Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#462


Adana Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin çıkar amaçlı organize suç örgütüne yönelik yaptığı operasyonda yakalanarak adliyeye sevk edilen 33 şüpheli arasında bulunan 2'si avukat 12 kişi tutuklandı.

Adana polisi, geçen 12 Şubat'ta, halen cezaevinde bulunan Mehmet Şirin Aksoy'un elebaşı olduğu 'Şirinler Çetesi'ne yönelik operasyon düzenledi. Aralarında 6'ncı Mekanize Tümen Komutanlığı'nda görevli albay F.D. ile Adana Barosu avukatlarından M.K., B.Y. ve Y.Y.'nin da aralarında bulunduğu 33 şüpheli gözaltına alındı. 25 ayrı suça karıştıkları öne sürülen şüphelilerin ev, kullandıkları araç ve işyerlerinde yapılan aramalarda 7 ruhsatsız tabanca, 7 şarjör, 5 av tüfeği, çeşitli çap ve ebatlarda 174 tabanca fişeği, 117 av tüfeği fişeği, 2 el telsizi, çelik yelek, dürbün, toplam 1 milyon lira tutarında 50 senet, 150 boş senet çeşitli isimler adına düzenlenmiş tarihi açık senet, 20 tapu senedi, 20 çek, 295 boş senet koçanı, banka dekontları, üzerinde çeşitli notların bulunduğu çok sayıda doküman ve belgeler ile sahte kimlikler, kaşeler ve 3 bin 840 uyuşturucu hap ele geçirildi.

Şüpheliler, sorguları ardından dün adliyeye sevk edildi. Geç saatlere kadar devam eden savcılık sorgusu ardından 2'si avukat 12 şüpheli sevk edildikleri nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı. Diğer şüpheliler ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Kaynak: DHA
http://www.haber7.com/polisiye-vakalar/haber/991068-sirinler-cetesi-operasyonunda-12-tutuklama
#463



ÇHD İstanbul Şubesi' ne bağlı yaklaşık 70 avukat, DHKP-C soruşturmasında tutuklanan 9 meslektaşına destek amacıyla eylem yaptı. eyleme müsade etmeyen polis ekipleri avukatlara sert bir şemildi müdahalede bulundu. Olayda 2 avukat yaralandı.

İstanbul- Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi'ne bağlı yaklaşık 70 avukat, bir ay önce DHKP-C soruşturması kapsamında tutuklanan 9 meslektaşlarının tutukluluk hallerine itiraz dilekçesi vermek için  Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı önünde toplanarak tutukluluk basın açıklaması yaptılar.

Avukatkar pankart açtı, özel güvenlik müdahele etti

"Devrimci avukatlar onurumuzdur" şeklinde slogan atan avukatlar, bir saatlik oturma eylemi yapacaklarını belirterek adliye binasına giriş yaptılar. Adalet Sarayı'nın giriş katındaki adalet heykellerin bulunduğu bölümde oturma eylemi yapan avukatlar slogan attı. Bu sırada adliyenin 3. katından "Tutuklu avukatlara özgürlük" yazılı büyük bir pankart açtılar. Pankart açılması üzerine polis ve adliyenin özel güvenlik görevlileri pankart açan avukatlara müdahale etti. Pankartı toplayan polis ve güvenlikçilerle avukatlar arasında arbede çıktı. Uzun süren arbedenin ardından pankart toplandı. Ancak bir süre sonra avukatlar yine pankart açmaya çalıştı. Avukatlara yine polis müdanale etti. Adliyedeki gerginlik devam ediyor. Çevik kuvvet ekiplerinin de adliyeye giriş yaptığı görüldü.

Avukatlar Ramazan Demir, Muhittin Köylüoğlu, Aycan Çiçek, Tarkan Özdemir kelepçe takılarak polis tarafından gözaltına alındı. Polis müdahalesi sırasında gazdan etkilenen 2 avukat adliyedeki Adli Tıp Merkezi'nde tedavi altına alındı.

Savcılık soruşturma başlattı

Terör örgütü DHKP-C soruşturması kapsamında Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi 9 avukatın tutuklanmasını protesto eden bazı avukatlar ile güvenlik görevlileri arasında yaşanan olaylarla ilgili İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca soruşturma başlatıldığı bildirildi.

http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=399736&kn=7&ka=4&kb=7
#464
Adnan Bey'in verdiği bilgilere ilaveten şu bilgiyi paylaşayım: Kardeşlerin birlikte yaşaması öncelikli bir husustur. Dolayısıyla mahkemeler kardeşlerin tümünün velayetini anne veya babaya verme eğilimiyle hareket eder. Sizin belirttiğiniz yaşlardaki çocukların velayetinin baba tarafından üstlenilmesi mümkündür; zira bu yaştaki çocukların ana şefkatinden ziyade baba otoritesine muhtaç oldukları yönünde bir değerlendirme yapılabilir...
#465
Banu Hanımın yazdıklarına ilaveten şu bilgileri paylaşayım: İcra dairesi kanalıyla (haciz esnasında veya icra dairesinde) ödeme taahhüdünde bulunursanız ve taahhüdünüzü ihlal ederseniz üç aylık hapis cezası alabilirsiniz. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgileri buradan okuyabilirsiniz: http://www.vekil.net/forum/soru-cevap-ve-yardimlasma-bolumu/kredi-kartimi-odeyemiyorum/msg6312/

İcra memurları her adreste haciz işlemi gerçekleştirebilir; yeter ki adresin borçluyla bir bağlantısı bulunsun ve adreste borçluya ait eşya olsun. Tebligatın yapıldığı adres, varsa iş yeri adresiniz, MERNİS'te kayıtlı adresiniz haciz için ilk akla gelecek adresler olur. Haczedilebilecek eşyalarla ilgili mevzuatta yapılan son değişiklikleri buradan inceleyebilirsiniz: http://www.vekil.net/forum/soru-cevap-ve-yardimlasma-bolumu/ev-esyasi-haczinde-%27luzumlu%27-ibaresi-neden-hickimsece-dikkate-alinmiyor/

Bireysel iflasla ilgili ayrıntılı bilgiyi de buradan okuyabilirsiniz: http://www.vekil.net/forum/soru-cevap-ve-yardimlasma-bolumu/borc-ve-alacaklarda-zamanasimi/msg4847/#msg4847
#466


Hemen hemen her sofrada yer alan yoğurtla ilgili çok önemli uyarı geldi. Bizim faydalı diye yediğimiz yoğurttaki asıl tehlikeyi Çapa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar açıkladı.

Çapa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar, endüstriyel yoğurdun yoğurt olmadığını ve son dönemde artan kanser vakalarında bunun etkisinin ilk sırada olduğunu söyledi.

Kanser hastalığı her geçen gün artıyor. Etrafımızda her gün birisine kanser teşhisi konulduğunu duyuyoruz. Uzmanlar, kanserdeki bu kadar yoğun bir artışı yalnızca sigara ile alkolle ve obezite ile açıklamanın mümkün olmadığını düşünüyor.

Rotahaber'e konuşan Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi öğretim üyesi Dr. Yavuz Dizdar, bu kadar çok hasta ortaya çıkmasını, herkesin maruz kaldığı bir etmenden kaynaklanabileceği görüşünde. Beslenme açısından da birbirinden çok farklı sosyal statüdeki insanlarda da kanserin görüldüğüne dikkat çeken Dizdar, "şunları hayatınızdan çıkarın diyebileceğiniz neler var" sorusuna şu cevabı verdi:

"Biz bilim adamları olarak geçtiğimiz yıllarda bunu çok tartıştık. Birinci sırada olan yoğurt hala ilk sıradaki yerini koruyor. Bizim ülkemizde yoğurt, diğer ülkelere göre açık ara daha çok tüketilen bir üründür. Yoğurt, beslenmeden öte insan vücudunun dengesinin korunması açısından da çok önemlidir."

Bu sözleri ifade eden Yavuz Dizdar, bir noktanın altını çiziyor. "Ama işlemden geçmemiş, endüstriyel yoğurt olmamalı" diyor. Dizdar, endüstriyel yoğurttan niçin uzak durulması gerektiğini de şöyle anlayor:

"Çünkü endüstriyel yoğurt, yapay bir ürün. Ekşimiyor, dolapta bekleyen yoğurdu haftalar boyunca üstten yemeye devam etseniz bir şey olmuyor. Bunu ben defalarca test etmiş biri olarak biliyorum. Biraz dikkat eden herkesin de bildiğini düşünüyorum.

Bir ürün bu kadar çok tüketiliyorsa, bu kadar derin bir değişime gitti ise sorun var demektir. Bir gıdanın bozulma biçiminin dönüşmüş olması, ekşimenin ötesinde küflenmeyi bile atlıyor olması içerikte çok fazla değişiklik yapıldığını gösterir. Kimse kusura bakmasın. Bunlar yoğurt değiller. "

Ana fermente ürünün yoğurt olduğunu hatırlatan Dizdar, maalesef Türkiye'de olmazsa olmazın başında yoğurt ve ayranın geldiğini hatırlatıyor.

HER ŞEY SON 10 YILDA DEĞİŞTİ

Türkiye'de yoğurdun bir 10-15 yıl önce kesinlikle böyle olmadığını hatırlatan Dizdar, bu yeni yoğurt yönteminin bilinçli bir şekilde Türkiye'ye dayatıldığını söyledi. Dizdar, bu güçlerin, yoğurda ilişkin Türkiye'deki yasal tebliğleri bile değiştirdiğini ifade etti. Kendisinin bu konuda eleştirileri gündeme getirdiğinde bazı endüstriyel yoğurt üreticilerinin, "Hocam size bozulmayan yoğurt verdik daha ne istiyorsunuz" diyenlerin olduğunu dile getirdi.

Dizdar, "Peki hayatımızdan her şeyi ile yoğurdu çıkarmalı mıyız?" sorusuna da kesin bir cevap veriyor. "Kesinlikle hayatımızdan çıkarmamalıyız. Tam tersine mümkün olduğu kadar daha çok yer açmalıyız. Ama, endüstriyel yoğurdu bırakıp yoğurdu evde yapmalıyız" diyor.

http://yemek.haber7.com/yemek/haber/990229-yogurdu-hayatinizdan-cikarin-cunku


UHT edilmiş kutu sütler için de benzer görüşler dile getirilmişti.

10-15 yıl önce bazı uzmanlar, "Sokak sütü mikrop saçıyor, ilkelliği bırakın, kutu sütü alın." çağrısı yapıyordu. Medya organları da sokak sütü sebebiyle rahatsızlanmış çocukları göstererek bu durumu körüklüyordu. Malum, Türk halkının sorgusuz sualsiz yeniliğe açık yapısı bu bombardımana daha fazla dayanamadı. Artık herkesin evine 'kutu süt'ler girmeye başlamış, öyle ki mahalle sütçülerinin nesli kurutulmuştu neredeyse. Marka sayısı arttıkça kutu sütlerin fiyatları da makulleşti. Kullanımı da oldukça pratikti üstelik. Ne evde tencere kirletip dakikalarca kaynatmanız gerekiyordu ne de kısa sürede tüketmeniz. Hâl böyle olunca; bebekler, çocuklar ve yetişkinlerin vazgeçilmezi oldu kutu içindeki UHT sütler. Oysa UHT yöntemi suda çözünen vitaminlerin neredeyse yüzde 80'ini ve B12 vitamininin ise tamamını ortadan kaldırıyordu. Bağırsaktaki probiyotiklere (yararlı bakterilere) zarar vererek onların bağırsağımızda sentezlediği vitaminlerin üretiminin de azalmasına sebep oluyordu. Bu sebeple beslenme uzmanları kutu sütler yerine pastörize edilmiş günlük şişe sütlerin ve şayet temiz, güvenli olduğuna inandığımız üreticiler varsa çiğ sütün tüketilmesinin en ideal yol olduğunu açıklamışlardı. Ayrıntılar için lütfen tıklayınız.
#467
Uzun zaman oldu, bir İslam ülkesinde görev yapan bir müftünün başlangıç noktasını 10-12 olarak belirlediği küçük yaşlardaki kız çocuklarının evlendirilebileceğine dair vermiş olduğu fetva özellikle Batı dünyasında çok büyük tartışmalara kapı açtı.

O dönemlerde almış olduğumuz konu ile alakalı soruya cevap vermeye çalışacağım bu yazıda. Müftü o fetvasında(!) "bayanlarda evlilik yaşının 25'e çıkartma çabalarının yanlış olduğunu, İslam'a göre 10 ile 12 yaş arasında bayanların fıtraten evlilik fonksiyonlarını eda edebileceğini ve babaanne-anneannelerinin o yaşlarda evlendiğini" söylüyordu. Müftünün delil olarak ortaya sunduğu iki şey –ki zaten okuyucu da sadece bunları soruyor- ekseninde sınırlandırmaya çalışacağım yazıyı.

Dikkat ederseniz 2 şey söylüyor müftü; o yaşlarda bayanların fıtraten evliliğe hazır olduğu ve babaanne-anneanne misalleri üzerinden kendi kültürü. İkincisinden başlayalım; sosyal, siyasal, ekonomik, coğrafî vb. özelliklerin belirleyici olduğu kültürel bir olguyu –doğruluğu ve yanlışlığını tartışma ayrı bir mevzu- o bölgede yaşayan nüfusun dinî kimliğinden hareketle İslam ile özdeşleştirme ve "İslam'a göre" demek tek kelime ile yanlıştır. Din ekseninde dün, bugün ve ihtimal yarın da yaşadığımız ve yaşayacağımız birçok kafa karışıklığının altında maalesef bu yaklaşım vardır. Bir şeyin dinî olması ile örfî olması ve/ya dinin o şeye onay vermesi birbirinden farklı şeylerdir.

Burada şu itiraz yapılabilir; 15 asırdır ve neredeyse yüzde yüz nüfusun Müslüman olduğu coğrafyada var olan o kültürel olgu, mutlaka dinden cevaz almıştır; almıştır ki uygulama alanı bulmuş ve bugünlere gelmiş; aksi halde bu zihniyet ve uygulamanın günümüze kadar gelmesi imkânsızdır. Doğrusu bu yaklaşıma itiraz edecek ve bu itirazı temellendirebilecek bir delile sahip değilim. Katılıyor ve ben de aynen böyle düşünüyorum.

Ama doğru mu bu yaklaşım? Bence yanlış. Neden? Çünkü dün-bugün mukayesesi içinde sorgulama yok. Zihnî önkabuller etkin. Kim bilir belki dün, dünkü hayat şartlarında doğru olan bu şey bugün yanlıştır. İşte eksik olan bu. Mezkûr olgu yanlış olabilir zihniyetiyle meseleye yaklaşıp dinî delilleri yeniden ele alma, ulemadan bize intikal eden mezkûr görüşleri Kur'an ve sünnet hakemliğinde yeniden sağlamasını yapma; bunu yapmıyor ve mevcudu olduğu gibi kabullenme kolaycılığına kaçıyoruz.

İkincisi ise; 10-12 yaşları arasındaki kızların fıtraten evlilik fonksiyonlarını eda edebilecek çağa ulaşmış olmaları. Gerçekten öyle mi? Neyi kastediyor müftü? Biyolojik olgunluğa ermeyi mi? Yani o yaşlardaki kızların akile-baliğa olması, anne olabilecek çağa gelmesini mi? Kocasının hanımı, çocuklarının annesi, kayınvalide ve pederinin gelini olabilecek zihnî olgunluğa ulaşmasını mı? Sevinç ve kederleri ile birlikte hayatın bütün zorluk ve sıkıntılarına göğüs gerebilecek, sevinç ve neşeleri bir eşten, anneden, gelinden ve toplumsal açıdan bakarsak bir fertten beklenenleri karşılayabilecek kemale ulaşmasını mı? Eğer bunların bütününü kastediyorsa, müftümüz içinde yaşadığı dünya gerçeklerinin çok ama çok gerisinde bir yerlerde yaşıyor demektir. İnternet arama motorlarından yapacağı küçücük bir araştırmada uzmanların hep aksi ve aykırı istikamette yerini alan tespitlerini ve delillerini görecektir. Aslında konu İslam'a göre kız olsun-erkek olsun küçük yaşlardaki çocukların evlenmesi ve evlendirilmesi sorusuna kilitli. Ayet, hadis, fıkhî görüşler, bunlar çerçevesinde oluşması gereken gelenek ve tabii ki günümüzün ilminin yaptıkları tespitler kelimenin hakiki manasıyla "İslam'a göre" diyebileceğimiz zemindir. Bu zeminin bazı ayaklarının eksik olması yanlış kanaatlere, söylemlere sürükler bizi. Bugün olan ve soru-cevap ekseninde bu yazının yazılmasına sebebiyet veren de zaten budur.

http://www.zaman.com.tr/ahmet-kurucan/islamda-evlilik-yasi_2053559.html



Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Aişe (r.a.) ile evlendiğinde Hz. Aişe kaç yaşında idi?

25 Yaşında iken 40 yaşında ve dul olan Hz. Hatice ile evlenen, Hz. Hatice'nin vefatına kadar da 25 sene bu evliliği en güzel şekilde sürdüren, yaşı ilerleyen Hz. Hatice'nin teklifine rağmen ikinci bir evlilik yapmayan Hz. Muhammed (s.a.v.) Hz. Aişe (r.a.) ile evlendiğinde Hz. Aişe kaç yaşında idi?

Peygamberliğin gelişinden on yıl sonra, elli yaşındayken eşi Hz. Hatice'yi kaybeden Peygamberimiz (asm.) kendisine hem ev işleri ve çocuklarının bakımında yardımcı olacak, hem de İslâm'a davet faaliyetlerinde destek olacak eşlere ihtiyacı vardı. Bunun için bir yandan yaşlı ve dul bir kadın olan Sevde'yi, öte yandan da en yakın arkadaşı olan Hz. Ebubekir' in kızı Hz.Ayşe'yi istetti.

Hz. Peygamberin bu isteği, vahyin başlangıcından on yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından beş altı yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe'nin Peygamberimizle evlendiği yaşın on yedi-on sekiz olduğu ortaya çıkar.

Bu konu, daha detaylı bir şekilde Mevlana Şibli' nin "Asr-ı Saadet" kitabında geçer. (İst. 1928. 2/ 997)

Hz. Ayşe'nin evlendiği zaman yaşının büyük olduğunu, ablası Esma'nın biyografisinden kesin olarak anlıyoruz. Eski biyografi kitapları Esma'dan bahsederken diyorlar ki:

"Esma yüz yaşındayken, Hicretin 73. Yılında vefat etmiştir. Hicret vaktinde yirmi yedi yaşındaydı. Hz. Ayşe ablasından on yaş küçük olduğuna göre, onun da hicrette tam on yedi yaşında olması icap eder. Ayrıca Hz. Ayşe, Hz. Peygamber'den önce Cübeyr'le nişanlanmıştı. Demek evlenecek çağda bir kızdı." (Hatemü'l Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)

Konuyla ilgili daha detaylı bilgi edinmek isteyenlerin, Dr. Reşit Haylamaz'ın "Âişe Vâlidemiz'in Evlilik Yaşı" başlıklı aşağıda yer alan makalesini okumasını tavsiye ederiz:

Âişe Vâlidemiz'in Evlilik Yaşı

Âişe Vâlidemiz'in, altı veya yedi yaşındayken nişanlandığı, on yaşındayken de evlendiği yönündeki rivayetler,1 onun evlilik yaşıyla ilgili kanaatin oluşmasında bugüne kadar en önemli âmiller olagelmiştir. Bu kanaatin yerleşmesinde, erken yaşlarda evlenmenin o gün oldukça yaygın oluşu ve coğrafi yapının etkisiyle çocuklardaki fizikî gelişmenin daha erken yaşlarda tamamlanması gibi sebeplerin de belirleyici olduğunu unutmamak gerekir. Onun içindir ki konu, dün denilebilecek bir zamana kadar hiç gündeme gelmemiş ve tartışma konusu olmamıştır.

Söz konusu hususu bugün, o günkü şartları nazara almayan ve İslâm'ı da 'dışarı'dan inceleme konusu yapanlar gündeme getirmekte ve meseleyi kendi zaviyelerinden değerlendirip tenkit etmektedir. Bu farklı duruşa İslâm Dünyası'nın tepkisi de aynı değildir; bir kısmı, meseleyi olduğu gibi kabul etmenin gerekliliği hususunda ısrar ederken2 az da olsa diğer bir kısmı, evlendiği dönemde Âişe Vâlidemiz'in, daha olgun bir yaşta olduğunu3 ifade etmektedir. Karşılıklı tepkilerin ağırlığını hissettirdiği bu tartışmalar esnasında, her zaman dengenin korunamadığı; tepkilere cevap teşkil etsin denilirken söz konusu rivayetlerin yok sayıldığı veya bu tavra tepki olarak diğer alternatifleri görmezden gelme yanlışlığına düşüldüğü de bir gerçek.

Bilindiği üzere herkes, kendi yaşadığı devrin çocuğudur ve arkadan gelen nesiller tarafından da, o devrin kültürü esas alınarak değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.

Toplumlar, ortak birikimin neticesinde hâsıl olan 'örf'lere göre yön bulurlar ve bunların hesaba katılmadığı yerde, o toplum hakkında karar verme konumunda olanların isabetinden söz etmek oldukça zor, hatta imkânsızdır.

Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, Allah Resûlü' nün neş'et ettiği dönem itibariyle kız çocuklarının erken evlendirildiği4 ve bu türlü evliliklerde yaş farkının pek önemsenmediği5 bilinen bir vak'adır. Kız çocukları hakkında o günkü toplumun benimsediği olumsuz tavrın ve bu tavrın aileler üzerinde oluşturduğu baskının, bu anlayışı tetiklediği de söylenebilir. Burada, iklim ve coğrafî şartların müsait olması yönüyle çocukların, fizikî gelişimlerini daha erken tamamladığı ve kız çocuklara, kocasının evinde büyümesi gereken birer varlık olarak bakıldığı gerçeğini de unutmamak gerekir. Kaldı ki bu, sadece kız çocuklarıyla ilgili bir mesele değildir; o günkü uygulamalara bakıldığında erkek çocukların da erken yaşlarda evlendirildiği anlaşılmaktadır. Mesela Amr ibn Âs ile oğlu Hz. Abdullah'ın arasındaki yaş farkı, sadece on ikidir ki bu durumda Hz. Amr, dokuz veya on yaşındayken evlenmiş olmalıdır.

Bu bilgilerden hareketle diyebiliriz ki Âişe Vâlidemiz, dokuz yaşındayken evlenmiş olsa bile ortada garipsenecek bir durum yoktur. Şayet böyle bir husus söz konusu olmuş olsaydı, Zeyneb Vâlidemiz'le izdivacında fırtına koparmak isteyenlerle, Benî Mustalık Gazvesi dönüşünde ve hiç olmadık yerde Âişe Vâlidemiz'e iftira atanların, onlar açısından önem arz eden böyle bir meseleyi dillerine dolamamaları düşünülemezdi. Sonuç nasıl olursa olsun sadece başlı başına bu bilgi bile, Âişe Vâlidemiz'in evliliği konusunda olumsuz herhangi bir durumun olmadığını ispat için yeterli bir güce sahiptir.

Peki, gerçekte durum nedir? Yaş tespiti konusunda yukarıdaki bilgiler tek alternatif midir?

Bu soruların cevabını alabilmek için elbette o günlerin kapısını aralamak ve aralanan bu kapılardan girerek meseleyi, deliller üzerinden tetkik etmek gerekmektedir. Dilerseniz, ulaşılan delillerin bize ne ifade ettiğine birlikte bakalım:

1. Risâletin ilk günlerinde Müslüman olanların isimleri sıralanırken, ablası Esmâ Vâlidemiz'le birlikte Âişe Vâlidemiz'in adı da zikredilmektedir. Dikkat çekici olan bu zikrin, Hz. Osmân, Zübeyr ibn Avvâm, Abdurrahmân ibn Avf, Sa'd ibn Ebî Vakkâs, Talha ibn Ubeydullah, Ebû Ubeyde ibn Cerrâh ve Erkam ibn Ebi'l-Erkam gibi 'Sâbikûn-u Evvelûn' tabir edilen en öndekilerin hemen arkasından; Abdullah ibn Mes'ûd, Ca'fer ibn Ebî Tâlib, Abdullah ibn Cahş, Ebû Huzeyfe, Suhayb ibn Sinân, Ammâr ibn Yâsir ve Habbâb ibn Erett gibi isimlerden de önce gerçekleşiyor olmasıdır.7 Demek ki Âişe Vâlidemiz, o gün küçük de olsa 'irade' beyanında bulunabilecek bir çağda ve ilk Müslümanlar arasında yer alabilecek bir durumdadır. Söz konusu bilgilerde ondan bahsedilirken, 'O gün o küçüktü.' şeklinde bir kaydın konulmuş olması, bu manayı ayrıca teyit etmektedir.8

2. Ablası Esmâ Vâlidemiz'in konumu da bu kanaati güçlendirmektedir; zira onun, on beş yaşında iken Müslüman olduğu bilinmektedir.9 Bilinen bir gerçek de onun, 595 yılında dünyaya gelmiş olduğudur.10 Bütün bunlar, risâletin ilk yılı olan 610 tarihini göstermektedir. Demek ki Âişe Vâlidemiz, yaşı küçük olmasına rağmen 610 yılında Müslüman olmuştur. Bunun için o gün onun, en azından beş, altı veya yedi yaşlarında olması gerekir ki, on üç yıllık Mekke hayatıyla en az yedi aylık11 Medine günleri de bu tarihe ilave edildiğinde onun, Allah Resûlü ile evlendiği gün –risâletten beş yıl önce dünyaya gelmiş olma ihtimalini esas alacak olursak- en azından on sekiz yaşında olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

3. Mekke günleriyle ilgili olarak Âişe Vâlidemiz, "Ben Mekke'de oyun oynayan bir kız iken Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'e, 'Doğrusu, onların asıl buluşma zamanları, kıyamet saatidir; Kıyamet saatinin dehşeti ise, tarif edilemeyecek kadar müthiş ve ne acıdır!' (Kamer Sûresi, 54/46) ayeti nâzil oldu."12  bilgisini vermektedir ki bu bilgi, onun yaşıyla ilgili olarak bize farklı kapılar aralamaktadır. Şöyle ki:

4. Söz konusu ayet, Kamer sûresinin 46. ayetidir ve bütün halinde nâzil olan bu sûrenin, İbn Erkam'ın evinde iken ve bi'setin dördüncü (614),13 sekizinci (618) veya dokuzuncu (619)14 yılında indiğine dair farklı rivayetler vardır. Özellikle ayın ikiye yarılma hadisesini ve o gün buna olan ihtiyacı nazara alan bazı âlimler, söz konusu tarihin 614 olması gerektiği üzerinde durmuşlardır ki bu tarih esas alındığında Hz. Âişe Vâlidemiz, ya henüz dünyaya gelmemiş veya yeni doğmuş demektir. 618 veya 619 tarihi esas alındığında da durum pek değişmemektedir. Zira bu durumda o, henüz dört veya beş yaşında demektir ki her iki yaş da, söz konusu hadiseyi kavrayıp yıllar sonra da aktarabilecek bir olgunluğu ifade etmemektedir. Bu durumda ise o, en yakın ihtimalle risâletin başladığı günlerde dünyaya gelmiş olmalıdır.

Burada dikkat çeken başka bir husus da, o günü anlatırken bizzat Âişe Vâlidemiz'in, "Oyun oynayan bir kız çocuğu idim." şeklindeki beyanıdır. Kendisini ifade ederken kullandığı 'kız çocuğu' kelimesinin karşılığı olan 'câriye' lafzı, ergenlik çağına geçişi ifade etmekte ve o dönemler için kullanılmaktadır. Arap şairlerinden İbn Yerâ, bu yaşlardaki birisini kastederek maksadını şu şekilde ifade etmektedir: "Sekiz yaşına geldiğinde artık o, benim için bir câriye değil; Utbe veya Muâviye'ye nikahlayabileceğim gelin adayımdır." Bazı bilginler bu kelimenin, on bir yaşın üzerindeki kız çocukları için kullanıldığını ifade etmektedir.

Kamer sûresinin indiği tarih olarak 614 yılını esas alacak olursak, Âişe Vâlidemiz'in risâletten en az sekiz yıl önce doğmuş olduğu ortaya çıkar ki bu tarih 606 yılına tekabül etmektedir. Bu ise, evlendiği gün onun on yedi yaşında olduğunu ifade eder. Sûrenin indiği tarih olarak 618 yılını kabul ettiğimizde ise onun, 610 yılında dünyaya gelmiş olma ihtimalini ortaya koyar ki bir yönüyle bu, evlendiği gün Âişe Vâlidemiz'in on dört yaşında olduğu sonucunu doğururken diğer taraftan onun, risâletten dört yıl sonra dünyaya gelmiş olamayacağını ispat eder.

Bu bilgilerle birinci maddede ifade edilenleri yan yana getirdiğimizde, Âişe Vâlidemiz'in 606 yılında dünyaya geldiği ve on yedi veya on yedi buçuk yaşında iken de evlendiği sonucuna ulaşmamız mümkün olmaktadır.

5. Âişe Vâlidemiz'in Mekke yıllarıyla ilgili olarak anlattığı bazı hatıralar da bunu destekler mahiyettedir. Mesela:

a) Risâletten kırk yıl önce gerçekleşen ve tarih belirlemede bir kıstas olarak kabul gören Fil hadisesinden geriye kalan iki kişiyi Mekke'de dilenirken gördüğünü söylemesi;

b) Mekke'nin en sıkıntılı günlerinde Allah Resûlü'nün sabah-akşam kendi evlerine geldiğini ve bu sıkıntılara dayanamayan babası Hz. Ebû Bekir'in de Habeşistan'a hicret teşebbüsünde bulunduğunu detaylarıyla birlikte anlatması;

c) İlk defa namazın ikişer rekat farz kılındığını, mukim olanlar için daha sonraları onun dört rekata çıkarıldığını, ancak sefer durumlarında yine iki rekat olarak bırakıldığını ifade etmesi;

d) "Biz İsâf ve Nâile'yi, Kâbe'de cürüm işlemiş ve bu sebeple Allah'ın kendilerini taş haline getirdiği Cürhümlü bir adamla kadın olarak duyup dururduk."20  gibi ifadelerle ilk günlerle ilgili nakillerde bulunması gibi daha pek çok hâtırat, daha ilk günlerden itibaren onun, gelişmeleri takip edebilecek bir çağda olduğunu ifade etmektedir.

6. Efendimiz'le izdivacı söz konusu olduğu günlerde Âişe Vâlidemiz'in, Mut'im ibn Adiyy'in oğlu Cübeyr ile sözlü oluşu da bu kanaati güçlendirmektedir. Burada ayrıca dikkat çeken husus, söz konusu teklifin, Havle binti Hakîm gibi aile dışından birisi tarafından gündeme getirilmiş olmasıdır. Açıkça bu onun, o gün evlilik çağına gelmiş ve evlendirilebilecek genç bir kız olduğunu ifade etmektedir.

Söz konusu 'sözlülük hali'nin, İbn Adiyy ailesi tarafından ve oğullarının anlayışı değişir gerekçesiyle feshedildiği de bilinen bir gerçektir.21 Burada akla, İbn Adiyy ailesinin, oğullarının anlayışını değiştireceklerinden endişe ettikleri Ebû Bekir ailesiyle böyle bir akdi niye ve ne zaman yaptıkları sorusu gelmektedir. Bunun en makul cevabı söz konusu akdin, ya risâletten önce veya İslâm'ın açıktan tebliğinin başlamadığı dönemde gerçekleşmiş olduğu şeklindedir ki her iki durumda da onun, bi'setin dördüncü yılında dünyaya gelmiş olma ihtimali söz konusu olamaz; hatta bu, sanıldığından da erken yıllarda dünyaya gelmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Bu kararın, açıktan tebliğin başlandığı dönemde alınmış olma ihtimali nazara alınacak olursa bu tarihin, İbn Erkam'ın evinden çıkış günleri olan 613-614 yıllarını ifade ettiği görülecektir ki bu, sözlendiği dönem itibariyle onun henüz dünyaya gelmediğini kabullenmek demektir. Bu durumda, söz konusu akitten bahsetmenin de imkânı yoktur. Öyleyse bu sözün bozulduğu tarihlerde onun, en azından yedi veya sekiz yaşında olduğunu kabullenmemiz gerekir ki bu da onun, takriben 605 tarihinde dünyaya gelmiş olduğunu göstermektedir.23

7. Mevzuya ışık tutması bakımından Âişe Vâlidemiz'le diğer kardeşlerinin arasındaki yaş farkı da dikkat çekicidir. Bilindiği gibi Hz. Ebû Bekir (radıyallahü anh)'ın altı çocuğu vardır; bunlardan Hz. Esmâ ve Hz. Abdullah, Kuteyle binti Ümeys'ten; Hz. Âişe Vâlidemiz'le Hz. Abdurrahman, Ümmü Rûmân (r.anha)'dan; Muhammed, Esmâ binti Ümeys'ten ve Ümmü Gülsüm de Habîbe binti Hârice'den dünyaya gelmiştir. Bu durumda Esmâ Vâlidemiz'le Hz. Abdullah; Abdurrahmân ile de Âişe Vâlidemiz anabir kardeşlerdir ve bu her iki anabir kardeşlerin arasındaki yaş farkları konumuza ışık tutacak mahiyettedir; şöyle ki:

a) Hz. Ebû Bekir'in ilk kızı olan Esmâ Vâlidemiz, hicretten yirmi yedi yıl önce 595 tarihinde dünyaya gelmiştir.24 Allah Resûlü'nün hicreti esnasında Zübeyr ibn Avvâm ile evli ve o gün altı aylık hamiledir. Bir diğer ifadeyle o gün yirmi yedi yaşındadır.25 Üç ay sonra Medine'ye hicret ederken Kuba'da oğlu Abdullah'ı dünyaya getirecektir. Yetmiş üç yılında ve yüz yaşındayken, hatta dişleri bile dökülmemiş halde vefat etmiştir.

Âişe Annemiz ile ablası Esmâ Vâlidemiz'in arasındaki yaş farkı ondur.26 Buna göre (595+10=605) Âişe Vâlidemiz'in doğumunun 605; hicretteki yaşının da (27-10=17) olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Evlilik hicretten yedi ay sonra27 gerçekleştiğine göre demek ki, bu sıralarda Âişe Vâlidemiz'in yaşı, on yedi'yi aşmış, on sekiz yaşına yaklaşmış demektir. Bedir'in hemen akabindeki Şevvâl ayında evlendiği bilgisini esas aldığımızda ise onun, evlendiği gün on sekiz yaşını aşıp on dokuza adım attığını kabullenmemiz gerekmektedir.

b) Burada dikkat çeken bir diğer husus da, Âişe Vâlidemiz'in anabir kardeşi olan Hz. Abdurrahman ile arasındaki yaş farkıdır. Bilindiği gibi Hz. Abdurrahman, Hz. Ebû Bekir'in büyük oğludur ve ancak Hudeybiye'den sonra Müslüman olacaktır. Bedir'de, babasıyla karşılaşmamaya özen gösteren de odur ve o gün Abdurrahman, yirmi yaşındadır.28 Buna göre o, 604 yılında doğmuş olmalıdır. Kardeşler arası yaş farkının genelde bir veya iki olduğu bir toplumda, ağabeyi 604 yılında dünyaya gelen bir kardeşin 614 yılında doğması ve tabii olarak iki kardeşin arasında on yaş gibi bir farkın meydana gelmiş olma ihtimali çok zayıftır ve bunu destekleyen herhangi bir delil de bulunmamaktadır.

8. Âişe Vâlidemiz'in vefat tarihi konusunda gelen rivayetler de bu kanaati güçlendirmektedir. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî 55, 56, 57, 58 veya 59;29 yaşıyla alakalı olarak da altmış beş, altmış altı, altmış yedi veya yetmiş dört30 gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir. Bu ise, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir.

Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu, vefat tarihinin, Ramazan ayının on yedinci gecesine denk geldiği, vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü'l-Bakî'ye geceleyin defnedildiği, yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre'nin kıldırdığı, mezarına da, ablası Hz. Esmâ'nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed'in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman'ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği gibi detayların bulunması,31 diğerlerine nispetle bu bilginin daha güçlü olduğu izlenimi vermektedir. Öyleyse bu tarihi esas alarak bir hesaplama yapacak olursak onun, Efendimiz'in irtihalinden sonra kırk sekiz yıl daha yaşadığını (48+10=58+13=71+3=74) görmekteyiz ki bu hesaba göre o, risâletten üç yıl önce dünyaya gelmiş demektir.

Bu durumda evlendiği gün onun, (74–48=26–9=17+7 ay) on yedi yılını yedi ay geçtiği anlaşılmaktadır.

Yukarıdaki bilgilere ilave olarak, erkek çocukların bile yoldan geri çevrildiği Uhud günü onun da cephede oluşu,32 ilmî meselelerdeki derinliği, İfk Hadisesi karşısında ortaya koymuş olduğu olgun tavır ve beyanları, Fâtıma Vâlidemiz'le arasındaki yaş farkı, hicret ve sonrasında yaşanan gelişmelere detaylarıyla birlikte vukûfiyeti, Medine'ye intikal ettikten sonra evlilik işinin, bizzat babası Hz. Ebû Bekir'in gündeme getirmesiyle ve mehir takdirinden sonra gerçekleşmiş olması,33 model bir şahsiyet olarak Efendimiz'in toplum önündeki rehberlik konumu, peygamberlik hassasiyeti ve baba şefkati, gelen ayetlerde evlilik yaşıyla ilgili olarak rüşd şartının getirilmiş olması,34 onun yaşı ve evliliğiyle ilgili rivayetlerin farklılık arz etmesi yönüyle kesinlik ifade etmiyor oluşu,35 o günkü yaşını ifade ederken bizzat Âişe Vâlidemiz'in, şüphe ifade eden "altı veya yedi" tabirini kullanması, o günün toplumlarında doğum ve ölüm tarihlerinin bugünkü kadar net tespit edilmiyor oluşu gibi bilgiler üzerinde de durulabilir.

Ancak netice değişmemekte ve bunların hepsi, onun risâletten önce dünyaya geldiği, on dört veya on beş yaşlarındayken nişanlandığı ve on yedi veya on sekiz yaşlarındayken de Allah Resûlü (s.a.s.) ile evlendiği şeklindeki kanaati kuvvetlendirmektedir.

Bu durumda bize, nişanlandığında 6 veya 7, evlendiğinde ise 9 yaşlarında olduğu şeklindeki rivayetleri, 'O görünümde birisi idim.' manasına hamledip te'lif etmek düşecektir.36 Hz. Âişe Annemiz'in, fizikî durumu itibariyle zayıf bir bünyeye sahip olduğu bilgisi de bu yorumu güçlendirmektedir. Zira o, fizikî şartlardan çabuk etkilenen ve yaşıtlarına göre kendini daha küçük gösteren bir beden taşıyordu; Medine'ye hicret sırasında hastalanması,37 annesi tarafından özel ilgi gösterilerek iyileştirilmeye çalışılması,38 Benî Mustalık Gazvesi dönüşünde, içinde sanılarak hevdecinin deve üzerine yerleştirilmesi ve bu sırada onun hevdeç içinde olup olmadığının bile anlaşılamamış olması39 gibi hadiseler de bu durumu desteklemektedir.

Özetle Âişe Vâlidemiz, dokuz yaşında iken evlenmiş olsa bile o günkü toplum telakkilerine göre bu çok tabii ve doğal olmakla birlikte hadiseye daha genel bakıldığında onun, on yedi veya on sekiz yaşlarında iken 'Mü'minlerin Annesi' hüviyetini kazandığı anlaşılmaktadır.

Burada akla, "Madem öyle; bugüne kadar bu mesele niye bu şekilde gündeme gelmedi?" şeklinde bir soru gelmektedir. Başta da ifade edildiği gibi, yakın zamana kadar bu hususta olumsuz hiçbir beyan serdedilmemiş; ne Ebû Cehil gibi her fırsatı aleyhte değerlendiren muannit bir firavundan ne de Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl gibi olmadık yerden fitne ve iftira üreten nifakın adresi olmuş birisinden bu evliliğe herhangi bir itiraz söz konusu olmamış, olamamıştır. Çünkü ortada itiraz edilecek herhangi bir durum yoktur. O günkü telakkilere göre her iki durum için de tabii bir kabullenme söz konusudur ve muhtemelen bu durum, konuya farklı yaklaşıp yeni bir bakış açısı getirme ihtiyacını da netice vermemiş, dolayısıyla söz konusu haberlerin doğruluğu veya alternatif bilgilerin varlığı hususunda İslâm âlimlerinin farklı bir mütalaada bulunmaları da mümkün olmamıştır.

Dr. Reşit Haylamaz

Dipnotlar
1. bk. Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr 20, 44; Müslim, Nikâh 71; Fedâilü's-Sahâbe 74; Ebû Dâvûd, Edeb 55; İbn Mâce, Nikâh 13; Nesâî, Nikâh 78; Dârimî, Nikâh 56.
2. bk. Azimli, Mehmet, Hz. Âişe'nin Evlilik Yaşı Tartışmalarında Savunmacı Tarihçiliğin Çıkmazı, İslâmî Araştırmalar, Cilt 16, Sayı 1, 2003, s. 28 vd.
3. bk. Doğrul, Ömer Rıza, Asr-ı Saâdet, Eskişehir Kütüphanesi (Eser Kitabevi), İstanbul, 1974, 2/141 vd; Nedvî, Seyyid Süleyman, Hazreti Âişe, Mütercim Ahmet Karataş, Timaş Yayınları, İstanbul, 2004, s. 21 vd. Savaş, Rıza, Hz. Âişe'nin Evlenme Yaşı İle İlgili Farklı Bir Yaklaşım, D. E. Ü. İlâhiyât Fak. Dergisi. 4, İzmir, 1995, s. 139-144; Yüce, Abdülhakim, Efendimiz'in Bir Günü, Işık Yayınları, İstanbul, 2007, s. 82, 83.
4. Efendimiz'in dedesi Abdulmuttalib'in çok erken yaşlarda Hâle binti Üheyb ile evlendiği, Efendimiz'in annesi Âmine ile babası Abdullah'ı da bu yaşlardayken evlendirdiği, hatta her iki evliliğin aynı mecliste gerçekleştiği, bu sebeple Efendimiz ile amcası Hz. Hamza arasında yaş farkının neredeyse aynı olduğu bilinmektedir.
5. Efendimiz'e bir de sıhriyet yönüyle yakın olabilme düşüncesiyle Hz. Ömer, aradaki yaş farkına rağmen Hz. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm'le evlenmiş ve o günkü toplum tarafından bu evlilik asla yadırganmamıştır.
6. bk. İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, 3/240.
7. bk. İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, Konya, 1981, 124.
8. bk. İbn Hişâm, Sîre, 1/271; İbn İshâk, Sîre, 124.
9. Nevevî, Tehzîbü'l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.
10. Nevevî, Tehzîbü'l-Esmâ, 2/597; Hakim, Müstedrek 3/635.
11. Âişe Vâlidemiz'in, hicretten yedi ay sonraki Şevvâl değil de Bedir sonrasına denk gelen ikinci yılın Şevvâl ayında evlendiği de ifade edilmektedir. Bu durumda onun evlilik yaşı, bir yıl daha gecikmiş demektir. bk. Nevevî, Tehzîbü'l-Esmâ, 2/616.
12. bk. Buhârî, Fezâilü'l-Kur'ân 6, Tefsîru Sûre, (54) 6; Aynî, Bedruddîn Ebû Muhammed Mahmûd ibn Ahmed, Umdetü'l-Kârî Şerhu Sahîhi'l-Buhârî, Dâru İhyâi't-Türâsi'l-Arabî, 20/21; Askalânî, Fethu'l-Bârî, 11/291.
13. Suyûtî, İtkân, Beyrut, 1987, 1/29, 50; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/148.
14. Sekizinci veya dokuzuncu yıl ihtilafı, ay farkından kaynaklanmaktadır. Zira konunun anlatıldığı bazı rivayetlerde sekizinci yılın sekizinci ayı gibi bir ayrıntı dikkat çekmektedir.
15. Günümüzde bu bilgileri değerlendirip ihtimal hesabı yapan bazı insanlar, Hz. Âişe Vâlidemiz'in evlendiği günkü yaşının en az on dört olduğu, bunun yirmi iki, yirmi üç, yirmi dört veya yirmi sekiz olma ihtimalinin de bulunduğu sonucuna gitmektedirler ki, herhangi bir mesnede dayanmadığı için biz bu türlü yorumlara iltifat etmedik.
16. İbn Manzur, Lisanü'l-Arab 13/138.
17. Bu bilgiyi onun dışında sadece ablası Esmâ Vâlidemiz intikal ettirmektedir. bk. İbn Hişâm, Sîre, 1/176; Heysemî, Mecmaü'z-Zevâid, 3/285; İbn Kesîr, Tefsîr, 4/553; Bidâye, 2/214; Kurtubî, Tefsîr, 20/195.
18. bk. Buhârî, Salât 70, Kefâle 5, Menâkıbü'l-ensar 45, Edeb 64; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 6/198. Bu durumda, Âişe Vâlidemiz'in söz konusu hadiseyi ifade ederken, "Kendimi bildim bileli ben, ebeveynimi hep dindar olarak gördüm." mealindeki sözü, "Doğduğum zaman bu evde İslâm vardı." manasından daha ziyade "Etrafımı tanımaya başladığımda hep İslâm'la muhatap oldum." manasına hamledilmelidir.
19. bk. Taberânî, Mu'cemü'l-Kebîr, 2/285, 286; Mu'cemü'l-Evsât, 12/145; İbn Hişâm, Sîre, 1/243. Bu bilgiyi ondan başka bize, sadece İbn Abbâs, Selmân-ı Fârisî ve Sâib ibn Yezîd intikal ettirmektedir. Selmân-ı Fârisî Efendimiz'le Medine'de buluşmuş, Sâib ibn Yezîd de hicretten üç yıl sonra Medine'de dünyaya gelmiştir. İbn Abbâs ise, bi'setin onuncu yılında, hicretten üç yıl önce ve Şi'b-i Ebî Tâlib sürgününde dünyaya gelmiştir. Demek ki her üç sahabenin de ne Mekke'nin ilk yıllarında kılınan ikişer rekat namaza şahit olmalarına ne de miraç gecesiyle gelen beş vakit namaz emrini görüp intikal ettirmelerine imkan yoktur. Öyleyse bu husus, bizzat Efendimiz'den duyarak bize anlattığı bir mesele değilse Hz. Âişe Vâlidemiz'in müşahede ederek yaşadığı bir gerçektir. Bu ise onun, daha ilk günlere muttali olduğunu ve yaşının da o gün bütün bunları kavrayacak noktada bulunduğunu ifade etmektedir.
20. İbn Hişâm, Sîre, 1/83.
21. Buhârî, Nikâh 11; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 6/210; Heysemî, Mecmaü'z-Zevâid, 9/225; Beyhakî, Sünen, 7/129; Taberî, Târih, 3/161-163.
22. Onun için bazıları bu tarihte onun, on üç veya on dört yaşlarında bir genç kız olduğunu söylemektedir. bk. Savaş, Rıza, D. E. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi. 4, İzmir, 1995, s. 139-144.
23. bk. Berki, Ali Hikmet, Osman Eskioğlu, Hatemü'l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, 210. Burada zayıf da olsa başka bir ihtimalden söz edilebilir; o da onun, doğumunu takip eden yıllarda, 'beşik kertmesi' benzeri ve ebeveynler arası bir sözleşme ile karşı karşıya olma durumudur. Ancak ilgili metinlerin hiçbirinde bunu teyit eden herhangi bir ayrıntı yoktur.
24. Nevevî, Tehzîbü'l-Esmâ, 2/597.
25. age.
26. Beyhakî, Sünen, 6/204; İbn Mende, Ma'rifetü's-Sahâbe, Köprülü Kütüphanesi, No: 242, Varak: 195 b; İbn Asâkir, Târîhu Dımeşk, Terâcimü'n-Nisâ, Dımeşk, 1982, s. 9, 10, 28; Mes'ûdî, Mürûcu'z-Zeheb, 2, 39; İbn Sa'd, Tabakâtü'l-Kübrâ, Beyrût, 1968, 8/58.
27. Bu evliliğin, hicretten altı ay veya sekiz ay sonra yahut yaklaşık bir buçuk yıl sonra ve Bedir'in akabinde gerçekleştiğini ifade eden rivayetler de vardır. bk. İbn Sa'd, Tabakât, 8/58; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü's-Seyyideti Âişe Ümmi'l-Mü'minîn, Tahkîk: Muhammed Rahmetullah Hâfız en-Nedvî, Dâru'l-Kalem, Dımeşk, 2003, 40, 49.
28. İbn Esîr, Üsdü'l-Gâbe, 3/467.
29. İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Tehzîbü'l-Kemâl, 16/560.
30. bk. İbn Sa'd, Tabakât, 8/75; Nedvî, Sîretü's-Seyyideti Âişe, 202.
31. İbn Abdilberr, İstîâb, 2/108; Doğrul, Asr-ı Saadet, 2/142
32. bk. Buhârî, Cihâd, 65.
33. bk. Taberânî, Kebîr, 23/25; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1937; İbn Sa'd, Tabakât, 8/63.
34. bk. Nisâ sûresi, 6.
35. "Hicretten bir buçuk, iki veya üç yıl önce", "altı veya yedi yaşındayken", "Hz. Hatîce'nin vefat ettiği yıl veya vefatından üç yıl sonra", "hicretten yedi, sekiz ay sonra, hicretin ilk senesi" veya "Bedir'in akabinde" gibi farklı rivayetler için bk. Buhârî, Menâkıbü'l-ensar 20, 44; Müslim, Fedâilü's-Sahâbe 74; Aynî, Umde, 1/45; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1881; Nedvî, Sîretü's-Seyyideti Âişe, 40, 49.
36. Hatta konuyla ilgili değerlendirmelere tepkiyle yaklaşan bazıları, "altı veya yedi yaşlarında idim" ifadesini ravinin bir hatası olarak görüp bu cümlenin, "risâlet geldiğinde altı veya yedi yaşlarında idim" şeklinde olması gerektiğini söylemektedirler.
37. bk. Buhârî, Menâkıbü'l-ensar 43, 44; Müslim, Nikâh 69; İbn Mâce, Nikâh 13.
38. Buhârî, Menâkıbü'l-ensar 44; Müslim, Nikâh 69; Ebû Dâvûd, Edeb 55; İbn Mâce, Nikâh 13; Dârimî, Nikâh 56; Taberânî, Kebîr, 23/25; İbn Abdilberr, İstîâb, 4/1938; İbn Sa'd, Tabakât, 8/63; İbn İshâk, Sîre, Konya, 1981, 239
39. bk. Buhârî, Şehâdât 15; Megâzî, 34; Tefsîr, (24) 6; Müslim, Tevbe 56; Tirmizî, Tefsîr, (63) 4; İbn Sa'd, Tabakât, 2/65; İbn Hişâm, Sîre, 3/310.
#468



OSMAN ARSLAN - İSTANBUL

Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe'nin çocuklarının İş Bankası ve CHP'den gereken mirası alamadıkları gerekçesiyle çektikleri ihtarnamenin süresi doldu.

İş Bankası ve CHP'nin ihtarnameye resmi yoldan cevap vermemeleri üzerine dilekçe hazırlayan Atatürk'ün manevi torunları Pazartesi günü dava açacak.

Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe'nin iki oğlu Ahmet Kemal Doğançay ve Ali Kemal Doğançay, 28 Ocak'ta İş Bankası ve CHP'ye 1 milyar dolarlık ihtarname çekmişti. Doğançay kardeşler İş Bankası ve CHP'ye cevap vermeleri için 15 gün süre tanıdı. Ancak bu süre içerisinde herhangi bir cevap gelmedi. Bunun üzerine Doğançay ailesi avukatları aracılığıyla İş Bankası ve CHP hakkında dilekçe hazırladı. Atatürk'ün manevi torunları Pazartesi günü hem CHP hem de İş Bankası hakkında dava açacak.

Atatürk'ün manevi kızı Ülkü Adatepe, 1 Ağustos 2012 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybetmişti. Atatürk'ün vasiyetindeki son mirasçısı olduğu belirtilen Adatepe'nin çocukları Ahmet Kemal Doğançay ve Ali Kemal Doğançay annelerinin vasiyette belirtilen miras payını alamadığını ileri sürdü. Doğançay kardeşler İş Bankası ve CHP'ye ihtarname göndererek 1 milyar dolarlık alacağın ödenmesini istemişti.

(CİHAN)
http://www.zaman.com.tr/gundem_ataturkun-manevi-torunlari-chp-ve-is-bankasina-dava-acacak_2053927.html


İHTARLA İLGİLİ İŞ BANKASI VE CHP KAMUOYUNA AÇIKLAMA YAPMIŞTI

İş Bankası Genel Müdürü Adnan Bali, Atatürk'ün manevi torunlarının 1 milyar dolarlık miras talebiyle ilgili, İş Bankası'nın Antalya'da düzenlediği 'Türkiye Küçükler Satranç Şampiyonası'nda açıklama yapmış ve "İş Bankası bakımından vasiyetname neyi ifade ediyorsa bu şekilde davranılmıştır" demişti.

CHP: BORCUMUZ YOK

Atatürk'ün manevi torunlarının talebi üzerine CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran da Atatürk'ün vasiyetine atıfta bulunarak yazılı bir açıklama yapmış ve bu açıklamada, "Atatürk'ün vasiyetine göre Atatürk'ün sahip olduğu 'nukuk ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından' nemalandırılmaktadır. Atatürk vasiyetinde 'Her seneki gibi nemadan nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 Lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir' emrini vermiştir. Kalan miktarın ise Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edileceğini buyurmuştur. Büyük Atatürk'ün ebediyete intikal ettiği tarihten itibaren CHP bu görevini eksiksiz olarak sürdürmektedir. Nitekim Sayın Ülkü Adatepe yaşadığı müddetçe kendisiyle de istişare halinde olunmuş, ne kadarlık bir meblağ istediği kendisine sorulmuş ve bu meblağ oranında ödemelerin yapılması sağlanmıştır. Bu itibarla kendisine herhangi bir borcumuz bulunmamaktadır." denilmişti.

http://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/983404-is-bankasindan-milyar-dolarlik-miras-yaniti
#469


HABİB GÜLER - ANKARA

Meclis Dilekçe Komisyonu'na son günlerde yapılan başvuruların önemli bir bölümünü 'Ayasofya Müzesi'nin camiye çevrilerek ibadete açılması' talepleri içeriyor.

Dilekçelerle ilgili çalışma yapmaya hazırlanan komisyon, çeşitli kurumlarla yazışarak konuya ilişkin bir karar verecek. Komisyon Başkan Vekili Halil Ürün, vatandaşların taleplerine destek verdi. Ayasofya'nın 1935 yılında müzeye dönüştürüldüğünü, o tarihe kadar ibadethane olarak kullanıldığını hatırlatan Ürün, 12 Eylül darbesi öncesinde  Hünkar Mahfili'nin ibadete açıldığını ancak darbenin hemen ardından restorasyon gerekçesiyle kapatıldığını söyledi. Ayasofya'nın tapusunun Fatih Sultan Mehmet Vakfı'na tescilli olduğunu, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın buraya imam ve müezzin atadığını kaydeden Ürün, Ayasofya'nın İstanbul'un fethi sırasında alındığında bedelinin yeni kilise yapılması için Patrikhane'ye ödendiğini de vurguladı.

Ayasofya'nın ibadete açılmasıyla ilgili vatandaşın haklı talepleri karşılandığında Batı dünyasından eleştiriler geleceğine işaret eden Halil Ürün, bu eleştirilere karşı İspanya'da kiliseye çevrilen Kurtuba Camii'nin örnek gösterilebileceğini ifade etti. Ürün, şöyle konuştu: "Ayrıca Türkiye'deki Rum Ortodoks vatandaşların memnuniyeti açısından Aya İrini Kilisesi ibadete açılarak denge sağlanabilir. Rum vatandaşların memnuniyeti sağlanabilir. Şahsî görüşüm Ayasofya kesinlikle ibadete açılmalı, bundan kimse rahatsız olmaz. Ayasofya camiye çevrildi ama bedeli ödendi. Kaldı ki defalarca restorasyondan geçirildi. Ayasofya, Mimar Sinan'ın kıymetli restorasyonlarıyla ayakta duruyor. 75 milyon, Ayasofya'nın ibadete açılmasını istiyor."

http://www.zaman.com.tr/politika_ayasofya-acilsin-talebi-meclis-gundeminde_2053588.html


2010'da BBP'liler Ayasofya için eylem yapmıştı

Geçmişte Ayasofya'da namaz kılmak için Büyük Birlik Partisi'nin yaptığı bir organizasyonla çok sayıda kişi eyleme girişmiş ve eylemlerini bir dava ile de desteklemişlerdi. Bu yolla sonuç alamayınca da bayram namazını Ayasofya Camiinin önünde kılmışlardı. Ayrıntılar için lüften TIKLAYINIZ.
#470
ADANA'da polisin çıkar amaçlı organize suç örgütüne yönelik gerçekleştirdiği operasyonda gözaltına alınanların sayısı 60'a yükseldi. Aralarında 3 avukat ve 1 muvazzaf albayın da olduğu şüpheliler, sağlık kontolünden geçirilip, sorguya alındı.

Adana Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne (KOM) bağlı Organize Suçlar Büro Amirliği ekipleri, dün sabah saatlerinde halen bir çok suçtan cezaevinde bulunan 'Şirinler Çetesi' elebaşı Mehmet Şirin Aksoy'un merkez Seyhan İlçesi'nin Barbaros Mahallesi'nde güvenlik kameralarıyla donatılmış, çevresi 3 metre yüksekliğinde beton duvarla çevrili evine baskın yaptı.

SIĞINAKTA 10 KİŞİ YAKALANDI

Havadan bir helikopterle takip edilen, Özel Harekat timleri ve Çevik Kuvvet polislerinin de katıldığı operasyonda evin bahçesindeki bir dolabın arkasında gizli sığınak olduğu belirlendi. Girilen sığınakta gizlenen Mehmet Şirin Aksoy'un kardeşi Kemal Aksoy ile birlikte 10 kişi yakalandı.

OPERASYON GENİŞLETİLDİ

Operasyonu sürdüren polisler, eş zamanlı olarak Adana Barosu'na kayıtlı avukatlar M.K., B.Y. ve Y.Y.'yi gözaltına alıp, ev ve işyerlerinde arama yaptı. Aralarında 6'ıncı Tümen Komutanlığı'nda görevli muvazzaf Albay F.D. ile müteahhit R.B.'nin da yer aldığı şüpheliler gözaltına alındı. Kapsamı genişletilen operasyonda gözaltına alınan şüpheli sayısı bu sabah itibarıyla 60'a yükseldi.

Geceyi Adana Emniyet Müdürlüğü'nde ve karakollarda geçiren biri kadın 60 şüpheli, sabah saatlerinde sağlık kontrolünden geçirildi. Geniş güvenlik önlemleri altında Adlı Tıp Kurumu'na getirilen şühpeliler, birbirlerine kelepçeli halde minibüslerden indirilip, doktor muayenesinden geçirildi. Şüpheliler, daha sonra sorgulanmak üzere tekrar polis merkezine götürüldü.

ÇETENİN GEÇMİŞİ

1980 yıllarında Adana'da tombalacılık yapan Tarsus doğumlu Mehmet Şirin Aksoy'un kurduğu Şirinler Çetesi, ilk olarak 1999'da 7 gün süren operasyon sonrası çökertildi. Mehmet Şirin Aksoy ile birlikte kardeşi Ali Aksoy, bir emekli komiser, bir binbaşı, bir emekli astsubay olmak üzere 16 kişi o dönemde çete suçlarına bakan DGM'de cinayet, trilyonlarca liralık çek senet tahsilatı, gasp ve ihaleye fesat karıştırma suçlarından yargılandı. 2001'de sonuçlanan davada 6 çete üyesi cezası alırken, çete lidari 21 yıla mahkum oldu. Çete yakalandığında dönemin Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican, "Söylemezlerden de büyük bir çete" açıklaması yaptı.

Çete elemanlarının adları Adana ve İzmir'de 10 kişinin ölümü ile sonuçlanan mafya savaşında da geçti. Ancak kanıt bulunamadı. Fethiye Ölü denizin temizlenmesi ihalesine de adları karıştı. Bu ihalede Tarzanlar Çetesi ile karşı karşıya geldi. Rakip çetenin lideri İskender Gürler daha sonra öldürüldü. Mehmet Şirin Aksoy'un işlediği iddia edilen cinayetler ya tetikçileri, ya da kardeşi tarafından üstlenildi. Kendisi Ankara'daki sevgilisini vurup ayağını parçalamaktan aranırken, subay kimliği kullandığı anlaşıldı. Aksoy halen cezaevinde bulunuyor.

DHA
http://www.haberturk.com/gundem/haber/820058-3-avukat-bir-albay-gozaltinda
#471
Türkiye yüz yıllık bir modern duraklama dönemini sona erdirmek üzere, zamana yayılmış bir devrim yaşıyor. AKP iktidarlarının süreklilik kazanabilmesi söz konusu değişimin daha 'yumuşak' yaşanmasını sağlarken, büyük kırılmaları da önleme fırsatı veriyor.

Toplumsal kesimler kadar bürokratik katmanlar da, sonuçta epeyce radikal olduğu anlaşılacak bu dönüşümü kendi iç bünyelerinde sindirme şansı buluyorlar. Bu 'zamana yayılmış' değişimin önemli bir avantajı var: Hukukun ideolojiye teslim olmasını, siyasetin altında ezilmesini engelleyebilir ve bu sayede toplumsal gerginlik ve husumetlerin geleceğe taşınmasına izin vermeyebilir. Diğer bir deyişle radikal bir değişimi, hukukun rehabilite ve teskin edici, adalet dağıtıcı işlevinden yararlanarak çok daha sorunsuz bir biçimde hayata geçirebilirsiniz.

Hükümet bu imkâna sahip... Ancak bu imkânın ne denli bilincinde olunduğu pek belli değil. Çünkü yargı mekanizmasının çeşitli tasarrufları olması gerekenin tam aksi yönde gidildiğini gösteriyor ve bu ters uygulamanın ardında iktidarın da desteği olduğu görülüyor. Sorun, hukukun siyasî ve ideolojik amaçla kullanımına izin veren bir sistemin sürdürülmesi, yargı mekanizmasının bu amaçları gerçekleştirecek bir özne olarak tasavvur edilmesidir. Söz konusu tutumu mümkün kılan bir unsur muhakkak ki yasaların içeriği ve siyaseti davet eden muğlaklığı... Özellikle Terörle Mücadele Kanunu 'örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte hizmet etmek' mealindeki maddesiyle gündelik insan ilişkilerini suç haline getiriyor. Öyle ki ileride terörle suçlanabilecek birisiyle bir yemekte buluşmanız bile sizi terörist kapsamına sokabiliyor. Nitekim Devrimci Karargâh davasında Aylin Duruoğlu adlı kişinin tam da bu 'delille' 15 yıl ceza alması istenebiliyor. Aynı davanın iddianamesi Hanefi Avcı'nın, esas olarak kitapta yazılmış olan satırlar ve verildiği söylenen bilgiler bahane edilerek, anlamsız bir süre hapsedilmesini talep ediyor. Buradaki mesele siyasî eylemden cezaî müeyyideye doğrudan geçiş yapan bir hukuk uygulamasının mümkün kılınmasıdır. Hanefi Avcı'nın siyaseten nerede durduğu ayrı bir konu. Yazdığı söylenen kitabın gerçekten kim tarafından yazıldığının bilinmediği, bir 'sipariş' olma ihtimalinin yüksek olduğu öne sürülebilir. Sonuçta müsveddesinin bulunmadığı, Avcı'nın eşinin bile yazıldığından haberdar olmadığı bir kitaptan söz ediyoruz. Dahası Hrant Dink cinayetini bile adi bir suç kıvamına indirgeme çabası içinde olan biriyle karşı karşıyayız. Ne var ki içeriği ne olursa olsun bir kitabın terörle irtibatlandırılması vahim bir durum. Asıl önemlisi şöyle veya böyle Avcı siyasî bir 'iş' yapmış durumda ama karşılığını 'hukuken' alıyor. Bu durum rejim değişikliğini meşru bir zemine oturtma çabalarının mayınlanmasıdır...       

Bu anlayış yargıya hakim olmuşken örneğin 'Terörizmin Finansmanı Kanunu' gibi bir yasanın gündeme gelmesi o meşruiyeti daha da şaibe altında bırakmakta. Mesele terörizmin finans kaynaklarının kesilip kesilmemesi değil, bu kanunun kasıtlı olarak suç yaratma kapasitesinin olup olmaması. Maalesef böyle bir imkân sunuluyor ve yargının şu anki performansı bu tür kanunları arkasına aldığında hiç de güvenilir olmayabileceğini gösteriyor. Çünkü yargı çoğu vakada muhtemel suçlularla kurulmuş olan muhtemel ilişkileri suça iştirak olarak yorumluyor, yani aslında niyet okuyor. Çağdaş Hukukçular Derneği bürolarında çelik kapıların varlığının bir suç delili olarak sunulması şaşırtıcı olmayacak. Çünkü bu kapılar ÇHD avukatlarının muhtemel 'kötü niyetine' örnek olarak algılanacak. Oysa çelik kapıya sahip olmak ne bir suç, ne de bir suç göstergesi. Aksi halde dairesine çelik kapı yaptıran herkesi devlet aleyhine muhtemel delil saklama bahanesiyle tutuklamak mümkün.

Hukukun siyasetin bir aracı haline dönüşmesinde tabii ki bir de madalyonun öteki yüzü var: Değişime direnen vesayetçi odaklar da aynen bu mantıkla hukuku bir silah haline getirmişlerdi ve halen de bu mücadeleyi sürdürüyorlar. Ancak eğer değişim demokrasi yönünde olacaksa, herhalde vesayetçilerin hukuk anlayışını tekrarlayarak ve işine geldiği için kullanarak olmayacak. Şu sıralarda İstanbul Barosu'ndan Kocasakal ekibini bir hukuk darbesiyle indirme girişimi sergileniyor. Yapılan iş hukuken uygun olabilir... Karşı tarafın eline fırsat geçse daha beterini yapacakları da açık... Ama kendinize sormanız gereken soru şu: Biz de onlara mı benzeyeceğiz? Hukuku siyasetten özgürleştirecek adımı atacak olgunluğa bu kadar uzak mıyız?

http://www.zaman.com.tr/etyen-mahcupyan/yargiyi-siyasetten-arindirmak_2053155.html
#472
Alıntı yapılan: EfruzBey - 06 Şubat 2013, 04:30:52
Neredeyse 1000 kişi okuduktan sonra buradan da "Yok böyle bir şey." diyen çıkmaması olayı doğrular gibi.

Maalesef doğru. İcra ve İflas Kanunu'nda son yapılan değişikliklerin bir sebebi de bu ve bu değişikliklerle icra memurunun parayla olan ilişkisi olabildiğince kesilmiş durumda. Artık icra dosyasından para çekmek için müdürün yanına gitmek ve elden para almak yok; icra dosyasındaki para doğrudan avukatın takip talebinde belirttiği banka hesabına yatırılıyor. Keza harç, yolluk, avans gideri gibi ödemeler de icra müdürlüğünün banka hesabına yatırılıyor. Yani bu para alış verişi esnasında yaşanan sıkıntılar ortadan kalkmış durumda. Peki sorun tümden çözüldü mü? Çözülmedi, çözülmesi de çok zor. Sorunun tek sebebi de yok üstelik. İcra memurları diğer memurlara kıyasla (özellikle İstanbul gibi nüfus yoğunluğu yüksek şehirlerde) çok daha fazla efor sarfetmek, çalışmak zorunda. Öyle ki İstanbul'daki adliyelerde işler yetişebilsin diye mesai saatinden sonra çalışmaya devam eden icra memurlarını görmek gayet normal bir hadise. Bu yoğun iş yükü, en temiz yaratılışlı memuru bile bir süre sonra "bu kadar çalışıyorsam, bunun bir karşılığı olmalı" düşüncesine sürükleyebiliyor. Üstelik eskiden günümüze öyle kötü bir miras kalmış durumda ki, günümüzde birçok avukat, kendisinden hiçbir şey istenilmediği halde kendiliğinden (işim rahat ve hızlı görülsün düşüncesiyle) bu tür paraları verebiliyor. Bu kendiliğinden verilen paralar, belirttiğim gibi en temiz yaratılışlı memuru bile rayından çıkartabilir. Raydan çıkıp işi iyice yüzsüzlüğü vuran bir memur da bu ortamdan aldığı cesaretle avanta vermeyen avukata/avukat stajyerine pekala posta bile koyabilir! Özetle sorunun çözümü için avukatların bilinçlenmesi ve icra memurlarının yoğun iş yükünün hafifletilmesi de gerekiyor. Aksi halde sorunlar yeni düzenleme sayesinde ciddi şekilde azalır ancak azalarak da olsa devam edip gider...
#473
İstanbul Barosu'nun web sitesinde konuyla ilgili yapılan açıklama aynen şu şekilde:

KAYGILIYIZ  !

Danıştay 8.Dairesinin, bir avukatın başörtülü fotoğraf ile kendisine kimlik verilmesi hususundaki talebinin Türkiye Barolar Birliğince reddedilmesi işlemine karşı açtığı dava sonucunda vermiş olduğu 2012/5257 Sayılı "Yürütmeyi Durdurma" kararı ile ilgili olarak bu aşamada aşağıdaki hususların kamuoyuna aktarılması gerekli görülmüştür:

1) Danıştay Kararında, birel bir işlemden hareketle TBB Meslek Kurallarının 20.maddesinin değerlendirmeye alınması ve özellikle "başları açık" ibaresinin yürütülmesinin durdurulması dikkat çekicidir. Böylelikle tartışma ve değerlendirme, dava konusu işlem olan avukatlık kimliğinde başörtülü fotoğraf olup olamayacağından çıkıp, avukatlık mesleğinin icrasına dair genel bir alana yaygınlaştırılmıştır. Bunun hangi amaçlara hizmet edeceği ve hangi sonuçlara yol açabileceği ise kamuoyunun malumudur.

2) Dairenin kararında avukatlık mesleğinin kamusal ve yargısal yanının bir yana bırakılarak, adeta ticari bir faaliyet gibi ağırlıklı vurgunun "serbest" bir meslek olmasına yapılması da avukatlık mesleğinin niteliğinin anlaşılamadığını göstermektedir. Gerçekten mesleğin özünü anlamak için 1136 Sayılı Kanunun 1/2. maddesinde yer alan "Avukat, yargının kurucu unsurlarından bağımsız savunmayı temsil eder" hükmünü, TCK'nun 6/1-d maddesinde yer alan "Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adli, idari ve askeri mahkemeler üye ve hâkimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar" anlaşılır" hükmünü; 1136 Sayılı Avukatlık Kanununun 2.maddesinde yer alan "Avukatlığın amacı; hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derece yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır. Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder" hükmünü; aynı Kanunun 76.maddesinde yer alan "...Barolar...hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak...amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır" hükmünü dikkate almak zorunludur. Bu konuda ayrıca Anayasa Mahkemesinin, avukatlık sınavının kaldırılmasını içeren kanunun iptaline ilişkin kararının gerekçesine bakılmasında büyük yarar bulunmaktadır. Ancak öyle görülmektedir ki Daire, mesleğin bu özelliklerini, kamusal ve yargısal yönlerini bir yana bırakarak sadece bir "serbest" meslek olarak görmektedir. Bu mantıkla tıpkı avukat gibi yargının kurucu unsurlarından olan, yargı görevi yapan hâkim ve savcıları da bu şekilde görmek ve aynı "serbestiyi" bu meslekler için de öngörmek, yahut hakim ve savcılar için öngörülmeyen bir "serbesti" nin avukatlık mesleği için nasıl ve ne amaçla öngörüldüğünün izahı gerekir.

3) Avukatlık mesleğinin belirtilen özellikleri dikkate alındığında, Türkiye Barolar Birliği'nin en üst organı ve iradesi olan Genel Kurulca kabul edilen ve mesleğin amaç ve niteliğine uygun yürütülmesini temin için oluşturulan meslek ilkelerini de olağan karşılamak ve ona saygı göstermek ve kabullenmek zorunludur. Genel Kurulun meslek ilkelerini belirlemek bakımından açık bir üst norma ihtiyacı olmayıp bu husus mesleğin niteliğinden ve özelliğinden kaynaklandığı gibi, gerek 1136 Sayılı Kanun, gerekse TBB Yönetmeliği hükümleri bu dayanağı yeterince oluşturmaktadır. Dairenin kararda Avukatlık mesleği ile ilgili mevzuatı ve mesleğin özelliklerini dikkate almadığı görülmektedir.

4) Dairenin aynı şekilde, aksi yöndeki AYM, Danıştay ve AİHM kararlarını, ilgili TBB Disiplin Kurulu Kararlarını da hiçbir şekilde gözetmediği anlaşılmaktadır. Nitekim AİHM'nin, Leyla Şahin, Şenay Karaduman, Dahlab Kararları ve diğer kararlarında, AİHS'nin 9.maddesini yorumlarken Daire gibi düşünmediği, aksi yönde belirlemeleri olduğu bilinmektedir.

5) Yeni yapılanan ve bizzat Başkanının "idare ile uyumlu çalışma", "idareye engel çıkarmama" şeklinde yeni ilkelerini belirlediği, bir süre önce Avukatlık Kanununun 76.maddesini de "farklı" yorumlayarak Baroların kamu adına dava açma ehliyetinin bulunmadığı kararını veren Danıştay'ın bu kararı bizi şaşırtmamıştır. Bununla birlikte Dava Daireleri Kurulunun mesleğin özelliklerini ve niteliğini daha derinlemesine düşüneceği umudumuzu korumak istemekteyiz.

Süreci yakından izlemeyi ve kaygılarımızı toplum ile paylaşmayı sürdüreceğiz.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI
http://istanbulbarosu.org.tr/Detail.asp?CatID=1&SubCatID=1&ID=7710
#474
Derin devlet ses verdi!, Mehmet Kamış, Zaman Gazetesi

Birgül Ayman Güler'in sözlerini ulusalcı devlet anlayışının dile dökülmüş hali olarak okuyabiliriz. Bence Sevr'in fiilen gerçekleştirilmesi için beslenmiş, büyütülmüş, iliklerimize zerk edilmiş bir anlayıştan başka bir şey de değil. Bu anlayışın diğer kutbunda da Kürt şovenizmi yapan, Kürt ırkçılığı üzerine kurgulanmış olan PKK var. İki taraf da Türkiye'yi ölümüne çekiştirip duruyor.

Daha önce de yazmaya çalışmıştım, Türkiye'deki bütün problemlerin temelinde bu iki konu yatıyor. Birincisi yeni kurulan devletin ulus devlet adı altında ırkçı bir anlayışla kurgulanması, ikincisi de devletin vatandaşlarını ideolojik anlayışına göre terbiye etmeye çalışması. Aslında bu virüs, Türkiye'nin (Osmanlı'nın) Batılılaşma serüveniyle bünyeye girmiş, milletler ve inançlar birlikteliğine göre kurgulanmış bir devleti darmadağın etmişti.

Birgül Ayman Güler'in sözleri, Türkiye'yi dünyadan koparan, düşüncelerimizden Balkanları söküp atan, Ortadoğu ile aramıza Çin Seddi'ni ören, bütün tarihi geçmişimizi reddeden, pozitivist, katı laik, özünde Türk düşmanı olmakla birlikte ulusalcı bir anlayışın dile gelmiş halinden başka bir şey değil. 27 Mayıs'ta Menderes'i devirip idam eden, Türkiye'yi 12 Eylül şartlarına hazırlayıp sonra da darbe yapan, 28 Şubat'ta darbeyi organize eden yapının siyasetteki yansıması... Zaten Birgül Ayman Güler kendisine yapılan eleştirileri, ''Ben parti tüzüğümde ne varsa onu söyledim." şeklinde cevaplıyor. Korkarım ki bu sözlerinde haklı. Yani buna benzer düşünceler CHP'nin parti tüzüğünde var. Problem de burada zaten. PKK terör örgütü sosyolojik olarak niçin var?

Çünkü bugüne kadar devlete egemen olan anlayış ulusalcı bir anlayış ve vatandaşına bir ırkı, bir hayat biçimini kazıkla çakmaya çalıştı.

PKK'nın aslında, işte bu ulusalcı devleti bire bir kopyalayıp, eski devletin yaptığının bire bir aynısını, Kürt kimliğiyle ortaya koyduğunu görürüz. Devletin yaptıklarından Türk ismini çıkartıp yerine sadece Kürt koyuyor. Bir de ırkı dayandırdığı efsane olarak Ergenekon'un yerine Kawa efsanesini koyuyor. Yani yapılanlar arasında aslında büyük bir fark yok, ikisi de kan kardeşi.

Bugüne kadar yapı kavmiyetçilik üzerine kurgulanmıştı. Bu nedenle eski düzenin devam etmesi için mutlak surette ulusalcılığı dayatmayı sürdürecekler. Irk merkezli her konuşma, her müzakere de bu tuzağa düşmekten başka bir şey olmayacaktır. Çünkü bizi sadece ırkçılık böler. Irkçılık hakikaten de Osmanlı'yı paramparça ettiği gibi Allah korusun Türkiye'yi de paramparça edebilecek tek problemdir. Bu ırkçılık ateşini ne güvenlik güçleri, ne askeri tedbirler, ne de sıkılmış yumruklarımız söndürebilir. Türk ve Sünni bir ailede doğmuş ve büyümüş birisi olarak söylüyorum: Türkiye Cumhuriyeti ırk merkezli yapılanmadan vazgeçmedikçe, devlet vatandaşına hayat tarzını belirleme isteğinden feragat etmedikçe bu topraklarda sular durulmayacaktır. Bu nedenledir ki suların durulmasını istemeyenler sürekli ırkçılığı gündemde tutuyor.

Ben Birgül Ayman Güler'in sözlerinden yola çıkıp, partiyi Türk ulusalcılığı çizgisinden çıkartmaya çalışan şimdiki CHP yönetimini yerden yere vurmayı yanlış buluyorum. Adıyaman Milletvekili Salih Fırat'ın yaptığı gibi partiden istifa etmek de doğru değil. Çünkü Güler'in bu çıkışını, Kılıçdaroğlu'nun partide yapmak istediklerini hedef alan, onu ulusalcı çizgiye zorlamak isteyen bir çıkış olarak görmek lazım.

Yeni bir ülke, yeni bir anayasa ve yepyeni bir anlayışla devleti yeniden kurgulamak, bu ülkeyi bir bütün olarak tutabilmek için çok önemli bir unsur olmaya hâlâ devam ediyor.

http://www.zaman.com.tr/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=2045516


Birgül Ayman Güler'in Meclis kürsüsünden dile getirdiği işte o tartışmalı sözler:

http://www.youtube.com/watch?v=ACFCxCrMD4M#
#475


Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olarak gösterilen Harvard Üniversitesi, Hukuk Fakültesi Kütüphanesi'nin girişine Kur'an'ı Kerim'den bir ayet astı. Adalet kavramını en iyi anlatan  ifadelerin bir araya getirildiği 'Adalet Sözcükleri' (Words of Justice) isimli sergi kapsamında, Nisa Suresi'nin 135. ayetine de yer verildi.

Fakülte yönetimi tarafından 'Adaletin, tarihteki en büyük anlatımlarından biri' olarak tanımlanan ayet, Aziz Augustinus ve Magna Carta'dan alıntıların bulunduğu giriş bölümüne konuldu.

İnsanları, sonuçları ne olursa olsun adil olmaya çağıran Nisa Suresi'nin 135. ayetinde mealen şöyle deniliyor: "Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, anneniz, babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır."

"Bu duvarlardaki deyişler, adalet düşüncesinin gücünü ve bastırılamaz oluşunu ortaya koyuyor" diyen fakülte dekanı Martha Minow, sergide aktarılan ideallerin adalet peşinde koşan herkes için bir umut kaynağı olmaya devam edeceğini söyledi.

Sergide kullanılan deyişler, Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrenci ve öğretim görevlileri tarafından tavsiye edilen 150 ifade arasından seçildi. Fakülte yetkilileri her bir deyişin tarihselliğini ve özgünlüğünü tek tek araştırdı. Sonuçta öne çıkan yaklaşık 25 deyiş fakülte duvarlarında sergilenmeye başlandı. Nisa Suresi'nin 135'inci ayeti en önde gelen 3 deyişten biri olarak kütüphanenin girişinde sergileniyor.

http://www.zaman.com.tr/dis-haberler_harvard-okulun-duvarina-ayet-i-kerime-asti_2045585.html
#476


''Ana dilde savunma'' ve hükümlülerin cezaevinde eşleriyle görüşmesine imkan tanıyan tasarı, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi.

''Ana dilde savunma'' ve hükümlülerin cezaevinde eşleriyle görüşmesine imkan tanıyan tasarı TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek, yasalaştı.Ceza Muhakemesi Kanunu ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı'na göre, sanık; iddianamenin okunması ve esas hakkında mütalaanın verilmesi üzerine sözlü savunmasını kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dilde yapabilecek. Tercüme hizmetleri, il adli yargı adalet komisyonlarınca oluşturulan listeden, sanığın seçeceği tercüman tarafından yerine getirilecek.

Bu tercümanın gideri devlet tarafından karşılanmayacak. Bu imkan, yargılamanın sürüncemede bırakılmasına yönelik olarak kötüye kullanılamayacak.

Tercümanlar, il adli yargı adalet komisyonlarınca her yıl düzenlenen listede yer alan kişiler arasından seçilecek. Savcılar ve hakimler, bulundukları illerdeki listelerden değil, diğer illerdeki listelerden de tercüman seçebilecek. Adalet Bakanlığı, buna ilişkin yönetmeliği düzenlemenin kanunlaşıp yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir ay içinde çıkarılacak. Yönetmelik uyarınca tercüman listeleri oluşturuluncaya kadar, sanık mahkemeye kendi tercümanını getirecek.

Türkçe bilmeyen sanığa tercüman verilmesi imkanı, soruşturma evresinde dinlenen şüpheli, mağdur veya tanıklar hakkında da uygulanacak. Bu evrede tercüman, hakim veya Cumhuriyet savcısı tarafından atanacak.

-''Ağır bir hastalık geçirenler...''-

''Ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettirememe'' hali de infazın ertelenmesi nedenleri arasına alındı.

Buna göre; maruz kaldığı ağır bir hastalık veya sakatlık nedeniyle ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremeyen ve toplum güvenliği bakımından tehlike oluşturmayacağı değerlendirilen mahkumun cezasının infazı, iyileşinceye kadar geri bırakılabilecek.

Kapalı cezaevine girdikten sonra gebe kalanlardan koşullu salıverilmesine 6 yıldan fazla süre kalanlar ile eylem ve tutumları nedeniyle tehlikeli sayılanlar hakkında infaz ertelemesi yapılmayacak. Bu kişilerin cezası, ceza infaz kurumlarında kendileri için düzenlenen uygun yerlerde infaz olunacak.

Terörle Mücadele Kanunu kapsamında mahkum olanların infazı ertelenebilecek.

Üçer aylık sürelerle gerçekleştirilen hastalık değerlendirmeleri, birer yıllık sürelerle yapılacak.

-İnfazın ertelenmesinin kapsamı genişletiliyor-

Kasten işlenen suçlarda 3 yıl, taksirle işlenen suçlarda ise 5 yıl veya daha az süreli hapis cezalarının infazı, çağrı üzerin gelen hükümlünün istemi üzerine Cumhuriyet başsavcılığınca ertelenebilecek.

Erteleme her defasında bir yılı geçmemek üzere en fazla iki kez uygulanabilecek. Erteleme süresi içinde hükümlü hakkında kasten işlenen bir suçtan dolayı kamu davası açılması halinde, erteleme kararı kaldırılarak ceza derhal infaz edilecek.

-Erteleme terör suçlarında uygulanmayacak-

Erteleme; terör suçları, örgüt faaliyetleri çerçevesinde işlenen suçlar ve cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçlardan mahkum olanlar, mükerrirlere özgü infaz rejimi uygulamasına karar verilenlerle disiplin veya tazyik hepsine mahkum olanlar hakkında uygulanmayacak.

Hapis cezasının infazına başlanmış olsa bile; hükümlünün yükseköğrenimini bitirebilmesi, ana, baba, eş veya çocuklarının ölümü, bu kişilerin sürekli hastalık ve malullüleri nedeniyle ailenin ticari faaliyetlerinin yürütülebilmesi, tarım topraklarının işlenebilmesinin imkansız hale gelmesi veya hükümlünün hastalığının sürekli tedaviyi gerektirmesi gibi zorunlu ve ivedi hallerde, cumhuriyet başsavcılığınca 6 ayı geçmeyen sürelerle hapis cezasının infazına ara verilebilecek. Ancak bu ara verme, iki defadan fazla olamayacak.

Erteleme isteminin kabulü, güvence gösterilmesine veya diğer bir şarta bağlanabilecek.

Kasten işlenen suçlarda 3 yıl, taksirle işlenen suçlarda 5 yıldan fazla hapis cezasının infazı için doğrudan yakalama emri çıkarılacak. Adli para cezasından çevrilen hapsin infazında hükümlüye öncelikle çağrı kağıdı gönderilecek.

-Hükümlülere verilecek ödüller-

Hükümlüler, kurum içindeki veya dışındaki genel durumları, eğitim ve iyileştirme faaliyetlerine etkin katılımları, kurum düzenine karşı tutumları ve kendilerine verilen işlerdeki gayretleri dikkate alınarak teşvik esaslı ödüllerden yararlandırılabilecek.

Bu madde hükümleri çocuk hükümlüler için de geçerli olacak. Hükümlülere verilebilecek ödüller şöyle:

-Kapalı cezaevlerinde bulunan evli hükümlüler, en geç 3 ayda bir kez olmak üzere, 3 saatten 24 saate kadar eşleri ile kurum veya eklentilerinde cezaevi personelinin yakın nezareti olmaksızın mahrem şekilde görüştürülebilecek.

-Çocuk hükümlülere, en geç 2 ayda bir kez olmak üzere, 3 saatten 24 saate kadar ana ve babasıyla veya vasisiyle kurum ya da eklentilerinde cezaevi personelinin yakın nezareti olmaksızın aile görüşmesi yaptırılabilecek.

-Haftalık ziyaret süresi 2 saate kadar uzatılabilecek. Kapalı ziyaret yerine açık ziyaret yaptırılabilecek.

-Üst üste kullanılmayan en fazla 3 haftalık ziyaret süresi toplu olarak kullandırılabilecek.

-Haftalık telefonla görüşme süresi veya sayısı 2 katına kadar artırılabilecek.

-Sosyal, kültürel ve sportif etkinliklerden öncelikli veya daha uzun süreli yararlanmaları sağlanabilecek.

-Haftalık harcama miktarı yarı oranında artırılabilecek. Tek kişilik odalarda televizyon bulundurma imkanı verilebilecek.

-Hediye verilebilecek. Takdir belgesi veya tavsiye mektubu verilebilecek.

-Çocuk hükümlünün nakil masrafı devletten-

Çocuk hükümlülerin, kendi istekleriyle başka cezavine nakillerinde nakil masraflarını devlet karşılayacak.

Çocuk eğitimevlerine nakiller, kurum görevlisinin nezaretinde yapılacak, açık cezaevine nakiller ise kurum görevlisi olmaksızın yapılacak. Hükümlünün, aynı il sınırları içinde bulunan cezaevleri arasındaki nakillerde aynı gün içinde; farklı illerde bulunan cezaevleri arasındaki nakillerde ise kurum amirinin 48 saati geçmeyecek şekilde belirleyeceği süre içinde nakledildiği açık cezaevine giriş yapması gerekecek.

Belirlenen süreler içinde açık cezaevine giriş yapmayan hükümlüler, firar etmiş sayılacak ve haklarında 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası istenecek.

Çocuk hükümlüler için ziyaret süresi 1 saatten az, 3 saatten fazla olmamak üzere belirlenecek.

-Ölüm veya hastalık nedeniyle verilen mazeret izni-

Hükümlünün izin süresi içinde gece konaklaması gerektiği takdirde kendi evi, ana, baba, eş, kardeş veya çocuğunun evinde, güvenli görülen başka bir yerde ya da gidilen yerde bulunan kapalı cezaevinde kalmasına, gerekli güvenlik tedbirleri alınarak gidilen yerin valisi tarafından karar verilecek.

-Gece konaklaması gerektiği takdirde...-

Açık cezaevinde bulunanlarla kapalı cezaevi kurumunda olup da açık ceza infaz kurumlarına ayrılmaya hak kazananlara, aileleriyle bağlarını sürdürmelerini, güçlendirmelerini ve dış dünyaya uyumlarını sağlamak amacıyla 3 ayda bir, üç güne kadar izin verilebilecek.

İzin verilen tutuklunun, izin süresi içinde gece konaklaması gerektiği takdirde, kendi evi, bir yakınının evinde, güvenli görülen başka bir yerde ya da gidilen yerde bulunan kapalı cezaevinde kalmasına gidilen yerin valisi karar verecek.

Denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazında aranan 6 aylık süre şartı, 31 Aralık 2015 tarihine kadar aranmayacak.

Kanunun, hükümlülere ödül verilmesine ilişkin maddesi, tasarının kanunlaşıp yayımlanmasından 2 ay sonra yürürlüğe girecek.

Tasarının kabul edilmesinin ardından, Danışma Kurulu önerisiyle, daha önce alınan Genel Kurul'un yarın ve 26 Ocak Cumartesi günü çalışma kararı kaldırıldı.

TBMM Başkanvekili Sadık Yakut, birleşimi, 29 Ocak Salı günü Saat 15.00'te toplanmak üzere kapattı.

http://www.haber7.com/ic-politika/haber/981580-ana-dilde-savunma-meclisten-gecti



Mahkeme Kürtçe savunmaya izin verdi



Terör örgütü PKK'nın üst yapılanması KCK'ya ilişkin devam eden davada mahkeme ilk defa Kürtçe savunma yapılmasına izin verdi.

Mahkeme heyeti, önceki duruşmalarda Kürtçe savunma yapan sanıkların mikrofonunun kapatılması talimatını verirken, bugün ki duruşmada açık tuttu.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmada, tutuklu 108 sanıktan 32'ü hazır bulundu. Sanıkların 76'sı ise mazeret bildirerek duruşmaya katılmadı.

Duruşmada, tutuklu sanıklardan Batman Belediye Başkanı Nejdet Atalay ile ilgili delil ikamesinin okunmasına devam edildi.

Sanık avukatlarından Mehmet Emin Aktar, söz alarak, anadilde savunma tasarısının meclisten geçerek yasallaştığını belirtti.

Yargılanan sanıkların 3 yıldır tutuklu bulunduğunu anlatan Aktar, ''Müvekkillerimiz 3 yıldır anadilinde savunma yapamıyordu, ilk kez kendilerini anadillerinde savunacaklarını söylediler'' dedi.

-''Kanun Resmi Gazete'de yayımlanınca tercüman atanacak''-

Mahkeme Başkanı Bekir Soytürk, 'anadilde savunma' ile ilgili yasanın henüz Resmi Gazete'de yayınlanmadığını hatırlatarak, ''Yasanın Resmi Gazete'de yayınlanması halinde Kürtçe savunma için tercüman atanacak ve savunma hakkı verilecek'' dedi. Başkan Soytürk, sanık Atalay ile ilgili dosyada yer alan atılı suçlamaları okuyarak, sanığa savunma yapması için söz hakkı verdi. Savunmasını Kürtçe yapmaya başlayan sanık Atalay'ın beyanlarının tercümesi avukatları tarafından yapıldı.

Davanın önceki duruşmalarında, savunmasını Kürtçe yapmaya başlayan sanıkların kullandığı mikrofon, mahkeme başkanının talimatı üzerine kapatılıyordu. Sanığın mikrofonsuz sürdürdüğü savunması ise avukatları tarafından tercüme edilerek mahkemeye iletiliyordu.

Kaynak: AA
http://www.haber7.com/guncel/haber/981903-mahkeme-kurtce-savunmaya-izin-verdi
#477


Danıştay 8. Dairesi'nin, Türkiye Barolar Birliği'nin meslek kurallarında yer alan avukatların ''başları açık'' görev yapacaklarına ilişkin düzenlemenin yürütmesinin durdurulmasına ilişkin kararının ardından başörtülü bir avukat ''müşteki'' vekili olarak duruşmaya katıldı.

Danıştay 8. Dairesinin konuya ilişkin kararının ardından, Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen bir hakaret davasında ''müşteki'' vekili olan avukat Şule Dağlı, duruşmaya başörtülü olarak katıldı.

Davaya bakan hakim, duruşma tutanağına ''Müdahil vekilinin türbanlı olduğu görüldü'' ibaresini yazdırdı. Duruşmada söz konusu durumun sorulması üzerine avukat Şule Dağlı, Danıştay 8. Dairesi'nin 2012/5257 dosyalı kararına binaen Türkiye Barolar Birliği'nin 20. maddesinin ''başı açık'' ibaresinin yürütmesinin durdurması kararı verildiğini hatırlatarak, ''bu nedenle duruşmaya başım kapalı giriyorum'' dedi.

Duruşmada avukatlık görevini başörtülü olarak yerine getiren avukat Şule Dağlı, daha sonra İstanbul Adalet Sarayı'na gelerek konuya ilişkin gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Şule Dağlı, uygulamanın ilk gününde Kadıköy Adliyesi'nde bir hakaret davasına başörtüsü ile girdiğini anlatarak, ''Duruşmada hakim 'bu şekilde mi gireceksiniz' diye sordu. Ben de Danıştay'ın dünkü yürütmeyi durdurma kararını hatırlatarak başörtüsü ile duruşmaya gireceğimi söyledim. Konudan haberdar olmadığını, karara ilişkin bir yazı almadığını ve bu nedenle başörtülü girdiğimi tutanağa geçireceğini söyledi. Söz konusu tutanak baroya gönderilecekmiş. Bu şekilde davayı takip ettim ve ayrıldım. Bundan sonra da işlerimi başörtüsü ile takip edeceğim'' diye konuştu.

Bu durumdan son derece mutlu olduğunu ifade eden avukat Dağlı şunları söyledi:

''Yıllardan beri verdiğimiz bir mücadelemiz vardı. Bu mücadelenin sonucunda Danıştay'ın da haklı bir karar verdiğini düşünüyoruz. Türkiye Barolar Birliği'nin Meslek Kuralları 20. maddesinde düzenlenen bir durum söz konusuydu yasağı teşkil eden. Bu maddede avukatlar mahkemelerde başı açık olarak görev yapar diyordu. Anayasada, hak ve özgürlükler kanunla sınırlanır diyor. Kanun değil, yönetmelik değil ancak meslek kuralı ile bize bu yasakçı tavır uygulanıyor.''



http://www.zaman.com.tr/gundem_basortulu-avukat-durusmaya-katildi_2045340.html
#478



Danıştay'dan başörtülü avukat kararı... Danıştay 8. Dairesi, Türkiye Barolar Birliği'nin meslek kurallarında yer alan avukatların 'başları açık' görev yapacaklarına ilişkin düzenlemenin yürütmesini durdurdu.

Avukat kimliğinin yenilenmesi istemiyle yaptığı başvuru, başörtülü fotoğraf verdiği gerekçesiyle Türkiye Barolar Birliği'nce reddedilen başörtülü bir avukat, Türkiye Barolar Birliği meslek kurallarının 20. maddesinin iptali istemiyle Danıştay'da dava açtı.

Davayı görüşen Danıştay 8. Dairesi, 20. maddedeki ''Avukat ve avukat stajyerleri mesleğe yaraşır bir kılık ve kıyafetle başları açık olarak mahkemelerde görev yaparlar'' düzenlemesindeki ''başları açık'' ibaresinin yürütmesini oy çokluğu ile durdurdu.

Dairenin gerekçesinde, meslek kuralları içinde yer alan 20. maddede belirtilen mahkeme kavramından sadece mahkemelerin değil göreve bağlı işlerin yapıldığı mahkeme kalemi, icra müdürlükleri, cumhuriyet savcılıkları gibi tüm resmi kurum ve kuruluşlarının anlaşılması gerektiği belirtildi.

Gerekçede dava konusu madde ile avukatlık mesleğinin bir serbest meslek olduğu konusu değerlendirmeksizin, sadece yürütülen hizmetin kamu hizmeti olduğundan bahisle kamu görevlilerinin uymakla yükümlü olduğu yürürlükteki mevzuat hükümleriyle getirilen kurallara benzer nitelikte bir uygulama yapılarak bu kuralların serbest meslek icra eden avukatlar açısından da geçerli hale getirildiği kaydedildi.

Avukatlığın, sunulan hizmet açısından bir kamu hizmeti, mesleki faaliyet olarak ise serbest meslek olduğu ifade edilen gerekçede, ''Bu bakımdan mesleğin kendine özgü kuralları bulunduğundan avukatlık mesleği anayasada yapılan kamu görevlisi tanımı içinde de değerlendirilmemektedir. Aksine bir yaklaşımla sadece yürütülen hizmetin kamu hizmeti olmasından hareketle kamu görevlilerinin tabi olduğu kurallara tabi kılınması mesleğin niteliği ve gerekleriyle örtüşmeyecektir'' denildi.

http://www.haber7.com/guncel/haber/981278-danistaydan-basortuyle-ilgili-onemli-karar


Yasağın kaldırılmasına vesile olan avukat Figen Şaştım, Danıştay'ın kararını değerlendirdi



Başörtüsü ile avukatlık yapılmasının önündeki engel, Danıştay tarafından kaldırıldı. Konuyla ilgili başvuruyu yapan Avukat Figen Şaştım, kararı değerlendirdi. Şaştım, "Bu kararla, yıllardır bize reva görülen zenci muamelesi ortadan kalkacaktır" dedi.

Danıştay'ın başörtülü avukatların duruşmalara girmesine izin veren kararına ilişkin başvuruyu yapan Avukat Figen Şaştım, konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.

Şaştım, Türkiye Barolar Birliği'nin avukat kartlarını değişimi sırasında başörtülü resimle kimlik müracaatında bulunduğunu ancak başvurusunun kabul edilmemesi üzerine Türkiye Barolar Birliği Başkanı Vedat Ahsen Coşar'la konuştuğunu belirtti. Şaştım, Coşar'ın kendisine kişisel olarak talebine karşı olmadığını ancak Türkiye Barolar Birliği'nin 1989'da yayınladığı meslek kuralları gereğince başvuruyu kabul edemeyeceklerini belirttiğini, bunun üzerine yargı yoluna başvurduğunu söyledi.

Yıllardır maruz kaldığı haksızlığın nihayete ermesi gerektiğini düşündüğü için bu başvuruyu yaptığını belirten Şaştım, "Ankara 3. İdare Mahkemesi'ne başvurarak Barolar Birliği'nin yayınladığı meslek kurallarının 20. maddesinin ve hakkımda düzenlenen idari işlemin iptali için dava açtım. İdare Mahkemesi görev açısından dosyayı reddederek Danıştay'a gönderdi. Dün itibariyle basın yayın organlarında haberi gördüm. Başka başvuran da olabilir diye düşündüm ama Danıştay'ın internet sitesinde konuyu incelediğimde kendi başvuruma ilişkin karar çıktığını gördüm" diye konuştu.

"TÜRK YARGIÇLARINA GÜVENİYORUM"

Kararı duyduğunda çok duygulandığını belirten Şaştım, "İnançlı bir insan olarak Allah'a şükrettim. Sonrasında da tebrik telefonları ile nefes almaya fırsat bulamadım. Bu kararla birlikte artık başörtülü avukatlar, Türkiye'de yargının her aşamasında, duruşmalarda, mahkemelerde, adliyelerde başörtülü bir şekilde görev yapabilecek ve başörtülü kimlik kartını alabilecekler. Bu konuda Türkiye'deki başörtülü avukatların uğradığı haksızlık, ayrımcılık, insan hak ve özgürlüklerine ket vurur derecede başımıza gelen duruşmalara girme yasağı, bu kararla birlikte aşılmış olacak. Başörtülü avukatlar duruşmalara katılabilecek. Yasal anlamda Anayasada, Avukatlık Kanununda başörtülü olarak duruşmalara girmemize engel hiçbir düzenleme yoktu. Tamamen Barolar Birliğinin yetki gaspında bulunarak Anayasa ve yasanın üstünde bulunarak yaptığı bir düzenleme mevcuttu. Meslek kuralının 20. maddesi vardı. Artık bu madde kalkmış oldu" ifadelerini kullandı.

ANAYASAYA AYKIRI

28 Şubat sürecinde başörtülü avukatlar hakkında işlemler yapıldığını ve bunun da anayasaya aykırı bir durum olduğunu ifade eden Avukat Figen Şaştım, "Bundan sonrasında bu uygulamaların nihayete erdiğini görmüş olacağız. Duruşmanın, düzenin hakime ait olduğu dikkate alındığında ortada meslek kuralı anlamında bir kural kalmadığına göre, bizler artık bizlerle aynı eğitimi alanlarla eşit olarak duruşmalara katılabileceğiz. Yıllardır bize reva görülen zenci muamelesi ortadan kalkacaktır diye düşünüyorum" dedi.

Şaştım, mahkemenin bu kararının ön karar olduğunu ve esas kararın henüz yazılmadığını ifade ederek, "İdari yargıdaki tecrübelerime dayanarak idari davada yürütmenin durdurulması kararı verilmiş olması, davacının hâli konusunda mahkemenin kanaatinin kabul yönünde olduğunu ortaya koyar. 16 yıllık tecrübelerime dayanarak kabul edileceği kanısındayım Ama Barolar Birliğinin temyiz hakkı vardır. Adaletin tecelli edeceğine güveniyorum. Türk yargıçlarına güveniyorum. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacağı kanısındayım" ifadelerini kullandı.

Kaynak: İHA
http://www.haber7.com/guncel/haber/981884-yasagin-kaldirilmasini-saglayan-avukat-konustu



Ülke siyasetinde ve üst yargıda hakimiyet kuran kendi milletine yabancılaşmış odakların etkisi 2010'da yapılan anayasa referandumunun kabul edilmesiyle kırılmıştı

Danıştay 8. Dairesi, yakın zamanda Açık Öğretim sınavında başörtüsünü yasaklayan uygulamayı da Anayasanın "Eğitim ve öğrenim hakkı" başlığını taşıyan 42'ci maddesinde kimsenin eğitim ve öğretim hakkından yoksun bırakılamayacağına atıf yaparak durdurmuştu. Ayrıntılar için LÜTFEN TIKLAYINIZ.
#479


Van Başkale'de görev yapan bir hâkim ile savcının uyuşturucu nakil aracıyla eroin sevkiyatı yaptıkları iddia edildi. Olay trafik kazasıyla ortaya çıktı.

Van Başkale'de görev yapan bir hâkim ile savcının uyuşturucu nakil aracıyla eroin sevkiyatı yaptıkları iddia edildi. Söz konusu hâkim ve savcı, "Uyuşturucuyu laboratuvara götürüyoruz" diyerek kendilerini savundu.

Trafik kazasıyla ortaya çıktı

Susurluk skandalını andıran olay Kırşehir-Kayseri karayolu üzerinde 9 ocak günü yaşanan bir trafik kazası sayesinde deşifre oldu. 8 ocakta Başkale'den Ankara'ya uyuşturucu numunesi götürmek üzere yola çıkan Ford Transit marka bir araç, bir gün sonra Malatya'da kaza yaptı. Araçtakiler kırık camı naylon ile kapatarak yola devam ettiler. 65 BB 470 plakalı araç bir süre sonra Kayseri karayolu üzerinde bulunan yetkili servise götürüldü.

Kendilerinin Hâkim ve Cumhuriyet Savcısı olduğunu söyleyen şahıslar, servis görevlilerinden aracın bagaj kapağını güvenlik sebebiyle açmamalarını istedi. Şahıslardan şüphelenen servis görevlisi durumu polise bildirdi.

Hâkim Erdal B. ve Cumhuriyet Savcısı Volkan Ç. ihbar üzerine olay yerine gelen polis ekiplerine, araçtaki uyuşturucu numunelerini Ankara Jandarma Kriminal Laboratuarına götürdüklerini söyledi. Bunu da Başkale Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yazılı talimatı üzerine yaptıklarını beyan ettiler.

Ancak durumdan ne Kırşehir İl Jandarma Komutanlığı'nın haberi vardı ne de Başkale Cumhuriyet Başsavcılığı'nın. İşin ilginç yanı bagajdan da söyledikleri gibi 56 kilo değil 76 kilogram uyuşturucu çıktı.

Güzergahtaki bütün illere bildirilmesi gereken sevkiyatın da gizlendiği ortaya çıktı. Olayın ortaya çıkması üzerine Van İl Jandarma Komutanı Albay Nurettin Alkan'ın alelacele güzergahtaki bütün illere sevkiyat belgeleri gönderdiği de anlaşıldı.

Son dakika belgesinde; Hakim ve Savcı'nın araçta bulunduğu da yazıyordu ancak Başkale Savcılığı "onlar araçta olmamalıydı" dedi. Olayın nasıl sonuçlanacağı merak konusu...

HSYK'DAN AÇIKLAMA GELDİ

İddialar sonrası HSYK bir açıklama yaparak, imha edilmek için alınan uyuşturucunun miktarındaki değişikliğin nedenini şu satırlarla açıkladı;

"Kırşehir Cumhuriyet Başsavcılığının, Kurulumuza hitaben yazmış olduğu 11.01.2013 tarihli yazı üzerine durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Üçüncü Dairesinin 11.01.2013 tarihli kararı ile inceleme başlatılmış olup, olaya ilişkin olarak Kurulumuza ulaşan ön inceleme raporu incelendiğinde, Başkale Cumhuriyet Başsavcılığının resmi yazısında belirtilen ağırlık ile Kırşehir'de yapılan incelemede ortaya çıkan ağırlık farkının; emanetlerin, Kırşehir'de ağzı mühürlü çuvallar, çuvallar içindeki torbalar, torbalar içindeki birkaç defa ayrı ayrı sarılmış poşetler, numunelerin emanet makbuzları ve ölçüm tutanakları ile birlikte tartılmasından kaynaklandığının bildirildiği görülmüştür."

http://www.haber7.com/polisiye-vakalar/haber/980366-hkim-ve-savcidan-eroin-sevkiyati
#480


ELİF EŞİT, ÖZDEMİR ÖZKAN, BAYRAM KAYA İSTANBUL, İZMİR ANKARA

Terör örgütü DHKP-C soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve aralarında Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı Selçuk Kozağaçlı ile İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay'ın da bulunduğu 9 avukat, 'silahlı terör örgütüne üye olmak' suçundan tutuklandı.

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Denizli Milletvekili İlhan Cihaner, İstanbul İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı ve eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu da tutuklanan avukatlara destek için adliyeye geldi. Önceki gün adliyeye sevk edilen 41 şüpheliden aralarında 9 avukatın da bulunduğu 38 kişi tutuklanmış oldu. 7 kişi ise adli kontrol ve kefalet ile serbest bırakıldı.

Son dönemde polislere yönelik saldırılarını artıran terör örgütü DHKP-C operasyonu kapsamında gözaltına alınan ve önceki gün adliyeye getirilen 10 avukat sorgusu tamamlandı. Hakim karşısında çıkarılan avukatlar Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı Selçuk Kozağaçlı, ÇHD İstanbul Şube Başkanı Taylan Tanay, Avni Güçlü Sevimli, Barkın Timtik, Şükriye Erden, Naciye Demir, Nazan Betül Vangölü Kozağaçlı, Ebru Timtik, Günay Dağ ve Efkan Bolaç tutuklandı. Avukat Efkan Bolaç ise adli kontrol hükümleri çerçevesinde serbest bırakıldı. Ancak hakkında yurtdışına çıkış yasağı konuldu.

Tutuklanan avukatlar hakkında kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olguların bulunduğunu bildirdi. Önceki gün adliyeye sevk edilen 41 şüpheliden aralarında 9 avukatın da bulunduğu 21 kişi tutuklanmış oldu. 7 kişi ise adli kontrol ve kefalet ile serbest bırakıldı. Avni Güçlü Sevimli, dosyada bahsedilen ve yurtdışından gönderildiği iddia edilen belgelerle ilgisinin olmadığını ileri sürdü. Avukat Nazan Betül Vangölü Kozağaçlı da, "Bana, Dursun Karataş'ın (DHKP-C'nin eski lideri) cenazesine katılmakla ilgili soru sorulmuştur. Karataş'ın ailesinin avukatıyım ve cenazeyi teslim alanlardan biriyim." şeklinde ifade verdi. Taylan Tanay ifadesinde, "Dernek tüzüğümüz doğrultusunda öğrenci, devrimci, işçi ve Kürtlerin avukatlığını üstlenmekteyim. Bu cumhuriyet savcılığı tarafından suç olarak düşünülse de yaptıklarım benim için onurdur. Ve bunların suç olduğunu düşünmüyorum." açıklamasını yaptı.

ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı ise ifadesinde şunları söyledi: "Ben Suriye'den karları buzları aşarak uçağa binip geldim. Kaçma şüphem mi var? Hakkımda 2003 yılındaki belgelerden yine dava açsınlar ben söyleyeceklerimi söylerim." Kozağaçlı, önceki gün Beyrut'tan İstanbul'a dönerken havalimanında gözaltına alınmıştı.

Öte yandan CHP milletvekilleri Hüseyin Aygün ve İlhan Cihaner'in de aralarında bulunduğu grup, DHKP-C operasyonunda 9 avukatın haksız yere tutuklandıklarını iddia etti. Aygün, ÇHD üyesi Taylan Tanay'ın tutuklanma sebebini Engin Çeber davasında avukatlık yapmasına bağladı. CHP'li vekil, "Onlar sadece Engin Çeber'i değil bütün hak ihlallerinde ezilenleri savundular. Bu dava DHKP-C operasyonu falan değildir." dedi. Aygün, içeride olanlarla dayanışma halinde olacaklarını belirtti.

AJANLIK İDDİASINA AYRI SORUŞTURMA

Öte yandan DHKP-C operasyonunda tutuklanan avukatlara mahkemede ve savcılık ifadesinde 'ajanlık ve kozmik oda' ile ilgili herhangi bir sorunun yöneltilmediği öğrenildi. Terör örgütü yöneticiliği ve üyeliği şüphesiyle tutuklu yargılanmasına karar verilen avukatlara ajanlık suçlamasıyla alakalı ayrı bir soruşturmanın başlatılacağı belirtildi. Örgütün üst düzey yöneticilerinin askerî noktalar, polis merkezleri, hakim ve savcıların adresleri ve üst düzey ticari şirketlere ait bilgi ve belgeleri kriptolu bir şekilde yurtdışına gönderdikleri de iddia ediliyor.

İzmir'de de yaklaşık 1,5 yıl süren takibin ardından DHKP-C'ye yönelik düzenlenen operasyonda gözaltına alınan 17 şüpheli, sorgularının ardından adliyeye sevk edildi. Özgürlükler Derneği'nde, örgüt üyesi bir kişiye ait tablonun arkasına gizlenmiş USB belleğin içinde şifreli bir dosyaya ulaşıldı. Dosyanın içinde, örgütün yapısı ve üniversite yapılanmasını anlatan belgeler bulundu. Bu arada DHKP-C operasyonunun ardında Belçika'dan Türk makamlarına ulaştırılan 'örgüt arşivi'nin olduğu ortaya çıktı. Edinilen bilgilere göre, 1996 yılında İstanbul'da Özdemir Sabancı'nın öldürüldüğü suikasta karışan Fehriye Erdal'ın Belçika'da bulunduğu Knokke Heist şehrindeki bir eve polis baskın düzenledi. 1999 yılındaki operasyonlarda militanların yakmaya çalıştığı dokümanlardan geriye kalanlara el konuldu. Bunun üzerine Türkiye, DHKP-C arşivini almak için Belçika'yla irtibata geçti. 2011 yılında Belçika arşivi Türkiye ile  paylaştı. Emniyet, arşivlerden çıkan veriler ışığında 7 ilde operasyon yaptı.

http://zaman.com.tr/gundem/dhkp-c-operasyonunun-sifresi-fehriyeden/2043651.html