Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#581
Eleştiri adil değil

İslamcılık konusu entelektüel bir meşgale değil. Ortadoğu'da süren derin toplumsal ve siyasî patlamalar tıpkı geçen yüzyılın ilk çeyreğinde olduğu gibi İslamî çıkış yolu konusunu bizzarure gündeme getiriyor.

Tarihin en yoğun hac ziyaretleri Hilafet'in ilga edildiği 1924 ve sonraki birkaç yılda olmuştur; zira dünyanın her tarafından Müslümanlar Hacc'da buluşup "Hilafetin olmadığı bir İslam dünyası nasıl olacak?" sorusunun cevabını aradılar.

Kimsenin kuşkusu olmasın, hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak; ne eski siyasî rejimler ve yöneticileri, ne haritalar. Ya geçen yüzyılı tekrar edip birbirimizi ifna edeceğiz ya da yeni bir çıkış yolu bulacağız.

Mümtaz'er Türköne, meselenin bu yönüyle ilgili değil, hatta bir miktar üstünü örtmeye, mümkünse bu toprakların yegane orijinal akımını tarihin müzesine göndermeye çalışıyor.

Belirtmek gerekir ki, bu ülkede ben "son Mohikan reisi" misali tek başına kalmış değilim. Bugün de yegane en güçlü entelektüel akım İslamcılıktır. İslamcı entelektüellerden farklı şeyler söyleyen de yok. Hayrettin Karaman Hoca kendine "İslamcı" denilmesinden onur duyan saygıdeğer bir alimimiz ve fakihimiz. Abdurrahman Arslan'ın kitaplarını okumamış bir Türkiyeli, dünyayı ve moderniteyi anlamış değil. Mustafa İslamoğlu ve Akif Emre hiç eğilmeden bükülmeden İslamcı bir perspektiften bize ufuklar çiziyorlar. Yusuf Kaplan sınırsız bir enerji ve gayret harcıyor. Müfit Yüksel ve Ömer Lekesiz daha doğru dürüst sahneye giriş yapmadılar bile. Ve yer darlığından isimlerini sayamadığım onlarca seçkin entelektüel. Bunlar müzelik isimler değil, devlet aydını olmadılar, stratejik hokkabazlıklarla da uğraşmıyorlar. Yol gösteren yıldızlar.

Eski İslamcıların kolayca "muhafazakâr-demokrasi"ye evrilmeleri onların tercihi ve sorunu. Onlara şükran borcumuz "Bizim çabamız iktidar olmaktır, bunun İslamcılıkla olmayacağına karar verdik, İslamiyet'i referans almıyoruz" demeleridir. Soru işaretini unuttuğum cümlede Mümtaz'er Türköne'ye sorum şuydu: İslamcılığı reddeden muhafazakâr AK Parti iktidarından niçin İslamcılığı sorumlu tutuyorsunuz? Bütün iyiler liberalliğe ve muhafazakârlığa, bütün kötülükler İslamcılığa. Bu adil değil. Hayatımız tercihimizdir, hepimiz seçimlerimizin ürünüyüz. Onlar "bir zamanlar İslamcı"ydı, vazgeçtiler ve iktidar oldular. Onların yapıp ettiklerini İslam'a ve İslamcılığa niçin fatura edelim ki? Onların galaksi değiştirmesi İslamcılığın bittiğinin mi göstergesi oluyor? Böyle bir çıkarsama olabilir mi?

Türköne'nin eleştirileri, İslam'ın ve toplumun asıl can yakıcı sorunlarıyla yüzleşmekten kaçanları rahatlatıyor. Bu sayede "Demek ki İslamî önermelerin uygulanabilirlilik şansı yokmuş, bir zamanlar iyiydi, zamanı geçti. Ne iyi! Bıraktık, iktidar olduk" diyebiliyorlar. Adına "meşruiyet krizini çözme" dediğimiz bu işlemi Y. Nuri Öztürk 28 Şubat'tan bu yana başörtüsü ve rahat hayat adına yapıyor.

Üç neslin kronolojisi içinde birbirinden farklı İslamcılıklar söz konusu. 1998'de Aksiyon Dergisi benimle yaptığı konuşmada "İslamî hareket devlete talip değil" demiştim (Sayı: 205). Konu "İslamcılık bitti" diye yansıtıldı. Hayrettin Karaman Hoca, "Bir İslamcılık biter diğeri başlar" diye bunu tashih ve tasrih etmişti. Elhak doğruydu. Benim kastım İslamcılığın bittiğini ilan etmek değil, kendi formülasyonuma göre "İkinci nesil İslamcılığın belirgin vasfı olan İslamî hareketin miadını doldurduğunu ve artık "ilk neslin devleti kurtarma" veya "ikinci neslin devlet kurma" çabasının "Üçüncü nesil İslamcılarda yerini küresel ve toplumsal konjonktürde devlet kavramının kendisini İslamî referanslardan hareketle devleti ve iktidarı dönüştürme çabası"na bırakması gerektiği konusuydu. AK Parti olarak ortaya çıkan "yenilikçi kanadı" bu yüzden destekledim, ama onlar modern krizi doğru analiz edemediler; ulus devletin, klasik politik kültürün, eski üretim biçiminin zamanını doldurduğunu fark edip yeni bir politik kültür, yeni bir örgütlenme modeli üzerinde yeni bir iktidar tanımı yapamadılar; verili devleti "iktidar için iktidar" arzusuyla temellük ettiler, iç ve dış hegemonik güçlerle "uzlaşma doktrini" geliştirip aynen Türköne'nin dediği gibi sıkışmış-kabz haline girmiş devlet iktidarına dini meşruiyet sağladılar, milyonlarca insanı bu söylemle mobilize ettiler ve sonraları kendilerini devletin sahipleri, derken devletin kendisi zannettiler ki geldiğimiz nokta ortada.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1326802&keyfield=


İslamcılık bir teoloji mi?

İslam "teoloji (ilahiyat)" değildir; çünkü beşeri idrakin üstünde olan Zat'la uğraşmaz; Zat'ın bilgisi ve tabiatı üzerinde tartışma Hıristiyanlığa aittir. "Tanrı'nın tabiatı" araştırmaya konu olmadığına göre, bu manadaki "tanrı bilgisi (teoloji)" de olmaz.

İslam bakış açısından epistemoloji ve bilme eyleminin anahtar terimleri olan "El ilm" Allah'tandır; Allah "Hayy" olduğu için biz hayat sahibiyiz ve bizim dışımızdaki varlıkların (melekler, cinler, hayvanlar, bitkiler) hayatı vardır. Allah "El âlim" olduğu için biz "biliriz", bilmek isteriz. Ama O'nun bilgisi mutlaktır, varlık âleminin bütününü -Meşşailerin iddia ettiklerinin aksine herhangi bir cüz'ü veya ufak bir alanı dışarıda bırakmamak üzere- ihata etmektedir. Bize sınırlı alanda tanınan imkânlar dâhilinde bilebildiğimiz O'nun vahy ile gönderdikleri ışığında "âlem"in "ilmi"dir. İkinci anahtar terim olan "ma'rifet"in konusu ise isimler, sıfatlar ve fiillerdir. Her bir bilmeyi yerli yerinde kullandığımızda Ma'rifetullahı hâsıl eder. Bu türden bilmenin veya daha doğru deyişle anlama ve tanımanın öncesinde iki bilme çabasının daha başarıyla yürütülmesi gerekir ki, bunlar da nefsin bilgisi olan Ma'rifetünnefs ve varlık âleminin, yani maddi tabiatın, gözlem-deney ve çok yönlü bilimsel araştırmanın konusu olan Ma'rifetulhalk vardır.

Mümtaz'er Türköne soruyor: "Müslüman" sıfatı neden İslamcılara yetmiyor? Çünkü din, modern dünyanın soruları ve kurguları arasında bambaşka bir kalıba dökülüyor. Ortaya 'hakikat' için diğer dinlerle değil dünyevi ideolojilerle savaşan bir 'izm' çıkıyor. İslamcılar hesabı ahirete bırakmak yerine cenneti bu dünyada kurmaya çalışıyorlar."

Bu soruyu kurgulayan zihnin "dini dışarıya çıkaran seküler" veya kiliseyle özdeşleşmiş dine nazaran "din-dışı laik" alana hakikat değeri tanıdığı anlaşılmaktadır. Bu, Kur'an'ın tashih etmeye çalıştığı temel bir yanlıştır. İslam'ın sahih inancına göre:

1) Allah'ın müdahil olmadığı toplu iğne ucu kadar alan yoktur. Zira varlık âleminin bütününü O yaratmıştır, varlık "Nefesürrahman"dır. Hangi alan veya şey Allah'ın yaratması dışında kendi kendine var olabilmiştir ki, "din-dışı alan" olsun?

2) El Hayy O ise, hayatın kaynağı da O'dur; "O göklerin ve yerin nurudur." Varlık âleminde bir zerreciğin katrilyonda biri kadar enerji, hayat belirtisi varsa, hayatını Hayy isminden alır. Hayata hayat veren O olduğuna göre, nasıl biz insanlar, O'nun iradesi, emri ve hükmü dışında kendimizin arzularına, öngörmelerine ve keyfine göre özerk/otonom hayat alanları var edebiliriz?

Bu iki önerme "seküler olan"ın İslam içinde mümkün olmadığına işaret eder. Ama buna rağmen insanlar kendilerine ait, yani ilahi irade ve dini düzenlemenin dışında alanlar var ediyorlar ve dünyayı bu alanlar üzerinde kurguluyorlarsa, bunu Allah'a rağmen yapıyorlardır ki, bütün peygamber mesajlarının ana teması budur.

"Hakikat" için İslamiyet tabii ki dinlerin teolojisini sorgular. Örneğin sıkça üçleme (teslis) inancının varsayımlarını çürütür, fakat mukabil bir teoloji kurmuyor. İslamiyet'in tarihte diğer dinlerin teolojilerine karşı geliştirdiği akli burhan ve hüccetler "teoloji/ilahiyat" değil, "Kelam"dır. Kelam ise, Nefha-i ruh'un türevi olan aklın vahy ışığında varlığı, hayatı, insanı, mebde' ve meadı, ahlaki tutum ve fiillerimizi kavrama, anlama, düzenleme ve açıklama çabasıdır. Kelam ile teoloji arasında uçurumlar vardır. Ve bazı geç kalmış mutezili modernistlerin iddia ettiklerinin aksine İslam kelamı kendini tüketmiş değildir. Özellikle Eş'ari kelamı -ki Maturidi kelamı da ondan büsbütün kopuk değildir- pozitivizmin ve determinizmin çöktüğü bir dünyada fizik, biyoloji ve epistemolojinin gelip dayandığı ürkütücü belirsizliğe karşı bize bir bilgi ve zihin hazinesi sunmaktadır. "İslamcı" terimini de ilk kullanan İmam Eş'ari'dir (öl. M. 935) ki kitabının ismi "Makalatu'l İslamiyyin"dir.

İslamiyet'in işi "teoloji" değildir; hayat alanları dinden kopuk "dindarlık veya diyanet" de değildir. Bu dünya ile mesela adalet, özgürlük, sömürü, zulüm ve yoksullukla uğraşmaktır. Türköne, bize diğer dinlerin teolojisiyle uğraşın, "dini hükümleri" bırakıp "dindarlık veya diyanet"le yetinin demeye getiriyor.

Üçüncü nesil İslamcılar, "teoloji"den-ilahiyatlardan uzak durup İslam Kelamı'nı bu dünyayı yeniden anlamak ve açıklamak üzere ihya etmelidirler.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1328758&keyfield=


İslamcılık ve ideoloji

Tabii ki İslamcılar vahy almıyor, zamanı okumaya ve vahyle belirlenmiş temel ilkeleri/nassları yorumlamaya, tarihsel ve toplumsal durumlara cevap vermeye çalışıyorlar.

İslamcıların vahyle ilişkileri, "metluv veya gayri metluv vahy"in ışığında, bize bağışlanmış düşünme melekesini, akletme yetisini kullanarak içinde yaşadıkları toplumun, dünyanın sorunlarına çözümler arama çabasından ibarettir. Akıllarını vahyin ışığında kullananlar vahyin ve aklın nimetlerinden istifade edebilen kimselerdir.

Bu açıdan bakıldığında İslamcılık -yapılacak tanıma ve özellikle siyasetle ilişkilendirildiği forma göre- bir ideolojidir. Yasin Aktay'ın günün ayak oyunları ve atraksiyonları dışında siyaseti "bir fikrin tarafı olmak" şeklindeki tanımı doğrudur. Bu manada İslam'ın ilk siyasi fırkası Hz. Ali taraftarlığı olarak ortaya çıkmış bulunan Şia'dır. İslam tarihinde teşekkül etmiş bulunan mezheplerin aynı zamanda birer siyasi tercih ve bir siyasi fikir ve gruba taraf olmak olarak ortaya çıkmaları, siyasetin tarih açısından meşruiyetine önemli vurgudur. İdeolojiyi de, siyasi bir tercih ve tarafın akli huccet ve burhanlar desteğinde ifade edilmesi olarak görebiliriz.

"İdeolojiler"in ölen kötü ruhlar olduğu zannediliyor. Oysa (kendisi dışında kalan) ideolojilerin tümünün ölümünü ilan eden liberalizmdir. Liberalizm yayınladığı ölüm ilanıyla bizatihi kendisi ruhu dogmatizm olan bir ideolojiye dönüşmüş bulunmaktadır.

Ben "ideoloji"ye şöyle bir tanım getirilebileceğini düşünüyorum: "İdeoloji" Grekçe iştikakına uygun olarak "fikrin bilgisi"dir sadece. İslam açısından bir ideolojiden söz etmek icap ederse bu, tersinden "bilgi ve haberin fikri" olur ancak. Vahy aracılığıyla bize bildirilen bilgi ve haberlerin beşeri içtihadı, tefsiri, yorumu ve tevili demek olan entelektüel, sosyal, politik formları bizim ideolojimizdir. Fıkıh usulü kavramlarıyla isimlendirmek icap ederse bir İslamcı'nın ideolojisinin hüküm değeri "beşeri içtihat"tan ibarettir. Ama bu, Kantçı zihnin vahyi kendi bireysel süzgecinden geçirerek işine geleni alıp işine gelmediği şeyi dışarıda bıraktığı "eleştirel aklın işlemi" değildir. Bu manadaki bireyselliğin ve birey olmanın değeri yoktur. İslami epistemoloji içinde olup biten etkinlik vahyin ışığında aklın dünyayı kavraması, anlaması ve yorumlamasıdır.

Bu içtihat çabasında "görecelik" yoktur, İslamcıların da bilgileri ve fikirleri doğaları gereği mutlak değil zannidir, Mağrip'ten Endonezya'ya, Yemen'den Kırım'a Müslümanları içinde tutan bir ana çerçeve, sabit hudutlar (Hududullah), hükümler var. İçtihat ve yorumlar ana çerçeveyi, nassları buharlaştırmaz. Bu işlemde hakikat parçalanmaz, postmodern "ne olsa gider" veya liberal "kişisel tercihe veya bireysel akla göre"ye de yer yoktur. Beşeri içtihatları "belirleyen " Kur'an ve Sünnet (nass), "etkileyen " tarihsel ve toplumsal durumlar, akan zaman ve buna paralel hükümlerin illetlerine göre değişen karakteridir. İslamcılar "Kur'an'a ve Sünnet'e dönüş" sabitesinin altını çizerlerken, Nesefi'nin "Hakaiku'l eşya-ı sabitetün: Eşyanın hakikati sabittir" ilkesini hatırlatıp nassların muhkemliğine işaret ediyorlar.

İslamcılık kendi içinde çoğulcudur. Totalitarizm, monarşi, dogmatizm ve mutlakiyetçilik türü zihni ve politik sapmalar Batı'ya aittirler; bu doktrinler ve sistemler Hakikat'e meydan okuma biçimleridir; bunlar İslam mirasına yabancıdır.

Mümtaz'er Türköne'nin içi rahat olsun, İslamcılarla ilgili yargılarını tashih etsin. Tarihselcilik, hermönetik veya modernizm gibi paradigma ve yöntemlerin dışında kendi asli ve sahih usulü içinde birbirinden hayli farklı İslamcılıkların olması tabiidir, zenginliktir. İslamcılık "dikey (tarihsel)" ve "yatay (çağdaş)" olarak da çoğulcudur ve farklılığa açıktır. Ebu Hanife'nin politik iktidar karşısındaki tutumu ile öğrencisi Ebu Yusuf'unki aynı değildir. Ehl-i Rey ile Ehl-i Hadis de öyledir. Bana göre Selefilerle Sufiler arasındaki farkın da hükmü budur. Modern zamanlara geldiğimizde Cemalleddin Efgani ile Muhammed Abduh'un, Seyyid Kutup ile Malik Binnebi'nin, Nedvilerinki ile Mevdudi'nin aynı zeminde farkları ne kadar meşru ise Türkiye ölçeğinde Milli Görüş, Nakşibendi, Nurcu veya Süleymancı İslam anlayışları da öylece meşrudurlar. Her biri birer ırmak gibi İslam'ın büyük nehrine akar. Biri biter, diğeri başlar ama İslam'ın iddiası, daveti, davası ve duası olan İslamcılık tarih içinde akmaya devam eder.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1330378&keyfield=


Modern yanılgı

İlk ve ikinci nesil İslamcılar modern dünyadan etkilendi, ancak modernitenin siyasetlerinden İslamcılar etki aldığı kadar etkilediler de: "Onlar size bir yara verdiyse siz de onlara yara verdiniz."

Özellikle ikinci nesil İslamcıların Batı'dan aldıkları önemli etki bir 19. yüzyıl Batı yanılgısı olan ekonomi politiğe, doğal sınırları ötesinde ve hak ettiğinden fazla önem arz etmeleridir. Zannedildiğinin aksine "ekonomi politik" sadece Marksizm'in değil, diğer sistemlerin de merkezî konusudur. Binlerce sene içinde teşekkül eden beşeriyetin örfü ve irfanını derinden yozlaştıran ekonomi politiğin haksız hegemonyası modern zamanlarda, bugün de liberalizmin baskın kültürel ortamında etkisini sürdürmektedir. İdeolojik mutlaklaştırmanın bir sebebi ekonomi politiğin merkezî öneme sahip kılınmasıdır. Üçüncü nesil İslamcılar, modern ekonomiyi, üretim yapısını, bölüşüm düzenini, tabiatla ilişkisini, insan arzuları ile insan ihtiyaçları arasındaki mahiyet farkları ile bunlara bağlı büyüme ve kalkınma gibi konular üzerinden yeniden düşünmelidirler. Siyaseti de yeni baştan kelam ve fıkıh zemininde tanımlamadıkça hem ikinci nesil İslamcıların hatasını, hem kriz içindeki moderniteyi tekrar etmek durumunda kalacaklardır.

Kendi ideolojik ve politik okuma biçimlerini hakikatin merkezine koyan "bazı İslamcılar ve gruplar" eleştirilir. Ancak bütün İslamcı akımları bir torbaya doldurup eleştirenlere şu sualleri sorma hakkımız var:

1) Sizce bu zihnî sapma, mutlaklaştırmayı reddeden İslam'ın kaynaklarından mı, yoksa modern olandan mı beslenmektedir?

2) İslamcıları eleştirenlerin referans aldıkları modern dünyanın kendisi mutlakçı değil mi? Batı aydınlanması, Hıristiyanlığı sekülerleştirmekten başka neyi orijinal olarak üretti ki? Şeytan'ın Allah'ı taklit etmesi gibi modernite, Katolik Kilisesi'nin mutlak hidayetini aklın ve bilimin kurtarıcılığına havale etti. Ortaçağ'da Kilise'ye bağlanan kurtuluyordu; modern zamanlarda kurtuluş liberal kapitalizme veya Marksist sosyalizme (Komünist Partisi'ne) bağlanmaya dönüştü. Burjuvazinin aklî ve bilimsel başarıları ile proletarya sınıfının kurtarıcı misyonu, yeryüzüne bir kere daha geleceği umulan Mesih'le yer değiştirdi.

3) Mümtaz'er Türköne, bize ait olmayan bir misyonu İslamcılara mal etmektedir ki, o da "ahirete ait cennetin yeryüzüne taşınması"dır. Beşeriyetin tarihi yönelimini bu hedefe kilitleyen modernliktir. "İlerleme inancı"na göre tarihin finalde veya proletaryanın kuracağı komün toplumda "yeryüzü cenneti" kurulacaktır. Müslümanlar bilir ki, biz "dünya gurbeti"ndeyiz, çölde seyahat eden bir bedevi gibi vahada dinleniyoruz. Asıl ait olduğumuz yer burası değil, "ahiret yurdu"dur. Cenneti özleriz, o yüzden durmadan gelişmek, kemale ulaşmak isteriz, insan-ı kâmil olmak isteriz. Ama hep canımız sıkılır, çünkü mükemmel bir varlıkta ama kusurlu bir dünyada yaşıyoruz. Kusur ve eksiklikler yeryüzünde değil, ahiretteki cennette tamamlanacaktır. Bu dünyaya gelişimizin anlamı ve amacı budur.

4) Acaba liberal, solcu-sosyalist veya milliyetçiler ideolojilerini mutlaklaştırmıyor mu ki, İslamcıları bu konuda eleştiri hakları olsun? Modernizmin tekil gerçeklik dünyasıyla beraber postmodernizm Hakikat'i parçalarken, İslamcılardan başka kim "Hakikat'in tekliğine karşılık gerçekliğin çokluğuna ve ifadenin çoğulculuğu"na zihni ve politik kapı arayabilir? Postmodernizmin sizi içine ittiği derin ve ürkütücü kaostan başka bize sunduğunuz ne var?

5) İslamcıları "cemaatçi yapı, ataerkil kültür, hiyerarşik düzen ve değişime zorunlu olarak maruz kalmış kitleler" olarak tasvir eden Mahçupyan ve diğerleri, bu son derece şaibeli ve şüpheli argümanları postmodernizmden devşirirlerken, nasıl oluyor da kendi sol-sosyalist veya milliyetçi geçmişlerini unutabiliyorlar?

6) Modernitenin etkisinde kendini mutlaklaştırma yanılgısına düşenler sadece görünür aktif veya siyaseti önceleyen İslamcılar değil, mezhepler, tarikatlar ve bilumum cemaatlerdir ki, bu genel bir yanılgı, modernliğin İslam içinde üretilmesi hatasıdır.

İçimizi karartmaya gerek yok, zira İslamcı olsun olmasın, Kur'an ve Sünnet'i referans alan her fert, grup, akım veya cemaat İslam'a yeniden dönüp kendini kritik edebilirse, görüşünü ve yorumunu tashih edebilir. Pekiyi, sol-sosyalist, liberal, muhafazakâr veya milliyetçiler neye dönüp de kendilerini tashih edeceklerdir? Onlar için bir şifa kapısı kalmış mı?

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1331681&keyfield=



İslamcıların söylemleri

Buradaki "söylem" kelimesini "görüş, tez" manasında kullanıyorum. Tarihte bu kullanımın somut örneğine Sünni kelam ekolünün büyük kurucularından Hasan el Eş'ari'de rastlamaktayız ki, bir eserine "Makalatu'l-İslamiyyin ve İhtilafu'l-Musallin" adını vermiştir. "Makalat" kelimesini kullanan başkaları da var elbette.

Söz gelimi istinsahını 996/1588'de tamamlayan Yunus bin Veli'nin esere verdiği isim de "Adab-ı Makalat"tır. (Bkz. Dr. Ahmet Kayasandık, Adab-ı Makalat (Konuşma Adabı), İstanbul-2012.) Kummi'nin de "Kitabu'l-Makalat"ı vardır. Anlamı söz, söyleyiş, söyleme, laf, lakırdı, kelam demektir. Kavramsal olarak tez ve görüşü ifade eder.

Eş'ari'nin kullandığı ikinci terim olan "İslamiyyun"un bugünkü Arapçada tam karşılığı "İslamcılar"dır. Kitap "İlk Dönem İslam Mezhepleri" adı altında Türkçede yayımlandı (Çev. M. Dalkılıç-Ö. Aydın, Kabalcı, İstanbul-2005). Yakın tarihte kelime ağırlıklı olarak siyaset yoluyla İslam'ın temsili veya "resmi İslam"ı, yani Müslümanlığı politik toplumun/devletin kurum ve kuruluşları aracılığıyla yaşatma, toplumsal ve ekonomik bir düzen formuna sokma çabasını ifade ettiğinden Eş'ari'nin fikir ve kelam zemininde yapmak istediklerinden bir miktar farklılık göstermektedir. Bizim kavramsallaştırmamıza göre İslamcılığı salt "siyasi olan"a veya "resmi İslamcılık"a hasretmek yanlıştır; bir de "sivil İslam" versiyonu bulunmaktadır. (Bkz. A. Bulaç, Nuh'un Gemisine Binmek, İstanbul-2012.) Her iki İslamcı versiyonun da alt versiyonları, tezleri ve bu tezleri savunan çok sayıda İslamcı gruplar, akım ve hareketler söz konusudur.

Filhakika içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal durumun yeterince farkında olan Müslüman fikir ve ilim adamlarının yapmak istedikleri ile geçmişte büyük ekol kurucusu âlimlerin yaptıkları arasında mahiyetçe fark yoktur. Dün İmam Eş'ari, İmam Gazali, İbn Teymiye, İmam Rabbani vd. her ne yapmak istemişlerse, modern zamanların İslamcıları da aynı şeyi yapmaya çalışmaktadırlar.

Eş'ari'nin 40 yaşından sonra Mutezile'den ayrılması Ehl-i Sünnet kelamının bağımsız bir ekol şeklinde ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bugün fizik biliminde meydana gelen değişimlerin determinizmi yıktığı, pozitivizme son verdiği bir dünyada nedensellik (illiyet)le ilgili görüşleriyle öne çıkan Eş'ari, başta Mutezile olmak üzere, Yahudi, Hıristiyan, Mecusi, Gulat-ı Şia, Hariciler, Mürcie, felsefeci, Aristocu-Meşşai, Brahman, tabiatçı, mülhid, zındık, deist, agnostik, putperest, ateist, tehasuhçu, bid'atçı vb. fırka ve akımlara karşı İslam akidesini ve âlem tasavvurunu tam bir vukufiyetle savunmuştur. Eş'ari'nin "Makalat"ta kullandığı yöntem, onun izinden giden İmam Gazali tarafından "Makasidu'l-Felasife"de kullanılmıştır ki, yöntemin esası muarız ve muhalif doktrin ve görüşlerin mümkün mertebe değer hükmü belirtilmeden tasvir edilmesine dayanır. Gazali, bu yöntemi öylesine başarılı kullanmıştır ki, kitabı 17. yüzyıla kadar Batı üniversitelerinde Meşşai felsefenin ders kitabı olarak okutulmuştur. Oysa Gazali, "Tehafutu'l-Felasife" kitabıyla belki bir daha ayağa kalkmamak üzere Aristoculuğu yere sermiştir.

Eş'ari ve Gazali'nin usulüne göre, muarızları önce tanımak ve anlamak, sonra eleştirmek gerekir. Bunu yaparken de ehl-i kıble'yi tekfir etmemeli, kendi tezini ve görüşünü hakikatin merkezine koyup mutlaklaştırmamalı; farklı İslami yorum, tefsir ve okuma biçimlerini asla ve usule uygun oldukları sürece meşru görmeli; dinin hakikatlerini süfli siyaset ve dünyevi çıkarlar uğruna suiistimal ve istismar etmemelidir. İslamcı olmak demek "Müslüman" olduğunu iddia eden kimselerin başkalarından farklı görüşlere, tez ve söylemlere sahip oldukları anlamına gelir; yoksa dini marjinalleştirmek, hakikati temellük etmek veya farklı düşünen insanları din dairesinin dışına atıp tekfir etmek değildir. Mesela Gazali, Meşşaileri 20 meselede eleştirirken 17'sinde hatalı düşündüklerini, 3'ünde ise savundukları görüşün onları İslam'ın dışına çıkarma özelliğine sahip olduğunu belirtir. Onun eleştirdiği "felsefe" değil "filozoflar/felasife"dir.

İslamcılar kendilerini "Batı karşıtlığı" üzerinden tanımlamıyorlar, askerî saldırılara karşı nefsi müdafaada bulunurlarken kendi sahih geleneklerine yaslanarak fikrî, sosyal ve ahlakî alanlarda da tezlerini savunup meydan okuyorlar. Eş'ari ve Gazali bugün yaşasaydı, aydınlanma felsefesi ve ondan neş'et eden akımlar, sekülarizm, pozitivizm, materyalizm, feminizm, milliyetçilik, sosyalizm-Marxizm, kapitalizm, liberalizm vb.leriyle uğraşacaklardı.

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1332316



Karşıtlık

Eş'ari'nin "Makalat"ta, Gazali'nin "Makasıd"da yapmaya çalıştığı şey, İslam inancına yönelen saldırılara karşı akideyi savunmaktır. Her ikisi ve onları takip edenler bir yandan dış dünyadan -Hind, İran, Babil, Mısır, Yunan- gelen felsefi ve teolojik etkilere karşı koyarlarken, diğer yandan ya bu İslam dışı inanç ve fikirleri İslami form altında savunanlara karşı Kur'an ve Sünnet'in çizdiği genel dairenin içine sokmaya veya din ve mezhep kisvesine bürünüp İslam şeriatını ve Müslümanların birliğini bozmaya kalkışanlara karşı koymaya çalışıyorlardı.

İmam Eş'ari'nin, eleştirdiği fırka ve gruplara "İslamiyyun (İslamcılar)" demesi manidardır. İslamcıların görüşlerine, savundukları tezlere-söylemlere -her birini kendi içinde tasvire, objektif anlatıma ve tanıtıma tabi tutarak- "makalat" adını vermiştir. Onu takip eden Gazali de, aynı usulü kullanıp eleştirdiği Yunan metafiziği etkisindeki zatları "felasife (filozoflar)" isimlendirip gayesinin "felsefe"nin kendisi olmadığını ihsas etmiştir ki, onun da kitabına seçtiği isim "Makasidu' felasife"dir. Kısaca Eş'ari'nin "makalat"ı ile Gazali'nin "makasıd"ı aynı muhteva ve kavramsal çerçeveye sahiptirler.

Eş'ari ve Gazali, Müslümanların askeri, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak hakim oldukları bir dönemde bu önemli gayreti gösteriyorlardı. Biz ise son 300 yıldır sürekli yeniliyoruz. Şu var ki, bizim yenilgimiz askeridir; fikri-entelektüel veya kelami-felsefi değildir. Eğer bazı İslamcılar da Batıcılar -liberaller, solcular ve milliyetçiler gibi- fikri olarak yenilgi psikolojisi içine girmişlerse, bu onların diğerleri gibi İbn Haldun'un dediği "mağluplar galibi taklid eder" hastalığına yakalanmışlar demektir. Bu baptaki Müslüman fikir adamları, bilginler ve kanaat önderleri kendi dinlerinin özüne, köklerine ve zengin tarihi miraslarına dönebilirlerse, kısa zamanda şifa bulabilirler, ama eğer İslamiyet'i -kendi zihin dünyalarında-, liberalizme, sosyalizme, milliyetçiliğe, feminizme açık hale getirirlerse bunun çaresi yoktur.

Bu da bize, İslamcılara haksızca yöneltilen "tepkisellik" eleştirisinin tashihe muhtaç olduğunu göstermektedir. Müslümanlar tabii ki askeri, politik ve ekonomik sömürgeciliğe, işgallere karşı tepki gösterecekler, cihad edip daru'l-İslam'ı müdafaa edeceklerdir; ama bu onların fikren yenildikleri, meydan okumalarını "Batı'ya tepkisellik" üzerinden kurguladıkları anlamına gelmez. Batı, nasıl kendini oryantalizm yaparak "Doğu karşıtlığı" üzerinden tanımladığından kendine zarar veriyorsa, Müslümanlar da oksidentalizm yapmak suretiyle kendilerini "Batı karşıtlığı" üzerinden tanımladıklarında kendilerine zarar vereceklerdir.

Mümtaz'er Türköne, bize "kendinizi karşıtında tanımladığınız Batı değişti", derken iki hata yapıyor:

1) "Batı Batı'dır", değişmedi. Batı ya "Aydınlanma'nın karanlığı"ndan çıkıp sahih vahyin nuru içine girer ve tarihsel-felsefi mirasını yeni bir kritiğe tabi tutar ya da yıkıcı, nihilist, sömürgeci ve çatışmacı tutumunda devam eder. Batı değişseydi, en hafifinden İslam topraklarını işgal edip Müslümanlara bunca acıyı yaşatmazdı. Batı, sadece askeri olarak saldırıp kaynakları yağmalamakla yetinmiyor; bizden dinimizi "özel alana hapsetmemizi, marjinalleştirmemizi ve izafileştirmemizi" istiyor. Böyle bir dinden geriye zulme, haksızlıklara, sömürüye itiraz etmeyen, küresel hegemonyaya uyum gösteren şeriatsız -cihadsız soyut bir inanç kalır ancak.

2) İslamcıları soyut "Batı-karşıtlığı"yla suçlamanın arka plandaki psikolojik zemini milliyetçiliği, liberalizmi ve solu-sosyalizmi evrensel doğrular, tezler katına çıkarma ihtiyacından neş'et eder. Tabii ki bilgi, bilimsel çalışmalar, beşeri tecrübe ve bunlar arasındaki interaktif ilişkilerde, her şey mutlak ak ve kara değildir, arada gri alanlar söz konusudur. Ama temelde belirleyen konumundaki akideler arasında gri alanlara karşı çok dikkatli olmak gerekir: İlk insandan son insana kadar tevhid-şirk, iman-küfür, hak-batıl, adalet-zulüm, güzellik-çirkinlik, ahlak-tereddi arasında karşıtlık ve çatışma ortadan kalkmayacaktır.

Haramların kanıksandığı, günahın estetize edildiği, münkerlerin özgürlükler adı altında yüceltildiği bir dünyaya itiraz etmiyorsanız, akideniz buharlaşır. Böyle zamanlarda harama karşı helali, münkere karşı ma'rufu, günaha karşı ahlakı yüksek sesle, dışlayarak, teberri ederek narkoz yemiş zihinlere hatırlatmak (zikr) gerekir.

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1333913



İsimlendirme

Kendini "Müslüman" sayan herkes Müslüman'dır. Esas olan beyandır. Efendimiz (sas), Medine'de bildiği halde münafıkları deşifre edip İslam dairesinin dışına çıkarmadı, çünkü "Müslüman" olduklarını söylüyorlardı. Ama Kur'an "İlahi hükümlere tam teslimiyet" içinde olmayanlara "İslam olduk deyin, iman ettik demeyin, çünkü iman henüz kalbinize girmedi." (49/Hucurat, 14) buyurur ki, bizce İslamcılık "hükümlere tam teslimiyet ve İslam'la beraber iman ve ihsan"ın bir arada bulunmadıkça mümkün olmaz.

"Ben İslamcı değilim" diyene yakından bakmalı, hangi saiklerle kendini bu isimlendirmeden uzak tutuyor. Eş'ari, bugün neredeyse küfür ve sapkın (heretik) kabul edilen nice fırka, mezhep ve inanç grubunu, "Müslüman olduklarını iddia etmeleri" hasebiyle "İslamiyyun (İslamcı)" kabul etmiştir, Gazali de öyle.

19. ve 20. yüzyıl boyunca uğradıkları ağır yenilgiler, süren işgaller, sömürü, ötekileştirilip küresel olarak şeytanlaştırılmaları vb. sebeplerle Müslümanların Batı'ya kızgın oldukları doğrudur; Batı'nın fikir ve kültür kaynaklarından beslendikleri oranda ikinci nesil İslamcılarda da bir ölçüde hoşgörüsüzlüğe, tekfircilik ve dışlama rastlanması da doğrudur. Ama bu şifa bulması kolay bir hastalıktır. Tedavisi Kur'an'a ve Sünnet'e dönüş ile Eş'ari ve Gazali gibi tarihsel büyük şahsiyetlerin usulünü takip etmekten geçer. Kur'an bize iki ana parametre verir:

1) "Hidayet Allah'tandır; insanların çoğu iman etmeyecek, akletmeyecek ve şükretmeyecek; şu halde siz sadece hatırlatın, tebliğinizi yapın; insanların çoğu hidayette değildir diye kendinizi hırpalamayın."

2) "Fikri, itikadi, politik ve sosyal alanlarda her ne konuda ihtilafa düşmüş de anlaşamıyorsanız, bunun hükmünü (en doğru ve nihai kararı) Allah ahirette verecektir. Siz güzel sözle, öğütle ve hikmetle tebliğe, güzellikte yarışa devam edin." Bu uyarılar, İslamcıları totalitarizmden ve "baskıyla hidayet"ten uzak tutar.

Bu açıdan, birilerinin kendini "İslamcı" isimlendirmesi diğerlerini rahatsız etmemeli; eline siyah fırça alıp İslamcıların yüzüne sürmemeli (Bkz. Uğur Kömeçoğlu'nun asabi yazısı, 17 Ağustos, Zaman); çifte standarda da sevk etmemeli. Mesela "cı-cu" türü ekler dolayısıyla "İslam/cı" isimlendirmesine karşı çıkan biri kendine "Nurcu, milliyetçi, sağcı" denildiğinde aynı tepkiyi göstermiyorsa bu zatın kendini iç tutarlılık açısından gözden geçirmesi gerekir.

Ben tanımımı 21 Temmuz tarihli yazımda yapmıştım. Hayrettin Karaman Hoca da şöyle der: "Her Müslüman aynı zamanda 'İslam davasının da mensubu olarak' İslamcıdır. 'İslamcı plan, program, yöntem ve davranış', amaçtan sapmaksızın içinde bulunulan şartlara göre farklılık gösterebilir, ama farklı İslamcı gruplar kardeştirler, ictihad farkları kardeşliğe zarar vermez, vermemelidir." (Yeni Şafak, 12 Haziran 2012). "Kendi halinde 'Müslümanca' yaşamaya çalışan, İslam'ı kendi aile hayatında bile yaşatmayı dert edinmeyen Müslümanlara 'İslamcı' demiyorum. İslam'ı en yakınından başlayarak en uzaklara kadar yaymayı, sahih İslam'ı bozulmaktan ve hayatta eksilmekten korumayı dert ve dâva edinen, bu dert ve dâva uğrunda maddî ve manevî fedâkârlıklarda bulunan kimselere İslamcı diyorum." (Yeni Şafak, 16 Temmuz 2012.)

Kendi tanımımdan üç gaye çıkarıyorum:

a) Dünyanın Kur'an ve Sünnet perspektifinden okunması;

b) Bireysel, ailevi, toplumsal, bölgesel ve küresel ölçeklerde Müslüman'ca bir hayatın mümkün hale getirilmesi. Siyaset bunun yegane değil, ama etkili enstrümanlarından biridir;

c) İslam Birliği'nin kurulması (İttihad-ı anasır-ı İslam).

Bu üçüne hangi inanmış Müslüman karşı çıkabilir ki? Yöntemini bir kenara bırakacak olursak Said Nursi hazretleri "İslam âleminin üç hastalığı var: Cehalet, yoksulluk ve tefrika" derken bu ideallerden bağımsız mıydı? Ya da "Şeriat'in bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira Şeriat sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir." (Tarihçe-i Hayat, İstanbul-1998, s. 53) derken İslamcılardan farklı bir şey mi söylüyordu?

Türköne'nin diğer dinler için "Hıristiyancılık, Yahudicilik nerede?" sorusuna gelince. Yahudi partilerin ezici çoğunluğu Tevrat ve Talmud'u esas alır. Hıristiyan Demokrat ve Hıristiyan Sosyal Demokrat partiler de programlarının girişinde şu ibareyi yazarlar: "Hıristiyan değerlerine göre siyaset yapmak ve ülkeyi yönetmek üzere..."

NOT: Okurlarımızın Ramazan Bayramı'nı kutlar, hayırlara vesile olmasını dilerim.

http://zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1334971



Tartışma bitti, defter yeniden açılıyor

Denir ki "medya çağı"nda önemi ne olursa olsun, bir konu 23 günden fazla gündemde kalmaz, yaklaşık üç haftadan sonra ilgi azalır.

İslamcılık Ramazan boyunca (dört hafta) gündemde kaldı. Tartışmaya değerli entelektüeller, köşe yazarları, akademisyenler katıldı, her geçen gün biraz daha tartışma genişledi. Hamdolsun, her Ramazan'da yapılmak istendiği gibi "Nasıl oruç tutulmaz?" diyebileceğimiz şeytani tuzaklara, insanların içine kuşku, vesvese, şüphe düşürmek isteyen hannaslara kimse iltifat etmedi, faydalı bir konuyu konuştuk. Ufuk Yayınları bu tartışmayı kitaplaştırıyor, inşallah ben de gelen eleştirilere yeri geldikçe cevap vermeye çalışacağım. "Müslüman veya İslamcı" olup da belden aşağı vuranları, edebe riayet etmeyenleri, entelektüel meczupları, asabi mütecavizleri ve laik olup kibar üslup kullanmayanları muhatap almayacağım. Kadın olsun erkek olsun, böyleleri allame-i cihan olsa muhatap alınmayı hak etmiyor.

Bu konu kesinlikle entelektüel bir merak saikiyle değil, bizzarure gündeme gelmiş bulunmaktadır. Sebebi şu:

1) Birinci ve ikinci İslamcı nesillerin yaşadığı tecrübenin ciddi bir muhasebeden geçirilmesi gerekir. Bundan sonra ne "olması gerekir" sorusunun cevabı "bugüne kadar ne oldu"da saklıdır. Üçüncü nesil İslamcılar, seleflerinin hatasını tekrar etmemeli.

2) Türkiye ve Ortadoğu yeni bir döneme adım atmaktadır. Milliyetçi, sol-sosyalist ve liberal reçetelerde ısrar edilmesi durumunda dini, etnik, mezhebi ve sosyal-sınıfsal çatışmalar daha da derinleşip artacaktır. Bu kavşak noktasında Yusuf Akçura'nın sözünü ettiği "üç tarz-ı siyaset" değil, iki tarz-ı siyaset söz konusudur. Ya İslam'ın kaynaklarına dönerek sorunlarımızı anlamaya, tanımlamaya ve çözmeye çalışacağız ya da birbirimizi ifna edeceğiz.

3) Modern dünya derin bir krizden geçerken, Aydınlanma'nın fikri/felsefi kaynakları bize bir çıkış vaat etmiyor. Özgürlük, refah ve güvenlik azınlık bir nüfusun imtiyazı haline geldi; çatışma insanın içinde, tabiatla ve diğer insanlarla sürüyor. Vahyin sahih zabıtlarına dönüp varlık âlemi, dünya ve hayatın anlamı üzerinde düşünmek lazım. Bu uygarlık ömrünün sonuna gelmiş bulunuyor. Bölge ve dünya daha derin krizlere doğru gidiyor. Ahlaklı ve adaletli yaşama sanatı ve yolunun bulunmaması durumunda insanın ve canlı hayatın ölümü gerçekleşecektir. Kalbi ölenin zekâ ile donatılmış beynini nefsinin sufli arzularının emrine vermiş olması, onun "hayat" sahibi olduğunu göstermez.

Süren tartışmada kendimizi eleştirdik. Şöyle bir tablo çıktı:

İslam dünyasının Batı karşısında aldığı yenilgiler birinci nesil İslamcıları modern dünyaya cevap bulmaya yöneltti. Bu anlaşılabilir bir hamleydi. Ancak onlar, yenilgiden İslam'ı sorumlu tutmuyorlardı, "Kur'an ve Sünnet'e dönüş, içtihat kapısının açılması ve cihad ruhunun uyandırılması"yla tekrar üstün gelebileceğimizi savunuyorlardı. Batıcılar ise İslam'ı sorumlu tuttular.

İkinci nesil İslamcılar, Batı'nın İslam içinde üretilebileceğini; bilimin, teknolojinin, modern iktidar ve ulus devletin, eğitimin, ekonomik modellerin İslamileştirilebileceğini, söz konusu yapı ve modellerin İslami versiyonlarının olabileceğini düşündüler. Tabir caizse yenilgiyi onlar da bir ölçüde kabul ettiler ve fakat mağlupların 'Müslüman' kalarak galipleri taklit edebileceklerini düşündüler. Bunun da ciddi bir muhasebeye tabi tutulması gerektiğini anlıyoruz.

Üçüncü nesil Müslümanlar kritik bir kavşak noktasında bulunuyor. Ya İslam'ın özüne, kendi sahih köklerine dönüp bir yandan gelenekleriyle barışacak, diğer yandan modern dünya ile de -şairane, sanatçı duyarlılığı veya retoriklerle değil- tefekkür ve bilgi seviyesinde temas kurup yeni bir dünyanın kapısını aralayacaklar veya dinlerini Katolikler, Ortodokslar, Museviler, Budistler, Taoistler, Shintoistler gibi reforma uğratıp Protestanlaştıracaklardır. Bundan liberal hegemonya altında hakikatin parçalandığı postmodern bir dünyada izafileşmiş, marjinalleşmiş, özel alana çekilmiş bir nominal Müslümanlık kalacaktır. Bir bakmışsınız karşınıza diyanetinden kuşku duyulmayan yazar ve kanaat önderleri çıkmış şöyle bağırmaktadırlar: "Bayım devir değişti, o hükümlerin bugün tatbik ve yaşama şansı kalmamıştır; senin dediğin İslamcılık siyaset yapmaktır, sen dini ideolojileştiriyorsun, dini bu işlere karıştırma."

Ramazan'ın bereketiyle güzel bir tartışma oldu. Defter yeniden açılıyor.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1335460



Bize Said Halim Paşa lazım!

Türkiye ve İslam dünyası yeni bir döneme adım atıyor. 18 ve 19. yüzyıllarda üretilip 20. yüzyılda tüketilen felsefe ve sistemler bizi derin bir krizin içine itmiş bulunuyor.

Adına "Arap baharı" denen büyük sosyal patlamalar ve arkasından gün yüzüne çıkan değişim ihtiyacı yeni kavram ve modellerle sorunlarımızı anlayıp çözüm arama ihtiyacını gündeme getiriyor. Din, mezhep, etnik ve sosyal-sınıf çatışmalarını tarafları tatmin edecek biçimde sona erdirmenin yolu liberalizmden veya sosyalizmden geçmiyor. Hangi kavmi veya etnik grubu esas alırsa alsın, milliyetçilikten hiç değil.

İran'ın kendini gözden geçirmesi gerekir, devrimin ilk yıllardaki ideallerine dönüp Türkiye ve Suudi Arabistan'ın hatasına düşmemeli. Mezhep merkezli bölge siyasetinin İran'a da faydası yok. Suudi Arabistan, Amerika'yı arkasına alıp Vehhabi-selefi bir din yorumuyla bölgeyi doğru algılayamaz. İran ve Şii husumeti, onu İsrail ve Batı dünyası ile derin sorunlar yaşayan dünya Müslüman kamuoyunun, ümmetin ma'şeri vicdanının dışına iter. İlahi yasa herkes için işler: "Kim bir zalime yardım ederse, Müslümanları bırakıp haksızın, mütecavizin yanında yer alırsa, Allah onu kendisine musallat eder." Bunun yakın tarihteki en dramatik örneğini Irak'ta ve Saddam Hüseyin'in başına gelenlerde müşahede ettik.

Sahneye yeni giriş yapmakta olan Mısır büyük bir şans. Eğer orada İhvan, herkesi kendi mezhebinde ve dininde özgür bırakıp -Ömer bin Abdulaziz, Alparslan, Selahaddin Eyyubi gibi- İslam'ın büyük şemsiyesini açabilirse -ki bu Sünniliği ideolojileştirmeden ve jeo stratejik bir malzeme kullanmaktan uzakta durmayı gerektirir- bir anda bölge ülkelerini peşine takacaktır.

Türkiye dramatik bir konumda bulunuyor. Bir parçası olduğu ve kendisinin sebebiyet verdiği bölge sorunlarını çözemediği için NATO'yu, BM'yi müdahaleye çağıran, bir anda İran, Irak ve Suriye ile savaş eşiğine gelen bir konuma düştü. 20. yüzyıla geri dönmüş olduk. "Arap baharı" yükselen yıldız olan Türkiye'yi bölgenin dışına çıkarıyor. Arap baharını doğru okuyamadığı, yanlış partnerlerle iş tuttuğu ve dünyaya bir Müslüman gibi bakamadığı için bölgeyi kasıp kavuran etnik ve mezhep çatışmasının tuzağına düştü.

Kendi Kürt sorununu çözemiyor, her geçen gün soruna yeni boyutlar ilave ediyor; dün Kuzey Irak'ı nereye koyacağını bilemiyordu, bugün buna Kuzey Suriye eklendi. İçeride PKK ile boğuşurken paradoksal biçimde Batı'yla olan angajmanları icabı Irak ve Suriye'de otonom-özerk bölgeler, sonra federasyonlara varacak sürece katkı sağlıyor. Bölgedeki etnik ve mezhep çatışmalarında siviller hayatını kaybediyor; benzer şekilde Suriye ve Irak'taki gibi Türkiye'de de bombalar patlıyor, masum insanlar hayatını kaybediyor. Terör, şiddet, kin ve nefret hepimizi kasıp kavuruyor.

2004'te başlayan reformlar durdu. 14 Temmuz 2011 Silvan olaylarından bu yana yanlış Suriye politikasının ceremesini ödüyoruz. G. Antep en dramatik son örnektir. Eğer Suriye ve Irak'ta doğru politikalar takip etseydik, Ergenekon davasını kesintiye uğratmayıp 'Kürt ayağı'nı da ortaya çıkarabilseydik bu derin kaos olmayabilirdi. Mezhep ve etnik çatışma tuzağına düştük.

Mezhepçilikten umut bekleyen herkes sukut-u hayale uğrayacaktır. Hepimiz geçen yüzyılın başlarında Derviş Vahdeti'nin dediğini tekrar etmeliyiz. O "Bugün ırkımızı unutmalıyız" diyordu, bizler de "Bugün ırkımızı ve mezhebimizi unutmamız gerekir" diyebilmeliyiz. Geçen yüzyılda Müslümanlar ırklarını unutmadılar, koca bir imparatorluk ve ümmet parçalanıp darmadağın oldu. Bugün aynı hatayı tekrar edecek olursak, bir kere daha darmadağın olacağız, birbirimizi yiyip bitireceğiz. Sünni ve Şii, Vehhabi ve Sufi; Türk ve Kürt, Arap ve Fars, Alevi ve Nusayri hepimiz Allah'ın birliği inancı tevhidde ve kainat kadar geniş İslam dairesi içinde bir arada ve barış içinde yaşayabilmeliyiz. Bizim dünyamızda Yahudi'ye, Ermeni'ye, Hıristiyan'a ve başka inançtan insanlara da onları üzmeyecek, haklarını ihlal etmeyecek, ikinci sınıf insan ve grup konumuna düşürmeyecek onurlu yer olmalıdır ve vardır.

Derin bir krizden geçerken İslamcılık tartışması akla Said Halim Paşa'yı getiriyor. Bize "Buhranlarımız"ı isabetle ve dirayetle teşhis eden büyük devlet adamı bir Said Halim Paşa lazım. Türkiye içinden çıkarır, hatta AK Parti de!..

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1336361



İttihad-ı İslam

Abdülhamit'in önde gelen muhaliflerinden biri olan Ali Suavi, Osmanlı Devleti'nin çöküşünü hakka'l yakin yaşamadı, ama siyasi ve toplumsal olayları doğru okuyup net öngörülerde bulunması dolayısıyla ayne'l yakin gördü. Vefatının (1878) üzerinden 30 yıl sonra Osmanlı Mondros mütarekesini imzaladı.

Balkanlar'dan sonra sıranın Ortadoğu'ya ve Afrika'ya geleceğini tahmin etmek zor değildi. Bunu Abdülhamit de görüyordu, hatta günün birinde Ermeni nüfusun yoğun olarak yaşadığı Vilayet-i Sitte'nin dahi elden çıkabileceğini hesap edip meseleyi İttihatçılar gibi 'katliam' yaparak değil, bölgeye imparatorluğun başka bölgelerinden -mesela Yemen, Libya vd.- Müslüman nüfus transferiyle çözebileceğini düşünüyordu. Ama padişah dahi yönetici kademesinde ne yapılması gerektiği konusunda berrak, gerçekçi, fizibilite değeri olan proje-program sahibi kimse yoktu. Padişahın projesi, çöküşü geciktirip bu arada idari ve sosyal kurumları modernleştirmekten ibaretti, yeni idari yapılanma arzularını kaale almak istemiyordu.

Ali Suavi'ye göre olayların nasıl bir seyir takip edeceğini zamanında kestirip ona göre tedbir almayanlar, sonbahar yaprağı gibi kuvvetle esen rüzgara kapılıp giderler. Osmanlı Devleti'nin ıslahı ve ülkenin bütünlüğü herkesin kaygısıdır, var olan idari sisteme parlamento getirmek önemli bir adım olacaktı, hatta bununla da yetinilebilirdi, çünkü "bir devletin, 30-40 milyon reayenin hayat ve mematı üç-dört kimsenin elinde olmaktansa, birkaç yüz kişiden müteşekkil bir heyetin (meclis) elinde olması akla daha uygundur."

Ama Osmanlı'nın sorunu bununla bitmeyecekti. Asıl merkezin dışında vuku bulmakta olan gelişmelere karşı önleyici tedbirler almak gerekirdi ki, bunlardan en önemli olanı, Afrika'daki Tunus, Trablus ve Mısır'ın günün birinde Cezayir gibi Osmanlı Devleti'nden kopma ya da koparılma noktasına gelmeden gerçekçi bir adım atmaktı. Mısır yöneticilerinden Riyaz Paşa'ya gönderdiği mektubunda bu görüşlerini dile getiren Suavi'ye göre Osmanlı'nın bu geniş sahayı elinde bulundurması açıkça anlaşılmıştır, sömürgeci Avrupalılardan önce davranıp bir "Afrika Devleti" adı altında Osmanlı'ya bağlı bir otonom yönetimin oluşturulması ve bunun bizzat Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirilmesiydi. Cemal Kutay, 1908'deki vahim hatayı Suavi'nin çok önceden gördüğünü belirttikten sonra bunun bir "basiret" olduğunu söylemektedir. İyi niyetine rağmen Abdülhamit, kendisini etten duvar gibi ören belli bir zümrenin dargörüşlülüğünün dışına çıkıp olup bitene eleştirel bakan İslamcılara kulak asmadı.

Bugün de yazık ki benzer bir süreçten geçiyoruz. Kürt, Alevi, gayrimüslimlerin durumu, bölge politikaları, Suriye'de takip ettiğimiz hatalı politikalar dolayısıyla komşularımızla içine düştüğümüz durum tarihin acı verici biçimde tekerrür etmekte olduğunu gösteriyor.

Yeni çıkan tabloya bakalım: Irak mezhep ve ırk temelinde üçe bölündü; Suriye benzer bölünme sürecini takip ediyor. Onlarca çeyrek ve yarım kubbeyi birleştirici tek bir kubbe bulunamazsa, Türkiye ve İran da aynı akıbete uğrayacak. Eğer İran Rusya'ya, Türkiye Batı'ya güvenip siyasi birlik ve toprak bütünlüğünü koruyabileceklerini düşünüyorlarsa, bizatihi parçalanmanın ve bölünmenin hakiki faktörlerinin bunlar olduğunu bilmek lazım. Daha geniş, daha kapsayıcı, daha birleştirici bir şemsiyeye, kucaklayıcı bir kubbeye ihtiyacımız var.

Kabul etmek ve görmek lazım ki, Ortadoğu denen büyük coğrafyanın tam kalbinde 25 milyon Kürt yaşıyor. Ve Kürtler dört parçaya bölünmüş eski statülerine artık rıza göstermiyorlar. Ama onlar da bilmeliler ki, Adem ve Havva'nın yüce Allah'ın uyarılarına rağmen acı meyveyi yiyip dünyaya indirilmeleri gibi, "Her ne olursa olsun, önce bizim de Araplar, Farslar ve Türkler gibi bir ulus devletimiz olsun, sonra oturup birliği düşünürüz" diyecek olurlarsa, büyük bir hatayı tekrar edecek, hem kendilerine hem başkalarına acı yaşatacaklardır. Tabii ki, Türkler, Araplar ve İranlılar da artık hiçbir sorun çözmediği ve eskisi gibi devam etmesi mümkün olmadığı anlaşılan ulus devlet, mezhepçilik ve milliyetçilik ısrarlarından vazgeçmelidirler. İslamcılar bütün kavimleri, dinleri ve mezhepleri içine alacak büyük bir bölgesel entegrasyon öneriyor; İttihad-ı İslam'ın bugünkü tercümesi budur.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1337213



Dünden bugüne İttihad

19. yüzyılın sonuna doğru Osmanlı yönetimi Hıristiyan tebaasının üzerinde yaşadığı toprakların çoğunu kaybedince geriye kalan Müslüman nüfusu bir arada tutacak çareler aramaya koyuldu.

O günkü uluslararası konjonktürün telkinleri ve yönlendirmeleri ne olursa olsun, II. Abdülhamid'i İttihad-ı İslam (Panislamist) politika izlemeye sevk eden asıl sebep içeride ve dışarıda devletin içine girdiği zaafı giderme çarelerini İslam dininin imkânlarında aramak olmuştur. Abdülhamid İslami/İslamcı politikalar takip ederken üç önemli gayeyi tahakkuk ettirmeyi umuyordu: (1) Farklı Müslüman kavimleri bir arada tutacak birleştirici unsur; (2) Bir din olarak İslamiyet'i 'kalkınma ve modernleşme'de motive edici güce dönüştürme; bu sivil İslamcıların üç ana hedeften biri olan "cihad ruhunun uyandırılması" ilkesinin iktisadi kalkınmaya bakan yüzüyle örtüşme halindeydi. (3) İmparatorluğun İngiliz, Fransız ve Rusya'ya karşı dünya üzerindeki varlığını koruma aracı.

Hareket noktası olarak Abdülhamid doğru yerdeydi; fakat padişahın İslamcılık veya İslam Birliği üzerinden varmak istediği hedefler tartışmalıydı, bu yüzden Abdülhamid'in projesi muvaffak olamadı. Sebebi şuydu: (a) Farklı Müslüman kavimleri bir arada tutmak istiyordu, ama yaptığı reformlar felsefi ve idari referanslarını Avrupa'da yükselip Osmanlı'ya ulaşan "ulus devlet" fikrine dayanıyordu. Başka bir deyişle "İslamcı" görünüyordu, ama sosyal, iktisadi, idari reformları modern Batı'dan alınma idi. Tıpkı bugünkü AK Parti iktidarının "dindar-muhafazakâr siyasi kimliği"ne rağmen AB reform paketi dışında bir reform ve değişme projesinin olmaması gibi. (b) Kalkınma ve modernleşmede İslamiyet'ten istifade etmek istiyor, bu arada kültürel formları ve geleneği koruyordu, ama attığı adımlar dinin meşrulaştırıcı gücünü kullanarak dini zaman içinde etkisizleştirecek süreçleri açıyordu; (c) İngiliz, Fransız ve Rusya'ya karşı "İttihad-ı İslam"la Osmanlı'yı korumaya çalışıyordu, ama İttihad projesi "farklı unsur"ların varlığına yeterince özerk alan, idari özgür imkânlar tanımıyordu. Oysa zamanın İslamcıları "İttihad-ı İslam"dan, "İttihad-ı anasır-ı İslam"ı anlıyorlardı ki, Ali Suavi ve başkalarında bu fikir, gevşek markaj politikalarla farklı devlet entitelerinin kurulmasına kadar uzanıyordu. (d) Abdülhamid "İttihad-ı İslam"ı, merkezi ve merkeziyetçi, bir tür homojen, sıkı markaj ulus devlete uyarlamayı hedefliyordu; "İttihad-ı anasır-ı İslam" ise, bizim tarihsel geleneğimize ve Osmanlı'nın siyaseten merkezi, sosyo-kültürel olarak adem-i merkeziyetçi gevşek markaj tarihsel İslam modeline dayanır.

Padişah, zamanının İslamcılarını yönetimden uzak tuttu, onlarla müşavere etmedi. Ancak zaman Abdülhamid'i değil, İslamcıları haklı çıkardı. Cumhuriyet döneminde süren sert mücadele ortamında rahmetli Necip Fazıl'ın Mustafa Kemal'e ve Ermeni-Yahudi propaganda makinesinin üretimi olan "Kızıl Sultan"a karşı icad ettiği "Cennetmekân Uluhakan Abdülhamit Han" profili bir yana, gerçek kişiliği ve hayatıyla Abdülhamid kamusal hayatında İslamcı ve doğuluydu, özel hayatında batılı zevklere sahipti. Tam aksine Mustafa Kemal ise kamusal hayatında batıcıydı, özel hayatında ise tipik bir doğulu gibi yaşıyordu. Bu da tarihimizin garip paradokslarındandır.

Her neyse olan oldu, bugüne geldik. Dün ile bugün arasında bir muhasebe yapmak icab ediyorsa, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşayan bizler, geçen yüzyılın başlarında yaşayan Müslümanlardan daha avantajlı sayılırız.

1) Geçen yüzyıl, tarihsel olarak diğer imparatorluklar gibi -Avusturya/Macaristan, Rusya'yla beraber- Osmanlı da çökme ve dağılma sürecine girmişti. Bugün dünya küreselleşmeyle beraber bölgesel entegrasyonlara doğru gidiyor.

2) Geçen yüzyılda ulus devlet akılları baştan çıkaracak bir cazibe konusu ve idealiydi; bugün miadı ve modası geçmiş bulunuyor; sorun çözmüyor, çatışmalara sebebiyet veriyor.

3) Geçen yüzyılda modernizasyon politikaları sorgulanamazdı, bugün modern durumda modernitenin yol açtığı krizlerin aşılması için türlü çareler aranıyor.

4) Dinin tarihten silineceği düşünülüyordu, bugün toplumsal ve kamusal hayatta çoğulculuğun ancak dinle mümkün olabileceği anlaşılmaya başlandı. Mevcut dinler içinde de en yüksek imkân ve potansiyel İslam'ın kaynaklarında bulunuyor.

5) İslam Dünyası milliyetçiliği, sosyalizmi ve liberalizmi tecrübe etti. Sonuç iflas. Bütün yollar İslam'a ve İslam Birliği'ne çıkıyor.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1337825



Bitirenler

Somut verilere dayanmayan değerlendirmelerde bulunanların önemli bir bölümü "İslamcılık bitti" derken, aslında "bitmeli" diyenlerdir. Buna olayların tahrifi yoluyla bilginin suistimali adını veriyorum.

Sosyal bilimciler bunu çokça yaparlar. Sözde nesnel olarak "olanı tasvir ediyoruz" derken, gerçekte "olması gereken"e atıfta bulunuyorlar, ama bunu yaptıklarını kabul etmezler, çünkü açığa çıkması durumunda söz konusu yöntem onların akademik ve bilimsel kariyerlerine halel getirir. Modern devlet ve bir şekilde iktidarla ilişkili olan bütün bilgi üretim süreçlerinde bu yöntemin tahrifatı ve suistimali söz konusudur, zira üniversiteler ve akademik çalışmalar olmasa modern iktidar mümkün olamaz.

Yakından bakalım: İslamcılığın bitmesini isteyenler, bugün meydanı liberal kapitalizme ve eğer dirilebilirse sosyalizme bırakmak istiyorlar. Ulus devlete ve kolektivizme meydan okuyan liberalizm ile vahşi piyasaya meydan okuyan sosyalizm, her ikisi de 'sistem-içi kavga'nın taraflarıdır. Sisteme kendi içinden tehdit gelmez. Tehdit bir başka paradigmadan eleştiri getiren muhaliflerden gelir.

İslamcılığı nefret diliyle eleştirenlerin bir bölümü tabii ki her türlü versiyonuyla milliyetçi ideologlar ve siyasetçilerdir. Milliyetçiler, hem koca imparatorluğun parçalanmasında öncü rol oynadılar hem bugün Müslümanların ümmet olarak birleşmesine engel olmaya çalışıyorlar. "Nice Müslüman ve dindar" var ki, açık reddine rağmen özünde milliyetçidir, en azından "Türkiye'nin liderliğinde İslam Birliği" fikrine sahiptir.

İslam âlemini sıkı markaj politikalarla kıskıvrak yakalamış bulunan küresel güçler (AB ve Avrupa), ehlileştiremedikleri takdirde İslamcı akımları ötekileştirirler, 'terörist' ilan ederler, bu doğaldır, zira ancak seçeneksiz kalması durumunda Müslüman toplumlara boyun eğdirilebilir. Bunun tercümesi İslam'ın Batı'yla uyumlu hükümetlere, küresel ekonomiye entegre olmuş ulusal pazara, ahlaki hayatı paramparça eden bireysel özgürlüklere, dinin kişisel tercihe indirgenip diyanetle sınırlandırılmasına, şirretliğin saldırı ideolojisi olan feminizme, İsrail'in zulümlerine meşruiyet ve hoşgörü sağlamasıdır. 2001 yılında Mustafa Karaalioğlu'nun teşvikiyle Yeni Şafak'ta başlattığımız ve yine bugünkü gibi dal budak salan İslamcılık tartışması sürerken, Cengiz Çandar, Amerika'nın başını çektiği yeni dünya düzenine uyum sağlamayacak olurlarsa, İslamcıların 21. yüzyılın 'Kızılderilileri' olmaları ve 'soyları'nın tükenme ihtimali olduğunu" yazıyordu (14 Ekim 2001, Y. Şafak). (NOT: Mustafa Karaalioğlu, unutmuş olabilir, benimle ve Yalçın Akdoğan'la tam sahife yaptığı "İslamcılık" röportajı ve arkasından kaleme aldığı "Üçüncü nesil İslamcılar" başlıklı yazısını (Y. Şafak, 6 Haziran 2001) bugün sipariş yazılar yazdırdığı Mehmet Ocaktan'a okutsun.)

"İslamcılık bitti" diyenlerin bir başka bölümü bundan bir süre önce iktidar umudunu gördüğünde İslamcılıktan çarçabuk istifa edenlerdir, bunlar zamanı kollayanlar olarak her dönemde kazanan ata oynarlar. Bu istifanın gerekçesi, reel politik veya toplumsal kapasiteyi zorlayan ideal politik İslamcılık değil, insanların servet ve statü (cah-u mal) ile sınanmalarıdır. (Bkz. 18/Kehf, 32-34; 41/Fussilet, 50; 37/Saffat, 51-61. ayetlerde anlatılan dramatik sahneler.) Zamanında dini ve İslamcılığı istismar etmiş olanlar, şimdi bu defterin bir daha açılmasından rahatsızlık duymaktadırlar. "Mesele kapanmıştı, bu konu nereden çıktı?" diye söyleniyorlar.

Batı'da, özellikle Amerika'da yaşayan Müslümanların başka ve anlaşılabilir endişeleri var: Bizim "İslamcılar" dediğimiz şey "İslamist"lerdir ki, Hegelyen imaj üretimi yapan Batı medyasının çizdiği resme göre İslamcılar terörist, fanatik, fundemantalist, Batı ve uygarlık düşmanı nefret objeleridir.

Cemaat, tarikat, grup, örgüt saikiyle başından beri kendilerini İslamcı çizgiden ayırmış kimseler vardır, onlar temel tez olarak zaten İslamcılığın iyi bir şey olmadığını savunmaktadırlar. İslamcılıktan hiç hazzetmeyen ulusal ve uluslararası birtakım güç odakları var ki, bunlar sahte din ve suya sabuna karışmayan diyanet ve dindarlığı bir lütuf olarak kabul etmemizi istemektedirler.

Mümtaz'er Türköne İslamcılığı "Büyük Doğu" mecmuasına benzetir. Tashihe muhtaç bir teşbihtir bu: Büyük Doğu kendi döneminde elbette değerliydi; ama İslamcılığın fikri ve bilgi birikimi değildi; İslamcılığın polemiği ve şiiriydi.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1338944
#582
Zaman Gazetesi yazarı kıymetli mütefekkir Ali Bulaç'ın 2012 yılında konuyla ilgili Zaman Gazetesi'nde yayınladığı köşe yazıları aşağıda toplanmıştır:

'Türkiye İslamı'nın üç versiyonu

Birbirinden farklı karakteristik özelliklere sahip oldukları yolunda yaygın bir kanaat varsa da, gerçekte Türkiye, İslam dünyasının bir parçasıdır.

Mısır, İran ve Türkiye'nin yakın tarihini dikkatle inceleyenler, her üç önemli beşeri havzanın ortak bir tarihi yaşadıklarını, aralarında sadece ihmal edilebilir kısa zaman (birkaç yıl) farkı olduğunu tespit edebilirler. Bu açıdan bugün İslam dünyasının içine girdiği yeni durumu anlamak, aslında Türkiye'nin de bundan sonra izleyebileceği seyri anlamak bakımından önemlidir.

Birbirine benzer beşeri havzaların değişme dinamiklerinde din, modernite, sosyo-kültürel değişim, ekonomi politikaları, bölgesel ve küresel faktörler rol oynamaktadır. Ortadoğu'da patlamalar yaşandıysa söz konusu dinamiklerin ürünü olarak vuku buldular. Ve bu süreçte İslamî/İslamcı akım ve hareketler önemli paya sahip bulunmaktadırlar. Yaşanan olaylar eşliğinde bizim de nerelere doğru gittiğimizi anlayabilmek için, yakın tarihin değişme seyrini izlemek lazım. Bu da son 20. yüzyıldan devraldığımız İslamî akım ve hareketlerini doğru biçimde takip etmekten geçer.

Türkiye'deki İslamî hareketleri tasnif etmek icab ederse, üç ana grupta toplamamız mümkün. Bunlardan biri "Politik Müslümanlık", ikincisi "Sosyal Müslümanlık", üçüncüsü de "Kültürel veya Entelektüel Müslümanlık".

İslam ve İslamî hareketler olgusunu Batılı kavramlarla izah ediyoruz, çünkü "modern durum"da modern toplum söz konusu. Modernizasyon yoluyla modernleştirilen toplumun kurgusunda modernliğin kendisi belirleyici faktör olarak rol oynamaktadır. Ancak Türkiye'de -ve aslında genel olarak diğer İslam ülkelerinde- yaşayan insanlar sonuç itibarıyla nominal de olsa ezici çoğunluğu Müslüman olduğu için Müslümanlıklarını modernlikle birleştirerek veyahut uzlaştırarak yaşamaya çalışıyorlar. Batılı kavramlarla İslam dünyasını anlamaya çalışmak, üstünkörü adres tarif etmeye benzer. Noktasal olarak adrese yaklaştıkça, kavramları değiştirmek gerekir, zira bize "ilme'l-yakin" olarak verilen fenomenin, "ayne'l ve hakka'l-yakin" gerçekliği bambaşkadır.

"Politik Müslümanlık" dediğimizde aklımıza ilk gelen 1969 yılında Milli Nizam Partisi (MNP)'nin kurulması ve bu hareketi rahmetli Necmettin Erbakan'ın başlatmış olmasıdır. Hareket siyasî bir dava ile ortaya çıktı. Yani o gün merkez sağda ve merkez solda kendini temsil etme imkânı bulamayan, dışlanan dindar grupların siyasette kendilerine bir mecra açma düşüncesi politik Müslümanlığın gerekçesi oldu. Erbakan ve arkadaşları, 1973 seçimlerinde Milli Selamet Partisi (MSP) olarak seçimlere katıldı. Ve Cumhuriyet tarihinde de ilk defa ilginç bir koalisyon ortağı olarak da, CHP'nin ortağı olarak iktidar oldu. 1977 seçimlerinde yine kısmi bir başarı kazandı. Fakat bu sefer Adalet Partisi (AP) ile koalisyon ortağı oldu.

Politik İslamî hareketin üçüncü önemli partisi Refah Partisi (RP)'ydi. Refah Partisi de 1995 seçimlerinde oyların yüzde 21'ini alarak büyük bir başarı kazandı. 1996'da da iktidar oldu. 6 milyon 100 bin civarında bir oy desteğine sahip RP, 28 Şubat darbesi ile ciddi bir kırılmaya uğradı. Arkasından Fazilet Partisi (FP) kuruldu. Daha sonra FP de kendi içinde "gelenekçiler" ve "yenilikçiler" olmak üzere ikiye ayrıldı. Bu çizgiden ayrılanlar Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) adı altında bir parti kurdular. Hem iç hem de dış faktörlerin de etkisi ile 2002 Kasım seçimlerinde yüzde 34 oy alarak iktidar oldular. Hâlâ iktidarda bulunuyorlar. Üç dönemdir hem yerel yönetimlerde hem merkezî yönetimde iktidarlığını sürdürüyorlar. "Gelenekçiler" bölümünde kalan Saadet Partisi (SP), AK Parti'nin iktidar dönemi boyunca büyük bir varlık gösteremedi. O da kendi içinde SP ve Has Parti olmak üzere ikiye bölündü.

Türkiye'nin siyasî hayatında hayli etkili rol oynayan politik Müslümanlığın şu özelliklere sahip olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi; İslamiyet'e hizmeti birinci derecede siyaset seviyesinde görmektedir. İkincisi dindar mazbut hayat yaşayan kitleleri siyasete katmak istemektedir. Üçüncüsü de Türkiye'nin hem siyasî hayatını etkilemekte hem de siyasî hayatından etkilenmektedir.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1290040&keyfield=


Sosyal İslam

"Sosyal İslam" adı altında topladığımız gruplar iki önemli mecrada akıyor: Biri tarikatlar, diğeri ise cemaatler. Bazı sosyal bilimciler bu iki versiyona "örgütlü din" adını veriyorlarsa da, tanımlama yanlıştır, zira tarih boyunca din daima örgütlü olmuştur. Dinî hayat cemaatten ayrı düşünülemez.

Gerek toplumsal gerekse tarihsel kimlikleri ve özellikleri dolayısıyla "tarikatlar"la "cemaatler"i birbirinden ayırt etmek icap eder. Her ikisi de belli bir gruplaşma ve ortak mahiyet iradesine dayanıyor olsa bile tarikatlar tarihsel bir temele dayanıp tasavvufla ilintilidirler, cemaatler ise modern kentin ürünüdürler.

Tasavvufun tarih içinde geçirdiğiüç aşamanın dikkatlice takip edilmesi bugünkü yapısına nasıl kavuştuğu hakkında bize bir fikir verebilir. İlk aşaması Efendimiz (sas) zamanında 'fiilî sünnet' halinde yaşanıp ismi konulmamış "zühd ve takva" hayatı. Bu özelliğiyle sünnetin bir parçası olarak Efendimiz'in ve sahabelerin hayatında devam ediyordu. Ancak Emevi iktidarlarının baskısı sonucunda bazı Müslümanlar gündelik hayattan elini eteğini çekme yolunu seçince, hem siyasî hayattan hem ekonomik faaliyetlerden, kısaca dünya meşgalesinden çekilip daha sistematik bir zühd ve takva hayatı yaşamaya başladılar. Bunu zaman içinde yabancı mistik ve gnostik disiplinlerle temasın da sonucunda "tasavvufun felsefileşmesi" aşaması takip etti. Bu süreçte diğer irfan ve hikmet ehli sufilerin yanında Muhyiddin İbn Arabi'nin önemli payı söz konusudur. Üçüncü önemli aşaması ise Selçuklu ve Osmanlılar döneminde tasavvufun "tarikatlar" şeklinde kurumsallaşmasıdır. Nitekim sosyal Müslümanlığın tarikat versiyonuna en önemli etkiyi yapan da muhakkak ki Osmanlı dönemindeki pratik uygulama, yani tarikatlardır.

1950'lerden sonra ortaya çıkan "cemaatler"in sözünü ettiğimiz tasavvuf tarikatları ile ilgisi ya yoktur veya zayıf karakterdedir. Bunlar büyük ölçüde göç sonucunda ortaya teşekkül etmişler, kente ait ve kent ürünü "yeni dinî cemaatler"dir. Cemaatler içinde Nur cemaatlerinin beslenme kaynağı Bediüzzaman Said Nursi olduğunu göz önüne alacak olursak, Said Nursi paradigmatik olarak tasavvufa veya tarikatlara karşı değildi, ancak "zamanımızın tarikat zamanı olmadığı" kanaatindeydi. Bu yönüyle bir parça Ahmet İbn Hanbel ve takipçisi İbnü'l-Kayyım el-Cevziyye'nin yaklaşımını benimsiyordu: Ruhi/enfüsi hayata ve derinliğe evet, "takva ve deruni zevkin felsefileşmesine" ve buna bağlı kurumsallaşmaya ve tarikata hayır!

Nur cemaatleri bu özellikleri dolayısıyla eşzamanlı olarak Mısır'da ortaya çıkıp (1928) zaman içinde bütün İslam dünyasına yayılan Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketiyle benzerlik göstermektedirler. Her ikisinde de, ister sömürgeci politikalar ister kendi kendini sömürgeleştirme olan modernizasyonla ağır baskılar altına alınan Müslüman toplumu fikrî, ahlakî ve sosyal bakımdan güçlendirmeyi amaçlamışlardır. Her ikisinde de "iman" dönüştürücü bir güç olarak tanımlanmıştır. Her ikisi de tarikatlardan farklı olarak göçün ve modern kentin ürünüdürler.

Türkiye özelinde Anadolu'nun her tarafından sanayi, ticaret, üniversiteler ve bürokrasinin toplandığı merkezlere doğru göç eden insanlar burada bir toplumsallaşma modeli olarak cemaatlerin ve tarikatların etrafında toplanmışlardır. Bu iki sosyal fenomen, gelen göçmenleri devletin emredici ve taşıyıcı modern araçları dışında yol ve yöntemlerle toplumsallaştırmışlardır. Bunların faaliyet alanları daha çok manevî ve ahlakî hizmetler olup kimisi Kur'an kurslarını eksen alıp (Süleyman Tunahan hazretlerinin hareketi gibi) faaliyetlerine devam etmiş, kimisi "de-modernist" bir yaklaşımla modern kentin kalbinde "geleneksel hayat biçimi"ni devam ettirmiş (Mahmut Ustaoğlu Hocaefendi), kimisi Bediüzzaman'ın kaleme aldığı risaleleri temel alıp hizmet yolunu seçmiştir.

Artıları ve eksileriyle bugünkü modern toplumsallaşma biçimini büyük ölçüde tarikat ve cemaatlere borçluyuz; siyasî İslam gibi sosyal İslam da kentin azami ölçüde şiddetten arındırılmış olarak yeni bir toplumsallaşmaya sahne olmasını sağlamışlardır. Devlete veya laik sol, sağ ve milliyetçi ideolojilere kalsaydı, Türkiye'nin Suriye, Mısır, Cezayir veya başka yerlerde yaşanan şiddet ve teröre kitlelerin bulaşması işten değildi.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1290753&keyfield=


Bağımsız İslami gruplar

İslami hareketlerin üçüncü önemli mecrası "bağımsız kültürel-entelektüel mecralar"dır.

Söz konusu bağımsız birimler kendi aralarında organik olmadıkları gibi örgütlü de değildirler. Birden fazla, belki yüzlerce gruba ayrılabilmektedirler. İbrahim aleyhisselamın yıldızları gibi batar çıkarlar, ama tükenmezler. Daha çok vakıflar, dergiler, yayınevleri etrafında toplanırlar. Son zamanlarda bu mecralara internet siteleri eklenmiş bulunmaktadır.

Bağımsız ve bir ölçüde dağınık faaliyetlerde rol oynayan önemli faktör, İslami hareketleri fikri bakımdan beslemektir. Aktif, etkin ve üretkendirler. Ve geri planda da hem sosyal Müslümanlığı hem siyasi Müslümanlığı etkilemektedirler. "Siyasi Müslümanlık" aktif olarak siyasetle uğraştığından, "Sosyal Müslümanlık" da a) her biri "tek bir referans çerçevesi"ne dayandığından, b) "sosyal aktivite ve mobilizasyonu hedef seçtiği"nden c) modern dünyaya, bilime ve teknoloji uygarlığına eleştirel bakamadığından İslam'ın en geniş manada tefekkür ve entelektüel hayatında üretime katılmazlar, bu yüzden entelektüel yetiştirme potansiyelleri zayıf kalmaktadır. İslami entelektüel yetiştirme potansiyellerinden biri "ilahiyat fakülteleri"dir, ama ilahiyatçılar, "Batılı manada bilimsel yöntemi ve bilim adamlığı"nı önemsediklerinden yöntemin tuzağını fark edemiyor, akademizmin konformizmini aşıp bu misyonu yerine getiremiyorlar.

Bağımsız İslami grupların ortaya çıkışında rol oynayan önemli etkenlerden biri 1961 Anayasası'nın getirdiği kısmi özgürlüklerin belli bir program ve akıl çerçevesinde kullanılmasıdır. Tek parti döneminin yasağı ortadan kalkınca daha çok sol ve Kemalist aydınlara dönük düşünülen özgürlükler anayasada yer alınca, Müslüman gruplar da bundan bir şekilde istifade etmeye çalıştılar. Bu arada şehirlere gelen dindar ailelerin okullarda okuyan çocukları dünyayı az çok tanır hale gelmişlerdi. İşte bu ortamda geleneksel ailelerin Müslüman dindar çocukları gözlerini Ortadoğu'ya, İslam alemine çevirdiler. Bu süreçte ilk karşılaştıkları model Müslüman Kardeşler oldu.

İhvan'ın belli başlı fikir adamları Türkiye'deki İslami hareketleri bir şekilde etkilemeye başladı. Başka İslami gruplar da belli ölçüde etkili oldu. Ürdün merkezli Hizbu't-Tahrir, Pakistan Cemaat-i İslami, Vehhabi-Selefi çizgi, Hint yarım kıtasından Nedviler; sonradan ihtida bulmuş Batılı entelektüeller vs. Ancak Türkiye'deki İslami hareketlerin hem siyasi, hem sosyal ve kültürel versiyonlarını derinden etkileyen Müslüman Kardeşler'dir. Bu etkinin bazı anlaşılır sebepleri var:

1) Türkiye'nin Osmanlılar zamanında 400 sene İhvan'ın neşvünema bulduğu topraklarda Araplarla birlikte yaşamış, Mısır'ın ve diğer Arap ülkelerinin 4 asır Osmanlı idaresinde kalmış olması.

2) Arapçanın rolü. Türkiye'de medrese eğitimi almış, imam-hatipte, sonra ilahiyatlarda Arapça öğrenmiş insanlar İslami eserlere daha kolay ulaştılar. Batılı eğitimden geçip de İngilizce, Almanca, Fransızca bilenler ise Arapçaya ve Arapça yazılmış kitaplara iltifat etmediler.

3) Arap dünyasının geneli itibarı ile Sünni olması. Türkiye'deki Müslümanların da büyük bir bölümünün ana gövdesi Sünni'dir, bu en azından iletişimi ve erişimi kolaylaştırıcı bir rol oynadı. Bağımsız İslami grupların gözünün İran'a ve Şiiliğin tarihi-İslami mirasına çevrilmesi 1979 İslam Devrimi'nden sonraya rastlar.

4) Müslüman Kardeşler'in 19. yüzyıl İslamcı mirasına sahip olması. Merkezi Mısır olmak üzere Arap dünyasında, Türkiye'de ve daha öncesinde Osmanlılarda İslamcılık akımı ilk defa İstanbul'da başlamıştı, sonra Mısır'a ve Hint yarım kıtasına geçti. Yeni Osmanlılar, Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa... Arkasından Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal ve sonra Mehmed Akif. Dolayısıyla kolayca, 60'lardan sonraki Müslümanlar, İhvan'la aynı kökten beslendiklerinin farkına vardılar. Büyük bir arzu ve heyecanla, başta Seyyid Kutub olmak üzere, Muhammed Kutub'un, Hasan el-Benna'nın, Abdülkadir Udeh, Cezayir'den Malik Binnebi, Tunus'tan Gannuşi vd. önemli şahsiyetlerin kitapları Türkçeye tercüme edildi. Dikkat çekici nokta şu ki, İhvan'dan ilk ve seri tercümeleri yayınlayan Hilal Yayınları'nın sahipleri ve yayıncıları Risale-i Nur geleneğine bağlı zatlardı.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1292377&keyfield=


Seyyid Kutup ve Türkiye İslam'ı

Müslüman Kardeşler'in ortaya çıkışı ile Türkiye'deki Sosyal Müslümanlık arasında ilginç bağlar, yakın-uzak mesafeden benzerlikler söz konusudur.

1928'lerde Müslüman Kardeşler Hasan el-Benna'nın liderliğinde "politik bir hareket" olarak ortaya çıkmadı. Politikaya dolaylı yollardan atıflarda bulunuyordu. Sebebi Mısır'ın bir sömürge yönetimi altında olmasıydı. Sömürge yönetiminde yapılması gereken en önemli işlerden biri tabii ki sömürgeciliğe karşı savaşmak, bununla mücadele etmekti. Bu öncelikli bir hedeftir. Buna paralel ve belki de bundan önce yapılması gereken şey, sömürge yönetimin toplumun bünyesinde meydana getireceği tahribatları önlemektir. Bunun da büyük ölçüde ahlaki ve manevi takviye hareketi olması gerekirdi. Hasan el-Benna'nın başında olup formüle ettiği İhvan ve faaliyeti bu hedefi merkeze alıyordu. Toplumu fikri, ahlaki ve manevi bakımdan güçlü tutmak, direncini sürekli artırmak.

İhvan-ı Müslimin ancak Hür Subaylardan ve İhvan'ın belli başlı fikir adamlarının Pakistan'ın kuruluşu ve Ebu A'la Mevdudi'nin eserleriyle tanışmalarından sonra, yani 1950'lilerde politik bir hareket olarak kendini adeta yeniden tanımladı. Bu da Hasan el-Benna'ın şehadetinden sonrasına rastlar.

İhvan-ı Müslimin'in politik bir harekete dönüşmesi Seyyid Kutup gibi bir zatı ön plana çıkarmış oldu. Ve tabii bu Seyyid Kutup'un Türkiye'deki İslamcıları bu şekilde etkilemesinin önemli sebeplerinden biridir. Bu dönemde de Türkiye'de Müslümanlar siyasî faaliyetlere başlamışlardı. 1970'lerin başlarında MSP'nin gençlik teşkilatlarında İhvan'ın kitapları okunuyordu. Merkez sağ ve merkez solun dışında yani kapitalizmin, sosyalizmin, komünizmin ve milliyetçiliğin dışında kendine bir siyasî mecra arayan Müslümanlar için Seyyid Kutup'un formüle ettiği İslami hareket tam da uygun düşüyordu. Tefsirinin yayınlanmasıyla da Seyyid Kutup büyük bir kabul gördü. Seyyid Kutup'un kabul görmesinin diğer önemli bir sebebi, hem sosyolog olarak toplumu iyi tanıması, Batılı kavramları analiz edebilme formasyonuna sahip olması, hem de aynı zamanda İslami ilimlere vukufiyetidir. "Fi Zilal'il-Kur'an" adıyla tefsir yazabilecek kadar tefsir ilmine, geleneksel usule ve Kur'anî ilimlere vâkıf istisnai bir şahsiyettir.

Seyyid Kutup'un politik Müslümanlığı temsil etmesinin arkasında yatan başka bir sebep vardı. Hasaneyn Heykel'in iddiasına göre hapishanedeyken Mevdudi'nin kitapları ile tanışmış olması. İhvan, bir model arayışı içerisinde iken Hint yarım kıtasındaki Müslümanların Hindulardan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma fikrine sahip olması ve bunu büyük ölçüde Mevdudi'nin formüle etmesi Seyyid Kutup'a çok cazip geldi. Hilafetin ilgasından sonra ilk defa kuruluş ideolojisi "İslam" olan bir "ulus devlet" kuruluyordu. Kutup da Mevdudi ile tanıştıktan sonra daha aktif bir siyasi Müslümanlık noktasına gelmiş oldu. Bu da Türkiye'de Seyyid Kutup'un ve Mevdudi'nin daha çok rağbet görmelerine etki eden bir sebeptir.

Seyyid Kutup'un dili anlaşılabilir ve kesindir. Gücünü inancından alır. Tartışmasız bir kavramsal çerçeve çizerek İslamiyet'in siyasî bir hareket olduğunu söyler. Ona göre modern toplum bir "cahiliye toplumu"dur. Cahiliye'yi -İslam öncesi cahiliyeye atıfta bulunarak- İslami hükümlerin dışında bir dünyanın kurumsallaşması ve hükümran olması manasında kullanıyor. Fakat Batılı İslamologların ve Batı medyasının iddia ettiğinin aksine, her ne kadar dilinde keskin kavramlar varsa bile Seyyid Kutup hiçbir zaman şiddet ve terörü önermiş değildir. Yani Seyyid Kutup siyasî İslam'ı temsil etmiştir. Fakat bunun şiddet ve terör yönteminin kullanılarak ulaşılabilecek bir hedef olarak takdim ettiği söylenemez. Tam aksine ona göre İslami hareketler Peygamber Efendimiz (sas)'in siretini takip ederek başarıya ulaşacaktır. Bu manada Seyyid Kutup ile Hasan el-Benna arasında belki dil ve anlatım farkı vardır, fakat mahiyet farkından bahsetmek mümkün değildir. Yakından ve dikkatle bakıldığında Seyyid Kutup ve Mevdudi'nin Türkiye Müslümanları üzerinde bıraktığı bu etki aynı zamanda hem Politik Müslümanlığın hem de Sosyal Müslümanlığın şiddetten ve terörden uzak durmasını sağlamıştır.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1293413&keyfield=


Başka etkiler

Müslüman Kardeşler'in etkisi olmasaydı belki de Türkiye'de İslami hareketler şiddete ve teröre yönelebilirdi.

Kuşkusuz, bir dönem teşehhüd miktarı İhvan'a uğrayan veya teşkilatta yer alanlardan teröre yönelen oldu, ama birkaç örnekte gözlendiği üzere İhvan -özellikle Mısır İhvanı- anında bu kişiler veya fraksiyonlarla yollarını ayırdı. Zulme, baskıya sabretti, temkin yolunu benimseyip bugüne gelebildi.

Türkiye İslam'ının da belirgin özelliklerinden biri her dönemde şiddetten ve terörden uzak durmasıdır. İslamcıların siyaset sahnesine çıkmaya başladığı 1970'lere baktığımız zaman -ki 70-80 arasında beş bin insan bu anarşi ve terör cehenneminde hayatını kaybetti-, sağcılarla solcular devamlı çatıştılar. Müslüman gruplar bundan uzak durdu. İronik olan şu ki, gerek sol ve sosyalist, gerekse sağcı ve milliyetçi kesimler bu dehşetengiz şiddet (anarşi) ve terörün tarafları ve suçluları iken, bugün Amerika'nın İslam dünyası üzerindeki hegemonik politikalarına ve Batı'nın İslamofobiasına lojistik destek sağlamak üzere "İslami terör"den bahsedebiliyorlar, Müslümanlara yeni bindikleri "liberal dolmuş"tan akıl veriyorlar.

Diğer bir nokta, İhvan'ın Nur hareketlerinin üzerindeki etkisidir; Nur hareketlerinin ortak özelliği, toplumu manevi ve ahlaki bakımdan takviye etmek, iktisadi bir hareketlilik içine sevk edip kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamaktır. Nihayetinde bu hareketlerin sosyal tabanı orta sınıf ve alt katmanlardan oluşur.

İhvan-ı Müslimin "ulusal ve ulusalcı (milliyetçi) bir hareket" değildir. İslam alemi ölçeğinde genel kabul görmesinin dinamiklerinden biri epistemolojik olarak Kur'an'ı, hayat tarzı ve örgütlenme modeli olarak Sünnet'i ve siyasi hedefleri itibarıyla ümmeti temel almasıdır.

Yine Türkiye İslami gruplarının içerisinde tasavvufa karşı nispeten daha yumuşak veya radikal/katı tutumların alınmamasının önemli sebeplerinden biri Hasan el-Benna'nın zühde ve takvaya verdiği önemdir. Türkiye'de sanki "selefi hareket" ile "sufi hareketler" birbirine taban tabana zıtmış veya sürekli birbirleriyle çatışıyormuş zannedilir. Ortadoğu Arap havzası söz konusu olduğunda bu belli ölçüde doğrudur. Türkiye'de durum biraz farklıdır. Hasan el-Benna'nın Risalelerini, derslerini, vaazlarını, konuşmalarını, hatıralarını takip ettiğimiz zaman şunu görüyoruz: El Benna İslam'ın ilk dönemlerindeki "zühd ve takva"yı öne çıkarır. Belki adını "tasavvuf" olarak koymaz. Fakat zühd ve takva olarak tasavvufu öne çıkarır. Zaten toplumu ahlaki ve manevi bakımdan takviye etmeyi hedefleyen her teşebbüs, mutlaka İslam'ın önemli beslenme kaynaklarından biri olan zühd ve takvaya başvurmak zorundadır. Bu manada İbn Teymiye'nin eserlerinde de kuvvetli temalar ve argümanlar vardır. İbnu'l-Kayyım el-Cevziyye de aynı çizgiyi sürdürmüştür. İbn Teymiye'nin asıl mücadelesi dinin enfüsi ve deruni boyutu olan zühd ve takva değil, yerel şaman ve pagan inançların devamı olan ritüeller ve hurafeler, batıl inançlar, mezar ve türbe kültü gibi gayri İslami batıl inanç ve bid'atlardır. Daha gerilere gittiğimizde bunun izlerini Ahmed ibn Hanbel'de bulabiliriz. "Kitabu'z-Zühd" bunun kanıtıdır. Ahmet ibn Hanbel lafzi İslam'ın bir bakıma büyük imamı kabul edilir, ama zühd ve takvaya, İslam'ın manevi/deruni boyutuna yabancı değildir. Bu Türkiye'deki tasavvuf hareketlerinin Müslüman Kardeşler'in etkisinde kendilerini Kur'an'a ve Sünnet'e, yani ana akideye uydurmalarının önünü açmıştır. Türkiye sufiliği ve tarikatlar, bağımsız İslami kültürel/entelektüel grupların dolaylı etkisinde nispeten kendilerini Kur'an ve Sünnet çizgisi üzerinde gözden geçirme lüzumunu hissetmişlerdir.

Şaşırtıcı olsa da Müslüman Kardeşler modern İran İslamı üzerinde de belli bir etkiye sahiptirler. İslam devriminin önemli beslenme kaynaklarından biri İhvan'dır. Bunun somut örneği bugün Velayet-i Fakih konumunda olan Ayetullah Ali Hamaney'in Seyyid Kutup'un "İslam-Kapitalizm Çatışması" kitabını Farsçaya çevirmiş olmasıdır. İranlı Müslümanlar da 1960'lardan başlamak üzere hem Seyyid Kutup'un hem de Müslüman Kardeşler'in belli başlı kitaplarını okumuş, bu kitaplardan istifade etmeye çalışmışlardır.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1294294&keyfield=


İhvan ve Türkiye modeli

Son altı yazıyı Müslüman Kardeşler'in Türkiye İslam'ı üzerindeki etkilerine ayırdım. Tabii ki, 1924'te hilafetin ilgasından sonra İslam Dünyası başsız kaldığında her beşeri havza önce ortak bir çıkış yolu aradı, sonra bir miktar Cemalettin Efgani ve Mustafa Kemal'in zımni fikirlerine mecbur kalıp "önce kendi ulusal sınırları" içinde var olmayı, en sonunda imkanlar/konjonktür elverdiğinde İslami temelde birlik sağlamayı bir ideal olarak erteledi.

Bu fikri Efgani'den alıp Anadolu'nun verdiği mücadeleye adım adım katıldıktan sonra aynı mücadeleyi yürütme azmiyle Suriye'ye geçen Libyalı Şeyh Senusi'ye empoze eden Mustafa Kemal, Lozan masasında konuşulanlara uygun olarak yeni Türkiye'nin hem İslami geçmişiyle bütün bağlarını acıtarak kopardı hem de en azından yakın ve görünür jeopolitik tutumlar seviyesinde ülkeyi İslam aleminden uzak tuttu.

Bu ayrı bir konu ama, Mustafa Kemal'in Anadolu'nun fiziki varlığını koruma karşısında kabul ettiği Mustafa Kemal Kemalizmi geçici bir tedbirdi, bu yüzden en ağır reform olan laikliği 1937'ye kadar erteleyebildi. Ölümünden (1938) sonra başlayan Kemalizm, bu geçici tedbiri sadece ebedileştirmek istemekle kalmadı, ruhen içselleştirdi, "öğretilmiş çaresizlik" ideolojisi olarak topluma empoze edildi, bu bugün Ortadoğu'ya empoze edilebilir. Bu açıdan son 30 senedir -Özal ve Erdoğan üzerinden- yürürlüğe konulan Postkemalizm bir türlü rayına oturmuyor, zaman zaman kendilerinden yeni döneme geçmeleri istenen siyasi lider ve reformcular, farkında olmaksızın veya bürokratik merkezi kontrol eden sert çekirdeğin manyetik alanına girip eski devlet ideolojisine 'geri dönebiliyor'lar.

İhvan, Türkiye İslamı'nı ne kadar etkilemişse, Türkiye'nin henüz aralarında kesin, somut ve berrak sınırların çekilmediği "klasik Kemalizm ile Postkemalizm arası politik çizgisi" de Ortadoğu'yu etkileyebilir. Batı İttifakı'nın organik üyesi, küresel ekonomiye açık, orta sınıfları tehdit altında, yoksulları korumasız, kimlik krizi giderek derinleşen, ulus devlet içinde henüz iç reform yapamamış, laikliği hâlâ imtiyazlı zümrelerin hegemonya aracı olup dini idari, iktisadi, sosyal ve uluslararası politikalarda referans almayan bir modelin etkileri ne olur! Gerçi son zamanlarda İhvan -Erdoğan'ın onlara ısrarla laikliği önermesinden sonra- kafalarında beliren istifhamlara göre Türkiye modeli üzerinde daha etraflı düşünmeye başladılar; hatta içlerinde önemli gruplar acaba gözümüzü, muhafazakar demokratlığa evrildikçe daha seküler, daha Türk milliyetçisi ve otoriter devletçiliğe kayan "Politik Müslümanlığa" mı, yoksa toplumsal hayatı fikri, ahlaki ve manevi yönden güçlendiren Nur kökenli "Sosyal Müslümanlığa" mı çevirmeli diye yeni bir düşünce faslı açtılar. "Mısır'ın Erdoğan'ı" sloganıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılan Ebu'l Futuh ikinci tura bile girebilecek oyu alamadı.

Şu veya bu, Mısır İhvanı kendine sağlıklı bir yol haritası çizerken Türkiye modelini her aşamada dikkatlice kritik edecektir, etmelidir. İkinci büyük tehlike Mısır'ın "Şii İran" veya "Vehhabi Suudilik" adı altında oluşturulan sun'i kutuplara karşı "Sünni Mısır" tuzağına düşmesidir. Üçüncü tehlike, liberallerin İhvan'ın iktidara gelme susuzluğu çeken konformist zümreleri üzerinde uygulayacakları projelerin farkına varmayıp dönüşmeleridir. Bu ameliye Türkiye'de uygulandı. Mustafa Erdoğan bunu şöyle ifade ediyor: "Tabii ki İslam başka liberalizm başka. Biri diğerinin alternatifi değil, birisi bir din, diğeri siyasi bir doktrin. Özal da muhafazakar, dindar bir adamdı ama liberalizme de sempatisi olan bir adamdı. Geleneksel olarak İslami kesim daha kolektivist fikriyata yakındı, biz bunu daha liberal yönde dönüştürebilir miyiz diye düşündük... İslami kesim üzerinde etkisi oldu." (Hülya Okur röportajı, Haberx, 24. 10. 2011.)

Dünyanın ve Ortadoğu'nun krizi bu yolla aşılamaz. Yeniden İslam'ın entelektüel kaynaklarına, yeni bir bakış açısı ve ruhla dönmek gerekir. Bu konuda "Küresel Bir Karşı Kültür" kitabının yazarı Susan Buck-Morss'a kulak verelim: "Karşı kültürün referanslarının mihenk taşları Agamben, Zizek, Derrida veya Habermas değil, Taha, Gannuşi, Ali Şeraiti ve Seyyid Kutup'tur." (Versus, İstanbul-2007, s. 3.)

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1295971&keyfield=


İslamcılığın seyri

1850'li yıllarda tarih sahnesine çıkan İslamcılık üçüncü neslin tecrübesiyle yürüyüşüne devam ediyor. Benim kronolojik tasnifime göre birinci nesil İslamcılık 1850-1924; ikinci nesil İslamcılık 1950-2000; üçüncü nesil İslamcılık 21. yüzyılın ilk yıllarıyla başlayıp halen sürüyor.

Modern İslamcılık'ta Osmanlı-Türkiye, Mısır, İran ve Hind yarımkıtası havzaları belirleyici konumda rol oynamışlardır. En derin etkiyi Pakistan İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşu yapmış; bu Mısır, Türkiye ve İran İslamcılarının politik tasavvur ve projelerini dönüştüren "ilk modern olay"dır. Ancak politik tasavvurda meydana getirdiği köklü değişimin ötesinde Pakistan'ın ulusal politik bir coğrafya (ulusal varlık-aygıt) olarak şekillenmesi Hind yarımkıtası İslamcılığını diğer havza İslamcılığından bir ölçüde koparmaya sebep olmuştur. Zaman içinde "azınlık" konuma düşmeleri dolayısıyla Hind Müslümanları kendi içlerine çekilip bir tür bağımsız veya özerk politik iddialarından vazgeçmek durumunda kalırken, Pakistan bütün İslam hareketleri derinden etkileyen kurucu ideolojisi yüzünden asla altından kalkması mümkün olmayan sorunlar girdabına girmiş, derin bir kaosun içine sürüklenmiştir. Halen Pakistan'da kurucu ideolojisi İslam olan ulus devlet formu, can yakıcı sorunlarla çaresiz ve umutsuz olarak boğuşmaya devam etmektedir. Bunun kritiğini ayrıca yapmak gerekir. Bizim şimdilik üzerinde durmamız gereken Türkiye, Mısır ve İran tecrübesi ile bunca zaman yaşananlardan sonra geldiğimiz nokta ve bundan sonrası ise gelecek kestirimi olmalıdır.

İran İslamcılığı, "mezhep ve ulusal çıkar" handikabıyla karşı karşıya bulunuyor; gelecekte İslam devrimini, devrimin ilham kaynağı ve referans çerçevesini oluşturan İslamcılık, bu iki negatif faktörle daha çok yüzleşecek, gerilim yaşayacak gibi görünüyor. Türkiye İslamcılığı entelektüel hayatiyetini ve iddiasını kaybetmemekle beraber aktif politik formu "muhafazakârlık"a dönüşüyor, "liberal felsefe ve dini hayatın bireyselleştirilmesi, cinsiyetçiliğe prim vermesi dolayısıyla kendi içinde sekülerleşme ve Protestanlaşma" eğilimi içine giriyor. Müslüman Kardeşler'in seçimleri kazanması Mısır'ı yeniden tarih sahnesine çıkartıyor. Mısır'da İhvan'ın üzerine oturacağı eksen, bütün Arap âlemini ve İslam dünyasını ciddi manada etkileyecek, dönüştürecektir. Zira hemen hemen her Arap ülkesinde ve Müslüman bölgede İhvan'ın uzantısı partiler, aktif akımlar ve hareketler var. Bu açıdan eğer İslam, modern dünyada ontolojik, epistemolojik ve ahlaki çerçevede sosyo-politik referans olma iddiasını devam ettirme başarısını gösterebilirse, yeni bir bölgesel entegrasyonun birleştirici gücü ve ilham kaynağı da olacaktır. Ama İran Şiiliğe, Mısır Sünniliğe ve Türkiye Laik muhafazakârlığa evrilirse; İran, Türkiye ve Mısır ekseninde şekillenecek olan ulusal politikalar ve ulusal çıkar hesapları bölgeyi yeni bir çatışma sürecine sokacaktır.

Üçüncü nesil İslamcılar pek de erken bir zamanda üç gerilim alanı içinde ciddi bir sınavla karşı karşıya gelmiş bulunuyorlar:

1) Hiç kuşkusuz küresel hegemonik güçler ve onların açık ya da örtülü desteğine sahip politik-askeri rejimlere karşı mücadele verip lojistik destek arayışına çıkarken, söz konusu desteğin onları düşman oldukları rejimleri devirdikten sonra hangi sosyo-kültürel ve politik-askeri angajmanlara sokacağı konusu. Suriye örneği bunun en somut ve can yakıcı örneği olmaya aday görünmektedir. Suriye'de ister Esed'i destekleyen İran'ın bölgesel ve küresel olarak Rusya ve Çin'le birlikte hareket etmesinin kendisine getireceği maliyet ile muhaliflerin karşıt konumda küresel ve bölgesel ABD, İngiltere, S. Arabistan, Katar ve Türkiye angajmanlarının onlara getireceği maliyet.

2) İslamcılar içeride ittifak arayışına çıkarken liberal, sol ve kısmen milliyetçi aydın ve güçlerle kurdukları politik ittifakın onların paradigmalarını, akaidlerini, toplum ve siyaset tasavvurlarını hangi yönde ve hangi derinlikte dönüştürdüğü konusu. Türkiye bu tecrübenin en somut -ve yer yer en trajik- örneğidir. Mısır'ı da bu sorun beklemektedir.

3) Ve elbette Müslümanların kendi aralarındaki ilişkileri hangi politik ve toplum tasavvuruna göre belirleyecekleri konusu.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1319963&keyfield=


İslamcılık nedir?

Bundan sonra bölgenin ve dünyanın gündeminde daha çok yer alacağı anlaşılan "İslamcılık" konusunda yaygın belirsizlik tanımda ortaya çıkan zorluktan kaynaklanmaktadır.

Üzerinde mutabakata varılan bir tanım olmadığından, esas itibarıyla "İslamcı" sayılan birçok kişi ve grubu, İslamcı ismini almaktan uzak tutar. Kimine göre liberalizm, sosyalizm veya milliyetçilik gibi bir "ideoloji", kimine göre belli bir yoruma ve doktrine indirgenmiş bir "siyaset veya siyasallaştırma" biçimidir. "Dinin siyasette istismarı" şeklinde görenlerin sayısı da az değildir.

Karışıklığı tümüyle gidermek mümkün olmasa da ana çerçeveye işaret edecek bir tanım yapmak mümkündür. Zaten tanım (tarif) sınırlar çizmek (tahdit)tir. Benim tanımım şudur:

İslamcılık, İslam'ın ana referans kaynaklarından hareketle "yeni" bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliği'ni hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletler arası harekettir. Başka bir deyişle İslam'ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam'a göre yeniden kurulması ideali ve çabasıdır.

"Ed Din" olan İslam bakış açısından bu tanımsal çerçeve her Müslüman'ın farz-ı ayn hükmünde daveti, davası ve duasıdır. Bu manada her Müslüman potansiyel, bittabi ve bizzarure İslamcıdır. Değilse bu Müslüman'ın "din algısı"nda sorun var demektir. Gayet açık ve tartışmasız ilahi hükümler hayatta uygulanmak için indirilmiştir; hükümler illetlerine mebni olarak değişebilirler, ama ne maksatlarına aykırı değiştirebilirler ne ebediyen yürürlükten kaldırılabilirler.

Salt inanç, ahlak ve ibadete indirgenen din, "Allah'ın bizim için seçtiği ve kemale erdirdiği din" (5/Maide, 3) olmayıp muamelatı ve ukubatı ya iptal eden veya etkisizleştirmek suretiyle bilfiil nesheden bambaşka bir telakki olup buna dinin "diyanet"e indirgenmesi denir. Din'in kendine çizdikleri özerk sınırlar içinde siyasete, iktisadi hayata, devletler arası ilişkilere, toplumsal ve kamusal politikalara karışmayacağını/karıştırılmayacağını; hayat alanlarının düzenlenmesinde dinin referans alınmayacağını savunanlar, hakikatte dini kendi içinde reforme uğratanlar, Kur'an'ın açık ifadesiyle "Kitab'ın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddeden kimseler"dir: "Yoksa siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyâmet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır.'' (2/Bakara, 85). Bu yüzden diyebiliyoruz ki, İsrailoğulları gibi 'Kitabın bir bölümüne inanıp bir bölümünü inkar etmeyi' göze alamayan her Müslüman bittabi ve bizzarure İslamcı'dır. Elbette kendini 'İslamcı' olarak isimlendirmek zorunda değildir, ama dininin hayatla, insanla ve toplumla ilişkilerini bu çerçevede ele almak durumundadır.

19. yüzyılın ikinci yarısından önce İslamcılık yoktu. Olmaması doğaldı, çünkü zaten Osmanlı Devleti, kurucu ideolojisi ve iyi-kötü meşruiyet çerçevesi İslam olan bir devletti; zaaflarına rağmen Osmanlı Daru'l İslam'dı. Var olan şey istenmez. Osmanlı'nın Batı karşısında askeri, ekonomik ve politik yenilgilere uğraması, iktidar seçkinlerini yeni arayışlara sevk edince Batıcılığa paralel olarak İslam'ın ana kaynaklarına dönerek yeni düzenleme yapma ihtiyacı ortaya çıkmış oldu. İslamcılığın içinde aktığı mecra da söz konusu tarihsel ve toplumsal durumda ortaya çıktı. Bu anlamda:

1) İslamcılık modern bir akımdır, aynı zamanda modernliğe bir cevap ve meydan okumadır. Ancak bu durum tespiti bizi yanıltmamalıdır: a) İslamcılık modern menşe'li hegemonik söylem ve sistemlerin teyidi, uzantısı veya meşrulaştırıcı çerçevesi değildir. b) Marksizm-sosyalizm gibi sistem-içi muhalefet biçimi değildir. c) Retçi-entegrist değildir.

2) İslamcılık 'müteal/aşkın olan'a 'var olanı aşmak' suretiyle uruc etme çabasıdır. Onu ortaya çıkartan şartlar dolayısıyla zamansal/yatay olarak rucu' değil, ahlaki/dikey olarak urucdur. İslamcılığın urucu, modern durumda Allah'a rucu'dur, bu açıdan Aydınlanma'nın domine ettiği zamanın ruhuna, hegemonik modernliğe eleştirel bakar; epistemolojisi ve politiği diri, işlevsel, değişimci ve dönüştürücüdür.

3) Belli başlı meşru versiyonları ıslah, ihya ve tecdittir.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1321099&keyfield=


İslamcıların üç nesli

İslamcıların üç ana dönemde üç nesil olarak birbirlerini takip ettiklerini düşünüyorum: Birinci nesil İslamcılar 1850-1924; ikinci nesil İslamcılar 1950-2000 yılları arasında rol oynadılar. 21. yüzyılın ilk yıllarından başlamak üzere üçüncü nesil İslamcılar yakın tarih sahnesine çıkmış bulunuyorlar. Söz konusu kronolojinin kendine özgü bir mantığı var, uzun uzadıya anlatmanın yeri burası değil. Yakında yayınlanacak "İslamcıların Üç Nesli" adlı kitapta bunu anlatmaya çalışacağım, inşallah.

Anlaşılır olması bakımından her neslin diğeriyle ilişkisini ve kendi içindeki fikri ve politik konumunu ortaya koyabilmek için bazı kriterlere ihtiyacımız var. Ben söz konusu kriterleri "referans çerçevesi; politik tema-yönelim; önderlik profili" şeklinde belirleyebileceğimizi düşünüyorum. Buna göre:

1850-1924 yılları arasında rol oynamış bulunan birinci nesil İslamcıların referans çerçevesi "Kur'an ve Sünnet'e dönüş"tür. Bununla bağlantılı olarak ilk nesil İslamcılar "içtihad kapısının açılması" ve "cihad ruhunun uyandırılması" hedeflerini öne çıkarıyorlardı. Onların bakış açısından içinde bulunduğu zayıf durumdan kurtulması için Osmanlı devleti reform yapacaksa ulemanın Kur'an ve Sünnet'e dönüp "içtihat yapma" zarureti var. İçtihat yapılmadığı zaman Batı'dan gelen reformlar olduğu gibi kabul edilecek, bu da laikliğe zihni ve hukuki müsait zemin hazırlayacaktır ki, aynen böyle olmuştur. "Cihad ruhunun uyandırılması"ndan anladıkları şey sömürgeciliğe karşı fiili savaş ve sosyo-ekonomik kalkınma hamlesinin manevi motivasyonu idi.

Birinci nesil İslamcıların politik tema ve yönelimleri "devletin kurtarılması" idi ki, söz konusu olan devlet kurucu ideolojisi ve meşruiyet çerçevesi İslam olan ve başında Müslümanların halifesi bulunan Osmanlı devleti idi. Devlet zaafa uğramıştı, onu Batı'yı olduğu gibi taklit ederek kurtarmak mümkün olamazdı, kurtuluş İslam'ın asli kaynaklarına dönmekte yatıyordu.

İlk nesil İslamcıların entelektüelleri, kanaat önderleri ve politik sözcüleri "ulema-aydın profili"ne sahipti. Hemen hemen hepsi İslami ilimlere, İslam tefekkürüne ve İslam tarihine vâkıf kimselerdi. Bunun yanında Batılı eğitimden geçmişlerdi. Her iki dünyayı az çok tanıyan bu insanlar hem Emevi-Abbasi uleması gibi kamusal alanda mücadele ediyor hem de Osmanlı resmi ulemasından farklı olarak "sivil karakterleri"ni koruyabiliyorlardı. Bu yüzden Osmanlı devlet yöneticileri ve resmi uleması onlardan hazzetmiyordu.

İlk nesil İslamcılar Çanakkale savaşının mağduru oldular, 1925 Takrir-i Sükun ve tek parti diktasıyla tasfiye edildiler. Söz konusu radikal tasfiyeden sonra İslamcılık 1950'ye kadar derin bir uykuya yattı.

1950-2000 yılları arasında sahneye çıkan ikinci nesil İslamcıların referans çerçevesi "modern-ulus devlet" oldu. İnsiyaki olarak meşruiyet krizini aşma kaygısıyla Batılı sosyo-politik yapıları İslamileştirme çabasına büyük önem verdiler. Bu dönem İslamcılarının zihin evreninde bilgi, eğitim, toplumsal kurumlar, siyaset ve ekonomik gündem esas itibarıyla Batılı karakterde teşekkül etti. Ancak bu ya "İslami renge büründürüldü" ya da yan tarafa "icad edilmiş ahlaki-manevi/imani-metafizik özerk alanlar" ilave edildi.

İkinci nesil İslamcılarda ana politik tema ve yönelim "İslam devleti ve İslam toplumu"dur. Bu dönemde Türkiye, İran ve Afganistan'da totaliter-baskıcı rejimler İslam'a karşı tasfiye politikalarını "devlet merkezli" yürüttüler. Bu üç ülkenin dışındaki Arap ve İslam coğrafyası ise sömürgeciliğe karşı fiili mücadele vermekle meşguldür, sömürgecilikten kurtuluşun arkasından gelecek olan "yeni ulus devlet"ten başkası olmayacaktır. Bu zihni ve pratik konjonktürde hem hilafet ilga edilmiş hem baskı ve sömürgecilik altında inleyen Müslümanlar, ilk Hıristiyanların Roma'yı zihinlerinde yüceltip onu "dini Vatikan'da tecessüm ettirmeleri" gibi, modern ulus devleti İslamileştirme sürecine girmişlerdir. Bu nesil İslamcılarının önder profili İslami ilimlerden habersiz, İslam tefekkürünü bilmeyen, İslam tarihiyle teması zayıf; ancak Batılı eğitimden geçmiş bilim adamı, mühendis, doktor, hukukçu, gazeteci gibi mesleklerden gelme "aydınlar, akademisyenler ve modern iktidarı hedeflemiş siyasetçiler"dir.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1321780&keyfield=


Üçüncü nesil İslamcılar

Türkiye ve İran'da üçüncü nesil İslamcıların dönemi 21. yüzyılın ilk yıllarında başlar.

Kesin tarih 1997'dir. Bu tarihte Türkiye'de 28 Şubat postmodern darbe, İran'da çapraz olarak Muhammed Hatemi cumhurbaşkanı oldu. Mısır'da üçüncü neslin sahneye çıkışı Tahrir Meydanı'dır. Modern tarihte Türkiye, İran ve Mısır arasındaki ana kırılmalar birkaç sene ara ile ama zamansal olarak paralel vuku bulur.

"Referans çerçevesi, parametreler ve ana idealler" sabit olmak kaydıyla İslamcı yürüyüşte tarihsel ve toplumsal durumlara paralel değişimlerin yaşanması doğaldır, hatta olması gerekendir. Eğer bir hareket tarih içinde kendi kaynaklarına ve hedefine sadakat gösterip akıyorsa, kendi asli mecrasını, yani geleneğini koruyup değişiyor demektir. İslamcılığın tarihinde ikinci nesilden üçüncüsüne geçişin, kendi geleneği içinde kaynaklara ve hedefe tam sadakati gösterip göstermediği sorulmaya değer.

Bu satırların yazarının da içinde aktığı mecrada hem şahit hem aktör olarak bir parçası olduğu ikinci nesil İslamcılar, kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutabilselerdi şu zaaf noktalarının üçüncü nesle miras olarak devredilmemesi gerektiğini de tespit edebilirlerdi:

1) İkinci nesil İslamcılar, birinci nesilden "gelenek düşmanlığı"nı kötü bir miras olarak devralmışlardı. Kendini tarih içinde köklerine bağlı kalarak üreten ve sürdüren "ümmetin örfü ve sahih gelenek" ile "gelenekçilik ve bunun ürünü entegrizm" arasında gerekli ayırımı yapmadılar. Bu onları tarihte birer bid'at hareketler şeklinde algılanmalarına, zaman zaman da "radikalizm"e sürüklenmelerine yol açtı. Batı modernizmi oryantalist ve hegemonik varlığını "gelenek düşmanlığı" üzerinden yürütür ki, bunun en erken İslamcıların farkında olması beklenirdi.

2) İslamiyet'i aşırı bir biçimde politize ettiler; tarihte iyi kötü kurulmuş bulunan "sivil İslam-resmi İslam" arasındaki dengeyi kendi faaliyet gösterdikleri coğrafyalarda gösteremediler.

3) Söylemi ve retoriği aşırı biçimde politize edilmiş İslamcılık, tasavvufa, dinin manevî, irfani ve ahlaki boyutuna bigane kaldı. Bu yüzden Aydınlanma felsefesine yeterli düzeyde entelektüel, felsefî ve fikrî cevap verilemedi. Politik öncelik her şeyin önüne geçti, bu da derinliksiz, kültürel bakımdan yoksun siyaset biçimlerini ve siyasetçileri öne çıkardı.

4) Tanzimat ve Türk modernleşmesinin derin etkisinde İslamcı söylem de, genellikle şair, hikâyeci ve edebiyatçıların inhisarında kaldı. Oysa Abbasi modelinde sanat, edebiyat ve şiirin çevre felsefe, bilgi ve hikmet havzalarıyla kurulan temasta ve sağlanan alışverişte sıfır etkisi söz konusudur. Bugün de özellikle Türkiye İslamcılığının en büyük handikapı ve zaafı hâlâ şairlerin, öykücü ve edebiyatçıların blokajı altında olup kelami ve usuli temeli olmayan, gerçek entelektüellerden ve alimlerden yoksunluğudur.

Söz konusu konularda gerekli kritiği yap(a)mayan İslamcılar, bir anda önlerine çıkan iktidar fırsatıyla karşılaştılar. Bu, onların iktidara olan aşırı talepkârlığı dolayısıyla iktidarın modern, eşitliksiz yapısını sorgulamadan kabullenmelerine yol açtı. Böylelikle:

a) İslamcılık modernliğe sahici bir cevap geliştiremedi; "birey, sekülerlik ve ulus devlet" parametrelerini veri kabul edip muhafazakârlaştırmakla yetindi. İslamcıların, iktidarla beraber devletçi ve milliyetçi, reel politikçi ve küresel ittifakçı kesilmelerinin gerisinde böylesine zihnî bir zaaf yatmaktadır.

b) Bununla bağlantılı olarak Kur'an ve Sünnet'e dönüş ideali gündemden düşürüldü; içtihat kapısına uğranılmadan AB yol haritası ve liberal politikalar benimsendi; kötü ve sahte örneklerin de etkisiyle "cihad" neredeyse "terör" addedilip unutturuldu.

c) İnsan-aile, cemaat-toplum ilişkileri ve sosyo-politik kurumlar İslamî çerçevede yeniden tanımlanmadı.

Bunlar "olması gerekenler"di. Yeterince olmadı. "Olan" şudur: Beklenmedik başarı iktidarı ayağa getirdi, ama özü ve modern yapısı üzerinde yeterince imal-i fikr edilmediği için "iktidar için iktidar" ilkesi benimsendi. Küresel ve ulusal güçler, bunu memnuniyetle dünün İslamcıları-bugünün muhafazakârlarına devrettiler. Yeni bir dünya tahayyülünün mimarları olma potansiyeline sahip entelektüller ulus devletin memurları ve küresel stratejilerin analistleri oldular. Toplumu sosyal ve ahlakî bakımdan takviye etmesi beklenen sivil cemaatler iktidar mücadelesinin bir parçası oldular.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1323302&keyfield=


Tutarlılık sorunu

Batı modernizminden belirgin etkiler almış olsa bile, bu dünyaya, İslam âlemine/bu topraklara ve Müslümanların tarihte geçirdiği sosyo-politik tecrübeye dayalı yegane akım İslamcılıktır.

Batı modernizminden belirgin etkiler almış olsa bile, bu dünyaya, İslam âlemine/bu topraklara ve Müslümanların tarihte geçirdiği sosyo-politik tecrübeye dayalı yegane akım İslamcılıktır. Referansını Batı Aydınlanması'ndan alan liberalizm, sosyalizm-Marxizm ve bütün versiyonlarıyla milliyetçilik ile İslamcılık arasında bariz fark bu noktada belirginleşir.

İslamcılık, "İslam'ın ana referans kaynaklarından hareketle İslam'ın ve Müslümanların yeniden ayağa kalkması, İslamî hükümlerin uygulanması, birlik kurması" ise (bkz. 21 Temmuz tarihli 'İslamcılık nedir?' yazısı), İslam'ın iki kaynağı Kur'an ve Sünnet hafızalardan tümüyle silinmedikçe; Müslümanlar tümüyle Allah'ın iradesine teslim olma davasından vazgeçmedikçe; vazgeçseler bile yeryüzünde tek bir Müslüman kendini İbrahim aleyhisselam gibi "tek başına ümmet" gibi gördükçe; İslamcılık da gündemde kalmaya devam edecektir. Bu manada İslamcılık bir tercih değil, dinî bir vecibe, akaide ilişkin bir zorunluluktur.

İlk iki neslin tecrübesinden ve üçüncü nesil İslamcıların geldiği nokta, bizi İslamcılığın öncelikle kendi paradigması, kurucu bilgisi ve fikriyatıyla yüzleşmesi gerektiğini göstermektedir.

Hangi cemaat, grup veya mezhep içinde yer alırsa alsın veya kendine "İslamcı" desin demesin, her Müslüman, İslam'ın dünya ve ahiret mutluluğunun, kurtuluş yolunun Allah'ın iradesine teslim olmaktan geçtiğini bilir. Şu var ki, biz soyut manada Allah'ın iradesinin ne olduğunu bilemeyiz, söz konusu iradeye teslim olmamızı garantileyen şey O'nun vahy aracılığıyla indirdiği hükümlerdir. Münzel hükümler, ilahi iradenin ete kemiğe bürünmüş formlarıdır. Şu halde samimi ve ihlaslı bir Müslüman bir yandan Kitap'ta yer alan hükümlere karşı çıkıp öte yandan Müslüman olduğunu iddia edemez.

Geçmiş toplumlarda "Allah'a ortak olma" suçunu işleyenler ateist veya agnostik kimseler değildi. Allah'ın varlığına inanıyorlardı ve O'nun yaratıcı sıfatını da inkâr etmiyorlardı: "Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emre amade kıldı?' diye soracak olursan, şüphesiz: 'Allah' diyecekler. Şu hâlde nasıl oluyor da çevriliyorlar?" (29/Ankebut, 61.) Onların itirazı sosyo-politik ve ekonomik hayat alanlarını düzenleyen ilahi hükümlere idi. Yasaları biz belirleriz, servet ve malları biz taksim ederiz, bizim irademiz ve aklımız hükmünü icra eder, tabiat ve toplumda bizim sözümüz geçer, diyorlardı.

Üçüncü nesil İslamcılığın önünde üç önemli gündem maddesi var:

a) Her Müslüman'ı kendi diniyle ciddi manada tutarlı olmaya, yüzleşmeye çağırması;

b) Bölge ve İslam dünyasının yeniden yapılandırılması için mümkün çözümler ve modeller geliştirmesi;

c) Yeryüzü ölçeğinde modernliğin sebep olduğu krizi aşma konusunda söyleyecek sözünün olduğunu somut olarak göstermesi.

Her Müslüman kendi inancıyla tutarlı olmak gibi itikadi-entelektüel ve vicdanî bir sorumluluğa sahiptir. Tutarlılığın ölçüsü Kitap ve Sünnet'teki hükümlere ilişkin zihnî tutumdur:

1) "Hükümlerin tarihsel ve toplumsal olduğu" fikri bugün dünya ölçeğinde akademik çevrelerin sistematik çabasıyla "hermönetik veya tarihselcilik" olarak Müslüman zihne zerk edilen küresel bir projedir. (Geniş eleştirisi için bkz. dunyabulteni.net'teki konuyla ilgili yazılarıma.)

2) "Hükümlerin bir bölümünün geçen ve değişen zamanda uygulama şansını kaybettiği" fikri, Allah'ın zaman-mekân bağımlı bir bilgi ve öngörüye sahip olduğunu ima eder ki, bu Müslümanların Allah inancı değildir.

3) "Hükümler ağırdır, uygulamak zor veya imkânsızdır" fikrinin gerisinde zımnen "istek ve tutkularımıza, güç ve iktidar hırsımıza, servet toplama, bedensel arzuları engelsiz karşılama, helal-haram demeden yaşamamıza, sömürme özgürlüğümüze din engeldir" diyen nefsin direnci yatmaktadır.

Zaman, tarih ve soyut toplumsal kurallar kaderimizi belirleyemez. Bir hüküm Kitap'ta yer almışsa, o hükmü uygulayıp uygulamamak muhataplara kalmıştır. Zaman, çoğunluk veya siyasilerin hükmü tatil etmesi o hükmün maksatlarıyla yürürlükten kalktığı anlamına gelmez. Bir nesil uygulamaz, başka bir nesil gelir uygular.

İslamcılıktan kopmuş muhafazakarlar, "ben dindarım, ama İslamcı değilim" diyenler ayrı bir fasıl. Üçüncü nesil İslamcılığın ilk sorunu şudur. İslam konusunda iç dünyamızda ne kadar tutarlıyız? Biz sahiden Allah'ın iradesine teslim olmak; yani adaleti tesis etmek, birlik olmak, iyiliği hakim kılmak ve yüksek bir ahlakî hayata ulaşmak istiyor muyuz?

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1324299&keyfield=


İslamcıların 'din'i, muhafazakârların 'diyanet'i

Burada ele alacağımız "diyanet" devletin resmi kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı değildir. İnsanın manevi duygularını, heyecanlarını, coşkularını, ama ağırlıklı olarak işlediği suç ve günah fiillerinin doğurduğu pişmanlıkları gidermeye yöneldiği ikame ve telafi etme mekanizması; somut hükümlerden tecrit edilmiş sonu gelmez ritüeller, seremoniler gösterisidir.

Müslümanlar arasında eğer "diyanet" aşırılaştırılmış söylem, retorik ve ritüeller şeklinde tezahür ediyorsa, orada "din" zayıflamış demektir. Dini hüküm ve kuralların işlememesi dolayısıyla ortaya çıkan manevi boşluğu insanlar diyanet'le telafi etmek isterler. Tabii ki din ile diyaneti birbirinden ayırmak o kadar kolay değildir. Ama diyanet, temelde aksayan, koruyucu fonksiyon görmeyen maddi-somut hayat pratiklerinin açtığı boşlukta çıkar.

Diyanetin kitlesel gösteriye ve tüketime konu olmasının başka bir sebebi de var: Medya ve kitle çağında yaşıyoruz, küreselleşme ile her şeyi gösteriye dönüştüren, içini boşaltan tüketim kültürü ve liberal piyasa da sahte kutsallıklar yanında dini hayatı diyanete çevirmektedir. Bu apayrı bir fasıldır.

Bu başlıkta "din"den kastettiğim İslamiyet'in muamelat ve ukubata ilişkin hükümler mecmuası; adalet, özgürlük ve yüksek ahlaki hayattır. Mesela hüküm olarak sömürü, emeksiz kazanç; güvencesiz çalışma hayatı; rüşvet, yolsuzluk haramdır. Bunların kazanç elde etme ve yükselme yolunun seçildiği; herkesin "hak" olarak kendi "şahsi, ailevi, zümresel veya ulusal çıkarı"nı merkeze aldığı, sermaye ve statü bölüşümünde hakkaniyetin gözetilmediği bir ülkede, başaranlar vicdanlarını rahatlatmak üzere bol bol iane dağıtır, her sene umreye gider. Dinde aslı astarı olmayan kutsal geceler, kandiller, kutlu doğum haftaları icad edilir; Kur'an'da ve Sünnet'te karşılığı olmayan ritüeller ibadetmiş gibi abartılmış gösteriler eşliğinde televizyon ekranlarına, futbol stadyumlarına taşınır. Kısaca ritüeller dini hükümlerin yerini alır. Müslüman kitlelerin diyanete yönelmesi hem "din" yerine "diyanet"i ikame eder, hem günah duygusunu telafi eder, bu sayede liberal piyasanın çarkları işler. Böyle bir düzende vicdanlar, hükümetler ve küresel kapitalizm durumdan memnundur; çünkü diyanet, dinin üstünü örtmüştür.

Bu arada bir noktanın altını çizmeliyiz: Dinini ciddiye alıp dünyaya İslam bakış açısından bakanların (İslamcıların) AK Parti kurucularına ve teorisyenlerine şükran borcu var. Kuruluşta yetkililer "Biz gömlek değiştirdik, İslamcı değiliz, dini referans alarak siyaset yapmayacağız; paranın, ekonominin dinle ilgisi yok; AB ve IMF yol haritasını takip edeceğiz" deyip bunu içeride askerî-sivil bürokratlara, büyük sermayeye ve dışarıda küresel güçlere taahhüt ettiler. Teorisyenleri, yeni seçtikleri "muhafazakâr demokrasi"nin referans çerçevesini Anglo Sakson ve Amerikalı teorisyenlerine dayandırdıklarını; Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Nurettin Topçu, Peyami Safa, Ali Fuad Başgil gibi milliyetçi-muhafazakâr yazarlara yaslandıklarını beyan ettiler (Bkz. Yalçın Akdoğan, Muhafazakâr Demokrasi, 2003-Ankara, s. 25 vd.) Bu deklarasyon, dört büyük imamdan Gazali'ye, Muhammed İkbal'den Mehmet Akif'e, Mevdudi'den Seyyid Kutup'a uzanan tarihi ve çağdaş İslami/İslamcı referans çerçevesinin değiştirilmesi demekti.

Bunu beyan etmeleri iyi de oldu. Ama "muhafazakâr AK Parti"yi eleştirenler, partinin her nedense reddettiği İslamcılıklarını, referans almadığı dini temel alıp eleştiriyorlar. Mümtaz'er Türköne'ye ilk sorum: Bu hem AK Parti'ye hem İslamcılığa büyük haksızlık, İslam'a karşı işlenmiş 'büyük günah'tır. Eğer AK Parti, Kürt sorununu çözemiyorsa; Alevilerin cemevini kabul etmiyorsa; gayrimüslimlerin hâlâ vakıf mallarına el koyup okullarını açmıyorsa; vesayet rejimini tasfiye edecek reformları kesintiye uğratıyorsa; Ortadoğu ve Suriye konularında Türkiye'yi trajik noktaya getirdiyse; takip ettiği iktisat politikalarıyla zengin sınıfları semirtip orta sınıfı zayıflatıyor, yoksul kesimleri dağıttığı ianelerle doyuruyorsa; toplumu ve aileyi çözüyorsa; kibre kapıldıysa; bir telefonla televizyon programlarını iptal ediyorsa bu "dini referans aldığı" veya "İslamcı olduğu" için değil, tam aksine öyle olmadığı, "muhafazakâr ve milliyetçi-devletçi" olduğu içindir. Dini sembollere vurgu yaparak diyanete sığınma çabası, sağcı-muhafazakâr-milliyetçiliğe özgü siyaset yapma yöntemidir. Bunun dinle, İslamcılıkla uzaktan yakından ilgisi yoktur.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1325174&keyfield=
#583
Şemdinli'de şu ana kadar bir rivayete göre 115, başka rivayete göre 170 PKK'lı etkisiz hale getirildi, yani öldürüldü.
Şunu sormak istiyorum:

Şemdinli'de 115 ya da 170 asker öldürülmüş olsaydı ne olurdu?

Hükümet ve Genelkurmay Başkanı yerinde kalabilir miydi?

Topa tutulmazlar mıydı?

-Orada niye oturuyorsunuz diye hesaba çekilmezler miydi?

Peki ölenler, kimisi çocuk yaşta, kimisi kız... Kürt çocukları olunca birileri bir bedel ödemeyecek mi?
Onları "Haydi savaşa" diye koca bir ordunun önüne gönderenleri sorgulayacak birisi çıkmayacak mı?
Yani, Şemdinli'ye bayrak çekilebileceğine ve orada bir "Kürt devletçiği" kurulabileceğine inanan bir Kandil kurmay (!) kadrosu var. Ve sözüm ona savaşıyorlar. Kuyruğu dik tutmak gerekiyor. Ama "Kürt çocukları"nın canı pahasına...

Siz duydunuz mu, Selahattin Demirtaş ya da Ahmet Türk'ten birisi. Aysel Tuğluk ya da Hasip Kaplan'dan birisi... Emine Ayna ya da Gültan Kışanak'tan birisi... Hatta bizim Altan Tan...
Beyler, inandınız mı, Şemdinli baskınıyla orada bayrak çekilebileceğine?
Dünyanın bu konjonktürde olduğuna.

Türkiye'nin boynuna basılacağına ve Şemdinli bayrağının kutsanacağına?
Hükümetin bu baskın karşısında pes edeceğine...
İnandınız mı?

Demirtaş Silvan için ne demişti?

115 ya da 170 Kürt çocuğu...
Sayı çok az mı?
Daha kaç tanesinin ölmesi lazım Şemdinli'ye bayrak çekmek için?

-PKK Şemdinli'ye bayrak çeker, Türkiye de onu seyreder... Kandil kurmayı (!) gerçekten böyle mi düşünmüştür?

Sevgili Kürt siyaset aktörleri, niye sesiniz çıkmıyor?
BDP eş başkanı Selahattin Demirtaş, Taraf'tan Neşe Düzel'e söylemişti. Tarih 25 Haziran 2012. Bakın:
"O askerleri Hazro'dan aldılar, Silvan bölgesine getirdiler. Orası PKK'nın etki alanıdır. Bunu herkes, vali, komutan, er, jandarma bilir. Askerleri oraya niye getirdiler? Şaibeli olan budur! O askerleri PKK'lıların önüne niye attınız?"

Şaibeli olan...
Sorsanıza Sayın Demirtaş ama bu defa Kandil'e doğru yönelip:
-Niye attınız bu çocukları askerin önüne? Kırılsınlar diye mi? Orası PKK'nın alanı mıydı? Öyle mi düşünmüşlerdir?

Yoksa Şemdinli'deki olayı "şanlı bir direniş" olarak mı görmektesiniz?
Yoksa siz de Şemdinli'den bir özerklik çıkabileceğini mi düşünmektesiniz?
Yoksa Kandil kurmayı(!)nın stratejisini onaylamakta mısınız?
Sanmıyorum. Bunun bir çılgınlık olduğunu düşünmeyecek bir akıl yoktur bana göre...
Gidin sorun, dağda çocuğu olan analara, ne diyorlar Şemdinli için...

Kandil'e bir şey söyleyebilir misin?

Sizi anlıyorum, askere, hükümete karşı söylediklerinizi, Kandil'e karşı söyleyemezsiniz.
"Söylemezsiniz" demiyorum, zaman zaman "misyon beraberliği" sebebiyle söylemediğiniz de olur ama Şemdinli gibi, çarpıklığı, macera niteliği, intihar hüviyeti apaçık olan bir şeyde, söylemek istersiniz de söyleyemezsiniz.

Çünkü karşınızda bir Frankeştayn canavarı vardır, onlar sizi siz onları büyüttünüz ve şimdi birbirinizin pisliğini örtmek gibi bir çıkmazın içine girdiniz.

Bedeli de Kürt çocukları ödüyor. Daha bıyıkları terlememiş Kürt çocukları ya da henüz buluğa ermemiş Kürt kızları...

Bakın Foça'da bomba konuldu, ölen yoksul bir Anadolu çocuğu. Tam da onu mu öldürmek istemişlerdi? Hatırlayın Serap öldü bir otobüse atılan molotofkokteylinin çıkardığı yangınla... Tam da Serap'ı mı öldürmek istemişlerdi?

Kör bir savaş bu.
İşte sonunda Kürt çocuklarını hem de düzineler halinde mahvetmeye başladı.
Kim var Şemdinli macerasının arkasında sormayacak mısınız?
-Ey Kandil, çıldırdın mı diye bir ses duyamayacak mıyız Kürt siyasetçilerin ağzından?
Yazıklar olsun!

Soruyorum:
-Sen niye yoksun Şemdinli'de ey Karayılan?
Sesime ses verecek bir Kürt siyasetçi arıyorum.

http://gundem.bugun.com.tr/115-asker-olseydi-201852-makalesi.aspx
#584
Gençlerle yaptığımız bir sohbette onlara dedim ki; Muhyiddin Şekûr'un, Su Üstüne Yazı Yazmak isimli kitabında şöyle bir hikâye bulunuyor:

"Çok zengin ve mağrur bir kral bir gün atının üzerinde hiç aldırışsız arşınlarken, kralın atının önüne başında kavuğu ile bir derviş çıkar. Kral hiddetle kılıcını çeker, yoluna çıkmaya kimin cesaret edebildiğine şaşırmıştır. "Sen kim oluyorsun da benim yolumu kesiyorsun!" diye bağırır. Derviş yavaşça başını kaldırır ve kral böylece, kılıcı hâlâ elinde, ölümün yüzünü görür. Aslında yolunu kesen kişi derviş değil, kralın ruhunu almaya gelen ölüm meleği Azrail (as) imiş.

Gelenin kim olduğunu anlayan kral, "Ne olur birkaç dakika olsun zaman ver de, bazı işlerimi tamamlayayım." diye yalvarır. Melek, tek kelime konuşmadan kralın yüzüne bakar ve başını "hayır" manasında yavaşça kaldırır. Artık kral için vade dolmuştur. Krala yeryüzünde bir başka nefes daha verilmez..."

İnsanlar dünyaya neden gönderilmiş?

Bu sorunun doğru cevabını bulamayanlar ölüp de melekler ona, "Hayatını neyle tükettin?" diye sorunca, "Eyvah!" diyecekler; "Biz neye çalıştık, sorular nereden çıktı!?."

Bu sebepten Peygamberimiz buyurmuş ki; "Hayatı acılaştıran ölümü sık sık hatırlayınız." Bunu söyleyince diyorlar ki; "Herkes hayattan keyif ve lezzet almanın peşinde. Hayatı neden acılaştırmak gerekir?"

Hayatı acılaştırmayan insan, canının istediği gibi yaşar. Podyumdaki manken gibi giyinir, sahnede yürür gibi gezer tozar, kelebekler gibi dans eder. Bu insan ölümü hatırlayınca hayatı acılaşır, "Böyle gitmez!" der. Çünkü insan ne kadar zevke düşüp hevasına uyarsa uysun, iman bir nokta gibi onun kalbinde yaşar. Bu sebepten Üstad Bediüzzaman buyurmuş ki; "Ey zevk ve lezzete müptela insan! Ben yetmiş beş yaşımda, binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hadiselerle aynel yakîn bildim ki, hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa, dünyevî bir lezzette çok elemler var. Bir üzüm tanesini yedirir, on tokat vurur gibi, hayatın lezzetini kaçırır."

75 yaşına gelen bir insan belki pek çok eğlenceler görmüştür, ziyafetlere katılmıştır, pek çok lezzetler tatmıştır. Fakat Üstad, dönüp arkasına baktığında imandan aldığı lezzetin 75 senedir görüp tattığı her türlü zevkin fevkinde olduğunu itiraf ediyor.

Kendi hayatımdan örnek vereyim:

1953'te kendimi yetiştirmeye çalışıyordum. Bir arkadaşa rastladım. Bana, "İki kız var. Gelir misin, birlikte takılalım." dedi. "Öğlen ezanı okunuyor, camiye gideceğim." dedim. Yıllar sonra arkadaşım, hadiseyi bana anlatıyor; o zaman kızlarla gezmeye gitmiş ama benim cevabımdan da etkilenmiş. "Allah Allah, demek camiye gitmeyi gaye edinenler de var." demiş. Sonra aklı başına gelmiş. Ona dedim ki, "İşlenmediği takdirde insanın insan olmasını engelleyen, gelişmesini, büyümesini, hürriyetini durduran, donduran tek bir günah var mıdır?"

Arkadaş, başını önüne eğdi...

Hayatını meyhaneye adayan arkadaşlarım da oldu, zengin olup keyif, konfor, lüks içinde yaşayan arkadaşlarım da... Rahatı kaçmasın diye ölümü hatırlamak bile istemiyor. Bana da hiç uğramıyor. Herhalde ölümü hatırlatırım da, huzurunu kaçırırım diye korkuyor. Ölünce evi, barkı, arabası, serveti hepsi bitecek.

Kabir kapısı kapanmıyor ve kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbal, her ferdin en mühim meselesidir...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1297223



Göndereni düşündün mü, dertler hediye oluyor insana... - Hekimoğlu İsmail

Sabır, uçurumun kenarındaki insanla ilgilidir...

Uçurumdan uzaklaşamıyor, uçurumdan düşme ihtimali de var. Sabırla orada bekleyecek; tâ ki bir el ona uzansın. Bu durumda sabretmemek felakettir. Sabır, Hızır (as) gibi yetişir, elimizden tutar. Pek çok musibetlerden bizi kurtarır. İnsan pek çok felaketlere, musibetlere uğrayacak bir yaratıktır. Öyleyse sabır ile musibetleri tesirsiz hale getireceğiz. Vücudumuz bir gemiye benzer. Hayat denilen denizde, saadet-i ebediyeye gidiyoruz. Bid'at ve inkâr dalgaları gemiyi sallıyor. Menfaat ve zevkler tayfanın iş yapmasına mani oluyor...

Ben hayatımda bela görmedim diyebilirim. Çünkü bakış açım, o hadiseyi bana bela olarak göstermiyor. "Bunu bana gönderen, Allah'tır... Bu da geçer ya Hû..." deyip rahat ediyorum. Allah çok çeşitli nimetler yaratmış ki, O'nun yarattıklarından faydalandıkça şükredelim diye. Dertleri değil, şükredecek bunca nimeti görmek lazım. Mesela şu anda belediye başkanı bana bir kilo elma gönderse bu hediyenin maddi kıymeti çok küçük fakat ben de dahil bazıları şaşırır, "Belediye başkanı, ağabeyimize hediye göndermiş!.." der. Bu misalden gerçeğe gelirsek; Allah bana okuyan göz vermiş, problem çözen beyin vermiş. Hatta ben felcim; adam yerine koymuş hastalık göndermiş. Demek ki göndereni düşündün mü, dertler de hediye oluyor insana... Çok şükür ki Allah bizi insan yaratmış. İnsanlar içinde İslamiyet'le şereflendirmiş... Ne kadar şükretsek azdır.

1939'da Erzincan depremle yıkıldı. Şehir yıkıldı. Herkes için çok büyük bir felaketti, belaydı. Amma olan olmuştu. Ne geçmiş yılları çağırabilirdik ne de gelecek yıllara hükmedebilirdik. Yorganın altından çıktık, çorapsız ayaklarımızla karların buzların üzerinde yürüdük. Su yerine kar yedik. Yemek yerine elimize geçenle yetindik.. O felaket yılı geçip gideli elli sene oldu. Unutuldu...

Asıl musibet dine gelen musibettir. Mesela harf inkılabı beni o depremden daha çok sarsmıştır! Harf inkılabının açtığı manevi yaralar unutulmadı, tedavi olmadı, devam ediyor. Çünkü Fransızcaya, İngilizceye tanınan haklar Kur'an yazısına, Arapçaya tanınmadı. Kur'an, dinimizin kitabı. Arapça Kur'an'ın dili. Yabancı diller kültürleriyle beraber geldi.

Ahlaka etik dediler; ahlak gitti. Geriye ahlaksızlık kaldı. Ahlaksız kelimesi çok ağır olduğu için, etik kelimesine sığınıp, "etik dışı" dediler. Yani ahlaksızlık yokmuş, etik dışı haller varmış.

İslamiyet, insanı beyninden ve kalbinden yakalar. Ateistler dahi İslam'ın kurtarıcı vasfını tasdik ediyorlar. Ateist olduğunu söyleyen yüksek tahsilli bir şahıs bana şunları anlattı: "Ben plajların, meyhanelerin, barların olmasını isterim. Eğer İslamiyet bunları haram saymasaydı hemen Müslüman olurdum." Bu misalden de açıkça anlaşılıyor ki sevapla günahın, ibadetle ibadetsizliğin savaşı var. Canının istediği gibi yaşayanlar Allah'ın istediği gibi yaşamak istemiyorlar. Kötü alışkanlıklarına köle olanlar zincirlerini koparıp kurtuluşa gelemiyorlar. Ezan okunuyor: Haydi kurtuluşa... Demek ki kötü durumda olanlar var. Ezan onları kurtuluşa çağırıyor. Camiler Nuh (as)'ın gemisine benzer. Camiye gelin ki, haramların getirdiği perişaniyetten kurtulasınız. Camiye gelin ki kötü alışkanlıklardan kurtulasınız. Camiye gelin ki Müslüman olduğunuzu ilan edesiniz. Komünizm, materyalizm, modernizm gibi sosyal faaliyetler insanları camiden uzaklaştırdı. Kiliseler de boşaldı. Pek çok insan ipsiz sapsız kaldı. Asıl musibet budur... Zevklerine bağlı bir sürü insan...

İbadet etmeyen birisine sorsak; "Nasılsın?" "İyiyim." der.

İpek böceğinin kaynar sudan haberi yok, kozasını örüyor...

İpek böceği, hayatı boyunca mezarını yapmaya uğraşıyor...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1273416
#585
Çamlıca'dan aldığım ders... - Hekimoğlu İsmail

Bir insan maddi olarak kalkındıkça manevi yönü fakirleşebilir. Bu sebepten başta peygamberler olmak üzere, evliya-i kiram, İslam âlimleri zenginlikten, gösterişten, rahat yaşamaktan kaçınmışlardır.

Yanlış anlaşılmasın; Müslüman fakir olsun, demiyoruz. Evvela zekât verecek kadar zengin olmamızı Allah emrediyor. Buradaki mesele şöyledir: Zengin olan, malı elinde tutmayacak, dağıtacak. Zengin olan, zenginliğin meşguliyetiyle İslamiyet'i unutmayacak.

İnsanlık tarihini incelediğimizde Allah'ın bazı toplumları bir felaket gönderip yok ettiğini görüyoruz. Bu toplumları incelediğimde fark ettim ki onlar zenginlikle şımaran toplumlardır. Arkeoloji kitaplarını inceledim. Gördüm ki bu toplumlar maddi kalkınmasının zirvesine ulaştığında helak olmuş! Kendini Allah'a muhtaç hissetmediği noktada insana ve insanlığa mutlaka büyük bir felaket gönderilir. Allah'ın Samed isminin manası şudur:

Her şey Allah'a muhtaçtır, Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Ya Allah'a muhtaç olacağız ya da Allah, içinde bulunduğumuz en güzel şartları tarumar eder, bizi kendine muhtaç eder... Bu sebepten mutasavvıfların ekserisi uzlete çekilip çilehanenin kapısını bile kilitlemişlerdir. Çünkü rahat yaşamak, meşguliyet ister. Hâlbuki ömür kısa; cennete gitmek için tek sermaye, kalan ömrümüz...

Mesela Üstad Bediüzzaman, "İstanbul'un mevkice en güzel yeri olan Çamlıca'da oturuyordum." diyor. "Dünyada herkesten ziyade kendimi mesut bilirken, âyineye baktım, saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: 'Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıpta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki, bu dünyaperest insanları divane görüyorum?'

Bu örnekten hareketle, saadet-i dünyeviye nedir, sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Güzel bir ev, yeterli bir gelir, çoluk çocuk, dostlar... İşte saadet-i dünyeviye budur. Amma bir de bakıyoruz ki ömür geçmiş, saydığımız mutluluklar bir bir kaybolup gitmiş. Fani şeyleri bakiye tebdil etmenin yolu; Allah için işlemek, Allah için görüşmek, Allah için çalışmak, O'nun rızası dairesinde hareket etmektir...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1036



Seni zengin eden kim?.. - Hekimoğlu İsmail

İbadetler, Allah emrettiği için yapılır. İslam'ın şartından biri de zekât vermektir. Belki zekât vermek insana sıkıntı verir, yani malını bir başkasına vermek zordur.

Adam diyor ki, "Canımı istesen veririm fakat para istiyorsun, işte bu çok zor." Çünkü canını bedava buldu. Kolayca vereceğini zannediyor amma iş cüzdana gelince fakirlikten korkuyor ve titriyor. Ancak iman ibadete dönüşürse o zaman zekât verdiğine sevinir. "Çok şükür Allah bana zekât vermeyi nasip etti." der. Zekât Allah'ın emri olduğu için "Ne olursa olsun; Allah emretmiş, o emre uyacağım." denirse Allah da insana kolaylık gösterir.

Allah'ın varlığı karşısında kendi fakrını anlayan insan, zekât vermekten korkmaz. Kendi organlarına bile sahip çıkamayan insanın nesi zengin? Ömrünü uzatamayan, felaketlere mani olamayan insanın nesi zengin? Zaten zekât meselesinde anlaşılması zaruri olan husus şudur: Neden falan adam zengin olamamış da kendisi zengin olmuş? Herkesin aklı var, gücü var, işi varken, pek çok kişi zengin olmak için çabalayıp da olamıyorken, onu zengin eden kim? Böylece anlar ki onun zenginliği Allah'ın lütfuyladır. Elim ayağım, evim arabam dese de aslında onlar onun değildir. Ölünce "benim" dediği çok kıymetli vücudunu ve mallarını dünyada bırakır gider. Böylece anlar ki aslında insan çok fakir amma kainat bütünüyle Allah'a ait...

Hangi meşhura kaldı ki dünya?

Bastığın yer belki kralların kalbidir.

Gururlanma ey insan değmez,

İnsan neyin sahibidir?

Kuyumculuk yapan çok zengin bir arkadaşım vardı. Psikolojik hastalığa yakalandı. Yanıma gelip bana sordu, "Bu hastalıktan kurtulmak için ne yapabilirim?" Dedim ki, "O serveti tek başına yeme. Allah, razı olmaz. Bak hastalandın. Peygamberimiz buyurmuş ki, hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin." "Ne yapayım?" dedi. "İnşaat yap." dedim. Arkadaş inşaat işinde yüzlerce insan istihdam etti. Birçok eve ekmek girdi. Hastalık mastalık kalmadı. Allah servet verir. Fakat onu sadece bir adamın yemesine izin vermez. O servetten herkes pay almalıdır. Bunun iki çeşidi vardır: Biri şirket kurmak, işçi çalıştırmaktır. Diğeri zekât vermektir. Milletçe kalkınmak İslamiyet'te hedeftir...

Allah'ım her türlü nimeti "senden bilenlerden" eyle... Senin emirlerine tabi olanlardan eyle. Verdiğin nimetlerden ihtiyacı olanlara vermemizi nasip eyle... Bütün iyilikler Senden, kötülükler nefsimizdendir. Allah'ım bizi iyiliklerle mamur eyle. Sen bize servet verdin. Bize de zekâtlarımızı vererek, şükrümüzü eda etmeyi nasip eyle...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1328004
#586
Türkiye'de birisi için "Dine yönelmiş, ibadete başlamış" deyince neden akla gelen "Namaza başlamış, örtünmüş" oluyor?

Keza "Dini bırakmış, ibadeti terk etmiş" denince de neden "Artık namaz kılmıyormuş, başını da açmış" denmek istendiği anlaşılıyor?

Yani din ve ibadet denince neden namaz, oruç, hac, başörtüsü, cüppe, sakal vs. birkaç şeklî ibadet ve görüntüden başka bir şey düşünülemiyor?

Çünkü din ve ibadet anlayışımızın içi boşaltılmış ve muazzam bir anlam kaymasına uğramıştır.

Halbuki bir adam namaz kıldığı halde imansız, bir kadın başı açık olduğu halde iman sahibi olabilir. Bir cüppe içinde ahlaksız, saçları arkadan bağlanmış bir kafanın içinde de asil ve erdemli bir düşünce bulunabilir.

Artık namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, başını örtmek vb. ritüel ve figürler iyi bir Müslüman olmanın değil; nereye, hangi kampa, hangi mahalleye mensup olduğunuzun göstergesi haline gelmiştir. Peygamber zamanındaki işlevlerini kaybetmiş, dahası sahici özelliklerini yitirmişlerdir.

Kişinin iyi bir Müslüman olduğunun anlaşılması için artık başka şeylere bakılmalıdır.

İyi bir Müslüman olmak için, her şeyden önce iyi bir insan olmak lazımdır. Bu da iyilik, güzellik, doğruluk yolunda (sırat-ı müstakim) yürümekle, sevgi ve merhametle (rahmet) dopdolu olmakla, sözün namusu ile yaşamakla (sıdk), hakka hukuka tacavüz (zulüm)  etmemekle, kalbi adalet ile çarpmakla, saf bir yürek temizliğine sahip olmakla (ihlas), güzel ahlak sahibi olmakla (hüsn), her türden kötülükle aktif mücadeleyle (cihad), komşusu açken tok yatmamakla ve insanların elinden ve dilinden emin olduğu bir kişilik sahibi olmakla mümkündür.

Din ve ibadetin özünü bunlar oluşturur.

Allah'a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe inanmak, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek vs. bunları sağlar, bunlara vesile olur, bunları doğurur. Doğurmuyorsa yaptığınız tapınak dini ve ibadetidir.

***

Demek ki M. İkbal'in tabiriyle "İslam'da dini düşüncenin yeniden inşasına" şiddetle ihtiyaç vardır.

Yani din ve ibadet anlayışı yeniden yapılandırılmalıdır.

Aslında bu ihtiyaç tarih boyunca hiç eksilmemiştir.

Tarih boyunca peygamberlerin, birçok bilge ve filozofun "tapınak dinleriyle" başlarının derde girmiş olması tesadüf olabilir mi?

Buddha Hint din adamları Brahmanlara karşı çıktı. Zerdüşt'ü eski İran din adamları sınıfı Moğlar öldürttü. Mani'yi Mecusi din adamları astırdı. Musa'yı eski Mısır din adamları sınıfı olan Hamanlar tekfir etti. İsa'yı Yahudi Haham sınıfı yargılayıp çarmıha gerdirdi. Sokrates Delhi tapınağının fetvasıyla öldürüldü. Hz. Muhammed'in daha ilk günden Mekke'deki en azılı düşmanı rahip Ebu Amir idi. Kâbe çetesini suikasta kışkırtan, "Mescid-i Nevbevi"nin karşısına "Mescid-i Dırar'ı" yaptıran da bu rahip Ebu Amir'den başkası değil miydi?

Bir peygamberin en azılı düşmanı nasıl bir din adamı olabiliyor?

Bu ne yaman bir çelişkidir?

Ali Şeriati'nin dediği gibi "dine karşı din var", görmüyor musunuz?

Biz hangisinin din ve ibadet anlayışı üzereyiz?

***
Modern dünyanın insanı bu yaman çelişkiyi unuttu. Bütün dinler, modern öncesi ortaçağ dünyasının fenomenleri olarak görüldüğünden, nasıl olsa günümüzde hiç birisi de işe yaramayacağından hangisi olsa fark etmezdi. Eh, İslam da dinlerden bir din olduğuna göre aynı şeydi...

İşin ilginç olan yanı Müslümanlar da bu argümanı içselleştirerek, modern dünyaya karşı bütün dinleri aynı kefeye koyarak savunur hale geldi. Dünya tarihi ikiye ayrılıyordu artık: Aydınlanma öncesi dinlerin hakim olduğu kutsalın ve geleneğin dünyası ve Aydınlanması sonrası seküler modern dünya...

Kendilerini nasıl da "Aydınlanma" olarak kabul ettiriyorlar Herkes sorgusuz sualsiz bu ayrımı ve tanımı nasıl da kullanıyor. "Durun bakalım, siz kendinizi nasıl Aydınlanma olarak görüyorsunuz? İnsanlık tarihini sizden önce ve sonra diye nasıl ikiye ayırıyorsunuz? Hem siz kim oluyorsunuz?" diye sormuyor. Boyuna modernite öncesi kutsalın , dinlerin ve geleneksel dünyanın nasıl daha da iyi olduğu anlatmaya çalışıyor.

Böyle olunca Buddha ile Brahman'ın, Zerdüşt ile Moğ'un, Mani ile Mecusi'nin, Musa ile Haman'ın, İsa ile Haham'ın, Muhammed ile Ebu Amir'in arasındaki yaman çelişki kayboluyor.  Tam da modernin istediği ve yapmaya çalıştığı gibi, hepsini aynı kefede bir sepete dolduruyoruz. Artık, "Eh din işte, ha haham ha peygamber ne fark eder" oluyor...

Dolayısıyla din ve ibadet anlayışımız bir Hindu'nun, bir Yahudi'nin, bir Hıristiyan'ınkinden farksız hale geliyor. Nasıl ki "papaz kilisede" ise  "hoca da camide" oluyor. Din ve ibadet birkaç ritüelden (tanımlanmış şekli ve törensel hareketler) ibaret hale geliyor.

***
Böylesi bir din ve ibadet anlayışına itiraz etmeliyiz.

Öncelikle İslam'ı diğer dinlerle aynı kefeye koyup, moderniteyle karşılaştırıp durmaktan vazgeçmeliyiz. Onu kendi indiği çağdaki ve daha da önceki dinlerle karşılaştırılmalıyız. Bu bize çok şey öğretecek ve modernite karşısında donanımlı hale getirecekti. Çünkü İslam insanlıkta olduğu gibi özellikle dinî dünyada büyük bir reformdu.

Aksi halde İslam adına modern dünyaya hiç bir şey söyleme hakkımız olmayacak. Çünkü vakti zamanında reforma uğrattığımız birçok şeyi, sırf modern bizi onlarla aynı kefeye koyuyor diye moderne karşı savunur hale getiriliyoruz; al sana bir yaman çelişki daha...

Bunun için İslam'da dini düşüncenin yeniden inşası kaçınılmaz hale gelmiştir. Çünkü İslam, reforma uğrattığı diğer dinlerle aynı kefeye kona kona neredeyse buhar olup uçmak üzere...

Bunların en başında da din ve ibadet anlayışımız geliyor.

Din ve ibadet anlayışımızın birkaç şekli ibadet etrafında dönüp duran bir "totolojiye" (kısır döngü/anlamsız tekrar) haline gelmesi bunun en iyi göstergesi değil mi?

***

Eskiler buna "zahir" demiş ve söz konusu bu kısır döngüyü/anlamsız tekrarı aşmak için "batın" diye bir yeniden anlamlandırma faaliyetine girişmişler. Fakat burada da ipin ucu kaçınca tekrar "zahire" sarılma yönelimi başlamış ve bu böyle devam edip gelmiş. Vakıa, dini düşünce tarihimiz aynı zamanda bu gidip gelmenin/gerilimin de tarihidir.

Oysa zahir ile batın, teşbih ile tenzih, dünya ile ahiret Hz. Peygamber'in akıl, ruh ve gönül dünyasında billurlaşarak birleşmişti. Dinin kemale ermesi yani en olgun hale gelmesi bir açıdan da bu demekti.

İnşa çağında yapmamız gereken esas iş, işte böylesi bir akıl, ruh ve gönül dünyasını yeniden kurmaktır. Bu nedenle ihya çağlarının saf zahirci, batıncı, teşbihçi veya tenzihçi ekollerinden sadece birisinin körü körüne takipçisi olamayız. Yeniden kurmak, tekrar yapılandırmak derken kastettiğimiz bundan başkası değildir.

***

Din ve ibadet anlayışımıza buradan girerek baktığımızda bir taraftan zahiri bir donma yaşanırken, diğer taraftan da batini bir buharlaşma yaşandığını görüyoruz. Donmayı ve buharlaşmayı asli haline yani hayat veren bir suya nasıl dönüştürebiliriz? Esas mesele budur.

Bugün din ve ibadet anlayışı iyice daraltılmış, camiye, kandil gecelerine ve sayısı üçü beşi geçmeyen birkaç ritüele indirgenmiş durumdadır.

Müslüman zihnin din ve ibadet denince aklına cami, ezan, kandil, türbe, şeyh, yeşil sarık, başörtüsü, cin, peri, masal, mucize, kehanet, sır, musalla taşı, mezarlık ve yalnız -o da şekli kalmış- üç ibadet ritüeli; namaz, oruç ve hac neden geliyor sanıyorsunuz?

Oysa din ve ibadet bunlar mı demek?

***
Çünkü modern dünya da dini böyle anlıyor. Onlara göre esasında din, modern dünyada bunlardan başka bir şey değildir. Modern öncesi ortaçağlardan kalma büyülü bir dünya... Bunlar artık modern insanın sadece akıldışılığa, sır ve gizeme duyduğu merakı gideren birer "fenomen" olabilirler. İnsanları rahatlatırlar da. Sosyolojik olarak yararlı da olabilirler. Dine başkaca anlamlar yükleyip bu çerçevenin dışına çıkarmaya kalkmak mümkün değildir.

Siz olsanız sosyal hayatı ve hele de devleti sırla, gizemle, kehanetle, rüyayla, din adamları sınıfının keşf ve kerametleriyle, İkbal'in tabiriyle "donmuş kalmış 590 yıllık metinlerle", Akif'in tabiri ile "700 yıllık eserlerle avarelik ederek" yönetir misiniz?

Siz dininizi böyle anlıyorsanız dönüp moderne niye kızıyorsunuz? Modern de dinin esasında bunlardan başka bir şey olmadığını söyleyip duruyor.

Peki, nedir o halde din? Ne manaya geliyor ibadet?

***

İslam'ı "dinlerden bir din" olarak görenler, onun "ibadetlerini" de kaçınılmaz olarak diğer dinlerin ibadetleri gibi bir ibadet olarak görürler...

Nasıl ki diğer dinlerin görkemli tapınakları, din adamları sınıfı ve kendilerine özgü dini kıyafetleri, tütsülü, buhurlu ayinleri, kutsal gün ve geceleri, mucizeleri, kehanetleri vs. var, İslam da bu dinlerden biri olduğuna göre, onda da bunlar var hatta olmak zorunda...(!)

Böyle düşünenlerin, İran kisrasının karşısına çıkan sahabenin "Baldırı çıplak çöl bedevileri sarayıma kadar niye geldiniz?" diye sorulunca "İnsanları dinlerin zulmünden ve krallara ibadetten (onlara kulluk ve kölelik yapmaktan) kurtarmaya geldik" cevabından bir şey anlayacaklarını sanmıyorum.

Çünkü bunu söyleyen sahabenin dilindeki "din" ve "ibadet" hiç de bizimkine benzemiyor.

Bu, tamı tamına İslam'ın "lailahe illallah" evrensel çağrısını yansıtan ve o günkü dünya kamuoyunu sarsan bir sözdür...

O günkü dünyanın batısına ve doğusuna hakim Bizans ile Sasani imparotorluklarının saraylarında yankılanan ve "çok büyük bir tehdit" olarak algılanan bir sözdür...

Bu iki imparatorluk geleneğinin asırlardır bölgeye hakim olmak için ürettikleri iki din olan Yahudilik ve Hıristiyanlığın tapınaklarında da yankılanan ve "meslek dışı" bir yerden (sokaktan) gelen bir tehdit olarak algılanmış bir sözdür...

O günkü Mekke'de Ebu Lehep gibilerinin başını çektiği Allah, Kâbe, din ve ibadet istismarına dayalı tefeci bezirgân düzenine (Yeda Ebu Lehep) "yıkılsın, yokolsun, kahrolsun" (tebbet) diye haykıran gerçekten de çok büyük bir tehdit ve asla affedilmeyecek bir sözdür...

O sahebenin dilindeki "din" ve "ibadet" kelimeleri, Kur'an'ın kullandığı anlama paralel olarak kral saraylarında,  ruhban tapınaklarında ve bezirgân sofralarında, evet, böyle algılanmıştır. Tehdit değerlendirmesi gayet yerindedir, aynen algıladıkları gibidir. Bunu bizim söylememize gerek yok, tarihe bakın, olanlara bakın aynen algıladıkları gibi olduğunu görecekseniz. Yani korktukları şeyin başlarına geldiğini göreceksiniz.

Peki ya şimdi...

Tarihi süreç içinde tersine bir gelişme yaşandığını görüyoruz.

İndiği çağda zaten kullanılmakta olan din ve ibadet kelimelerini sarayların, tapınakların ve bezirgânların dünyasından çekip alan ve ona bambaşka bir yön veren (aslına döndüren) Kur'an'ın, tarihi süreç içinde mehcur bırakılmasıyla (terkedilmesiyle), diğer ümmetlerin girdiği deliklere bizimde girdiğimizi ve dönüp dolaşıp onların din ve ibadet anlayışını benimser hale geldiğimizi görüyoruz.

Bu nedenle olsa gerek "İslam dinlerden bir din değildir" veya "Allah-insan ilişkisi efendi-köle ilişkisi değildir" dediğimizde meramımızı anlamakta zorlananlar oluyor.

Peki, nedir o halde İslam'da din ve ibadet?

DİN kelimesinin Kur'an'da 103 yerde ve dört esas manada kullanıldığını görüyoruz.  Bunu kolayca anlamamız için Arapça'da alt-üst, arka-ön şeklinde dört yönü de ifade için kullanılan ve aynı kökten gelen "dûne" sözcüğü bir fikir verebilir.

Buradan anlıyoruz ki "din" insanoğlu için dört boyutlu bir ilişkiler ağının tümünü birden ifade ediyor; geriye doğru (adet, töre), ileriye doğru (yol, yordam), yukarıya doğru (itaat, bağlılık), aşağıya doğru (hüküm, kural, ceza, mükâfat)...

Bunların hepsini birden topladığı için yani "tedvin" ettiği için bir tek kelimeyle durumu "din" diye ifade ediyoruz. Demek ki din kavramının, Kur'an'da kullanım yerlerine göre kiminde adet, kiminde yol, kiminde itaat ve bağlılık, kiminde de hüküm, kural, yargı, ceza ve mükâfat anlamında kullanılması bu nedenledir.

Bu durumda söz konusu dört boyutlu anlamlar, değerler ve kurallar bütünü "din", bunun bir coğrafi mekânda ete kemiğe bürünüşü "Medine", bu bürünüşün mensupları "medenî" ve mensuplarınca ortaya konan maddi ve manevi tüm inşa ve imar faaliyeti de "medeniyet" oluyor.

Bu kelimelerin hepsi de din ile aynı kökten... Aralarında kopmaz bir bağ var. Yani bunlar "bölünmez bir bütün..."

***

Kur'an kendi anlamlar, değerler ve kurallar bütününü bir "gerçek hayat dini" (dinu'l-gayyime) ve "insanlığın ana yolu/ipi" (hablun-mine'nnâs) olarak tanıtır. Buna, sanki bir madalyonun öbür yüzü gibi aynı zamanda "Allah'ın yolu/ipi" (hablun minellah) der. Kur'an'ı insanlık alemine, insanlık vicdanının ifadesi (basairu li'nnâs), yol gösterici (huda) ve halklar için sevgi ve merhamet kaynağı (rahmet) olarak tanıtır. (Casiye; 45/20).

Diğer dinlerin bu ana insanlık yolundan ayrılmak suretiyle ayrıca birer "din" oluşturduklarını söyler ve ısrarla bu yola geri dönmeye çağırır. (Rum; 30/30, Ali-İmran; 3/112).

Üstelik daha önce hiç görülmedik bir şekilde onları tanır ve "Ehl-i Kitap", "Mecusi, "Sabiî" gibi isimlerle anar. Bir arada yaşamaya ve barışa dayalı bir ilişkiler hukuku belirler. Daha önce hiçbir dinin ötekini bu şekilde "tanıdığı" görülmemiştir. Tabi tanımak doğru bulmak demek olmuyor.

***

Demek ki İslam, kendini insanlığın ana yolu, fıtrat dini ve o ana kadar insanlıkta doğru namına ne kalmışsa hepsinin devamcısı (musaddık) olarak vazediyor. İnsanlığın gelmiş geçmiş tüm olumlu birikimini sahipleniyor. Geri kalan tüm olumsuzlukları kendinden önceki dünyada bırakıyor ve ona "karanlıklarda kalınan dönem" (cahiliye) diyor...

Yeni dönemle birlikte gelene ise "gerçeğin ta kendisi" (hak) diyor. Yani sözün realiteyle uyumlu olması; tarihin, hayatın ve tabiatın aktığı yerden akan yaşayan gerçekliğe tekabül etmesi...

Bundan kopana ise sahte, içi boş, kof, realiteyle çelişik bir takım kuruntular (batıl) diyor. Gerçeğin ta kendisi (hak) gelince, sahteliğin ve içi boşluğun (batıl) yok olmaya mahkûm olacağını haber veriyor.

Bunun için Allah kendi dinine, kimsenin kendi tekeline alamadığı ve alamayacağı, gerçeğin ta kendisi olan din (dinu'l hak), diğerlerine de gerçeklikten kopmuş, bir takım sınıfların, kavimlerin, kişilerin, bölgelerin vs. tekeline girmiş, kuruntularının ifadesi haline gelmiş diğer bütün dinler (dini kulli) dediğini görüyoruz (Tevbe; 9/33).

***

Şu halde Allah'ın dini İslam'a bütün bunları görmezden gelerek "dinlerden bir din" muamelesi yapmak, sanırım en çok Allah'ı kızdıracaktır. Çünkü Kur'an ısrarla bunların aynı şeyler olmadığını söylüyor.

Oysa bugün din denilince insanların aklına, İslam da dahil olmak üzere mabed, tapınak, din adamı, papaz, keşiş, haham, hoca, şeyh, sarık, cübbe, kandil, ayin, türbe, mucize, kehanet, keramet, buhur, tütsü, sır vs. geliyor.

İbadet denilince de İslam'da dahil hepsi birbirine karıştırılarak, namaz, oruç, abdest, camiye, kiliseye veya havraya gitmek, günah çıkartmak, yağmur duasına çıkmak vs. akla geliyor.

Neden din denilince akla hak, hukuk, adalet, işgaller, zulümler, tecavüzler, yoksulluk, yolsuzluk, sokak çocukları, özürlüler, açlar, susuzlar, giderek artan boşanmalar, dağılan aileler, işsizler, zam, zulüm, işkence, plansız şehirleşme, trafik, gecekondu, sanat, edebiyat, şiir, felsefe, müzik, sinema, tarih, tabiat, uygarlık vs. vs... gelmiyor.

"Güldürme adamı, dinin bunlarla ne alakası var?" diyeceksiniz belki...

Evet, "tapınak dinlerinin" yok ama "gerçek hayat dininin" var!

"Tapınma"nın yok ama "ibadet"in var!

Belirli bir yer ve zamanda yapılan, önceden belirlenmiş hareketlerden oluşan tapınma ile yeri ve zamanı olmayan, hayatın içinde canlı faaliyet olarak gerçekleşen ibadet arasındaki fark...

Şu halde nedir ibadet?

İBADET: Sözlükte "abd" kökünden Arapçanın tarihsel kök ve komşu dilleri Aramice, Akkadça, İbranîce, Süryanîce, Habeşçe gibi Sami dillerinin hepsinde "yapmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, çalışmak, üretmek" demektir.

BEDAET de kökün harfleri değişmeden "bda"ya dönüşümü ile "yaratmak, yapmak, meydana getirmek, icat etmek, bir şeyi ilk olarak ortaya çıkarmak" anlamındadır. Son harfin "hemzelif"e dönüşmesi ile "bde"  de ise yine mana pek bozulmayarak bir şeyi "başlatmak, ortaya çıkarmak, icat etmek" manası kazanır.

Şu halde Allah ile insanın aktüel ve dinamik ilişkisinde ortaya çıkardığı, meydana getirdiği, yaptığı, yarattığı, icat ettiği, ürettiği her tür iş ve oluş bu kapsama giriyor.

Yapılan/üretilen iş ve oluşun faili Allah ise buna bedaet, ibda, mubdi', faili insan ise buna da ibadet, ubudiyet, taabbud deniyor. Her ikisinde de ortak anlamın yapmak, ortaya çıkarmak, üretmek, meydana getirmek olduğunu görüyoruz...

***

Öte yandan abd kelimesi Kuran'ın nazil olduğu dünyada yaygın olarak kullanılıyordu. Özellikle bir takım putlara, krallara ve imparatorlara yönelik olarak "arz-ı ubudiyet etmek" veya "kul köle olmak" deniliyordu.

Babil, Sasani, Mısır, Roma, Bizans gibi eski dünyanın Tanrı-Devlet kralları ahaliye "kullarım, kölelerim" diye seslenirlerdi. Kendilerine de Tanrı'nın oğlu, temsilcisi veya doğrudan Tanrı derlerdi. Kuran'daki abd kavramı işte bu anlayışa isyan olarak doğdu. Kur'an bunu alıp kullandı ve fakat kavramın içeriğini değiştirdi. "Yalnız sana ibadet ederiz" ifadesindeki "ancak, yalnızca, sadece, sırf, salt" anlamına gelen iyya sözcügünün önce gelmesinden de anlaşılacağı gibi bu hususiyet ifade eden bir tepki ifadesidir (kasr ve ihtisas) ki "başkasına değil" anlamı verir; yoksa "başkasına yapıldığı gibi" demek olmaz.

Dolayısıyla ibare "Başkalarının putlara, krallara tapındığı gibi biz de sana tapınırız, kulluk-kölelik ederiz" değil; ilkten "Putlara ve krallara tapınmayı reddederiz" manasında başkaldırı ifade eder.

Bu, her yanı tanrı-kral anlayışı ve kulluk-kölelik ilişkileriyle dolu bir dünyaya çölün içlerinden yükselen bir isyan sesi, insanî özgürlük çağrısıdır. Nitekim ilk sahabe nesli bunu böyle anlayarak her tür put tapınmasını, krallara kulluk arz-ı endam edilmesini reddetmişler ve Allah'a yönelerek bu tür bağlardan azat olmuşlardır. Bu ise insanoğlunu, insan olma yolunda zorlayıcı bir içkinlikle ilerletmiştir...

Ardından taşındığı yeni Kur'an ikliminde abd kavramı "yâr ile yolculuk" dönüşmüştür. Bunun anlamı ise insanın batıl bağımlılıklardan azat olması, ilâhî anlam ve mananın derinliklerinde durmaksızın yol almasını ifade eder. Allah ile canı gönülden dost olması, O'nun sınırsız, şekilsiz, enlemsiz, boylamsız ve sonsuz varlığında kendini açması, iş ve oluş üretmesi, ortaya çıkarması, meydana getirmesi, inkişaf ettirmesi manasına gelir.

Bu nedenle Allah'ın yapması/edip eylemesi anlamına gelen yaratmak, varlık oluşturmak, icat etmek birer iş ve oluş yani ibda olduğu gibi, insanın yapması/edip eylemesi anlamına gelen çalışma, üretme, icat etme, meydana getirme, mücadele etme, direnme, imar etme, zülme karşı savaş, iyilik yapma, güzel davranma, doğru olma (amel-i salih) vs. de birer iş ve oluş yani ibadet olur.

Zorla özgürlüğüne el konulmuş bir insan efendisi için iş ve oluş üretirse buna da abd (kul köle) denir. Ancak Allah/insan ilişkisi bu manada efendi/köle ilişkisi değildir. Bu, efendi/köle ilişkilerinin yaygın olduğu bir dünyanın muhayyilesidir. Şüphesiz Kur'an bu muhayyileye hitap etmiştir fakat onu dönüştürmüş, diğer bir çok konuda olduğu gibi içeriğine müdahale etmek maksadıyla kullanmıştır. Oysa gerçekte bu ilişki yalın olarak Allah/insan ilişkisi olarak okunmalıdır. Çünkü insanın burada özgürlüğüne zorla el konulmaz. Bilakis insan kendi özgür iradesiyle, canı gönülden Allah'a yönelir, O'nun sonsuz sevgi ve merhametine karşılık insanî sevgi ve saygıyla karşılık verir. Bu nedenle de O'nun için çalışır, çabalar ve O'nun yolunda tarihin meydanında "yürür"...

Burada, Kuran'ın, 7. yüzyılda putların, kralların, imparatorların, din adamlarının vs. önünde yerlerde sürünen insanoğlunu alıp nasıl yücelttiğine, özgürleştirdiğine dikkat edilmelidir.

Bu nedenledir ki Kur'an, tanrılık taslayan otoritelere (tâğut) tapanlardan (Maide; 5/60), ruhunu kötülük sarmış şer odaklarına (şeytân) tapanlardan (Yasin; 36/71), put heykellerine (esnâm) tapanlardan (Şuara; 26/71), insanların birbirine tapmasından (Ali-İmran; 5/64), ataların taptığına tapıp durmaktan (Hud; 11/62), peygambere ve din adamlarına tapanlardan (Tevbe; 9/31) özellikle bahseder. Bunların dışındakileri de Allah'tan başkası ( min dunillah) diyerek mahkûm eder.

İlginçtir, Kur'an ibadet kelimesini 278 yerde geçmesine rağmen, namaz kılmak (iqamu's-salât), oruç (savm), hacc ve umre, kurban (hedy) gibi bizim "ibadet" dediğimiz şeylere izafe ederek kullanmaz.

Kur'an'ın bunlardan bahsederken kullandığı kavram nusuk/menasik'dir. Kur'an'da 7 yerde geçen bu kelime kullanılırken (ör. Bkz. Bakara; 2/196, En'am; 6/163) genelleme yapılması yani namaz, oruç, kurban vs. tüm "şeklî ibadetleri" içine alacak şekilde kullanılması dikkat çekicidir. Manâsik sadece hacdaki ibadet şekilleri demek değildir. Şu halde namaz, oruç, hacc, umre, kurban bizim menâsikimiz olmaktadır. İbadet -bunları da içine alan- çok daha geniş bir kavramdır. Dolayısıyla ibadeti sayısı bir elin parmağını geçmeyen menâsike indirgemek hiç de doğru görünmüyor. Zaten Kur'an onlara menâsik demiş...

***

Öyle görünüyor ki Kur'an'ın ibadetten kastettiği, hayatı, yukarıda sayılan bir takım kişi, otorite, odak ve mercilere tapınarak değil; Allah bilinci (şuuru) ile yaşamaktır. Bundan dolayı da ibadet tarihin, hayatın ve tabiatın içinde canlı bir faaliyet olmak icabeder.

Allah görünen bir nesne olmadığı ve herhangi bir insanda, peygamberde, kurumda, otoritede tecessüm etmediği için, yer ve mekân da biçilemeyeceği için, son tahlilde Allah'a ibadet, görünür nesnelerden tam bir bağımsızlaşmayla "insanın" bütün görkemi ile ortaya çıkışıdır.

Artık bu ortaya çıkışta abd-mabud ilişkisi efendi-köle ilişkisini değil; yâr-yarân, âşık-mâşuk, seven-sevilen ilişkisini ifade eder. İbadet sevdiğin için uğraş ve çabaya, dua sevdiğinle iyi günde kötü günde istek, çağrı ve dertleşmeye, namaz sevdiğinle buluşmaya dönüşür...

***
Bu nedenle İslam'da namaz, oruç vs. tabiri caizse "ibadet doğuran ibadetler" dir. Daha doğrusu "ibadet doğuran menasiklerdir. Nusuk/menâsik kelimesini Arap bakın nerelerde kullanıyor: Toprağı ıslah için gübrelemek (nusuku'l-ard), yeni yağmur yağıp yeşillenmiş toprak (ardun nâsike)...

Demek ki nusuk, toprak için nasıl gübre ve yağmur oluyor da yeni ürün bitirtiyor, yeşillendiriyorsa, Müslüman için de menâsik böyledir. O da insanda yeni ameller doğurtur; başka iyi, güzel ve doğru davranışlara vesile olur. Bunun için nusukların şahı olan namaz bütün kötülüklerden alıkoyar. Yani toprak için gübre ve yağmur neyse, insan için da namaz odur...

Demek ki İslam'da nusuk/menâsik bir tapınma değildir. Yaparsın ve orada bitmez. Gübre gibi başka bir şeyin doğmasına, yağmur gibi de başka bir şeyin canlanmasına, hayat bulmasına neden olur. Bunun için statik değil dinamiktir. Statik olana tapınma, dinamik olana nusuk denir.

***
Demek ki nusuk/menasik şekil ve ritüel ile sınırlı ve daha dar iken, ibadet hayatın tüm alanlarına yayılmaktadır. Yani nusuk/menasik Müslüman insan yoluyla hayatı gübrelemekte, yağmur olup yağmakta ve hayatın içinde canlı bir faaliyet olarak ibadetleri ortaya doğurmaktadır.

Bu anlamda ibadetin yeri ve mekânı yoktur.
Mekânın her yerinde ve zamanın her anında canlı bir faaliyet olarak görünür; bazen bir yoksulun sofrasında, bazen bir annenin yavrusuna atılışında, bazen bir gönlün titreyişinde, bazen bir adalet terazisinde, bazen bir direnişçinin namlusunda, bazen bir esnaf imzasında, bazen yakarışta, bazen haykırışta, bazen ağlayışta, bazen gülüşte, bazen sözde, bazen namusta, bazen sadakatte, bazen iffette...

***

Böyle olunca sizin dünya görüşünüz ve hayat tarzınız dininiz, dininiz de dünya görüşünüz ve hayat tarzınız olur. Faaliyetiniz ibadetiniz, ibadetiniz de faaliyetiniz manasına gelir. Bunları kim için yaptığınıza bakacaksınız.

Bu nedenle gerçek din hava gibidir. Hiçbir yerde görünmez ama herkesi yaşatan odur.

Gerçek ibadet de su gibidir. Her yerden akar, her şekle girer. Hep başkasına hayat verir. Azından kana kana içer, çoğunda ise boğulursunuz.

Yunus Emre der hoca

Gerekse bin var hacca

Hepisinden iyice

Bir gönüle girmektir.



(Bana Dinden Bahset, İnşa Yayınları, İst., 2010, s. 17-29)
http://www.ihsaneliacik.com/2012/07/din-ve-ibadet-anlayisimiz-1-2.html#more
#587


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik , son dönemde sıkça gündeme gelen kıdem tazminatı fonu ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Kıdem tazminatı ile ilgili düzenlemenin şu an için gündemlerinde olmadığını belirten Çelik, bu konuda yazılan yazılarla ilgili olarak ise, "Fon taslağı 30 yıldır var." dedi. Kıdem tazminatının Fon'a devredilmesinin hükümet programında yer aldığını, ancak bu yönde adım atmadan önce sosyal taraflarla uzlaşma sağlanacağını söyledi. Bakanlık olarak gündemlerinde işçilerin toplu sözleşme yapabilmesi için yasalaşması zaruri olan Toplu İş İlişkileri Yasası'nın bulunduğunu anlatan Çelik, "Bakanlık olarak Üçlü Danışma Kurulu'nda sosyal taraflarla uzlaşmadığımız hiçbir konu gündemimizde yok. Dolayısıyla şu an için kıdem tazminatı gündemimizde değil." ifadelerini kullandı.

Toplu İş İlişkileri Yasası çıkmadığı için sendikaların yetki talebine cevap verilemediğini ve bu nedenle işçilerin toplu sözleşme yapamadığını hatırlatan Çelik, "Bakanlığımızdan sendikaların 904 yetki talebi var. Bunlara cevap veremiyoruz. Toplu İş İlişkileri Yasası çıkmadığı için de sendika istatistiklerini yayınlayamıyoruz. Eğer mevcut yasa ile istatistikleri yayınlasak 51 sendikadan 42'si yetkisini kaybediyor. Yalnızca 9 sendika kalıyor." dedi. Toplu sözleşmeler yapılamadığı için bu yasanın çok acilen Meclis'ten geçmesi gerektiğini anlatan Bakan Çelik, önceki gün sendikalarla yeniden bir araya geldiklerini söyledi. Bu toplantıda Meclis'in olağanüstü toplanarak yasayı çıkarması görüşünün benimsendiğini ifade eden Çelik, "Sendikalara bu öneriyi Sayın Başbakan'a ve diğer siyasi partilere götürmelerini söyledim." şeklinde konuştu.

Çalışma Bakanı Çelik, 2008'de yürürlüğe giren Sosyal Güvenlik Reformu'na ilişkin elde edilen sonuçları kamuoyu ile paylaştı. Reformun ardından kurumun gelirlerinde yüzde 118'lik artış olduğunu kaydeden Çelik, giderlerde ise yüzde 78'lik artış olduğunu belirtti. Buna göre SGK'nın 2007 yılında 56 milyar toplam geliri, 2011 itibarıyla 124 milyara çıktı. Aynı dönemde kurum giderleri ise 81 milyardan 140 milyara ulaştı. Reformun ardından kayıt dışı istihdam ile mücadelede önemli başarılar sağlandığını belirten Bakan Çelik, 2008-2012 yılları arasında yapılan çalışmalar ile 1 milyon 142 bin 467 tescilsiz sigortalı, 36 bin 867 tescilsiz emekli tespit edildiğini söyledi. 79 bin 766 tescilsiz işyerinin de kayıt altına alındığını anlatan Çelik, 10 bin 403 adet de sahte sigortalı yakaladıklarını vurguladı. Kayıt dışı istihdamın yüzde 45'ten yüzde 37,5'e gerilediğini ifade eden Çelik, "Kayıt dışı ile mücadele son derece önemli. Kayıt dışını önlediğinizde kurumun 26 milyarlık geliri oluşuyor." dedi.

Kurumun gelir-gider dengelerinde önemli iyileşmeler olduğunu kaydeden Bakan Çelik, prim gelirlerinin toplam giderleri karşılama oranının 2007 yılında yüzde 52 iken, 2011 yılında yüzde 58,1 olarak gerçekleştiğini vurguladı. Çelik, "Bu son derece önemli bir gelişme. Reform kendisini bu 3,5 yıllık süre içinde göstermeye başlamış diyebiliriz." ifadesini kullandı. Bakan Çelik, kurumun açığının GSYİH içindeki payının 2007 yılında yüzde 3 iken, 2011 yılında yüzde 2,9'a gerilediğini aktardı.

http://www.samanyoluhaber.com/ekonomi/Bakan-Celikten-kidem-tazminati-aciklamasi/804439/
#588
Yargıtay, sadece 'dört duvar arasını' özel hayat kapsamına almadı ve izinsiz çekilip yayınlanan mayolu fotoğrafın, 'özel hayata' girdiğine karar verdi.

İzmir'de plajda şezlonga uzanarak güneşlendiği sırada izinsiz fotoğrafı çekilen ve bir derginin kapağında yayınlanan bir kadın, "özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiği'' gerekçesiyle fotoğrafı çeken kişi ve yayınlanan derginin sahibi hakkında dava açtı.

İzmir 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen davada, mahkeme, "plajın gizli alan olmadığı, kamuya açık alan olduğu''nu belirterek sanıkların beraatlarına karar verdi. Temyize giden davada Yargıtay 12. Ceza Dairesi, kamusal alanda fotoğrafı çekilen kadının özel hayatının ihlal edildiğini belirterek yerel mahkemenin kararını bozdu.

Kaynak: AA
http://www.haber7.com/guncel/haber/906722-yargitayin-mayo-kararina-en-cok-kadinlar-sevinecek
#589
CarrefourSA, başörtülü Kızılay gönüllüsüne bile tahammül edemedi!



Bir süre önce ortağı Sabancı Grubu'yla gerginlik yaşayan Fransız perakende zinciri Carrefour, bir skandala imza attı.

Fransız Carrefour'un Türkiye'deki ortaklığı CarrefourSA'nın Kozyatağı şubesinde başörtülü olarak görev yapan Kızılay çalışanı kovuldu. Bu tavır, sivil toplum örgütleri ve insan hakları derneklerinin sert tepkisine yol açtı.

CarrefourSA ve Kızılay arasında imzalanan protokol kapsamında CarrefourSA Ramazan kumanyası hazırlayacaktı. Bu kumanyayı satın alan yardımseverler ihtiyaç sahiplerine ulaştırması için mağazanın bahçesine kurulacak Yardım Çadırı'nda Kızılay'a bağışlayacaktı. Kızılay Ataşehir Şubesi, protokole dayanarak Kozyatağı CarrefourSA'nın girişine çadır kurdu. Ancak görevli olarak CarrefourSA'nın Kozyatağı şubesine giden Kızılay personeli Elif Demirci, başörtülü olduğu için müdürün akıl almaz tepkisiyle karşılaştı.

MÜŞTERİ OLABİLİRSİN AMA ÇALIŞAMAZSIN

Elif Demirci, işini yaparken mağaza yetkililerinin yanına gelerek başörtüsü ile çalışamayacağını söylediklerini aktardı. Buna tepki gösterdiğini anlatan Demirci, "Müşteriler de başörtüsüyle giriyor dedim. 'Mağazaya girebilirsin ama stantta başörtüsüyle duramazsın. Başını açarsan çalışabilirsin' karşılığını verdiler. Ben de başımı açmayacağımı söyleyerek mağazadan ayrıldım. Hukuki süreç başlatacağım" diye konuştu.

ALELACELE İZNE ÇIKTI

Olay sosyalmedyada da büyük yankı uyandırdı. Twitter kullanıcılarının oluşturduğu 'CarrefourSAboykot' etiketi kısa süre içinde en çok konuşulan konular arasına girdi. Bu arada Elif Demirci'yi mağazadan atan Kozyatağı CarrefourSA'nın müdürüne ulaşılamadı. Olayın patlak vermesinin ardından müdürün alelacele izne çıktığı öğrenildi. CarrefourSA Kurumsal İlişkiler ve Hukuk Direktörü Merter Özay ise şirket olarak başörtüsüne karşı bir tavırları olmadığını ileri sürdü. Özay, "Bizim mağazalarımızda başörtülü çalışanlar var. Böyle bir ayrım yok. Olay tamamen mağazadaki personelin düşüncesizliğinden kaynaklanıyor. 8 bin çalışanımız var ve kontrol etmek zor oluyor. Hangi personelin hatası olduğunu araştırıyoruz. Ne gerekiyorsa yapacağız" dedi. Özay, konuyla ilgili Elif Demirci'yi ve Kızılay'ı arayarak özür dilediklerini söyledi.

28 Şubat'ın şımarttıkları

MAZLUMDER Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal, bunun 'ayırımcılık ve nefret söylemi' olduğunu kaydetti. Ünsal, "28 Şubat atmosferinin şımarttığı yapılar eski keyfi dönemin devam ettiğin sanıyor. Ama Türkiye bunu aştı. Kınıyoruz çok ayıp bir şey" dedi.

KIZILAY: Sorumlu cezalandırılmalı

Kızılay yaptığı açıklamada inancından dolayı insana önyargılı yaklaşılmasının ve rencide edilmesinin kabul edilemeyeceğini vurguladı. Açıklamada, ''Hiçbir din, dil, ırk ve inanç ayrımı yapmadan çalışmalarını gerçekleştiren Türk Kızılayı'nın, gönüllüsü olsun olmasın bir insanın inancından dolayı o insana önyargılı yaklaşılmasını ve rencide edilmesini kabul etmesi mümkün değildir. Bu sebeple Kızılay yaşanan talihsiz olaydan sorumlu olan herkesi en ağır şekilde kınamaktadır'' ifadelerine yer verildi

Burası Fransa değil

Anadolu Aslanları İşadamları Derneği (ASKON) Başkanı Mustafa Koca, Carrefour'un yaptığının insan hakları ve demokrasiye aykırı olduğunu belirtti. Yeni anayasa çalışmalarının olduğu bir ortamda böyle bir davranışın çağ dışı kaldığını söyleyen Koca şöyle konuştu: "Bu tavır Carrefour'un Kızılay'a dolayısıyla da tüm Türkiye'ye yaptığı bir hakarettir. Bizim onlara gösterdiğimiz saygıyı Carrefour'unmarjinal düşünce yönetiminin de bizim inançlarımıza göstermesini bekliyoruz. Burası Fransa değil Türkiye."

Kurban da satılmasın

Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) Başkan Yardımcısı Ahmet Ciğer, artık bu konuların konuşulmasını abes karşıladıklarını söyledi. Bu firmaların inançların ticari boyutunu kullanarak kâr elde ettiğini belirten Ciğer, "İşlerine gelince vatandaşın dini hassasiyetlerini kullanıyorlar. Madem dini konulara bu kadar karşılar o zaman Kurban Bayramı'nda kurban da satmasınlar. Kumanya da satmasınlar" dedi.

HABER: ZEYNEP CEYLAN

http://gundem.bugun.com.tr/carrefour-dan-basortusu-skandali-199640-haberi.aspx


Carrefour Kozyatağı yıllar sonra yeniden büyük mü büyük bir skandalla gündeme oturdu!

90'lı yıllarda Hıncal Uluç'un sık sık gündeme getirdiği Fransız Genel Müdür'ün uygulamaları yeniden revaçta.. Carrefour Kozyatağı'nda başörtülü stand görevlisinin kovulması STK'ların tepkisini çekti. Kapatılan HADEP'in Türk Bayrağı'nın indirildiği kongresinin ardından, Fransız asıllı yöneticisinin Türk Bayrağı'nı indirdiği Carrefour Kozyatağı bu kez başörtülü Kızılay görevlisi genç kızın kovulmasıyla gündeme geldi. Kızılay'ın gönüllü görevlisi Elif Demirci'nin Carrefour görevlileri tarafından kurumun bahçe dışarısına çıkarılması vatandaşların sert tepkisine neden oldu.

HINCAL ULUÇ'UN KÖŞESİNE KONU OLMUŞTU

23 Haziran 1996 tarihinde yapılan HADEP kurultayı sırasında PKK'lı teröristlerin Türk bayrağını indirmesinin tepkileri sürerken, bir hafta sonra Carrefour'un Kozyatağı şubesinde benzer bir olay yaşandı.
Carrefour'un Fransız Müdürü mağaza önündeki dev Türk bayrağını indirmeye yeltenmesi, grup bünyesinde çalışan güvenlik görevlilerinin sert tepkisine neden olmuş, çıkan tartışma adliyeye yansımıştı.
Aynı yıllarda sık sık, mağaza içinde dolaşan çocukları kulağından çeke çeke cezalandıran Fransız genel müdür "Hırsız Türkler" diye bağıra bağıra standlar arasında dolaştığı Gazeteci Yazar Hıncal Uluç'un köşesinde yer almıştı.

http://www.skyturk.net/haber/carrefour-kozyataginda-basortusu-skandali-gundem-103030.html


CARREFOURSA YETKİLİLERİNDEN İLK AÇIKLAMA GELDİ

Konuyla ilgili ulaştığımız CarrefourSA yetkilileri olayla ilgili akşam üzeri bir basın açıklaması gönderdi. Açıklamada; "Haberi büyük üzüntüyle okuduk. CarrefourSA'nın, bugüne kadar çalışanlarının, tedarikçilerinin, müşterilerinin dini inançları ya da yaşam tarzı tercihleri nedeniyle hiçbir şekilde sorgulaması veya buna bağlı bir ayrımcılığı söz konusu olmamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır. Herkesin inancına, giyimine ve yaşam tarzına saygımız sonsuzdur. İçerenköy CarrefourSA mağaza çalışanımızın tamamıyla bireysel düşüncesini yansıttığı ve tasvip etmediğimiz bu hareket, CarrefourSA'nın ilkelerini ve prensiplerini kesinlikle yansıtmamaktadır. İlk değerlendirmelerin ardından çalışanımız, bir daha benzeri bir olaya sebebiyet vermemesi için uyarılmıştır." denilerek, olayın mağduru Elif Demirci'ye ulaşılıp, özür dilendiği belirtildi.

http://www.samanyoluhaber.com/gundem/CarrefourSA-basortulu-elemani-calistirmadi/802081/


CarrefourSA bunu hep yapıyormuş



CarrefourSA'nın İçerenköy şubesinde başörtüye karşı gösterilen yobaz tavrın diğer şubelerinde yaşandığı ortaya çıktı. Elif Demirci isimli başörtülü Kızılay gönüllüsünün, bahçelerine kurulu Kızılay'ın yardım çadırında çalışmasına izin vermeyen CarrefourSA'nın diğer birçok şubesinde de başörtüsüne karşı yobaz bir tavır takındığı anlaşıldı.

32 yaşındaki fotoğraf ve ebru sanatçısı Rabia Özışık da CarrefourSA'nın hışmına uğrayan başörtülülerden. Özışık'la ramazan ayı dolayısıyla mağazalarında ebru etkinliği yapma konusunda anlaşan firma, daha sonra başörtüsünü gerekçe göstererek bu etkinlikten vazgeçti.

YİNE CARREFOURSA YİNE BAŞÖRTÜSÜ DÜŞMANLIĞI

Bursa'nın tarihi Irgandı Köprüsü ve Bursa Kent Meydanı AVM de kişisel fotoğraf sergisi açan Özışık'a CarrefourSA yetkilileri mağazalarında sergi açma teklifinde bulundu. Teklifi kabul eden Özışık, CarrefourSA yetkilileriyle her konuda anlaştıklarını hatta sergi açılacak tarihlerin bile belirlendiğini; ancak daha sonra ise başörtülü olduğu gerekçesiyle bu programın iptal edildiğini söyledi.

Bu durum karşısında neye uğradığını şaşıran Özışık, 'Carrefour mağazaları olarak Ramazan da ebru etkinliği yapacaklarını ve bunu benim yapmamı istediklerini söylediler. Şartlarımızı konuştuk, son derece keyifli bir görüşme oldu. Etkinlik 'anne-kız ebru etkinliği' olacaktı. Malzemeden ulaşıma, saatten ücrete kadar konuşup bir neticeye vardık. Etkinlik ramazanın ilk cumartesisi bir de 4 Ağustos Cumartesi günü olarak belirlendi. Ancak perşembe sabahı (19 Temmuz) yani etkinlikten kısa bir zaman evvel telefonla arandım ve 'Rabia Hanım, başörtülü olduğunuz için sizinle çalışmamız mümkün değilmiş' denildi.

Başörtüsüne karşı takınılan bu olumsuz tutuma alışık olduklarını belirten Özışık, CarrefourSA'nın ikiyüzlülüğünü ise şu sözlerle dile getirdi: 'Carrefour hem ramazan ayı diye hem de Türk-İslam sanatı diye ebru etkinliği yapmaya kafası alıyor da ebru eğitmeninin başörtülü olabileceğini niçin hesaba katmıyor? Ya da madem anne-kız etkinliği yapacağız gelen müşterilere de aynı muamele yapma cesaretini gösterebilecek miydi merak ediyorum açıkçası?

BİR SKANDAL DA ACIBADEM CARREFOUR'DA

CarrefourSA'nın ülke genelindeki birçok şubesinde başörtülülere karşı hasmane bir tutum sergilendiği anlaşıldı. İçerenköy CarrefourSA'da yaşanan başörtüsü düşmanlığının ortaya çıkması aynı uygulamaya maruz kalanları harekete geçirdi. CarrefourSA'nın mağdur ettiği birçok isim başlarından geçen olayları anlatarak CarrefourSA'nın başörtüsüne karşı bakış açısını ortaya koydu.

Recep Çelik isimli turizimci de başından geçen olayı şöyle anlattı: 'Carrefour politikasında başörtülüye çalışmaya yer yok .Bırakın kendi elemanını, firmaların tanıtım için yolladığı elemanların başörtüsüne bile müsaadesi yok. Ben Motta pastanelerinin bir franchise olarak Acıbadem Carrefour express in pastane kısmını işlettim. Bir dönem işçi sorunundan eşim dükkan ile ilgilendi, başörtülü olduğundan müdürler çıkarttılar. Yok müşteri şikayet ediyor, yok bizde böyle çalışamaz. Her gün baskı stres, sonra ben madem böyle bir politika var, bunun yazılı bir metni olmalı, getirin uygulayalım dediğimde yazılı hiçbir şey veremediler. Sonuçta biz oraya bir para yatırmışız, ama kendi işletmemizde bile eşim bulunamıyordu. Direnmem karşısında bu sefer ürünlerimize raporlar, şikayetler yaptı işletme müdürleri. Ürünlere bozuk, şu bu raporlarlar ve eşimin de psikolojik olarak çok etkilenmesinden Motta'ya yerimi devretmesi için iade ettim.

http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=25.07.2012&i=396849



CarrefourSA'ya BBP'lilerden başörtüsü tepkisi: Alışveriş yapmayın



BURSA (CİHAN)- Kızılay'ın Ramazan kumanyalarının ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için işbirliği protokolü imzaladığı gönüllü çalışan Elif Demirci'yi başörtülü olduğu gerekçesiyle kovan CarrefourSA'ya tepkiler sürüyor. Büyük Birlik Partisi (BBP) Bursa İl Teşkilatı CarrefourSA önünde düzenlenen basın açıklaması ile olaya tepki gösterdi.

CarrefourSA önünde toplanan BBP'liler vatandaşlardan duyarlı olmalarını istedi. Basın açıklaması yapan BBP Bursa İl Başkanı Ömer Ünsal, "Hazırladığı Ramazan paketleriyle Müslüman tüketicinin cebindeki parayla beraber, yaptığı fiiliyatla onun onuruna da göz diken CarrefourSA, 'yardım' için işbirliği protokolü imzaladığı Kızılay'ın başörtülü personelini 'istenmeyen kişi' ilan ederek O kardeşimizin nezdinde bütün Müslümanlara hakaret etmiştir." dedi.

İhtiyaç sahiplerine yardım dışında bir amacı olmayan başörtülü bayana gösterilen tepkinin CarrefourSA yöneticilerinin Müslüman'a bakış açısını da ortaya koyduğuna işaret eden Ünsal, şöyle devam etti: "Sizden milyonlarca Müslüman alışveriş yapacak, para kazanacaksınız. O zaman ayrım yapmayacaksınız. Lakin hayırsever bir vatandaşımız hizmet için orada bulunacak onu istemeyeceksiniz. Bunun adı riyakârlıktır. Kendi personeliniz bile olmayan bir vatandaşa hem de Müslüman bir ülkede yakışmayan bir tepki gösteremezsiniz. Bu tepkinize unutmayın ki Türk milletinin tepkisi daha farklı ve etkili olacaktır."

CarrefourSA tarafından izlenen politika ile Müslümanların duyguları ve cebinin sömürüldüğünü savunan Ünsal, "Sizin AVM'lerinizde başörtülü bayan çalıştırmadığınızı da biliyoruz. Bu sizce normaldir ama bu ülkede bu duruma biz Fransız kalamayız." şeklinde konuştu. Buna müsaade etmeyeceklerini altını çizen Ünsal, "Herkes haddini bilecek bulunduğunuz yerde kuralları keyfi koymayacaksınız. Bu millet bilsin ki; sizin gayeniz sadece para kazanmak değil, bu toplumun değer yargılarıyla da oynamaktır." diye konuştu

Bu durumları Türk hükümetinin de görerek, yabancı sermayenin Türkiye'ye getirilmesinde Müslüman Türk'ün özüne uyulması konusunda kanunu çıkarılmasını isteyen Ünsal, şöyle devam etti: "Olayın kahramanı genel müdüre gelince; sadece Elif Demirci'den değil, onun şahsında Müslüman Türk milletinden özür dilemesini bekliyoruz. CarrefourSA'nın Hıristiyan Fransa gibi değil, Müslüman Türk gibi düşünmesini istiyoruz. Ya bu ülke insanına hizmet için bizim inançlarımıza uygun hareket edersiniz, ya da sizin gibi düşünen ülkelerde faaliyetinizi yaparsınız."

İnançlarına karışmamalarına rağmen hiçbir Müslüman'ın üzerinde de tahakküm kurmalarına asla izin vermeyeceklerinin altını çizen BBP Bursa İl Başkanı Ömer Ünsal, sözlerini şöyle sürdürdü: "BBP Bursa İl teşkilatı adına son olarak şunu söylemek isterim ki; CarrefourSA Müdürü, kendini Fransa'da zannediyor sanırım. Elif Demirci'yi 'istenmeyen kişi' ilan etmişse biz de o zatı ve CarrefourSA'yı hakaretlerinden dolayı ülkemizde istemiyoruz. Vatandaşlarımızı bu tip uygulama yapan yerlerden alışveriş yapmamalarını ve tüm sivil toplum kuruluşlarına bu konuya hassasiyetle eğilmelerini bekliyoruz."

Basın açıklamasının ardından partililer ve vatandaşlar sessizce olay yerinden dağıldı.

http://www.stargundem.com/ajanslar/carrefoursaya-bbplilerden-basortusu-tepkisi-alisveris-yapmayin-22621.html


Saçmalıklar ülkesi, M.Nedim Hazar, Zaman Gazetesi

New York sokaklarında tuhaf bir manzara var. Herkesin elinde bir telefon ya konuşuyor ya da birilerine mesaj yazıyor. İnsanlar eskiden de bu kadar aceleci miydi yoksa son devir neslinin hep bir yerlere yetişecekmiş gibi acelesi var tam anlayabilmiş değilim.

Bizdeki AVM'ler de Manhattan caddelerine benziyor. Herkes meşgul, herkesin acelesi var, herkes birileriyle konuşuyor, birilerine bir şeyler yazıyor. Üstelik caddeler gibi özgür mekanlar değil alışveriş merkezleri. Belli bir güvenlik aşamasından sonra giriyorsunuz. Yürüyen merdivenleri gibi modern çağın en büyük zulümlerinden birini aştıktan sonra gitmek istediğiniz yere varıyorsunuz. Geçenlerde bir AVM'ye girerken arkadaşımın uyarısıyla vazgeçtik. 'Mescit yok' dedi. 'Eğer girersek 3 saat orada esir kalacağız..' Girmedik...

Bünyesine ibadethane koymamakta ısrar eden alışveriş merkezlerinden biri, belki de birincisi -sanırım- CarrefourSA.
Şüphesiz bir yabancı yatırımcı olan Fransa (ve dolayısıyla Carrefour'dan) aşırı hassasiyet beklemek safdillik. Ancak Türk ortağı Sabancı'ların nasıl bir aile olduğunu bütün ülke biliyor. Merhum Sakıp Ağa'nın şahsında sembolleşen, Anadolu'ya has bir hasbilik, samimiyet ve yerellik var Sabancı ailesinde. En azından bendeki algı böyle. İş bu nedenle CarrefourSA'lardaki mescit karşıtlığını anlamakta hep zorlandım.

Geçtiğimiz gün yaşanan üzücü bir gelişme ise bu kurum hakkındaki kanaatlerimi kökten değiştirdi. Her ne kadar yasak savma kabilinden açıklama yapılıp, 'olayın bireysel olduğu ve yapan arkadaşın kınandığı' söylense de derinlerde başka bir sıkıntı var. Belki bunu kişiselleştirmekten ziyade bir zihniyeti masaya yatırmak gerekiyor.

İnançlı insanları her yerde kovalamayı, sıkıştırmayı ve saf dışına bırakmayı hayatının gayesi edinmiş, Nazi dönemindeki gibi bir tür 'düşman avı'na dönüştüren bir kitle var maalesef. Düşünsenize, en az sizin kadar özgür ve vatandaş olan bir kadını, sırf başını örtüyor diye bir alışveriş merkezinden kovabilecek kadar cüretiniz var! Bu densizliği yapabiliyorsanız, demek ki ya kurumsal olarak size hoşgörü gösteriliyor ya da bazı gerçekleri algılamaktan acizsiniz.

İşin 'Nazist' kısmına bakan yönü böyle. Bir de başka şeyler var.

Şu; son dönemde operalara mescit, Çamlıca'ya şöyle büyük bir cami, bilmem nereye padişahları kıskandıracak ibadethane gibi açıklamalar işitiyoruz sevgili yetkililerden. İbadethane öncelikli olarak ihtiyaç üzerine açılır. Benim bildiğim, olması gereken böyledir. Bugün opera-bale salonlarından çok daha öncelikli olarak AVM'lerde ibadethanelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Çamlıca'ya cami yapmaktan çok daha acil ve önemli hem de...

Adı üstünde ihtiyaç. Tıpkı yemek/içmek gibi, bedenin ihtiyaçlarını gidermek gibi mekanlar nasıl zorunluysa, ruhun ihtiyacını giderecek mekandır ibadethaneler.

LYS sonuçları açıklandı. Milyondan fazla öğrenci geleceğine dair tercihler yapıyor bugünlerde. Ve siz biliyor musunuz, bir kitle var ki tercihlerini puanlarına göre değil, giyim kuşamına göre yapıyor. Başı örtülü diye, 'şurada okusam da çalıştırmazlar, buradan zaten mezun etmezler' diye fakülte eliyor tesettürlü çocuklarımız. Ve biz, başörtüsü sorunu çözüldü diye kendi kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Birileri AVM'lerden kovunca çocuklarımızı da öfkeleniyoruz.

Seçecekleri mesleği başarı ve hayallerine göre değil, giyim kuşam tercihlerine göre yapmak zorunda kalan bir ülkenin evlatlarını, çarşıdan pazardan kovan densizlere çok kızmamak lazım. Bu zihniyeti besleyip büyüten şirket ve kurumlara da. Acı ama böyle...

n.hazar@zaman.com.tr
http://twitter.com/nedimhazar
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1322777&title=sacmaliklar-ulkesi
#591
Fırından ekmek almadan önce dikkat etmemiz gereken bir durum var. Eğer aldığınız ekmek balon gibi şişirilmişse o zaman bilin ki sizi ve sevdiklerinizi bekleyen bir tehlike var.

İstanbul Yemek Sanayicileri Derneği (İYSAD) Başkanı Sadık Çelik, Türkiye'de ekmeğin üretim aşamasında kullanılan yoğun katkı maddelerinin önemli sağlık sorunlarını beraberinde getirdiğini belirtti. Çelik, ekmeğin, şeker hastalığının ortaya çıkmasında birinci derecede etken olduğunu, obeziteye yol açtığını ve kanseri tetiklediğini söyledi.

Bütün dünyanın terk ettiği beyaz unun Türkiye'de ekmek üretiminde kullanıldığını söyleyen Sadık Çelik, "Ekmek konusunda Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından çok önemli adımlar atıldı, daha da ileri adımlarla, hedeflenen düzeye getirilmeli, dünya standartlarına ulaşılmalıdır. Artık eski alışkanlıklarımızdan vazgeçmeliyiz. Balon gibi şişirilmiş, içi boşaltılmış ekmeklerin dayanıklı olmaları için 10 çeşit kimyasal madde bilinçsizce kullanılmaktadır. Bu kimyasalların kansere yol açtığı uzmanlar tarafından belirtilmektedir" dedi.

SAĞLIKLI OLAN TAM BUĞDAY UNU

Ekmeğin tuzunun azaltılmasının ya da 650 randımanlı undan yapılmasının sağlık açısından yeterli olmadığını söyleyen Sadık Çelik, "1948'de Marshall yardımı ile hayatımıza giren ruşeymi ve kepeği çıkartılmış beyaz undan ekmek üretimine son verilmeli. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve yerel yönetimler tam buğdaydan öğütülmüş undan ekmek tüketimini özendirerek halkı bu konuda bilinçlendirmeli, fırınlardaki ekmek üretim reçeteleri bu yönde değiştirilmelidir, ekmekler doğal hamur ekşisiyle mayalanmalıdır. Öncelikle halkın temel gıda maddelerinden olan ekmeğin sağlıklı hale getirilmesi gerekir" ifadesini kullandı.

http://www.haber7.com/saglik/haber/899151-bir-gida-skandali-da-ekmekte-cikti
#592
4+4+4 Eğitim sistemine geçildikten sonra hangi okulun yola ne şekilde devam edeceği, özellikle birbirine yakın okulların hangisinin ilköğretim okulu, hangisinin ortaokul olacağı ya da hangilerinde karma eğitim verileceği merak konusu olmuştu. Konuyla ilgili olarak Milli Eğitim Bakanlığı'nın il ve ilçe bazında hazırlamış olduğu listede tüm okulların 2012-2013 eğitim yılına ne şekilde başlayacağı belirtiliyor. Listeyi görmek için aşağıdaki linke tıklayınız:

https://mebbis.meb.gov.tr/KurumListesi.aspx
#593
İstanbul'da 81 ilden gelen vatandaş bir arada yaşıyor. TÜİK'in "Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi" kapsamında yapılan araştırma neticesinde İstanbul'da en fazla Sivaslının olduğu tespit edildi. Peki ilçeler bazında durum nedir? Hangi ilde hangi şehirden gelenler fazla? Bu tür soruların cevaplarını aşağıdaki linklere tıklayarak öğrenebilirsiniz:

http://tuikapp.tuik.gov.tr/adnksdagitapp/adnks.zul?kod=4
http://www.tuik.gov.tr/VeriBilgi.do?alt_id=38
http://www.tuik.gov.tr/AltKategori.do?ust_id=11
#594
Efendim, başlıkta gördüğünüz 'öğleden sonra günaydın' sözü, batılıların kullandığı rivayet edilen 'Good morning after supper' (akşam yemeğinden sonra günaydın) şeklindeki sözün Türkçedeki karşılığı olup, öğretmenlerin sınıflara öğleden sonra girdiklerinde kullandıkları 'tünaydın'la -ki, neden tünaydın dediklerini anlamak da mümkün değildir zaten- herhangi bir alakası yoktur.

Mevzuunun önemini daha sağlıklı bir şekilde vurgulayabilmek için, 'ba'de harab'ü-l Basra' (Basra harap olduktan sonra) da denilebilirdi. Ama KKTC'de milletvekilliği, milli eğitim bakanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulunmuş Mehmet Ali Talat'ın: "Cenaze namazı kıldıracak bir imamımız dahi yok!' şeklindeki sözleri için, 'öğleden sonra günaydın' daha uygun kaçıyor.

Mehmet Ali Talat, 'Türkiye kaynaklı muhafazakarlaştırma faaliyetleri' iddiaları üzerine konuşurken şunları söylemiş: "İmamlar meselesi bizim kanayan yaramızdır ve bu sorunun çözülememiş olmasının nedeni soldur. Cenaze namazı kıldıracak bir Kıbrıslı Türk imam yok. Bu bir sorundur. Bunu biz çözmeliydik. Bunu altı yılda yapabilirdik. Takıntılarımıza boğulduk ve yapamadık."

Son nüfus sayımına göre 295 bin kişinin yaşadığı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, dini açıdan -tabir caizse- çorak bir alan.

1974 öncesi çeşitli sebeplerle baskı altında bulunan dini hayatın Barış Harekatı'ndan sonra rahatlayıp gelişebileceği yönündeki beklentiler, ne yazık ki gerçekleşmedi.

Kıbrıs Türklerinin mücadelesi sürecinde ön plana çıkarılan Müslümanlık, bağımsızlık kazanıldıktan sonra her nedense geri plana itildi. Daha da vahim olmak üzere, 'Kuzey Kıbrıs bir tür laboratuar olarak mı kullanılıyor' sorusunu sorduracak gelişmeler yaşanmaya başlandı.

Kuzey Kıbrıs'daki camiler kapatılmaya, kütüphane hatta nikah dairesi yapılmaya başlandı. Dinlerini öğrenmek isteyen insanların bu ihtiyaçlarını karşılayabilecek herhangi bir girişime kesinlikle müsaade edilmedi.

Konu, Türkiye'deki konuya hassasiyetle yaklaşan çevreler tarafından her dile getirilmeye çalışıldığında, başta merhum Rauf Denktaş olmak üzere KKTC yöneticileri tarafından genellikle duymazdan gelindi.

Türkiye'deki dindar çevreler tarafından da takdir edilen; çeşitli yayın organlarında kendisinin de dindar olduğunu ihsas edecek türden yazıları yayınlanan bir isim olan Rauf Denktaş'ın KKTC Cumhurbaşkanı iken söylediği: "İslam Dini'ni İngilizlere ayıp olmasın diye baskı altında tuttuk" mealindeki söz, Kuzey Kıbrıs'daki durumun sebepleri hakkında ipucu olabilecek nitelikteydi.

Özellikle rahmetli Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın KKTC'de İslam Dini'nin öğrenilmesi ve öğretilmesi hususunda yoğun gayretler gösterdiği ve Başbakan olduğu sırada, KKTC'de imam-hatip okulu veya ilahiyat koleji açılabilmesi için çok uğraştığı bilinmektedir.

KKTC halkı şu anda belki de yakın tarihte yaşananlardan daha da ciddi bir durumla karşı karşıya. Yöneticilerin son dönemlerde din eğitim-öğretimi ile ilgili atmaya çalıştıkları kısıtlı adımlar bile, başını bazı öğretmenlerin çektiği din karşıtı gruplar tarafından engellenmeye çalışılıyor.

Geçtiğimiz yıllarda, yaz aylarında açılan Kur'an kurslarını engellemek için çeşitli girişimlerde bulunan bu kesimler, şimdi de KKTC Eğitim Bakanlığı'nın açmaya niyetlendiği ortaokul seviyesindeki İlahiyat Koleji'ne mani olmak için harekete geçmiş durumdalar.

KKTC halkının dinini öğrenmesi yönünde atılan adımları, 'Türkiye kaynaklı muhafazakarlaştırma faaliyetleri' iddiasıyla engellemeye çalışanların,  oldukça da dolgun olan maaşlarının Türkiye'den gönderilen paralarla ödenmesi konusunda ise, herhangi bir itirazları yok...

KKTC yöneticileri, İslam'dan bilinçli bir şekilde uzak utulmaya çalışılan genç kesim sebebiyle, ayaklarının altındaki toprağın nerdeyse tamamen kaydığının farkında mıdırlar acaba?..

Eğer farkında iseler; daha fazla vakit kaybetmeden, şımarık bir güruhun KKTC'yi karanlığa doğru sürükleme faaliyetlerine dur demeyi başarmak zorundalar!..

Ekrem Kızıltaş - Haber 7
ekremkiziltas@gmail.com
http://www.haber7.com/yazarlar/ekrem-kiziltas/894355-kktc-ve-islam-ogleden-sonra-gunaydin
#595
Kürt sorununda yeni bir sürecin eşiğinde olduğumuz gittikçe netleşiyor.

Kılıçdaroğlu'nun çıkışı, ABD'nin etkin bir biçimde devreye girmesi, Talabani'nin çabalarını yoğunlaştırması; hükümetin seçmeli Kürtçe atağı ve nihayet Leyla Zana'nın son açıklaması bir arada ele alındığında, önümüzdeki dönemin silahların susması ve demokratik reformların hızlanması noktasında iyi şeylere gebe olduğunu söylemek hayalcilik gibi görünmüyor.

Çoktandır susan Zana'nın Hürriyet'e verdiği röportaj tesadüf değil. Zana bu söyleşide hem Kandil'e hem BDP'ye hem de hükümete önemli mesajlar veriyor. Kandil'e örgütün 1999'da gerçekleştirdiği temel politika değişikliğini hatırlatıp "Bağımsız Birleşik Kürdistan mücadelesi yerine Türkiye ile birleşik yaşam politikası hakim olduğuna göre ve bu değişiklikle birlikte amaç yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve demokratikleşme haline dönüştüğüne göre, şiddetin sürmesini ve gençlerin ölmesini artık hiçbir vicdanın kabul edemeyeceğini" söylemesi bu konuşmanın en önemli noktası.

Yaptığı önemli açıklamalardan bir başkası da, tüm tartışmaların zemininin Meclis olması gerektiğine işaret etmesi. Bu da onun, mücadelenin demokratik karakterine ve sorunun şiddetle değil meşru zeminde siyaset yaparak çözülebileceğine vurgu yapması anlamını taşıyor.

Bunların yanı sıra, Zana'nın en önemli mesajlarından biri de PKK-BDP çizgisinin AK Parti'ye karşı izlediği düşmanca politikalara karşı çıkışı... Zana zor bir iş yapıyor. PKK-BDP'nin uzun süredir Kürt kitleler arasında propagandasını yaptığı "en büyük düşman AK Parti" çizgisine başkaldırıyor. BDP'nin sistemli bir şekilde oluşturduğu bu psikolojik ortamda, "iktidar işbirlikçisi, etnik hain" gibi yaftalamaları göze alarak yapıyor bunu. Nitekim Demirtaş'tan anında gelen tepki de Zana'nın BDP'nin en hassas noktasına vurduğunu ortaya koyuyor. BDP Başkanı asabi bir dille "Her kim ki 'Başbakanın çözeceğine umutluyum' diyorsa kendini kandırır, sadece kendini aldatır. Başka kimseyi peşine takamaz olsa olsa bu saflık olur. Bu, bir AK Partili gibi düşünmektir. Başbakanın söylemleri eylemleri ortadadır. Hangi politikası bizde umut yaratabilir? Çözüm umudu başbakanda değil, halktadır halkta" derken, bir kez daha BDP için tek önemli meselenin AK Parti ile aralarındaki siyasi rekabet olduğunu; bu rekabet yüzünden AK Parti'nin yaptığı olumlu işleri görmenin ve göstermenin BDP tarafından ölümcül bir tehlike olarak algılandığını ortaya koyuyor.

Tek yol reform

Her an kötü sürprizlerle karşılaşabileceğimiz; her an her şeyin tersine dönebileceği kaypak, tehlikeli bir zeminde olduğumuzun farkındayız. Yarın, kanın sürmesinden medet uman bir gücün girişeceği büyük bir provokasyonla her şey tersine dönebilir ya da bugün "Erdoğan'ın bu sorunu çözeceğine inanıyorum" diyen Zana yarın, kısa bir süre önce söylediği sözlere geri dönüp silahlı mücadelenin Kürtler'in sigortası olduğunu tekrarlayabilir.

Ama hükümet demokratik reformları sürdürmeye devam ettikçe, geri gidişlerin istisna, barış zemini inşasının ise kalıcı olacağını görmek zor değil. Her bir iyileştirme bu zemini daha da güçlendirecek, PKK'yı daha çok sıkıştıracak ve varlık nedenini ortadan kaldıracak, BDP'nin bugün izlediği siyasi çizgiyi etkisizleştirecektir.

Kan dökülmeye devam etse de, gittikçe daha net ortaya çıkıyor ki terörün panzehiri demokrasidir. Zana'yı böyle konuşturan şey AK Parti iktidarının gerçekleştirdiği reformlardır. Zana, AK Parti'yi baş düşman ilan eden BDP çizgisine karşı çıkışıyla, aslında bölge insanının duygularına tercüman olmuştur.

Zira bölge Kürtler'i, BDP'ye oy verenler de dahil büyük bir kesim, devletin resmi Kürt politikasını değiştiren, cumhuriyet tarihinin en önemli reformlarına imza atan bir hükümetin "baş düşman" ilan edilmesini asla anlamıyor, hak vermiyor ve hazmedemiyor.

İnsanların kendi hayatlarında yaşadıkları, gözleriyle gördükleri gerçeklerle hiçbir şekilde örtüşmeyen, sağduyularına bu kadar ters gelen bu politikayı -istedikleri kadar etnik bilince sahip olsunlar- içselleştirebilmeleri mümkün mü?

http://gundem.bugun.com.tr/bdp-nin-bas-dusman-ak-parti-cizgisine-karsi-isyan-195628-makalesi.aspx
#596
'Anneler Günü' yabancılardan alınan bir âdet midir?, Ahmed Şahin, Zaman Gazetesi

'Kutladığımız Anneler Günü, yabancı âdeti midir?' diye soran okuyucuma:

Senenin tek gününü, Anneler Günü ilan etmek belki bir yabancı âdetidir, ama tümüyle de İslam'a aykırı düşen bir yabancı âdeti de değildir. Belki, eksik bir âdettir demek mümkündür. Çünkü İslam, senenin tek gününü değil belki hayatın tüm günlerini Anneler Günü olarak ilan eder, ömür boyu annelere sevgi ve saygıyı emreder.

Anneler Günü, çocuğun yaş günü, hanımla beyin evlilik yıldönümü gibi daha ziyade dışarıdan gelme yabancı âdetler, aslında iyiliklere vesile yapılabilecek âdetlerdir.

Mesela Anneler Günü'nde annelerin elleri öpülüyor, yaşlıların gönülleri alınarak memnun ediliyorsa... Yaş gününde çocukların sevinecekleri bir doğum günü toplantısıyla arkadaşlarıyla mutlu olmaları sağlanıyorsa, evlilik yıldönümünde taraflar geçmişi bir daha hatırlıyor, aradaki sevgi, saygı yenileme imkânı buluyor, komşular bu vesilelerle bir araya gelerek kaynaşmalar söz konusu oluyorsa... Neden bunlar 'yabancılara aittir' denerek hemen reddetme mecburiyeti duyulsun?

İslami hayat zevksiz, neşesiz ve eğlencesiz değildir. Sınırı aşmamak, ölçüyü taşmamak, israfa ve harama girmemek şartıyla İslami hayatın da zevki, eğlencesi ve neşeli toplantıları olacaktır elbette.

Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri'nin doğumunu senelerdir Kutlu Doğum adıyla kutluyoruz. Bu vesile ile toplantılar yapıyor, hayırlara vesile kılıyoruz. Kimse de İslam'da doğum günü kutlaması yoktur demiyor. Çünkü harama değil hayra vesile kılınıyor, günah değil sevaplar işleniyor bu vesilelerle...

Bu anlayış içinde Anneler Günü'nü de mahzurlu görmeyiz... Ancak onu düzelterek, İslam'a uygun hale getirerek benimseriz. Yani senenin tek günü değil, hayatın tüm gününü Anneler Günü kabul ederiz... Böylece yabancıdan aldığımız eksik bir âdeti tamamlayarak bünyemize ithal etmiş sayılabiliriz.

Bazılarındaki gibi, yabancılardan gelen her şeyi hemen sahiplenmek nasıl yanlışsa, hemen karşı olmak da öyle yanlıştır. Doğru olanı, önce bir incelemek, faydalı olanı almak, zararlı olanı atmak olmalıdır. İslam'ın bize makul telkini budur.

Bu konuda Efendimiz (sas) Hazretleri'nden fevkalade değerli ve düşündürücü muhteşem bir yabancıdan kandil alma örneği bize ışık tutmaktadır.

Sahabenin ileri gelenlerinden Temimdari, Şam'daki Hıristiyanların kullandıkları zeytin yağı ile yanan bir kandili getirip ilk olarak Resulullah'ın mescidinin tavanına asmıştı. Görenler, 'Resulullah'ın mescidine yabancıların kullandıklarını mı asıyorsun?' gibilerden sitemde bulunmuşlardı. Müslümanlar, o günlerde yaktıkları hurma yapraklarıyla aydınlatıyorlardı mescidi. Akşam namazında mescide gelip de bir çanak içindeki yanan fitilin külsüz dumansız etrafı aydınlattığını gören Efendimiz (sas) Hazretleri, tebessüm ederek sordu:

- Kim getirip de astı bu kandili mescidimize?

- Temimdari, Şam'daki Hıristiyanlardan alıp getirdi... dediler. Herkes bir azarlama beklerken Resulullah'ın eşsiz iltifatı şöyle oldu:

- Temimdari, getirdiğin bu kandille sen bizim mescidimizi aydınlattın, Allah da senin kabrini aydınlatsın!..

Bununla da kalmadı, daha da çarpıcı açıklamada bulundu:

- Faydalı bir buluş, Müslüman'ın cebinden düşürdüğü malı gibidir. Kimde bulursa hemen sahip çıkıp alır. Yeter ki o şey faydalı olsun, içeriğinde haram ve günah bulunmasın...

Hıristiyan'dan alınan böylesine faydalı bir kandil örneği varken, yabancıdan gelen âdetler alınır mı, alınmaz mı diye sorulmamalı da, belki yabancıdan gelen bu âdetler faydalı mı, değil mi diye incelenmelidir. Faydalı ise cebinden düşürdüğü malı gibi sahip çıkılmalı, zararlı ise atılıp uzak kalınmalıdır...

Mescid-i saadete asılan bu kandil örneği, İslam'ın çağdaş anlayışını anlatan muhteşem bir misal olarak ufkumuzda asılı durmaktadır.

Soru sahibi kardeşim bu anlayışla bakabilir Anneler Günü'ne desem, yanlış söylemiş sayılır mıyım bilmem?

a.sahin@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1287826
#597
Sezaryen çocuğun kaderini tahriptir, Mehmet Ali Bulut - Haber 7

Anlatacağım hikâyenin değişik versiyonları olabilir. Ben bende kayıtlı olanı -ki binlercesi kayıtlıdır bende- aktaracağım.

Kırlarda gezintiye çıkmış bir adam, yorulup da bir çalının gölgeliğine oturunca, çalının dalında, küçük bir kozanın varlığını fark eder.

Bu bir kelebek kozasıdır ve tam da o anda kelebek kozadan çıkmaya çalışmaktadır. Adam, bir kelebeğin dünyaya gelmesine ilk defa tanıklık edeceği için heyecanlanır. Onu izlemeye koyulur...

Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere yer bırakır ama kelebek bir türlü kozadan çıkmayı başaramaz. Sonunda adamın da sabrı biter ve şöyle düşünür:

"Kelebek dışarı çıkmak için tüm çabasını harcadı ama başaramadı. Ben insanlık görevimi yapmalı ve onun kozadan çıkmasına yardım etmeliyim."

Ve cebinden çakısını çıkarıp, usul usul, kelebeğin çıkacağı deliği açmaya, genişletmeye başlar. Nitekim de bir iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverir. Fakat zavallı kelebeğin bedeni kuru ve kanatları buruş buruştur!

Adam kozadan çıkıp yere düşen kelebeğin, kanatlarını düzeltip uçmasını nafile bekler. Yazık ki kelebeğin ne buruşuk kanatları açılır ne de vücudu narin ve zarif halini alır.

Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şu olmuştur: Kozanın kısıtlamasına karşın kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çaba, kelebeğin vücuduna can yürümesi ve kanatlarının ütülenip açılması için zorunlu kılınmış ilahi bir yasadır!

Kelebeğin, kozanın o dar çıkış yolundan geçerken yaşayacağı tüm sancıları, ağrıları ve ıstırapları onun, yaşamını türünün tüm özelliklerine uygun yaşayabilmesi içindi. Ama büyük bir şansızlık sonucu, bir insanoğlu ona "sezaryen" uygulayıp dünyaya o şekilde gelmesine yardımcı(!) olmuş ve böylece kelebek olup göklerde pervaz etmesi gereken bir tırtılı, tırtıl bile olamayacak özürlü bir hale çevirmiş yerde sürünmeye mahkûm etmiştir.

*  *  *

Esasında, kıssadan hisse babından "Sezaryen doğum tam da böyle bir şeydir!" desem, çocuklarını sezaryenle dünyaya getiren annelerin ne yaptıklarını anlatmış olurdum ama yine de biri iki şey daha aktarmada yarar var.

(...)

Esasında sezaryen, çocuğa yapılan büyük bir haksızlıktır. Onun kaderine cahilce müdahaledir, tahriptir; Bir kere, daha işin başında, bir şeyi elde etmek veya hakkını vermek gibi bir çabadan mahrum ediliyor çocuk. Hayata gelmek için bir direnç bir çaba göstermesi gereken yavruyu, siz bilmem hangi estetik kaygıyla ondan mahrum ediyorsunuz. Hayata gelmek için çaba göstermeye gerek duymayan bir insan, ne için direnç gösterecek ki... Yarın bir gün en ufak bir dirençle karşılaştığında ya kendisine zarar verecek ya sana. Kendi emeğine bile saygısı olmayacak.

İkincisi sezaryen bebeklerde ne annede ne çocukta aidiyet fikri oluşuyor. Baba ve anne hukuku öyle bir sıbğadır ki insan yetmiş yaşına da gelse babasına ve annesine karşı bir çekinme, bir incitmeme, bir saygı hali taşır.  2009 yılında üniversiteli genç bir kızın, annesini planlı şekilde öldürmesiyle gündeme gelen 'anne katili evlatlar' çerçevesinde medyaya düşen bir istatistikte -yanlış hatırlamıyorsam-  son beş yılda gerçekleştirilmiş 30 anne cinayetinin 29'unun sezaryen doğumlu çocuklar eliyle işlendiği belirtilmişti.

Makine Cücüğü Anne Tanımıyor

Ben o hadiseden sonra gurklar (yumurtaya yatmış tavuk) üzerinde iki deneme yaptım. Babamın hastalığı münasebetiyle o sıralar sıkça köye gidiyordum. Bir seferinde gurkun yavrusu az diye gidip bir iki makine cücüğü aldım. Tavuk, onları kendi yavrusu sandı fakat o yavrular hiçbir zaman o tavuğu anneleri gibi görmediler ve hepsi heder olup gittiler.

Diğer deneme çok daha sahici idi. Annem gurk olmuş tavuğun altına on bir yumurta koymuş fakat sonra yeterince ilgilenemediği için o yumurtaların bir kısmının cılk (cılk: bozularak kokmuş) olabileceğini düşünerek benden gidip birkaç yavru alıp çıkacak yavrularla birlikte tavuğun altına bırakmamı istedi. O gün gerçekten de yavruların yumurtadan çıkması günüydü. Baktım çoğu cılk olmuş, sadece bir yavru var. İlçeye gittim ve o gün kuluçkadan yeni çıkmış yedi yavru aldım. Getirip, daha yeni yumurtadan çıkan yavru ile birlikte tavuğun altına koydum. Tavuk, yine hepsini kendi öz yavrusu gibi benimsedi. Fakat o yavruların hiçbirisi anneyi tanımadı. Hayvancağızın tüm emekleri çabalı boşa gidiyordu. Onun çabaları karşısında benim içim eriyordu. O yavrular o tavuğun hiçbir sahiplenme çabasına cevap vermediler. Hiçbiri üç aya ulaşmadı, hepsi heder oldular. Yani o makine cücükleri doğal ortamda doğal şartlara ayak uyduramadılar...

Aynı şeyi biz sezaryen ile kendi çocuklarımızın başına getiriyoruz. Hayata ve karşılaşacakları acılara karşı dirençlerini yok ediyoruz.

Tıp bugün sezaryen doğumlarla ilgili sayısız arazlardan söz edebiliyor. Sezaryen doğumlu olanların büyük ekseriyetinde akciğer yeterli gelişemiyor ve büyük ekseriyetinde astım kaçınılmaz oluyor.

Ana rahmindeki bebekler, beyinlerindeki fazla nemi ancak biyolojik doğum esnasında dışarı atıp gerekli kuruluğu sağlayabiliyor. Sezaryen doğumlarda bu gerçekleşmiyor. Bu durum, doğumu takip eden aylarda ve yıllarda gereksiz ateşlenmelere sebebiyet verir. Çünkü beden, ancak ateşlenmelerle beyindeki nemi kurutabileceğini fark eder ve sürekli beyindeki nemi kurutmak için vücutta hararet yapar. Anne baba bu harareti düşürmek için çocuğa gereksiz yere ateş düşürücüler verir ve sonuçta, beyinde ciddi hasarlar oluşur.

Ameliyat sırasında anneye verilen anestezilerin bebek üzerinde yaptığı derin tahribatlar üzerinde kimse durmuyor. Oysa bebeğin beyinde biriken o anestezik kalıntılar beyni tahrip eder, beynin kimyasal metabolizmasını bozar. Bu da artık net bilindiği gibi hiperaktivite denilen ve bir tür 'dikkat eksikliği' diyebileceğimiz rahatsızlıklara yol açar. Bu hastalıklar için önerilen Ritalin ilacı ise, sonunda çocukta geri dönüşü olmayan arazlar bırakıyor.

Ben tabip değilim, sadece konunun amatör bir araştırmacısıyım. Bu konuda az bir araştırma yapıldığında bile uzmanlardan sezaryen doğumların vücutta ne tür tahribatlar yaptığını öğreniyorsunuz. Üç beş muhteris doktor ve güya estetik kaygısındaki-ki çoğu da anneliğin ne muazzam bir rütbe olduğundan habersiz- anneler yüzünden ne hayatların çürüyüp gittiğini göremiyoruz.

Bir iki cümle ile konuyu kapatıyorum. Doğum sırasında çocukta aktive olan bazı genler sezaryen doğumlarda aktive olmuyor. Bu genler, bereket, kanaat, haya ve büyüklere saygı gibi rahmani hislerdir. Sezaryen doğumlu çocuklarda, edep, korku, hayâ, çekinme hisleri aktive olmuyor. Aile bunları daha sonra kendi çabalarıyla çocuğa yüklemeye çalışsa da ne kadar başarılı olduğu tartışılır.

Ana rahminde birçok organımız var ki onları kullanmayız. Kozadaki kelebek de kanatlarını kullanmazdı hatırlayın. İşte doğum sırasında çekilen sancılar o noktada da birçok genetik aktivasyonun oluşmasına sebep olur ki maalesef onlar da aktive olmazlar... ve çocuk arazlı, öfkeli, tahammülsüz, aidiyet fikri oluşmamış, küçüğüne şefkat büyüğüne saygı göstermeyi sağlayan rahmani mekanizmalardan yoksun bir varlık olarak dünyaya geliyor.

Daha sonra bu tavırlar çocukta görülünce de "Allah Allah bu çocuk kimden peydah oldu böyle..." demekten kendilerini alamıyor...

Bu konu kitaplık bir konu! Allahtan ki insanlık uyanmaya başladı da şeytanın bir oyunu olan şu usulün ne kadar yanlış olduğu anlaşılmaya başlandı. Elbette, her dönemde ve her konuda "Ez-zarurât tübîhu'l- mahzurattır!" Yani zorunluluk varsa sezaryen doğum da mübahtır.

Ama unutmamak gerekir ki, sezaryen, annelerin çocukları üzerinde oynadıkları bedeli ağır bir kumardır!

(...)
http://www.haber7.com/yazarlar/mehmet-ali-bulut/886499-sezaryen-cocugun-kaderini-tahriptir
#598


Besin değerlerinden tam olarak yararlanabilmek için karpuz, aç karnına ve çekirdekleriyle birlikte tüketilmeli.

Yemekten sonra yenilen karpuzun şişkinliğe ve hazımsızlığa yol açtığını söyleyen beslenme uzmanı Selma Uçar, karpuzun aç karnına ya da öğün aralarında çekirdekleriyle yenilmesini öneriyor. Uçar, karpuzun bu şekilde tüketilmesiyle böbreklerden kalbe birçok fayda sağlayacağını aktarıyor.

Karpuzun en kıymetli kısmının çekirdekleri olduğunu vurgulayan Uçar, ancak birçok kişinin çekirdeklerini çıkararak karpuzu tükettiğini, bu davranışın ise karpuzun faydasını azalttığını belirtiyor. Karpuz çekirdeği içinde bulunan 'cucurbocitrin' adlı maddenin kan basıncını düşürmeye yardımcı olduğunu dile getiren Uçar, "Bu nedenle karpuzu çekirdekleriyle birlikte ve çekirdekleri dişlerimizle kırarak tüketmeliyiz. Çekirdekleri kırıldığında yararı artıyor. Karpuz çekirdeğinin mideyi ağrıttığına dair yanlış bir söylenti var. Çok çok aşırı tüketilmediği takdirde karpuz çekirdeğinin mideye hiçbir zararı yoktur. Ayrıca karpuzun içindeki 'likopen' maddesi de kalbi enfarktüsten koruyor." diyor.

DURAN SAVAŞ - SAKARYA
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1294001&title=karpuz-cekirdeginin-faydasi-buyuk
#599




Öznur Karslı'nın haberi

24 yaşındaki Gülfidan Kuşoğlu eşinin şiddetine maruz kalan binlerce kadından biri...

Gülfidan Kuşoğlu henüz 24 yaşında. 10 ay evli kaldı, kendisine şiddet uygulayan eşini boğarak öldürdü. 6 ay hapis yattı. Mahkeme 'nefs-i müdafaa' dedi ve beraat etti. Şimdi yeni bir hayata hazırlanmak istiyor. Üniversiteye gitmek hedefi. Gülfidan yaşadıklarını anlattı.

24 yaşındaki Gülfidan Kuşoğlu eşinin şiddetine maruz kalan binlerce kadından biri. Ancak onun hikayesi farklı. Çünkü 6 ay önce yaşanan olayda eşinden feci şekilde dayak yiyen kadın, daha sonra eşini elektrik kablosu ile boğarak öldürdü. Ardından tutuklandı. Sakarya'da görülen dava ise geçtiğimiz günlerde sonuçlandı. Mahkeme, 'nefs-i müdafaa' diyerek genç kadının beraatına karar verdi. Balıkesir Üniversitesi El Sanatları mezunu Gülfidan ile röportaja giderken aklımda şu soru vardı, 'Kendisine şiddet uygulayan eşini öldüren bir kadının ruh hali nedir?" İşte bu sorunun cevabını almak için Sakarya'nın Kocaali ilçesine doğru yola çıktık. Röportaja babası Hamza Hazar, dayısı Muhsin Yıldız, iki avukatı İsmail Gürses ve Gülşah Baş Duran ile geldi. Yaşadığı olayın travmasını üzerinden atamadığı her halinden belli oluyordu. Sorulara cevap veremediği noktada ailesi ve avukatları devreye girdi.

'İlk işim ikinci üniversiteyi kazanmak'

Cezaevi günleri sorulunca da ürkek bir gülümsemeyle konuşuyor: "O kötü günleri ve bu sonucu yaşamak istemezdim. 6 ay cezaevinde kaldım, el sanatları kursuna gittim, ebru ve hat çalışmaları yaptım. Bir yandan da başımdan geçenlerin hesabını sordum hep kendime. Beraat kararını beklemiyordum. Benim için çok sürpriz oldu. Hayata kaldığım yerden devam edeceğim. İlk işim ikinci üniversiteyi okumak, sonra çalışmak." Gülfidan "Uğur'un mezarını ziyarete gidecek misin" sorusunu ise "Bunu daha hiç düşünmedim" diye cevaplıyor ve devam ediyor: "Zamanı geri alabilsem keşke ama eşim yanımda olsa mıydı yine bunu bilmiyorum. Beraat kararına inanamadım, mahkeme çıkışı polis memurlarına birkaç defa sordum. Cezaevindeki arkadaşlarım da benim kadar şaşırdılar".

Peki Gülfidan tekrar sevebilicek mi? "Uzun süre bir erkeği sevmek istemiyorum. Tek hayalim okumak. Ailemle vakit geçirmeyi çok özlemişim. Birkaç gündür bahçemizden kiraz toplamaya bile başladım" diyor.

'Macera Avcısı' cinneti

Gülfidan, olayın yaşandığı 5 Kasım 2011 sabahını ise bazen yutkunarak, bazen susarak, bazen de avukatlarının yardımını alarak anlatmaya çalıştı. Her şeyin 'Macera Avcısı' adlı filmi izlerken olduğunu söyledi ve başladı anlatmaya, "Filmin sahnelerinden birinde aktör ormanda geziyordu, o sırada ağaçtan akrep düştü, aktör akrebi sırtından düşürmeye çalışırken akrep bu defa pantolonunun içine girdi. Aktör iç çamaşırını çıkarmak için hamle yaptığı sırada eşimin kıskançlık huyunu bildiğim için gözlerimi kapatarak sahnenin bitmesini bekledim. Gözümü açtığımda aktörün sadece üstü görünüyordu. Uğur, bir anda 'Böyle şeylere bakmak çok mu hoşuna gidiyor, neden bakıyorsun, ben evde yokken sen böyle filmleri mi izliyorsun' diyerek bağırmaya başladı. Hazırlanmamı istedi, ablasıyla beni köye göndereceğini söyledi, bir yandan da tekme ve yumrukla dövüyordu"

'Soyun ve çık'

Soba karıştırmaya yarayan ucu eğik bir sopa ile bana vurdu, çaresiz bir şekilde kapıdan dışarı çıkmaya çalışırken bana 'üzerindeki elbiseleri ben aldım soyun' dedi. Zorla çırılçıplak soydu ve o şekilde sokağa çıkarmak istedi. Karşı çıktım. Bu defa saçlarımdan sürükleyerek evin salonuna getirdi. 10 dakika boyunca dövdü. Sonra giyinmemi istedi. Elektrikli sobanın başına geçti. Sırtını koltuğa dayadı ve bir sigara yaktı.

Ve cinayet anları

Gördüğü işkenceler gözünün önünden gitmeyen Gülfidan, eşini öldürme anını ise şöyle anlattı: "Uğur'un sigarasını bitirdiğinde tekrar bana eziyet edeceği düşündüm. Elektrikli sobanın kablosunu prizden çıkardım, ani bir refleksle yerde oturan Uğur'un boynuna dolayıp tüm gücümle sıktım. Yaklaşık 2 dakika boyunca sıktım. Sonra Uğur'un ağzından ve burnundan salya akmaya başlayınca korktum, Uğur da o anda yüz üstü yere düştü. Uğur'u yana çevirdim. Benden bir bardak su istedi, hemen getirdim. Suyu getirdiğimde Uğur'a 'Sen benim sevgime ve namusuma inanamadın' diye bağırıyordum. Bana 'sus' işareti yaptı. Kafasını sağa sola sallamaya başladı ve 'Beni boğ, yoksa çok kötü olacak. İyi boğ ama' dedi. Uğur'un bu sözünden sonra beni öldüreceğini düşündüm. İkinci kez hamle yaparak, Uğur'un boynundaki kabloyu tekrar elime doladım ve sıktım. Kendimden geçmiştim. Pişmanlık duydum yaptığımdan. Sonra Uğur'un nabzına baktım, kalp masajı yaptım. Ancak Uğur'un kesin olarak öldüğünü anlayınca evden çıktım ve ablam Meryem'e olayı anlattım. Sonra babam ve dayım beni alarak karakola götürdü."

'Çocukluk aşkımdı'

Gülfidan, eşinin ölümüyle sonuçlanan süreci şöyle anlatıyor, "Ben Balıkesir Üniversitesi El Sanatları Bölümü'nü bitirdim. Uğur ise ilkokul mezunuydu. Çocukluğumuzdan beri tanışıyoruz. Üniversiteye gitmeden 2 yıl önce flört etmeye başladık. Birbirimizi sevdiğimizi ailemizden sakladık. Üniversite bittikten sonra yani 10 ay önce kaçmaya karar verdik. Uğur beni kaçırdı ve hemen sonrasında da evlendik. Evliliğimizin 3 ayı güzel geçti ama daha sonra aşırı kıskançlığı şiddete dönüştü. Pencere bile açtırmıyordu. Hatta televizyona çıkan erkeklerden bile beni kıskanıyordu. Bu kıskançlığı 3 ay içinde şiddete dönüştü. Dövüyordu, tekme - tokat saldırıyordu, hakaret ediyordu, üzerimde sigara söndürüyordu."

Eşi Uğur'un ismini duyduğunda gözlerini yere düşürüyor. Yüksek sesle söylediği en net cümle ise "Pişmanım." Ellerini koyacak bir yer bulamıyor, sesi titriyor ancak her seferinde duyduğu pişmanlığı dile getirmeye çalışıyor. Sözleri boğazına diziliyor, karşısında oturan babasının gözlerine bakıyor.

http://haber.gazetevatan.com/Haber/452424/1/Gundem
#600
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, terör örgütü PKK'ya eleman kazandırmak için çalışanların suçunun "örgüte yardım" kapsamında değerlendirilemeyeceğine hükmetti.

Daire, terör örgütlerine yeni eleman temin etme, barındırma, gönderme veya ulaşımını sağlama gibi faaliyetlere ilişkin organizasyonun örgütsel yapı dışında değerlendirilemeyeceğinin altını çizdi.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, terör örgütü PKK'ya elaman kazandırmak için çalışan S.K.'ya "silahlı terör örgütüne yardım" suçundan ceza veren Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını bozdu. Sanık S.K., 2006 yılında H.C. aracılığıyla G.A., ve S.A.'nın PKK terör örgütünün dağ kadrosuna katılmaya karar verdiklerini öğrendi. Sanık S.K., G.A., ve S.A.'nın örgütün kırsaldaki kampına katılmalarını sağlamak üzere örgütçe yapılan organizasyon dahilinde bir kod adı kullanıp gizliliğini de sağlayarak telefon aracılığıyla irtibat kurdu. Uzun süren telefonlaşmalar sonrasında yapılan plan gereğince 05 Kasım 2006 günü sabahı S.K. G.A., ve S.A.'yı arayarak hazırlanmaları gerektiğini söyledi. Aynı gün Silopi ilçe Merkezine gelince G.A., ve S.A.'yı tekrar arayarak buluşan S.K., bu kişilerle tanışıp yanlarına kimliklerini de almalarını sağlayarak PKK'nın dağ kadrosuna katılmak için yola çıktı. Yolda bir çevirme olması halinde Şırnak'a, oradan da Uludere'ye gidildiği ve akraba olduklarını söylemeleri konusunda G.A., ve S.A.'ya uyarılarda bulunan S.K., kendilerini karşılayacak örgüt mensupları ile cep telefonundan görüşmeler yaparak, sınır bölgesindeki buluşma noktasına geldi. S.K., kendilerini bekleyen örgüt mensuplarına G.A., ve S.A.'yı teslim ederek, geri döndü. G.A ile S.A., örgüt mensubu ile kendilerini bekleyen araçla örgütün yurtdışındaki bir kampına götürüldü.

-ÖRGÜT ÜYELERİNE DOĞRUDAN TESLİM-

Yapılan telefon görüşmelerinden yola çıkılarak açılan davada Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan H.C. ve S.K., silahlı terör örgütüne yardım suçundan hapse mahkum oldu. Karara itiraz edilence dosya Yargıtay'ın gündemine geldi. Dosyanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin kararını sanık S.K. yönünden bozarak, söz konusu suçun "örgüte yardım" değil "örgüt üyeliği" olduğuna hükmetti. Daire kararında, olayın belli bir organizasyon dahilinde ve gizlilik çerçevesi içinde hareket ederek gerçekleştirildiğine dikkat çekerek, örgüte katılmak isteyen kişilerle irtibata geçip onları kendi aracıyla uzun süren bir yolculuk sonrası doğrudan örgüt mensuplarına teslim eden sanığın eyleminin silahlı terör örgütü üyesi olma suçunu oluşturacağına hükmetti.

Daire kararının gerekçesinde, "terör örgütlerinin yurtiçi ve yurtdışındaki kamplarına örgüte katılmak üzere eleman göndermenin bu örgütlere üye sağlamanın başlıca yollarından biri olduğu, terör örgütlerinin amacının, suçun işlenmesi yolunda güven disiplin ve sıkı irtibata önem veren iş bölümüne dayalı, hiyerarşik düzene sahip yapılar olarak istihbarat gizlilik güvenlik ve denetim konularında duyarlı oldukları işleyiş ve yapılanma itibariyle bu özellikleri gösteren terör örgütlerinin örgütün "hiyerarşik yapısına" dahil edilmek üzere gönderilen elemanları, irtibat halinde olmadıkları, güvenilir bulmadıkları, denetlemedikleri kaynaklardan kabul etmeyecekleri"ne dikkat çekildi. Gizlilik ve güvenlik kuralları ile hiyerarşiye uymayan kişilerin bu tür faaliyetlerine de izin verilmediğinin altının çizildiği kararda, terör örgütlerine yeni eleman temin etme, barındırma gönderme veya ulaşımın sağlama gibi faaliyetlere ilişkin organizasyonun örgütsel yapı dışında değerlendirilemeyeceğine işaret edildi. (ANKA)

http://www.haber7.com/siyaset/haber/882430-yargitaydan-teror-sucuna-yeni-tanim