Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#681
Almanya'nın Türkiye'deki istihbarat faaliyetleri hiçbir zaman sorgulanmaz. ABD sorgulanır, İsrail sorgulanır, bütün boyutlarıyla tartışılır ama konu Almanya olunca herkes sessizliğe bürünür. Alman istihbaratının bu ülkenin kılcal damarlarına kadar işlediğini bildiğimiz halde, Mossad, CIA ve Rus istihbaratının en gizli operasyonlarından bir şekilde haberdar olduğumuz halde bu konuda neden kimse bir söz söyleyemez? Yıllardır bunu hep şaşkınlıkla izledim. Sarsıcı olaylar oldu, suikastler işlendi, etnik ve mezhep eksenli çatışmalar çıkarıldı ama Alman istihbaratına tek söz söylenmedi. Mesela; Alevi-Sünni meselesinin merkezinde hep Almanya vardır ama herkes bunu bilmezlikten geldi.

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın; "Bazı Alman vakıflarının belediyeler ve müteahhitler üzerinden teröre dolaylı para aktardığı"na dair cümleleri, sadece PKK'nın para kaynaklarını değil, Alman istihbaratının, derin devletinin Türkiye operasyonlarını da tartışmaya açması gerekiyor. Bu fırsat da suskunlukla geçiştirilirse Türkiye adına gerçekten talihsizlik olacak.

Bugün, Türkiye'nin etkisini artırma, pozisyonunu güçlendirme, küresel güç olma yolunda karşısına dikilen en belirgin ülke Almanya. Fransa ile birlikte önce Türkiye'nin Avrupa Birliği projesini işlemez hale getirdiler. Yine Fransa ile birlikte, Türkiye kamuoyunun birkaç haftadır izlediği ancak uzun zamandır devam eden, Doğu Akdeniz'deki krizin mimarı da Almanya. Akdeniz'de ve Balkanlar'da; İsrail, Fransa, Yunanistan ve Rum Kesimi ile Türkiye karşıtı eksen oluşumunun mimarlığını da Almanya yapıyor. Türkiye'yi bütün bölgelerden tecrit etmek, Anadolu'ya hapsetmek, Anadolu'da ise PKK üzerinden Kürt meselesiyle ve Alevi-Sünni sorunlarıyla bu ülkenin bütün enerjisini tüketmek Alman dış politikasının önceliklerinden. Böyle olunca da, istihbaratıyla, vakıflarıyla, ekonomisiyle Türkiye içinde belki de en etkin güç haline geliyor.

Şaşırdığım bir nokta daha var. Konu Almanya olunca, hemen her siyasi kesimden vakıflarda, insan hakları örgütlerinde, kitle iletişim araçlarında bir sessizlik oluyor. Sanki ortak bir yaklaşım, tek merkezden uyarı gibi bir görüntü var. Bu alana elini uzatan yanıyor, kimse de uzatmıyor zaten.

Geçtiğimiz yıl; Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff "İslam Almanya'nın parçası" diyerek bir tartışma başlatmıştı. Kendisi Türkiye'yi ziyaret ederken Angela Merkel keskin açıklamalarıyla tartışmayı bitirdi. "İslam'ın ve Müslümanların Avrupa'nın parçası olmadığını, olamayacağını, bu gerçeğin hiçbir zaman kabul edilmeyeceğini, bu güne kadarki sessizliğin ve bir arada yaşama söyleminin yanılsamadan ibaret olduğunu, Batı'nın bu yöndeki gerçek niyetinin hep izlendiğini" söylüyordu Merkel.

Aslında bu sözlerin altında başka bir şey vardı: Almanya ve üzerinden Avrupa Birliği, İslam karşıtlığı tezini ABD'den devralıyordu. Bu sefer Atlas Okyanusu'nun doğu yakasında şiddetli bir İslam karşıtlığı yükseliyor, beraberinde aşırı sağın yükselişini, yabancı düşmanlığını tetikliyordu. Eskiden bunu aşırı sağ gruplar yaparken şimdi, özellikle de ekonomik krizin sarsmasıyla, hükümetler, devletler yapıyor, yabancıların bir an önce Kıta'dan sürülmesi planlanıyordu. Tartışma Almanya olunca, konu sadece PKK ile sınırlı kalmıyor.

Yine; geçtiğimiz Şubat ayında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde (KKTC) yapılan Türkiye karşıtı protestoları yaptıranlar, "Türkiye defol" sloganları attıranlar da onlardı. Yani Almanya işin merkezindeydi. Bir çarpıcı örnek daha vereceğim.

Türkiye'de tam Ergenekon operasyonları başladığı günlerdi. Almanya'da bir anda Türkler'in oturduğu evler yakılır oldu. Almanya'nın bir çok eyaletinde, Avusturya'ya kadar yüzün üzerinde ev kundaklandı. Birkaç örnek vereyim: 3 Şubat 2008: Ludwigshafen'deki yangında 9 kişi öldü, 60 kişi yaralandı. 14 Şubat 2008: Aldingen'de bir Alman, Türklerin apartmanını ateşe verdi. 19 Şubat 2008: Marburg'da yine bir Türk ailenin evi 2 saat arayla 2 kez kundaklanmak istendi. 21 Şubat 2008: Münih'te evleri kundaklanan Türk aile ölümden döndü. Öyle ki, Almanya'dan Türkiye'ye cenazeler geliyor, kundaklamalar hız kesmiyordu. Oysa aynı dönemde ışırı sağ grupların bir taşkınlığı, yürüyüşü izlenmiyordu. Kim yapıyordu bunları? Neden hiç kimse yakalanmıyordu? Tam bir derin devlet operasyonuydu bu.

Uzun süre devam eden yangınların failleri bulunamadı, gizlendi. Bırakın hepsini, bir kişi bile ceza almadı. En son Alman Federal Savcılığı, bir açıklama yaptı ve bütün dosyaları kapattı. Eğer Türkiye'de böyle bir şey olsa dünya yağa kalkardı.

Almanya'ya kimse ses çıkaramadı. Türkiye'de onca dernek, vakıf, insan hakları örgütü, medya organı, yazar-çizer sadece sustu. Saldırılarla ilgili bütün dosyalar kapatıldı. O zaman sorular sormuştuk. Cevaplarını alamadık. Belki, Başbakan'ın bu açıklamasının başlattığı tartışmalarla bu soruların cevapları da ortaya çıkar. Sorular şöyleydi:

Alman devleti ya da AB, Türkiye'deki STK'ları da mı susturuyor? Türkiye kamuoyunun tepkisi satın mı alındı? Yıllardır suskun kalan Alman aşırı sağı, çeteleri, neden Ergenekon operasyonu başladıktan sonra harekete geçti? Kontrolden çıkmış ırkçı tahrikler sokaklarda hissedilmezken, saldırılar devlet içinde bir yerlerden mi yönetiliyor? Avrupa'da yabancı düşmanlığı eskiden halk kesimindeydi. Şimdi yönetimler bunu yapıyor. O zaman devlet böyle tehditlerle bu "sorun"dan kurtulma yolunu mu tercih ediyor? Türkiye'deki saldırılarla, operasyonlarla Almanya'daki saldırılar arasında bir bağ var mı? Birileri Türkiye'de Alman derin devletine yakın unsurları tasfiye etmeye girişti de, bunun intikamı mı alınıyor?

Almanya'nın Türkiye operasyonları üzerindeki sis perdesi daha doğrusu perdeleme kaldırılmalı. Türkiye'yi her alanda köşeye sıkıştırmaya çalışan bu ülkenin, sivil toplum kuruluşları üzerindeki kontrol edici pozisyonu tartışmaya açılmalı. İnsanlarımız yanarken, cenazeleri Anadolu'ya taşınırken bile, bu cinayetlerden sorumlu Alman derin devletini, "Alman Ergenekonu"nu sorgulayamıyorsak, PKK'ya para transferinin önüne geçme şansımız yok!

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=04.10.2011&y=IbrahimKaragul
#682


Kayseri'de 2009 yılının Ramazan bayramında şeker toplamaya giden ve ortadan kaybolduktan 1.5 yıl sonra cesetleri bulunan Ahmet Tuna Tekin [8], Dilruba Tekin (6) ve Türkan Ay'ın (11) öldürülmesi ile ilgili yargılanan cinayet sanığı Uğur Veli Gülışık üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

Nitelikli biçimde ''cinsel istismar'' ve ''kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma'' suçlarından da toplam 85 yıl 6 ay hapse mahkum edilen Gülışık hakkında takdiri indirim uygulanmadı.

Ankara 8. Ağır Ceza Mahkemesindeki karar duruşmasına, tutuklu sanık Gülışık ile maktul çocuklardan Ahmet Tuna ve Dilruba'nın babası Hamza Tekin, anneleri Leyla Tekin, ağabeyleri Ömer Tekin, ablaları İlknur Ekinci, maktul Türkan Ay'ın annesi Özlem Ay ile ailelerin avukatları Erol Aras ve Ayhan Öztaş katıldı.

SAVUNACAK AVUKAT BİLE ÇIKMADI

Duruşmada, Gülışık'ın avukatının Bolu'da bulunması nedeniyle mazeret verdiği açıklandı. Mahkeme Heyeti Başkanı Bahattin Özbaş, bu duruma tepki gösterdi.

Maktullerden Türkan Ay'ın anne ve babası İbrahim ve Özlem Ay'ın avukatlığını yapan Ankara Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Erol Aras, mahkemenin talebi üzerine baro tarafından geçen celse görevlendirilen avukatın, baroya davadan çekilmek istediğini bildirdiğini anlattı.

Aras, ''Kimse sanığı savunmak istemiyor. Görevlendirilen avukat arkadaşımız davadan çekilmek istedi, aksi takdirde avukatlığı bırakacağını söyledi. Mazereti Baro Yönetim Kurulunca kabul edildi. Bir başka avukat görevlendirdik, ama o da Bolu'da bulunması nedeniyle mazeret vermiş'' diye konuştu.

Bunun üzerine, sanık için Ankara Barosundan bir kez daha avukat talep edildi ve duruşmaya ara verildi.

Baroca görevlendirilen avukat Soner Güder, yaklaşık bir buçuk saat süreyle dosyayı inceledikten sonra duruşmaya, saat 15.00 sıralarında tekrar başlandı.

EN AĞIR CEZA İSTENDİ

Müşteki ailelerin avukatları, esas hakkındaki iddialarında, sanığın en ağır cezaya çarptırılmalarını istedi.

Cumhuriyet Savcısı Şükrü Cüneyt Hamdovalı, esas hakkındaki görüşünde, özetle, bayram nedeniyle şeker toplamaya çıkan 3 çocuğun, Gülışık'ın evine gittiğini, Gülışık'ın, ''Evde şeker yok, ama eşim şeker almaya gitti'' diyerek çocukları eve aldığını ifade etti.

Gülışık'ın, bir süre sonra ''Amca senin çocuğun var mı?'' diye soran Dilruba Tekin'i, ''Çocuğum yok, ama odadaki çocuk beşiğinde oynayabilirsin'' sözleriyle bir başka odaya götürdüğü, burada ağzını, ellerini ve ayaklarını koli bandıyla bağladığını anlatan Hamdovalı, Gülışık'ın, Dilruba'nın ardından, ''Kardeşim nerede?'' diye soran Ahmet Tuna'ya ''Kardeşin içeride oynuyor. Gel seni de götüreyim'' dediğini ve bir başka odada Ahmet Tuna'yı bantla bağladığını ifade etti.

Gülışık'ın, Türkan Ay'ın da ağzını ve kollarını bantla kapattıktan sonra cinsel saldırıda bulunduğunu kaydeden Hamdovalı, sanığın, ardından banyoda bıçakla Türkan Ay'ı öldürdüğünü bildirdi. Savcı Hamdovalı, sanığın sonrasında da ağızları bantla kapalı olan Dilruba ve Ahmet Tekin'i, burunlarını kapatmak suretiyle boğarak öldürdüğünü belirtti.

Savcı Hamdovalı, sanığın, ''suçu gizlemek, delilleri ortadan kaldırmak, suçun işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla 3 çocuğu öldürmek'' suçu ile her üç çocuğa karşı nitelikli biçimde ''cinsel istismar'' ve ''kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak'' suçlarından cezalandırılmalarını talep etti.

ACILI ANNE SALONDA FENALAŞTI

Savcı görüşünü açıkladığı sırada fenalaşan çocukların anneleri, polis eşliğinde dışarı çıkarıldı.

Sanık avukatı Güder, esas hakkındaki savunmasında, müvekkilinin çelişkili ifadeler verdiğini kaydederek, bu çelişkilerin giderilmesini istedi. Savcının görüşüne katılmadıklarını bildiren Güder, müvekkilinin öncelikle beraatını, mahkeme aksi görüşteyse lehlerine hükümlerin uygulanmasını talep etti.

Sanık Gülışık ise ''Avukatımın sözlerine katılıyorum. Verdiğim dilekçedeki konular araştırılırsa gerçekler ortaya çıkacak'' diye konuştu.

Son sözünün sorulması üzerine Gülışık, ''Tutuksuz yargılanmak istiyorum'' dedi.

Mahkeme heyeti, karar için duruşmaya ara verdi.

Bu sırada, Ahmet Tuna ve Dilruba'nın ağabeyi Ömer Tekin, sanık Gülışık'a ayakkabı fırlattı. Ayakkabı, salonda görevli jandarmaya isabet etti. Mahkeme heyetinin ikazda bulunduğu Ömer Tekin, polis tarafından salon dışına çıkarıldı.

Duruşmaya verilen aranın ardından karar açıklandı.

Buna göre Gülışık, ''3 çocuğu kasten adam öldürmek'' suçundan 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.

Gülışık, 3 çocuğa da karşı nitelikli biçimde, ''cinsel istismar'' ve ''kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma'' suçlarından da toplam 85 yıl 6 ay hapse mahkum edilirken, hakkında takdiri indirim maddesi uygulamadı.

Maktul Türkan Ay'ın annesi Özlem Ay, AA'ya kararı, ''Giden geri gelmiyor. Ama, acımız bir parça hafifledi'' sözleriyle değerlendirdi.

Ay'ın annesi Aras ise ''Sanığın, olabilecek en yüksek cezaya çarptırılmasından memnunuz'' dedi.

-DAVANIN GEÇMİŞİ-

Kayseri'nin Talas ilçesinde, 21 Eylül 2009'da Ramazan Bayramı'nın 2. günü şeker toplamak için evlerinden çıkan ve geri dönmeyen 9 yaşındaki Ahmet Tuna Tekin, 6 yaşındaki kardeşi Dilruba Tekin ile aynı mahalleden arkadaşları 11 yaşındaki Türkan Ay'ı öldürüp cesetlerini Yozgat'ın Çayıralan ilçesi yakınlarında gömdüğü belirlenen Uğur Veli Gülışık, yaklaşık 1,5 yıl sonra yakalanarak tutuklanmıştı.

İddianamede, Gülışık'ın, ''suçu gizlemek, delilleri ortadan kaldırmak, suçun işlenmesini kolaylaştırmak ya da yakalanmamak amacıyla tasarlayarak, çocuğa veya bedenen ve ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı kasten adam öldürme, çocuğun nitelikli cinsel istismarı, çocuk veya kendini bedenen ve ruh bakımından savunamayacak kişiye cinsel amaçlı cebir, tehdit veya hile kullanarak kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak'' suçlamalarıyla 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapsi ile 85 yıl 6 aya kadar ayrıca hapis cezasına çarptırılması istenmişti.

İddianamede, işlediği suçu itiraf ettiği belirtilen Gülışık, Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki ilk duruşmada, suçlamaları reddetmişti.

Dava, ilk celsenin ardından güvenlik gerekçesiyle Ankara'ya nakledilmişti.

http://www.haber7.com/haber/20110927/3-cocugun-katiline-3-kez-muebbet.php
#683
Biz 'Mavi Marmara' olayına fena halde takıldık, haklıyız da; ancak İsrail konusunda daha büyük fotoğrafı gözden kaçırıyoruz galiba. O büyük fotoğraf şu: İsrail pek çok bakımdan gerileyen, güçsüzleşen bir ülke...

Şu duyuruyu birlikte okuyalım, kimden geldiğini sonra söyleyeceğim: "HER 4 İSRAİLLİ'DEN 1'İ MÜTHİŞ FUKARA HAYATI YAŞIYOR- Yeni araştırmalara göre İsrail halkının birinci derdi fakirlik. 850 bini çocuk olmak üzere 1.7 milyon insan fakirlik çizgisinin altında yaşıyor, günde bir öğün yiyecekle idare ediyor. Anne-babaları başları üzerindeki çatıyı koruma mücadelesi verirken binlerce çocuk aç bi-ilâç yatağa giriyor."

Fukaralıkla mücadele için çaba gösteren bir örgüt bu duyuruyu yapmış; hem de bizde de şöhretli 'Debka' adlı internet sitesi aracılığıyla... Debka'nın ünü İsrail'in istihbarat çevreleriyle içli-dışlı bir ekibin yayın organı oluşundan... Kısacası, duyuru İsrail-karşıtı birilerinin uydurduğu bilgiler içermiyor; resmi sayılabilecek bir tablo bu...

'Meir Panim' adlı örgüt, 40 merkez, 14 aşocağı, 8 bağış toplama merkezi, 1700 motorlu aşeviyle hizmet verip 15 bin yemek fişi dağıtmakla övünüyor. Her gün yalnızca 30 bin çocuğa sıcak aş eriştirebiliyorlarmış...

Geri kalan 800 binden fazla çocuk? Yatağa aç giriyor olmalı...

Nasıl buldunuz bu farklı İsrail tablosunu? Her dört kişiden birinin aç olduğu
bir ülke İsrail, fakat burnundan kıl aldırmaz bir zenginler topluluğuymuş gibi kendini yansıtmayı biliyor... Birkaç hafta önce insanlar bazı temel gıda ürünleri fiyatlarının yüksekliği sebebiyle gösteri yapmış, gösterilere yüzbinler katılmıştı...

Yalan söyleyecek değilim, tablonun vahametini o zaman da anlamamıştım.

Örgüt Dudu Zilberschlag adlı biri tarafından kurulmuş. Tahmin
edebileceğiniz gibi aslında dini bir örgüt bu. Örgütün üyeleri sakallı, cüppeli, takkeli kişiler... Bir özellikleri de Kudüs'e ziyarete gelen misyoner örgütleriyle işbirliği yapmaları...

Amerika'dan başlayan Hıristiyanlar'daki bu İsrail sevdası Almanya'ya da geçmiş; REA adlı Alman Hıristiyan örgütü Meir Panim'in en önemli bağışçısı...

Şu sıralarda adının en fazla anıldığı
ülke herhalde bizimki, ancak İsrail hakkında en temel bilgilerden bile mahrumuz: Nasıl bir ülkedir, insanları ne yer, ne içer, neye inanır? İsrail'deki maddi açlık ve sefalet şaşırtınca, gözümü biraz da ülkede yaşanan düşünce sefaletine çevirdim.

İşte size İsrail'in öndegelen gazetelerinden Ha'aretz'de karşıma çıkan Jonathan Lis imzalı haber... Bu yılın şubat ayında yayımlanan haberden ülkenin öndegelen aydınları ve ödül sahibi edebiyatçılarının bir başhahamın görevden alınması için gösteri yaptıklarını öğreniyoruz.

Gösteriye yol açan ne yapmış Kiryat Arba kenti başhahamı? Bir kitaba destek vermiş...

Herhalde şaşırmışsınızdır aydın ve sanatçı kimlikli insanların kitap-destekçisi bir dinadamına karşı gösteri düzenlemesine... Şaşırmayın. Başhaham Dov Lior'un destek çıktığı 'Torat Hamelech' adlı kitap Yahudi olmayanların kendi şeriatlarına göre hangi şartlarda öldürülebileceklerini tartışmaya açıyormuş...
'Torat Halemech' adlı "Yabancıları öldürebilirsin" tezli kitabı da Yitzhak Shapira ve Yosef Elitzur adlarında iki haham kaleme almış...

Sadece yabancıları değil, 'davaya ihanet eden' Yahudileri öldürmeye de fetva veren biriymiş başhaham. El-Halil kentinde camiye girip namaz kılanları öldüren Goldstein adlı katil için "Holokost'un azizlerinden daha aziz biri" dediği gibi, Başbakan Yitzak Rabin'e suikast düzenlenmesine de fetva vermiş...

Akıl alır gibi değil, ama gerçek... Başhaham katle fetva verdiği halde makam odasının kapısını çalıp "Ne hakla?" diye soran çıkmamış...

İşe bakın: Her dört kişiden biri aç; başhaham "Yahudi olmayanlar öldürülebilir" fetvası veriyor...

Netanyahu-Lieberman ikilisinin yönettiği, Mavi Marmara'da öldürdüğü insanlar için özür dilemeye yanaşmayan İsrail böyle bir ülke...

http://www.stargazete.com/yazar/taha-kivanc/israil-in-maddi-ve-manevi-sefaleti-haber-385426.htm
#684
AİHM daha önce 'angarya yasağı' kapsamında değerlendirip ülkelerin inisiyatifine bıraktığı vicdani ret hakkını özgürlükler arasına aldı, ülkelerden de bu alanda yeni düzenleme istedi.

AİHM, söz konusu kararında, bugüne kadar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) "angarya yasağı" ile ilgili 4. maddesi kapsamında değerlendirdiği ve ülkelerin inisiyatifine bıraktığı "vicdani ret" hakkını, AİHS'nin "din ve vicdan özgürlüğü" ile ilgili 9. maddesi kapsamında değerlendirdi.

Karara göre, halen vicdani retçileri ağır biçimde cezalandıran Türkiye zorunlu askerlik yapmak istemeyenler için alternatif hizmet yolları üretmezse seri AİHM mahkûmiyetleri ile karşı karşıya kalacak. Avrupa Konseyi de Türkiye için yaptırım uygulama noktasına gelecek.

ARALIK AYINA KADAR SÜRE

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ise Türkiye'den Aralık ayına kadar bu konuda gerekli değişiklikleri yapmasını istedi.

Türkiye, vicdani retçi Osman Murat Ülke'nin askerlik yapmayı reddettiği için sürekli olarak cezalandırılması nedeniyle AİHM tarafından tazminata mahkûm edilmişti. Bianet'te yer alan habere göre, cezaevine girmemek için halen kaçmak zorunda kalan Ülke'nin mağduriyetinin giderilmesini isteyen Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Türkiye'nin benzeri ihlalleri önlemek için yasal önlem almasını ve komitenin Aralık toplantısından önce, olası düzenlemeleri kabul takvimi ile birlikte bildirmesini istedi.

KARAR BAĞLAYICI

Eski AİHM Yargıcı ve CHP milletvekili Rıza Türmen de kararın tüm üye ülkeler için bağlayıcı olduğunu belirterek, ülkelerin, askerliğe alternatif hizmet yolları üretmesi gerektiğini, bunların ağır olup olmamasına ise AİHM tarafından müdahale edilmediğini kaydetti.

NTV
http://www.haber7.com/haber/20110926/AIHMden-zorunlu-askerlik-icin-2-ay-sure.php
#685
Bakteri taşıyan 160 bin hamburgeri piyasaya sürdüğü iddia edilen Burger King ile dağıtım firması Fasdat Gıda hakkında açılan davada önemli bir gelişme yaşandı. Gebze Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davaya fast food devi Burger King'in bir franchise'ı da müdahil oldu. Nas-Ka Gıda Sanayi ve Ticaret, şirketin 5 restoranı olduğunu, yaşanan bu olumsuzluktan dolayı ciddi zarar gördüklerini dile getirerek mahkemeye başvuruda bulundu. Bakterili et vakasının çıkmasının ardından restoranlara olan ilginin düştüğünü belirten şirket vekilleri, bunun cirolarına da yansıdığına dikkat çekti. Gıda şirketi, zararlarının tazmini için önümüzdeki günlerde fast food devi hakkında tazminat davası da açma kararı aldı.

Burger King'e et tedarik eden T&T Gıda ve Fasdat Gıda arasında yaşanan bakterili et tartışmasında yargı süreci devam ediyor. Geçen nisanda Gebze 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nde başlayan dava, Ağır Ceza Mahkemesi'ne verildi. Davanın önceki gün yapılan üçüncü duruşmasında mahkeme, 22 Haziran 2011 tarih ve 2011/472 karar sayılı ilamı ile sanık Fasdat Gıda Genel Müdürü Derviş Celalettin Aktay hakkındaki kamu davasının 2011/133 esas sayılı dosya ile birleştirilmesine karar verdi. Daha sonra ise mahkemeye müdahil olarak Adana menşeli bir firmanın müdahil olarak katılacağını açıkladı. Mahkemeye katılma taleplerini sunan Nas-Ka Gıda avukatı Gökçe Sert Küçükler, buna gerekçe olarak son altı ayda yaşanan olumsuzlukları gösterdi. Vekili olduğu şirketin Türkiye genelinde 5 şubesi olduğunu ve ortaya atılan iddialardan dolayı sıkıntılı bir dönem yaşadıklarını aktaran Küçükler, bunun firmanın ekonomik gelirine de olumsuz yansıdığını ifade etti. Son dönemde ciroda düşüşler yaşadıklarını kaydeden şirket avukatı, bundan dolayı davaya müdahil olarak katılmaların önemli olduğunu söyledi. Adanalı şirket, önümüzdeki günlerde iki önemli adım daha atma kararı aldı. İlk olarak İstanbul Ticaret Odası (İTO) bünyesinde faaliyetini sürdüren Tahkim, Hakem ve Uzlaştırma Heyeti'ne başvuruda bulunan firma, daha sonra da Burger King'in Türkiye temsilcisi Tab Gıda aleyhine tazminat davası açacak.

T&T Gıda avukatı Feridun Sayılgan ise yaşanan bu durumdan en büyük zararı kendilerinin gördüğünü, mağduriyetlerinin hâlâ giderilemediğini söyledi. Olayın ardından şirketlerinin iflasın eşiğine geldiğini belirten Sayılgan, sürecin hızlandırılmasının mağduriyetlerini azaltacağını kaydetti. Olayın kamuoyuna yansımasının ardından Gebze Cumhuriyet Savcılığı tarafından Fasdat Gıda Genel Müdürü Derviş Celalettin Aktay hakkında 'resmi belgede sahtecilik', Gebze Tarım İlçe Müdürlüğü çalışanları Nejla Filiz ve Mustafa Sözbir hakkında da Gebze Ağır Ceza Mahkemesi'nde kamu davası açılmıştı. Filiz ve Sözbir, Fasdat yetkililerinin, bakterili etleri imha ederken yanlarında olmadıklarını açıklamıştı. Bir sonraki duruşma 1 Kasım 2011 tarihinde yapılacak.

Bu arada Tarım Bakanlığı Teftiş Kurulu, savcılığın talebi üzerine önceki denetim raporlarındaki çelişkiler sebebiyle suçlanan üst düzey bakanlık personelleri hakkındaki raporunu tamamladı. Teftiş Kurulu Başkan Vekili Faruk Fıratoğlu imzası taşıyan raporda, Tarım Bakanlığı nezdinde Burger King'in tedarikçiliğini yapan Fasdat firmasının hiçbir şekilde korunmadığı kaydedildi. Raporda, herhangi bir kamu görevlisinin işlediği iddia olunan suç itibarıyla fiilin şahsileştirilmediği ve kamu görevlisinin isimlendirilmediği bilgisine yer verdi. Tarım Bakanlığı yetkililerinden herhangi birinin görevini kötüye kullandığına ilişkin yeterli kanıt elde edemedikleri belirtilen raporda, bu gerekçelerden dolayı bakanlık bünyesindeki merkez memurları hakkında soruşturmaya izin verilemeyeceği kaydedildi. 

http://www.retailnews.com.tr/sn/news/pt/full/lang/tr/catId/50/id/5116/seo/Burger_King_viruslu_et_davasi_kizisiyor
#686
Kamil Elibol'un haberi

1 Ekim'den itibaren sıfır araç tescillerini emniyet değil acenteler yapacak. Ankara'nın Sincan, Etimesgut ve Gölbaşı ilçelerinde 'pilot' uygulamaya start verildi. 1 Mayıs 2010'da ikinci el araçların satış ve devrinin noterlerce yapılmasının ardından önemli bir uygulama daha hayata geçiriliyor. Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Başkanlığı, vatandaşlara büyük kolaylık sağlayacak uygulamanın alt yapısını oluşturdu. Sıfır kilometre araç satan alan kişiler bundan böyle trafik tescil kuruluşlarında "çile" çekmekten kurtulacak. Acenteler sıfır araçların tescil işlemlerini bilgisayar ağı üzerinden gerçekleştirecek. Ruhsatlar araç sahiplerine posta ile gönderilecek.

4 bin 500 polis sokağa çıkacak

Proje sayesinde ülke çapındaki 566 Trafik Tescil Şubesi ile bürosunda görev yapan 4 bin 500 polis boşa çıkacak. Polisler trafik denetleme hizmetlerine kaydırılacak. Sistem sadece polisi rahatlatmayacak. Maliye Bakanlığı bünyesinde araç veri girişi yapan yüzlerce personelden de tasarruf sağlanacak.

Sahtecilik bitecek

Bilgi ve belgelerin elektronik ortamda kaynağından temin edilebileceği için sahtecilik ortadan kalkacak. Çalıntı veya change edilmiş araçların tescili önlenecek. Araç ve sürücü bilgileri talep eden bakanlık kurum ve kuruluşlar ile elektronik ortamda güncel olarak paylaşılacak.

BUGÜN
http://www.haber7.com/haber/20110918/Sifir-arac-tescilinde-yeni-donem.php
#687
Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun'da yapılan değişikle Kur'an kurslarına yaş sınırlaması getiren düzenleme yürürlükten kaldırıldı.

633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunda değişiklik öngören Kanun Hükmünde Kararname, Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Değişikliğe göre, Başkanlığın yurt dışı faaliyetlerinde verimliliği artırmak, uluslararası düzeyde yapılacak şura toplantılarını organize etmek, yurt dışı din hizmetleri bölgelerini grup ve sınıf esasına göre düzenlemek ve bu bölgelerde görevlendirileceklerin niteliklerini belirlemeye yönelik çalışmalar yapmak, yurt dışı din hizmetlerinin etkin ve verimli bir şekilde yürütülmesine katkı sağlayacak altyapıya ve dini tesislere ilişkin iş ve işlemleri yürütmek, yurt içinde ve yurt dışında inceleme ve araştırmalar yapmak ve Diyanet İşleri Başkanı tarafından verilen diğer görevleri yürütmek üzere 40 ''başkanlık müftüsü'' atanabilecek.

Din hizmetleri din hizmetlerinde etkinliği sağlamak amacıyla Başkanlık tarafından belirlenen yerlerde görevlendirilmek üzere ''başkanlık vaizi'' kadrosu ihdas edildi.

Ayrıca, il ve ilçe müftülüklerine bağlı olarak taşra teşkilatında Başkanlıkça yürütülen hizmetlerin denetimiyle görevli ve en az dört yıllık lisans düzeyinde dini yüksek öğrenim mezunları murakıplar atanabilecek.

Vaiz, Kur'an kursu öğreticisi, imam hatip ve müezzin kayyım kadrolarından boş olanlara 657 sayılı Kanunun 86'ncı maddesi uyarınca yapılacak açıktan vekil atamalarında uygulanacak sınavla ilgili usul ve esaslar yönetmelikle düzenlenecek.

Yurt dışı din hizmetlerinin müşavirlik ve ataşeliklerle karşılanamadığı yerlerde din hizmetleri koordinatörlükleri kurulabilecek ve buralara din hizmetleri koordinatörü atanabilecek.

Din hizmetleri koordinatörlüklerinin kurulacağı yerler, bu kadroya atanacaklarda aranacak nitelikler, bunların seçimi, görev süreleri, bunlara yapılacak ödemeler ve bu fıkranın uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esaslar ilgili Bakanın teklifi ve Maliye Bakanlığının görüşü üzerine Bakanlar Kurulu tarafından tespit edilecek. Yurt dışı aylığı ise herhangi bir vergiye tabi tutulamayacak.

FAHRİ İMAM HATİP VE KUR'AN KURSU ÖĞRETİCİLERİNE SÖZLEŞMELİ OLMA İMKANI

Öte yandan Kanuna geçici maddeler de eklendi.

Buna göre, maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde 657 sayılı Kanunun 4'üncü maddesinin (B) fıkrasına göre, imam hatip ve Kur'an kursu öğreticisi unvanlı bin kadar vizeli sözleşmeli personel pozisyonlarında istihdam edilecekler, sadece mesleki uygulamalı sınavla belirlenecek. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar da Başkanlıkça düzenlenecek.

Başkanlığa bağlı Kur'an kurslarında valilik veya kaymakamlık onayıyla eğitim öğretim dönemi içinde fahri olarak veya ek ders ücreti karşılığında görev yapan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 3 ay içinde müracaat edenlerden; Başkanlıkça verilmiş yeterlik belgesine sahip olmak şartıyla, toplam 5 yıl ve daha fazla hizmeti bulunanlarla 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren toplam bir yıl ve daha fazla hizmeti bulunanlar doğrudan, 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren toplam bir yıl ve daha fazla hizmeti bulunduğu halde yeterlik belgesi olmayanlar ise Başkanlıkça açılacak mesleki yeterlik sınavına katılarak başarılı olmaları halinde Kur'an kursu öğreticisi kadrolarına atanabilecekler. Bunlar, Başkanlıkça ilan edilen yerlere yerleştirilirken, hizmet sürelerinin hesabında ise müracaat süresinin son günü esas alınacak.

İhdas edilen kadrolar; unvanı, sınıfı, adedi ve derecesi belirtilmek suretiyle atamanın yapıldığı tarihten itibaren bir ay içinde Maliye Bakanlığı ve Devlet Personel Başkanlığına bildirilecek. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar Başkanlıkça düzenlenecek.

KUR'AN KURSLARINDA YAŞ SINIRINA YENİ DÜZENLEME

Kanun Hükmünde Kararname ile 633 sayılı Kanunun ek 3'üncü maddesinde yer alan ''İlk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersleri dışında, Kur'an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak ve dini bilgiler almak isteyenlerden ilköğretimi bitirenler için Diyanet İşleri Başkanlığınca Kur'an kursları açılır. Bu kurslardaki din eğitim ve öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.

Ayrıca ilköğretimin 5 inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde yaz Kur'an kursları açılır. Kur'an kurslarının açılış, eğitim öğretim ve denetimleriyle bu kurslarda okuyan öğrencilerin barındığı yurt veya pansiyonların açılış ve çalışmalarına dair hususlar yönetmelikle düzenlenir'' maddesi yürürlükten kaldırıldı.

Kanunun geçici 13 üncü maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ''Boşalan murakıp kadroları herhangi bir işleme gerek kalmaksızın iptal edilmiş sayılır'' cümlesi yürürlükten kaldırıldı.

Yapılan değişikliğe göre, tarihi önemi olan camilerde görevlendirilmek üzere derecelerine göre 250 cami rehberi kadrosu da oluşturuldu.

http://www.haber7.com/haber/20110917/Kuran-kurslarinda-yas-sinirlamasi-sona-erdi.php
#688
Gülümhan Gülten'in haberi

Kıdem Tazminatı sistemi kalkıyor, Kişisel Tazminat Hesabı geliyor

Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz: Avusturya Modeli'ni seçtik

Milyonlarca çalışanın merakla beklediği Kıdem Tazminatı'nda yeni modeli Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz anlattı.

Hükümet, programına koyduğu "Kıdem Tazminatı sisteminin kaldırılması ve yerine yeni bir sistem kurulması" hedefini hızlandırdı.

Hükümet, önümüzdeki dönemde kurulacak yeni sistemin ana hatlarını netleştirdi ve dünyada da Avusturya Modeli olarak bilinen sistem tercih edildi. Yeni sistemin önümüzdeki aylarda açıklanacak İstihdam Paketi'ne konulması hedefleniyor.

Mevcut sistemin kaldırılmasının ardından, geçilecek sisteme göre, işveren çalışana işten ayrılırken toplu para ödemesi yapmayacak. Bunun yerine İşsizlik Fonu'na benzer bir yöntemle Tazminat Fonu oluşturulacak ve her çalışan adına açılacak bireysel hesaplarda toplanacak para nemalandırılacak.

Hesapta birikecek paraların belirli periyodlarla yapılacak kesintilerden oluşması öngörülmesine rağmen henüz kesintilerin kaynağı, şekli ve miktarı netleşmedi.

İşsizlerin hakkı için çalışıyoruz

Fonda biriken paranın kullanımı belirli şartlara ve kurallara bağlı olacak. Yeni sistemin en önemli özelliği ise, herkesin kendi özel hesabını, bu hesapta biriken tutarı takip edebilmesi olacak.

Hükümet bununla, yeni oluşturulacak fonun başka amaçlar için kullanılmasını engellemeyi amaçlıyor. Model, 2009 yılı sonunda Ankara Sanayi Odası (ASO) toplantısında gündeme gelmiş, sanayiciler tarafından Hükümet'e önerilmişti.

Hükümetin konuyla ilgili yürüttüğü çalışma ve gelinen noktayla ilgili VATAN'a bilgi veren Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Geçtiğimiz günlerde Dünya Rekabet Endeksi'nin yayınlandığını ve Türkiye'nin İşgücü Piyasasının Etkinliği kategorisinde 140'ı aşkın ülke arasında 123. sırada çıktığını söyleyen Yılmaz, "Bu, acil olarak ciddi bir çaba içine girmemiz gerektiğini gösteriyor" dedi. Bakan Cevdet Yılmaz şöyle konuştu:

Herkes hesabını takip edecek

"Türkiye'nin işgücü piyasası konusunda ciddi bir çaba harcanması gerek. İşgücündeki katılıklar istihdam artışını engelliyor. İşsizlerin hakkını korumak devletin görevi. Çalışanlar ve işverenler haklarını koruyor, savunuyorlar.

İşsizlerin hakkını savunacak hiçbirşeyleri yok. Ama bizim işsizlerin haklarını korumak için attığımız adımlar diğer kesimlerde bir takım endişeler oluşturuyor. Bunu da haklı görmüyorum. Baktığınız zaman dünya ortalamaları ortada.

İşgücü piyasalarını ne kadar esnek hale getirirseniz, verimliliğini artırırsanız, istihdamı o derece artırıyorsunuz. Ama böyle durumlarda oluşmuş statükoyu aşmak zaman alabiliyor. İstihdam Paketi'ni hazırlarken, meselelere çok boyutlu yaklaşıyoruz.

Pakette sadece işgücü esnekliği değil, Kıdem Tazminatı meselesi, mesleki eğitim kursları, daha etkili bir işgücü piyasası oluşturmaya dönük tedbirleri oluşturmaya fırsat bulacağız."

Üzerinde çalışılan sistemin ana hatlarını anlatan Yılmaz, "Biz yeni sistemde kanuni güvenceler sağlayacağız mutlaka. Kişiye özgü hesaplar olacak.

Kişiye özgü hesap olduğu zaman havuz olmuyor bu iş. Dolayısıyla kötüye kullanmayı da engellemiş oluyorsun. Siz kendi hesabınızı bileceksiniz. Hesabınızda biriken parayı bileceksiniz.

Miktarı, kim ne yatırmış, ne zaman yatırmış, tutar nereye ulaşmış, hepsini bileceksiniz ve takip edeceksiniz."

Yılmaz, ayrıca, "Kendi hesabınızda biriken tutarları yeri geldiğinde, şartlar oluştuğunda kullanabileceksiniz. Kurallara bağlanmış şekilde kullanabileceksiniz.

Hesabını kuralını bildiğiniz bir yapı olacak. Bu kişisel bir hesap olacak. İşveren çalışanı için belirlenecek parayı onun kişisel hesabına yatırmış olacak. Bu parayı, kuracağımız bir Fon yönetimi olacak, o yönetecek. Bu yönetim kamu yönetimi olacak" dedi.

'İşveren rahatlayacak işçi de hesabını bilecek'

Cevdet Yılmaz, bu gelişmeye dönük itirazlara da tepki göstererek, "Çalışanların sadece yüzde 7'si tazminat alabiliyor. Yani bu kadar tartışıyoruz ya bu konuyu, sadece bu yüzde 7 için yani. Yeni yapıyı kurduğumuz zaman böyle bir sorun olmayacak.

Sadece yüzde 7'nin aldığı kıdem tazminatından bahsediyoruz. Bunu çözeceğiz" dedi. Yeni sistemin zorunluluk olduğunu belirten Yılmaz, şöyle konuştu: "Bir taraftan işveren rahatlamış olacak. Bugünkü sistemde işveren işe adam almak istemiyor.

İnsanlar fazla çalıştırılıyor. Bizde çalışma saatlerinin çok yüksek olmasının bir sebebi de bu. Yeni işçi alacağına mevcudu daha fazla çalıştırıyor. Şu anda hiç üretim artışı olmadan çalışma saati ortalama 2 saat kısalsa, işsizlikte muazzam bir azalma oluyor.

İşverenin kafasında şu olmamalı: 'Ben bir işçi aldığım zaman yarın, öbürgün, ben bunun altında kalırım'... Bu endişenin olmaması lazım. İşçi de çok şeffaf, açık kurallara bağlı bir sistemde neyi ne zaman alabileceğini görebilmeli. Hakkını hukukunu bilebilmeli.

Şunu da söylemeliyim. Bunda kimsenin teknik olarak itiraz edebileceği bir boyut görmüyorum ben doğrusu. Lüzumsuz tartışmalar oluyor. Halbuki bu sistemin detaylarını oturup konuşsak anlaşabiliriz."

'Hem İşsizlik Sigortası hem Kıdem Tazminatı olamaz'

KALKINMA Bakanı Cevde Yılmaz, dünyanın hiçbir ülkesinde aynı anda hem İşsizlik Sİgortası hem de Kıdem Tazminatı sisteminin olmadığının da altını çizdi.

Bakan Yılmaz, kişisel hesaplara yatırılan fon sisteminde, bir çalışanın şu anda hakettiğinin çok altında tazminat hak edeceği, bunun da bir hak kaybı olacağı eleştirilerine karşılık ise şu değerlendirmeyi yaptı:

"Geleceğe dönük miktarlar henüz kesinleşmiş, ne kadar kesinti olacağı netleşmiş değil. Bir çok ülkede İşsizlik Sigortası'na geçilirken, Kıdem Tazminatı bırakılmış. Ama bizde hem İşsizlik Sigortası sistemi getiriliyor, hem de Kıdem Tazminatı duruyor.

İşsizlik Sigortası'nın olmadığı bir ortamda, yüksek Kıdem Tazminatı bir anlamda bir İşsizlik Sigortası işlevini görmüş. Ama şimdi İşsizlik Sigortası var. Siz işsiz kaldığınızda zaten bir fon var ve devlet size belli bir miktar ödemeyi yapıyor. Kıdem Tazminatı ise artık daha farklı olmak durumunda.

Bu biraz böyle emeklilik gibi biriktirdiğiniz bir fon olacak. Yani İşsizlik Sigortası var, dolayısıyla Kıdem Tazminatı ona biraz ilave gibi olacak. Biz Türkiye'ye İşsizlik Sigortası'nı getirmişiz, fakat eski yapıyı da olduğu gibi devam ettiriyoruz. İşte rekabet gücünde neden bu haldeyiz, bu yüzden...

Bunu da taşıyamıyor sistem. İşsizlik Fonu'nu getirdiğimizde Kıdem Tazminatı'nı kaldırmadık. Oysa kaldırmamız gerekiyordu. Hem o hem bu, ikisi birden hiçbir ülkede yok. Dolayısıyla 'her iki sistem de olacak, ama hepsi yüksek olacak' diye bir şey olmaz."

'Mevcut çalışanlar hak kaybına uğramayacak'

KIDEM Tazminatı sisteminin yerine başka bir sistem kurulması konusu gündeme geldiğinde bazı endişelerin dile getirilmesini anlayışla karşıladığını ama kendilerinin bu endişeleri ortadan kaldırmaya dönük her türlü güvenlik unsurunu kuracaklarını söyleyen Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, "Geçmiş kötü tecrübeler bir güvensizlik oluşturuyor.

Buna katılıyorum ama bizim bugün geldiğimiz dünyada hükümetimizin anlayışı ortada... Biz kesinlikle hiçbir şekilde bu tür durumlara müsaade edecek bir şey yapmayız" dedi.

Fon amaç dışına çıkmayacak

Daha önce vatandaşın adına açılan hesaplarda biriken konut edindirme yardımı vb. fon örnekleri hatırlatıldığında ise Bakan Yılmaz, "Evet o nema kesintileri deneyimi var, yüzde yüz haklı endişeler ama onu da biz temizledik, biliyorsunuz. Kesintiler yapılmış ama ödenmemişti. Bizim Hükümetimiz bunları son kuruşuna kadar ödedi" diye konuştu.

Mevcut çalışanların hak kaybına uğrayacağı hiçbir yapıyı getirmeyeceklerini vurgulayan Yılmaz, şözlerini şöyle sürdürdü:

"Mevcut çalışanlarımızın hak kaybına uğrayacağı bir yapıyı kesinlikle kurmayız. İstişareyle adım atacağız. Oluşturulacak yeni Kıdem Tazminatı Fonu'nun, kesinlikle amaç dışında kullanılmayacağını garanti altına alacağız. Kanunla kesin bir takım hükümlerle birlikte yapılacak, yani eski dönemler gibi değil. Kanuni güvencelerle, buna aşırı bir hassasiyet gösteriyoruz."

İşte Avusturya Modeli'nin ayrıntıları

Aylık maaştan kesilen primler fonda toplanıp, değerlendiriliyor

Kıdem Tazminatı'nda Avusturya Modeli'ni, yeni sistem arayışındaki hükümetin gündemine Ankara Sanayi Odası getirdi. ASO'nun ülke örneklerini bizzat o ülkelerde inceleyerek oluşturduğu rapor, Çalışma Bakanlığı'na sunulmuştu. Avusturya, Türkiye'ye benzer bir kıdem tazminatı sisteminden 2003 yılında yapılan reform yasasıyla yeni bir sisteme geçmişti.

Avusturya'da eski sisteme göre 3-5 yıl çalışanlara 2 aylık, 5-10 yıl çalışanlara 3 aylık, 10-15 yıl çalışanlara 4 aylık, 15-20 yıl çalışanlara 6 aylık, 20-25 yıl çalışanlara 9 aylık ve 25 yıldan fazla çalışanlara ise 12 aylık ücret tutarında Kıdem Tazminatı ödeniyordu. Yapılan reformla kıdem tazminatı sistemi tamamen değiştirilerek, işverenin belirli periyodlarla ödediği paranın bir fon tarafından yönetilmesi kararlaştırıldı.

Avusturya'da çalışanların kıdem tazminatları bir havuzda değil, kendileri adına açılan bir hesapta birikiyor ve değerlendiriliyor. Böylece işçinin hesabında biriken fona devlet ve işverenler dokunamıyor. Avusturya modelinde her ay işçi ücretlerinin yüzde 1.5377'si olarak belirlenen prim, Kıdem Tazminatı fonu'na aktarılıyor.

Yeni Kıdem Tazminatı sistemi, hak sahibine ödenecek kıdem tazminatı miktarını da değiştiriyor. Eskiden hak sahibinin çalışma süresinin uzunluğuna göre alacağı kıdem tazminatı miktarını önceden bilirken yeni sistemde belirlilik bulunmuyor. Kişinin kıdem tazminatı, hesabında toplanan paraların değerlendirilmesi ile ortaya çıkıyor.

Eski sistemde çalışan için 3 farklı seçenek

Avusturya Hükümeti yeni sisteme geçerken eski sistemde çalışanlara haksızlık olmaması için eski sözleşmeliler için 3 ayrı seçenek hazırlayıp sundu:

1) Çalışanlar eski sistemde kalmayı tercih edebilir. Bu durumda kişinin hizmet sözleşmesinin kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde sona ermesi halinde kendisine işverence çalışma süresine uygun olarak son aylığı üzerinden kıdem tazminatı ödemesi yapılıyor.

2) İşçi ile işveren anlaşarak yeni sisteme tam bir transfer yapılıyor. Yani işveren o tarihe kadar işçi lehine işlemiş kıdem tazminatı çalışan adına fondaki hesabına aktarılıyor ve fona aktarılacak prim ödemeleri o tarihten sonra başlıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, kıdem tazminatı miktarı konusunda işveren ile işçi arasında anlaşma sağlanması.

3) Yeni sisteme kısmı transfer seçeneği. Buna göre, işçinin yine işveren ile bir anlaşma yapması ihtiyacı var. Bu anlaşmayla işçi lehine o tarihe kadar işlemiş olan kıdem tazminatı hakkının dondurulmasına ancak o tarihten sonra belirlenecek olan fon hesabına işçi lehine prim ödenmesine karar verilir.

İşçinin kıdem tazminatına hak kazanacak bir şekilde bu hizmet sözleşmesinin sona ermesi durumunda, işçi hem fondan tazminata hak kazanacak hem de anlaşmaya kadar olan tarih için doğan alacağını eski sisteme göre işverenden alacak.

Örnek alınan Avusturya Modeli nasıl işliyor?

- Çalışanın kıdem tazminatına hak kazanma şartlarınde genel anlamda değişikliğe gidilmedi.

- İşveren tarafından işçinin maaşından veya ücretinden kesilen primler Kıdem Tazminatı Fonu'nda işçi adına bir hesapta toplanıyor.

- Bir işçiye ödeme yapılabilmesi için fona en az 3 yıl boyunca prim yatırılması şartı uygulanıyor.

- Kıdem tazminatına hak kazanmak için tek bir işverene bağlı çalışma koşulu kaldırılıyor.

- 3 yıl içinde işten ayrılan bir kişinin primleri sıfırlanmıyor ve Kıdem Tazminatı Fonu'nda değerlenmeye devam ediyor. Yeni işe başladığında yeniden primler aynı hesaba yatırılıyor.

- Yıllık maaş zamları ve fonun getirisi hesapta biriken tutarın büyümesine neden oluyor.

- Çalışan bir kişinin 37.5 yıllık çalışma sonrası 12 aylık kıdem tazminatına hak kazanacak şekilde bir hesap yapıldı.

- Bu hesaplama 40 yıl boyunca ücretlerde yıllık yüzde 3, fonun getirisinde de yıllık yüzde 6'lık reel artış olacağı dikkate alındı.

- İşçinin harhangi bir çalışma ilişkisi sonucunda kıdem tazminatına hak kazanması halinde seçim hakkı tanınıyor. Buna göre, işçi dilerse Kıdem Tazminatı Fonu'ndan bu tazminatını çekebileceği gibi, dilerse parasına dokunmayıp değerlendirilmeye devam edilmesini talep etme hakkına sahip.

- İşçinin hayatı boyunca Kıdem Tazminatı Fonu'ndaki parayı kullanamaması veya kullanmayı tercih etmemesi halinde, nihayetinde emeklilik halinde bu paraya ulaşacağı yasa ile düzenleniyor.

- Emeklilik halinde dahi işçiye bir seçimlik hak tanınıyor. Buna göre, işçi emeklilik yaşında, fondaki bu parasını tek bir ödeme şeklinde alabilecek ya da kendisine aynen emekli maaşı ödemesi şeklinde aylık ödeme yapılmasını isteyebilecek.

- Hesapta toplanan paraya ulaşabilmanın başka yolu ise iş piyasasından çıkış. Kişi işçi statüsünden çıktıktan 5 yıl sonra, hesabındaki parayı çekme hakkına sahip oluyor.

VATAN GAZETESİ
http://www.haber7.com/haber/20110916/Kidem-Tazminati-yerine-kisisel-tazminat-geliyor.php?sayfa=1
#689
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, bu göreve yeniden seçildi.

Kılıç'ın 4 yıllık görev süresinin dolması nedeniyle Anayasa Mahkemesi başkanlığı için yeniden seçim yapıldı.

Seçim sonucunda Başkan Haşim Kılıç, 17 oydan 13'ünü alarak Anayasa Mahkemesi Başkanlığına yeniden seçildi.

Kılıç, ikinci kez seçildiği Anayasa Mahkemesi başkanlığı görevini 13 Mart 2015 tarihinde yaş haddinden emekli olana kadar sürdürecek.

Haşim Kılıç, 13 Mart 1950 tarihinde Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesinde doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Yozgat'ta tamamlayan Kılıç, 1968 yılında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisine kaydoldu ve 1972 yılında mezun oldu.

1974 yılında Sayıştay Başkanlığında denetçi yardımcısı olarak göreve başlayan Kılıç, denetçi, başdenetçi unvanlarını aldıktan sonra 1985 yılında Sayıştay üyeliğine, 5 yıl süren üyelikten sonra da 1990 yılında Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçildi.

7 Aralık 1999 tarihinde açık bulunan Anayasa Mahkemesi Başkanvekilliğine seçilen Kılıç, 7 Aralık 2003 tarihinde yeniden bu görevi üstlendi. Haşim Kılıç, 22 Ekim 2007 tarihinde Anayasa Mahkemesi başkanlığına ilk kez seçilmişti. Evli ve 4 çocuk babası olan Haşim Kılıç, Almanca biliyor.

HAŞİM KILIÇ'IN AÇIKLAMALARI ŞÖYLEYDİ:

Anayasa Mahkemesi Başkanlığına yeniden seçilen Haşim Kılıç, yeniden başkanlığa seçilmesinin kendisine yönelik eleştirilere verilen en güzel cevap olduğunu belirterek, ''Bu onurlu görevi, vicdani kanaatlerim doğrultusunda, hiç kimsenin, hiçbir gücün etkisi altında kalmadan dosdoğru yapacağıma, göreve başlarken yaptığım yemin çerçevesinde devam edeceğime kimsenin kuşkusu olmasın'' dedi.

Başkan Kılıç, seçimin ardından yaptığı basın açıklamasında, Anayasa Mahkemesi ve Uyuşmazlık Mahkemesi başkanlıklarına seçim yapıldığını anımsatarak, Anayasa Mahkemesi Kuruluş Yasası'nda hali hazırdaki başkanların görev süresinin bitimine 2 ay kala seçim yapılması hükümü bulunduğunu, bu nedenle seçimleri erken yapmak zorunda olduklarını söyledi.

Bugün yapılan seçimde Anayasa Mahkemesi heyetinin hem Anayasa Mahkemesi başkanlığı hem de Uyuşmazlık Mahkemesi seçimi için oy kullandığını ifade eden Kılıç, ''Yapılan oylamada 17 oydan 13 oy şahsıma tevdi edildi, verildi. Diğer 4 oy da arkadaşlara birer oy çıkması şeklinde dağıldı. Uyuşmazlık Mahkemesi başkanlığı için de 13 oyla Sayın Ahmet Akyalçın, Uyuşmazlık Mahkemesi başkanlığına yeniden seçildi'' dedi.

Kılıç, 3.5 yıl sonra yaş haddinden emekliye ayrılacağını belirterek, anayasa mahkemesi başkanlığı görevini bu sürenin sonuna kadar sürdüreceğini dile getirdi.

''1990 yılında ben mahkemeye seçildiğimden beri olumlu, olumsuz eleştirilerle karşı karşıya kaldım. Hiçbirine cevap vermedim. Demokratik ortamda bu eleştiriler olacaktır, biz bunları sabırla, anlayışla karşılamak zorundayız. Bu süreç içerisinde, 21 yıllık süre içerisinde 8 yıl başkanvekilliği yaptım. 2007'de 4 yıllık bir başkanlık görevi tevdi edildi. Şimdi de kalan 3.5 yılımı başkan olarak geçirmek üzere şahsıma böyle bir teveccüh gösterildi.

Bu sonuç, beni eleştirenlerin, benim hukukçu olmadığım konusunda acımasızca, hiç de hak etmediğim şekilde yapılan eleştirilere verilen en güzel cevaptır diye düşünüyorum. Bana bu emaneti tevdi eden değerli meslektaşlarıma, hepsine yürekten teşekkür ediyorum, bu güvenlerine layık olmaya çalışacağım. Bugüne kadar yapmaya çalıştığım bu onurlu görevi, bundan sonra da vicdani kanaatlerim doğrultusunda, hiç kimsenin, hiçbir gücün etkisi altında kalmadan dosdoğru yapacağıma, göreve başlarken yaptığım yemin çerçevesinde devam edeceğime kimsenin kuşkusu olmasın.''

''ANAYASA MAHKEMESİ, HAKLARIN VE ÖZGÜRLÜKLERİN GÜVENCESİ OLMUŞTUR''

Haşim Kılıç, Anayasa Mahkemesinin hakların ve özgürlüklerin güvencesi olduğunu, üyelerin de bu güvenceyi vicdanlarının kendilerine yüklediği sorumluluklar çerçevesinde yerine getirmeye çalıştıklarını söyledi.

Kılıç, 2007'de Başkanlığa seçildiğinde, 1997 yılından 2007 yılına kadar birikmiş dosyalar ve sonuçlanmamış davalar bulunduğunu hatırlattı.

Mahkeme üyesi ve çalışanlarına özverili çalışmaları nedeniyle teşekkür eden Kılıç, heyetin hiçbir itirazda bulunmadan yığılmayı sonlandırdığını, temmuz ayında üyeler tatile ayrılırken, Kurul'un önünde hazırlanmış bir tek rapor olmadığını kaydetti.

Kılıç, ''Bugün itibariyle Mahkememizde sadece 2010 ve 2011 yıllarına ilişkin dosyalar vardır, bu dosyaları da süre veriyorum, 5 aylık süre içerisinde, elimizdeki yüze yakın dosyayı bitireceğimizi açıkça ilan ediyorum. Artık bundan sonra Anayasa Mahkemesi, Anayasa'da kendisine verilen itiraz ve iptal davaları için öngörülen 5 aylık süre içerisinde kararlarını verip, kamuoyuna kararlarını açıklayacaktır'' diye konuştu.

''HİÇ BİR ÜLKE ARTIK, 'HAK İHLALLERİ BENİM İÇ İŞİMDİR, KİMSE KARIŞAMAZ' ŞEKLİNDE BİR DÜŞÜNCE HAKKINA SAHİP DEĞİLDİR VE OLAMIYOR DA''

Anayasa Mahkemesi Başkanlığına yeniden seçilen Haşim Kılıç, hiç bir ülkenin artık, ''hak ihlalleri benim iç işimdir, kimse karışamaz'' şeklinde bir düşünce hakkına sahip olmadığını belirterek, ''Gerek Ortadoğu'da gerekse diğer ülkelerde hak ihlallerinin meydana getirdiği olayları yakından takip ediyoruz. Hak ihlalleri üzerinde olabildiğince hassasiyetli davranarak bunların olmaması için hem yasama hem yürütme hem de yargı üstüne düşen görevi yapmak zorundadır ve yapacağız'' dedi.

Kılıç, başkanlık seçiminin ardından yaptığı teşekkür konuşmasında, Anayasa Mahkemesinin önünde bugün bekleyen veya yazılmamış bir karar bulunmadığını, kararlar verildikten sonra bir ay içerisinde gerekçelerin yazılarak kamuoyuna duyurulduğunu belirtti. Haşim Kılıç, ''Milletimiz ülkemiz adına, halkımız adına çok önemsediğim bu mahkemenin böyle bir noktaya gelmiş olması benim için en büyük onurdur. Bundan sonra da halkımızın bu konudaki, daha doğrusu gerek muhalefetin gerek itiraz ve iptal davası açan mahkemelerimizin bize gönderdikleri dosyaları bu anlayış ve bu sorumluluk içerisinde yürüteceğimizden kimsenin şüphesi olmasın. Bu mahkeme, hak ve özgürlüklerin güvencesidir. Hak ve özgürlükleri ihlal edilenlerin son limanıdır, son sığınağıdır'' diye konuştu.

Başkan Kılıç, günümüzde haklar ve özgürlüklerin sınırları aşarak ve küreselleşerek evrensel bir yapıya kavuştuğunu belirterek, şöyle devam etti:

''Hiç bir ülke artık, 'hak ihlalleri benim iç işimdir, kimse karışamaz' şeklinde bir düşünce hakkına sahip değildir ve olamıyor da. Bu sebeple dünyanın en ücra köşesindeki bir hak ihlali de bu mahkemenin ilgi alanındadır ya da bizim ülkemizdeki bir hak ihlali bir başka ülkenin ilgi alanındadır. Bu anlayışla küreselleşen bu hak ve özgürlük anlayışında, küreselleşen ve evrenselleşen bir vicdanın da oluştuğunu burada belirtmek istiyorum. Bu sebeple artık hiçbir şey gizli kapaklı değil. Etrafımıza baktığımız zaman gerek Ortadoğu'da gerekse diğer ülkelerde hak ihlallerinin meydana getirdiği olayları yakından takip ediyoruz. Şunun altını çiziyorum, hak ihlali konusunda eğer bir potansiyel güç doğmuşsa bir devletin ve bir rejimin en büyük tehlikesi bu potansiyel güçtür. Bu sebeple hak ihlalleri üzerinde olabildiğince hassasiyetli davranarak bunların olmaması için hem yasama hem yürütme hem de yargı üstüne düşen görevi yapmak zorundadır ve yapacağız.''

BİREYSEL BAŞVURU 2012 EYLÜL'DE BAŞLIYOR

Yapılan Anayasa değişikliğinin ardından Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı tanındığını anımsatan Kılıç, 2012 Eylül ayında bireysel başvurunun başlayacağını, böylelikle yeni bir sürece girileceğini vurguladı.

Kılıç, yasama organı Anayasa Mahkemesinde, yürütme idare mahkemelerince denetlenirken, yargının sebep olduğu hak ihlallerini karşılayacak bir sistemin maalesef mevcut olmadığını belirterek, yapılan anayasa değişikliğinin de bunun için öngörüldüğünü, yargının sebep olduğu hak ihlallerinden dolayı artık Anayasa Mahkemesinin devreye gireceğini ifade etti.

Bireysel başvuruyla ilgili çalışmaların süratle devam ettiğini, önümüzdeki günlerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile uygulamanın başarıyla yürütüldüğü Almanya ve İspanya'da çalışmalar yaparak bu konudaki sistemlerini yerinde inceleyeceklerini kaydeden Kılıç, ''Ümit ediyorum ki bireysel başvuruyla yargının sebep olduğu hak ihlallerini bu mahkeme etkin bir denetim yoluyla yerine getirecektir ve halkımız, bireylerimiz, insanlarımız artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kapısında hak arama zorunda kalmayacaklardır'' dedi.

Haşim Kılıç, bir soru üzerine, Anayasa Mahkemesi başkanvekilliği ve Uyuşmazlık Mahkemesi başkanvekilliği için seçimlerin önümüzdeki hafta veya kısa bir süre içinde gündeme alınacağını bildirdi.

Bu arada, başkanlık seçiminde Haşim Kılıç 13 oyla başkanlığa getirilirken, Başkanvekili Osman Paksüt'e 1, üyeler Fettah Oto, Recep Kömürcü ve Burhan Üstün'e de 1'er oy çıktığı öğrenildi.AA

http://www.haber7.com/haber/20110914/Hasim-Kilic-yeniden-AYM-Baskani-secildi.php
#690
İsrail devleti geçtiğimiz günlerde kurulduğu günden bu yana belki de tarihinin en büyük hatasını yaptı.

Denilebilir ki, bu inanılmaz itiraf, Mavi Marmara Olayı'ndan da büyük bir fatura çıkaracaktır İsrail'e... Etkileri, hasarı çok daha kalıcı olacaktır.

Bu ikrar ile, "terör devleti" yaftasını kendi elleri ile astılar boyunlarına.

İsrail Dışişleri Bakanı Avidgor Liberman'ın "PKK'yı Türkiye karşı kullanma" açıklamalarından söz ediyorum.

Ülkesi adına en olmadık zamanda, dillendirilebilecek en kötü açıklamayı yaptı.

Sadece İsrail'in değil, en büyük hamileri ABD'nin de ayağına kurşun sıktı. Bir bakıma suç ortağı durumuna düşürdü.

Tüm dünya insanlık tarihinin en büyük terör eylemi olan 11 Eylül 2001 saldırılarının 10. Yılını anmak üzere hazırlık yaparken, bir başka ülkeye karşı bir terör örgütünü koz olarak kullanma hesabı içinde olduklarını açık eden bir beyana tanıklık etti dünya kamuoyu...

Bu kadarını ne Saddam Hüseyin yapmıştı, ne de Kaddafi...

Hiçbiri bir başka ülkeye, gerekirse bir terör örgütünü üzerinize salarız tehdidini savurmamıştı.

Mavi Marmara Olayı'nda İsrail, sadece Türkiye'ye karşı bir cevap borcu içindeydi. Dışişleri Bakanı Liberman'ın beyanlarından sonra, tüm dünyaya karşı ciddi bir açıklama zorunluluğuyla karşı karşıya kaldılar.

Şahsen ben, İsrail'i gizli veya açıktan himaye eden devletlerin yönetimlerinin, İsrail Hükümetine yönelik el altından "bir çuval inciri berbat ettiniz" mesajları gönderdiğini tahmin ediyorum. Hatta, ABD tarafından İsrail yönetiminin kulaklarının çekildiğini düşünüyorum.

İsrail Dışişleri Bakanı Liberman'ın günler sonra bu açıklamalarından geri adım atmasının ve inkar yoluna sapmasının başka izahı olmaz.

Herkes bilir ki, Türkiye'nin devlet yönetiminde en itidalli, en dengeli, en alttan alıcı yorumların sahibi TBMM Başkanı Sayın Cemil Çiçek'tir. En zor anlarda bile zeytin dalının bir ucunu karşı tarafa uzatması ve ipleri koparmamaya çalışmasıyla bilinir.

Nitekim Cemil Çiçek'in, "Şimdi terör örgütünün arkasında kimlerin olduğu, kimlerin olacağı da bu açıklamalarla ortaya çıkmıştır. Akan şehit kanında, akan gözyaşında bu sorumsuz zihniyetlerin rolünün olduğunu biz biliriz. Kimse bizim bildiklerimizi Türkiye Cumhuriyeti devletine şantaj unsuru olarak kullanmasın"  şeklindeki sert sözlerine kadar, İsrail Dışişleri Bakanı Liberman'ın açıklamalarından geri adım atacağı yönünde bir işaret yoktu.

Kim tırmandırıyor?

Üstelik Mavi Marmara Olayı'ndan sonra terör eylemleri tırmanışa geçti. Hatta Mavi Marmara'nın Gazze açıklarına vardığı gün, Hatay'ın İskenderun ilçesinde Deniz İkmal Destek Komutanlığına teröristlerce hain saldırı düzenlendi. Saldırıda 6 asker şehit oldu, 9 asker de yaralandı.

İşte o gün, Türk halkının zihninde güçlü bir soru olarak bulunan Türkiye'ye yönelik terörle İsrail arasındaki ilişki konusu iyice belirgenleşti. Nitekim Mavi Marmara Olayı'nın üzerinden geçen 14 ayda Türkiye'nin kaybettiği güvenlik mensubu sayısı, komşu ülkeleriyle sürekli çatışan ve taciz eden İsrail'in 14 yılda kaybettiği asker sayısını aştı.

Ülkemizde "terör konulu" geniş kapsamlı bir kamuoyu araştırması yapılsa ve deneklere, "Türkiye'nin başına sarılan terör belasının arkasında sizce hangi ülke vardır?" şeklinde bir soru yöneltilse, cevap büyük oranda "İsrail" çıkar.

Öyle ki, bu tür bir soruya verilecek cevaplardan yarısı "ABD" şeklinde çıksa bile, yine bu ülkenin halkı kahir ekseriyetle, ABD'deki en güçlü lobinin Yahudi lobisi olduğu inanır ve onları da Yahudilerin yönlendirdiğini düşünür.

İsrail Dışişleri Bakanı Liberman'ın "PKK'yı Türkiye karşı kullanma" şantajı işte bu nedenle Türk halkında ciddi bir karşılık buldu. Hiç kimse, acaba buna yeltenirler mi diye tereddüt etmedi. Tam aksine, Sayın Cemil Çiçek'in, "hiç kimse bizim bildiklerimizi Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı şantaj unsuru olarak kullanmasın"  şeklindeki sözleri ile devlet birimlerimizin herşeyin farkında olduğu gerçeği ortaya çıktı. Üstelik, Türkiye'ye karşı terörün arkasındaki ülkelerden birinin İsrail olabileceği yönünde Türk halkında zaten var olan kanaatlerden biri de, bir itirafla resmiyet kazandı.

İsrail tarafından Mavi Marmara konusunda özür dilense bile, şu saatten sonra Türk – İsrail ilişkilerinin iyi niyet sözcükleri ve karşılıklı jestlerle yakın bir zamanda düzelme yoluna girebileceğini ve oluşan güvensizlik ortamının ortadan kalkacağını sanmıyorum.

Bitiş yaklaşırken...

Mavi Marmara saldırısından bir gün sonra, olayın gerçekleştiği saate atfen "İsrail için bitiş vakti, 04:30" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Aynı düşüncedeyim.

İsrail sadece Türkiye ile değil, tüm dünya ile olan ilişkilerini sorunlu hale getiren ve tüm kredisini bitiren bir sürece evrildi. Geldikleri noktanın hala farkına varmamış olmaları da en büyük handikaplarını oluşturuyor.

İngiltere'de yayın yapan Jewish Chronicle gazetesi, İsrail'in Türkiye ile özür krizini aşmak için, Türkiye'nin tatmin olacağı bir özür kelimesi aradığını ve bunun için dünyanın en ünlü dil bilim uzmanlarını işe aldığını yazmış.

Artık çok geç desem, yanılmış olur muyum acaba? Sorunun sadece dilde olduğunu sanmak meseleyi teşhise yeter mi?

Kim derdi ki, dünyanın gizli lideri gibi kabul edilen İsrail, üst üste yaptığı hatalarla Türkiye'nin giderek dünyanın görünen lideri olmasına katkı yapacak bir sürecin farkına varmadan yolunu açacak... Kim derdi?

Şer gibi görünen işlerden büyük bir hayır mı çıkacak, ne dersiniz?

Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber 7
www.osmanozsoy.com.tr
www.twitter.com/ozsoyyazilar
http://www.haber7.com/haber/20110912/Israil-tarihinin-en-buyuk-hatasi.php
#691
Deniz Feneri ile ilgili yazımda, savcıların görevden alınması için gerekçe gösterilen "evrakta tahrifat" konusunda Adalet Bakanı'nın açıklamasını tatmin edici bulmadığımı belirtmiş ve şöyle demiştim:

"Görevden alınan savcılar evrakta tahrifat denilen şeyin gereksiz bilgilerin kapatılmasından ibaret olduğunu ve bunun Ergenekon ve Balyoz davaları da dahil olmak üzere birçok davada sık sık yapılan bir uygulama olduğunu söylediler. Nitekim İstanbul Başsavcı Vekili de bu görüşü doğruladı. 'Evet, biz de bu tür uygulamalar yapıyoruz' dedi."

Yazım üzerine sanık avukatlarından Av. Hakan Yıldız aradı ve "evrakta tahrifat" konusunda görevden alınan savcıların yaptıkları savunmanın gerçeğe aykırı olduğunu anlattı uzun uzun. Ayrıca, kendi söylediklerini doğrulayan belgeleri de gönderdi. Tabii bu durumda bana da, sanık tarafının görüşlerine aynı sütunda yer vermek düştü.

Tartışmayı biliyorsunuz; görevden alınan savcılar mahkemeye başvurarak hem dava sanığı olan 18 kişinin şahsi mallarına ve ortaklıkları bulunan şirketlerdeki ortaklık paylarına hem de söz konusu şirketlerin mallarına el konulmasını talep ediyorlar. Mahkeme, sanıkların şahsi malları ile ortaklık paylarına el konulmasını kabul ediyor ancak şirketlerin mal varlıklarına el konulması talebini reddediyor.

Ne var ki, mahkemenin bu açık ret kararına rağmen savcılık makamı sanıkların ortak olduğu şirketlerin varlıklarına da el konulması için müzekkere yazıyor. Savcılığın yazdığı 4 Nisan 2009 tarihli müzekkerede ''Belirtilen gerçek ya da tüzel kişiler hakkında Ankara 3. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 01.06.2009 gün ve 2008/563 el koyma kararı gereğince işlem ifası ile sonucunun gizlilik kaydıyla Cumhuriyet Savcısı Nadi Türkaslan adına ve kişiye özel olarak gönderilmesi'' isteniyor.

Yani, savcıların yaptıkları tek şey mahkeme kararının yollanan merci ile ilgili olmayan maddesini kapatıp geri kalanını yollamak değil; mahkemenin kararına aykırı bir biçimde, el koyma kararının şirketler açısından da uygulanması için usulsüz müzekkere yazmak... Bir başka deyişle, mahkemenin kararına aykırı bir biçimde "hüküm tesis etmek..."

İşte asıl hukuksuzluk da bu...

Nitekim savcılık tarafından yazılan bu müzekkere üzerine bazı sanıkların hissedar olduğu şirketlerin taşınmazları hakkında (mahkeme kararına aykırı bir biçimde) el koyma işlemi de gerçekleşiyor. Normal şartlarda tapu idarelerinin bu tip el koyma işlemlerini mahkeme kararı ile yapmaları gerekirken, bu olayda bir mahkeme kararı mevcut olmadığı için, ilgili tapu idaresi işlemi ''Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu'nun 04.09.2009 tarih 2008/2111 sayılı müzekkeresi... 02.06.2009 tarih 2008/2111 sayılı yazıları''na atfen yaptığını yazmak zorunda kalıyor.

Bu usulsüz el koyma işleminin ardından sanık avukatları savcılara başvurduğunda savcılık tarafından kendilerine gönderilen 22 Mart 2010 tarihli cevabi yazıda

''...şirketlerin sahip olduğu taşınmazlara tedbir konulmasında karara aykırı bir yön bulunmadığı'' ifadesi kullanılıyor. Aynı şekilde, sanık avukatlarının benzer bir talebine karşı, ilgili savcıların verdiği 5 Ekim 2010 tarihli yazıda da açıkça;

''...dilekçenizde belirtilen tüzel kişiliklere ait taşınmazlar üzerindeki tedbirin kaldırılması talebinin yerinde görülmediği'' ifade ediliyor.

Savcılığın sanık vekillerinin dilekçelerine verdiği bu cevaplarda da resmen kabul ettiği gibi, mesele sadece bir mahkeme kararının bazı maddelerinin üstünü kapatıp ilgili yerlere yollamak değil. Ortada mahkemenin reddettiği bir talebi savcılık müzekkeresi yoluyla uygulatmak gibi bir durum mevcut.

Dolayısıyla bu durumda, "görevden alınan savcıların yaptıkları şeyin genel bir uygulama olduğu, nitekim Balyoz ya da Ergenekon davalarında da aynı usulün uygulandığı"

şeklindeki savununun bir geçerliliği yok. Karşı karşıya olduğumuz olayın "yargı kararının tahrif edilmesi" ya da "mahkeme kararına aykırı olarak yeni hüküm tesis edilmesi" olarak yorumlanması da son derece doğal.

Şimdi ben, sanık vekillerinin bu açıklamaları hakkında görevden alınan savcıların ne diyeceğini merak ediyorum. Eğer cevap verirlerse onların savunularını da yayınlayacağım.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/168570-yine-deniz-feneri-ve-evrakta-tahrifat-konusu-makalesi.aspx
#692
EK İLAN
ADALET BAKANLIĞINDAN
Avukatlık mesleğinden adaylığa geçmek isteyenler için Adli Yargı Hâkim ve Savcı Adaylığı
Seçme Sınavıyla ilgili ilân 24.06.2011 tarihinde internet sayfamızda yayımlanmıştır.
26 Ağustos 2011 tarihli ve 28037 Sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren,
Adalet Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin
Değiştirilerek Kabulü Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname'nin 15 nci ve 16 ncı maddeleri
uyarınca sözkonusu sınav ilânında değişiklik yapılması gerekmiştir.
Bu nedenle; 2 Temmuz 2011 tarihli Zaman Gazetesinde yayımlanan Hâkim ve Savcı Adaylığı
Seçme Sınavına İlişkin İlânın:
1- (D) maddesinin üçüncü paragrafı aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.
"Genel Başarı Puanı sıralamasına göre en yüksek puan alan adaydan başlanmak üzere ilan
edilen kadronun (300) iki katı fazlası olan 900 aday mülakata katılmaya hak kazanacaktır.
900'üncü aday ile aynı puanı alan adaylarda mülakata çağrılacaktır. 70 ve üzeri puan alanların
sayısı 900'ü bulmaz ise sadece 70 ve üzeri puan alan adaylar mülakata çağrılacaktır.
2- (E) maddesinin sekizinci maddesi aşağıdaki şekilde yeniden düzenlenmiştir.
"Mesleklerinde fiilen en az beş yıl çalışmış, giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının son
günü itibarıyla kırkbeş yaşını doldurmamış (doğum tarihi 31.01.1966 ve daha sonra olanlar)
ve kendi aralarında yapılacak olan yazılı yarışma sınavında ve mülakatta başarılı olmak";
Diğer tüm maddelerinin ise aynen geçerli olmasına karar verilmiş olup, sınav başvuru
tarihlerinde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.
Duyurulur.
#693


BM, önümüzdeki dört ay içinde büyük olasılıkla daha da kötüleşeceğini ve 750 bin kadar insanın ölebileceğini kaydetti.

BM, Doğu Afrika'da son 60 yıldır yaşanan en kötü kuraklık yüzünden onbinlerce kişinin öldüğünü belirtti.

Bay, açlık bölgesi kapsamına alınan altıncı yöre oldu. Ülkede açlığın en şiddetli olduğu yerler, İslamcı el-Şebab grubunun kontrolünde olan Güney Somali'de yer alıyor.

Birleşmiş Milletler, bölgede 12 milyon dolayında insanın gıda maddesi ihtiyacı çektiğini kaydediyor.

BM Gıda Güvenliği ve Beslenme Analiz Birimi'nce (FSNAO) yapılan açıklamada, "Somali'de toplam 4 milyon insan açlıktan muzdarip. Gerekli önlemler alınmazsa bunların 750 bini ölümle karşı karşıya kalabilir." denildi.

BM yetkilileri, şimdiye dek ölenlerin yarısının çocuklar olduğunu belirtiyor.

Somali'nin komşuları olan Cibuti, Eritrea, Kenya ve Uganda da, büyük boyutlardaki kuraklıktan etkileniyor.

Ancak 20 yıldır çatışmalar yaşayan ve bir ulusal hükümeti olmayan Somali, kuraklık ve açlıktan en fazla etkilenen ülke.

Onbinlerce Somalili, yardım arayışıyla ülkeyi terketti. BBC'nin Doğu Afrika muhabiri Will Ross, insanî yardım taşıyan örgütlerin İslamcı el-Şebab örgütünün kontrolündeki bölgelerde açlıkla savaşan insanlara ulaşabilmesinin hala çok güç olduğunu bildiriyor.

El-Şebab örgütünden bazı yetkililer, Batılı yardım örgütlerini "siyasi nedenlerle, krizin boyutlarını abartmakla" suçlamıştı. BBC Muhabiri, Somali'nin güneyine bazı gıda yardımları ulaştırılabilse bile, bunun yeterli boyutlarda olmadığını kaydediyor.

Ekim ve Kasım aylarında yağış olsa da, ekinler yeniden yetişinceye dek bölge insanlarına aylar boyunca gıda yardımı yapılması gerekiyor.

Somali sınırının hemen ötesindeki Kenya topraklarında da, yetersiz beslenen çocuk sayısının arttığı bildiriliyor.

Wecir bölgesinde baş gösteren besin sıkıntısı, çocukları hastalıklara daha açık hale getiriyor.

Kuraklığın hayvanları da etkilediği bildiriliyor. Kenya'nın kurak alanlarında yaşayan insanların başlıca geçim kaynağı hayvanlar.

Bölgede yardım kuruluşları bulunmasına rağmen, daha haftalar boyunca yağış beklenmediği için açlık krizinin büyüyeceğinden kaygı duyuluyor. İHA

http://www.haber7.com/haber/20110906/BM-Somalide-750-bin-kisi-olebilir.php
#694
Deniz Feneri e.V savcıları 27 Ağustos itibariyle görevden alınmıştı

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kararıyla Deniz Feneri e.V. Derneği'nin soruşturmasını yürütmekte olan Nadi Türkaslan, Mehmet Tamöz ve Abdulvahap Yaren bu dosyayla ilgili görevden alınmış, yerlerine Ankara Cumhuriyet Savcıları Veli Dalgalı ve Hakan Tektaş getirilmişti.

Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), sanıkların evrakta tahrifat yapıldığı iddialarını da içeren şikayeti üzerine Deniz Feneri ile ilgili soruşturmayı yürüten savcılar hakkında inceleme başlatmış ve iki müfettiş görevlendirmişti. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın görevden el çektirme kararı bu gelişmeler üzerine alınmıştı.

Görevden alınan savcılar tahrifat iddiaları hakkında konuştu: Yapılan rutin bir işlemden ibaret

'Evrakta tahrifat' yapıldığı gerekçesiyle 3 savcıyı Deniz Feneri soruşturmasından alan HSYK'nın bu kararına İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Fikret Seçen'den destek geldi. HSYK'nın konuyla ilgili görüşlerine başvurduğu Fikret Seçen'in, 'kararın üzerini örtme' usulünün soruşturma ile hiçbir ilgisi bulunmayan 3. şahıslara zarar verecek şekilde uygulanmasının mümkün olmadığını belirttiği öğrenildi.

Deniz Feneri soruştumasında dosyadan el çektirilen savcıların 'evrakta tahrifat' yapmalarını haklı gösterme çalışmaları sürüyor. Mahkemeye sunulan evrakta bir kısım yerlerin üzerinin kapatılmasını 'rutin bir işlem' olarak tanımlayan savcıların bu görüşünün doğru olmadığı ortaya çıktı.

HSYK'nın konuyla ilgili görüşüne başvurduğu İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili Fikret Seçen'in görüşleri, Deniz Feneri savcılarını bir kez daha haksız çıkardı. Seçen'in soruşturmanın gizliliği ve güvenliği için bazı durumlarda bir tedbir olarak uygulanabilen 'kararın üzerini örtme' usulünün soruşturma ile hiçbir ilgisi bulunmayan 3. şahıslara zarar verecek şekilde uygulanmasının mümkün olmadığını belirttiği öğrenildi. Seçen'in bildirdiği görüşte, ancak 'soruşturmanın gizliliği ve güvenliği' açısından böyle bir tedbir kararının alınabileceğini belirttiği kaydedildi. Deniz Feneri dosyasını Ergenekon davalarının rövanşı olarak gören bazı çevrelerin girişimleri de boşa çıktı. Ergenekon savcıları hakkında HSYK'ya onlarca şikayet yapılırken bu şikayetlerin hiçbirinin 'evrakta tahrifat' ile ilgili olmadığı tescil edildi.

DENİZ FENERİ'NE BALYOZ ETKİSİ

Yaptıkları işlemlerden dolayı haklarında HSYK tarafından soruşturma açılan Deniz Feneri savcılarının imza attığı skandallar sadece 'evrakta tahrifat' ile sınırlı değil. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmadan el çektirilen Savcılar Nadi Türkaslan, Mehmet Tamöz ve Abdulvahap Yaren'in tutuklamalar için 'Hakim Oktay Kuban' taktiğini kullandıkları tespit edildi. Haklarında tutuklama kararı verilen Balyoz sanıkları, tutukluluklarına itiraz için Oktay Kuban'ın hakimi olduğu İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin nöbetini beklemişler ve Kuban'ın nöbetinde tahliye olmuşlardı. Deniz Feneri savcılarının da tutuklama için aynı taktiği kullandıkları iddia edildi. Türkaslan, Tamöz ve Yaren'in, gözaltına alınan Deniz Feneri şüphelilerinin tutuklanması için Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesi'nin nöbetini bekledikleri ileri sürüldü. Savcıların işlemleri, "Deniz Feneri soruşturması 'Ergenekon' ve 'Balyoz' davalarının 'rövanşı' haline getirilmeye mi çalışılıyor?" sorusunu akıllara getirdi.

ÇETİN DOĞAN'DAN MÜLHEM

Aralarında eski 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan'ın da bulunduğu Balyoz sanıkları hakkında mahkeme tutuklama kararı vermişti. Balyoz sanıkları bu tutuklama kararına itiraz etmek için Diyarbakır hakimi iken HSYK'nın kararıyla İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi üyeliğine getirilen Hakim Oktay Kuban'ın nöbet zamanını beklemişlerdi. Hakim Kuban da bu beklentileri boşa çıkarmayarak Çetin Doğan'ın da aralarında bulunduğu 19 sanığı 'statüleri sebebiyle' tahliye etmişti. Deniz Feneri savcılarının da aynı taktiği, bu kez tutuklama için kullandıkları iddia edildi.

Savcılar yasal süreleri aşma pahasına gözaltı sürelerini uzatmışlar ve Deniz Feneri şüphelilerini Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesi'ne çıkarmışlardı. Soruşturmanın ilk dalgasında gözaltına alınan şüpheliler, sorgu ve ifade işlemleri cumartesi akşamı tamamlanmasına rağmen, aynı gün nöbetçi mahkemeye çıkarmak yerine bekletilip, bir sonraki gün, yani pazar günü Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesi'ne çıkarılmıştı. Mahkeme Zahit Akman, Zekeriya Karaman, İsmail Karahan ve Mustafa Çelik'in tutuklanması yönünde karar vermişti. 6 Temmuz tarihinde saat 07:30'da Zahit Akman, saat 14:00'de Zekeriya Karaman, saat 12:00'de ise Mustafa Çelik, İsmail Karahan ve Erdoğan Karar gözaltına alındı. Savcılar her defasında yasal haklarını kullanarak 3 defa gözaltı sürelerini uzattı. Şüphelilerin ifade işlemleri 09 Temmuz'da bitmesine rağmen, mahkemeye çıkarılmadılar. 10 Temmuz'da çıkarıldıkları mahkemece de tutuklandılar.

YASAL SÜREYİ AŞTILAR

Deniz Feneri davası kapsamında haklarında yakalama kararı çıkan şüphelilerin sorgu ve ifadelerinin alınma işlemlerinde yasal gözaltı sürelerinin aşıldığı ortaya çıkmıştı. Ankara 13. Sulh Ceza Mahkemesi'nin nöbetçi olmasının beklendiği bu zaman aşımının cezasının 'yer değiştirme' olduğu belirtildi. Deniz Feneri soruşturmasından el çektirilen savcılar Nadi Türkaslan, Mehmet Tamöz ve Abdulvahap Yaren'in yasal süreleri aştığı şüpheli avukatlarınca tutanaklarla ispatlanmıştı. HSYK'nın soruşturduğu savcıların, başmüfettişlerin raporu doğrultusunda yerlerinin değiştirilip değiştirilmeyeceği kamuoyunca merak ediliyor. Savcıların, soruşturma kapsamında gözaltına alınan zanlıları ifadelerinin tamamlanması sonrasında ilgili nöbetçi mahkemeye göndermeyip, ek gözaltı süresi isteyerek 'tutuklama kararı verecek mahkemeyi' bekledikleri iddia ediliyor.

YENİ ŞAFAK
http://www.haber7.com/haber/20110904/Fener-savcilari-tahrifati-itiraf-etti.php



Zekeriya Karaman'ın avukatı Prof. Dr. Ersan Şen: Kararın üstü kapatıldı

Soruşturma kapsamında tutuklanan Zekeriya Karaman'ın avukatı Prof. Dr. Ersan Şen ise "Anayasının 138'inci maddesinin son fıkrasında hakim ve mahkeme kararlarının, değiştirilmeksizin ve geciktirilmeksizin uygulanması gerektiği yazar. Buradan anlaşılan, gizliliği korumak için bile olsa kararın üzerin kapatılamaz" dedi. Prof. Şen, temel şikayetlerinin tüzel kişilerin mal varlığına el koyma talebine mahkemenin reddetmesine rağmen, savcıların bu kararın üzerini örttmesi olduğunu söyledi.

Prof. Şen, şunları söyledi: "Anayasının 138'inci maddesinin son fıkrasında hakim ve mahkeme kararlarının, değiştirilmeksizin ve geciktirilmeksizin uygulanır. Buradan anlaşılan; gizliliği korumak için bile olsa kararın üzerin kapatılamaz. Bizim olayımızda savcılık mahkemeden arama ve el koyma talep ediyor. Mahkeme bunu gerçek kişiler için kabul ediyor, tüzel kişiler hakkındaki talebiyse reddediyor. Buna karşı savcılık ya bunun gerekli olduğunu gösterir belgelerle müracaat etmeli ya da itiraz etmeli ama bunu yapmadılar. Kararın ret kısımlarını kapattılar. 6 ay sonra bundan haberimiz oldu ve itiraz ettik. Buna izin veren anayasa ve kanun yok"

İtirazı veren avukat Hakan Yıldız ise savcıların savunması için "Dosyayı henüz göremediğimiz için net olarak bilemiyoruz ama anlaşıldığı kadarıyla itiraf edip 'başkaları da yapıyor' türünden bir gerekçe göstermişler. Bu dedikleri, soruşturmanın gizliliğinin ihmal edilmemesiyle ilgili durumlarda söz konusu. Ancak bizim davamızın durumunun bununla bir ilgisi yok" değerlendirmesi yaptı.

(STAR)
http://www.haber7.com/haber/20110905/Ersan-Sen-Kararin-ustu-kapatildi.php



Sadullah Ergin: Savcılar hakim kararını ihlal etti

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Deniz Feneri e.V soruşturması savcılarının görevden alınmasından sonra ortaya atılan iddalara cevap verdi...

Canlı yayına katılan Bakan Sadullah Ergin savcıların görevden alınmasıyla ilgili soruları yanıtladı:
Bakan Ergin "Beşir Bey kendisiyle ilgili ithamlara cevabını verdi. Bu soruşturma 3 yıldır devam ediyor aynı savcılar tarafından. Bu süre içerisinde bu savcıların çalışmalarına kimse müdahil olmadı. İstedikleri gibi çalışmışlar, yurtdışında çalışmalarını yapmışlar. Ne zaman şüphelilerin avukatları bir dilekçe ile HSYK'ya başvurmuşlar ki bu başvuruda somut iddialar var. HSYK iddiaları incelemeye aldı. Belgelere dayalı bir şikayet var bu şikayet için siz 'Hayır bunlar incelenmesin' diyebilirsiniz. Bunu bugüne kadar hiç yapmadım. İnceleme talep edilen her şeye izin verdim. Akıllarda sual kalmasın diye düşünürüm. HSYK'nın iddiaları incelememesi gibi bir girişimim olamaz.

Müfettişler görevlendirildiğinde bu dosyaları incelemeye başladılar. Soruşturmaya dahil olan 19 kişinin mal varlıklarına ve ortağı oldukları şirketlerdeki ortaklık hisselerine el konulmasını talep ediyorlar. Mahkeme birinci talebi kabul ediyor. 18 kişinin mal varlıklarına hesaplarına el koydum diyor. İkinci talep ise şirketlerin mal varlıklarına el konulmasıydı. Mahkeme el koyamam kanuna aykırıdır diyor. Bu iki temel unsurdan birini kapatıyorsunuz. Bu kararı kapatılmış şekilde Tapu Kadastro'ya gönderiyorsunuz" dedi ve soruları şu şekilde cevaplandırdı.

> Savcılar ilgisiz yerler kapatıldı. Ergenekon savcıları da aynı yöntemi izliyor diyor?

> Kapatılan kısımla beraber mahkeme sanki şirketlerin mal varlığına el koymuş gibi bir durum ortaya çıkıyor. Kanunun müsaade etmediği, mahkemenin izin vermediği bir durum uygulanmış mıdır? Şurayı şöyle kapattım falan gibi şeyleri geçiniz.

Siz mahkemeye gitmişsiniz, el koyma istemişsiniz. 128. madde diyor ki: Şüphelilerin ortağı olduğu şirketlerdeki ortaklık paylarına el konulabilir.
Ne oldu kanun ihlal edildi. El konulamazdı, el kondu.

MAHKEME KARARI İHLAL EDİLDİ
Ortada olan olay şu: Mahkemenin izin vermediği bir el koyma kararını mahkeme kararını oynayarak el konulmuş hale getirdiniz. Sanki mahkeme kabul etmiş gibi şerh verilince, siz mahkeme kararını ters çevirip mahkeme kararını ihlal ediyorsunuz.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa böyle bir şey olmuş gibi yayınlar yapıldı. 2010'da Balyoz savcılarını İstanbul Başsavcısı değiştirdi. Haklarında soruşturma da yoktu.

ESKİ SAVCILARIN SAVUNMALARI ALINDI
Müfettişler eski savcıların savunmalarını aldı. Müfettişler raporlarını verecekler. Daha HSYK'nın yaptığı bir tasarruf söz konusu değil. Savcılar delillerin karartılmasını önlemek için belli isim ve adresleri kapatırlar. Ama bu birkaç saat ya da bir iki günlüğüne alınan bir karardır.

ERGENEKON SAVCILARI İLE İLGİLİ ÇOK ŞİKAYET GELDİ
Ergenekon savcıları ile ilgili çok sayıda şikayet yapıldı. Müfettiş görevlendirmesi yapıldı. İnceleme esnasında da şikayet dilekçeleri geldiği için süreç uzadı ama sonuçlandırıldı.
> Deniz Feneri'ndeki tutuklamaların ardından böyle bir yaptırımın olduğu iddiası var?
> Savcılarla ilgili şikayet tutuklamalardan önce yapıldı. Taraf avukatları olaydan 6 ay sonra haberdar olduklarını beyan ettiler. Savcılara dilekçe yazdılar ve 'yapmış olduğunuz uygulama kanuna aykırıdır' demişlerdir

KILIÇDAROĞLU'NA 'KÖSTEBEK' YANITI
Ben dosyayı bilmiyorum. Kılıçdaroğlu incelediyse konuşsun. Köstebek diye atfedilen olaya ilişkin olarak basında eski bakanımızın isimleri çıktı. Eski Bakanımız da cevabını verdi.

http://www.haber7.com/haber/20110905/Ergin-Savcilar-hakim-kararini-ihlal-etti.php



Hamsici: Savcıların mahkeme kararlarını kapatması alakasız kişileri mağdur etti

HSYK Başkan Vekili Ahmet Hamsici, Deniz Feneri e.V davasının Türkiye soruşturmasını üç yıldır yürüten savcılar Mehmet Tamöz, Nadi Türkaslan ve Abdulvahap Yaren'in Kurul tarafından değil, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevlerinden alındığını açıkladı.

Deniz Feneri davasının tutuklu sanığı eski RTÜK Başkanı Zahid Akman'ın "mahkeme kararlarında tahrifat yapmak"la suçladığı savcılar hakkında soruşturma başlatan HSYK'nın Başkan Vekili Ahmet Hamsici, de Taraf 'a konuştu.

Üç yıldır soruşturmayı yürüten savcılar Mehmet Tamöz, Nadi Türkaslan ve Abdulvahap Yaren'in Kurul tarafından değil Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevlerinden alındığını belirten Hamsici, şunları söyledi: "Deniz Feneri e.V Davası ile ilgili soruşturmayı yürüten savcılar HSYK tarafından değil, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından görevlerinden alınmışlardır.

İstanbul Özel Yetkili Savcılarının, soruşturmalarında, gözaltına alınacak şahıslarla ilgili arama kararlarının üzerini kapatmaları tamamen usule uygundur.

Eğer kapatmazlarsa soruşturmanın selameti açısından suç işlemiş olurlar. Çünkü Ankara'da gözaltına alınacak şahsı İstanbul'daki neden bilsin. Bu tamamen usule uygundur.

Öte yandan Deniz Feneri savcıları, şüphelilerin mal varlıklarına el konulmasına ilişkin mahkeme kararının üzerini kapatmaları soruşturma ile alakası olmayan şahısları mağdur etmiştir."

http://www.haber7.com/haber/20110904/Secen-Tarafin-mansetine-isyanim-var.php




Fehmi Koru: 'Bir taşla iki kuş vurmak' buna denir

Yıllar önce, o sıralar CNN-Türk'te yurtdışı haberler muhabiri olarak çalışan bir meslektaş, "Siz bu arkadaşları tanırsınız, uyarın" diyerek topluca gidilen Bosna-Hersek gezilerinden birinde cereyan eden bir olayı aktarmıştı:

Lobisinde bekleştikleri otelin girişindeki bir masada grup-dışı birinin oturduğunu ve masanın önünün de her geçen dakika genç yüzlerle kalabalıklaştığını görmüşler... Önüne gelenler, adama, isimlerini söylüyor, o da elindeki listede ismi bulunca yanına bir çentik attıktan sonra gösterişsiz bir çantadan çıkardığı bir demet parayı veriyormuş...

"Ne oluyoruz ya!" hayretine girmişler...

Sorunca şu gerçeği öğrenmişler: Gösterişsiz çantasında para dağıttığını gördükleri kişi Avrupa'daki Deniz Feneri örgütü yöneticilerindenmiş. Her ay Almanya'dan geliyor ve Bosna'da okuyan değişik milletlerden ihtiyacı olduğunu tespit ettikleri öğrencilere makul bir miktar bursu elden ödüyormuş...

O kadar... Ne imza, ne bir şey... Yüzlerce kişiye her ay yapılan burs ödemeleri...

Meslektaşın benden beklediği, örgüt yöneticilerine, "Şu işleri daha zarif bir biçimde, belgeleyerek yapın" tavsiyesinde bulunmamdı.

Almanya'daki Deniz Feneri e. V. örgütünün başına Alman istihbaratının yönlendirmesiyle çorap örülmesinden sonra, konuyu açan herkese, bu canlı tanıklığı anlatıyorum. Avrupa'nın hemen her ülkesinde, ABD'de ve Orta Asya cumhuriyetlerinde okuyan binlerce gence verdikleri bursların, o gençlerin kalması için satın aldıkları veya kiraladıkları binaların hesabını vermekte zorlanıyor Almanya'daki Deniz Feneri...

Daha önemlisi ise şu: Almanya'dakiyle aynı ismi taşıdığı için Türkiye'deki merkezin yöneticilerinin de, başlangıçta televizyonun Frankfurt'taki merkezinin bir bölümünü hizmetlerine tahsis ettikleri için Kanal-7 sorumlularının da başları ağrıyor...

Kendilerini tanıyanlar "Hiçbir şey göründüğü gibi değil" demek için ağızlarını açtıklarında, birileri tarafından ayıplanıyor; hem de 'Ergenekon' süreciyle paralellik kurularak... "Ergenekon konusunda sesiniz çıkmıyor ama..." denilerek...

Hatta hükümete lâf söyleyemeyenler için yeni av sahası haline dönüştü 'Deniz Feneri' davası... Saygın hukukçuların yaptığı itirazları dikkate alarak, yargı kurumuna gölge düşmemesi için HSYK'nın aldığı tedbir kararlarını, kimden ve nasıl çıktığı belli olmayan, muhalif ağızların yaygın kullanıma soktuğu 'içeriden bilgi' iddialarını evirip çevirerek ısıtıp duruyorlar...

Alman istihbaratı kimbilir ne kadar seviniyordur, her şey hesaplarına uygun gelişiyor diye...

Sadece Avrupa'da dört bin burslusu varmış Deniz Feneri e.V.'nin... Herbiri birden fazla dil öğrenen, Batılı üniversitelerde iyi eğitimler alan gençler umarım bütünüyle sahipsiz kalmamıştır; "Nasıl ay sonunu getireceğiz?" diye düşünmesinler, yalnızca eğitimleriyle ilgilenebilsinler diye onlara burs sağlayan Deniz Feneri e. V.'ydi...

Hem de derenin taşıyla derenin kuşunu vurarak gerçekleştiriyordu hizmetlerini; başka hizmetler yanında Avrupa'dan toplanan paralarla Avrupa'da okuyan gençleri de destekleyerek...

'Bir taşla iki kuş vurmak' buna denir işte: Zihinlere kuşku tohumları düşürerek hamiyet duygularını köreltmek vurdukları ilk kuş; hayırlı hizmetleri desteksiz bırakmak da ikincisi...

Frankfurt'taki eyalet mahkemesinde görüldü Almanya'daki dava; tanıklar Alman istihbarat görevlileriyle onların bugünler için devşirdiği kişilerdi. Frankfurt'taki mahkeme "Bizimle anlaşın, az cezayla mahkemesiz çözelim şu işi" teklifi kabul edilmesine rağmen, her akşam televizyonlardan yayınlanmasını sağlayarak haftalar boyu sürdürdü yargılamayı...

Bosna'daki buslu öğrencilere yapılanlara benzer kayıtsız ödemeler gibi basit usulsüzlükler büyütüldü de büyütüldü. Dahası, ceza alanlara söz verilen 'iyi hal karşılığı erken tahliye' sözleri de tutulmadı.

Aynı mahkeme, 28 Şubat'a gidilen dönemde, 1997 ocak ayında, yargıladığı -bazısı Türk- uyuşturucu kaçakçılarının ağzından çıkmadığı halde, "Bu işin arkasında hükümetin güçlü bir bakanı var" iddiasını da ortaya atmıştı; Refahyol Hükümeti'ni suçlayarak...

İbretlik bir olay bu...

Star
http://www.haber7.com/haber/20110905/Bir-tasla-iki-kus-vurmak-buna-denir.php




Ahmet Hakan: Onlar haram yemez

Ahmet Hakan'ın 8 Temmuzda Hürriyet'te yayınlanan yazısından ilgili bölüm:

Deniz Feneri'ne dair

Deniz Feneri hakkında şu ana kadar bir şey yazmadım.
"Konuş, sen bilirsin, ne oldu orada?" diye yazıp çizenlere de aldırış etmedim.
Neden? Bir şey mi sakladım?
Nedeni gayet açık:
Bu konuda bir şey bilmiyorum... Özel bir bilgiye sahip değilim.
Bilmem de mümkün değil zaten: Ben Kanal 7'den 2003 yılında ayrıldım. Ortaya atılan iddiaların tümü 2003'ten sonraki olaylar hakkındadır. Ayrıca ben Kanal 7'nin sermaye yapısının içinde hiç olmadım. Profesyonel bir çalışandım, o kadar.

Ama bu durum itham edilenlerin, suçlananların tümünün eski dostlarım, eski çalışma arkadaşlarım olduğu gerçeğini değiştirmez.
Onlar hakkında da her zaman, her platformda "olumlu şahitlik" yaptım / yaparım.
Benim tanıdığım Zekeriya Karaman, benim tanıdığım Zahid Akman, benim tanıdığım Mustafa Çelik, yardım olarak toplanan paraları ceplerine atacak tıynette adamlar değildirler.
Bunu savcılıkta "tanık" sıfatıyla verdiğim ifadede de belirttim.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18199897.asp?yazarid=131&gid=61
#695
Özgürlük Filosu Koalisyonundan yapılan açıklamada, 31 Mayıs 2010'da İsrail'in Özgürlük Filosu'na yönelik saldırısı hakkında hazırlanan ve resmen yayımlanmadan önce New York Times'a sızan ''Palmer-Uribe Raporu''nun, beklendiği gibi İsrail'in işlediği suçları örtbas etmeye çalıştığı ifade edildi.

Çelişkili değerlendirmelerin yer aldığı raporun, bir yandan İsrail güçlerini, Gazze'ye insani yardım malzemesi götürmek üzere yola çıkan sivil gemilere karşı aşırı güç kullanmakla suçlarken, diğer yandan da vahim bir hataya düşerek, İsrail'in Gazze'ye uyguladığı ambargoyu meşru gördüğü iddia edilen açıklamada, filo organizatörlerinin niyetleri üzerine taraflı yorumlar yapılarak şüphe yaratılmak istendiği kaydedildi.

Açıklamda, Palmer-Uribe Panelinin, daha oluşum aşamasından itibaren kusurlu bir yapı arz ettiği savunularak, eski Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe'nin, Panele Başkan Yardımcısı olarak atanması, dürüstlük ve tarafsızlığı hakkında ciddi şüpheler doğurduğu iddia edildi.

Alvaro Uribe'nin, Kolombiya'da askeri ve paramiliter güçler tarafından işlenen sivil katliamlar ile yakın ilişkisi ve insan hakları savunucularına karşı herkes tarafından çok iyi bilinen olumsuz uygulamaları nedeniyle insan hakları karnesinin son derece sorunlu olduğu bildirilen açıklamda, Uribe başkanlığındaki Kolombiya Hükümetinin, İsrail ile yakın askeri temaslarının bulunduğu savunuldu.

Açıklamda, Panelin amacının, adeta, ''gerçekleri ortaya çıkarıp mağdurlar için adalet aramak yerine, İsrail-Türkiye arasındaki ilişkileri onarmak adına siyasi bir uzlaşı sağlamak olduğu'' görüşü savunuldu.

Panelin, ne şahitleri dinlediği ne de başka bir şekilde derinlikli objektif bir soruşturmada bulunduğu iddia edilen açıklamada, ''Palmer-Uribe Raporu''nun, BM İnsan Hakları Konseyinin görevlendirdiği üç uluslararası hakim tarafından yürütülen tam bağımsız ve tarafsız bir şekilde hazırlanan BM Raporu'nu gölgede bırakmak için atılan siyasi bir adım olduğu savunuldu.

-PALMER-URİBE PANELİN EN İNSANSIZ TESPİTİ-

Özgürlük Filosu Koalisyonunun açıklamasında, Palmer-Uribe Panelinin en insafsız tespitinin ''İsrail'in meşru güvenlik gerekçesiyle Gazze'ye deniz ambargosu uygulama hakkı olduğu'' tespiti olduğu belirtilerek, şunlar kaydedildi:

''Bu tespit, deniz ambargosunun topyekun bir ambargonun uzantısı olduğunu tamamen görmezden gelmektedir. Zira, muhtelif insan hakları kurumları ve BM organları bu durumun illegal olduğunu deklare etmiştir. Buna ek olarak, tartışılmaz bir şekilde delillendirilen bir diğer konu da deniz ambargosunun ve topyekun ambargonun güvenlikle ilgisi olmadığı, Gazze halkına baskı uygulamakla ilgili olduğu konusudur. İsrail otoriteleri, ambargonun amacının, ekonomik savaş olduğunu, Gazze ekonomisini çökmenin eşiğine getirerek Gazze halkının Hamas'a karşı ayaklanmasını hedeflediklerini zaten açıklamışlardır. Bir hükümete baskı kurmak amacıyla sivilleri kullanmak, uluslararası insani hukukun kesin olarak ihlalidir ki 4. Cenevre Sözleşmesi'ne göre, bilinçli olarak sivillere zarar vermek, kitlesel cezalandırmada bulunmak yasaklanmıştır.''

''Palmer-Uribe Raporu''nun hatalı bir şekilde, İHH'yı ''filo organizasyonunun öncü grubu'' olarak tanımladığı, Özgürlük Filosu Organizatörlerini de sorumsuzca davranmakla itham ettiği ve eylemin insani yapısı hakkında şüphe oluşturmayı amaçlamadığı belirtilen açıklamada, oysa 6 uluslararası sivil toplum kuruluşunun hepsinin, eşit söz hakkına ve sorumluluğa sahip olarak Özgürlük Filosu I'i organize ettiği kaydedildi.

Açıklamada, Özgürlük Filosu Koalisyonunun hareketinin şiddet içermeyen meşru bir eylem olduğu belirtilerek, Panelin, İsrail askerlerinin filoya saldırısı sırasında ''organize şiddet''le karşılaştıkları iddialarını da kesinlikle reddettikleri ifade edildi.

Aktivistlerin, ağır silahlarla donatılmış İsrail askerlerinin Mavi Marmara Gemisi'ni uluslararası sularda zor kullanarak, ele geçirmeye çalışmaları karşısında maruz kaldıkları haksız saldırganlığa karşı, en doğal hakları olarak kendilerini savunmaya çalışan bir avuç silahız yolcular olduğu vurgulanan açıklamada, gemilerin, Gazze halkı için 10 bin ton insani yardım malzemesi taşıdığı anımsatıldı.

Açıklamada, bununla beraber amaçlarının, sadece bir seferlik insani yardım götürmek değil, bölgeye uygulanan hukuksuz ambargonun son bulmasını sağlamak olduğunun defalarca ilan edildiği ifade edilerek, Gazze'deki insani krizin kasıtlı, gayrimeşru ve gayri ahlaki bir uygulamanın sonucu oldupu ileri sürüldü.

Raporun, İsrail'i silahsız sivillere karşı aşırı güç kullanmakla suçlarken herhangi bir sorgu için çağrıda bulunmadığı belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

''Palmer-Uribe Raporu, saldırıda öldürülen 9 gönüllünün defalarca arkadan ve yakın mesafeden vurulduğuna dair Adli Tıp raporlarına rağmen, İsrail'in hesap vermesini talep etmemektedir. İsrail güçleri tarafından esir alınan diğer gönüllülerin yaşadıkları ve tutarlı ifadelerde de tescil edilmiş ihlalleri de görmezden gelinmektedir. Raporun tavsiye kısmında, İsrail'in sadece 'pişmanlık duyduğunu' ifade etmesinin yeterli olacağının söylenmesi ise mağdurlar ve aileleri için bir hakaret niteliği taşımasının yanı sıra uluslararası insan hakları ve insancıl hukuka da ciddi şekilde zarar vermektedir. Son olarak rapor, halen İsrail'de tutulan Özgürlük Filosu'nun 4 gemisi ve yolculardan gasbedilen toplam değeri 1 milyon dolardan fazla olan para ve delil değeri de taşıyan elektronik eşyanın iadesinden hiç bahsetmemektedir. Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerini asgariye indirgemesini, İsrail elçisini göndermesini, askeri ilişkilerini iptal etmesini ve filo saldırısından sorumlu olanlar hakkına yasal işlem başlatacaklarını açıklamasını memnuniyetle karşılıyoruz. Bu tarz yaptırımlar, Filistinlilerin haklarını ihlal eden, uluslararası hukuka aldırmayan ve bunu adeta 'dokunulmazlık' kalkanıyla gerçekleştiren İsrail pervasızlığını sonlandırmak için gereklidir.''

http://www.haber7.com/haber/20110905/Ozgurluk-Filosu-Koalisyonundan-rapora-tepki.php


İsrail'e tazminat davaları da açılmaya başladı



Mavi Marmara aktivistlerinin İsrail'den ilk etaptaki tazminat talepleri 10 milyon TL olarak belirlendi.

Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda bulunan İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 6 Kasım'da görülecek olan Mavi Marmara ana davası öncesi İsrail'e karşı maddi ve manevi tazminat davaları da açılmaya başlandı. İlk davalar İstanbul ve Kayseri'de açıldı. Mavi Marmara aktivistleri Türkiye'de pek çok ilde tazminat davaları açmaya devam edecek.

İHH İnsani Yardım Vakfı ve Mavi Marmara aktivistlerinin avukatları Kayseri'den sonra İstanbul'da da tazminat davalarını açmaya başladı. Bugün (5 Ekim 2012) Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda başvurularını yapan avukatlar, adliye önünde basın açıklaması yaptı.

Avukatlar; İstanbul ve Kayseri'de toplam 40 kişinin şimdilik, ilk grup olarak tazminat davası açtığını; diğer kişilerin de süreç içerisinde davalarını açacaklarını belirttiler. İlk 40 kişinin davalarında toplam istenen tazminat rakamı ise yaklaşık 10 milyon TL olarak belirlendi.

Basın açıklamasında konuşan Mavi Marmara davası ve aktivistlerin avukatlarından Av. Uğur Yıldırım; Mavi Marmara saldırısı sonrası başlayan fiili ve hukuki süreci özetledikten sonra; Özgürlük Filosuna yapılan saldırıda zarar gören tüm gerçek ve tüzel kişiler için İsrail'in tazminat ödeyerek organizatör kurumların ve aktivistlerin tüm zararlarını karşılaması ve her halükarda bu saldırıyı gerçekleştiren suçluların cezalandırılması talep ettiklerini kaydetti.

Av. Uğur Yıldırım; ulusal hukuk ve uluslar arası hukuk nezdinde İsrailli sorumluların cezalandırılması için çalışmaların çok yönlü bir şekilde devam ettiğini; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyince saldırıda işlenen suçların rapor edildiğini ve raporun konseyde onaylandığını; saldırı günü Türkiye'de başlatılan ceza soruşturmasının 28.05.2012 tarihi itibariyle tamamlanarak İsrailli sorumluların şimdilik bazıları hakkında İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldığını ve Mavi Marmara davasının ilk duruşmasının 6 Kasım'da, Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'nda başlayacağını anımsatarak tazminat davaları aşaması hakkında bilgiler verdi.

Tazminat davalarında ilk etap ve izlenecek yol

İHH İnsani Yardım Vakfı ve Mavi Marmara davaları avukatlarından Av. Uğur Yıldırım şunları söyledi:

"Mavi Marmara ve diğer gemilerde olan mağdurlar bir yandan da maddi-manevi zararlarının giderilmesi için hukuk mahkemelerinde tazminat davalarını başlatmıştır. Tazminat davası için bugüne kadar ceza davasının açılmasını bekleyen filo katılımcıları ceza davasını, tazminat davasını ve tüm hukuk mercilerindeki girişimleri bir bütün olarak değerlendirmektedir. Hiçbir zaman sorumluların cezalandırılması talebinden vazgeçmeyen organizatörler, katılımcılar ve şehit yakınları İsrail'in hukuk alanının dışında siyasi görüşmelerinin de kendileri için hiçbir bağlayıcılığı ve anlamı olmadığını belirtmektedir. Sadece özür ve tazminatla bu meseleyi kapatmayı hedefleyen İsrail'in hukuk mercilerinde verilecek kararla zarar gören tüm gerçek ve tüzel kişiler için tazminat ödeyerek zararları karşılamalı ve her halükarda suçlular cezalandırılmalıdır. BM tarafından da tespit edilen suçların karşılığı hukukta hem tazminat hem de suçluların cezalandırılmasıdır. Öte yandan mağdurların tazminat talebi mağdurların alacağı meselesinden ziyade cezalandırmadır. Maddi değerleri her şeyin önüne koyan ve bunun için insanları öldürmekten çekinmeyen paranın acıtacağı bir dili konuşan İsrail'e anladığı dilden bir karşılık da bu tazminat davalarını daha anlamlı kılmaktadır. 5 Ekim 2012 Cuma günü İstanbul ve Kayseri'den toplam 40 kişi şimdilik ve ilk grup olarak dava açmıştır. Diğer kişiler de süreç içerisinde davalarını açacaklardır. İlk 40 kişinin davalarında toplam istenen rakam yaklaşık 10 milyon TL'dir. İlk etapta dava açanlar arasında Şehit Furkan Doğan, Şehit Cevdet Kılıçlar, Şehit Necdet Yıldırım'ın davalarının yanı sıra ağır yaralılar, medyacılar, doktor ve hemşirelerin davaları da yer alıyor.

Gazze Özgürlük Filosunu organize eden ve katılan herkes; Gazze'de hala devam eden deniz ablukasının tamamen özellikle deniz tarafından kalkmasını, İstanbul 7.Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden ceza davasında eklenecek diğer sorumlularla beraber tüm sanıkların cezalandırılmasını, tüm taraflar için her türlü maddi ve manevi zararın tazmin edilmesini, tüm yargı mercilerinde hızlı ve adil bir yargılama talep etmektedir."

Basın açıklama sonrası avukatlar adliyeye girerek Asliye Hukuk Mahkemesi'ne dilekçelerini sundular. 31 Mayıs 2010 günü Mavi Marmara gemisine yapılan saldırıda İsrail askerlerinin savunmasız yardım gönüllerine kötü muamelede bulunduğu anlatılan dilekçede, BM İnsan Hakları Konseyi Raporuna da değinildi.

Sembolik Olarak 1'er TL'lik Tazminat Talebi

Öte yandan, İstanbul'daki çeşitli Asliye Hukuk Mahkemeleri'ne açılan davalarda gemide bulunan hemşire Sema İşlek, doktor Mevlüt Yurtseven, Ekrem Çelik, eşi Nilüfer Çelik ve çocukları İsrail devletinden sembolik olarak 1'er TL tazminat talep etti.

İki Aileden 1'er Milyon TL Tazminat Talebi

Gemiye düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden Cevdet Kılıçlar ile Necdet Yıldırım'ın ailesi ise 1 milyon lira tazminat talebinde bulundu. Diğer kişiler ise İsrail askerlerince düzenlenen saldırıda maddi ve manevi zarar gördüklerini ifade ederek değişik miktarlarda tazminat talep ettiler.

http://www.ihh.org.tr/israile-tazminat-davalari-acilmaya-basladi/
#696


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Dışişleri Bakanlığı'nda Mavi Marmara raporuna ilişkin basın açıklaması yaptı.

Yaşanınlardan İsrail'in sorumlu olduğunu dile getiren Davutoğlu, Türkiye'nin İsrail'e yönelik askeri önlemler başta olmak üzere birçok yaptırım uygulamaya başlayacağını ifade etti. "Türk-İsrail diplomatik ilişkiler ikinci katip düzenine indirilecek. Çarşamba günü büyükelçi ülkesine geri dönecek. İsrail ile yapılan askeri anlaşmalar askıya alındı." dedi.
İŞTE, İSRAİL GERİ ADIM ATANA KADAR UYGULANACAK 5 MADDELİK EYLEM PLANI

1- Türk İsrail arasındaki tüm ilişkileri ikinci katip seviyesine indirildi. Büyükelçimiz geri çekiliyor.

2- İsrail ile Türkiye arasındaki askeri anlaşmaların tümü askıya alınmıştır.

3- Doğu Akdeniz'de en uzun kıyısı olan sahildar devlet olarak Türkiye seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacak.

4- İsrail'in saldırısında mağdur olan ailelere uluslararası platformlarda hukuki destek sonuna kadar verilecektir.

5- Türkiye İsrail'in Gazze'ye uyguladığı ablukayı tanımamaktadır. Ablukanın Uluslararası Adalet Divanında incelenmesini sağlayacaktır.


Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, BM'nin Mavi Marmara Raporu'nu değerlendirirken, İsrail'in bir bedel ödeme zamanının geldiğini söyledi. Yaşananlardan İsrail'in sorumlu olduğunu dile getiren Davutoğlu, Türkiye'nin İsrail'e yönelik askeri önlemler başta olmak üzere birçok yaptırım uygulamaya başlayacağını ifade etti. "Türk-İsrail diplomatik ilişkiler ikinci katip düzenine indirilecek. Çarşamba günü büyükelçi ülkesine geri dönecek. İsrail ile yapılan askeri anlaşmalar askıya alındı." dedi.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, insani yardım malzemesi taşıyan Mavi Marmara'da İsrail'in 8'i Türk, bir ABD vatandaşı olmak üzere 9 sivil vatandaşı öldürdüğünü ve birçok kişiyi de yaraladığını söyledi. İsrail'e götürülen sivillerin her türlü kötü muameleye maruz kaldığını vurgulayan Davutoğlu, İsrail'in bu saldırısını uluslararası sularda gerçekleştirdiğinin altını çizdi. Savaşın insan tarihinin acı bir gerçeği olduğunu dile getiren Davutoğlu, savaşın meşru olduğu hallerde dahi sivillerin öldürülmesinin suç sayıldığını hatırlattı. İsrail'in ise barışçıl eyleme katılanları katlettiğini vurgulayan Davutoğlu, üstelik bunu uluslararası sularda gerçekleştirdiğini ifade etti. İsrail'in suçunun basit bir suç olmadığını dile getiren Davutoğlu, "Yaşam hakkı çiğnenmiştir. Yardım konvoyuna saldırmak insanlık suçudur, hiçkimse bunu örtemez. Ülkeler kanun üstünde değildir. Yargıdan masum değildir. Herkes hukuk açısından hesap vermek zorunda. Vicdanlarda mahkum olmuştur." dedi. İnsanlığın Akdeniz sularında boğulduğunu belirten Davutoğlu, İsrail'in raporun açıklanmasının uzatılması taleplerinin ise sorunu zamana yayma çabası olduğunu kaydetti. Birleşmiş Milletler Raporu'nun sızmasının bu dönemde manidar olduğuna dikkat çeken Davutoğlu, konuyu BM ile görüştüğünü onların da üzgün olduğunu ifade ettiğini aktardı. Çok net ve ilkeli davrandıklarını anlatan Davutoğlu, İsrail'in tanınan fırsatları heba ettiğini belirterek İsrail'in bir bedel ödeme zamanının geldiğini vurguladı.

Davutoğlu, atılacak adımları şöyle özetledi: "Türk-İsrail diplomatik ilişkiler ikinci katip düzenine indirilecek. Çarşamba günü büyükelçi ülkesine geri dönecek. İsrail ile yapılan askeri anlaşmalar askıya alındı. Seyrü sefer için gerekli görüldüğünde her türlü önlemi alacak. Türkiye Gazze'ye uygulanan ablukayı tanımıyor. Konunun uluslararası adalet divanında incelenmesi sağlanacak, girişimlere başlanacak. Saldırıdaki Türk ve yabancı mağdurlara haklarını araması için her türlü destek verilecek."

Davutoğlu, gelinen noktanın sorumlusunun İsrail olduğunu vurguladı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1175640&title=turkiyeden-bmnin-mavi-marmara-raporuna-sert-tepki




Gül: Rapor bizim için yok hükmündedir

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Birleşmiş Milletlerin (BM) Mavi Marmara raporunun Türkiye açısından 'yok' hükmünde olduğunu söyledi.

"Dışişleri Bakanının açıklamaları Türkiye devletinin pozisyonudur." diyen Gül, "Ümit ederiz ki bunları kendileri fark etmiyorsa, onların müttefikleri kendilerine fark ettirecek şekilde anlatırlar." ifadesini kullandı.

Tarabya Camii'nde Cuma namazı kılan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, cami çıkışında basın mensuplarının BM'nin Mavi Marmara raporu ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun açıklamalarına ilişkin soruları cevapladı. Gül, "Dışişleri Bakanının açıklamaları Türkiye devletinin pozisyonudur. Aslında bu açıklamalar ve bu tedbirler daha erken alınacaktı. Bazı müttefik ülkelerin iyi niyetli gayretlerine fırsat vermek için bugüne kadar beklenmiştir. Yaşanan olayların unutulmadığını ve vatandaşlarımızın hak ve hukukunun sonuna kadar korunacağını gösterme açısından devletimizin kararlılığını bazıları belli ki anlayamamışlardır. Şu anda alınan tedbirler bunun ilk aşamasıdır. Tabi olayların seyrine, İsrail'in davranışına göre ileride alınacak başka tedbirler de olabilir." şeklinde konuştu. "Bugünkü İsrail hükumeti aslında kendi halkına da yük olan bir hükumettir." diyen Gül, açıklamalarını şöyle sürdürdü: "Hiçbir güvenirliliği de söz konusu değildir. Ortadoğu'da olup bitenleri belki de en iyi şekilde tahlil etmesi gereken İsrail hükumeti iken, tamamen strateji yoksunu bir durumdadır. Türkiye bu bölgenin en güçlü ülkesi olarak sadece kendi hak ve hukukunu değil, bütün mazlumların da hak ve hukukunu koruma konusunda elinden gelen her türlü gayreti gösterecektir. Uluslararası camianın da bunu bilmesi gerekir. Türkiye barış ve istikrar peşindedir. Barış ve istikrarın sağlanması için de İsrail'in bölgede atması gereken adımlar vardır. Ümit ederiz ki bunları kendileri fark etmiyorsa onların müttefikleri kendilerine fark ettirecek şekilde anlatırlar."

Gül, BM'nin Mavi Marmara raporuna ilişkin bir soru üzerine de, "Rapor, açıkçası bizim için 'yok' hükmündedir." açıklamasında bulundu. (CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1175657&title=gul-karar-bizim-icin-yok-hukmundedir
#697
BM Soruşturma Komisyonu'nun Mavi Marmara gemisine yaptığı ve 9 Türk vatandaşının hayatını kaybettiği saldırı ile ilgili BM'nin hazırladığı raporu NYT yayınladı.

BM Soruşturma Komisyonunun Mavi Marmara raporunda, İsrail ordusunun 2010 yılı Mayıs ayı sonunda açık denizde Mavi Marmara gemisine yaptığı ve 9 Türk'ün hayatını kaybettiği saldırının "aşırı" olduğu belirtildi.

New York Times gazetesi, henüz resmen yayımlanmayan rapordan aldığı iddia edilen bazı bilgileri bugün yayımladı.

Gazetinin haberine göre, raporda, İsrail'in Gazze Şeridi'ne uyguladığı ablukanın ise uluslararası hukuk açısından yasal olduğu ifade edilmekte.

Başkanlığını Yeni Zelanda'nın eski başbakanı Geoffrey Palmer'ın yaptığı soruşturma komisyonunun soruşturmasında, "İsrail'in, abluka bölgesine uzak bir mesafede önceden uyarmadan böyle bir güçle gemilerin kontrolünü alma kararının aşırı ve mantıksızca" olduğu belirtildi.

Raporda, Türkiye ve İsrail'in, "ilişkilerini Ortadoğu'daki istikrarın lehine düzelterek", tam diplomatik ilişkilerini yeniden ele almaları gerektiği kaydedildi.

105 sayfalık raporda, "Mavi Marmara"ya çıkan İsrail komandolarının, "bir grup yolcunun organize ve şiddetli direnişiyle" karşı karşıya kaldığı, bu nedenle kendilerini korumak için güç kullanma ihtiyacı içine girdikleri iddiasınında yer aldığı ifade edildi.

Öte yandan İsrail komandolarının kullandığı güç "aşırı ve mantıksız" olarak nitelendirilen raporda, yolcuların hayatlarını kaybetmesinin kabul edilemez olduğu ve İsrail ordusunun daha sonra yolculara kötü muamele ettiği belirtildi.

Raporda, olayı soruşturan komisyonun, belge talep etme veya tanığın bulunmasını zorunlu kılma yetkisinin olmadığı, sadece Türkiye ve İsrail'in sağladığı bilgiye dayandığı, bu nedenle çıkarımlarının, ne hakikat ne de hukuk açısından kati kabul edilemeyeceğine dikkat çekildi.

-TAZMİNAT ÖDEMESİ TAVSİYE EDİLİYOR-

İsrail'in, olayla ilgili olarak "üzüntüsünü uygun biçimde açıklaması" ve tazminat ödemesi gerektiği tavsiyesinde bulunulurken, İsrail'in Gazze ablukasına büyük ölçüde sempatik bir bakış açısıyla yaklaşıldığı görüldü.

Başlangıcındaki paragraflarda, "İsrail'in Gazze'deki militan örgütlerden güvenliğine yönelik gerçek bir tehditle yüz yüze" olduğu, "Donanma ablukasının, Gazze'ye deniz yoluyla silah girişini engellemek için meşru bir güvenlik önlemi olarak uygulandığı ve bu uygulamanın, uluslararası hukukun gereklilikleriyle örtüştüğü" ifadelerine yer verildi.

Raporda, "Mavi Marmara"nın, "donanma ablukasını aşma girişimiyle sorumsuzca hareket ettiği", Mavi Marmara'nın organizatörleri, özellikle İHH'nin amaçları, gerçek niteliği ve güdüsü hakkında ciddi soru işaretlerinin var olduğu" iddiasının da bulunduğu kaydedildi.

Raporda ayrıca Türkiye hükümetinin, "Mavi Marmara"nın organizatörlerini İsrail güçleriyle karşı karşıya gelmekten kaçınmaya ikna etmeye çalıştığı, ancak "daha fazlasının yapılabileceği" belirtildi.

Genel Sekreter Ban Ki-mun, başkanlığını Yeni Zelanda'nın eski başbakanı Geoffrey Palmer'ın, başkan yardımcılığını Kolombiya'nın eski Devlet Başkanı Alvaro Uribe'nin yaptığı, İsrail'den Joseph Ciechanove ve Türkiye'den emekli büyükelçi Özdem Sanberk'in yer aldığı Soruşturma Komisyonu'nu 2 Ağustos 2010 tarihinde kurmuştu.

http://www.haber7.com/haber/20110902/BM-Mavi-Marmara-raporunu-acikladi.php
#698
http://www.youtube.com/watch?v=JiJGUSizUBM#ws

Yukarıdaki videonun Mozilla Vakfı'nın oluşturmuş olduğu bir prototip olduğu söyleniyor (Mozilla Vakfı'nın benzer şekilde hazırladığı bir başka cep telefonu tanıtım videosunu görmek için lütfen tıklayınız.). Kaynağı konusunda net bir bilgi yoksa da yukarıdaki videonun çok profesyonelce hazırlanmış uydurma (fake) bir tanıtım videosu olduğu kesin. Zaten bu husus piyasaya çıkan yeni iPhone 5 ile de açıkça anlaşılmış oldu. Özellikle bu videoda gösterilen olağanüstü özelliklerle beklenti çıtası bu derece üst seviyelere konulunca doğal olarak tanıtımı yapılarak piyasaya sürülen yeni iPhone 5 birçok insanda hayal kırıklığına yol açtı. O kadar ki birçok akıllı telefon kullanıcısının gözünde iPhone 5, kendisinden çok daha evvel piyasaya çıkan Samsung Galaxy S3'ün bile gerisinde kaldı (bu iki telefonun karşılaştırmalı genel özelliklerine bakmak için lütfen tıklayınız.) Ümidimiz, yukarıdaki özelliklerin iPhone 8'de görülebilmesi yönünde :) Herşeyden evvel akıllı telefonlardaki müzmin hale dönüşen batarya (pil) sorununun bir şekilde çözülmesi gerekiyor. Telefonlar akıllanmadan önce piyasadaki ortalama bir telefonun şarzı üç dört gidiyorken akıllı telefonlarla bu süre bir güne ve hatta kullanıma göre bir günden bile daha az bir süreye iniverdi. Bu sebeple akıllı telefon kullanıcıları yanlarında şarz cihazı ve yedek pil taşımayı neredeyse alışkanlık haline getirmek zorunda kaldı. Gelecekte akıllı telefonlardaki pillerin yeniden üç dört günlük kullanımı destekleyecek seviyelere gelmesi en büyük beklenti. Bakalım pil teknolojisi cep telefonlarında yaşanan bu süratli teknoloji değişimine ayak uydurabilecek mi? Geleceğin neler getireceğini hep birlikte seyredeceğiz...
#699


Google'ın mobil işletim sistemi Android'i kullanan sayılı cep telefonu üreticisinden Huawei'nin, sade tasarıma ve siyah, beyaz renk seçeneklerine sahip modeli M886 detaylandı.

1.4 GHz saat hızında çalışan Qualcomm MSM8655T işlemciden güç alan ve Android 2.3.3 ''Gingerbread'' işletim sistemini kullanan M886'nın Neocore benchmark testinde 60.6 FPS'ye ulaştığı bildiriliyor.

4.0-inç boyutunda ve 480 x 854 piksel (FWVGA) çözünürlüğünde dokunmatik ekrana yer verilen telefon EV-DO Rev. B ağlarıyla uyumlu çalışabiliyor, telefonun depolama kapasitesi microSD kartlar aracılığıyla arttırılabiliyor.

Bluetooth, GPS, Wi-Fi üçlüsüyle donatılan telefonun arka kısmında 8 megapiksel çözünürlüğünde fotoğraflar çekebilen kamera konumlandırılmış, kameraya otomatik odaklama ve loş mekanlarda çekim için led flaş eşlik etmekte.

Yıl sonuna doğru yurtdışında satışa sunulması planlanan M886'da batarya konusunda Huawei oldukça cömert davranmış. Telefon, 1900 mAh bataryayla geliyor.

#700


SEDAT GÜNEÇ - ANKARA
   
Şanlıurfa'nın Viranşehir ilçesinde 3 Ağustos gecesi polis ekibine yapılan taşlı ve molotoflu saldırıyla ilgili soruşturmada önemli bulgulara ulaşıldı.
Soruşturma çerçevesinde arama yapılan BDP ilçe binasında, özerklik talebiyle gündeme gelen 'Demokratik Toplum Kongresi'ne (DTK) üyelik dilekçeleri çıktı. Polise molotof attığı iddiasıyla tutuklanan Mehmet Ali D.'nin ifadesinde de çarpıcı itiraflar yer aldı. Edinilen bilgilere göre saldırı emrinin BDP İlçe Başkanlığı'nda kendilerine verildiğini öne süren Mehmet Ali D., 'molotof eğitimlerini de BDP'de aldıklarını' vurguladı.

Viranşehir'de 3 Ağustos günü saat 22.00 sularında sivil ekip otosuna taşlı ve molotof kokteylli saldırı düzenlenmişti. Küçük yaşta çocukların kullanıldığı eylemde polis ekibine dört molotof kokteyli atılmış, polisler saldırıdan kaçarak kurtulmuştu.

Polise düzenlenen saldırıya ilişkin soruşturmada olaya katılanların daha önce de Viranşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne ses bombası atan grupla aynı olduğu tespit edildi. Görgü tanıklarının ifadeleri üzerine eyleme katılan 13-14 yaşındaki çocukların bilgisine başvuruldu. Olaya katılmadıklarını öne süren çocuklar eylemdekilerden birinin Mehmet Ali D. olduğunu söyledi. Çocukların evinde yapılan aramada İran'daki operasyonlarda ölen Viranşehirli bir PJAK'lı teröristin fotoğrafı çıktı. Ekip otosuna molotof atılmasından bir gün sonra 23 yaşındaki Mehmet Ali D. gözaltına alındı. Şüphelinin ilçedeki adliye ve polis lojmanlarının sıhhi tesisat ve çilingir işlerini yaptığı belirlendi.

Polis ekibine yapılan saldırıya katıldığını itiraf eden Mehmet Ali D. saldırı emrinin BDP Viranşehir İlçe Başkanlığı'nda kendilerine verildiğini öne sürdü. BDP binasında polisi hedef gösteren bir dizi eğitimlerin de verildiğini anlatan şüpheli, eğitimlerde taş, molotof kokteyli ve ses bombası atma gibi konuların anlatıldığını belirtti. Mehmet Ali D., ifadesinde, "Eğitimleri tanımadığım ilçe yöneticileri ile Diyarbakır'dan gelen bir ağabey veriyordu. Konuşmalarda 'Polis merkezlerini ve araçlarını tahrip edin. Polise taş ve molotofla operasyon yapacaksınız, hedefimiz polis' deniyordu." şeklinde konuştu. Soruşturmada Mehmet Ali D. tutuklandı. Zanlının itirafları üzerine BDP ilçe binasında arama yapıldı. Aramada; çok sayıda örgütsel dokümanın yanı sıra, DTK'ya üye olmak için yazılan 30 civarında dilekçe ele geçirildi. BDP Viranşehir İlçe Başkanı Ferzende Ata da önceki gün gözaltına alınarak 'terör örgütü yöneticiliği ve üyeliği ile örgüt propagandası' suçundan tutuklanarak cezaevine konuldu.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1172497&title=molotof-egitimini-bdpde-aldik