilgili olarak da mutlaka bir çalışma yapılması ve öncelikle İcra ve İflas Kanunu'nun 89. maddesinde yer alan, "Haciz ihbarnamesi, bir hükmi şahsın veya müessesenin merkez ve şubelerinden hangisine tebliğ edilmiş ise, beyanda bulunma mükellefiyeti yalnız ihbarnameyi tebellüğ eden merkez veya şubeye aittir." şeklindeki hükmün kaldırılarak bunun yerine (tıpkı kamu alacaklarında olduğu gibi) haciz ihbarnamesini alan banka genel müdürlüğünün veya banka şubesinin tüm şubeler bazında araştırma yapmasını amir bir hükmün getirilmesi gerekecektir. Bankalar çok uzun bir zamandır tüm şubeleriyle entegre bir sistem kullandıkları ve gelen haciz ihbarnamesinde borçlunun başka şubelerdeki hesaplarını kolaylıkla görebildikleri halde, maalesef bu çok eski kalan yasal düzenleme sayesinde alacaklı için hayati önem taşıyan diğer şubelerdeki hesaplarla ilgili bilgi vermeye ve doğal olarak da işlem yapmaya yanaşmıyorlar. Bu durumun da en kısa zamanda değiştirilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekmektedir.
#2150
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yargılanması gerektiği yönündeki kararının bozulmasını istedi.

Cumhurbaşkanları 'vatana ihanet' suçu dışında yargılanamıyor. Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Gül'ün 'Kayıp Trilyon' davasından yargılanmasını istemişti. Gül, milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle kendisiyle aynı konumda olan tüm sanıkların beraat ettiği davada yargılanamamıştı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, "Kayıp Trilyon" davasıyla ilgili olarak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında verilen "takipsizlik" kararını kaldıran Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kararının "kanun yararına bozulması" istemiyle Adalet Bakanlığına başvurdu.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Başsavcılık, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin verdiği kararla ilgili incelemesini tamamladı. Cumhuriyet Savcısı Kürşat Kayral tarafından hazırlanan başvuruda, şikayetçi Cahit Nalbantoğlu'nun, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yaptığı itirazın geçerli olmadığı kaydedildi.

Başsavcılığın başvurusunda, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kararında, Anayasal boşluk olduğunun kabul edildiği halde "takipsizlik" kararının kaldırıldığı, dolayısıyla bu kararın usul ve yasaya aykırı olduğu ileri sürüldü.

Başvuruda, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının "takipsizlik" kararını kaldıran kararının, "kanun yararına bozulması" talep edildi.

Adalet Bakanlığı, istemi yerinde görürse Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını, "kanun yararına bozulması" talebiyle Yargıtay'a götürecek. Süreçle ilgili kararı Yargıtay verecek.

TAKİPSİZLİK KARARI

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, "Kayıp Trilyon" davasıyla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında, "mevcut anayasal sistem gereğince, iddia olunan eylemlerin kanıt ve unsurları tartışılmaksızın, yasal imkansızlık nedeniyle soruşturma yapılmasına gerek olmadığına" karar vermişti. Kararda, "Cumhurbaşkanının, seçilmeden önce işlemiş olduğu kişisel suçlarından dolayı Anayasada bir hüküm yer almadığı gibi TBMM İç Tüzüğünde de bir düzenlemenin mevcut olmadığı, demokratik rejimlerde Devlet Başkanının dokunulmazlığının kabul gören bir imtiyaz şeklinde oluştuğu" kaydedilmişti. 1982 Anayasasının 105. maddesine göre Cumhurbaşkanının sorumsuzluğunun "esas", sorumluluğunun ise "istisna" olarak getirildiği belirtilen kararda, 1961 Anayasasının 99. maddesi ve 1982 Anayasasının 105/3. maddeleri ile "Cumhurbaşkanının sadece vatana ihanetten dolayı sorumlu tutulabileceğinin", 105/1-2. madde fıkralarında ise "görevi ile ilgili işlemlerden dolayı sorumsuzluğunun düzenlendiği" ifade edilmişti.

Kararda, "Bunun haricinde, Cumhurbaşkanının, Cumhurbaşkanlığı makamına seçilmesinden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülürse tutulma, sorguya çekilme, tutuklama ve yargılama yollarına maruz kalıp kalmayacağının madde metninde bulunmadığı" belirtilmişti.

Kararda, şunlar kaydedilmişti:

"Anayasanın 148/3. maddesinde belirlenen Anayasa Mahkemesinin 'görev ve yetkileri' başlıklı bölümünde, Anayasa Mahkemesinin; Cumhurbaşkanını, Yüce Divan sıfatıyla yargılaması hususu belirtilmiş ise de görev yönünden düzenlenen bu maddenin 105. maddede belirlenen görev sorumsuzluğu göz önüne alındığında sadece 105/3. maddesinde geçen vatana ihanet suçlamasına ilişkin yargılamayı kapsadığı anlaşılmakta olup, kişisel suçlardan yargılamayı içermediği, bu bağlamda Anayasal sistem içerisinde Cumhurbaşkanının 'vatana ihanet' haricinde kalan bir suçtan dolayı yargılama mercinin de düzenlenmemiş olduğu belirlenmiştir. Bu açıklamalar ışığında; Cumhurbaşkanı seçilen milletvekilinin varsa partisiyle ilişkisinin kesilmesi ve milletvekilliğinin sona ermesi, görevinin özelliğinin doğal gereği olup, milletvekilliğinin sona ermesinin, dokunulmazlık dışında kalacağı anlamına gelmediği, açıkça bu sözcüğün Anayasada yer almamasının, Anayasanın 104. maddesinde sayılan yetkileri kullanan, milletvekillerinden çok daha önemli konumda olan Cumhurbaşkanının dokunulmazlığının bulunmamasının düşünülemeyeceği ve bu hususun olsa olsa etik nezaket gereği ile bu makamın, ülkede sıkıntılar baş gösterdiğinde, oluşan problemleri; ciddi, herkesin inanacağı ve kabul edebileceği şeklinde çözebilecek son makam olacağı düşüncesiyle muhafaza ve koruma düşünceleri altında yapılan, Anayasa koyucunun tasarrufu olarak vücut bulduğu, 1982 Anayasası'nın, 1924 Anayasası düzenlemesinden ayrılarak 105. madde ile yaptığı Cumhurbaşkanının sorumluluğu ve sorumsuzluğu tanımlamasının mutlak olup, başka kanunlar veya diğer dokunulmazlıklar açısından kıyas yoluna açık bulunmadığı, Cumhurbaşkanı seçilinmesinden önce veya sonra görevle ilgili olmayan kişisel suçlardan dolayı Cumhurbaşkanının sorumluluğu ve yargılanması ile yargılama yer, usul ve şekil şartlarıyla zaman aşımının nasıl ve ne şekilde uygulanacağı hususunda hiçbir Anayasal düzenlemenin mevcut olmadığı, Anayasa'nın 105. maddesinin 1. fıkra hükmünden Cumhurbaşkanının vatana ihanet dışında kalan diğer görev suçlarından sorumlu olmadığının açıkça anlaşıldığı halde, kişisel suçlardan dolayı sorumlu olup olmadığı, eğer sorumlu ise yargılamanın nasıl ve ne zaman yapılacağı hususunda açık bir belirsizlik olduğu, tersine yorum tekniği ile vatana ihanet suçu haricinde yargılaması mümkün bulunmayan Cumhurbaşkanının, kişisel suçlarla ilgili doktrinde tartışılan cezai sorumluluğun ise yorumsal kıstaslarla doldurulmasının ve muğlak yargılama teknikleri ve makamları ihdas edilmesinin mümkün bulunmadığı tespit edilmiştir."

Kararda, "Mevcut Anayasal sistem gereğince, Türkiye Cumhuriyeti 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında iddia olunan eylemlerin kanıt ve unsurları tartışılmaksızın, yasal imkansızlık nedeniyle soruşturma yapılmasına gerek olmadığına CMK'nın 172. maddesi gereğince karar verildi" denilmişti.

SİNCAN 1. AĞIR CEZA MAHKEMESİNİN KARARI

Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının, "Kayıp Trilyon" davasıyla ilgili olarak, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hakkında vermiş olduğu "kovuşturma yapılmasına yer olmadığına" ilişkin kararını itiraz üzerine kaldırmıştı.

Kararda, Gül hakkında "özel evrakta sahtecilik" ve "2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na" aykırılık suçlarından dolayı soruşturma açıldığı, soruşturma sonunda Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca "kovuşturma yapılmasına yer olmadığına" karar verildiği anımsatılmıştı. Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararında, şunlar kaydedilmişti:

"Ancak; bu kovuşturmaya yer olmadığına karar verilirken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yasalar yönünden dokunulmazlığı bulunan ve yasalarda yargılanmaları istisna kabul edilen kişiler ile kıyas yapılarak, şüphelinin Cumhurbaşkanı olması nedeniyle milletvekili ve bakanlara tanınan dokunulmazlığının yasa koyucunun Cumhurbaşkanını da kapsadığı yönünde görüşleri hukuktan yoksun, kanunlara aykırı olduğu açıktır. Kıyasın; kamu hukuku alanında yapılamayacağı, kaldı ki daha önce Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan kişilerin önceden suç işlemiş bulunmalarının doğal olarak yasa koyucular tarafından düşünülemediğinden Anayasa'da bu konuda boşluğun bulunduğu, bunun yerine Anayasa'nın ilgili hükümlerinde değişiklik yapılarak Cumhurbaşkanlığı makamında bulunan kişilerin Cumhurbaşkanlığı döneminden önceki suçlarına yönelik düzenlemelerin yapılması gerektiği ve Anayasa'daki bu boşluğun kıyas yolu ile değil, hukuki düzenleme ile ortadan kaldırılması hukuki açıdan çok daha uygun olacağından; şüpheli Abdullah Gül hakkında iddia olunan eylemlerin kanıt ve unsurlarının mahkemesince tartışılması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hukuka uygun olmayan takipsizlik kararının kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir."

http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=09.06.2009&i=191430
#2151
TBB Meslek Kuralları:
MADDE 20- Avukatlar ve Avukat Stajyerleri mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle başları açık olarak mahkemelerde görev yaparlar. Duruşmalara Türkiye Barolar Birliğince şekli saptanmış cübbe ile ve temiz bir kıyafetle çıkarlar. Erkek Avukatlar iklim ve mevsim koşullarının elverdiği ölçüde kravat takarlar.

Bu madde gereğince erkek avukatların "iklim ve mevsim koşullarının elverdiği ölçüde" kravat takması gerekiyor. Ancak avukatlık mesleğinin bu şekilde kılık kıyafet sınırlamasına tabi tutulması bana hiç de doğru gelmiyor. Hele hele bu şekilde gayet yoruma açık bir düzenleme ile sınır getirilmeye çalışılması da yanlışa yanlış katmıştır kanaatimce. Erzurum'daki bir avukatla Antalya'daki bir avukatı kravat hususunda farklı düzenlemelere tabi tutmakta ne tür bir hukuki yarar bulunmaktadır? Ve bu husus anayasada ifadesini bulan eşitlik ilkesiyle ne derece telif edilebilir?

Meslek kurallarında geçen kravata dair hüküm bana göre son derece yersizdir/haksızdır. Hiçbir avukat iklim, mevsim, koşuşturma, terleme, bunalma, kravat takmaktan hoşlanılmama, ellerinin olmaması (özürlü olması), vs. gibi sebepleri izah etmek zorunda bırakılmamalıdır. Kravat takmak istemeyen takmaz, bence konu bu kadar basit... "Mevzuatta bir hüküm varsa, bu hükmün yanlış olduğunu düşünsek dahi hükme uymak gerekir" gibi pozitivist bir mantıkla konuya yaklaşmak da doğru olmayacaktır. Zira bu mantıkla gidersek, en basitinden tutarlılık namına herkesin şapka da takması gerekecektir; malum, ortada kapı gibi kanun hükmü var ve hala da yürürlükte :)

Bu konu bir meslektaşımızın bir ceza davası duruşmasına kravatsız katılması sebebiyle savcı tarafından kimliğinin sorulması sebebiyle gündeme gelmiştir. Bkz. http://www.turkhukuksitesi.com/showthread.php?t=36718&page=2
#2152
Gıda sanayi son yıllarda çok karlı bir alanı keşfetti. Çocuklar. Gofreti, kolası, boyalı meyve suları, şekerli ekşimeyen yoğurtları ve büyüten ya da zihni açan! paketlenmiş yiyecekleri ile bütün çocuklarımızı hızla şeker bağımlısı yapıyorlar. Mesela kola firmaları yıllık tüketimini yılda en az %25 artırmaya çalışıyorlar.  Fakat yetişkin pazarı doyduğu için hedef çocuklara yöneliyor. Gazlı içecek endüstrisi reklâm için milyar dolarlar harcıyor. Bu pazarlama faaliyetlerinin çoğu oyuncaklar, çizgi filmler, filmler, yarışmalar, oyunlar ve televizyon, radyo, dergi, internet üzerindeki kulüplerle çocukları hedef alıyor. Televizyonlarda 3-4 reklamdan biri çocuklara yönelik. Ama bu çabaların karşılığını da alıyor, karlarına kar katıyorlar. Sayelerinde çocukların nerdeyse hiç biri doğru dürüst taze sebze ve meyve yemiyorlar. Bu nedenle vitamin ve mineral yetersizlikleri çok yaygın. Bu zehirli içecekler her markette, bakkalda, büfede, okullardaki, istasyonlardaki makinelerde serbestçe satılıyor. Hem de Tarım ve Hayvancılık bakanlığının izni ile. Halbuki gazlı içecekler diğer uyuşturucular gibi bağımlılık yapıyor ve haz duygusuyla birlikte vücuda zarar veriyor.

Bültenimizin bu sayında Judith Valentine'ın gazlı içeceklerin zararları ile ilgili yazısını okuyacaksınız.

Yeni intihar yöntemi: Gazlı içecekler
Bağımlı kendini kötü hissetmektedir. Vücudu desteğe ihtiyaç duymaktadır. Elini cebine atıp bozuk para çıkarır. Makinenin içine parayı atmasının ardından ihtiyacı olan kutu aşağı yuvarlanır. Hemen kutuyu açıp içer. Enerjisinin geri döndüğünü hisseder. Bu düzelme, birkaç saat devam ederek onu sabah boyunca uyanık tutacaktır. Bu bağımlı sadece 12 yaşında ve uyuşturucusu da, okulundaki makineden satın aldığı gazlı içecek. Bu bağımlı ve onun gibi binlercesi, okullarının düzenlediği sigara, uyuşturucu ve alkolün tehlikelerini anlatan seminerlere katılacaklar. Ama kimse onlara Amerika'nın diğer içki bağımlılığından söz etmeyecek.

NSDA (Amerikan Ulusal Gazlı İçecek Birliği)'nın açıkladığına göre, ABD'de gazlı içecek tüketimi yılda kişi başına 600 kutu (ABD'de bir kutu bizdekinden çok daha büyük; 360 mL). 1978 yılından beri gazlı içecek tüketimi kızlarda iki, erkeklerde üç katına çıktı. 12-29 yaş arası erkekler en büyük müşteri kitlesi. Büyümekte olan bir delikanlının günlük kalori ihtiyacının yüzde 10'u bu içeceklerden karşılanıyor.

Pazarlamada gençler hedefleniyor
Tüketimin artması tesadüf eseri olmadı. Örneğin Coca-Cola ABD'de ürünlerinin yıllık tüketimini yılda en az %25 artırma hedefi koydu. Yetişkin pazarı durağan olduğu için hedef çocuklara yöneldi. Ocak 1999'da Beverage dergisinde yayınlanan bir makaleye göre " gazlı içecek pazarlamacıları için ilkokul çağındaki çocukları etkilemek çok önemli". 1960'lardan beri endüstri 200 mL'lik şişeden 600 mL'lik şişeye geçti. Sinemalardaki en popüler boy ise yaklaşık 2 litrelik ambajlar.

Gazlı içecek endüstrisi reklâm için milyar dolarlar harcıyor. Bu pazarlama faaliyetlerinin çoğu oyuncaklar, çizgi filmler, filmler, yarışmalar, oyunlar ve televizyon, radyo, dergi, internet üzerindeki kulüplerle çocukları hedef alıyor. Bu çabaların karşılığını da alıyorlar.

1998 yılında CSPI (Amerikan Halkın Faydası için Bilim Merkezi) gazlı içecek endüstrisinin okullara ve çocuk kulüplerine sızdığını açıkladı. Örneğin Coca-Cola, ABD'nin "Kızlar&Erkekler" kulübüne 2000'den fazla alanında markasını pazarlaması için 60 milyon dolar ödedi. 1993 yılında Colorado Springs'deki District 11 ilkokulu okul koridorlarına ve okul servis araçlarının yanlarına Burger King reklamları alacak ilk okul oldu. Daha sonra aynı okul Coca-Cola ile 10 yıllık bir sözleşme imzalayarak sözleşme süresi boyunca 11 milyon dolar kazandı. Bu anlaşma daha sonra Colarado çapında taklit edildi. Bu sözleşmelere göre okullar senelik belli bir satış kotasını tutturmak zorundalar. Bu da, okul yöneticilerinin çocukları daha fazla gazlı içecek tüketmeye teşvik etmesiyle oluyor.

Çocuklar bu kadar geniş bir pazarlama ağının içindeyken, gazlı içeceklerin zararları da daha fazla ortaya çıkarılıyor. Bizim gibi uzmanlara göre, günde sadece bir iki kutu içmek dahi birçok soruna sebep oluyor. Gazlı içeceklerle en fazla ilişkilendirilen sağlık sorunları obezite, diyabet ve diğer kan şekeri sorunları, diş çürümesi, kemik erimesi ve kemik kırılmaları, beslenme eksikliği, kalp hastalığı, gıda bağımlılığı ve beslenme bozuklukları, kimyasal tatlandırıcılar nedeniyle nörotransmiter fonksiyon bozukluğu, aşırı kafein nedeniyle nörolojik ve adrenal bozukluklar.

İlk uyarılar
Gazlı içecekler hakkındaki ilk uyarılar 1942 yılında AMA (Amerikan Tıp Birliğinin Yiyecek ve Beslenme Komisyonu) tarafından şu açıklamayla yapıldı: " Sağlık açısından bakıldığında besleyici değeri düşük şekerleme formunda veya şekerli gazlı içecek formunda şeker tüketimini kısıtlamak arzu edilen bir davranıştır. Komisyon, hangi formda olursa olsun şeker tüketimini kısıtlamanın halkın sağlığı açısından daha iyi olduğuna inanmaktadır".

Bu ilk açıklamadan sonraki uyarı 56 sene sonra, 1998'de CSPI'nın "Sıvı Şekerleme" başlıklı bir açıklamasında gıda endüstrisini özellikle çocuklara ve adolesanlara yönelik vahşi pazarlama kampanyaları yapmakla suçladığında geldi. Basın açıklamasında CSPI bir önceki sene kişi başına tüketimi gösteren 868 kutu içeceği yan yana getirmişti. Daha da çarpıcı olanı, CSPI'nın üzerinde Pepsi, Seven-up ve Dr. Pepper logoları bulunan biberonları sergilemesiydi. Yapılan bir araştırmaya göre bebeklerini mama zamanı bu biberonlarla besleyen ebeveynler çocukları büyüdüğünde dört kat daha fazla gazlı içecek içiriyorlardı.

Gazlı içeceklerin içindekiler cadı kazanı gibi
Şu anda şeker yerine kullanılan yüksek früktoz içeren mısır şurubu büyümekte olan hayvanlarda bakır eksikliğine sebep olduğundan sağlıksız kolajen gelişimi ile ilişkili. Früktozun tamamı karaciğer tarafından yakılır. Yüksek früktozlu diyetlerle beslenen hayvanlar alkoliklerinkine benzer karaciğer sorunları yaşarlar.
Diyet içeceklerde kullanılan aspartam potansiyel bir nörotoksindir ve endokrin salgılarını bozar.
Kafein adrenal salgıları uyarır. Yüksek miktarlarda alındığında özellikle çocuklarda adrenal tükenmeye neden olur.
Gazlı içeceklere eklenen fosforik asit, kalsiyum kaybı ile ilişkilidir.
Sitrik asit, bir nörotoksin olan MSG içerebilir.
Yapay aromalar MSG içerebilir.
Su yüksek oranda florür içerebilir.

Gastrointestinal rahatsızlık
Mesleğimde yıllar içinde en fazla karşılaştığım sorunlardan biri, özellikle gençlerde görülen gastrointestinal rahatsızlık. Mide asit seviyesinde yükselme nedeniyle gastrik yanmalar oluşuyor ve mide çeperinde erozyon oluyor. En çok duyduğu şikayet kronik "mide ağrısı". Hemen hemen tüm durumlarda, hasta gazlı içecekleri ve kafeini bıraktığında bu şikayetler yok oluyor.

Bu şikayetlere neden olan ne? Birçok gazlı içeceğin içinde kafein olduğunu ve kafeinin mide asit seviyesini yükselttiğini biliyoruz. Bilmediğimiz şey, gazlı içeceklerde katkı maddesi olarak asetik, fumarik, glukonik ve fosforik asit gibi, her biri sentetik olarak elde edilmiş birçok kimyasal asidin kullanıldığı. Bu nedenle, bazı arabaların motorlarını temizlerken bazı gazlı içecekler çok işe yarar. İnsan tüketimi içinse, etkileri daha az tatmin edici ve şüphe uyandırıcı.

Özellikle boş mideye gazlı içecek içmek midenin ve diğer gastrik organların asit-alkali dengesini bozar, bu da devamlı asit bir ortam oluşmasına neden olur. Uzun süreli asit ortam ise midede yanma ve ağrı olmasına sebep verir. Uzun vadede, gastrik bölgede erozyonlar oluşabilir.

Gazlı içeceklerin sebep olduğu bir diğer problem ise, çay, kahve ve alkol gibi su atıcı diüretik etkiye sahip olması. Bu içeceklerin hepsi sindirim sistemini olumsuz etkileyebilir. Günlük sıvı ihtiyacımızı karşılamak için bitki çayları, besleyici çorbalar ve etsuları, ayran gibi mayalı içecekler ve saf su içmek çok daha sağlıklı. Bu içecekler sindirim sistemine zarar değil, fayda verirler.

Sporcu içecekleri
Spor yapan öğrencilere hareket ederken kaybettikleri elektrolitleri geri kazandırmak amacıyla "ergojenik destek" adıyla içecekler veriliyor. Bu içecekler üç nedenle sakıncalı. Bir, diüretik etkileri olduğu için kaybolan suyu kazandırıcı değil, suyu dışarı atıcı etki yaparlar. İki, çoğu insan hareket sırasında az elektrolit kaybeder. Bu elektrolitler de su içmekle, ayran içmekle ve deniz tuzu/kaya tuzu içeren bir diyetle beslenme yoluyla doğal yoldan vücuda alınabilir. Üç, susamış çocuklara şeker içeren bu içecekleri verdiğinizde şekerin sindirimi için kan mideye hücum eder. Kanın yerinin değişmesi vücudun diğer organlarında kan hacmini düşürür. Bu da kramplara veya ısı nedeniyle ortaya çıkan rahatsızlıklara neden olur.

Enerji içecekleri
Gazlı içecekler endüstrisi son keşfi olarak normalden çok daha yüksek oranda kafein ve diğer uyarıcılar içeren enerji içeceklerini üretti. Aralık 2000'de The Lancet'ta yayınlanan bir makaleye göre, 18 yaşında bir gencin basketbol oynarken ölmesi üzerine İrlanda hükümeti enerji içecekleri hakkında "acil araştırma" yaptırılması kararını aldı. Ölen genç "Red Bull" isimli içecekten üç kutu içmişti.

Makaleye göre, hafif sarhoş olmuş gençlerin bu içecekleri içmesiyle gece yarısı şiddet olaylarında da artış yaşandığı gözlemlenmiş. Şiddet olaylarının çapı nedeniyle, İrlanda'da bazı işletmeler enerji içeceği satmayı reddetmiş. Tüm AB ülkeleri bu konuyu ciddiye alarak bilim komitelerinden enerji içecekleri hakkında araştırma yapmalarını istediler. ABD'de henüz bu konuda araştırma yapma niyeti yok.

Kemik kırılması
Son 30 yılda gazlı içecek tüketimini artan osteoporoz ve kemik kırılmaları ile ilişkilendiren araştırmalar yayınlanmaya başladı. Yeni bulgulara göre kalsiyum ve diğer minerallerin eksikliği ve bunlar nedeniyle kemik kırılmaları artış gösterdi. 1994 yılında Adolesan Sağlığı dergisinde yayınlanan bir araştırma 76 kız, 51 erkek çocuk üzerinde "kızlarda kola tüketimi ve kemik kırılmaları arasında kuvvetli bir bağ" bulunduğunu bildirmişti. Yüksek kalsiyum alımı bir oranda koruma sağlıyordu. Erkek çocuklarda, sadece düşük kalorili bir diyet kemik kırılmaları ile ilişkiliydi. Araştırma aşağıdaki sonuç ile aktarılmıştı " Gazlı içeceklerin yüksek oranda tüketimi ve sütün daha az içilmesi, genç kız ve kadınlarda, hayatlarının ilerleyen dönemlerinde osteoporoza daha açık olmalarına neden olarak toplum sağlığını tehdit etmektedir."

Haziran 2000'de "Pediatri ve Adölesan Tıbbı" dergisinde yayınlanan başka bir çalışma ise okul çağındaki 460 kız çocuğu üzerinde yapıldı. Bu çalışmaya göre de "gazlı içecekler kemik kırılmaları ile yakından ilişkili" idi.

Fosforik asit ve diş çürümesi
Gazlı içecekler artık her okulda satılmaya başladığından beri diş hekimlerinin fark ettiği bir sorun var. Aslında sadece yaşlılarda görülebilecek diş minesi kaybıyla, çocukların dişleri sararmaya başladı. Bunun sorumlusu ise, diş çürümesinin yanı sıra sindirim sorunları ve kemik kaybına da yol açabilen fosforik asit. Diş hekimleri, düzenli olarak gazlı içecek içen genç kız ve erkeklerde ön dişlerin diş minesinin tamamen kaybolduğunu belirtiyor.

Normalde tükürük salgımız 7.4 pH derecesi ile hafif alkalidir. Gençlerde olduğu gibi, bütün gün gazlı içecek içildiğinde, fosforik asit tükürük pH'ını asidik seviyelere düşürür. Asidik tükürük salgısını tamponlamak ve pH dengesini tekrar 7'ye getirmek için vücut dişlerden kalsiyum iyonlarını çeker. Bunun sonucunda diş minesi hızla yok olur.

Meyve suları
Tüketiciler genellikle, gazlı içeceklerden daha sağlıklı olduğu düşüncesiyle meyve sularını tercih ediyorlar. Aslında, meyve suyu üretimi son derece endüstriyel bir işlem. Örneğin portakal suyu, devasa miktarlarda üretiliyor. Portakallar bütün olarak sıkılıp tankın içine gider, bu da demektir ki, portakal kabuğundaki kimyasal böcek ilacı kalıntılarını da içiyoruz. Meyve suları yüksek sıcaklıklarda pastörize edilmelerine rağmen ısıya ve basınca dayanıklı mantarlar meyve suyunda yaşayabilir. Soya proteini ve pektinden yapılan bir bileşim portakal suyuna opak bir görünüm vermek ve tortunun dibe çökmesini engellemek için kullanılır.

Üzüm gibi diğer meyvelerin suları, meyve üretiminde kullanılan flor içerikli böcek ilaçları nedeniyle daha büyük risk taşır. Meyve sularının şeker içeriği yüksektir ve dişlere en az gazlı içecekler kadar zararı vardır!

Eğer meyve suyu içmek istiyorsanız, kendi meyve suyunuzu, kimyasal böcek-tarım ilacı kullanılmamış, organik olarak üretilmiş meyvelerden, kendiniz sıkın. Elde ettiğiniz meyve suyunu su veya maden suyu ile hafif inceltebilirsiniz. Bur lokantaya gittiğinizde ise maden suyunu içine bir dilim limonla isteyip içebilirsiniz.

Bunlara ilaveten, ayran gibi mayalı içecekleri bol bol tüketebilirsiniz. Bu tür içecekler bağırsak yapısına yardımcıdır. Bağırsak ve peklik sorunlarına iyi gelir, emzirme döneminde sütü çoğaltır, hastaları güçlendirir ve tüm vücuda kuvvet verir.

Judith Valentine

Kaynak: http://www.westonaprice.org
#2153
Coca cola ilk defa 1886'da eczacı John S. Pemberton tarafından formülünde kokain adlı uyuşturucu maddeninde olduğu bir şurup şeklinde üretilen cola John S.Pembertonun ölümü ile Asa Candler coca colanın haklarını 2 bin 300 dolara satın aldı ve 1892 yılında the coca cola company adlı firma kuruldu. Reklam adı altındaki görsel kitlesel telkinlerle insanların zihinlerine ''buz gibi, nefis serinletici, hayatın tadı'' gibi tamamen gerçek dışı sunumlarla sunuldu iç yapısı ise anlatılmayıp saklandı üzerinde araştırma yapmak isteyen doktor yada başka kimlikli araştırmacılara bu izin
verilmedi ve coca colanın gerçek yüzü saklanarak yaldızlı sunumlarla zihinlere işlenmeye devam edildi.

Gerçekte coca cola bilinenin aksine içeriğindeki zararlı bileşimler sebebiyle her açıdan Mutlak Manada zararlı bir içecektir. Gerçek şu ki coca cola içeriği itibari ile ilk üretim tarihinde içerisinde kokain adlı uyuşturucu maddeninde konulması ile başlamıştır. Bir litre kolalı içecek yaklaşık 400 kalori eşdeğeri şeker, 0,15 gram kafein, değişik miktarlarda renk veren maddeler, orijinal tadı sağlayan kola özü ve fosforik asit içerir.Burada kola özü diye sunulan uydurma isim içeriğindeki uyuşturucu maddeler için gizleyici bir çatıdır. kola başlı başına bir kimyevi madde değildir ki onun ona ait birde özü olsun. Dikkat edilirse yüksek oranda şeker, kafein, boya maddeleri, fosforik asit ve benzeri bütün içeriği sağlık için tamamen zararlı bileşimlerdir. Kısaca sıralanacak olursa coca cola ve benzeri gazlı içeceklerin içerisindeki bazı katkılar ve sebep oldukları
zararlar şöyledir:

1-Fosforik asit: E338

Sağlık üzerindeki etkileri tartışılmaktadır. Keskin bir tad sağlar ve diğer doğal benzer tad vericilere nazaran büyük miktarlarda ve ucuzca elde edilebildiği için üreticiler tarafından tercih edilmektedir.
Genç kadınlarda, kemik gelişiminde gıda eksikliği ile ortaya çıkan osteoporoz hastalığı riskini artırmaktadır. Fosfor fazlalığı, zayıf kemik yoğunluğuna yol açabilmektedir. Beslenme uzmanları, vücudun kandaki fosfor-kalsiyum iyonları arasındaki dengeyi sürdürmeye çalıştığını belirtmektedirler. Fosfor fazlalığı oluşunca vücudun kimyasal balans mekanizması bu dengeyi sürdürebilmek için kemikteki kalsiyumun dışarı çıkarılmasına yol açar. Neticede fosfor-kalsiyum fazlası vücuttan dışarıya atılır ve geride gözenekli ve gittikçe zayıflayan bir kemik yapısı meydana gelir.Böylece kemik kırılmaları olarak bilinen olaylar yaşanmaktadır.

Kafein:

Kafeinli maddelerin kullanımının sonucunda karakteristik etkiler, huzursuzluk, sinirlilik, heyecan, uykusuzluk, yüz kızarıklılığı, fazla idrar ve sindirim şikâyetleri gibi rahatsızlıklardır. Bu semptomlar bazı
insanlarda, günlük 250 mgr 'dan daha küçük dozajlarda tezahür edebilir. Diğer bazılarında ise daha yüksek dozlarda oluşur. Günlük 1gr 'lık dozlara çıkılması halinde ise, kas seyirmesi, düşünce ve konuşmanın düzensiz akması, yorgunluk duymama ve fizikomotor acitasyonu oluşabilir. Daha büyük dozlarda hafif duyumsal rahatsızlıklar, kulak çınlaması, ışığın parlaması gibi rahatsızlıklar rapor edilmiştir. Kafeinin 10 gr'ı geçen dozu ile, ani krizler, nefes alma güçlüğü ve ölümle sonuçlanmalar oluşabilir. Alınan maddelerle girebilecek kafein miktarının kabaca hesabını şöyle yapabiliriz. Bir bardak kahve yaklaşık 100-150 mgr kafein ihtiva eder, bir bardak çay yarısı kadar, bir bardak kola ise 1/3 'ü kadar kafein ihtiva eder. Bir bardak enerji içeceğinde ise yaklaşık 100 mgr kafein alınmış olur. Reçete ile satılan kafeinli ilaçlar bir bardak kahvenin ihtiva ettiği kafeinin bir tam üçte biri ile bir buçuk arasında değişmektedir. İstisna olarak migren hastalığı için kullanılan tabletlerin her biri 100 mgr kafein ihtiva ederler.

Kafein, sindirim sistemi ve kalp rahatsızlıklarının gelişmesine ve ağırlaşmasına neden olabilir. Üst karın ağrıları, bazen peptik ülser ve kanamalar oluşabilir. Ekstrem yüksek dozlarda ise ritim bozukluğu
eklenebilir, tansiyon düşer ve kan dolaşımı durabilir.

Diğer farklı Teşhisler: Manik olaylar, panik rahatsızlıklar, genel anksiety rahatsızlıkları klinik raporlarda açıklanmıştır.

Boya Maddesi Karamel (E150):

Şekerin yavaş şartlarda 170 C dereceye kadar ısıtılması sonucunda elde edilir. Başta kola olmak üzere çeşitli meşrubat, şekerleme, kek ve bazı hamur işlerinde boya maddesi olarak kullanılır.

Avustralya Hiperaktiv Çocukları Koruma Teşkilatı(HACSG)'na göre alerjik bünyeli insanların kaçınmaları gerektiği ifade edilmektedir.

CO2 Gazı: E290 (Karbondioksit)

Sağlığa zararlı bir gazdır. Meşrubatlarla aşırı miktarlarda alınması halinde çeşitli rahatsızlıklara neden olur. Kola ile beraber yüksek miktarlarda alınan co2 gazı ani ölümlere sebep olur.

Karmin: E120

Renklendirici; böceklerden elde edilir; kozmetiklerde, şampuanlarda, kırmızı elma sularında, şekerlemelerde ve diğer gıdalarda kullanılır; hassas ve asmatik bünyelerde alerjik reaksiyonlara sebeb olabilir. Ayrıca bir Müslüman için kesinlikle haramdır.

Sünî Tatlandırıcılar: Aspartam E951, Asesülfan E950, Sakarin E954

Toz ve sıvı diğer bazı içeceklerdede kullanılır. Bu ürünler'de; Aspartam, asesülfam ve sakarinin kombinasyonu kullanılmaktadır. Şeker hastalarının kullanımı oldukça düşük olması ve kullanan insanların yaş seviyelerinin yüksek olmasına rağmen alzaymer riski oluşturduğu bildirilmektedir. Fakat içeceklerde kullanımı, özellikle aspartamın içinde bulunan fenil alalin isimli amino asitin çocukların zeka gelişimlerini olumsuz etkilediği klinik deneylerle kanıtlanmıştır.

Türkiyede gazozlar 'Gazlı alkolsüz içecek' (gazoz) adlı, Türk Standartları Enstitüsü'nün Ekim 1992'de yürürlüğe giren TS4080 No.'lu standardına göre üretilir. Bu standart 20 sayfa olup isteyen her vatandaş, bedeli mukabilinde Türk Standartları Enstitüsü Merkezi'nden veya bürolarından temin edebilir. Bu standardın 2. sayfasında 'Gazoz Sınıfları ve Spesifik Maddeleri', 3. sayfasında da 'Gazozun Genel Özellikleri' tablo halinde verilmiştir. İkinci tablo 'Kimyasal Özellikler'in 3. satırında, gazoz cinslerinin litrede 5 gr. kadar etil alkol (bütün alkollü içeceklerde sarhoşluk verici)
bulunabileceğinin belirtilmesi dikkati çekiyor.

Sade gazozlar da dahil, bütün gazozlarda tat veya koku verici esanslar kullanılar. Bu esanslar, yağ cinsinden maddeler olup suda çözünmezler. Bunları suda çözünür hale getirmek için hem su ile hem de yağlarla tam karışabilen (çözünebilen) ara çözücülere ihtiyaç olur. Bu hususta en bol, en ucuz ve en yaygın olarak kullanılan ara çözücü de etil alkoldür. Etil alkol bunun için gazozların terkibine girer. Kimya bilimi açısından bunun biraz daha açıklaması şöyledir: Kimyada, 'benzer olanlar, birbiri içinde çözünür' kuralı vardır. En mühim ve en çok kullanılan çözücü de su olduğundan suyun dışındaki bütün çözücülerde hidrofil (suyu seven, su ile tam karışan) ve hidrofob (suyu sevmeyen su ile tam olarak karışmayan) olarak ikiye ayrılır. Moleküllerinde hidrofil bulunduran maddeler su ile hidrofil assosiasyon yaparak berrak bir çözelti verebilir. Yağ cinsi maddeler, bu sebeple benzin, eter, toluen gibi çözücülerde çözünür. Etil alkol ise molekülünde hem hidrofil hem de hidrofob grub bulundurduğundan hidrofil grubu ile hidrofil assosiasyon, hidrofob grubu ile de hidrofob assosiasyon yaparak ara çözücü vazifesi görür.

Karmaşık gibi görünen bu olayı, aslında herkes çok basit bir deneme yaparak kolayca anlayabilir. Bir iki damla yağ cinsi madde (zeytinyağı, çiçek yağı veya diğer sıvı yağ ve esanslar) bir şişe suya ilave edilse, ne kadar şiddetle ve uzun müddet çalkalansa berrak bir çözelti vermez. Bu bir iki damla yağ-bulunursa, biraz etil alkolde kolayca çözülebilir. Etil alkol bulunamazsa, tuvalet ispirtosu veya kolonya da %75-80 etil alkol ihtiva ettiğinden, bunların az bir miktarları da yağ cinsinden bir iki damla maddeyi kolayca çözerek berrak bir çözelti verir. Bu berrak çözelti şimdi bir şişe suya ilave edilirse, suyun berraklığı bozulmaz.

İşte gazozlarda tat ve koku verici yağ cinsi maddelerin berrak bir çözelti.Gerçekte içinde küçücük miktarda alkol olan bir içecek hiç tereddütsüz olarak Müslüman tarafından terk edilmeli kullanılmamalıdır.

Kısaca yazılan içerikte görülür ki her şeyden önce coca cola cola özütü adı altında ne kadar gizlenirse gizlensin kokain içermekte hiç gizlenmeden açıkça görüldüğü üzerede yüzde beş oranında alkol içermektedir. Ki bu iki içerik zaten başlı başına ''Ben Müslüman'ım'' diyen herkesin tereddütsüz kaçınması gereken maddelerdir.Aslında hiç şüphesiz coca cola, pepsi, diyet içecekler adı altında sunulanlar bütün insanların kaçınması gereken içeceklerdir.Öyle ya;

İçeriğinde alkol gibi istisnasız herkesin zararlarını inkâr edemeyeceği bir madde varken açıkça bir uyuşturucu madde olan kullanımı suç dahi kabul edilen kokain temel taş olarak kullanılıyorken, mide duvarında tahrişlere sebep olduğu araştırmalarla ortada iken,obezite gibi hastalıklara sebep olduğu açıkça görüldüğü için ilk üretim yerleri olan amerika gibi ülkelerde yasaklanırken,sağlık bakanlığı belirgin zararlarından dolayı; '' "Asitli ve gazlı içecekler yerine süt, ayran, taze sıkılmış meyve suları, bitki ve meyve çayları tercih edilmelidir.'' Şeklinde açıklamalarla dolaylı olarakta olsa zararlı olduğunu açıklamak zorunda kalırken,böbreklerden kalsiyum atılımını hızlandırdıkları, mide mukoza hücre döngüsünü bozduğu, diş çürüklerini belirgin bir şekilde arttırdığı, aşırı içilmesinin kas
hastalığına (hipokalemik miyopati) neden olduğu raporlanırken,okul çağındaki 460 kız çocuğu üzerinde yapılan ve "gazlı içecekler kemik kırılmaları ile yakından ilişkili" sonucuna ulaşılan araştırmayı "Pediatri ve Adölesan Tıbbı" dergisi Haziran 2000'de sunup, kemiklerde kırılmalara sebep olduğu sağlık birimleri tarafından itiraf edilirken,dişlerin çürümesine eriyerek yok olmasına sebep olurken,abd nin New Orleans kentinde yapılan konferansta sindirim sisteminde ortaya çıkan kanserlerle gazlı içecekler arasındaki ilişkilerden söz edilirken, hastalık hallerinde kendileri ile yakın temas
haline girilen doktorlar "Gazlı içecekler kemikler için çok zararlı. Zaten Türkiye'de süt tüketme alışkanlığı yoktu, üzerine bir de gazlı içecekler gibi zararlı bir etken geldiği için kemiklerin oluşumunda bile sorun yaşanıyor. Süt ve süt ürünlerinin tüketimi yaygınlaştırılmalı" (Prof.Dr. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tümay Sözen) şeklinde açıklamalar yapmak durumunda kalırken, bir bardak gazlı içeceğin dahi diş çürümesine katkıda bulunduğu anlaşılırken ve tüm zararlarının aksine kesinlikle ve hiçbir şekilde Mutlak Manada tek bir faydası dahi bulunmazken hala Mutlak Gerçeğe gözleri kapayıp içmeye devam etmek şüphesiz hiç olmaması gereken bir davranıştır.

O halde kişi içinde ne kadar istek olursa olsun tüm bu zararları göz önüne getirerek coca cola-pepsi - enerji içeceği veya benzeri hiçbir gazlı maddeyi kullanmamalı. Yalnızca kendisi kullanmamakla kalmayıp en yakınından başlayarak kırmadan ve üzmeden zararlarını belgelerle göstererek uyarmaya çalışmalı. Şüphesiz hem kendisi hem ailesi ve yakınlarını kullanmaktan vaz geçirmek için kendi çapında çalışma yapan istisnasız herkes hem kendi üzerinde hem çevresinde daha sağlıklı bir hayat ve ortamla karşılaşacaktır.

Bir bardak kolanın içinde 32 küp şeker olduğunu biliyor muydunuz?
İnsanlar hala çaya yarım şeker az atıp zayıflayacaklarını zannediyorlar. Bunun yanında kolaların rengini meyan kökü denen bir bitkiden sağlıyorlar. Meyan kökünü de fareler çok sever ve en çok bu tarlada bulabilirsiniz fareleri. Araştırmaya göre meyan tarlalarındaki tarım araçları bitkiyle birlikte fareleri de tarladan toplamaktadır! Makinelerin depoları kan gölüne dönmekte, fare parçaları ve bitkiyle dolmaktadır. Makinelerin deposunda işlenmek üzere fabrikalara götürülür. Yani içtiğimiz kola, ASİTLİ FARE SUYU.
Bunun üzerine davalar açıldı ama firmalar kazandı.
Dezenfekte ediliyormuş güya...
Ayrıca bir bardak kola içine bir kemik parçası atın ve 3-4 gün bekletin. Kemiğin lastik gibi olduğunu göreceksiniz.
Bir de kolanın tuvalet ve banyoda ne kadar iyi bir temizleyici ve parlatıcı olduğunu bilmeyen yoktur...

#2154
Eşcinseller vb. ile aynı toplulukta yaşamak

Liberal demokratik rejimde, sosyal ve ahlaki çoğulculuğun giderek hakim olduğu, herhangi bir dinin değerlerinin yükselen değerler içinde yerinin azaldığı bir ortamda yaşamak durumunda olan Müslümanlar, başkaca bir zaruret, meşru fayda ve zarar yoksa, kendilerine göre "ayıp ve günah" olanı açıkça yapan, işleyen, uygulayan ve kınanmaları da yasak olan kimselerden uzak yerlerde, onlarla asgari ilişki içinde yaşamaya çalışırlar.

İslam barış ve müsamaha dini olmakla beraber her ikisinin de sınırları vardır.

Dindaşları tarafından ayıp ve günah açıkça işlendiğinde Müslümanlar öncelikle bunu, (mümkün oluyorsa, daha kötü bir sonuç doğurmuyorsa) bizzat veya (bu olmuyorsa, vakti geçmiyorsa) ilgili mercilere başvurarak fiilen engellemeye çalışırlar. Bu mümkün değilse öğüt vererek, kınayarak, fiilin kötülüğünü açıklayıp karşı tarafı ikna etmeye çalışarak önüne geçme teşebbüsünde bulunurlar, bu da olmuyorsa o kimselerden uzak dururlar, onları cesaretlendirecek, ayıbı ve günahı tabii hale getirecek davranışlarda bulunmazlar.

Farklı inanç sahipleri Müslümanların topraklarına veya dinlerine karşı (bunlara zarar vermek üzere) savaş açmadıkça onlarla "iyilik ve adalet" çerçevesinde ilişki kurarlar.

Peki bu kurallar liberal, çoğulcu demokratik rejimlerde nasıl işleyecek?

Bu rejimlerde de:

1. İslam'a göre ayıp ve günah olana -şahıslara yönelik olmamak, yalnızca fiil kastedilmek şartıyla- "Bize göre ayıp ve günahtır" demek serbesttir.

2. Kimse kimseyi belli bir yerde (bölge, mahalle, apartman...) oturmaya mecbur edemez; muhafazakâr Müslümanlar değerlerini en iyi nerede koruyabilirlerse oralarda oturmayı tercih ederler.

3. Kimse kimseyi dost ve arkadaş olmaya mecbur edemez. Muhafazakâr Müslümanlar dostlarını ve arkadaşlarını "açıkça ayıp ve günah" işlemeyenler arasından seçerler. Diğerleriyle -zaruri olanlar dışındaki- ilişkileri ise onları ıslah etme amacına yönelik olur. Asla günaha ve ayıba taviz vermezler, onların tabiileşmesine katkıda bulunmazlar.

4. Mecbur olmadıkça ayıbın ve günahın hukuki kural olmasına ve meşruiyet kazanmasına oy ve destek vermezler.

5. Sivil toplum dayanışmalarında sıra "ayıp ve günahı işleme" hakkına gelince "Bizi bu konuda mazur görün, sizi desteklememiz mümkün değildir" derler, birlikte hareketi evrensel iyilere ve iyiliğe bırakırlar.

6. İnsan hakları belgelerinde "genel ahlaka aykırılık" bir hürriyeti kısıtlama sebebi olarak kabul edilmektedir. Ülkemizde eşcinselliğin "ahlaksızlık, genel ahlaka aykırılık" bakımından değerlendirilmesi hukuk adamları arasında ihtilafa sebep olmuş, bazıları "Bu ahlaksızlık değildir" demişler, bazıları ise "Ahlaksızlıktır" hükmünü benimsemişlerdir. Küreselleşmenin, "dini, milli, yerel kültürleri" silip süpürmesine imkan verilmemeli, medeniyetine ve kültürüne bağlı olanlar, kendi kültür değerlerini korumak için tedbir almalı, bu meyanda "Bizim dinimizde ve kültürümüzde ahlaka aykırı olanı, halkımızın genellikle böyle kabul ettiği davranışları" genel ahlaka aykırı olarak değerlendirmeli ve hürriyetlerin kısıtlanmasında bu ilkenin kullanılmasına destek verilmelidir.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=17042&y=HayrettinKaraman
#2155
Hadisler de eşcinselliğe izin vermiyor

İslamî kaynaklarda konumuzla ilgili iki kelimenin manaları ve mefhumları farklıdır ve –hükümde hataya düşmemek için- bu farkın dikkate alınması gereklidir.

"Hunsâ" kelimesi, "her iki cinse ait organları bir arada bulunduran veya her ikisi de olmayıp yalnızca idrar yapmaya yarayan bir deliği bulunan insan" için kullanılır. Bunlara erkek mi, kadın mı muamelesi yapılacağı konusunda çeşitli teşhis görüşleri vardır.

"Muhannes" ise yumuşaklık, söz, bakış, davranış gibi konularda kadına benzeyen erkek demektir.

Muhannesler de Fıkıh'ta iki guruba ayrılır. Doğumundan itibaren böyle olanlar, böyle yaratılmış sayılanlar; bunlara –işi fuhuş ve zina boyutuna götürmedikçe- bir suç ve günah isnad edilemez.

İkinci gurup ise sonradan bozularak ve kendi iradeleriyle kadınlara benzemeye özenenlerdir ki, bunlar hadislerde lanetlenmişlerdir.

M.H. nin yanlış ve yanlı aktardığı hadislere gelince:

Ebû- Dâvud'un kitabına aldığı hadis şöyledir:

Hz. Peygamber'e, ellerine ve ayaklarına kına yakmış olan bir muhannes getirildi; Peygamberimiz (s.a.), "Buna ne olmuş" dedi, "Kadınlara benzemeye çalışıyor" dediler. Nakî' denilen bir yere sürülmesini emretti.

"Onu öldürelim mi" diye sordular, "Namaz kılanları öldürmek bana yasaklandı" buyurdular.

Bu hadiste şu hususlar dikkat çekiyor:

Hz. Peygamber (s.a.) eşcinselliğe izin vermek veya müsamaha etmek şöyle dursun "kadınsı davranan, ellerine ve ayaklarına kına yakan birinin" bu davranışını bile hoş görmüyor, kötü örnek olmasın diye topluluktan uzak bir yere gönderiyor (tecrid ediyor).

Hz. Peygamber dönemi toplumu yalnızca "kadınsı davranan" bir kimsenin bile öldürülebileceğini düşünüyorlar, ama Peygamberimiz "onun inanmış ve ibadet eden bir mümin" olduğunu ve öldürülmesinin caiz olmadığını söylüyor.

Ebû Dâvûd ve Müslim'in kitaplarına aldıkları bir diğer hadis ise şu mealdedir:

Hz. Peygamber'in hanelerine bir muhannes girip çıkardı (hizmet eder, yardım alırdı), Hz. Peygamber'in eşleri onu, "kadınlara ilgi duymayan (gayr-i uli'l-irbe) sayarlardı (Bak. Nûr Sûresi: 24/31). Bir gün Peygamberimiz (s.a.), o muhannes eşinin hanesinde iken yanlarına girdi, bu sırada muhannes bir kadını anlatıyor; "Önden dört büklüm, arkadan sekiz büklüm ile sallanarak yürüyor" diyordu. Peygamberimiz "Görüyorum ki bu kişi, bunlara kadarını biliyor, bundan sonra yanınıza girmesin" dedi, eşleri de onu evlerine girmekten menettiler.

Hadisin bir başka rivayetinde şu ek de yer almaktadır:

"Muhannes Beydâ denilen bir yere gönderilmişti, (eşleri) bu takdirde o açlıktan ölür" dediler, Peygamberimiz de her Cuma günü gelip iki kere eve girmesine, ihtiyaçlarını alıp yerine dönmesine izin verdi.

Bu hadis de "kadınların cinsel objelerini algılayan" bir kimsenin "erkek sayılacağını ve kadınların ona karşı erkek gibi davranmaları gerektiğini ifade ediyor. Ayrıca böyleleri işi, hangi cinsle olursa olsun zina boyutuna götürmedikçe onlara iyi davranılması, ihtiyaçlarının karşılanması, fakat topluluk içinde kötü örnek olmaması ve kötülüğe sebep olmaması için uzak tutulması gerektiğini de anlatmış oluyor.

Sonuç olarak hadislerde de İslam'da eşcinselliğin normal karşılandığına dair bir delil bulmak mümkün değildir.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16994&y=HayrettinKaraman
#2156
Kur'an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor

M.H. ya bilerek veya cehalet ve bağımlılığı yüzünden âyetleri yanlış yorumluyor; ictihad ve çağdaş yorum diyerek Kur'an-ı Kerîm'e olmadık manalar yüklüyor, on beş asırlık geleneği bir yana atıyor, anlamada ilk muhatapların dili ve örfünü hiçe sayıyor.

Kur'an-ı Kerîm'de Lut kavminin yaptığı kötü fiilin, zorla tecavüz değil, rıza ile de olsa erkekler arasındaki cinsel ilişki olduğu açıktır, zorla olana tahsis etmenin delil ve dayanağı yoktur (Bak. 4/15 7/80 11/69 14/58 15/60 27/5 29/28...)

Yine yüce kitabımızda "nikah, tezvîc, zevc, zevce..." gibi ilgili kelimeler daima ve istisnasız olarak kadınla erkeğin evlenmesi manasında kullanılmıştır. Baştan beri cinslerin kendi aralarında cinsel ilişkilerine ve karşı cins ile nikahsız ilişkiye olumsuz bakmış ve bu fillere cezalar koymuştur.

Bizim "Kur'an Yolu" isimli tefsirimizden bir özet aktaralım:

"Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. /İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir." Nisâ: 4/15-16)

Fuhşun çeşitlerine göre cezalarını belirleyen Nisâ ve Nûr sûrelerinin çeşitli ayetleri birbirini tamamlamış, âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece başlıca cinsel suçlarla ilgili cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahâbe icmâı teşkil etmiştir.

"Çirkin fiil" diye tercüme ettiğimiz fâhişe kelimesi Kur'an'da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır (Ankebût 29/28). Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr sûresinin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır; şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Buna göre:

a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; "Allah'ın onlara bir yol açması" ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.

b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve mânevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.

c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr sûresinde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopadır.

"Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi ki: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin yapmadığı fuhşu mu yapıyorsunuz!" / "Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel tatmin için erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir milletsiniz." / Kavminin cevabı, "Onları (Lût ve arkadaşlarını) memleketinizden çıkarın! Çünkü onlar fazla temizlik taslayan insanlar!" demelerinden başka bir şey olmadı. / Biz de onu ve karısı dışındaki aile fertlerini kurtardık. Karısı geride kalanlardan (kâfirlerden) idi. / Ve üzerlerine dehşetli bir yağmur (taş) yağdırdık. İşte gör günahkârların sonunun ne olduğunu!" (A'râf:7/80-84)

Lût aleyhisselâm, Hz. İbrâhim'in kardeşi Haran'ın oğludur. İslâmî kaynaklarda soy kütüğü Tarah oğlu Haran oğlu Lût şeklinde geçmektedir. İbrâhim ile birlikte Irak'tan ayrılmış; Tevrat'ta bildirildiğine göre Ölüdeniz kıyısındaki Sodom ve Gomore'de (Ammûre) peygamber olarak görevlendirilmiştir. Buralarda oturan halk, inkârcılık yanında, livâtayı da meşrû hale getirmişlerdi. Hz. Lût, erkeğin erkeğe yaklaşması (homoseksüellik) şeklindeki bu fuhuş çeşidini, daha önce hiçbir millette görülmemiş ölçüde yaygınlaştırmaları sebebiyle onları eleştirdi; kendisinin güvenilir bir peygamber olduğunu, Allah'tan korkup davetine icâbet etmeleri, hallerini düzeltmeleri gerektiğini söyledi (bk. Şuarâ 26/160-164) ve bu yaptıkları sebebiyle onları "müsrifler" şeklinde niteledi. "Mâkul ve meşrû ölçüleri aşan" anlamına gelen müsrif kelimesinin burada cinsel sapıklığı ifade ettiği anlaşılmaktadır.

Kitap ve Sünnet'te zinanın cezası belirlenmekle beraber, sapıklık ve çirkinlik sayılarak yasaklanan eşcinselliğin cezası tayin edilmemiş; bu yüzden Müslüman âlimler bu suçun cezası hakkında taşlama (recm), yakma, üstüne duvar yıkma, yüksek bir yerden atmak suretiyle öldürme gibi farklı idam usulleri önermişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ve diğer bazı âlimler ise ta'zîri (hâkimin uygun göreceği öldürme dışındaki bir ceza) yeterli bulmuşlardır.

Gelecek yazıda: Hadislerde eşcinselliğe izin ve müsamaha yoktur.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16978&y=HayrettinKaraman
#2157
Bilim ne diyor?

Eşcinsellere ve insan hakları adına onları destekleyenlere göre insanlar iki cinsten ibaret değildir; erkek ve kadın gibi bir üçüncü cins de vardır, bu da "eşcinseller"dir. Yani eşcinsellik anormal değil, hastalık ve sapıklık değildir, bu sebeple onlara da, diğer iki cinse tanınan bütün haklar tanınmalıdır.

Anlaşılan Yahudi ve Ermeni lobileri gibi eşcinsellerin de lobi faaliyetleri var ve birçok çevreyi etkileri altına almışlar.

Eşcinselliğin, iddia edildiği gibi normal ve yaratılış icabı olduğunu kabul edebilmek için bilimin ve dinin bu konudaki kesin hükümlerine bakmak gerekir.

Bugüne kadar bilim alanında böyle bir kesin bilgi ve hüküm ortaya çıkmış değildir. Konu üzerinde inceleme ve araştırma yapan ilgili çevreler arasında iki farklı tez vardır ve tartışmalar devam etmektedir.

Bana gönderilen bir bilgi notuna göre "Geçtiğimiz yüzyılın önemli bir bölümünde, eşcinsellik, "kişilik bozukluğu" olarak kabul görüyordu. Ancak, 1973'te Amerikan Psikiyatri Derneği (APA), 1990'da ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO), eşcinselliği 'psikiyatrik bir bozukluk' sınıfından çıkardı. Ama, terapi sürecinden geçen eşcinsellerden birisinin şu sözü dikkat çekicidir: 'Uzun yıllar gey olduğumu sandım. Sonunda anladım ki gerçekte ben gey değil, homoseksüellik problemi olan heteroseksüel bir erkektim.' ... Hiç kuşkusuz eşcinsel gruplar yahut kendilerini sadece eşcinsellerin insan haklarından sorumlu görenler bu fikre müthiş tepki gösteriyor ama Türkçe'ye yeni çevrilen "Erkek Homoseksüeller İçin Onarım Psikolojisi, Yeni Bir klinik Yaklaşım" isimli kitap (Çeviren: Ebru Morgül, Kaknüs Yayınları), konuyu bir kez daha gündeme getirdi. Üstelik, kitabın yazarı öyle bir çırpıda bir kenara bırakılabilecek bir isim de değil. Dr. Joseph Nicolosi, uzun yıllar ABD'de Eşcinsellik Üzerine Ulusal Araştırma ve Tedavi Birliği NARTH'ın başkanlığını yapmış, şimdi de Kaliforniya'daki Thomas Aquinas Psikoloji Kliniği'ni yönetiyor."

Prof Dr. Nevzat Tarhan'ın bir yazısında (15 Mayıs, Haber 7-İnternet) konuya ışık tutan önemli tespitler var:

"Homoseksüeller cinsel yönelimini ve cinsel tercihini doğal yani genlerin öngördüğü heteroseksüel yönelime değil, bir sapma olan kendi cinsine yöneltmişlerdir. Homoseksüel Pedofili olarak bilinen çocuk yaştaki eşcinsteki kişilere cinsel ilgi duyma en sık rastlanılan homoseksüalite biçimidir.

"Homoseksüellik ile ilgili bir gen tanımlanamamıştır. Ancak eşcinsel tercihi olan kişilerin yetiştirilme tarzı araştırıldığında sosyal öğrenmenin rolü göze çarpar. Aşırı koruyucu ve erkeklere düşman bir anne modeli ile zayıf, evle az ilgilenen veya sevgi vermeyen bir baba rollerini sık görürüz."

Konu bilim yönünden -en azından- tartışmalı olduğuna göre "eşcinselliğin normal olduğu" tezi bir iddiadan ibarettir ve bu teze dayalı hukuki düzenlemeler bilime değil, siyasete dayanmaktadır.

Gelecek yazı: Kur'an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16921&y=HayrettinKaraman
#2158
Muhsin Hendrix'in iddiaları

İmamlık ve öğretmenlik yaparken eşcinsel olduğu ortaya çıkınca bu görevleri bırakmak zorunda kalan/bırakılan M.H. röportajında, çok dindar bir ailenin çocuğu olduğunu, çocukluğundan itibaren kadınlığa meyilli bulunduğunu, ergenlik çağından sonra bu meyilden ve onun sürükleyebileceği günahtan kurtulmak için çok çabaladığını, namaz kılıp oruç tuttuğunu, belki faydalı olur diye bir kızla evlendiğini, Pakistan'da İslami öğretim gördükten sonra konuyu incelediğini ve sonunda İslam'a göre eşcinselliğin günah ve yasak olmadığı neticesine ulaştığını ifade ediyor ve iddiasını ispat amacıyla şunları söylüyor:

"Biz şu anda bir kitap hazırlıyoruz. İsmi de "İslam ve Eşcinsellik" olacak. Bir yıl içinde basılacak bu kitap. 12 yıllık bir araştırma sürecinin ürünü. Biz kendimiz eşcinsellik konusunu gidip aştık. Çünkü din adamları bu konularda çok bilgiye sahip değil...

"Evlilik bir iş sözleşmesi gibi; yani çalışmazsa Kuran-ı Kerim'e göre bozmak gayet normal. Kuran'da "erkekle kadın evlenir" diye bir açıklama bulamazsınız. Böyle bir kural yok. İslam'a göre evlilik bir iş anlaşması olduğuna göre...eşcinsel ilişkilere uygulamada hiçbir sakınca yok. Çocuk sahibi olmaya gelince de, eğitim ortamı, sevgi ortamı yerindeyse eşcinsel bir ailenin çocuk evlat edinmesinde hiçbir sakınca yok.

"Bizim eşcinsel olmamızın, duygularımızın, Tanrıya inanmamızla bir ilgisi olmadığını, İslam ile bir ilgisi olmadığını açıklamamız gerekiyor.... 'Tanrının yarattığı hiçbir şey yanlış değildir'i açıklamalıyız...

"İslami şeriat kanunları Kuran'a ve Hz, Muhammed'in (S.A.V.) öğreti ve yaptıklarının toplandığı hadis kitaplarına dayanır. Her iki kaynak da Sodom ve Gomora İle İlgili hikayeye referansta bulunarak kanunlar için temel kaideyi oluşturur ve eşcinselliğin İslam'da kamusallaşmasını engeller. Analojik muhakeme (kısas) ve din adamlarının fikir birliği (icma) bu iki metne ve kaynakları yorumlayışlarına dayanır.

"Hz. Muhammed (S.A.V.) eşcinsellikle doğrudan ilgili olmadı ya da eşcinsellere cinsel yönelimlerinden dolayı cezalandırmadı ya da zulümde bulunmadı. Hz. Muhammed (S.A.V) döneminde Medine'de 'muhannesûn' adı verilen bir grup efemine erkek yaşardı. Muhannesûn grubu modern gey erkeklerin bazı vasıflarını taşısa da, onları tam olarak temsil ettiği söylenemez. Hz. Muhammed bazılarının Müslümanların evlerinde kadınlara ait odalarda çalışmalarını engelledi ve bazıları da Medine'den sürgün etti. Ama tüm bunlar, onların cinsel yönelimleri temelinde değil, edepsiz ve dine aykrı davranışlarından dolayı yapıldı."

"Aşikardır ki, Sodom ve Gomora sakinleri bugünkü anlayışın aksine eşcinsel değildiler, daha ziyade 5. yüzyıl Atina'sı ya da 7. yüzyıl Arabistan'ında olduğu gibi cinsel özgürlükleri bulunan aristokratik heteroseksüel erkeklerdi. Bu erkeklerin egoist ve ataerkil toplumsal düzenin güç dengelerine hizmet eden bu cinsel özgürlükleri bir kadına tecavüz etme hakkından, reşit olmayan oğlan çocuklarla birlikte olma ve hayvanlarla ilişkîye girebilme hakkına kadar geniş bir alana yayılırken; aynı zamanda çocukları taşıyacak ve soyunu devam ettirecek aristokrat bir kadınla yasal evlilikleri de bulunmaktaydı."

M. Hendrix bu iddialarında hem Kur'an ayetlerini hem de hadisleri kendi peşin hükmüne ve sapkınlığına tabi olarak hedefinden saptırıyor, işine geldiği gibi yorumluyor, hatta iddiası ile çelişen kısımları atlıyor, yok sayıyor.

Gelecek yazılarda bütün bunları açıklayacağım.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16881&y=HayrettinKaraman
#2159
Eşcinsellik problemi

Dinimize inanan, müslümanca yaşamak isteyen, ama kendi cinsine karşı çeşitli derecelerde ilgi duyan, bundan rahatsız olan ve kurtulmak isteyen... birçok kimseden mektup aldım, kendilerine yardımcı olmamı istiyorlardı; ben de nasihat ediyor, dinin bu fiile bakışını anlatıyor ve bazılarını da tanıdığım psikiyatri uzmanlarına yönlendiriyordum. Bugünkü yazıda –aşağıda- size sunacağım mektup ABD'de ilmi araştırma yapan bir gençten geldi ve ben ilk defa "eşcinselliğe İslam'dan meşruiyet delili arayan bir eşcinsel imam ve öğretmen"in varlığından haberdar oldum.

Önce bu mektubu vereceğim, sonra o imamın bir röportajından alıntılar yaparak delillerini çürütecek ve eşcinselliğin İslam'da haram olduğunu ispat edeceğim (Röportaj Türkiye'de eşcinsellerin çıkardığı bir dergide de yayımlanmış).

Mektup:

"Uzunca bir süredir size eşcinsellikle ilgili kafamda oluşan sorularla ilgili bir mail yazmak, düşüncelerinizden istifade etmek istiyordum. Ancak, elimde elle tutulur bir belgeden çok hissiyatlar ve izlenimler vardı ve bunlar üzerinden bir çıkarımda bulunmak bana hiçbir zaman doğru gelmedi. Mailde ek olarak gönderdiğim yazılar bu konuda bana bir kaynak sağladı. KAOS-GL isimli eşcinsel kültür ve sanat dergisinin son sayısı İslam ve eşcinsellik adında bir dosyaya sahip ve ekte gönderdiğim yazılar da bu dosyada yer alıyor. Güney Afrika Cumhuriyeti'nde imamlık yapan bir eşcinsel olan Muhsin Hendricks'le yapılmış bir röportaj. Kur'an'da Lût kavmiyle ilgili olan ayetleri çok farklı yorumluyor ve benim ilk araştırmalarımda elde edemediğim bir hadise gönderme yapıyor. Kendisine de belirli yollarla ulaşmaya çalıştım, ama ek bir şey bulamadım şimdiye kadar.

"Bu konuda neden bu kadar kafa karışıklığına sahip olduğumu da belirtmek istiyorum. Üniversite öğrencisiyim ve alternatif kültür ve sanat faaliyetleriyle uğraşıyorum. Böyle bir alanda bir Müslüman olarak var olma çabası içerisindeyim, ancak benimle aynı alanda çalışma yürüten eşcinsel arkadaşlarım da var, aramızda konuştuğumuzda ben tartışamayan taraf olarak kalıyorum, çünkü eşcinsellikle ilgili görünür olarak Müslümanlar arasında sorgulayan bir tartışma ortamı yok ne yazık ki. Bana yukarıda bahsettiğim yazıyı okuttular ve söyleyecek tek kelime bulamadım. "Ama öyle değil" demek de yeterli olmuyor tahmin edersiniz ki."

Bu mektuba kısa bir cevap olarak şunu yazmıştım:

"Bütün ilahi dinler eşcinselliği bir bozulma, bir ahlaksızlık, bir tabii olanın dışına çıkma, bir ayıp ve günah olarak görürler. Size, yakında okuduğum bir yazıyı da gönderiyorum."

Gönderdiğim yazı, eşcinselliğin normal olmadığını ve tedavi edilebilir olduğunu ifade eden ilmi bir rapor idi. Genç şu cevabı yazdı:

"Bana gönderdiğiniz yazı ve benzeri çok yazı okudum. Tam tersine argümanlı da çok ama çok yazı okudum. Bu noktada bilimsel bir açıklama, tüm dinlerdeki genel kabuller ve İslam geleneğindeki karşılığından çok (ki bunların da önemli olduğunu çok iyi bilerek ve İslami bir yaşam tarzı kurgulama konusunda bu bilgilerden yararlanmaya özen gösterdiğimi de belirterek) Kur'an ve sünnetteki detaylı karşılığını merak ediyorum. Ekte gönderdiğim yazıda bahsedilen hadisi başka bir yerde göremedim ben naçizane araştırmalarımda. Sizin de kaynaklara ulaşımınız ve bilgileriniz benim için çok değerli, yardımlarınız için şimdiden teşekkürler."

Konuya devam edeceğim.

Kur'an eşcinselliği kınıyor ve yasaklıyor.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16864&y=HayrettinKaraman
#2160
Dindara düşman, eşcinsele dost

Dostumuz Ali Bulaç bir tv programında, eşcinsellik ile şiddet arasındaki ilişkiye dair bazı Arap aydınlarının tespitlerinden bahsetmiş; bunun da kendi düşüncesi değil, onların düşüncesi olduğunu açıklamış. Buna rağmen belli çevreler Sayın Bulaç'a yönelik "âdeta bir linç girişimi" başlatmışlar. Artık buna alıştığımız için fazla da önem vermemek gerekiyor. Ancak bu vesile ile ülkemizdeki çifte standardı gündeme taşımakta fayda görüyorum.

Önceki günkü yazısında (15 Mayıs 2009) Sayın Prof. Dr. Nevzat Tarhan bunu (çifte standardı gündeme taşıma işini) çok güzel yapmış, eline ve kalemine sağlık.

Prof. Tarhan eşcinselliğin doğuştan mı (bir gen sebebiyle mi) yoksa eğitimden mi kaynaklandığı konusunda ilmi bilgi verdikten ve eşcinsellikle şiddet arasındaki ilişki konusunda ispatlanmış bir bilginin de bulunmadığını kaydettikten sonra şöyle diyor:

"Homofobikler eşcinsellere karşı ayrımcılık yapan, aşağılayan, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulayan kişiler olarak bilinir. Eşcinselliğe karşı korku, nefret ve düşmanlık duyguları taşıyan kişilerdir.

"Homofobi gibi bir sosyal olguya karşı yapılan haklı mücadele gereklidir. Eşcinselliğe karşı çıkanlar da gerekçeleri ile fikir mücadelelerini yapmalıdırlar. Gelecek kuşaklarımızın toplumsal ahlakını kendi doğrularını savunma haklarına sahiptirler.

Aynı özgürlüğü dinini yaşamak isteyen kişilere göstermemek çifte standart değil mi? Eşcinsel müdafilerine duyurulur."

Bu ülkede yıllardan beri dindarlara, din adamlarına, başörtülülere, İslamcılara karşı kampanya yürütülüyor. Cemaat ve tarikat içinde öğrenme ve dinini yaşama yolunu seçmiş Müslümanlara karşı ayrımcılık uygulanıyor; onlar bu ülkenin vatandaşları değilmiş, onların insan haklarında yerleri yokmuş gibi davranılıyor. İnsan hakları savunucusu geçinen kalemler bu zulüm karşısında sessizler. Sıra eşcinsellere gelince "din ve ahlak açısından" farklı inanan ve düşünenlerin, düşmanlık aşılamadan tenkit haklarına bile saygı gösterilmiyor, bunu yapanlara karşı linç girişimi başlatılıyor.

Çifte standart bu değilse nedir?

Yıllardır bazı mümin eşcinsellerden, durumlarının dini yönünü soran mektuplar aldım ve onlara özel cevaplar verdim. Son günlerde ABD'den aldığım bir mektupta, Afrikalı bir eşcinsel imamdan söz ediliyor ve bu imamın yazdığı bir kitapta "eşcinselliğin İslam'da yeri olduğu"nun iddia edildiği bildiriliyordu.

Güney Afrika'da, başkent Cape Town'da yaşayan imamlık ve öğretmenlik de yapan Muhsin Hendricks ile yapılan bir röportaj da bana gönderildi. Pek yakında inşallah bu röportajı ele alacak ve İslam'ın eşcinselliğe nasıl baktığını açıklayacağım.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=16805&y=HayrettinKaraman