Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#721
Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, TÜSİAD heyetini kabulünde kıdem tazminatıyla ilgili sorularını yanıtladı. Babacan gazetelerde yazılanları yalanladı ve rahatlattı.

Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, kıdem tazminatı fonu ile ilgili, ''Çalışanlarımız rahat olsunlar biz onların kazanılmış haklarına ya da mevcut haklarına zarar getirecek bir çalışma yapmayız'' dedi.

İşgücü piyasasıyla ilgili, çalışma hayatıyla ilgili bir dizi reformun gündemlerinde olduğunu hatırlatan Babacan, bunların hükümet programında yer aldığını söyledi.

Hükümet programındaki ifadeye atıfta bulunan Babacan, programda kıdem tazminatı fonunun sosyal taraflarla istişare edilerek uygulanmaya başlanacağı ifadesinin yer aldığını kaydetti.

Babacan, henüz istişarelerin yapılmadığını belirterek, hem iş dünyasıyla hem işveren temsilcileriyle hem de çalışan temsilcileriyle istişarelerin yapılacağını ve bunun ardından parametrelerin belirleneceğini, daha sonra da nihai kararın oluşturulmasının ardından uygulamaya başlanacağını söyledi. Babacan, şöyle devam etti:

''Ben de bugünkü basından açıkçası hayretle okudum. Parametreler belirlenmiş, oranlar tespit edilmiş. Bu çalışmaları kim nasıl ortaya koyuyor anlamıyorum doğrusu. Teknik seviyede yapılmış çalışmalar olabilir, teknisyenlerin bazı çalışmaları da olabilir. Bunların hiçbirisi siyasi karar oluşmadan geçerli değildir. Bizim kıdem tazminatı fonuyla ilgili çalışmamız mutlaka çalışanların haklarını koruyacak bir bazda oluşacaktır. Çalışanların haklarını korurken işveren üzerindeki yükleri de daha makul daha sürdürülebilir daha öngörülebilir bir çerçeveye oturtmaktır, çalışmanın amacı budur. Dolayısıyla bunu bazıları kasıtlı mı yapıyor ya da arka odalardaki, kutuların dibindeki çalışmaları sizlere mi ulaştırıyor?''.

Babacan, bugün gazetelere yansıyan parametrelerin hiçbir geçerliliğinin olmadığını yinelerken, dün EKK'da bu konuyu değerlendirdiklerini, ama EKK'da tekrar gündeme geleceğini, çalışmaların tamamlanmasının ardından gereken açıklamaların yapılacağını bildirdi.

Babacan, ''Bizden duymadıkça, hükümet kararı haline gelmedikçe hiçbir duyuma inanmayın. Çalışanlarımız rahat olsunlar biz onların kazanılmış haklarına ya da mevcut haklarına zarar getirecek bir çalışma yapmayız'' dedi.

http://www.haber7.com/haber/20110719/Babacan-kidem-tazminatinda-rahatlatti.php



'Kıdem'de 1 yıla 1 maaş kalkacağına ilişkin medyada haberler çıkmıştı

Dünya Gazetesi'nde ve ajanslarda konuyla ilgili dün çıkan haberler aynen şu şekildeydi:

Kıdem tazminatın fona devredilmesinin öngörüldüğü Ulusal İstihdam Stratejisinde dikkat çeken düzenleme ise kıdem tazminatı tutarının 1 yıla 1 maaştan 20 yıla 6 maaşa indirilmesi.

Hazırlıkları 2009 yılında başlayan, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda temel politika ve alınacak önlemleri belirlenmesine rağmen bir türlü açıklanmayan Ulusal İstihdam Stratejisi'nin ayrıntıları netleşiyor.

Dünya Gazetesi'nin haberine göre, bakanlık tarafından hazırlanmasına ve Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda görüşülmesine rağmen Bakanlar Kurulu gündemine getirilmeyen ve bu nedenle nihai belge haline dönüşmeyen Ulusal İstihdam Stratejisi'nde öngörülen bazı düzenlemeler torba yasa ile hayata geçti. Ancak temel düzenleme önerileri hala bekliyor.

Tartışmalı konular olan kıdem tazminatı, bölgesel asgari ücret ve esnekleşme en köklü değişiklikler olarak dikkati çekerken, bu düzenlemelerin temel unsurlarına da yer verildi.

KIDEM TAZMİNATI FONDA TOPLANACAK

Türkiye'nin mevcut yapısı ile OECD içindeki en katı çalışma mevzuatına sahip olduğu belirtilen strateji belgesinde kıdem tazminatı uygulamasının işletmeler açısından yüksek maliyetli olduğu ve kayıtdışına yönelttiği; işçi açısından ise istifa dilekçeli işe başlatma gibi mevzuat ihlallerine yol açtığı kaydedildi.

Ayrıca özel sektörde çalışan işçilerin büyük kısmının kıdem tazminatlarını alamadığı vurgulandı.

Bu verilerden yola çıkılarak Ulusal İstihdam Stratejisi'nde işgücü piyasasının rekabet edebilirliğini artırmak ve işletmeler üzerindeki mali yükü azaltmak amacıyla kıdem tazminatı sistemi değiştirilmesi öngörüldü.

Kıdem tazminatı tüm kayıtlı işçilerin erişebileceği bireysel hesaba dayalı mali açıdan sürdürülebilir bir Kıdem Tazminatı Fonu'nda toplanacak. Mevcut işçilerin kazanılmış hakları aynen korunacak. Kıdem tazminatına sadece işveren prim yatıracak. Prim oranları işverenlerin mevcut kıdem tazminatı yükünden fazla olmayacak.

Geçici olarak kıdem tazminatı fonuna İşsizlik Sigortası Fonundan kaynak aktarılacak. 10 yıl kıdemi olan işçiler, kıdem tazminatı hesaplarından kısmen para çekebilecek. Bakiyeler ise emeklilikte ödenecek.

Strateji belgesinde, halen 1 yıl için 1 ücret tutarında olan kıdem tazminatı için çok iddialı bir hedefe de yer verildi. Kıdem miktarının uzun vadede OECD ortalamasına indirilmesi de öngörülüyor. Kıdem tazminatının miktarı OECD ortalaması 20 yıl için 6 ay düzeyinde bulunuyor.

ESNEK ÇALIŞMANIN ÖNÜ AÇILACAK

Son dönemde özellikle vetolu özel istihdam bürolarının geçici iş ilişkisi kurması yasası ile iyice gündeme giren ve işverenlerin yoğun taleplerine, işçi kanadının ise itirazlarına neden olan esnekleşme, Ulusal İstihdam Stratejisi içindeki en kapsamlı düzenleme olarak öne çıktı.

Avrupa'da uygulanan esnek iş modellerinin tamamının güvenceli esneklik kavramı altında Türk sistemine taşınması önerilirken, bu yapının istihdamın artırılmasında anahtar rol oynayacağı vurgusu yapıldı.

Kanunlarda varolan esnek çalışma modellerinin Türkiye'de yaygınlaşmama nedenlerinin incelendiği Stratejide, kayıtdışı istihdamın yüksekliği ve işçilerin yasal süreden fazla çalıştırılması, kısmi süreli çalışma ve belirli süreli çalışmanın sosyal güvenliğin genel kurallarına tabi olması, belirli süreli iş sözleşmelerinin üst üste yapılamaması olarak sıralandı.

4 AY DENEME SÜRESİ

Stratejide belirli süreli iş sözleşmelerinin esaslı bir neden olmadıkça zincirleme yapılamaması koşulu kaldırılıyor. Belirli süreli çalışma 25 yaş altı için daha da kolaylaştırılacak.

Tartışmalı özel istihdam bürolarının geçi istihdam büroları olarak faaliyette bulunması düzenlemesi yapılacak. Yasal hak güvencesi "Eşit Muamele İlkesine" göre verilecek. İş paylaşımı, esnek zaman modeli, uzaktan çalışma gibi esnek çalışma biçimleri için gerekli yasal düzenlemeler yapılacak. Gençlerin işe girişlerini kolaylaştırmak için 25 yaş altındakilere 4 ay süreyle deneme çalışması imkanı tanınacak. Haftalık yasal çalışma süresinin aşılmaması için denetim sıkılaştırılacak.

BÖLGESEL ASGARİ ÜCRET UYGULAMASI GELİYOR

İstihdam Stratejisinin esnekleşme başlığı altında önerdiği bir başka kapsamlı düzenleme ise bölgesel asgari ücret oldu. Halen 26 olarak belirlenen ve kalkınma ajansları ile teşvik sisteminin üzerine inşa edildiği Düzey 2 istatistik sınıflamasına göre bölgesel asgari ücret belirlenebilmesi düzenlemesi önerildi.

Buna göre, işverenler bölgesel asgari ücrete gönüllü olarak uyabilecek. Bölgesel asgari ücreti "yerel aktörler" belirleyecek. Hükümet, bölgesel asgari ücrete alt ve üst sınır belirleyecek. Asgari ücret belirleme yaş sınırı tek olacak ve 18 yaşından büyük herkes için uygulanacak.

Güvenceli esneklik için esnek çalışma modellerinin emeklilik, işsizlik ödeneği gibi sosyal haklarından yararlanması için çalışma yapılacak. Esnek çalışmada geçen ve primleri ödenmeyen süreler için, normal çalışma biçimine geçildikten sonra borçlanma hakkı ve isteğe bağlı işsizlik sigortası hakkı tanınacak.

Çalışma süreleri açısından esnek bir şekilde çalışanlara, çalışmadıkları sürelerde eğitimler verilecek ve bu kapsamda İşsizlik Sigortası Fonu'ndan İŞKUR'a kaynak aktarılacak.

MESLEKİ EĞİTİM ÖZEL SEKTÖRE DEVREDİLECEK

Yapısal dönüşüm için eğitim ile istihdamın güçlü bir ilişki içinde olması gerektiği vurgulandı. Ulusal meslek standartlarının 2012 sonuna kadar belirlenmesi hedeflendi.

Bu kapsamda, okul öncesi eğitimin ve dezavantajlı gruplara yönelik eğitimin güçlendirilmesi, mesleki eğitimin kademeli olarak özel sektöre ve/veya yerel aktörlere bırakılması, il özel idarelerinin gelirlerinin yüzde 5'ini mesleki eğitime ayırması planlandı.

Eğitim ve işgücü piyasası arasındaki uyumun artırılması için ise mesleki eğitim-öğretim kurumlarının akreditasyon sistemine geçmesi, staj sisteminin iyileştirilmesi önerildi. Aktif işgücü politikaları için ise analizlerin iyileştirilmesi, İŞ-KUR'un kurumsal kapasitesinin artırılması kararlaştırıldı. Topluma girişimcilik kültürü verilmesi, orta öğretime inovasyon ve girişimcilik eğitimi eklenmesi planlandı.

KADINLARA ÇOCUK BAKIM DESTEĞİ

Kadın istihdamının ve kadınların iş piyasasına girişinin artırılması hedeflenen strateji belgesinde, özellikle çocuklu kadınlara kreş desteği ve gündüz bakımı için kupon verilmesi planları dikkat çekti.

Bu kapsamda, çocuk bakım hizmeti sağlayan işyerlerine teşvik verilecek ve çocuğu olan ailelere bakım yardımı ödenecek. Ailelere gelir durumları ve çocuk sayısına göre çocuk bakım kuponu verilmesi de alternatif olarak değerlendirilecek.

İşverenler işyerinde çocuk bakım hizmeti verdiği takdirde bunu gider yazabilecek. Temizlikçi kadınlar kayıtlı hale getirilecek. İşyerinde kadınlara cinsel tacizde AB standartları uygulanacak. Şiddet mağduru kadınlar, 1 yıldan az hüküm giymiş kadınlar, kocası ölmüş veya boşanmış kadınlara özel önem verilecek.

Kadınların evlenmeleri halinde 1 yıl içinde kıdem tazminatını alarak işten ayrılması gibi işten çıkışı özendiren düzenlemeler gözden geçirilecek. Özürlülere yönelik olarak ise kamu ve özel sektördeki özürlü kontenjanlarının doluluğu takip edilecek, rehberlik hizmeti yaygınlaştırılacak.

GENÇLERE PRİM İNDİRİMİ

Gençlere yönelik olarak da rehberlik hizmetleri yaygınlaştırılacak, genç girişimciliği desteklenecek, SGK prim indirimleri devam edecek. Uzun süreli işsizlikle mücadele için ise istihdam garantili kurslar yaygınlaştırılacak, İŞKUR işe yerleştirmelerinde öncelik verilecek, psikolojik danışmanlık hizmeti sunulacak.

İstihdam-sosyal koruma ilişkisinin güçlendirilmesi; İşsizlik ödeneğinden yararlanma kolaylaşıyor, ödenek süre ve miktarı artırılacak Sosyal yardımların kişilerin kendi gelirlerini kazanmasına destek olması ve fakirlikten kurtulmalarını sağlaması gerektiği vurgulanan eksende, sosyal yardımların üretken olan yaş gruplarına yönlendirilmesi için de çaba harcanacağı belirtildi. Bu kapsamda, mükerrer sosyal yardım alma engellenecek, hak temelli merkezi bir sistem oluşturulacak. İşsizlik ödeneğinden yararlanma kolaylaşacak

İşsizlik ödeneği alanların işsizliği devam ediyorsa istihdam odaklı ek destekler verilecek. İşsizlik ödeneğinden yararlanma şartı için gerekli son 120 günü kesintisiz olmak üzere üç yıl içinde 600 gün prim ödenmiş olması şartı, son iki yıl içinde 360 gün prim ödeme şartı haline getirilecek.

Ödenek miktarı son 12 aydaki prime esas kazancı üzerinden, işsizliğin ilk üç ayı için prime esas kazancın yüzde 50'si, ikinci üç ayı için yüzde 40'ı ve kalan süre için ise yüzde 25'i olarak uygulanacak. Üst sınır brüt asgari ücretin 1.5 katı olacak.

İşsizlik sigortasından yararlanmada 25 yaş altı için bütün bu şartlar yüzde 50 indirimli uygulanacak. Genel ekonomik krizlerde işsizlik sigortasının yüzde 50 artırılmasına Bakanlar Kurulu yetkili olacak. Krizlerde işsizlik seviyesini kriz öncesi döneme indirmek için işsizlik sigortası fonundan kaynak kullanılabilecek.

Çalışan yoksullar için özel programlar açılacak. Toplum yararına çalışma yöntemleri geliştirilecek. Sosyal yardım alanlardan çalışabilir durumda olanlar İŞKUR tarafından kayıt altına alınacak. Yeşil kart sisteminin çalışmayı engelleyici olmayacak şekilde revize edilecek.

Strateji belgesinde mevcut durum analizinde temel sorunlar şöyle:

Küresel kriz ile işsizlik sorunu belirgin hale geldi.

Tarım sektöründeki istihdam çözülmeye devam edecek.

Kayıtdışılık en temel yapısal sorunlardan biri.

Genç, kadın ve özürlülerin işgücüne katılımı OECD ortalamasının çok altında.

İşgücü niteliğinin düşüklüğü bir diğer yapısal sorun.

Sosyal harcamalar, üretken olmayan yaşlı nüfusa yoğunlaşıyor.

İş piyasası katılığı yapısal sorunların bir diğeri.

İller ve bölgeler arasındaki işsizlik oranları farklılık gösteriyor.

http://www.haber7.com/haber/20110718/Kidemde-1-yila-1-maas-kalkiyor-mu.php
#722
Çağlayan'da yapımı tamamlanan İstanbul Adalet Sarayı'na taşınma takviminin açıklanmasıyla birlikte, İstanbul Barosu tarafından bu adliyeyi tanıtan ve avukatları bilgilendirmeyi amaçlayan bir kitapçık hazırlandı.

Meslektaşlarımız, İstanbul Barosu'nun internet sayfasında bulunan bu kitapçığı okuyabilecek, bilgisayarlarına indirebilecek ve cep telefonlarıyla da ulaşabilecekler.

Kitapçığın Meslektaşlarımıza Yararlı Bilgiler bölümünde, adliyenin girişlerindeki tanıma sistemi, otopark ve baro odaları kullanımı hakkında bilgilendirme yapılıyor. İstanbul Barosu Avukat Dinlenme yapılanma örneklerinin yanı sıra kitapçıkta, İstanbul Adalet Sarayı hakkında genel bilgiler veriliyor ve adliyenin ana blokları tanıtılıyor.

Kitapçıkta, adliyenin ana girişleri, avukat ve vatandaş otoparklarının kullanımı, genel olarak adliyedeki mahkemelerin dağılımı konusunda bilgilendirme yapılıyor ve adliyenin yerleşim şemaları üzerinde bulunan kodların ne anlama geldiği ve hangi katta nelerin bulunduğu anlatılıyor.

Kitapçığın son bölümünde ise, iki bodrum, bir zemin ve 7 kattan oluşan İstanbul Adalet Sarayına ulaşım ve giriş-çıkış trafiği şema üzerinde gösteriliyor.

İstanbul Barosu Çağlayan Adalet Sarayı bilgilendirme Kitapçığı için tıklayınız..

Elektronik Kitapçığı Bilgisayarınıza indirmek için tıklayınız.

http://www.istanbulbarosu.org.tr/Detail.asp?CatID=1&SubCatID=1&ID=5993
#723
50 yaş ve üstündekilerin izin avantajı, Şükrü Kızılot, Hürriyet

KONUMUZ eşinizden aldığınız izin değil.

Başlığı okuyup böyle düşünenlerin çoğunun; "50'yi aştık. Hanım artık ne soruyor ne de merak ediyor. Eskiden şüphelenirdi, kıskanırdı. Şimdi o da yok. İstediğimiz saatte evden çıkıyor, istediğimiz saatte geliyoruz" diyeceklerini tahmin ediyorum.

Başlıktaki konumuz, 50 yaş ve üzerinde oldukları halde çalışan ya da emekli olduktan sonra yeniden çalışanların yıllık ücretli izin avantajları ile ilgili...

EN AZ 20 GÜN  

Yaşları 50 ve daha yukarı olan işçilere, 20 günden aşağı izin verilemiyor (İş Yasası Md. 53). İlk 5 yıla kadar (beş yıl dahil) işçilerin 14 gün izni var. Ancak 50 yaş ve üzerindeki işçiye, bir yıllık hizmeti doldurduğunda, en az 20 gün izin verilmesi gerekiyor. Bu süre, emekli olduktan sonra çalışan 50 yaş ve üstündekiler için de geçerli.

İzin hakkı kazandığı tarihten sonra yaşı 50'nin üzerine çıkmış (olmuş) ise, izin gün sayısını artırmaması gerekiyor. İşçi, 50 yaşını doldurduktan sonra izne hak kazanmış ise, doğrudan 20 günlük izin hakkı oluyor. Bu da ince bir ayrıntı.

18 YAŞ VE ALTI

18 yaş altındakilerin de "izin süresi" yönünden avantajları var.

Bunlara verilecek iznin süresi de 20 günden az olamıyor (İş Kanunu Md. 53).
İşçilere verilen izin "brüt" değil "net". Yani ulusal bayram, hafta tatili ve genel tatil günleri, izin süresinden sayılmıyor. Tatil günleri izin süresine ayrıca ekleniyor (İş K. Md.56/5).

ÜCRET VE SİGORTA PRİMİ

İşveren, yıllık ücretli iznini kullanan her işçiye, yıllık izin dönemine ilişkin ücretini, ilgili işçi izne başlamadan önce, peşin olarak ödemek ve avans olarak vermek zorundadır (İş Yasası Md. 57).

Yıllık ücretli izin süresi için ödenecek ücretler üzerinden, iş kazaları ve meslek hastalıkları primleri hariç, diğer sigorta primlerinin işçi ve işveren yönünden ödenmesine devam edilir (İş Yasası Md. 61).

İzin defteri tutuyor musunuz?

İZNE çıkanlar değil, izin verenler yani işverenler için soruyorum.

İşverenler, işyerinde çalışan işçilerin yıllık ücretli izinlerini gösterir bir kayıt tutmak zorundalar.

"İzin defteri" olarak adlandırılan defteri ya da yıllık izin kayıt belgesini (örneğin kartoteksi) tutmuyorsanız, işçinin yıllık izin kullandığını kanıtlamada zorlanabilirsiniz. İşçinin yıllık ücretli iznini kullanıldığı hususunda ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşveren bunu tutmakla yükümlü olduğu "izin defteri" ve sair belgelerle ispat zorunda. Bu nedenle, izin defteri ya da izin kayıt belgesine, "işçinin imzasının" alınmasında yarar var. (İzinlerle ilgili geniş bilgi ve belge örnekleri için Bkz. Arif TEMİR, İş Hukukunda İzinler ve Uygulaması, Yaklaşım Yayıncılık, www.yaklasim.com)

İş sözleşmesi herhangi bir nedenle sona erdiğinde, işveren işçinin kullanmadığı yıllık izin sürelerine ait ücreti, son ücreti üzerinden öder. Bu gibi durumlarda beş yıllık zamanaşımı, iş sözleşmesinin sona erdiği tarihten başlar.  

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/18180791.asp?yazarid=82&gid=61
#724


Disiplin cezası nedeniyle HSYK'nın Bolu'ya atadığı Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün'ün Ergenekon sanıklarıyla ilişkisi gündeme gelmişti.

Ergenekon davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün Bolu'ya atandı. HSYK'nın, atamayı disiplin cezası nedeniyle gerçekleştirdiği bildirildi.

Ayrıca Köksal Şengün'ün Ergenekon davasından alınmasının arkasında Ergenekon davasını etkilemeye yönelik girişimleri nedeniyle hakkında dava açılan eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay'la olan bağlantısı ve Ergenekon davası sanığı Avukat Tülay Bekar'la olan gönül ilişkisinin yattığı belirtiliyor.

Disiplin suçlarına bakan HSYK 2. Dairesi, Şengün'ün Ergenekon davası sanığı Tülay Bekar ile ilişkisinin kesinlik kazanması üzerine tedbiren görevden alınmasına karar verdi. Şengün'ün özel yetkileri alınarak Bolu Hakimliği'ne atandı.

SEYFİ OKTAY SORUŞTURMASINDA ADI GEÇMİŞTİ

Eski Adalet Bakanı Seyfi Oktay ile bir grup avukat hakkında yürütülen 'Adil yargılamayı etkileme' soruşturması kapsamında Şengün'ün de olduğu bazı mahkeme başkanları teknik takibe takılmıştı.

Eski Adalet Bakanı Oktay ile bazı şüpheli avukatların Ergenekon davalarına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Başkanı Şengün, İstanbul 10. Ağır Ceza Başkanı Zafer Başkurt ve İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Erkan Canak ile görüştüklerinin teknik takibe takıldıkları öne sürülmüştü.

ERGENEKON ŞÜPHELİSİYLE GÖNÜL İLİŞKİSİ ORTAYA ÇIKMIŞTI

Başkan Şengün, bir dönem Ergenekon şüphelisi Tülay Bekar ile yaptığı ve teknik takibe takılan telefon görüşmeleri ile gündeme gelmişti. Ergenekon soruşturmasını etkilemeye teşebbüs ettikleri iddia edilen şüphelilerden Tülay Bekar'ın Şengün'e Ergenekon davasından vazgeçirmek için, telkinlerde bulunuyordu.

Kadın avukat, Ağır Ceza Başkanı Şengün'e davadan ayrılması, Yargıtay üyeliğine terfi ederek çekilmesi veya bazı sanıkları tahliye etmesi yönünde baskı yapıyordu. Şengün, telefonlarını dinlediği gerekçesiyle, dönemin Ergenekon savcısı Zekeriya Öz'ü HSYK'ya şikâyet etmişti.

Tülay Bekar'a: Seni seviyorum

Köksal Şengün'ün 6 Mart 2009'da Ergenekon şüphelisi Tülay Bekar'la yaptığı görüşme;

BEKAR: Yine ... almışlar ya, ne biçim bunlar olmaz ki böyle ya. YETER, BIKTIM ARTIK, GİDİYİM KAFAMA SİLAHI DAYAYIP İNTİHAR EDEYİM

ŞENGÜN: Ne olur neyi düzelteceksin, ha neyi düzelteceksin.

BEKAR:?İnternet haberlerine bakıp keyfimi kötü yapıyorum."

ŞENGÜN: Seni seviyorum.

BEKAR: Ya anlayamadığım şey konuşmaları böyle rahatlıkla nasıl servis edebiliyorlar internete.

ŞENGÜN: Şeyler veriyor.

BEKAR: Yani bu suç değil mi yani bunu anlayamıyorum bu konuda suç duyurusunda bulunabilecek babayiğit bi savcı yok mu?

ŞENGÜN: Kime suç duyurusu yapacaksın.

BEKAR: Eğer iddianamesi hazırlanmış bir dosyada ki bazı belgeler servis ediliyorsa bu muhakkak Savcılık makamının suçudur yani.

ŞENGÜN: Niye polis de eder bilmem ne eder.

BEKAR: E o zaman polisini denetimi altına alsın sayın savcılık makamı, onun odasına gidip oturmayı, onların koltuğunda oturmasını iyi biliyor, bak bugün sinirliyim kapat telefonu.

TÜLAY BEKAR: SEYFİ OKTAY SENİNLE TANIŞMAYI ÇOK ARZU EDİYOR

Köksal Şengün: Başımın üstünde yeri var

7 Mart 2009'da Köksal Şengün'ün, Tülay Bekar'la yaptığı telefon konuşması:?

BEKAR: Seyfi OKTAY ile dedikodunu yaptık. Çok sosyal demokrat çok harika bir insan olduğunu duymuş... düşebilecek en iyi mahkeme dediler bana dedi.

ŞENGÜN: Sol gösterip sağ vuran deseydin.

BEKAR:?... seni şikayet ettim artık o da hidayete ermiş dedim... Seninle tanışmayı çok arzu ediyor çokta merak ediyor seni.

ŞENGÜN: Ooo buyursun başım gözüm üzerine.

BEKAR:?Bu zamanda dedi tekrar birinin böyle savaş vermesi lazım onlar için dedi ne kadar zor koşullarda çalıştıklarını biliyorum dedi. Seni de çok merak ediyor, böyle olduğunu duydum ama diyor, NİÇİN GECİKİYOR, İDDİANAMEYİ NİÇİN KABUL ETTİ Kİ DİYOR.

ŞENGÜN: ... Herkes rahat rahat konuşuyor.

Üstüne çok geliyorlar emekli ol

19 Ağustos 2009 tarihindeki görüşme:

BEKAR: "... Üstüne çok geliyorlar heralde her taraftan. Herkes senin ... farklı kanala geçtiğini düşünüyor. En son Aydınlık dergisini al oku neler yazmışlar bi bak. EMEKLİ OL EMEKLİ.

ŞENGÜN: Yok Ankara oraya geleceğim ya.

BEKAR:?Bence de ne yap ne et buraya gel... Kapılarında mı yatarsın göbek mi atarsın. Yoksa konuşmam seninle, herkes aleyhine konuşuyor. Adını söylemeye utanacaksın yakında.

16.09.2009 günü saat:12.10'da Mehmet Seyfi OKTAY ile Ali Hadi EMRE arasındaki polisin takibine takılan görüşme;

ŞENGÜN'Ü BAĞLADIK

M.S.OKTAY'ın "... O MEŞHUR BAŞKANLA BİRLİKTE OLMA DURUMU OLABİLİR BU AKŞAM" dediği,

A.H.EMRE'nin "vallaha olsa iyi olur birde o konu netleşse iyi olur yani yav yani bu çok sıkıntı çekiyorum ben şimdi öbür taraftan bir görüşsen bir netleştirsek bu işi iyi olur yani" dediği,

M.S.OKTAY'ın "BU ARA SABRETSİNLER BU ARA BİR SONUCA BAĞLANACAK O" dediği,

A.H.EMRE'nin "İşte bir konuşun bir konuşun ona göre" dediği,

M.S.OKTAY'ın "Ya ONU BAĞLADIK BAĞLADIK YANİ HANİ BİR BAKIMA BAĞLANDI.. YETMİYOR ADAMIN GÜCÜ YETMİYOR YOKSA O AÇIDAN BAĞLANDI O İŞ" dediği...

28.03.2009 günü Tülay BEKAR'ın Köksal ŞENGÜN ile yaptığı ve polisin takibine takılan görüşme;

BASIN AÇIKLAMASI YAP YERİ YERİNDEN OYNAT

T.BEKAR :"SENDE EMEKLİ OL DA GÖRELİM BAKALIM, bu gidişle nasıl olsa yakında olacaksın bu kadar yoğun baskıya dayanamazsın" "YANİ BEN BASKI YAPIYORUM YA" "Benim dışımdakini takmazsın nasıl olsa da" "Beni ciddiye alırsın, YANİ EMEKLİ OL ONDAN SONRA DA GİT BASIN AÇIKLAMASI YAP,... YERİ YERİNDEN OYNAT NE GÜZEL OLUR VALLAHİ O ZAMAN BAYILIRIM YANİ, NASIL MUTLU OLURUM ANLATAMAM" "SENDE GİT EMEKLİ, EMEKLİ OL LÜTFEN EMEKLİ OL NE OLUR EMEKLİ OL"

K.ŞENGÜN :"Nedir ne biliyorsun emekli niye olayım"

T.BEKAR :"Hiçbir şey bilmiyorum ya resmen şey piyon gibi oynuyorlar ya olmaz ya, sen bu oyunun içinde yer alma, GİT EMEKLİ OL İŞTE NE İŞİN VAR YA" "...o iddianamede ki her şey komik niye onları çıkarttırmadın ki" "bunların burada özel hayatın burada ne işi var niye demedin ki"

K.ŞENGÜN : "Ya iddianamede olanları ben iddianameden çıkarmam, görsünler yaptıkları iddianameyi insanlar görsün daha iyi, yapılan şeylerin yanlışlığı daha iyi görünür"

T.BEKAR :"Ama orda senin de sorunun olduğunu düşünenler vardır"

K.ŞENGÜN :"Ha yani orda yazılanları insanlar görsün ki yanlışları görsünler insanlar"

HİÇ OLMAZSA HABERAL'I BIRAKSA...

Tülay Bekar'ın Seyfi Oktay ve ekibi ile yaptığı görüşmeler ve aldığı kararlar doğrultusunda Başkan Köksal Şengün ile konuşmalar yaptığı ve ilişkiler kurduğu ortaya çıktı.

Polisin teknik takibine takılan 02.08.2009 günkü Mehmet Seyfi OKTAY ile Tülay BEKAR arasındaki görüşmede Şengün'e Haberal'ı tahliye etmesi için baskı yapıldığı görülüyor.

M.Seyfi'nin "Efendim bi teşekkür edelim dedim ne GÜZEL BİR SOFRA HAZIRLAMIŞSINIZ ondan sonra sohbet güzel. ... her şey güzel. Çok sağolun." dediği,

Tülay'ın "Teşekkür ediyorum sağolun" dediği,

M.Seyfi'nin "BAŞKANI SIKIŞTIRMADIK DEMİ" dediği,

Tülay'ın "yok hiç sıkıştırmadık efendim, o zaten bizi çok seviyor sizi çok seviyor. Yani...kimse yoktu ve ZATEN BİZE GÜVENMEZSE BİRLİKTE OLMAZDI efendim" dediği,

M.Seyfi'nin "YANİ ÖZELLİKLE ŞEY O İKİ KİŞİ ÜZERİNDE KENDİSİ AÇTI" dediği,

Tülay'ın "Yok hayır ben aynı şekilde ki BEN BAZEN DAHA AĞIR KONUŞUYORUM..." dediği,

M.Seyfi'nin "YANİ HİÇ OLMAZSA BU ŞEY O HABERAL'I FALAN HİÇ OLMAZSA BİR BIRAKSA ÇOK İYİ OLUR" dediği...

Star Gazetesi - Yeni Şafak
http://www.haber7.com/haber/20110714/Ergenekon-hakimini-yakan-konusmalar.php
#725
Cemil KOÇAK'ın 26 Haziran 2011 Pazar günkü Star Gazetesi'nde yayınlanan yazısından alıntıdır.



Herkesin bildiği sır: 1921 Anayasasındaki özerklik, Atatürk ve Kürtler

Yaklaşık beş yıl önce verdiğim bir röportajda herkesin bildiği sır olarak düşündüğüm Kürt özerkliği meselesine de değinme fırsatı bulmuştum. O günden bu yana tarihsel kaynaklar konusundaki tartışmalarla politik/ideolojik kavgalar birbirine karıştı. Ayırmanın zamanıdır.

Konunun tarihsel kaynaklarına yeniden dönmek gerekiyor. Bu konu ilk kez Heyeti Temsiliye ile İstanbul Hükûmeti'ni temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa arasındaki görüşmelerde gündeme gelmişti. Millî Mücadele'nin henüz başında 20 Ekim 1919'da iki taraf arasında imzalanan protokolün ilk maddesi bu konuya ayrılmıştı. Genellikle Amasya prokotolü olarak bilinir.

1919 tarihli protokol

Protokolde 11 Eylül tarihli Sivas kongresi beyannamesine atıfta bulunuluyor ve ardından öngörülen yeni sınırların içinde özellikle Türklerle Kürtlere yer veriliyordu. Tasavvur ve kabul edilen sınır, Türklerle Kürtlerin bulunduğu araziydi. Tabiî o sırada hiç kimsenin aklına nedense Kürtlerin aslında Türk olduğunu belirtmek gelmemişti! Demek ki neymiş? O tarihte Kürtler varmış. Protokole göre; Kürtler Osmanlı camiasından asla ayrılamazlardı ve bu sınır asgarî talepti. Protokol bununla da yetinmemiş ve Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlayacak şekilde etnik haklara kavuşmalarına sosyal açıdan izin verilmesini desteklemek gerektiğini vurgulamıştı. Dahası, bütün bunlar "millî sır" olarak gizli tutulmayacaktı. Kürtlere bağımsızlık verileceğine ilişkin yapılan propagandalara karşı onların bu türden vaatlerin arkasına takılıp gitmelerini önlemek üzere bu kararların Kürtlere özellikle bildirilmesi kabul edilmişti. Protokolün altında Mustafa Kemal Paşa ile birlikte Bekir Sami Beyin ve Rauf Orbay'ın da imzaları vardı.

Bu arada kısaca bir başka konuya daha değinmek gerekir: Bu tarihte Osmanlı Hükûmeti'nin temsilcileri ile Anadolu'da kongreler tarafından seçilen heyeti temsiliye karşılıklı görüşebiliyor ve hazırladıkları ortak metnin altını beraberce imzalayabiliyorlardı. Yani şimdi iç savaşta tarafların ortak bir metin altına imza atmaları mümkün müdür? Bu nasıl bir iç savaş? Bir tüyo vereyim mi? Belki de iç savaş yok; iki taraf arasında anlaşma söz konusu.

Nutuk'ta da sözü edilen bu protokolün metni orada da sansüre uğramış ve metin itinayla temizlenmiştir. Yani Nutuk'ta yayınlanan belgelere itimat caiz değildir; muhakkak orijinali ile karşılaştırılması gerekir! Bahse konu özgün metin Faik Reşit Unat tarafından Tarih Vesikaları dergisinde 1961 senesinde yayınlanmıştır. Buna rağmen sansür devam etti. Meselâ Mazhar Müfit Kansu'nun Erzurum'dan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber  kitabında da aynı sansür görülmektedir.

Atatürk'ün 1923 İzmit basın toplantısı

Atatürk'ün 1923 yılında gerçekleşen İzmit basın toplantısında Ahmet Emin Yalman'ın sorusuna verdiği ve hep sansür edilen yanıtı da meseleye ışık tutmaktadır. Atatürk şöyle diyordu: "Kürt sorunu, bizim yani Türklerin çıkarlarına olarak da kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, millî sınırlarımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerlerde yoğundur. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir. (...) Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilât-ı Esasiye Kânunu gereğince zaten bir türlü özerklik oluşacaktır. O hâlde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken, onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir."

Atatürk, "bir nevi mahallî muhtariyetler"in 1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu'nda öngörüldüğünü söylerken ne demek istemişti acaba? Yasanın 11. maddesi şöyleydi: "Vilâyet mahalli umurunda manevî şahsiyeti ve muhtâriyeti hâizdir. Hâricî ve dâhilî siyâset, şer'i, adlî ve askeri umur, beynelmilel iktisâdî münâsebet ve hükûmetin umûmî tekâlifi ile menâfii birden ziyâde vilâyâta şâmil husûsat müstesnâ olmak üzere, Büyük Millet Meclisi'nce vâz edilecek kavânin mûcibince Evkaf, Medâris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nâfiâ ve Muâveneti İçtimâiye işlerinin tanzim ve idâresi vilâyet şûrâlarının salâhiyeti dâhilindedir."

Yani: Her il, yasalar çerçevesinde, vakıf, medrese, eğitim, sağlık, ekonomi, tarım, bayındırlık ve sosyal yardım konularında yerel düzeyde idari yetkiye sahipti. Yasada buna özerklik deniliyordu. Bu konuların yönetimi il şuralarının yetkisine bırakılmıştı. Şura lâfı da (ayıptır söylemesi) Sovyet'in karşılığıydı!

Bu şuralar lâkırdısı da nereden çıktı diye soranlara hemen 12. madde: "Vilâyet şûrâları, vilâyetler halkınca müntehap âzâdan mürekkeptir" ve 14. madde: "Vilâyette Büyük Millet Meclisi'nin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi hükûmeti tarafından tâyin olunup, vazifesi devletin umûmî ve müşterek vezâifini rüyet etmektir. Vali, yalnız devletin umûmî vazâifile mahallî vazâif arasında teâruz vûkuunda müdahale eder." (Kaynak: A. Gözüyübük ve S. Kili: Türk Anayasa Metinleri, SBF Yayınları, 1982, s. 94-95).

Yani: şuralar il halkınca seçilecekti ve valiler TBMM tarafından (İçişleri Bakanlığı'nca değil) atanacak olup, eğer merkez yönetimi ile il yönetimi arasında anlaşmazlık çıkarsa, ancak bu takdirde valilerin il yönetimine müdahale yetkisi doğacaktı.

İzmit konuşması 1969'da sansür edildi

Ayşe Hür, bir yazısında öyküyü güzel bir şekilde özetlemiştir: Mahmut Soydan Milliyet  gazetesinde 1929/1930 yıllarında uzun süren bir yazı dizisinde bu konuşmanın tamamını yayınlamış olmakla birlikte; ardından sansür çıktı geldi ve İsmail Arar 1969 yılında İzmit Basın Toplantısı kitabında metni sansür etti. Şimdi siz bakmayın bu konuşmanın serbestçe yayınlanmasına; meselâ Arı İnan'ın TTK tarafından 1982 yılında (yani 12 Eylül yönetiminde) yayınlanan Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları adlı kitabında metnin bu kısmı yoktur, sansür edilmiş ve koparılıp atılmıştır! İnan, Arar'ın metninin eksik olduğunu, yayınladığı metnin ise tam olduğunu ileri sürüyordu! Bütün bu sansür çabaları 2000'e Doğru dergisinin 1987 yılındaki yayını ile ortaya çıktı. Dergi tabiî toplatırıldı ve mahkemeye verildi. Beraat kararından sonradır ki, Arı İnan, bir röportajında, henüz meselenin çözülmediği bir sırada metne yer vermeyi doğru bulmadığını söylerken; TTK başkanı Yücel Tanay da, ayrılıkçı akımların eline doküman vermemek gerektiği düşüncesiyle böyle davrandığını açıkladı

Tarihi böyle bir mantıkla inşa etmeye kalkışanlara karşı kaynaklar elimizdeki en güçlü argümanlardır. Bu nedenle yazımda metinlerin orijinallerine de yer verdim; herkes kendisi okusun ve değerlendirsin diye.

Özerklik tartışması: Önce sansür, sonra inkâr, en sonunda itiraf ve tevil

Şimdi belki bir miktar açıklığa kavuşmuştur; Atatürk'ün basın toplantısında Kürt meselesine ilişkin sözleri niçin sansüre uğramış olabilir? Dün bu sözleri sansür edenler; geçmişte böyle sözler söylenmediğini, bunun yalan olduğunu ileri sürenler, bugün artık bu sözleri tevil etmenin dışında bir başka yol bulamıyorlar. Geçmişi itinayla temizlemeye çalışanlar için acınası bir durum. Önce sansür ve inkâr; sonra inkârdan bir fayda görülemeyince zorunlu itiraf ve hemen ardından da tevil.  Ne varmış canım; "bir nevi mahallî muhtariyet" sözünden özerklik sonucu çıkar mıymış? Vallahi çıkmazmış. O halde bu sözler zamanında niçin sansür edilmek zorunda kalındı acaba? Bilen varsa, çıksa da açıklasa; biz de öğrensek. Çıkmaz sokaklarda dolaşmayı tercih edenlere sormak gerekir: Bu sistemi bugün önermek Atatürkçülük müdür, yoksa vatana ihanet midir? Yoksa ikisi birden midir? Atatürk'ü dahi sansür eden, etmek zorunda kalan sıkı Atatürkçülere sorun bakalım, ne yanıt alacaksınız?

DİKKAT! DİKKAT! İTİNAYLA METİN TAHRİF EDİLİR

İŞİN zor kısmına geldik; çünkü genellikle metinler yeni Türkçeye çevrilirken, tahrifata uğramakta ve üstelik sanki tam metinmiş gibi tırnak içinde gösterilmektedir. Söylenene, okuduğunuza, gördüğünüze sakın inanmayın. Pek çok "yazar" ve "tarihçi", orijinal metni kendi gönlünden geçirerek değiştiriyor. Hiçbirinde orijinal metni görmüyorsunuz; sadece onların yaptığı çeviriyi okuyorsunuz. O çeviri ki, sansür edilmiş, değiştirilmiş, çıkarılmış ve hatta ekleme yapılmış, yani itinayla elden geçirilmiştir. Üstelik bir de  kendi yazdıklarını tırnak içinde sunarlar ki, sanki orijinalinden aynen alınmış gibi yaparlar. Kimler mi? Canım artık her şeyi de ben söylemeyeyim; şöyle etrafınıza bir bakın bakalım. Ya, işte onlar! Bırakın onlar özerklikle "bir çeşit özerklik" arasındaki farkı bulmaya çalışsınlar. Meselâ, odatv'den Sinan Meydan'a sorarsanız eğer; yasada sözü edilen "muhtariyet" gerçek anlamda özerklik değildir; sadece belediye işlerine has güçlü yerel yönetim anlamına gelmektedir. Soru: o halde yeni anayasaya özerklik sözünü yazmakta sakınca yoktur, değil mi?

Son Osmanlı Meclisi Mebusanı'nda Kürtler

26 Şubat 1920 tarihli meclis oturumunda "Kürtlerin camia-i İslâmiyye ve Osmaniyye'den ayrılmak fikrinde olmadıkları"na ilişkin açıklamalar yapılıyordu. Diyarbekir Müdafaa-i Hukuk-u Millîye Cemiyeti aşağıdaki telgrafı meclis başkanlığına çekmişti:

"Vatan haini, din düşmanı Şerifnâm şahsın Boğos Nobar ile teşrik-i mesaî ederek, Kürtlerin mukadderat-ı âtiyyesi hakkında beyan-ı mütâlaa ettiğini istihbar ettik. Kürtlük ve Türklük birdir. Yekdiğerinin özkardeşi ve din kardeşidir. Her iki millet için vatan müşterektir. (...) Kürtler vatanlarının istihlâsı uğrunda şimdiye kadar Türklerle ilk saf-ı harbde kanlarını akıtmışlar ve âtiyen de hükûmetimizin bekâ ve saadeti için aynı surette hareket edeceklerdir. Camia-i Osmaniye ve İslâmiyye'den hiçbir zaman ayrılmak, fikir ve hayallerinden geçmez. Dünyanın sonuna kadar bu camia-i İslâmiyye ve Osmaniye dahilinde yaşamak azmindedirler." (Meclisi Mebusan Zabıt Ceridesi: 26 Şubat 1920)

Amasya Protokolü'nün orijinal metni

"BEYANNâMENİN  birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye'nin tasavvur ve kabul edilen hudûdu Türk ve Kürtlerle meskûn olan arâziyi ihtivâ eylediği ve Kürdlerin câmi'a-i Osmâniye'den ayrılması imkânsızlığı îzâh edildikten sonra, bu hudûdun en asgarî bir taleb olmak üzere te'mîn-i istihsâli lüzûmu müştereken kabûl edildi. Ma'a-hâzâ Kürdlerin serbestî-i inkişâflarını te'mîn edecek vech ve sûretde hukûk-ı ırkıye ve ictimâ'iyece mazhar-ı müsâ'adât olmaları dahi tervîc ve ecânib tarafından Kürdlerin istiklâli maksad-ı zâhirîsi altında yapılmakda olan tezvîrâtın önüne geçmek için de bu husûsun şimdiden Kürdlerce ma'lûm olması husûsu tensîb edildi." (Kaynak: Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü-Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk, 2003, s. 99).

İzmit basın toplantısının orijinal metni

"KÜRT meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine olarak da kat'iyyen mevzubahis olamaz. Çünkü mâlumu âliniz, bizim hudut-u millîyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surette tavattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde haiz-i kesafettir. Fakat kesafetlerini kaybede ede ve Türk anasırının içine gire gire öyle bir hudut hâsıl olmuştur ki, Kürtlük nâmına bir hudut çizmek istersek, Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lâzımdır. (...) Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmektense, bizim Teşkilât-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahallî muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı mevzuu bahis olurken, onları da beraber ifade etmek lâzımdır. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daima variddir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahibi salahiyet vekillerinden mürekkebdir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak doğru olamaz." (Kaynak: Mustafa Kemal-Eskişehir-İzmit Konuşmaları (1923), Kaynak Yayınları, 1993, s. 104).

http://www.stargazete.com/yazar/cemil-kocak/herkesin-bildigi-sir-1921-anayasasi-ndaki-ozerklik-ataturk-ve-kurtler-haber-361913.htm
#726


Fazla makyaj yaptığı ve mini etek giydiği iddiasıyla HSYK'dan ihraç edilen Hakim Arzu Özpınar, sekiz yıllık hukuk mücadelesi sonunda mesleğine geri döndü.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), özel hayatı gerekçe gösterilerek 2003 yılında meslekten ihraç edilen Hakim Arzu Özpınar hakkındaki ihraç kararını kaldırdı.

Alınan bilgiye göre, Hakim Arzu Özpınar, özel yaşam tarzı gerekçe gösterilerek 2003 yılında meslekten ihraç edilmişti.

Meslekten ihraç kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AHİM) taşıyan Özpınar, mesleğe kabulü için HSYK'ya başvurmuştu.

AİHM'in kararında, Özpınar'ın özel yaşam tarzı gerekçe gösterilerek meslekten ihraç edilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ''özel hayatın ve aile hayatının korunması'' yla ilgili maddesine aykırı olduğu sonucuna varmıştı.

HSYK bugün yaptığı genel kurul toplantısında, Özpınar hakkındaki ihraç kararını kaldırdı. AİHM kararını esas alan HSYK, Hakim Arzu Özpınar'ın meslek yeterlilik niteliklerini yitirip yitirmediğine ilişkin bilgileri topladıktan sonra Özpınar'ın mesleğe kabul edilip edilmeyeceğine karar verecek.

http://www.haber7.com/haber/20110621/8-yil-suren-mini-etek-davasi-bitti.php
#727
"Kültür Müslümanlığı, merasim Müslümanlığı, şeklî Müslümanlık..."

Bunlar İslam âlemi çapında bizim bugünümüzü bize anlatan ve hepsi de Hocaefendi'nin değişik zamanlarda değişik vesilelerle kullandığı tabirler. İlaveleri de var: "Metafiziğe kapalılar; determinist mülahazalar bakışlarını bulandırmış."

Elimizi vicdanımıza koyalım ve soralım kendimize; yanlış mı? Hangi birimiz yaşayageldiğimiz dinî hayatı, sahih bilgi, doğru bilgi temeli üzerine oturtmuşuz ki? Hangi birimiz ailemiz veya hocalarımızdan öğrendiğimiz namaz, oruç, zekât vb. ibadetleri daha sonra aslî kaynaklarına inerek tetkik etme, bilgilerimizi kontrolden geçirme ve bu ibadetlerde derinleşmemizi sağlayacak bir yola başvurmuşuz ki? İslam'ın muamelat hükümlerine ait ilmihal seviyesine aşkın bilgiye sahibiz ki? Hatta kaçta kaçımız ilmihale yani ilmu'l hâle vâkıfız ki?

Ama sırası gelince büyük büyük laflar etmemizde üstümüze yok. Bilginin İslamîleştirilmesi mesela! Ehlinin malumu olduğu üzere buradaki bilgi, geleneğin sürekliliği içinde bize intikal eden bilgi değil; aksine Batı dünyasından transfer edilecek bilgidir. İyi ama biz bütünüyle bizim düşünce kodlarımızdan çıkmış, bizim metodolojimizle ürettiğimiz kendi bilgimizi içselleştirebilmiş değiliz ki! Diyelim ki bilgiyi transfer ettik ama hangi Müslüman'la bu bilgiyi İslamileştireceksin ki? Kültür Müslümanlığı nitelendirmesine hak kazanacak, imanı da, ibadeti de taklit seviyesinde olan ve bir türlü tahkike ulaşamamış hatta tahkik ihtiyacı bile hissetmeyen günümüz Müslümanları ve Müslümanlığı ile mi?

İşte bunları söyledi geçenlerde Hocaefendi. "Şimdi bırakalım bu türlü sözleri," dedi "bilgiyi transfere bakalım; çalışma disiplinini, düşünme ve bilgi üretme sistemini öğrenmeye çalışalım." Acıdır aslında bir Müslüman için bunları söylemek. Bir zamanlar dünyaya medeniyet öğretmiş, bilginin merkezliğini yapan bir dünyanın şimdilerde transfer edelim demesi, öğrenmeye çalışalım demesi gerçekten acı ve inciticidir. Fakat realitelerle yüzleşmek zorundayız. Onlar bugün, dün bizim bulunduğumuz, biz bugün onların dünkü bulunduğu yerdeyiz. Terk-i mevki etmiş durumdayız daha anlaşılır bir ifadeyle.

Sohbet meclisinde bulunanlardan bu sözleri yadırgayanlar oldu mu bilmem ama sanki varmış gibi bu düşünceleri temellendirme cihetine gitti Hocaefendi sözlerinin ilerleyen kısmında. Dedi ki: "Halihazırdaki toplum yapısını, o yapının İslam ile olan irtibatını görmelisiniz." Ardından bu yapıyı öyle bir cümle ile anlattı ki bu cümle vihle-i ûlada çoklarının dudaklarını uçuklatacak cinsten: "Hz. Ömer'in adalet sistemini getirseniz şimdi; bırakın sokaktaki insanı, camideki insan bile isyan eder."

İnsanı gerçekten sarsan, irdeleyen, şoke eden bir tespit bu. İsterseniz sözün burasında bir nebze durup, içimize dönelim ve soralım kendimize; biz böyle miyiz? Cevap; genel manada ve/ya çoklarımız itibarıyla böyleyiz... En basitinden; adalet deriz, kul hakkı deriz ama hac kuralarında torpil yaptırmak -ki bunun manası bir başkasının hak ve hukukuna tecavüz etmek demektir- için her türlü gayreti gösteririz. Böylesi uç bir örnek verdim; çünkü Allah'a ibadet etmede, farz vecibesini yerine getirmede de bunu yapıyorsak, varın gerisini siz hesap edin demek istedim.

Ehliyet deriz, liyakat deriz ama oğlumuzun, kızımızın, torunumuzun işe girmesine sıra gelince, başkasının hak ve hukukunun yenmesini aklımıza bile getirmeyiz. Trafiğe çıkarız; acelemiz var diye son tahlilde kul hakkının yendiği her türlü hak ihlalini gönül rahatlığı içinde yaparız hatta bu ihlalleri yapmayanları ahmaklıkla suçlarız. Neden? Düzen böyle. Hemen peşinden belki de vicdanî ızdırabımızı aza indirgemek, bir rahatlama yaşamak için "Düzen sana uymuyorsa, sen düzene uyacaksın." deriz.

Başka misaller vermeye gerek var mı bilmiyorum. O zaman Hocaefendi bu tespitinde haklı değil mi? Kılı kırk yararcasına adaletin gözetildiği Hz. Ömer sistemi veya daha doğru bir isimlendirme ile İslam'ın adalet anlayışı, hukukun üstünlüğü, kanunlar karşısında eşitlik gibi ilkelerin mutlak manada uygulandığı bir sistemde, o sisteme ilk defa karşı çıkacak olanlar bu hayat tarzını terk etmekte zorlanacak olan Müslümanlar değil midir?

Biz devam edelim sohbete kaldığımız yerden: "Dış dünyayı bırakın, kendinize bakın. Üstad bu gerçeği görmüş ve talebelerine yaptığı dua cümlesinden belli bir müddet sonra 'sadıkîn' vasfını çıkartmıştır." Halk tabiriyle şapka çıkartacağınız bir temellendirme bu. Daha başka tespitleri de var Hocaefendi'nin aynı istikamette. Mesela Bediüzzaman Hazretleri'nin takva tarifi. Ehemmiyetine binaen aynen aktarayım: "Bu günlerde, Kur'ân-ı Hakîm'in nazarında îmandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahat ve cazibedar hevesat zamanında, bu takvâ olan def'-i mefasid ve terk-i kebâir üssül-esas olup, büyük bir rüçhaniyet kesbetmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için takva, bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzları yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur." Gördüğünüz gibi zaman, mekân ve insan faktörleri başka bir anlatımla arka plan şartları kavramların yeniden tanımlanmalarında nasıl da rol oynuyor.

Sohbet ortamına geri döneceğim; kaldığımız yer, sözün belli bir kıvama geldiği yerdi. İçinde bulunduğu halet-i ruhiye ve söze muhatap olanlar da zaten söylenecek sözler adına yollara Arnavut kaldırımı misali taşlar döşenmesine yardım ediyordu. Söz sultanına kalan, sadece sözü söylemekti. O da söyledi: "Niye yalan söylüyoruz? Söyleyin bana, kaç insan var milimi milimine hayatı İslami esaslara göre yaşayan? Kaç insan var haramdan yılandan-çıyandan kaçar gibi kaçan? Kaç insan var İslam'ın dertleriyle geceleri uykularını terk edecek kadar dertlenen? Evet, niye yalan söylüyoruz o zaman?"

Başların yere eğildiği bu ortamı daha fazla uzatmanın manası yoktu ihtimal; onun için şiirin kafiyesini koyup bitirdi. Biz de onunla bitirelim: "Kabul edelim şu gerçeği; insanımızda maneviyat duygusu azaldı. Pozitivizm ezdi geçti bizi. Materyalizm lehine bir yıkım oldu bizim dünyamızda. Bu yıkımın merkez üssü Anadolu coğrafyası idi. İslam dünyası bu yıkımın radyoaktif tesirlerinden etkilendi. Merhum Osman Yüksel Serdengeçti 'Bir Nesli Nasıl Mahvettiler' diye hikâyesini yazdı bu vetirenin."

a.kurucan@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1106
#728
CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu'nun başı yine dertte. Partisinin Merkez Yönetim Kurulu toplantısında yaptığı seçim değerlendirmesinde, AK Parti'nin başarısını gölgelemek için uçuk bir örnek vermiş.

Akşam gazetesinin haberine göre Kılıçdaroğlu, AK Parti'nin aldığı yüzde 50'lik oyu, 38 yıl önce Stockholm'de yaşanan tuhaf banka soygunu olayıyla açıklamış. Söz konusu olayda, rehineler, soyguncuların tarafına geçmiş ve "bizi kurtarmayın" diyerek, polise direnmişlerdi. Yargılama safhasında da aralarında para toplayıp soygunculara destek vermişlerdi. Sayın Kılıçdaroğlu, AK Parti'ye oy verenleri, "mağdurun, kendisine zulmedene hayranlık duyması" anlamına gelen ve "Stockholm sendromu" olarak adlandırılan psikolojik rahatsızlık içinde olmakla itham ediyor. Yani AK Parti halkı eziyor, ülkeyi kötü yönetiyor ama halk gidip yine ona oy veriyor. Bir nevi hastalık hali... Tepki görünce Sayın Kılıçdaroğlu, ifadelerine açıklık getirdi ve "AK Parti'ye oy veren bütün seçmeni değil, bir kısım seçmeni kastettiğini" belirtti.

Lafı uzatmadan hemen diyeyim. Bu ülkede Stockholm sendromu falan değil, aslında CHP sendromu, daha yaygın olarak da vesayet sendromu var. Bu ülkede bir kesim, yüz yıldan beri, kendilerini desteklemeyen büyük halk kitlesine; 'sağlıksız', 'aklından zoru olanlar', 'cahil-cühela takımı', 'göbeğini kaşıyanlar', 'bidon kafalılar' muamelesi yapıyor. Son seçimden önce de aynı hakaretler, küçümsemeler, aşağılamalar, horlamalar yapıldı. Bence asıl sendrom, asıl hastalık, bunlarınki olmalı. Çünkü halkın yarısının tercihini yanlış görmek, kendisine dönüp, 'acaba bizim bir hatamız olabilir mi?' diye düşünmemek, sağlıklı bir yaklaşım değil. Sizin gibi düşünmeyenleri, sizin oy verdiğiniz partiye oy vermeyenleri eleştirebilirsiniz. Ama kendini akıllı zannedenler, AK Partili seçmen için, 'kömüre, bulgura oy verdiler, tabii hastanelerde artık sosyal güvenlik kapsamında olanlardan para alınmıyor' derse, birileri de onların aklına şaşar kalır...

Türkiye değişti, şehirler değişti. Sanayicileri, büyük işadamları, medyası, üniversiteleri, sivil toplumu, siyasetteki temsilcileri değişti. En önemlisi, devam eden Ergenekon ve Balyoz davaları ile vesayet-demokrasi kavşağında asırlık ezberler bozuluyor. Geçmişin darbecileri hesaba çağrılıyor, darbe teşebbüsü iddiasıyla emekli ve muvazzaf generaller, amiraller tutuklanıyor. Yüz yıldır olmayanlar oluyor. Yüzde 50'yi, sendromla izah etmeye kalkmak, kafayı kumdan çıkarmamakta direnmektir, o kadar...

Vesayetçilere söylüyorum. AK Parti gerçeği, geçici değil. Bu yüzde 50, yüzergezer oylar değil. İnsanlar istikrara, hizmete, gönlüne girenlere oy veriyorlar. Yüz sene önceki, elli sene önceki, hatta on sene önceki Türkiye yok. Değişen, gelişen, halkı demokraside şuurlanan yeni bir Türkiye var. Kabullenmemekte direniyorsunuz ama Türkiye'nin, geldiği noktadan geriye dönüşü söz konusu değil.

Demokratikleşme, kazandığı hiçbir mevzii geri vermeyecek. Üniversiteler, artık vesayetin hınk deyicisi olmayacak. Medya, bugün geldiği noktadan geri gitmeyecek. Gazete patronları, ülke yönetimine ortak olmaya kalkmayacak. Kimse genel yayın yönetmenlerini, başbakan, bakan tayin eden güç odaklarına dönüştüremeyecek. Yarı resmi sivil toplum kuruluşları, mahşerin atlıları gibi ortaya çıkamayacak. Yüksek yargı, vesayetin emniyet supapları işlevini göremeyecek. Herkes haddini bilecek. Generaller, gazetelere, telefonla aynı manşetleri attıramayacak. Böyle şeyler, bir daha asla olmayacak, olamayacak. Genelkurmay'ın internet sitelerine artık elektronik muhtıralar konamayacak. Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarına söven, onlara ayağa kalkmayan gururlu generallere rastlanmayacak...

Seçim kaybettikçe, halkı aşağılama hastalığından artık vazgeçilmeli. Halka hakaret edenler değil, onu anlamaya çalışanlar, onunla sandıktan sandığa "oydaş" olmak yerine, gönüldaş olanlar kazanacak...

h.gulerce@zaman.com.tr
http://twitter.com/huseyingulerce 

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1149537&title=stockholm-degil-vesayet-sendromu
#729
173. "Bedenimiz Cennete Girecek mi?"

«O halde» dedi Isa, «Cennetin bolluğunu siz gözönüne getirin. Çünkü eğer Allah bu dünyada insana bir kaç gramlık mal vermişse. Cennette on yüz bin yük verecektir. Bu dünyadaki meyvelerin miktarını; yiyeceklerin miktarını, içeceklerin miktarını ve insana verilen şeylerin miktarını düşünün. Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, insan bir kum taneciği aldıktan sonra, denizde nasıl halâ daha ne kadar kum kalıyorsa, aynen bu şekilde (Cennet'teki) yemişlerin miktarı ve niteliği, burada yediğimiz yemişlerin türünü aşacaktır. Ve, Cennet'teki diğer şeyler de böyledir. Olmadı, hattâ, bakın size diyorum ki, bir dağ altın ve inci, bir karıncanın gölgesinden ne kadar kıymetliyse, Cennet'in nimetleri de, dünyadaki reislerin sahip oldukları ve dünyanın sona ereceği Allah'ın mahkemesine kadar sahip olacakları nimetlerin tümünden aynı şekilde kıymetlidir.»
Petrus karşılık verdi: «Öyle de, şimdi bizim sahip olduğumuz bedenimiz Cennet'e girecek mi?»
îsa cevap verdi: «Dikkat et ki Petrus, aman bir sadukî olmayasm; çünkü sadukiler, bedenin yeniden dirilmeyeceğini ve meleklerin olmadığını söylerler. Bu bakımdan, onların bedeni ve ruhu Cennet'e girmekten yoksundur ve onlar bu dünyada meleklerin hizmetinden de yoksundurlar. Belki de, Allah'ın peygamberi ve dostu Eyüb'ü, onun ne dediğini unutmuşsunuzdur: «Biliyorum ki, Allah'ım sağ ve diridir; ve Son Gün yeniden bedenimle birlikte kalkacak ve Kurtarıcı'm Allah'ı gözlerimle göreceğim.»
«Ama inanın bana, bizim bu bedenimiz öylesine paklanacaktır ki, şimdi sahip olduğu şeylerden tek bir mala bile sahip olmayacaktır; çünkü bütün kötü arzulardan arınacak ve Allah onu, Adem'in günah işlemeden önceki durumuna getirecektir.»
«îki insan bir efendiye tek ve aynı işte hizmet eder. Biri yalnızca işi seyreder ve ikinciye emirler verir, ikinci de birincinin emrettiği herşeyi yerine getirir. Size adaletli gelir mi diyorum, efendinin, yalnızca seyredip emirler vereni ödüllendirmesi ve kendini çalışarak yoranı evinden çıkarıp atması? Mutlaka hayır.»
«Öyleyse, Allah'ın adaleti bunu nasıl götürecektir? Ruh ve beden insanın nefsiyle birlikte Allah'a hizmet eder; yalnızca ruh seyreder ve hizmet emri verir. Çünkü, ruh yemek yemez, oruç tutmaz, yürümez, soğuğu ve sıcağı duymaz, hasta olmaz ve öldürülmez, çünkü ruh ölümsüzdür; o, bedenin her bir uzvunda çektiği bu bedeni acıların hiç birini çekmez. O halde, hak mıdır ki, kendini Allah'a hizmet ederek bu kadar yoran beden değil de, yalnızca ruh Cennet'e girsin?»
Petrus karşılık verdi: «Ey muallim, beden ruha günah işlettiğinden Cennet'e konmamalıdır.»
îsa cevap verdi: «Şimdi, beden ruh olmadan nasıl günah işler ki? Bu kesinlikle imkânsızdır. Bu nedenle, Allah'ın rahmetini bedenden çekmekle sen ruhu Cehennem'e mahkûm ediyorsun.»

174. «Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, Allah'ımız rahmetini günahkâra va'd ederek der: «Günahkârın günahına ağlayacağı şu saatte, Kendi üzerime yemin ederim ki, onun kötülüklerini artık hiç hatırlamayacağım.»
«Şimdi, eğer beden oraya gitmeyecekse, Cennet'in yiyeceklerini kim yiyecektir? Ruh mu? Emin olun ki değil. Çünkü o manevîdir.»
Petrus karşılık verdi: «O halde, kutsananlar Cennet'te yiyecekler, ama pislik olmayacaksa, yemekler nasıl boşaltılacaktır?»
İsa cevap verdi: «Şimdi eğer yemez içmezse insan nasıl nimetlendirilir? Yüceltilen şeye oranla yüceltmede bulunulmasının uygun olduğu açıktır. Fakat sen Petrus, böyle yemeğin pislik şeklinde boşaltılacağını düşünmekle yanılgıya düşüyorsun, çünkü bu beden şimdi bozulabilen yemekler yiyor ve bundan dolayı da kokuşma ve çürüme ortaya çıkıyor; ama Cennet'te beden bozulmayacaktır, ölümsüz ve her türlü dertten kurtulmuş olacaktır; ve hiç bir kusurlu yanı olmayan yemekler herhangi bir kokuşma veya çürüme hasıl etmeyecektir.»

180. Bir gün, îsa Süleyman (mabedi) verandasında otururken, yanına yazıcılar geldi ve içlerinden halka hitap eden birisi kendisine dedi: «Ey muallim, ben bu insanlara defalarca hitap ettim, aklımda kitaptan anlayamadığım bir bölüm var.»
İsa karşılık verdi: «Nedir o?»
Yazıcı dedi: «Allah'ın babamız İbrahim'e söylediği şu, «Ben senin büyük ödülün olacağım» (sözü). Şimdi, insan (böyle bir ödülü) nasıl hak edebilir?»
O zaman îsa ruhen sevindi ve dedi: «Eminim ki sen Allah'ın melekûtundan uzak değilsin. Beni dinle, bu öğretinin anlamını sana anlatacağım. Allah, sonsuz, insan sonlu olduğundan, insan Allah'ı hak edemez ve senin kuşkun bu mudur kardeş?»
Yazıcı ağlayarak cevap verdi: «Rab, sen benim kalbimi biliyorsun; o halde konuş, çünkü benim ruhum senin sesini duymak arzu ediyor.»
O zaman îsa dedi: «Allah sağ ve diridir ki, insan her an aldığı küçük bir nefesi de hak edemez.»
Bunu duyan yazıcı kendinden geçti ve havariler de aynı şekilde hayrete düştüler, çünkü îsa'nın, Allah sevgisi için ne verirlerse, onun yüz katını alacaklarını söylediğini hatırlıyorlardı.
Sonra İsa dedi: «Eğer biri size yüz altın kuruş ödünç verse ve siz de bu kuruşları harcasanız, sonra bu adama, «ben sana kurumuş bir bağ yaprağı veriyorum; bu nedenle bana evini ver, çünkü onu hak etmiş oluyorum» diyebilir misiniz?»
Yazıcı cevap verdi: «Asla Rab, çünkü o önce borcunu ödemeli ve sonra da, herhangi bir şey isteyecekse iyi şeyler vermelidir, ya bozulmuş bir yaprak ne işe yarar ki?»

181. Isa karşılık verdi: «İyi söyledin ey kardeş; o halde söyle bana, insanı hiç yoktan yaratan kimdir? Mutlaka Allah'tır, aynı zamanda ona yararlanması için tüm dünyayı da vermiştir. Ama insan, günah işleyerek bunu tümüyle harcamıştır, çünkü, günahtan dolayı tüm dünya insanın aleyhine döndü ve insanın sefilliği içinde, Allah'a günahla bozulmuş amellerinden başka verecek hiç bir şeyi yoktur. Çünkü, her gün günah işlemekle, kendi amelini bozmaktadır, bu nedenle îşaya peygamber der: «Bizim takvamız bir aybaşı bezi gibidir.»
«O hâlde, tatmin etmekten uzak olan insan nasıl hak sahibi olabilir? Olur ya, insan günah işlemiyor mu diyelim? Allah'ımızın peygamber Davud aracılığıyla  söyledikleri açık seçiktir.-   «Muttaki bir günde yedi kez düşer» öyleyse, muttaki olmayan ne kadar düşer? Ve, eğer bizim takvamız lekeliyse, takvasızlığımız ne kadar da iğrençtir! Allah sağ ve diridir ki, bir insanın, «hak ederim» sözünden daha çok kaçınması gereken başka bir şey yoktur. Bir insan, elinin yaptıklarını bilsin, kardeş, o zaman hakkını hemen görecektir. İnsandan çıkan her iyi şeyi, gerçekten insan yapıyor değildir, ama onu kendisinde yapan Allah'tır; çünkü varlığı kendisini yaratmış olan Allah'ındır. însanın yaptığı, yaratıcısı Allah'a karşı çıkmak ve günah işlemektir, böylece de o, ödülü değil, azabı hak eder.»

182. «Dediğim gibi, Allah insanı yalnızca yaratmakla kalmamış, aynı zamanda onu tastamam yaratmıştır. Ona tüm dünyayı vermiştir. Cennet'ten ayrıldıktan sonra kendisine korumak için iki melek vermiş, ona peygamberler göndermiş, ona kanunu bahşetmiş, imanı bahşetmiş, her an onu şeytandan korumakta, ona Cennet vermek istemektedir; hattâ insana Kendisi'ni vermek istemektedir. O halde borcun büyüklüğünü düşünün! Hiç yoktan kendiniz gibi insanlar yaratmak, bir dünya ve Cennet'le birlikte, hatta Allah'ımız gibi, büyük ve iyi bir Allah'la birlikte, Allah'ın gönderdikleri kadar peygamberler yaratmak ve her şeyi Allah'a vermek borcu tehir edilmekte ve size yalnızca Allah'a şükretme zorunluluğu kalmaktadır. Fakat tek bir sinek yaratamadığınız için ve her şeyin Rabb'ı olan Allah'tan başka (tanrı olmadığından), borcunuzu nasıl tehir edebileceksiniz? Emin olun ki, eğer bir insan size yüz altın kuruş ödünç verecek olsa, geri yüz altın kuruş vermek zorunda olursunuz.
«İşte kardeş, bunun anlamı şudur ki, Cennet'in ve her şeyin Rabb'ı olan Allah istediğini diyebilir; ve her ne isterse verebilir. Bu bakımdan, O İbrahim'e «Ben senin büyük ödülün olacağım» dediği zaman, İbrahim, Allah benim ödülümdür» değil, «Allah benim hediyem ve borcumdur» diyebildi: Sen de insanlara hitap ederken ey kardeş, bu bölümü işte böyle açıklamalısın; yani, eğer insan iyi çalışırsa, Allah şu şu şeyleri insana verecektir (demelisin).
Ey insan, Allah'ın sana konuşacağı ve «Ey benim kulum, benim sevgim için iyi işler yaptın; ben Allah'ından nasıl ödül istersin?» diyeceği zaman, sen cevap ver: «Rabb, ben Senin ellerinin eseri olduğumdan, bende şeytan'ın sevdiği günahın bulunması yakışık almaz. Bu nedenle Rabb, kendi azametin için, ellerinin eserlerine merhamet et.»
Ve Allah, «Seni bağışladım, şimdi de seni ödüllendirmek istiyorum» derse cevap ver: «Rabb, yaptıklarım için ben ceza hak ettim, ve Sen ise yaptıkların için ululanmayı hak ettin. Rabb, bende yapmış olduğum şeyleri cezalandır ve Kendi yaptığın şeyleri ise kurtar.»                      
Ve eğer Allah, «Günahın için kendine hangi ceza uygun görünüyor?» derse, sen cevap ver: «Ey Rabb, tüm fa sık/facirlerin çekeceği kadar.»
Ve eğer Allah, «Neden bu kadar büyük bir ceza istersin, ey benim mü'min kulum?» derse, cevap ver: -Çünkü,   onların hepsi senden benim aldığım kadar çok şey almış olsalardı, sana bendi

183. "Gerçek Alçakgönüllü Nasıl Olunur?"

Yemekte otururlarken yazıcı dedi: «Ey muallim, Allah'ın gerçek alçak gönüllülüğü sevdiğini söyledim. Bu bakımdan, bize alçak gönüllülüğünü ve onun nasıl gerçek, nasıl sahte, olabileceğini anlatın.»
İsa cevap verdi: «Bakın size diyorum ki, küçük bir çocuk gibi olmayan göklerin melekûtuna girmeyecektir.»
Herkes bunu duyunca şaşırdı ve birbirlerine dediler ; «Şimdi, otuz ya da kırk yaşında olan biri nasıl küçük bir çocuk gibi olacak?»
îsa cevap verdi: «Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, sözlerim doğrudur. Size, «(bir insanın) çocuk gibi olması gerektiğini söyledim; çünkü bu, gerçek alçak gönüllülüktür. Eğer küçük bir çocuğa, «Senin elbiselerini kim yaptı?» diye sorsanız, «babam» (diye) cevap verecektir. Eğer ona, oturduğu evin kimin olduğunu sorsanız, «babamın» diyecektir. Eğer «sana kim yiyecek veriyor?» deseniz, «babam» (diye) karşılık verecektir. Eğer, «sana yürümek ve konuşmayı kim öğretti?» deseniz, «babam» (diye) cevap verecektir. Ama deseniz ki, «alnını kim yardı, alnını böyle sardırmışsın» diyecek olsanız, «düştüm ve başımı yardım» (diye) cevap verir. Eğer, «neden düştün?» derseniz, «görmüyor musunuz küçüğüm, yetişkin bir insan gibi yürüme ve koşma gücüm yok ki! Bu bakımdan babam, sağlam yürümem için benim elimden tutmadı. Fakat iyi yürümeyi öğrenmem için babam beni bir an bıraktı ve ben de koşmak isteyince düştüm.» (diye) cevap verir. Eğer, «o zaman baban ne dedi?» derseniz, «niye şimdi oldukça yavaş yürümedin? Bak, ileride benim yanımdan ayrılmayacaksın» dedi (diye) cevap verir.»

184. «Söyleyin bana, doğru değil mi bu?» dedi İsa.
Havariler ve yazıcı cevap verdiler: «Doğruların doğrusu!»
O zaman İsa dedi: «Kalbinden Allah'ı tüm iyiliklerin yazarı, kendini de günahların, yazarı olarak tanıyan gerçekten alçak gönüllü olur. Ama, dille çocuk gibi konuşup, hareketle zıtlarını ortaya koyan, emin olun ki, sahte alçak gönüllülük ve gerçek gurur sahibidir. Çünkü, gurur bu şekilde, insanlar tarafından azarlanıp tekmelenmedikçe, alçak gönüllü şeyleri kullandığı zaman zirvesine varır.
Gerçek alçak gönüllülük insana kendini gerçekten bildiren bir ruh alçak gönüllülüğüdür; ama sahte alçak gönüllülük Cehennem'den bir duman olup, ruhun anlayışını öylesine karartır ki, insan kendinde bulması gerekeni Allah'ta bulup, Allah'ta bulması gerekeni kendinde bulur. Bu şekilde, sahte alçak gönüllü insan kendisinin ağır bir günahkâr olduğunu söyler, fakat biri kendisine günahkâr olduğunu söylediği zaman, hemen ona karşı gazaba gelir ve ona eziyet eder.
«Sahte alçak gönüllü insan, sahip olduğu her şeyi kendisine Allah'ın verdiğini söyler, ama kendi başına kalınca uymaz ve salih ameller yapmış olur. Ve, bu zamanın bu Ferisîleri kardeşler, söyleyin bana, nasıl yürürler?»
Yazıcı ağlayarak cevap verdi: «Ey muallim, bu zamanın Ferisîleri Ferisi cübbesi ve adını taşırlar, ama kalben ve amel bakımından Kenanîdirler. Ve, Allah'a karşı böyle bir adı gasbetmekle kalmıyorlar, bu şekilde basit insanları da aldatıyorlar! Ey eski zaman, ne kadar zalimce dayrandın bize. Gerçek Ferisileri bizden aldın ve bize sahtelerini bıraktın!»

185. İsa karşılık verdi: «Kardeş, bunu yapan zaman değil, gerçekte şerli dünyadır, çünkü her zaman içinde Allah'a gerçekten kulluk etmek mümkündür; ama dünyâ ile bir olunca, yani her zaman kötü tavırlarla insanlar kötüleşir. Elişa peygamberin hizmetçisi Gehazi'nin yalan söyleyip efendisini utandırdığını, para ve Suriyeli Naaman'ın elbiselerini aldığını biliyor musunuz? Ama, Elişa'nın da Allah'ın onu kendilerine peygamber yaptığı çok sayıda Ferisî'si vardı.
«Bakın, size diyorum ki, İnsanlar kötü işlere öylesine meyillidir ve dünya da onları bu işlere öylesine çeker ve şeytan da kendilerini şerre sürükler ki, bu zamanın Ferisi'leri her salih amelden ve her kutsal örnekten kaçınmaktadırlar; ve Gehazi örneği, Allah tarafından lanetlenmeleri için kendilerine yeter.»
Yazıcı karşılık verdi: «Doğruların doğrusu.» Bunun üzerine İsa dedi: «Gerçek Ferisîleri görebilmemiz için, bize Allah'ın iki peygamberi olan Haggay ve Hoşea örneğini anlatsana.»
Yazıcı karşılık verdi: «Ey muallim, nasıl diyeyim ki? Danyal peygamber tarafından yazılmış olmasına rağmen, pek çokları kesinlikle buna inanmıyor; ama sana itaat ederek, ben gerçeği nakledeceğim.»
Haggay, babadan kalma mirasını satarak, yoksullara verip de, Obadya peygambere hizmet etmek için Anatos'tan ayrıldığında onbeş yaşındaydı. Haggay'ın alçak gönüllülüğünü bilen yaşlı Obadya onu, şakirtlerine öğretmede bir kitap olarak kullandı. Bu nedenle, o sık sık kendisine elbise ve güzel yemekler gönderir, fakat Haggay her seferinde elçiyi geri gönderip, derdi: «Git, evine dön, çünkü bir yanlışlık yaptın. Obadya bana böyle şeyler mi gönderecek? Asla; çünkü o benim hiç bir işe yaramadığımı ve yalnızca günah işlediğimi bilir.»
«Ve, Obadya kötü bir şeyi olduğunda, görmesi için onu Haggay'ın yanında bulunan birine verirdi. O zaman Haggay bunu görünce kendi kendine derdi: «Bak. şimdi, Obadya mutlaka seni unuttu, çünkü bu, herkesten kötü olduğundan yalnızca bana uygundur. Ve bunun kadar pis bir şey yoktur. Allah'ın Obadya'nm elleriyle bana bahşettiği bu şeyi ondan alsam, bir hazine olurdu.»

186. «Obadya birine dua etmeği öğretmek istediğinde. Haggay'ı çağırır ve derdi: «Duanı burada yap ki, herkes sözlerini işitsin.» O zaman Haggay derdi: «İsrail'in Allah'ı Rabb, Seni çağıran kuluna merhametle bak, çünkü onu Sen yarattın. Adaletli Rabb Allah, adaletini hatırla ve kulunun günahlarını cezalandır ki, senin eserini kirletmiyeyim. Allah'ım Rabb, ben senden mü'min kullarına bahşettiğin nimetleri isteyemem, çünkü benim günahtan başka bir şey yaptığım yok. Bu bakımdan Rabb, kullarından birine bir hastalık vereceğin zaman kendi şanın için ben kulunu hatırla.»
«Ve Haggay, böyle davranınca» dedi yazıcı, «Allah onu öylesine sevdi ki, zamanında yanında bulunan herkese Allah peygamberlik (hediyesini) verdi. Ve, Haggay dua ederken hiç bir şey istemedi ki, Allah vermemiş olsun.»

187. Salih yazıcı bunları söylerken, gemisi parçalanan bir denizcinin ağladığı gibi ağladı.
Ve, dedi: «Hoşea, Allah'a kulluk etmek için gittiği zaman, Naftali kabilesinin reisiydi ve ondört yaşındaydı. Ve, o da babadan kalan mirasını satarak, yoksullara verip Haggay'ın şakirdi olmak üzere gitti.
«Hoşea sadakaya öylesine tutulmuştu ki, kendinden istenen her şey için derdi: «Bunu Allah bana senin için verdi ey kardeş, bu nedenle onu kabul et!»
- «Böyle yaptığından, az sonra iki elbiseyle kalakaldı, bunlar da çuval bezinden uzun bir gömlekle, bir deri cübbeydi. Babadan kalma mirasını satarak yoksullara verdi diyorum, çünkü, başka türlü kimsenin Ferisi olarak çağırılmasına izin verilmezdi.
«Hoşea'da Musa'nın kitabı vardı, onu en büyük ciddiyetle okurdu. Bir gün Haggay kendisine dedi: «Hoşea, varını yoğunu senden kim çekip aldı?»
Karşılık verdi: «Musa'nın kitabı.»
Komşu bir peygamberin şakirdlerinden biri bir gün Kudüs'e gitmek istedi, ama cübbesi yoktu. Bunun üzerine, Hoşea'nın iyilik severliğini duymuş olduğundan varıp onu buldu ve dedi: «Kardeş, Allah'ımıza kurban kesmek için Kudüs'e gitmek istiyorum ama cübbem yok, bu nedenle ne yapacağımı bilmiyorum.»
Hoşea bunu duyunca dedi: «Bağışla beni kardeş, çünkü sâna karşı büyük bir günah işledim; Allah bana, sana vereyim diye bir cübbe verdi de, ben unutmuştum. Bu bakımdan şimdi onu kabul et ve Allah'a benim için dua et.» Buna inanan adam Hoşea'nın cübbesini kabul edip, gitti. Ve Hoşea Haggay'ın evine varınca, Haggay dedi: «Cübbeni kim alıp gitti?»
Hoşea cevap verdi: «Musa'nın kitabı.»
Haggay bunu duyunca çok sevindi, çünkü Hoşea'­nın iyiliğini anlamıştı.
«Bir gün bir yoksul adam hırsızlar tarafından soyuldu ve çıplak kaldı. Bunun üzerine, onu gören Hoşea kendi uzun gömleğini çıkanp, çıplak olana verdi; kendisi ise, gizli yerleri üzerindeki bir keçi derisi parçasıyla kalakaldı. Bu nedenle, Haggay'ı görmeye gidemeyince, salih Haggay Hoşea'nın hasta olduğunu sandı. Bunun üzerine, iki şakirtle birlikte onu görmeye gitti. Ve onu palmiye yapraklarına sarılmış olarak buldular. O zaman Haggay dedi: «Şimdi söyle bana, neden beni ziyarete gelmedin?»
Hoşea cevap verdi: «Musa'nın kitabı uzun gömleğimi aldı ve oraya gömleksiz gelmekten korktum.» Bunun üzerine Haggay kendisine bir başka gömlek verdi.
«Bir gün, genç bir adam Hoşea'yı Musa'nın kitabını okurken görüp, ağlayarak dedi: «Bir kitabım olsa, ben de okumayı öğrenirim.» Bunu duyan Hoşea ona kitabı verip, dedi: «Kardeş, bu kitap senindir; Allah onu bana, ağlayarak kitap isteyen birine vermem için verdi.»
Adam ona inandı ve kitabı kabul etti.

188. Haggay'ın, Hoşea'nın yakınında bir şakirdi vardı; ve kitabının iyi yazılmış olup olmadığını görmek arzusuyla Hoşea'yı ziyarete gitti ve ona dedi «Kardeş, kitabımı al ve benimki gibi olup olmadığına bakalım.»
Hoşea karşılık verdi: «O benden alındı.»
«Kim aldı onu senden?» dedi şakirt.
Hoşea cevap verdi: «Musa'nın kitabı.» Bunu duyan diğeri Haggay'a vardı ve dedi: «Hoşea delirmiş, Musa'nın kitabının kendinden Musa'nın kitabını aldığını söylüyor.»
Haggay karşılık verdi: «Bende Înşallah aynı şekilde deli olsam ey kardeş ve tüm deliler Hoşea gibi olsa!»
Yahudiye ülkesine akın eden Suriyeli soyguncular, peygamberlerin ve Ferisilerin oturduğu Karmel dağı yanında zar zor yaşayıp giden yaşlı bir dulun oğlunu ele geçirdiler, öyle denk geldi ki, odun kesmeye gitmiş olan Hoşea, ağlamakta olan kadına karşı geldi. Bunun üzerine, hemen ağlamaya başladı, çünkü ne zaman gülen birini görse güler ve ne zaman ağlayan birini görse ağlardı. Sonra Hoşea, ağlamasının nedeniyle ilgili olarak kadına sordu; ve o da her şeyi anlattı.
O zaman Hoşea dedi: «Gel kardeş, çünkü Allah sana oğlunu vermek diliyor.»
Ve, ikisi birlikte Hebran'a gittiler, Hoşea burada kendisini satıp, parayı dul kadına verdi, o da Hoşea'-nın parayı nasıl elde ettiğini bilmeyerek kabul etti. Ve oğlunu kurtardı.
Hoşea'yı satın almış olan onu Kudüs'e getirdi, burada oturacak bir yeri vardı, Hoşea'yı da tanımıyordu. Hoşea'nın bulunmadığını gören Haggay, üzüntüye kapıldı. Bunun üzerine Allah'ın meleği, onun bir köle olarak Kudüs'e nasıl getirildiğini anlattı.
Salih Haggay bunu duyunca, oğlunun yokluğuna ağlayan bir anne gibi Hoşea'nın yokluğuna ağladı. Ve iki şakirt çağırıp Kudüs'e gitti. Ve Allah'ın dilemesiyle, şehrin girişinde, efendisinin bağ tarlasındaki işçilere götürdüğü ekmeği yüklenmiş olan Hoşea'yla karşılaştı.
Haggay onu tanıyıp dedi: «Oğul, nasıl oldu da, yana yakıla seni arayan yaşlı babanı bıraktın?» Hoşea cevap verdi: «Baba, ben satıldım.» O zaman   Haggay öfkeyle dedi:   «Seni satan bu kötü herif kimdir?»
Hoşea cevap verdi: «Allah seni affetsin ey babam; çünkü, beni satan o kadar iyidir ki, eğer o dünyada olmamış olsaydı, kimse kutsal olmayacaktı.»
«O halde kimdir o?» dedi Haggay. Hoşea cevap verdi: «Ey benim babam, o Musa'nın kitabıydı.»
O zaman, Haggay kendinden geçip, olduğu yerde kaldı ve dedi: «Seni sattığı gibi oğlum, Musa'nın kitabı tüm çocuklarımla birlikte inşallah beni de satsa!»
Ve, Haggay Hoşea ile birlikte efendisinin evine gitti, o Haggay'ı görünce dedi: «Peygamberini benim evime gönderen Allah'ı tesbih ederim»; ve elini öpmeye koştu. O zaman Haggay dedi: «Kardeş, satın aldığın kölenin elini öp, çünkü o benden daha iyidir.» Ve, olup bitenlerin hepsini ona anlattı; bunun üzerine, efendi Hoşea'ya hürriyetini verdi.
«Ve, istediğin tam bu kadar, ey muallim»  (dedi yazıcı).

189. Sonra İsa dedi: «Bu gerçektir. Çünkü, Allah bunu bana kesinlikle bildirdi. O halde, herkesin bunun gerçek olduğunu bilmesi için, Allah adıyla güneş olduğu yerde kalsın ve oniki saat hareket etmesin!» Ve, Kudüs ve Yahudiye'nin dehşeti karşısında böyle oldu.
Ve İsa yazıcıya dedi: «Ey kardeş, böyle bir ilmin varken, benden ne öğrenmek istersin? Allah sağ ve diridir ki, bu, insanın kurtuluşu için yeterlidir. Öyle ki, Hoşea'nın iyilik severliğiyle Haggay'ın alçak gönûllülüğü tüm kanunun ve tüm peygamberlerin istediğidir.»«Söyle bana kardeş, bana mabette soru sormak için geldiğin zaman, Allah'ın beni belki de kanunu ve peygamberleri yok etmek için göndermiş olabileceğini düşündün mü?»
«Bellidir ki, Allah bunu istemez. Çünkü O değişmez ve bu nedenle de, insanın kurtuluş yolu olarak takdir ettiği şeyi tüm peygamberlere söyletmiştir. Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, eğer Musa'nın kitabı babamız Davud'un kitabıyla birlikte sahte Ferisi ve fakihlerin insani gelenekleriyle tahrif edilmemiş olsaydı, Allah bana Kelâmı'nı vermeyecekti. Ve, neden ben Musa'nın kitabından ve Davut'un kitabından söz ediyorum? Her peygamberliği tahrif ettiler. O kadar ki, bugün, Allah'ın emrettiği hiç bir şeye bakılmıyor, ama insanlar, sanki Allah yanılgı içinde de, insanlar hata etmezmiş gibi fakihler ne diyor, Ferisîler ne yapıyor, ona bakıyorlar.»
«Bu bakımdan, yazıklar olsun bu imansız nesle, çünkü üzerlerine mabedle mihrap arasında öldürdükleri Berekya'nın oğlu Zekeriyya'nın kanıyla birlikte, her peygamberin ve takvalı insanın kanı dökülecektir!»
«Hangi peygamberi öldürmediler ki? Hangi takvalı insanı tabii bir ölümle ölüme bıraktılar? Olsa olsa bir tane: Ve, şimdi de beni öldürmenin yollarını arıyorlar. İbrahim'in çocukları olmakla ve güzel mabedleri bulunmakla övünürler. Allah sağ ve diridir ki onlar şeytan'ın çocuklarıdır ve onun dilediğini yaparlar; bu, yüzdendir, kutsal şehirle birlikte mabed yıkılacak, o kadar ki, mabedte taş üstünde taş kalmayacaktır.»en daha çok inançla kulluk ederlerdi.»
Ve eğer Allah, «Bu cezayı ne zaman ve ne kadar süreyle almak istersin?» derse, cevap ver: «Şimdi ve sonsuza değin.»
Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, böyle bir insan Allah'ı tüm kutsal meleklerinden daha çok hoşnut edecektir. Çünkü, Allah gerçek alçak gönüllülüğü sever ve gururdan nefret eder.»
Sonra, yazıcı Isa'ya teşekkür etti ve dedi: «Rab, haydi hizmetçinin evine gidelim. Çünkü, hizmetçin sana ve havarilerine yemek verecektir.»
İsa karşılık verdi: «Bana 'Rab' değil de, «kardeş» diyeceğine söz verdiğin zaman oraya gelecek ve sen hizmetçim değil, kardeşimsin diyeceğim.»
Adam söz verdi ve İsa da onun evine gitti.
#730
120. Boş Konuşmanın Meyvesi

Boş konuşmanın meyvesi budur ki, zihni gerçeği anlamayacak biçimde zayıflatır; nasıl, yarım kiloluk pamuk yükünü taşımaya alışmış bir at on kiloluk taşı taşıyamazsa, aynen öyle.
Fakat, bundan daha kötüsü, insanın zamanını şaka matrakla geçirmesidir, İbadet etmek istediği zaman, şeytan aklına şu aynı şakaları getirir, o kadar ki,   Allah'ın  merhametini çekip,   günahlarının afvını sağlamak için günahlarına ağlaması gerektiği zaman, gülmekle Allah'ın kızgınlığını çeker; O da kendisini cezalandıracak ve fırlatıp atacaktır.
«Öyleyse, yazıklar olsun şaka matrakla boş vakit geçirenlere! Ama, Allah'ımız şaka edip boş vakit geçirenleri iğrenerek alırsa, ya komşusuna iftira edip, mırıldanıp duranı nasıl alacak ve çok gerekli bir işle uğraşır gibi günahla uğraşanların durumu ne olacaktır? Ah murdar dünya, senin Allah'ın nasıl elem verici bir cezasına çarpılacağını tasavvur edemiyorum! Öyle de, pişman olan, diyorum ki o sözlerini altın fiyatına vermelidir.»
Havarileri karşılık verdiler: «Ama, bir insanın sözlerini altın fiatına kim alır? Kesinlikle hiç kimse ve nasıl pişman olacaktır? Mutlaka aç gözlü olacaktır o!»
îsa cevap verdi: «Öylesine ağır kalbleriniz var ki, ben on (lar) ı kaldıramıyorum. Bu, bakımdan, her sözde size anlamı da söylemem gerekiyor. Ama, size sırlarını öğrenme lûtfunda bulunan Allah'a şükredin. Pişman olan, konuştuğunu satsın demiyorum. Konuştuğu zaman, altın çıkarıyormuş gibi düşünsün diyorum. Çünkü, kuşkusuz böyle yapmakla, nasıl altın gerekli şeyler için harcanırsa, o da (yalnızca) konuşması gerektiği zaman konuşacaktır. Ve, nasıl kimse altını vücudunu incitecek bir şey için harcamazsa, o da ruhunu incitebilecek bir şeyin sözünü etmesin.

121. «Vali bir mahpusu yakalayıp da sorguya çekerken zabıt kâtibi de (konuşulanları) kayda geçiyorsa, söyleyin bana, böyle bir adam nasıl konuşur?»
Havariler cevap verdiler: «Yerinde ve korkarak konuşur ki, kuşku uyandırmasın; ve valiyi sinirlendirebilecek herhangi bir şey söylememek, aksine serbest bırakılabilecek şekilde konuşmanın yollarını aramak için dikkat eder.»
O zaman, Isa karşılık verdi: «Ruhunu yitirmemek için, pişman olanın da yapması gereken budur. Çünkü, Allah her insana zabıt kâtibi olarak, biri yaptığı iyilikleri, diğeri de kötülükleri yazan iki melek vermiştir. Öyleyse, eğer bir insan merhamet görmek istiyorsa, altını ölçtüğünden daha çok konuşmasını ölçsün.»

122. Pişmanlık Nasıl Olmalı?

«Hırs ve tamaha gelince, bu da sadaka vermeye çevrilmelidir. Bakın, size diyorum ki, nasıl çekülün(terazi) denge olarak merkezi varsa, tamahkânn da sonunda varacağı yer olarak Cehennem vardır. Neden biliyor musunuz? Anlatacağım size: Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, tamahkâr diliyle sessiz bile olsa yaptıklarıyla der: «Benden başka Allah yoktur.» Sahip olduğu ne varsa, başını, sonunu, çıplak doğup, her şeyi (ardında) bırakarak öleceğini düşünmeden istediği gibi harcar.»
«Şimdi söyleyin bana, Hirodes size bakmanız için bir bahçe verse, siz de kendinizi hemen sahip yerine koyup, Hirodes'e hiç meyve göndermeseniz ve Hirodes size adam gönderip meyve istediğinde elçileri kovsanız, söyleyin bana, kendinizi bu bahçenin kralları yapmış olmaz mısınız? Mutlaka, öyle. Şimdi, diyorum ki size, aynen tamahkâr adam da böyle, Allah'ın kendine vermiş olduğu zenginliği üzerinde kendini ilâh yapar.
«Hırs ve tamah, zevkine göre yaşamasının günahıyla Allah'ı yitiren ve kendinden gizli olup, çevresini iyilikleri yerine koyduğu geçici şeylerle kuşatan Allah'tan memnun olmayan nefsin bir susuzluğudur; ve bu (susuzluk) arttıkça, kendini o kadar çok Allah'tan uzaklaşmış bulur.
«Ve, günahkârın doğru yolu bulması, tevbe etme lûtfunda bulunan Allah'tandır. Babamız Davud da şöyle der: «Bu değişim Allah'ın sağ elinden gelir.»
«Pişmanlığın nasıl olması gerektiğini bilmek istiyorsanız, size insanın ne tür (bir şey) olduğunu anlatmam lâzım. Ve, bugün bize iradesini sözlerim aracılığıyla bildirme lûtfunda bulunan Allah'a şükürler edelim.»
«Bundan sonra ellerini kaldırıp dua ederek, dedi: «Merhametiyle bizi yaratan, bize Doğru Elçi'nin diniyle kulların insanlar mertebesi veren Kadir ve Rahim Rabb Allah, tüm nimetlerin için sana şükreder, günahlarımıza hayıflanarak, namaz kılıp zekât vererek, oruç tutup Kelimen üzerinde çalışarak,   iradeni bilmeyenlere öğreterek, Sen'in sevgin için dünyanın sıkıntılarını çekerek ve Sana kulluk için ölüm üzerine hayatımızdan geçerek seve seve yalnızca Sana ibadet ederiz. Sen ey Rabb, seçtiklerini koruduğun gibi, Kendi benliğin aşkına ve bizi kendisi için yarattığın Elçin aşkına ve tüm kutsal (kul)lann ve peygamberlerin aşkına bizi şeytan'dan, bedenden ve dünyadan koru!»
Havariler karşılık verdiler: «Amin, Amin Rabb, Amin ey merhametli Allah'ımız.»

128. "Ey Duyulmamış Gurur..."

«îşte böyle kardeşler, ben yeryüzünde yürüyen ve size pişman olun ve günahlarınızı bilin diyen bir insanım. Toprağım ve çamurum. Diyorum ki kardeşler, Roma askerleri aracılığıyla şeytan, benim Allah olduğumu söylediğinizde sîzi aldattı. Bu bakımdan, sahte ve yalan ilâhlara kulluk ederek Allah'ın lanetine uğradıklarından, aman onlara inanmayın; babamız Davud bile onlara şöyle lanet okur: «Ulusların tanrıları gümüş ve altındır, kendi ellerinin eseridir; gözleri vardır, görmezler; kulakları vardır, duymazlar; burunları vardır koklamazlar, ağızlan vardır yemezler; dilleri vardır, söylemezler; elleri vardır dokunmazlar; ayakları vardır, yürümezler.» Bu nedenle babamız Davud sağ ve diri olan Allah'ımıza dua ederek dedi: «Onları yapanlar ve onlara güvenenler de onlar gibî olsunlar.» Ey duyulmamış gurur, Allah tarafından topraktan yaratıldığı halde kendi durumunu unutan ve kendi keyfine göre seve seve ilâh yaratan insanın ah bu gururu! Burada o, sanki «Allah'a kulluk etmekte hiç bir yarar yoktur» diyerek, Allah'la sessizce alay etmektedir. Çünkü yaptıkları bunu gösteriyor. şeytan, size benim Allah olduğuma inandırarak, sizi bu duruma düşürmek istedi ey kardeşler; çünkü bir sineği bile yaratamayan ve geçici ve ölümlü olan ben her şeye kendim muhtaç olduğumdan, size yararlı hiç bir şey veremem. O halde bunu yapmak Allah'a aitken ben her şeyde nasıl yardım edebilirim?
«Öyleyse Allah'ımız olarak, sözüyle Kâinat'ı yaratan yüce Allah'ı alacak ve başka dinden olanlarla ve ilâhlanyla alay mı edeceğiz?»
«Buraya, mabede dua etmek için iki kişi geldi; biri ferisi ve diğeri de bir vergi kesenekçisiydi. Ferisi ibadet yerine yaklaşıp yüzünü yukarı tutarak şöyle dua etti: «Şükürler olsun sana ey Allah'ımız Rabb, çünkü ben her kötülüğü yapan öteki insanlar, günahkârlar ve özellikle şu vergi kesenekçisi gibi değilim. Şundan ki, haftada iki kez oruç tutar ve varımın yoğumun onda birini veririm.»
«Vergi mültezimi uzakta durup yere doğru eğildi ve göğsüne vura vura başı eğik dedi: «Rabb, ben ne göğe, ne de ibadet yerine bakacak değilim, çünkü pek çok günahlar işledim; bana merhamet et!»
«Bakın, size diyorum ki, vergi mültezimi mabetten ferisîden daha iyi bir durumda indi; çünkü Allah'ımız tüm günahlarını afvedip onu temize çıkardı. Ama ferisi vergi kesenekçisinden daha kötü durumda mabetten indi; çünkü Allah'ımız yaptıklarını nefretle karşılayıp onu reddetti.»

129. «Olur ya, bir insanın bahçe haline getirdiği ormanı kestin diye balta kendi kendiyle öğünsün mü? Asla, çünkü her şeyi yapan insandır; baltayı da kendi elleriyle yapmıştır.
«Ve sen ey insan, Allah'ımızın seni çamurdan yarattığını ve yapılan her iyiliği sende (O'nun) yaptığını göre göre, iyi bir şey yaptım diye kendinle öğünür müsün?
«Ve hangi nedenle komşunu hor görürsün? Bilmez misin ki, eğer Allah seni şeytan'dan korumamış olsaydı, sen şeytan'dan daha kötü olurdun.»
«Şimdi bilmez misin ki, tek bir günah en güzel meleği en iğrenç şeytan yapar. Ve dünyaya gelen en tam insan Adem'i tüm soyuyla birlikte bizim çektiklerimizi çeken zavallı bir varlık haline getirdi. O halde hiç korkmadan kendi keyfince yaşayabileceğin faziletle ilgili hangi hükme sahipsin ki? Yazıklar olsun ey çamur, çünkü kendini seni yaratan Allah'ın üstüne çıkardığından, sana tuzak kuran şeytan'ın ayaklarının altına indirileceksin.»
Ve İsa böyle deyip ellerini Rabbe kaldırarak dua etti. Ve insanlar da «Amin, Amin.» dedi. Duasını bitirince mabedin kürsüsünden indi. Bunun üzerine başına pek çok hasta üşüştü ve onları iyileştirerek mabetten ayrıldı. O zaman, İsa'nın hastalığını gidermiş olduğu bir cüzzamlı, Simun kendisini yemeğe davet etti.
İsa'dan nefret eden kâhinler ve bilginler, Roma askerlerine İsa'nın tanrılarına karşı söylediklerini bildirdiler. Kuşkusuz, O'nu öldürmenin yollarını aradılar, ama bulamadılar, çünkü halktan korkuyorlardı.
İsa, Simun'un evine varıp, sofraya oturdu. Ve, yemeğini yerken gördü ki, Meryem adında bir sokak kadını eve girip kendini İsa'nın ayakları altındaki yere atarak onları gözyaşlarıyla yıkıyor, değerli bir yağ sürüyor ve başının saçlarıyla siliyor.
Simun yemeye oturan herkesle birlikte bir rezaletle karşılaştığını düşündü. Ve kalplerinden dediler: «Eğer bu adam bir peygamber olsa, bu kadının kim ye ne türden olduğunu bilir ve onu kendisine dokundurmaz.»
İsa dedi: «Simun, sana söyleyecek bir şeyim var.» Simun karşılık verdi: «Konuş ey muallim, çünkü sözlerini arzuluyorum»

130. İsa dedi: «Bir adama iki kişinin borcu vardı. Biri alacaklısına elli kuruş, diğeri beşyüz kuruş borçluydu. Sonra, bunlardan hiç birinin ödeyecek bir şeyleri olmadığından paranın sahibi merhamete geîip borcu her ikisine de bağışladı. Bunlardan hangisi alacaklısını en çok sever?»
Simun cevap verdi: «Kendisine daha büyük borç bağışlanmış olan.»
İsa dedi: «İyi söyledin; sana diyorum ki, öyleyse bu kadına ve kendine bak; çünkü sen Allah'a iki kez borçlusun, biri bedeninin cüzzamından dolayı, diğeri de ruhun cüzzamından dolayı, ki bu günahtır.
«Rabbımız Allah dualarımla merhamete gelip, senin bedenini ve ruhunu iyileştirmek istedi. Sen bu bakımdan beni az seversin. Çünkü benden hediye olarak az bir şey aldın. Ve böyle, ben evine gelince de benim ayağımı öpmedin ve başıma da yağ sürmedin. Ama, bu kadın, bakın bakın! Senin evine girer girmez, kendini doğruca ayaklarıma atıp, onları gözyaşlarıyla yıkadı ve değerli bir yağ sürdü. Bu bakımdan, bakın size diyorum ki, ona pek çok günahları bağışlandı, çünkü beni çok sevmiştir. Ve kadına dönüp, dedi: «Huzur içinde var yoluna git, çünkü, Allah'ımız Rabb günahlarını bağışlamıştır. Bir daha da günah işlememeye bak. İmanın seni kurtarmıştır.»

131. "Gururdan Kurtulmak İçin Ne Yapılmalı?"

Havarileri gece ibadetinden sonra İsa'nın yanına varıp, dediler: «Ey muallim, gururdan kurtulmak için ne yapmalıyız?»
İsa cevap verdi: «Yemek için bir reisin evine çağırılan bir yoksul gördünüz mü (hiç)?»
Yuhanna karşılık verdi: «Ben Hirodes'in evinde yemek yedim. Şöyle ki, seni tanımadan önce balığa gider ve Hirodes'in ailesine balık satardım. Böyle böyle, ziyafet verdiği bir gün, ben o tarafa güzel bir balık götürürken beni durdurdu ve orada yemek yedirdi.»
O zaman İsa dedi: «Şimdi, kâfirlerle nasıl yemek yedin? Allah seni bağışlasın ey Yuhanna! Ama söyle bana, sofraya nasıl oturdun? En yüksek yeri mi aradın? En nefis yemeği mi istedin? Sofrada, kendine soru sorulmadığı zaman konuştun mu? Kendini sofrada oturan diğer kimselerden daha mı değerli saydın?»
Yuhanna cevap verdi: «Allah sağ ve diridir ki, kralın baronları arasında oturan kötü giyimli, yoksul bir balıkçı olduğumu görerek, gözlerimi kaldırmaya cesaret bile edemedim. Böyle iken, kral bana küçük bir et parçası verdiği zaman kralın bana gösterdiği teveccühün büyüklüğünden dünyanın benim olduğunu sandım. Ve, işte diyorum ki, kral eğer bizim kanunumuza uymuş olsaydı, hayatımın bütün günlerinde seve seve ona hizmet ederdim.»
İsa haykırdı: «Ses etme Yuhanna, çünkü, Allah'ın gururumuzdan dolayı Ebiram gibi bizi Cehennem'e atmasından korkarım!»
Havariler İsa'nın sözleri üzerine korkudan titrerken, O yine dedi: «Bizi gururumuzdan dolayı Cehennem'e atmaması için Allah'tan korkalım.»
«Ey kardeşler, bir reisin evinde ne yapıldığını Yuhanna'dan duydunuz mu? Dünyaya gelen insanlara yazıklar olsun, çünkü, gurur içinde yaşarlarken zillet içinde ölecekler ve şaşırıp kalacaklar.
«Bu dünya da, Allah'ın insanlara ziyafet verdiği ve Allah'ın tüm kutsal (kul)Ianyla peygamberlerinin yemek yediği bir evdir. Ve, size diyorum ki bakın, insan aldığı her şeyi Allah'tan alır. Bu bakımdan, insan kendi değersizliğini ve Allah'ın bizi besleyen büyük nimetleriyle birlikte yüceliğini de tanıyarak, en derin bir alçak gönüllülük içinde olmalıdır. Öyleyse, insanın «ah, bu dünyada bu neden yapılır ve bu neden söylenir» demesi değil, gerçekten, kendini dünyada Allah'ın sofrasında duracak değerde görmemesi meşrudur. Ruhumun huzurunda olduğu Allah sağ ye diridir ki, burada, yeryüzünde Allah (in elinden alınan hiç bir şey küçük değildir, öyleyse insan, karşılığında tüm ömrünü Allah sevgisi için harcamalıdır.
«Allah sağ ve diridir ki, Hirodes'le yemek yemekle günah işlemiş değilsin ey Yuhanna, çünkü senin yaptığın bize ve Allah'tan korkan herkese bunu anlatman için Allah'ın bir takdiriydi. Böyle yapın» dedi. İsa havarilerine, «dünyada, Yuhanna'nın Hirodes'in evinde onunla yemek yerken yaşadığı gibi yaşayasınız, çünkü bu şekilde, gerçekten tüm gururlardan kurtulacaksınız.»

138. Sabah olunca erkenden, şehrin tüm insanları kadın ve çocuklarla birlikte, îsa'nın havarileriyle kaldığı eve gelerek, O'na yalvanp dediler: «Rab, bize merhamet et. Çünkü,  bu yıl kurtlar ekinleri yediler ve biz de bu yıl toprağımızdan hiç bir şey alamıyacağız.»
îsa karşılık verdi: «Sizinki de ne korku! Bilmez misiniz ki, Allah'ın kulu îlya, Allah'ın azabının sürdüğü üç yıl içinde, yalnızca otlarla ve yabanî meyvelerle beslenerek, ekmek (yüzü) görmedi. Allah'ın peygamberi babamız Davud, Seul'un zulmü altında iki yıl yabanî meyve ve ot yedi. O kadar ki, yalnızca iki kez ekmek yedi.»
Adamlar karşılık verdiler: «Rab, onlar manevî nimetlerle beslenen ve dolayısıyla iyi sabır gösteren Allah'ın peygamberleridirler; ama bu küçükler nasıl yemek bulacaklar?» Ve, O'na çocukların oluşturduğu kalabalığı gösterdiler.
O zaman İsa, onlann perişanlıklarına merhamet ederek dedi: «Hasada ne kadar var?» Cevap verdiler: «Yirmi gün.»
O zaman İsa dedi: «Bakın, bu yirmi gün süreyle kendimizi oruca ve namaza veririz; böylece Allah size, merhamet edecektir. Bakın, size diyorum ki, burada, benim Allah veya Allah'ın oğlu olduğumu söylediklerinde îsraililer'in günahı ve insanların deliliği başladığı için, Allah bu kıtlığı vermiştir.»
On dokuz gün oruç tutup da, yirminci günün sabahı olduğu zaman, tarlaların ve tepelerin olgun ekinlerle kaplı olduğunu gördüler. Bunun üzerine, Isa'ya koşup, her şeyi anlattılar. Ve, bunu işitince îsa, Allah'a şükürler etti ve dedi: «Gidin kardeşler, Allah'ın size verdiği yemeği toplayın.»
Adamlar o kadar çok ekin topladılar ki, nereye koyacaklarını bilemediler; ve bu şey İsrail'deki bolluğun sebebi oldu.
Şehirliler, İsa'yı başlarına kral yapmak için danışıp görüştüler; o, bunu öğrenince kendilerinden kaçtı. Bu nedenle, havariler on beş gün kendisini bulmak için uğraştılar.

139. îsa, bu (satırlar) ı yazanla, Yakup ve Yuhanna tarafından bulundu. Ve, onlar ağlayarak dediler: «Ey üstad, bizden neden kaçtın? Yana yakıla seni aradık; tüm havariler de ağlaya ağlaya seni arıyorlar.»
İsa cevap verdi: «Kaçtım. Çünkü, biliyordum ki, şeytanların bir yol göstericisi, kısa bir zaman sonra göreceğiniz bir şey hazırlıyor benim için. İleri derecedeki kâhinlerle halkın önde gelenleri bana karşı ayaklanacak ve Romalı validen beni öldürmek için yetki koparacaklar. Çünkü, benim İsrail krallığını gasbetmek istediğimden korkuyorlar. Hattâ, Yusuf'un Mısır'a satıldığı gibi, ben de havarilerimden biri tarafından ihanete uğrayacak ve satılacağım. Ama, peygamber Davud'un, «O, çukura, komşusuna tuzak kuranı düşürecektir.» dediği gibi, adaletli Allah, kendisini düşürecek. Allah, beni onların elinden kurtarıp, dünyadan çekip alacak.»
Üç havari korktular; ama îsa, «Korkmayın, çünkü sizden hiç biriniz bana ihanet etmeyecektir» diyerek kendilerini rahatlattı.
Ertesi gün olunca, İsa'nın şakirtlerinden otuz altısı ikişer ikişer geldi; ve (İsa) diğerlerini bekleyerek Şam'da kaldı. Ve, herkese dert yanıyorlardı. Çünkü, İsa'nın dünyadan ayrılması gerektiğini biliyorlardı. Bunun üzerine ağzını açtı ve dedi: «Kesinlikle mutsuz odur ki, nereye gideceğini bilmeden yürür; ama (bundan) daha mutsuz olan ise, gücü yettiği ve iyi bir hana nasıl varılacağını bildiği halde, yağmur altında, eşkiya tehlikesine karşı batak yolda kalmak diler ve arzu eder. Söyleyin bana kardeşler, bu dünya bizim ana vatanımız mıdır? Hiç de değil. Çünkü, ilk insan dünyaya sürgüne gönderildi; ve burada hatasının cezasını çekiyor. Yoksulluk içinde olduğunu görürken, kendi zengin ülkesine dönme özlemini duymayan bir sürgün bulunur mu acaba? Akıl bunu kesinlikle reddeder, ama tecrübe doğruluyor, çünkü, dünyayı sevenler ölümü düşünemezler; hem de, biri kendilerine ondan söz etti mi, konuşmasına kulak vermezler.»  

140. «İnanın ki ey insanlar, ben dünyaya, hiç kimsenin, hattâ Allah'ın Elçisi'nin bile sahip olmadığı bir ayrıcalıkla geldim (Bu ayrıcalık Isa Peygamberin kıyamete yakın bir zamana kadar yükseltildiği yerde yaşamasıdır); çünkü, Allah'ımız insanı dünyada yerleştirmek için değil, gerçekte Cennet'e koymak için yarattı.»
«Emin olun ki, kendisine yabancı bir kanuna bağlı olduklarından, Romalılar'dan herhangi bir şey almak ümidi olmayan kişi, sahip olduğu tüm şeylerle birlikte kendi ülkesini terketmek ve asla dönüp de, gidip Roma'da yaşamak istemez. Ve, kendisinin Kayser'e karşı geldiğini gördüğü zaman, çok daha az (ihtimalle) böyle bir şey yapar. îşte, ben de size diyorum ki bakın, Allah'ın peygamberi Süleyman da benimle birlikte ağlıyor, «Ey ölüm, seni hatırlamak, zenginlikleri içinde rahat rahat oturanlara ne kadar da acı gelir!» Bunu, şimdi öleceğim için demiyorum; çünkü, dünyanın sonuna kadar yaşayacağımdan eminim.
«Fakat, ölmeyi öğrenesiniz diye size bundan söz edeceğim.»
«Allah sağ ve diridir ki, bir kez bile olsa yanlış yapılan her şey gösterir ki, bir şeyi iyi yapmak için, o şeyde alıştırma yapmak gereklidir.»
«Askerleri gördünüz mü, barış zamanında sanki savaştalarmış gibi nasıl da birbirleriyle kendilerini eğitirler. Ya iyi ölmesini bilmeyen insan, iyi bir ölümle nasıl ölecektir?»
«Rabb'ın gözünde kutsal (kul) un ölmesi çok kıymetlidir» demişti Peygamber Davud. Neden biliyor musunuz? Söyleyeceğim size: Şundan ki, nasıl, tüm az bulunan şeyler kıymetliyse, iyi ölenlerin ölümü de, az bulunduklarından Yaratıcımız Allah'ın gözünde kıymetlidir.
«Cidden, bir insan ne zaman bir şeye başlasa, aynı şeyi bitirmek istemekle kalmaz, bunun yanı sıra, plânı iyi bir sonuca varsın diye sancılanır.»
«Ey, donuna kendinden daha çok değer veren zavallı insan; kumaşı keseceği zaman, kesmeden önce dikkatle ölçer; kesilince de özenle diker. Ya, hayatını, —ölmek için doğan, o kadar ki, yalnızca doğmayan ölmez— neden insanlar hayatlarını ölümle ölçmezler?»
«Yapı yapanları gördünüz mü; koydukları her taşta duvar yıkılmasın diye, tam yerinde olup olmadığını ölçerek temeli nasıl da göz önünde bulundururlar? Ey sefil insan, hayat yapısı en büyük yıkımla yıkılacak, çünkü ölüm temeline bakmıyor!»

141. Akli Dengesizlik..

«Söyleyin bana, bir insan doğarken nasıl doğar? Mutlaka çıplak doğar. Ve, ölü olarak toprağın altına konurken, ettiği kâr nedir? îçine sarıldığı basit bir keten bezi; ve budur dünyanın kendisine verdiği ödül.»
«Şimdi, işin iyi bir sona varması için, her işte (kullanılan) araçların başlangıç ve sonla uyum içinde olması gerekirken, ya dünyanın zenginliğini isteyen insanın varacağı son nedir? Allah'ın peygamberi Davud Peygamber'in «Günahkâr en kötü bir ölümle ölecektir» dediği biçimde öl(üp gid)ecektir.»
«Bir insan elbise dikerken, iğneye iplik yerine kiriş geçirirse, iş(i) nasıl (bir sona) varır? Mutlaka boşa çalışmış olur ve komşuları tarafından küçümsenir Şimdi, insan dünyalık malları toplarken sürekli bu (işi) yaptığını görmüyor. Çünkü, Ölüm iğnedir, dünyalık malların kirişleri ondan geçmez. Yine de o, delicesine işi başarmak için uğraşır durur, ama nafile.»
«Ve, benim bu sözüme kim (inanmıyorsa) kabirlere baksın. Çünkü, orada gerçeği bulacaktır. Allah korkusuyla başka her şeyin ötesinde akıllı olmak isteyen mezarın kitabesini incelesin. Çünkü, orada, kurtuluşu için gerçek akideyi bulacaktır. Çünkü, insan bedeninin kurtçukların yiyeceği haline dönüştüğünü gördüğü zaman, dünyadan, bedenden ve nefsten sakınmayı öğrenecektir.
-Söyleyin bana, insanın ortasından yürüdüğünde emniyetle gidebileceği, kıyılardan yürüdüğünde ise başını kıracağı bir yol olsa; birbirlerine karşı çıkan ve kıyıya en yakın olmak gayretiyle kavga eden ve kendilerini öldüren insanlar görürseniz ne dersiniz? Nasıl da şaşırırsınız! Mutlaka dersiniz ki, «Deli ve çılgındır onlar. Eğer çılgın değillerse aklî dengesizlik içindedirler.»
«Doğru, aynen öyledir» (diye) karşılık verdi havariler.
O zaman îsa ağladı ve dedi: «îşte, dünyayı sevenler de tıpkı böyledirler. Çünkü, insanda orta bir yer tutan akla göre yaşasalardı, Allah'ın kanununa uyarlar ve sonsuz ölümden kurtulurlardı. Fakat, bedene ve dünyaya uyduklarından, biri diğerinden daha bir gurur ve şehvetle yaşamak için didinen çılgınlar ve kendi benliklerinin acımasız düşmanlarıdırlar.»

142. Hain Yahuda ve Tahrifçi Din Adamlarının Mantığı

Hain Yehuda İsa'nın kaçtığını görünce, dünyada güçlü olma ümidini yitirmişti. Çünkü, içinde Allah sevgisi için kendisine verilen tüm şeylerin bulunduğu İsa'nın kesesini taşıyordu. îsa'nın İsrail kralı, kendişinin de güçlü bir insan olacağını ümit ediyordu. Bu bakımdan, ümidini yitirince kendi kendine dedi: «Eğer bu adam bir peygamberse, parasını çaldığımı bilir; ve böylece sabrını yitirip, kendisine inanmadığımı bilerek beni hizmetinden kovar. Eğer akıllı bir adam olsaydı, Allah'ın kendisine vermek istediği şereften kaçmazdı? Bu bakımdan, Ferisîler, yazıcılar ve önde gelen kâhinleriyle bir düzen kurup, onu ellerine nasıl teslim edeceğime bakmam daha iyi olacak, çünkü böylece iyi bir şeyler elde edebilirim.» Bunun üzerine, kararını verip, meselenin Nain'de nasıl geçtiğini yazıcılar ve Ferisîler'e duyurdu. Onlar da başkâhinle istişare edip, dediler: «Bu adam kral olursa ne yaparız? Kesinkes geçimimiz kötü olur; çünkü o, eskiden olduğu gibi Allah'a ibadeti geri getirmek isteyecektir. Çünkü, bizim geleneklerimizi alıp kabul edemez. Şimdi, böyle bir adamın egemenliği altında nasıl geçiniriz? Kesinlikle, çocuklarımızla birlikte helak oluruz; çünkü memuriyetimizden atılırsak, ekmeğimizi dilenmek zorunda kalırız.
«Şimdi, Allah'a şükür, bizim kendilerininkiyle ilgilenmediğimiz gibi bizim kanunumuzla ilgilenmeyen, kanunumuza yabancı bir kral ve bir valimiz var. Ve, böylece listeye ne alırsak yapabiliyoruz; bu şekilde her ne kadar günah işliyorsak da, Allah'ımız öylesine merhametlidir ki, kurban ve oruçla yumuşayıverir. Fakat, eğer, bu adam kral olursa, Musa'nın kitabına göre Allah'a ibadet edildiğini görmedikçe yumuşamıyacaktır; ve daha da kötüsü, (önde gelen havarilerinden birinin bize dediği gibi) Mesih, Davud soyundan gelmeyecek demekte,  ama, İsmail'in soyundan geleceğini ve va'din îshak'a değil, îsmail'e yapıldığını söylemektedir.»
«O halde, bu adam yaşamaya katlanacak olursa, sonuç ne olacaktır? Mutlaka îsmaililer Romalılarla anlaşmaya varıp, ülkemizi ellerine verecekler ve böylece İsrail, eskiden olduğu gibi yine köleleştirilecektir.» Bunun üzerine, teklifi duyan başkâhin Hirodes ve valiyle görüşmesi gerektiği şeklinde cevap verdi, «Çünkü, halk O'na öylesine eğilim göstermektedir ki, asker olmadan herhangi bir şey yapamayız; ve inşallah askerle bu işi belki başarabiliriz.»
Bu nedenle, aralarında istişare edip, vali ve Hirodes olur dedikleri zaman, onu geceleyin yakalamak için plân kurdular.

143. Sonra, tüm havariler Allah'ın dilemesiyle Şam'a geldiler. Ve, o gün hain Yehuda herkesten daha çok İsa'nın yokluğuna üzülüyor göründü. Bunun üzerine İsa dedi:
«Herkes, hiç yeri yokken sizi seviyor gösterisinde bulunan kişiden sakınsın.»
Ve Allah anlayışımızı giderdi de, onun bunu ne amaçla dediğini bilemedik.
Şakirtlerin tümü geldikten sonra İsa dedi: «Galile'ye dönelim, çünkü Allah'ın meleği bana oraya gitmem gerektiğini söyledi.» Bunun üzerine, bir sebt günü sabahı îsa Nasıra'ya geldi. Şehirliler îsa'yi tanıyınca herkes kendisini görmek istedi. Bu arada, Zakkay adlı kısa boylu bir vergi mültezimi büyük kalabalık nedeniyle İsa'yı göremediğinden yabani bir incir ağacına tırmanıp, İsa havraya giderken oradan geçeceği zamanı bekledi. Sonra İsa o yere gelince gözlerini kaldırıp dedi: «İn Zakkay çünkü bugün senin evinde kalacağım.»
Adam inip O'nu memnunlukla kabul etti ve mükemmel bir ziyafet hazırladı. Ferisîler mırıldanıp İsa'­nın havarilerine dediler: «Mualliminiz neden vergi mültezimleri ve günahkârlarla yemeğe gider?»
îsa cevap verdi: «Doktor bir eve neden girer? Söyleyin bana ve ben de size neden buraya geldiğimi söyleyeceğim.»
Cevap verdiler: «Hastaları iyileştirmek için.» «Doğru Söylüyorsunuz.» dedi îsa,  «Çünkü hastalardan başka kimsenin ilâca ihtiyacı yoktur.»

146. Sonra Zakkay dedi: «Rab, Allah sevgisi için tehditle aldığım tüm şeylerin dört katını vereceğim.»
O zaman îsa dedi: «Bugün kurtuluş bu eve gelmiş bulunuyor. Bakın, bakın pek çok vergi mültezimleri, fahişeler ve günahkârlar Allah'ın melekûtuna girecekler ve kendilerini takva sahibi sayanlar sonsuz ateşlere gireceklerdir.»
Bunu duyan Ferisîler öfkeyle ayrıldılar. O zaman İsa tevbeye gelenlere ve havarilerine dedi: «Bir adamın iki oğlu vardı, küçük olanı dedi: «Baba bana düşen malları ver,» Ve babası verdi ve kendi payını alan (oğul) ayrıldı ve uzak bir ülkeye gitti; orada tüm varlığını lüks içinde yaşayarak fahişelerle harcayıp bitirdi. Bundan sonra, bu ülkede şiddetli bir kıtlık oldu, o kadar ki, bu sefil adam bir vatandaşa hizmet etmeye gitti, o da kendisini malları arasında bulunan domuzların başına verdi. Ve domuzlara bakarken, onlarla birlikte palamut yiyerek açlığını ne de olsa gideriyordu. Ama kendine geldiği zaman (şöyle) dedi: «Ah babamın evinde ne bol yiyecekler vardı. Bense burada açlıktan kırılıyorum! Bu nedenle, kalkıp babama gidecek ve kendisine diyeceğim: Baba, gökte sana karşı günah işledim; bana hizmetçilerinden birine davrandığın gibi davran.»
«Zavallı adam gitti ve öyle oldu ki, babası onun uzaklardan geldiğini görüp kendisine karşı merhamete geldi. Bunun üzerine onu karşılamaya çıktı ve yanına varıp kendisini kucakladı ve öptü.»
Oğul, baş eğip dedi: «Baba, gökte sana karşı günah işledim, bana hizmetçilerinden birine davrandığın gibi davran. Çünkü ben, senin oğlun denecek değerde değilim.»
Baba karşılık verdi: «Oğul, böyle deme, çünkü sen benim oğlumsun ve seni kölem durumunda görmeye dayanamam.» Ve hizmetçilerini çağırıp dedi: «Buraya yeni elbiseler getirip bu oğlumu giydirin ve kendisine yeni don verin. Parmağına yüzüğünü takın ve hemen yağlı danayı kesin, şenlik yapacağız. Çünkü bu benim oğlum ölmüştü. Şimdi ise yeniden hayata gelmiş bulunuyor. Kayıptı da şimdi bulundu.»

147. «Evde şenlik yaparlarken bakın ki, büyük oğul eve geldi. Ve içerde şenlik yaptıklarını duyup şaşırdı ve hizmetçilerden birini çağırıp niye böyle şenlik yapmakta olduklarını sordu.»
Hizmetçi ona cevap verdi: «Kardeşin geldi, baban da yağlı danayı kesti, yiyorlar.» Büyük oğul bunu duyunca çok kızdı ve eve girmedi.
Bunun üzerine, babası dışarı çıkıp kendisine dedi: «Oğul, kardeşin geldi, sen de gel ve onunla birlikte sevin.»
Oğul kızarak cevap verdi: «Sana hep iyi bir şekilde hizmet ettim; ve sen bana hiç bir zaman arkadaşlarımla yemek için bir kuzu vermedin. Fakat, seni terkedip giden ve tüm payına düşeni fahişelerle yiyip bitiren bu değersiz herife gelince şimdi yağlı danayı kesiyorsun.»
Baba cevap verdi: «Oğul, sen hep benimlesin ve her şey senindir. Ama bu ölmüştü, şimdi yine hayattadır, kayıptı, şimdi bulunmuştur, bu bakımdan sevinmeliyiz.»
Büyük oğul daha çok kızdı ve dedi: «Sen git ve neşelen, ben zina edenlerin sofrasında yemek yemeyeceğim.» Ve tek bir kuruş bile almadan babasını bırakıp gitti.
«Allah sağ ve diridir ki» dedi Isa, «tevbe eden günahkârlar için Allah'ın melekleri arasındaki sevinç işte böyledir.»
Ve yemeği yedikleri zaman ayrıldı, çünkü Yahudiye'ye gitmek istiyordu. Bunun üzerine havariler dediler: «Muallim, Yahudiye'ye gitme, çünkü Ferisiler'in başkâhin  (ve kâhin) lerle senin aleyhinde görüştüklerini biliyoruz.»
Isa karşılık verdi:    «Ben, onlar bunu yapmadan önce de biliyordum, fakat korkmuyorum. Çünkü onlar Allah'ın iradesine aykırı hiç bir şey yapamazlar, bu bakımdan bırakın istedikleri her şeyi yapsınlar; çünku ben onlardan değil, Allah'tan korkuyorum.»

148. Gerçek Ferisi

«Şimdi söyleyin bana: Bu günün Ferisîleri Ferisi midirler? Allah'ın kulları mıdır onlar? Hiç de değil. Evet, ve bakın size diyorum ki, burada yeryüzünde bir insanın melanetlerini örtmek için din mesleği ve kılığına bürünmesinden daha kötü bir şey yoktur. Şimdikileri bilirsiniz diye eski zamanların Ferisîlerinden tek bir örnek vereceğim size. İlya'nın, putatapıcıların büyük zulümleri sonucu ayrılmasından sonra Ferisîler'in kutlu cemaati dağıldı. Çünkü, daha hemen İlya zamanında, bir yılda gerçek Ferisi olan on binden fazla peygamber öldürülmüştü.»
«İki Ferisi yerleşmek üzere dağlara gittiler ve birbirlerinden yalnızca bir saatlik mesafede bulunuyor idiyseler de, biri komşusundan on beş yıl hiç bir haber alamadı. Bakın ki, bunlar meraklı kişilerdi de! Gel zaman git zaman bu dağlarda bir kuraklık oldu ve bunun üzerine her ikisi de su aramaya koyuldular ve birbirlerini buldular. O zaman daha yaşlı olanı dedi (çünkü en büyüğün herkesten önce konuşması adetleriydi ve genç bir adamın yaşlı birinden önce konuşmasını büyük bir günah sayarlardı.) Bu bakımdan, yaşlı olanı dedi: «Nerede oturuyorsun kardeş?»
«Oturduğu yeri parmağıyla işaret ederek cevap verdi: «Şurada oturuyorum.» Çünkü, genç olanın oturma yerinin yakınındaydılar.»
Yaşlı olanı dedi: «Kardeş ne zamandır burada oturuyorsun?»
Genç olanı cevap verdi: «Onbeş yıldır.»
Yaşlı olanı dedi: «Belki de, Ahab Allah'ın kullarını öldürdüğü zaman geldin?»
«Evet öyle» diye cevap yerdi genç olanı Yaşlı olanı dedi: «Ey kardeş, şimdi îsrail kralı kimdir, bilir misin?»
Genç olanı cevap verdi: «İsrail'in kralı Allah'tır, çünkü putatapıcılar kral değil, İsrail'in cellâtlarıdır.»
«Doğru» dedi yaşlı olanı. «Ama, ben şimdi israil'in cellâtı kimdir demek istemiştim.»
Genç olanı cevap verdi: «İsrail'in günahları İsrail'in cellâtlarıdır. Çünkü, günah işlememiş olsalardı, (Allah) İsrail'e karşı putatapıcı reisleri ayaklandırmıyacaktı.»
O zaman yaşlı olanı dedi: «Allah'ın İsrail'i cezalandırmak için gönderdiği şu kâfir reis kimdir?»
Genç olanı cevap verdi: «Şimdi ne bileyim, onbeş yıldır senden başka kimseyi görmemişim ve okumak da bilmiyorum ki, bana herhangi bir mektup gönderilmiş olsun.»
Yaşlı olanı dedi: «Ama, koyun derilerin ne kadar da yeni! Madem, hiç bir kimseyi görmedin de, onları sana kim verdi?»

149. Genç olanı cevap verdi: «îsrail halkının, üstünü başını çölde kırk yıl eskitmekten koruyan, benim derilerimi de korudu.»
O zaman yaşlı olanı sezdi ki, genç olan kendinden daha tamdır, çünkü kendisinin her yıl insanlarla ilişkisi oluyordu. Bu yüzden, sohbetinden yararlanmak için dedi: «Kardeş, sen okumak bilmezsin, bense bilirim, benim evimde Davud'un Mezmurlar'ı vardır. O halde, gel ben her gün sana biraz okuyayım, ve Davud'un ne dediğini açıklayayım.»
Genç olanı cevap verdi: «Haydi gidelim.» Yaşlı olanı dedi: «Ey kardeş, iki gün oldu ki, su içmiyorum. Bu bakımdan biraz su araştıralım dedi.» Genç olanı dedi: «Ey kardeş, ben iki aydır su içmiyorum. O halde haydi gidelim de, Allah'ın peygamberi Davud aracılığıyla   ne dediğine bakalım;    Rabb bize su vermeye kadirdir.»
Bunun üzerine dönüp, yaşlı olanın mekânına vardılar. Ve kapıda bir taze su kaynağı buldular.
Yaşlı olanı dedi: «Ey kardeş, sen Allah'ın kutsal bir kulusun; bak Allah bu kaynağı senin uğruna verdi.»
Genç olanı dedi: «Ey kardeş, alçak gönüllülüğünden diyorsun,bunu. Ama belli ki, Allah eğer bunu benim uğruma yapmış olsaydı (onu aramak için) ayrılmayayım diye, benim mekânımın yakınında bir kaynak verirdi. Ben sana karşı günah işlediğimi itiraf etmeliyim. Sen iki gündür içmediğinden su aradığını söyleyince, ben iki aydır içeceksiz olduğumdan, sanki senden daha iyiymişim gibi içimde bir yükseklik duydum.»
O zaman yaşlı olanı dedi: «Ey kardeş, gerçeği söyledin, dolayısıyla günah işlemiş değilsin.»
Genç olanı dedi: «Ey kardeş, babamız Ilya'nın «Allah'ı arayan yalnızca kendini ayıplasın.» dediğini unutuyorsun. O, biz bunu bilelim diye değil, buna uyalım diye yazdı onu mutlaka.»
Daha yaşlı olanı yoldaşının doğruluğunu ve takvasını sezerek dedi: «Doğru; ve Allah'ımız seni bağışlamıştır.»
Ve bunu deyip, Mezmurlar'i aldı ve babamız Davud'un dediklerini okudu:
«Dilimin, günahıma bahane bulup göz yumarak kötü sözlere dalmaması için ağzımın üzerine bir gözetleyici yerleştireceğim.» Ve burada yaşlı adam bir konuşma yaptı ve genç olanı ayrıldı. Bundan sonra, buluşmalarından önce onbeş yıl daha geçti. Çünkü genç olanı yerini değiştirmişti. İşte böyle, yaşlı olan onu bulunca dedi: «Ey kardeş, kaldığın yere neden geri (bir daha) gelmedin?»
Genç olanı cevap verdi: «Çünkü, bana söylediklerini henüz öğrenmiş değilim.»
O zaman yaşlı olanı dedi: «Onbeş yıl geçmişken nasıl olabilir bu?»
Genç olanı cevap verdi: «Sözlere gelince, onları tek bir saatte öğrendim ve hiç unutmadım; fakat, henüz onlara uyamadım. Uymayacak olduktan sonra, çok fazla şey öğrenmenin amacı nedir ki? Allah'ımız zihnimizin değil de, daha çok kalbimizin iyi olmasını bekler, bu bakımdan, Hüküm Günü'nde bize ne öğrendiğimizi değil, ne yaptığımızı soracaktır.»

150. Yaşlı olanı karşılık verdi: «Ey kardeş, böyle deme, çünkü, Allah'ımızın değer verilmesini istediği ilmi hor görmüş oluyorsun.» Genç olanı cevapladı: «Şimdi, günaha düşmemek için nasıl söylemeliyim ki, çünkü senin sözün doğru, benimki de öyle. Öyleyse, diyorum ki, Allah'ın kanununda yazılı olan emirlerini bilenler, eğer ardından daha çok şey öğreneceklerse, (önce) bunlara uymalıdırlar. Ve, insan öğrendiği her şeye, bırakın uysun, (yalnızca) onu bilmekle kalmasın).»
Yaşlı olanı dedi: «Ey kardeş, söyle bana, kiminle konuştun ki, benim söylediklerimin tümünü öğrenmediğini bilirsin?»
Genç olanı cevap verdi: «Ey kardeş, kendimle konuşurum. Her gün hesabımı vermek için kendimi Allah'ın mahkemesinin önüne korum. Ve, her zaman için de günahlarıma göz yuman bir şey duyarım.»
Yaşlı adam dedi: «Ey kardeş, sen tamken, hataların nedir ki?»
Genç olanı cevap verdi: «Ey kardeş, böyle deme, çünkü ben iki büyük hatanın ortasında duruyorum: Biri, kendimi günahkârların en büyüğü olarak bilmemem, diğeri ise, başkalarından daha çok (günahıma) pişman olmak istemememdir.»
Yaşlı olanı karşılık verdi: «Şimdi, sen (insanların) en olmuşu iken, kendini nasıl günahkârların en büyüğü olarak bilebilirsin?»
Genç olanı cevapladı: «Bir Ferisi'nin alışkanlığını edindiğim zaman, üstadımın bana söylediği ilk söz şuydu: «Başkalarının iyiliklerine, kendimin ise kötülüklerime bakmalıyım. Çünkü böyle yaparsam eğer, kendimi günahkârların en büyüğü olarak algılayabilirim.»
Yaşlı adam dedi: «Ey kardeş, bu dağlarda kimin iyiliğine, kimin hatalarına bakarsın, görüyorsun ki, burada hiç kimse yoktur.»
Genç olanı cevap verdi: «Güneşin ve gezegenlerin itaatına bakmalıyım. Çünkü onlar Yaratıcı'larına benden daha iyi kulluk ediyorlar. Ama, ya arzuladığım gibi ışık vermediklerinden, ya sıcaklıklarının çok fazla olduğundan, ya da yerde çok fazla veya çok az yağış olduğundan ben onları ayıplıyorum.»
O zaman, yaşlı adam bunu duyunca dedi: «Kardeş, sen bu akideyi nereden öğrendin. Çünkü, ben şimdi doksan yaşmdayım ve yetmiş yıldır bir Ferisi'yim.»
Genç olanı cevap verdi: «Ey kardeş, sen bunu alçak gönüllülüğünden söylersin, çünkü sen, Allah'ın kutsal bir (kul) usun. Yine de ben sana cevap vereyim ki, Yaratıcı'mız Allah zamana bakmaz. Ama kalbe bakar. Bundandır ki, Davud onbeş yaşında, öbür altı kardeşinden daha genç iken îsrail kralı seçildi ve Rabbımız Allah'ın bir peygamberi oldu.»

151. «Bu adam gerçek bir Ferisî'ydi» dedi îsa havarilerine. Ve, inşallah Hüküm Günü'nde onu arkadaşımız olarak buluruz.»
îsa sonra bir gemiye bindi ve havariler ekmek getirmeyi unuttuklarından dolayı üzgündüler. îsa kendilerini azarlayıp dedi: «Günümüz Ferisi1 lerinin mayalarından sakının. Çünkü küçük bir maya bir yığın yemeği bozar.»
O zaman havariler birbirlerine dediler: «Şimdi, ekmeğimiz bile yokken, nasıl mayamız olsun ki?»
O zaman İsa dedi: «Ey az inancı olan adamlar, Allah'ın, hiç bir ürün işareti olmayan Nain'de yaptıklarını unuttunuz mu? Ve, beş ekmek ve iki balığı kaç kişi yemiş ve doymuştu? Allah'a imandan yoksun olan Ferisi'nin mayası ve ben düşüncesi, yalnızca bugünün Ferisî'lerini bozmakla kalmamış, îsraili'leri de bozmuştur. Çünkü, okumak bilmeyen basit bir halk, kutsal kişiler olarak tanıdıklarından Ferisi'lerde gördüğü şeyleri yapar.
«Gerçek Ferisi nedir bilir misiniz? O, insan tabiatının yağıdır. Nasıl ki, yağ her sıvının üstünde durursa, gerçek Ferisî'nin iyiliği de tüm insanî iyiliklerin üstünde durur. O, Allah'ın dünyaya verdiği yaşayan bir kitaptır; çünkü, söylediği ve yaptığı her şey Allah'ın kanununa uygundur. Bu bakımdan, kim onun yaptığını yaparsa. Allah'ın kanununa uymuş olur. Gerçek Ferisi, günahla insan bedenini çürütmeyen tuzdur; çünkü, onu gören herkes tevbeye gelir. Hacıların yolunu aydınlatan bir ışıktır o, çünkü, onun pişmanlığıyla birlikte yoksulluğunu gören herkes, bu dünyada kalbimizi kapamamamız gerektiğini idrak eder.
«Ama, yağı ekşiten, kitabı tahrif eden, tuzu çürüten, ışığı söndüren bu insan sahte bir Ferisî'dir. Bu bakımdan, eğer helak olmayacaksanız, bugünkü Ferisîlerin yaptıklarını yapmamaya dikkat edin.»

153. Kâhinler ve Ferisi'Ier kendi aralarında mırıldanıp dediler.- «O'nda Ba'al ve Eşterot'un bilgeliği var, ve bundan dolayı, şeytan'ın gücüyle yaptı bunu.»
Isa ağzını açtı ve dedi: «Allah'ımız komşumuzun mallarını çalmamamızı emretti. Fakat, bu tek hüküm öylesine aşıldı ve kötüye kullanıldı ki, dünyayı günahla doldurdu ve bu (günah) diğer günahların bağışlandığı gibi bağışlanmıyacaktır; çünkü, başka her günah için insan ağlar ve onu bir daha işlemez, namaz ve zekâtla birlikte oruç da tutarsa, Kadir ve Rahim olan Allah'ımız affeder. Fakat, bu günah o türdendir ki, zulmen alınan geri verilmedikçe, asla bağışlanmayacaktır.»
O zaman, bir yazıcı dedi: «Ey muallim, hırsızlık tüm dünyayı günahla nasıl doldurmuştur? Şimdi, Allah'ın lûtfuyla, yalnızca bir kaç hırsızın bulunduğu ortadadır, onlar da kendilerini gösteremezler, çünkü hemen askerler tarafından asılırlar.»
îsa karşılık verdi.- «Malları bilmeyen (metinden aynen) hırsızları da bilmez, hem, bakın size diyorum ki, pek çokları ne yaptığını bilmeden çalar, bu yüzden de, günahları başkalarınınkinden daha büyüktür, çünkü bilinmeyen hastalık iyileşmez.»
O zaman Ferisîler Isa'ya yaklaşıp dediler: «Ey muallim, İsrail'de gerçeği tek sen bildiğin için bize öğret.»
İsa karşılık verdi: «israil'de gerçeği tek benim bildiğimi söylemiyorum, çünkü bu «tek» kelimesi başkalarına değil, yalnızca Allah'a ait. Çünkü, O Hakk'tır, hakkı (gerçeği) da yalnızca O bilir. Bu bakımdan, eğer ben böyle dersem, büyük bir hırsız olurum. Çünkü, Allah'ın şanını çalmış olurum. Ve, Allah'ı tek ben biliyorum demekle de, herkesten daha çok cehaletin içine düşerim. Bu nedenle siz, tek benim gerçeği bildiğimi söylemekle ağır bir günah işlediniz. Ve, size diyorum ki, eğer bunu teşvik etmek için dediyseniz, günahınız daha da büyük olacaktır.»
Sonra İsa, herkesin sustuğunu görünce yeniden dedi: «Her ne kadar ben İsrail'de gerçeği bilen tek kişi değilsem de, tek ben konuşacağım; bu bakımdan, madem bana sordunuz, (o halde) bana kulak verin.»
«Yaratılan her şey Yaratıcı'ya aittir, o şekilde ki, hiç bir şey herhangi bir şey için iddiada bulunamaz. Öyle de, ruh, nefs, beden, zaman, mal ve şan hep Allah'ın mülkiyetindedir. Eğer bir insan onları Allah'ın istediği biçimde almazsa, bir hırsız olmuş olur. Ve, aynı şekilde, eğer onları Allah'ın isteğinin aksine harcarsa, yine bir hırsız olmuş olur. Bu bakımdan diyorum ki size, ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, siz zamanı «yarın şöyle yapacağım, şöyle bir şey söyleyeceğim, şöyle bir yere gideceğim» diyerek ele alırsanız ve «inşallah (Allah izin verirse)» demezseniz, hırsız olursunuz ve zamanınızın daha iyi bölümünü Allah'ı memnun etmek için değil de, kendinizi memnun etmek için harcadığınızda daha büyük hırsız olursunuz ve daha kötü bölümünü Allah'a kulluk için harcadığınızda, o zaman da kuşkusuz hırsız olursunuz.
«Kim günah işlerse, hangi şekilde olursa olsun bir hırsızdır; çünkü o Allah'a kulluk etmesi gereken zamanı, ruhu ve kendi hayatını çalıp Allah'ın düşmanı şeytan'a vermiş olur.»

154. «Bu bakımdan, onuru, canı ve malı olan insanın malı mülkü çalındığı zaman hırsız asılacaktır; canı alındığı zaman, katilin başı kesilecektir ve adaletli olan budur, çünkü Allah böyle buyurmuştur.  Ama, bir komşunun onuru alındığı zaman, neden hırsız çarmıha gerilmez? Mal onurdan, gerçekten daha mı iyidir? Allah gerçekten, malı alanın cezalandırılacağını, malla birlikte canı alanın cezalandırılacağını, ama onuru alanın serbest kalacağını mı buyurmuştur? Hiç de değil, çünkü mırıldanmaları nedeniyle babalarımız va'd edilen ülkeye girmediler de, yalnızca çocukları (girdi). Ve, bu günah nedeniyle, yılanlar halkımızdan yetmiş bin kadarını öldürdü.
«Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, onuru çalan, bir insanı malından ve canından edenden daha büyük cezayı hak eder. Ve, mınldayana kulak veren de aynı şekilde suçludur. Çünkü, biri şeytan'ı diline, diğeri ise kulaklarına alır.»
Ferisîler bunları duyunca (öfkeden) patlıyorlardı, çünkü konuşmasına karşı çıkamıyorlardı.
Sonra İsa'nın yanına bir fakih yanaştı ve ona dedi : «Sayın muallim, bana anlat ki Allah, babalarımıza neden ekin ve meyve bahşetmedi? Düşeceklerini bildiğinden, mutlaka kendilerine vermeli veya insanlara onu görme eziyetini çektirmemeliydi.»
İsa cevap verdi: «Adam, sen bana iyi dersin, fakat hata edersin, çünkü yalnızca Allah iyidir. Ve, Allah'ın neden senin beynine göre iş yapmadığını sormakla daha çok hata edersin. Yine de sana cevap vereceğim. O halde sana diyorum ki, Yaratıcımız Allah işinde kendisini bize uydurmaz, bu bakımdan meşrû olan, yaratılmışın O'nun yöntemini ve uygunluğunu değil de, bunun yerine, Yaratanın yaratılmışa değil, yaratılmışın Yaratan'a bağlı kalması için Yaratıcısı Allah'ın şanını araştırmasıdır. Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, eğer Allah insana her şeyi vermiş olsaydı, insan, kendisinin Allah'ın kulu olduğunu bilmeyecekti; ve böylece de kendini Cennet'in efendisi sayacaktı. Bu bakımdan, her zaman Azîm ve Sübhan olan Yaratıcı, Kendine bağlı kalsın diye insanı yemekten men etti.
«Ve, bakın size diyorum ki, kimin gözünde ışık varsa her şeyi açık görür ve bizzat karanlıktan bile ışık çıkarır; fakat kör böyle yapmaz. Bu nedenle diyorum ki, eğer insan günah işlememiş olsaydı, ne ben ne de sen Allah'ın merhametini ve adaletini bilmeyecektik. Ve, eğer Allah, insanı günah işleme istidadında yaratmamış olsaydı, bu konuda o, Allah'a eşit olacaktı.. Bundan dolayı, Sübhan Allah insanı iyi ve adaietli yarattı,- ama kendi hayatı, kurtuluşu ve batışıyla ilgili olarak istediğini yapmakta serbest bıraktı.»
Fakih bunları işitince dondu kaldı ve şaşkınlık içinde ayrılıp gitti.

155. Sonra, başkahin iki yaşlı kâhini gizlice çağırarak mabedten çıkıp, öğle namazını kılmak için Süleyman verandasında oturup beklemekte olan îsa'ya gönderdi. Ve, (İsa'nın) yanında halktan büyük bir kalabalıkla birlikte havarileri de bulunuyordu.
Kâhinler Isa'ya yaklaşıp dediler: «Muallim, insan ekini ve meyveyi neden yedi? Allah onu yemesini istedi mi, istemedi mi?» Ve, onlar bunu îsa'yı yanıltmak için dediler; çünkü, «Allah istedi» dese, «(öyleyse) niçin yasakladı?» karşılığını verecekler, «Allah istemedi» dese, «o halde, Allah'ın istediğinin aksini yapabildiğine göre, insan Allah'tan daha büyük bir güce sahip» diyeceklerdi.
İsa cevap verdi: «Sizin sorunuz, dağın üstünden geçen ve sağ ve solunda uçurum bulunan bir yol gibi, ama ben ortadan yürüyeceğim.»
Bunu duyunca, kâhinler İsa'nın kalplerini bildiğini sezerek şaşırdılar.
Sonra îsa dedi: «Her insan ihtiyacı olduğundan, her şeyi kendi yararı için yapar. Ama, hiç bir şeye ihtiyacı olmayan Allah, kendi hak arzusuna göre yaptı, Bu bakımdan, insanı yaratırken onu, Allah'ın kendine ihtiyacı olmadığını bilsin diye hür yarattı. Verbigratîa (=misal olarak), kendi zenginliğini sergilemek için ve köleleri kendini daha çok sevsin diye, kölelerine hürriyet veren bir kralın yaptığı gibi.
«O halde, Allah insanı, Yaratıcı'sını çok daha fazla sevsin ve nimetini bilsin diye hür yarattı. Çünkü, Allah her ne kadar Kadiri Mutlak olup, insana ihtiyacı yok ve onu kudretiyle de yaratmışsa da, hayır işleyip, şerre karşı koyabilecek şekilde onu serbest bırakmıştır. Çünkü, her ne kadar Allah'ın günaha engel olma gücü var idiyse de, kudret ve nimeti insanda görüldüğünden, insanda günaha karşı çıkmamak için, yani, insanda Allah'ın rahmeti ve adaleti yürüsün diye O, kendi nimetiyle çelişmiyecekti (çünkü, Allah'ta çelişme yoktur). Ve, gerçeği konuştuğuma işaret olarak, sizi başkâhinin beni aldatmak için gönderdiğini ve bunun da kâhinliğin meyvesi olduğunu size söylüyorum.»
Yaşlı adamlar ayrılıp gittiler ve her şeyi başkâhine anlattılar, o da dedi: «Bu herifin sırtında her şeyi kendisine söyleyen cin var; çünkü o İsrail krallığını arzular, ama Allah bunun da gereğine bakacaktır.»

156. îsa öğle namazını kılıp da mabedten çıkarken, annesinin rahminden kör doğan birini gördü. Havarileri kendisine sorup dediler: «Muallim, bu adamda kimin günahı var, babasının mı, yoksa annesinin mi ki. (böyle) kör doğmuş?»
îsa cevap verdi: «Ne babasının, ne de annesinin günahı var onda, ama Allah, İncil'e bir şahit olsun diye onu böyle yarattı.» Ve, kör adamı yanına çağırıp, yere tükürerek çamur yaptı ve onu kör adamın gözlerine sürdü ve ona dedi: «Siloam gölüne git ve yıkan!»
Kör adam gitti ve yıkanıp, ışığa kavuştu, ardından, eve dönerken, kendisine rastlayan pek çokları dediler: «Bu adam körse, kesinlikle derim ki, mabedin güzel kapısında oturup duran adamdı.» Başkaları dediler; «Odur, fakat ışığa nasıl kavuştu?» Ve, yanına yaklaşıp dediler: «Sen mabedin güzel kapısında oturup duran kör adam değil misin?»
Cevap verdi: «Oyum, neden (soruyorsunuz)?»    -Dediler: «Öyleyse, görme gücüne nasıl kavuştun?» Cevap verdi: «Bir adam toprağa tükürerek çamur yaptı ve bu çamuru gözlerimin üzerine koyup, bana dedi: «Git Siloam gölünde yıkan.» Gidip yıkandım ve şimdi görüyorum. İsrail'in Allah'ını tesbih ederim!»
Kör doğmuş olan adam mabedin güzel kapısına yeniden geldiği zaman, tüm Kudüs meseleyi duymuştu. Bunun üzerine, îsa aleyhinde kâhinler ve Ferisilerle konuşmakta olan kâhinlerin reisine getirildi.
Başkâhin kendisine sorup, dedi: «Adam, sen doğuştan kör değil miydin?»
«Ya, evet» (diye) cevap verdi.
«Şimdi Allah'ın şanı üzerine», dedi başkâhin «anlat bize, hangi peygamber sana rüyada göründü de ışık verdi. Babamız İbrahim miydi, yoksa Allah'ın kulu Musa mı, veya bir başka peygamber miydi? Çünkü, başkaları böyle bir şeyi yapamaz.»
Kör doğmuş olan adam cevap verdi: «Ben rüyada ne İbrahim'i, ne Musa'yı, ne de bir başka peygamberi görüp iyileştirilmedim. Ben mabedin kapısında otururken bir adam beni yanına getirtti, tükrüğüyle topraktan çamur yaparak, bu çamurun bir kısmını gözlerime sürdü ve beni yıkanmam için Siloam gölüne gönderdi; ben de oraya gidip yıkandım ve gözlerimin ışığıyla geri döndüm.»
Başkâhin kendisine o adamın adını sordu. Kör doğmuş olan adam cevap verdi: «Bana adını söylemedi, ama onu gören biri beni çağırarak dedi: «Git ve bu adamın sana söylediği gibi yıkan, çünkü o Nasıralı İsa'dır, Israililerin Allah'ının bir peygamberi ve kutsal bir (kul)udur.»
O zaman başkâhin dedi: «O seni belki de bugün, yani sebt günü iyileştirdi?»
Kör adam cevap verdi: «Bu gün iyileştirdi beni.»
Başkâhin dedi: «Bakın şimdi, bu herif nasıl da günahkârın biridir, görüyorsunuz ki sebt gününe riayet etmez!»
Kör adam karşılık verdi: «O bir günahkâr mıdır, değil midir bilmem; ama şunu bilirim ki, ben kör iken o beni ışığa kavuşturdu.»
Ferisiler buna inanmadılar bu nedenle de başkâhine dediler: «Anne ve babasını çağırtın, bize gerçeği söyler onlar.» Bunun üzerine kör adamın anne ve babasını çağırttılar ve onlar gelince başkâhin kendilerine şöyle sordu: «Bu adam sizin oğlunuz mudur?»
Cevap verdiler: «O bizim oğlumuzun ta kendisidir.»
O zaman başkâhin dedi:  «O, kör doğduğunu ve şimdi de gördüğünü söylüyor; nasıl olmuştur bu iş?»
Kör olarak doğan adamın baba ve annesi cevap verdi: «Evet, o kör doğmuştu, ama, ışığı nasıl aldığını bilmiyoruz; onun yaşı başı yerindedir, kendisine sorun, size gerçeği söyler.»
Bunun üzerine onlara yol verildi ve başkâhin yeniden, kör doğmuş olan adama dedi: «Allah'ın şanı üzerine doğruyu söyle.»
(Kör adamın baba ve annesi konuşmaktan korkmuşlardı; çünkü, Roma Senatosu'ndan, ölüm acısına çarptırılmak (istemiyen) kimsenin, Yahudiler'in peygamberi İsa hakkında çekişmemesi için bir ferman çıkmıştı. Bu ferman valinin de eline ulaşmıştı, bu nedenle, «Onun yaşı başı yerindedir, kendisine sorun» dediler.)
Sonra, başkâhin kör adama dedi: «Allah'ın şanı üzerine doğruyu söyle, çünkü biz, senin kendini iyileştirdiğini söylediğin bu adamın bir günahkâr olduğunu biliyoruz.»
Kör doğmuş olan adam cevap verdi: «O bir günahkâr mıdır, değil midir bilmem. Ama şunu bilirim ki, ben görmüyordum, o beni ışığa kavuşturdu. Dünyanın başlangıcından bu saate kadar, kesinkes, kör doğup da ışığa kavuşturulan kimse olmamıştır. Ve Allah günahkârlara kulak asmaz.»
Ferisiler dediler: «Seni ışığa kavuştururken ne yaptı?»    
O zaman kör doğmuş olan bunların inançsızlığına şaştı kaldı ve dedi: «Söyledim ya, neden bir daha soruyorsunuz bana? Siz de O'nun şakirtleri olmaz mısınız?»
O zaman, başkâhin kendisine küfredip dedi: «Sen zaten günah içinde doğmuşsun, öyleyken bize öğretmeye mi kalkıyorsun? Defol ve böyle bir adamın sen şakirdi ol! Çünkü, biz Musa'nın şakirtleriyiz ve biliyoruz ki, Allah Musa ile konuşmuştur; bu adama gelince, onun neci olduğunu bilmiyoruz.» Ve, onu havra ve mabedten atıp, Israililer arasındaki temizlerle birlikte ibadet etmesini yasakladılar.

157.-158. Kör doğmuş olan adam gidip îsa'yı buldu. O da kendisini şöyle teselli etti: «Hiç bir zaman şimdiki kadar kutsanmamıştın, çünkü, peygamberi ve babamız Davud kanalıyla dünyanın dostlarına karşı, «Onlar lanetlerler, ben kutsarım» diyen Allah'ımız tarafından kutsandın; ve O, peygamber Mika aracılığıyla da dedi : «Ben sizin kutsamanızı lanetlerim. Çünkü, Allah'ın dilemesinin dünyanın dilemesine zıt olduğu kadar yer göğe, su ateşe, ışık karanlığa, soğuk sıcağa veya sevgi nefrete zıt değildir.»
Havariler ardından kendisine şöyle sordular: «Rab,sözlerin pek güzel; bu nedenle anlam (ların) ı bize söyle, çünkü henüz anlamış değiliz.»
îsa cevap verdi: «Dünyayı tanıdığınız zaman göreceksiniz ki, ben gerçeği konuştum ve böylece her peygamberdeki gerçeği de tanıyacaksınız.»
«O halde bilin ki, tek bir adda birleşmiş üç türlü dünya vardır: Biri, su, hava ve ateşle birlikte gökleri ve yeri ve insanın altında olan tüm şeyleri temsil eder. Şimdi, bu dünya her şeyiyle, Allah'ın peygamberi Davud'un, «Allah onlar için çiğnemedikleri bir kural koymuştur» dediği gibi, Allah'ın iradesine uyar.»
İkincisi, nasıl «bunlardan birinin evi» -duvarları değil de, aileyi temsil ediyorsa, bunun gibi tüm insanları temsil eder, şimdi bu dünya yine Allah'ı sever; çünkü fıtratları gereği Allah'ı özlerler. O kadar ki, fıtrata göre herkes, Allah'ı aramada yanılgıya düşse de, Allah'ı özler. Ve, biliyor musunuz, hepsi Allah'ı neden özler? Çünkü, onlar, herkes hiç bir kötülüğü olmayan sonsuz bir iyiliğin özlemini duyar, bu ise yalnızca Allah'tır. Bu bakımdan, Rahman olan Allah, bu dünyaya kurtuluşu için peygamberlerini göndermiştir.
«Üçüncü dünya, insanların, dünyanın yaratıcısı Allah'a aykırı bir kanuna dönüşmüş olan günaha batmış durumudur. Bu, insanı Allah'ın düşmanları olan cinlere benzetir. Ve, Allah'ımız bu dünyadan öylesine şiddetle nefret eder ki, eğer peygamberler bu dünyayı sevmiş olsalardı, ne düşünürsünüz? mutlaka Allah kendilerinden peygamberliklerini alırdı. Ve nasıl söyliyeyim ki ben? Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, Allah'ın Elçisi dünyaya gelince eğer bu şerli dünyaya karşı bir sevgi duyacak olsa, mutlaka Allah ondan, kendisini yarattığı zaman vermiş olduğu tüm şeyleri alır ve, onu ebediyyen cezalandırır; Allah bu dünyaya işte bu derecede zıttır.»

164. îşte şimdi size, Allah'ın bu aynı takdirle ilgili olarak bilmem için bana bahşettiği azıcık şeyi anlatacağım. Ferisîler derler ki, «her şey önceden o şekilde takdir edilmiştir ki, seçilmiş olan fasık/facir olamaz, fasık/facir olan da, ne olursa olsun seçilmiş olamaz; ve nasıl Allah salih ameli, üzerinde seçilmişlerin kurtuluşa doğru yürüdüğü yol olarak önceden takdir etmişse, aynı şekilde günahı da, üzerinde fasık/facirlerin helake yürüdüğü yol olarak önceden takdir etmiştir.» Bunu yazan elle birlikte, diyen dile de lanet olsun. Çünkü bu, şeytan'ın inancıdır. Buradan kişi günümüz Ferisîlerinin durumunu bilebilir. Çünkü onlar, şeytan'ın inanmış kullarıdır.
«Takdir, kişinin elinde araç olarak bulundurduğu şeye son veren mutlak bir iradeden başka ne anlama gelebilir? O halde, yalnızca harcayacak taş ve para değil, aynı zamanda, üzerine bir ayak koyacak kadar arsası da olmayan bir kişi evi nasıl takdir edecektir? (Böyle bir şeyi) asla kimse (yapamaz). Öyleyse size diyorum ki, takdir, Allah'ın insana kendi pak nimeti, kendi kanunundan verdiği hür iradeyi çekip almaktan öte bir şey değildir. Yerleştirmekte olduğumuz, kesinlikle takdir değil, sadece kötülük aracıdır.
«Musa'nın kitabı gösteriyor ki, şu insan hürdür. Allah'ımız kanunu Sina dağında verdiği zaman şöyle konuşmuştur: «Benim buyruğum gökte değil ki.» şimdi kim Allah'ın buyruğunu gidip bize getirecek ve acaba kim ona uyma gücünü bize verecek?» diye kendine mazeret arayasın. Ama, benim buyruğum senin kalbinin yanındadır, ki dilediğin zaman ona uyabilesin.»
Söyleyin bana, eğer kral Hirodes yaşlı bir adama gençleşmesini ve hasta bir adama düzelmesini emretse, onlar bunu yapmayınca kendilerini öldürtse, bu adalet olur mu?»
Havariler cevap verdiler: «Eğer Hirodes böyle bir emir verse, en zalim ve dinsiz (kişi) olur.»
O zaman Isa iç çekerek, dedi: «Bunlar insanî geleneklerin meyveleridir kardeşler; çünkü, Allah fasık/ faciri (bir daha) seçilmiş olamayacak şekilde önceden takdir etmiştir demekle, onlar Allah'ı en dinsiz ve zalim yaparak küfrediyorlar. O, günahkâra günah işlememeyi, işlediği zaman da tevbe etmeyi emreder; halbuki, bu tür bir takdir günahkârdan günah işlememe gücünü çekip alır ve tevbeden tümüyle yoksun bırakır.»

167. «İşte böyle, eğer zihniniz bununla da yetinip durulmadıysa ve yine «neden böyle?» demek istiyorsanız, size bir «neden»i daha açıklayacağım. O da şudur : Söyleyin bana, neden (tek) bir taş suyun üstünde duramaz da, tüm yer yüzü suyun üstünde durur? Söyleyin bana, su ateşi söndürür ve yer havadan kaçarken ve kimse toprak, hava, su ve ateşi uyum içinde bir araya getiremezken, yine de bunlar insanda bir araya geliyor ve uyum içinde kalıp gidiyorlar, neden?
«O halde bunu bilmiyorsanız —hem, tüm insanlar da insan olarak bunu bilmezler— Allah'ın kâinatı hiç yoktan tek bir sözle yarattığını nasıl anlıyacaklar; Allah'ın sonsuzluğunu nasıl anlıyacaklar? Ne olursa olsun bunu asla anlıyamayacaklardır. Çünkü insan, sonlu ve peygamber Süleyman'ın dediği gibi vücutla bileşim içinde olup, bozulabilir ve ruhu da baskı altında tutarken ve Allah'ın işleri de Allah'a göreyken onları nasıl anlıyabilecekler?
«Allah'ın peygamberi îşaya (bunun) böyle (olduğunu) gördüğünden, haykırıp, dedi: «Gerçekten sen gizli bir Allah'sın!» Ve, Allah'ın Elçisi hakkında, Allah O'nu nasıl yarattı, o der: «Onun doğuşu, kim anlatacak?» Ve, Allah'ın işlemesi hakkında der: «Onun danışmanı kim?» Bu bakımdan, Allah insan tabiatına der: «Nasıl gök yerin üstünde yükseltilmişse, benim yöntemlerim, sizin yöntemleriniz üzerinde ve benim emrim sizin emriniz üzerinde yükseltilmiştir.»
Bu nedenle size diyorum ki, takdirin niteliği, durum benim size anlattığım gibiyse de, insanlara açık değildir.
Öyleyse insan, yöntemi bulamadığı için gerçeği inkâr mı etmelidir? Ben, nasıl olduğu anlaşılmadığı halde sıhhati reddeden bir kimseyi henüz görmüş değilim. Hem, Allah'ın benim dilimle hastaları nasıl iyileştirdiğini bile bilmiyorum.»
#731
74. «Dünyada günah için (hiç) kaygı çekmeyen insanlar var olagelmiştir ve vardır; bunlar en büyük yanılgı içindedirler. Söyleyin bana, şeytan nasıl günah işledi? Onun insandan daha değerli olduğu düşüncesiyle günah işlediği ortada. Süleyman, bir ziyafete Allah'ın tüm yaratıklarını davet etmeği düşünerek günah(zelle) işledi de, bir balık hazırladığı her şeyi yiyerek onu doğrulttu. Bu bakımdan, babamız Davud'un sözü sebepsiz değildir: «Bir kimsenin kalbinde yükselmek için kişi gözyaşları vadisinde oturur.» Ve, bu nedenle Allah, peygamberi îşaya aracılığıyla bağırmaz mi: «Gözlerinden kötü düşüncelerinizi çekip, ayırın.» Ve, bu amaçla Süleyman der: «Tüm tutuşunla kalbini tut.» Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, düşünmeden günah işlemek mümkün olmadığından, her şey günaha götüren kötü düşünceler için söylenir. Şimdi, deyin bana, çiftçi bağ diktiği zaman, diktiklerini derine koymaz mı? Kesinlikle kor. İşte böyle de, şeytan günahı dikerken gözde veya kulakta durmayıp, Allah'ın mekânı olan kalbe geçer. Allah'ın kulu Musa aracılığıyla dediği gibi; «Benim kanunumda yürüsünler diye, ben içlerinde yerleşeceğim.»
«Şimdi söyleyin bana, eğer kral Hirodes içinde oturmak arzu ettiği bir evi korumanız için size verecek olsa, düşmanı Pilatus'un oraya girmesine veya içine eşyalarını koymasına katlanır mısınız? Emin olun ki, hayır. Öyle de, Allah'ın, mekânı olan kalbinizi korumanız için size verdiğini göre göre, Şeytan'ın oraya girmesine veya içine düşüncelerini yerleştirmesine hiç katlanmamanız gerekir. Bu bakımdan, nasıl banker, Kayser'in resmi doğru mudur, değil midir, gümüş sağlam mıdır, sahte midir ve gereken ağırlıkta mıdır diye paraya dikkat ediyor ve bu nedenle onu elinde evirip çeviriyorsa, siz de öylece dikkat edin. Ah, deli dünya! Kuşkusuz, kendi kulların Allah'ın kullarından daha ölçülü ve sakıngan olduğu için, son günde Allah'ın kullarını ihmal ve dikkatsizlikleri nedeniyle azarlayasın ve yargılayasın diye, kendi işlerinde ne kadar da akıllısındır. Söyleyin bana şimdi, kim bir düşünceyi, bankerin gümüş bir parayı (muayene ettiği) gibi muayene ediyor? Emin olun ki, hiç kimse.»

75. Sonra, Yakup dedi: «Ey muallim, bir düşüncenin bir para gibi muayenesi nasıl olur?»
İsa cevap verdi: «Düşüncedeki sağlam gümüş dindarlıktır. Çünkü dine aykırı her düşünce şeytan'dan gelir. Doğru resim, peşlerinden gitmemiz gereken kutsal (kul)ları ve peygamberleri örnek (almak) tır; düşüncenin ağırlığı ise, her şeyin kendisine göre yapılması gereken Allah sevgisidir. Böyle oldu mu, düşman, komşuna karşı araya din dışı düşünceler getirecektir, bedeni bozmak için dünyaya uygun (düşünceler); Allah sevgisini bozmak için dünya sevgisiyle (ilgili düşünceler).»
Bartalemus cevap verdi: «Ey muallim, iğvaya kapılmayalım diye az düşünmemiz için ne yapmamız gerekiyor?»
İsa cevap verdi: «îki şey gereklidir sizin için. îlki, kendinizi çok eğitmeniz, ikincisi de, az konuşmanızdır; çünkü, tenbellik her türlü kirli düşüncenin toplandığı bir bataktır. Çok fazla konuşmak ise, kötülükleri biriktiren bir süngerdir. Bu bakımdan yalnızca çalışmanızın vücudu meşgul etmesi değil, aynı zamanda ruhunun da ibadetle meşgul olması gerekmektedir. Çünkü, (ruh) ibadetten hiç bir zaman uzak durmamak ihtiyacındadır.»
Temsil olsun diye anlatıyorum: «(Çalıştırdıklarının) hakkını vermeyen bir adam vardı, bu nedenle de, onu tanıyan kimse tarlalarını sürmeye gitmezdi. Bunun üzerine, lânetli bir adam gibi dedi: «Pazar yerine gidip, hiç bir şey yapmayan boş adamları bulacağım, onlar da boş olduklarından bağlıklarımı işlemeye gelecekler.» Bu adam evinden çıktı ve boş boş oturup, hiç paraları olmayan pek çok yabancı buldu. Kendileriyle konuşup, onları bağlığına şevketti. Fakat, onu tanıyan ve eli iş tutan hiç kimse o tarafa gitmedi.
«(Çalıştırdıklarının) hakkını vermeyen şeytan'dır, çünkü o iş verir ve insan bunun karşılığında hizmetine sonsuz ateşler alır. Bu nedenle, Cennet'ten sürülmüş ve işçiler aramaya çıkmıştır. O, işlerine mutlaka, boş boş oturanları, en çok da kendisini tanımayanları koşar. Her ne durumda olursa olsun, kötülüğü bilmek, ondan kurtulmak İçin yeterli değildir. Fakat, onu altetmek için iyiliklerle uğraşmak da gerekir.»
«Size bir temsil (daha) anlatıyorum. Üç bağ tarlası olan ve bunları üç çiftçiye icara veren bir adam vardı. Birinci adam bağları nasıl işleyeceğini bilmediğinden, bağlar yalnızca yaprak verdi, ikincisi üçüncüye, bağlara nasıl bakılması gerektiğini öğretti; o da onun sözlerini en iyi şekilde dinledi ve kendisine anlatıldığı şekilde kendininkini işledi; o kadar ki, üçüncünün bağı çok (meyve) verdi. Fakat, ikinci zamanını yalnızca konuşmakla geçirerek, bağını işlemeden bıraktı. İcarları ödeme zamanı gelince, bağ tarlalarının sahibine birinci  (adam) dedi:. «Efendi, bağ tarlalarının nasıl işleneceğini bilmiyorum, bu bakımdan, bu yıl hiç meyve alamadım.»

76. Bağ sahibi cevap verdi: «Ey aptal, sen dünyada tek başına mı yaşarsın da, toprağı işlemesini çok iyi bilen ikinci bağcının fikrini sormazsın? Belli ki, bana (hiç bir şey) ödemeyeceksin.»
«Ve, böyle deyip, onu efendisine (borcunu) ödeyinceye kadar hapiste çalışmaya mahkûm etti; (fakat) sade dilliliğinden acıma (duyguları) harekete geçip onu salıverip, dedi: «Defol, benim bağımda daha fazla çalışmanı istemiyorum, senin borcunu ödemen için bu kadarı yeter.»
İkincisi geldi (ve) ona (bağ) sahibi dedi: «Hoş geldin benim bağcım! Bana borçlu olduğun meyveler nerede? Kuşkusuz sen, bağların nasıl budanacağını en iyi bilen olduğundan, sana icara verdiğim bağım çok meyve vermiş olmalı.»
İkinci (adam) cevap verdi: «Ey efendi, senin bağın öyle duruyor, çünkü, ben ne kök ve dalları budadım, ne de toprağı işledim; bu bakımdan, bağ meyve vermedi, ben de sana (borcumu) ödeyemiyorum.»
Bunun üzerine bağ sahibi, üçüncü (adamı) çağırdı ve hayret içinde sordu: «Bana, kendine ikinci bağı icara verdiğim şu adamın, sana icara verdiğim bağın nasıl işleneceğini sana tam olarak anlattığını söyledin. Öyle de, nasıl olur da ona icara verdiğim bağ, hepsi aynı toprakken meyve vermemiş olsun?» Üçüncü (adam) cevap verdi: «Efendi, bağlıklar yalnızca konuşmakla işlenmez, fakat, bağının meyve vermesini isteyen günde bir gömlek terletmelidir. Ve, hiç bir şey yapmaz, ama vaktini konuşmakla harcarken ey efendi, senin bağcının bağı nasıl meyve versin? Emin olun ey efendi, eğer o kendi sözlerini uygulamaya koymuş olsaydı, bu kadar çok konuşamayan ben sana iki yıllık icarı öderken, o beş yıllık bağ kirasını verirdi.»
«Efendi kızdı ve bağcıya sertçe çıkıştı: «Ve sen, kesilecek dalları kesmeyip, tarlayı düzlememekle büyük bir iş yaptın. Bu nedenle de, sana verilecek büyük bir ödül var!» Ve, hizmetçilerini çağırıp, onu acımadan dövdürdü. Ve sonra da, onu her gün döven zalim bir hizmetçinin gözetiminde hapse koydu. Ve arkadaşlarının ricalarına bakıp da, hiç bir zaman serbest bırakmak da İstemedi.»

77. Bakın, size diyorum ki, Hüküm Günü'nde pek çokları Allah'a diyecek: «Rabb, biz senin kanununu va!z ettik ve öğrettik.» Bunlara karşı kuşlar bile haykırıp, diyecekler: «Siz başkalarına va'z ederken, kendi dilinizle kendinizi mahkûm ediyordunuz, ey günah işçileri!»
«Allah sağ ve diridir ki» dedi Isa, «gerçeği bilip de aksini yapan, öylesine feci bir ceza ile cezalandırılacak ki, hani neredeyse şeytan bile ona acır duruma gelecek. Şimdi söyleyin bana, Allah bize kanununu bilmek için mi verdi, uygulamak için mi? Bakın, size diyorum ki, tüm ilmin amacı, bildiğini yapan bir akıla sahip olmaktır.»
«Söyleyin bana, eğer bir kişi sofrada oturup, gözleriyle nefis etlere baksa,  ama elleriyle kirli şeyleri seçse ve bunları yese bu bir deli değil midir?» «Kesinlikle öyle» dedi havariler. O zaman, İsa dedi: «Ey bütün delilerden de deli, sen ey adam, anlayışınla göğü bilir, ellerinle yeri seçersin; anlayışınla Allah'ı tanır, içinden dünyayı seçersin; anlayışınla Cennet'in zevklerini bilir, yaptıklarınla Cehennemin bayağılıklarını seçersin. Kılıcı Bırakıp da, savaşa kınıyla giden cesur asker! Şimdi, bilmezmisiniz ki,   geceleyin yürüyen yalnızca ışığı görmek için değil, gerçekte, hana salimen varabilsin diye doğru yolu görmek için ışığı arzular? Ey, bin defa hakir görülüp, iğrenilmesi gereken dünya, çünkü, Allah'ımız kutsal peygamberleriyle hep kendi ülkesine ve dinlenme yerine giden yolu bildirmek istedi, fakat, sen şerli  (yaratık), yalnızca gitmek istememekle kalmaz, daha kötüsü, ışığı hakir görürsün! Şu deveyle ilgili atasözü (ne) doğrudur: «Deve, kendi çirkin yüzünü görmek istemediğinden içmek için duru suyu beğenmezmiş.» îşte, kötülük yapan dinsizler de böyledir; kötü işleri bilinmesin diye ışıktan nefret ederler. Fakat, âklı olup da, iyi işler yapmamakla kalmayıp, daha kötüsü, (aklını) şerlerde kullanan, hediyeleri, (onları) vereni öldürmek için alet olarak kullanan gibidir.»

84. îbadet edildikten sonra îsa dedi: «Allah'a şükredelim, çünkü, bize bu gece büyük rahmet indirdi; çünkü, bu gece geçecek olan zamanı geri getirdi. Ve biz Allah'ın Elçisi'yîe birlikte ibadet ettik. Ve, ben onun sesini duydum.»
Havariler bunu duyunca çok sevindiler ve dediler: «Muallim, bize bu gece bazı hükümler öğret.»
O zaman İsa dedi: «Hiç balla karışık gübre gördünüz mü?»
Cevap verdiler: «Hayır Rab, çünkü, kimse bunu yapacak kadar deli değildir.»
«(Madem öyle), ben de size diyorum ki, dünyada daha deli insanlar vardır.» dedi îsa, «Çünkü, Allah'a kullukla onlar dünyaya kulluğu karıştırırlar. O kadar ki, lekesiz hayat yaşayanların pek çoğunu şeytan aldatmış ve ibadet ederlerken, ibadetleriyle dünya işlerini kanştirmışlar, bu nedenle de, bu zamanda Allah'ın gözünde çirkinleşmişlerdir. Söyleyin bana, ibadet için yıkanırken, hiç bir pis şeyin kendinize dokunmamasına dikkat ediyor musunuz? Evet, mutlaka. Ya ibadet ederken ne yapıyorsunuz? Ruhunuzu Allah'ın rahmetiyle günahlardan temizliyorsunuz. Öyleyse, ibadet ederken, dünyalık şeylerden söz etmek ister misiniz? (Aman) böyle yapmamaya dikkat edin, çünkü, her dünyalık kelime, konuşanın ruhu üzerinde şeytan'ın bir gübresidir.»
O zaman, havariler titrediler, çünkü, (İsa) ateşli bir ruhla konuşmuştu, ve dediler: «Ey muallim, eğer, biz ibadet ederken bir arkadaş bizimle konuşmaya gelirse ne yapalım?»
Isa cevap verdi: «Bekletin ve ibadeti tamamlayın.» Bartalemus dedi: «Ama, alınır da, kendisiyle konuşmadığımızı görünce çeker giderse?»
İsa cevap verdi: «Eğer alınırsa, bana inanın ki, o sizin bir arkadaşınız veya bir mü'min değil, gerçekte inanmayanın biri ve şeytan'ın yoldaşıdır. Söyleyin bana, eğer Hirodes'in bir seyis yamağıyla konuşmaya gitseniz ve onu Hirodes'in kulağına söz anlatırken bulsanız, sizi bekletti diye alınır mısınız?» Kesinlikle hayır; aksine, arkadaşınızı kralın sevdiğini görerek rahat edersiniz. Doğru değil mi?» dedi Isa.
Havariler cevap verdiler; «Doğruların doğrusu.» O zaman İsa dedi: «Bakın, size diyorum ki, herkes ibadet ederken Allah'la konuşur. Öyleyse, insanla konuşacağız diye, Allah'la konuşmayı bırakmanız doğru olur mu? Bundan dolayı, Allah'a kendinden çok saygı gösterdiğiniz için arkadaşınızın alınması doğru olur mu? İnanın bana, eğer beklettiğimiz zaman alınırsa, şeytan'ın iyi bir kulu (demektir) o. Çünkü, Allah'ın insan için bırakılması şeytan'ın arzusudur. Allah sağ ve diridir ki, her iyi işte, Allah'tan korkan kendini dünyanın işlerinden ayırmalı ki, iyi ameli bozulmasın.»

85. «Bir adam kötü işte bulunduğu veya kötü sözler söylediği zaman, biri onu düzeltmeye gidip, bu tip işlerden men etse, bu adamın yaptığı nedir?» dedi İsa.
Havariler cevap verdiler: «İyi eder, çünkü, güneşin daima karanlığı sürüp çıkarmaya çalışması gibi, her zaman kötülüklerin men edilmesini isteyen Allah'a hizmet eder.»
İsa dedi: «Ben de size diyorum ki, aksine, bir insan iyilik yapar ve iyi (şeyler) konuşurken, kim onu daha iyi olmayan herhangi bir şeyi bahane ederek engellemeye çalışırsa şeytan'a hizmet eder. Hayır, hayır, onun yoldaşı (bile) olur. Çünkü şeytan, her iyi şeyi engellemekten başka bir işe bakmaz.»
«Şimdi ben size ne diyeyim? Allah'ın dostu ve mukaddesi Süleyman Peygamber'in dediği gibi diyeyim size: «Tanıdığınız bin kişiden biri arkadaşınızdır.»
O zaman Matta dedi: «Öyleyse, kimseyi sevemiyeceğiz.»
Isa cevap verdi: «Bakın, size diyorum ki, sizin için günah dışında herhangi bir şeyden nefret etmek meşru değildir; o kadar ki, şeytan'dan bile Allah'ın yaratığı olarak nefret edemez, ancak Allah'ın düşmanı olarak (nefret edebilirsiniz). Bu, neden böyle biliyor musunuz? Söyleyeyim size: Çünkü, o, Allah'ın bir yaratığı olup, Allah'ın yarattığı her şey iyi ve tamdır. Bu bakımdan, kim yaratılandan nefret ederse Yaratan'-dan da nefret eder. Fakat, arkadaş tek bir şeydir, kolayca bulunmaz, ama kolayca yitirilir. Çünkü, arkadaş sonsuz derecede sevdiğiyle zıtlaşmaya katlanamaz. Dikkat edin, tedbirli olun ve arkadaş olarak sevdiğinizi sevmeyeni seçmeyin. Arkadaşın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Arkadaş; şu bu değil, yalnızca ruh doktoru demektir. Ve böyle de, nasıl kişi, hastalığı bilip de, ilâcını vermekten anlayan iyi bir doktoru çok seyrek bulursa, aynı şekilde, hataları bilip, doğruya yöneltmekten anlayan arkadaşlar da (çok seyrek bulunur.) Fakat, burada bir şer vardır; şöyle ki, arkadaşlarının hatalarını görmezlikten gelen arkadaşlara sahiptir pek çokları; diğerleri vardır, onları mazur görür; bir diğerleri onları dünyevî bahanelerle savunur; ve en kötüsü de, arkadaşını yanlışlara çağırıp yardım eden ve sonunu kendi kötü sonuna benzetendir. Dikkat edin ki, böylelerini arka
daş edinmeyesiniz, çünkü, gerçekten onlar düşmandırlar ve ruh katilleridirler.»

86. «Arkadaşınız şöyle olsun: Sizi doğrultmak isterken bile, kendisi doğrulsun; sizin Allah sevgisi için her şeyden geçmenizi isterken bile, Allah'a hizmet için kendini bile feda etmeniz onu memnun etsin.
«Ama söyleyin bana, eğer bir kişi Allah'ı nasıl seveceğini bilmezse, kendini ne şekilde seveceğini nasıl bilir; kendini sevmeği bilmezken, başkalarını ne şekilde seveceğini nasıl bilir? Kesinlikle imkânsızdır bu. Bu bakımdan, kendinize arkadaş seçeceğiniz zaman (çünkü, hiç arkadaşı olmayan, oldukça yoksul olandır) , önce, onun güzel soyuna, güzel ailesine, güzel evine, güzel giysisine,   güzel şekline ve güzel   sözlerine bakmayın. Çünkü; kolayca aldanırsınız. Fakat, Allah'­tan nasıl korktuğuna, dünyalık şeyleri nasıl hakir gördüğüne, salih amelleri nasıl sevdiğine ve hepsinin üstünde kendi bedeninden nasıl nefret ettiğine bakın ki, gerçek arkadaşı kolayca bulasınız; eğer o her şeyin üstünde Allah'tan korkuyor ve dünyanın fani şeylerini hakir görüyorsa; her zaman salih amellerle meşgul oluyor ve kendi vücudundan zalim bir düşman gibi nefret ediyorsa. Yine de, böyle bir arkadaşı, sevgin onda kalacak şekilde sevmeyeceksiniz. Çünkü, (bu şekilde) bir puta tapıcı olursunuz. Ama, onu Allah'ın size verdiği bir hediye olarak sevin, çünkü, bu şekilde Allah (onu) daha büyük sevgiyle süsleyecektir. Bakın, size diyorum ki, gerçek bir arkadaş bulan Cennet'in zevklerinden birini bulmuştur; hayır, hayır, böylesi Cennet'in anahtarıdır.
Teddeus karşılık verdi: «Ya, bir adamın şans eseri, sizin anlattığınız gibi olmayan bir arkadaşı olacak olursa, ey muallim? Ne yapsın o? Ondan vaz mı geçsin?»
İsa cevap verdi: «Gemisini kârlı olduğu sürece kullanan, zararlı hale geldiğini gördüğü zaman da bırakan denizcinin yaptığı gibi yapsın. Senden daha kötü olan arkadaşını böyle yaparsın, senin için bir tehlike olduğu şeylerde eğer Allah'ın rahmetinden ayrı düşmeyeceksen onu terk et.»

87. «Vay haline tökezlerden dolayı dünyanın. Tökezlerin gelmemesi olmaz, tüm dünya kötülükler içinde yüzüyor çünkü. Ama yine de, vay o adama ki, tökezler onun vasıtasıyla gelir. Eğer bu adam boynunda bir el değirmeni taşıyıp,   denizin derinliklerine dalsaydı, komşusuna karşı suç işlemesinden daha iyi olurdu. Eğer, gözünüz sizin bir günah nedeniyse, onu çıkarıp atın; çünkü, tek bir gözle Cennet'e gitmek, ikisiyle birlikte Cehennem'e gitmekten daha iyidir. Eğer, eliniz veya ayağınız sizi günaha itiyorsa, (yine) aynı şekilde yapın; çünkü, göklerin melekûtuna bir ayak veya bir elle girmek, iki el veya iki ayakla Cehennem'e gitmekten daha iyidir.»
Petrus seslendi: «Rab, ben bunu ne yapayım? Muhakkak, kısa zamanda parça parça olacağım.»
İsa cevap verdi: «Ey Petrus, bedeni aklı bırak ve doğruca gerçeği bul. Çünkü, sana öğreten senin gözündür, sana işlerinde yardım eden ayağındır, sana bir~şeyler alıp veren de elindir. Bu bakımdan, bunlar senin için günah nedeni olursa, onları bırak; çünkü, Cennet'e bilgisiz, bir kaç amelle ve yoksul gitmek, Cehennem'e akıllı, büyük amellerle ve zengin gitmekten daha iyidir. Seni Allah'a kulluktan alıkoyan her şeyi, bir kişinin görmesini engelleyen her şeyi fırlatıp attığı gibi, kendinden çıkar at.»
Ve, îsa böyle söyleyip, Petrus'u yanına çağırdı ve ona dedi: «Eğer, kardeşin sana karşı günah işlerse, git ve onu düzelt. Eğer düzelirse sevin; çünkü, kardeşini kazanmış olursun. Ama, düzelmezse, yeniden git ve iki tanık çağırıp, onu yeniden düzelt; ve düzelmeyecek olursa git ve durumu kiliseye anlat; yine de düzelmeyecek olursa, onu kâfir yerine koy, bu bakımdan, onunla aynı çatı altında durmaz, onun oturduğu masada yemek yemez ve onunla konuşmazsın; o kadar ki, yürürken ayağını koyduğu yeri bilirsen, oraya kendi ayağını koymazsın.»

88. Ama, aklında olsun ki, kendini daha iyi görmeyesin; bunun, yerine şöyle diyesin: «Petrus, petrus, eğer Allah nimetiyle sana yardım etmese, ondan daha kötü olursun.»
Petrus karşılık verdi: «Onu nasıl düzeltmeliyim?»
îsa cevap verdi: «Kendinin nasıl düzeltilmesini istiyorsan öyle. Başkalarının sana nasıl katlanmalarını istiyorsan, sen de başkalarına öyle katlan. înan bana Petrus, çünkü sana söylüyorum ki, merhametle kardeşini düzelttiğin her vakit Allah'ın merhametini çekersin ve sözlerin meyvesini verir; fakat, sert ve haşin olursan, Allah'ın adaleti tarafından sertçe cezalandırılırsın ve sözlerin hiç meyve vermez. Söyle bana Petrus: Şu, yoksulların içinde yemeklerini pişirdikleri toprak kaplar var ya, bunları onlar denk geldiğince taşlarla ve demir çekiçlerle mi yıkıyorlar? Emin ol ki hayır; ama, bunların yerine sıcak suyla (yıkamıyorlar mı?) Kaplar, demirle parça parça olur, yemek eşyası ateşte yanar; fakat, insan merhametle düzelir. Dolayısıyla, kardeşini düzelteceğin zaman kendi kendine şöyle diyesin: «Eğer Allah bana yardım etmezse, onun bugün yaptıklarının, ben daha kötüsünü yaparım yarın.»
Petrus karşılık verdi: «Kardeşimi kaç kez bağışlamalıyım, ey muallim?»
İsa cevap verdi: «Onun seni kaç kez bağışlamasını istiyorsan, o kadar.»
Petrus dedi: «Günde yedi kez mi?»
îsa cevap verdi: «Yalnızca yedi kez değil, onu her gün yetmiş çarpı yedi kez bağışlayacaksın; çünkü.-bağışiayan bağışlanacak, cezaya çarptıran ise cezaya çarptırılacaktır.»
O zaman bu (satırlar) ı yazan dedi: «Yanıklar olsun reislere! Çünkü, Cehennem'e gidecektir onlar.»
îsa, onu azarlıyarak dedi: «Böyle demekle aptallaşıyorsun, ey Barnabas! Bak, sana diyorum ki, reisin devlet için gerekli olduğu kadar, banyo vücut için, gem at için ve dümen gemi için önemli değildir. Ve, hangi nedenle Allah Musa'ya, Yuşa'ya, Samuel'e, Davud ve Süleyman'a ve gelip geçen daha pek çoklarına hüküm verdi? Bunlara Allah, kötülüklerin kökünden kazınması için kılıç vermiştir.»
O zaman, bu (satırları) yazan dedi: «Şimdi, cezaya çarptırma ve bağışlama hükümleri nasıl verilmeli?»
îsa cevap verdi: «Herkes hüküm verici değildir: -Çünkü, başkalarını cezaya çarptırma hak ve yetkisi yalnızca hakimlere aittir, ey Barnabas. Ve, nasıl baba, tüm beden çürümesin diye, çürümüş bir azanın oğlundan kesilip atılmasını emrederse, hakim de suçluları cezaya çarptırmalıdır.»

89. Petrus dedi: «Kardeşimin tevbe etmesi için ne kadar beklemem gerek?»
İsa cevap verdi: «Seni ne kadar beklemelerini istiyorsan o kadar.»
Petrus karşılık verdi: «Herkes bunu anlamaz; bu bakımdan, bize daha açık konuşun.»
îsa cevap verdi: «Allah'ın seni beklediği kadar, sen de kardeşini bekle.»
«Bunu da anlamazlar» dedi Petrus. îsa cevap verdi: «Tevbe etmek için vakti olduğu sürece bekle.»
O zaman, Petrus üzüldü ve diğerleri de (üzüldüler) , çünkü, söylemek istenileni anlamadılar. Bunun üzerine, îsa cevap verdi: «Eğer sağlam anlayış sahibiyseniz ve kendinizin günahkâr olduğunuzu biliyorsanız, kalbinizi günahkâra karşı merhametten kesmeyi hiç bir zaman düşünmezsiniz. Ve, ben böyle açık açık söylüyorum size, ki günahkâr, dişlerinin altında nefes alıp verecek bir ruhu oldukça tevbe etsin diye beklenmelidir. Çünkü, Kadir ve Rahim olan Allah'ımız onu böyle bekler. Allah demedi ki, «Şu saatte günahkâr oruç tutacak, zekât verecek, namaz kılacak ve hacca gidecek ve ben de onu affedeceğim.» Pek çokları bunu yerine getirdiler de, ebediyen lanete uğradılar. Fakat, O dedi: «Şu saatte günahkâr günahlarına ağlasın, ben de, kendi payıma onun kötülüklerini daha fazla hatırlamam.» Anlıyor musunuz?» dedi îsa.
Havariler cevap verdiler: «Kısmen anladık, kısmen de anlamadık.»
îsa dedi: «Neresini anlamadınız?» Cevapladılar: «Oruçla birlikte namaz da kılan pek çok kişinin lanete uğramasını.»
O zaman, îsa dedi: «Bakın, size diyorum ki, münafıklar ve goyimler Allah'ın dostlarından daha çok namaz kılar, daha çok zekât verir ve daha çok oruç tutarlar. Ama, inançları olmadığından, Allah sevgisi için tevbe edemezler ve böylece lanete uğrarlar.»
O zaman Yuhanna dedi: «Bize, Allah aşkına imanı öğret.»
îsa cevap verdi: «Şimdi, sabah namazını kılma vakti.» Bunun üzerine kalkıp yıkandılar ve her zaman Sübhan ve Azîm Allah'ımıza ibadet ettiler.

90. Namaz bitince, havarileri yeniden İsa'nın yanına geldiler, o da ağzını açtı ve dedi: «Yaklaş Yuhanna, çünkü bu gün, sorduğun her şeyi sana anlatacağım. İman, Allah'ın seçtiklerini mühürlediği bir mühürdür: mühür ki, Elçisi'ne vermiş ve O'nun ellerinden seçilmiş olan herkes imanı almıştır. Çünkü, nasıl Allah birdir, öyle de, iman da birdir. Bu nedenle, her şeyden önce Elçisi'ni yaratmış olan Allah, O'na her şeyden önce, sanki Allah'ın benzeriymiş (resmiymiş) ve Allah'ın yaptığı ve söylediği şeylerin hepsiymiş gibi imanı vermiştir. Ve, işte, mü'min imanla her şeyi birinin gözleriyle gördüğünden daha iyi görür; çünkü, gözler yanılabilir; hatta, hemen hemen her zaman yanılır; ama iman asla yanılmaz, çünkü, kaynak olarak Allah ve sözüne sahiptir. Bana inan, imanla Allah'ın tüm seçtikleri kurtulur. Ve, herhangi bir kimsenin iman olmadan Allah'ı memnun etmesinin imkânsız olduğu da kesindir. Bu nedenle şeytan, orucu ve namazı, zekâtı ve haccı hiçe indirmek için çalışmaz; inanmayanları daha bu işleri yapmaya iter, çünkü, insanın karşılığını almadan çalıştığını görmekten zevk alır. Fakat, tüm gayretiyle imanı hiçe indirmek için sancılanır durur. Bu bakımdan iman özenle bilhassa korunmalıdır; ve en emin yol da, «Neden?» sorusunun insanları Cennet'ten çıkardığını ve şeytan'ı en güzel bir melekten çirkin bir cine çevirdiğini görerek, «Neden'i bırakmak olacaktır.»
O zaman Yuhanna dedi: «Şimdi biz, ilmin kapısı olduğunu göre göre, «Neden» i nasıl bırakalım?»
İsa cevap verdi: «Öyle değil, «Neden» Cehennem'-in kapısıdır.»
Bunun üzerine Yuhanna sustu, Isa devam etti : «Allah bir şey söylediği zaman ey insan, sen kimsin ki, kuşkun kalmasın diye, «Neden böyle dedin ey Allah; neden böyle yaptın? diyecekmişsin? Toprak kap, olur ya, yapıcısına diyecek mi ki, «beni neden su tutmak için yaptın da, almak için yapmadın?» Bak, sana diyorum ki, her iğvaya karşı şu sözle kendini güçlendirmen gerekir: «Allah böyle dedi», -Böyle yaptı Allah»; «Allah böyle diledi»; çünkü, böyle yapmakla emniyet içinde yaşarsın.»

102. Günahkar nasıl tevbe etmelidir?, Günahkarın ağlaması..

«Bakın, size diyorum ki, her hayvan tabiatı gereği, arzu ettiği şeyi yitirirse yitirilmiş olan (bu) iyilik için kederlenir. Bunun gibi, gerçekten tevbe edecek olan günahkâr da, içinde Yaratıcı'sına karşı yaptığı şeyi cezalandırma arzusu duymalıdır. O şekilde ki, ibadet ettiği zaman, Allah'tan Cennet dilenmeye veya Cehennem'den kurtulmayı (istemeye) kalkışmaz. Bunun yerine utanarak Allah önünde secdeye varır, der: «Ey Rabb, sana kulluk etmesi gereken zamanda, hiç yoktan sana karşı aşırı giden suçluya bak. Bu nedenle burada, yaptığının düşmanın olan şeytan'ın eliyle değil, Senin elinle cezalandırılmasını diliyor; şundan ki, dinsizler Senin yaratıkların karşısında sevinmesinler. İstediğin biçimde cezalandır, ceza ver ey Rabb, çünkü Sen bana hiç bir zaman bu hayırsızın hak ettiği kadar çok azap etmezsin.»
«Böylece, bu tevbe biçimine sarılan günahkâr, adalet isteğine oranla Allah'tan daha çok merhamet görecektir.»
«Emin olun ki, iğrenç bir saygısızlıktır günahkârın gülmesi; o kadar ki, bu dünya, babamız Davud'un haklı olarak söylediği gibi, bir göz yaşları vadisidir.»
«Kölelerinden birini oğul edinen ve mülkündeki her şey üzerine efendi yapan bir kral vardı. Şimdi, öyle oldu ki, şerli bir adamın kandırmasryla zavallı kralın gözünden düştü; yalnızca içten içe değil, aynı zamanda hakir görülüp, gün be gün çalışarak kazandığı her şeyden yoksun bırakılarak büyük acılar çekti. Siz sanır mısınız ki, bu adam şu veya bu vakit güle (bili) r?»
«Kesinlikle hayır» (diye) cevap verdi havariler, «çünkü, eğer kral bunu bilmiş olsa, gözünden düştügünü görüp onu köleleştirir. Ama, her halde o, gece gündüz (demeden) ağlar.»
O zaman İsa ağlayarak dedi: «Yazıklar olsun dünyaya, çünkü sonsuz azap kesindir onun için. Ey zavallı insanlık, Allah seni bir oğul(hikayecikteki mecaz anlamında) olarak seçip, sana Cennet'i bahşetti, ama sen orada, ey zavallı, şeytan'ın etkisiyle Allah'ın gözünden düştün ve Cennet'-ten atılıp, pis dünyaya mahkûm edildin; burada tüm şeyleri zahmetle elde edersin ve her iyi çalışma sürekli günah işlemekle senden, alınır. Ve, dünya sadece güler, ve daha kötüsü, en büyük günahkâr olan herkesten daha çok güler. Bu bakımdan dediğiniz gibi olacak, yani Allah, günahlarına gülen ve onlar için ağlamayan günahkarı ebedi ölüme çarptıracaktır.»

103. «Günahkârın ağlaması, bir babanın ölmek üzere bulunan oğluna ağlaması gibi olmalıdır. Ah (şu) insanın deliliği (ah), kendinden ruh(u) ayrılan bedene ağlar da, günah nedeniyle Allah'ın merhametinden ayrılan ruha ağlamaz.
«Söyleyin bana, denizci, gemisi fırtınaya tutulup parçalandığı zaman yitirdiği şeyleri ağlamakla geri getirebilecek olsa ne yapar? Belli ki, (oturup) acı acı ağlar.. Ama, size diyorum ki size, insan ağladığı her şeyde günaha girer de, yalnızca günahına ağladığı zaman (girmez). Çünkü, insana gelen her belâ kurtuluşu için Allah'tan gelir ki, (daha) buna sevinmesi gerekir. Fakat, günah, insanın helaki için şeytan'dan gelir de, insan buna üzülmez. Mutlaka buradan fark ediyorsunuz ki, insan kayıp peşindedir, kâr değil.»
Bartalemus dedi: «Rab, kalbi ağlamaya yabancı olduğu için ağlayamayan kimse ne yapsın?»
İsa cevap verdi: «Gözyaşı dökenlerin hepsi ağlamıyor, ey Bartalemus. Allah sağ ve diridir ki, gözlerinden hiç yaş düşmeyen, (ama yine de) göz yaşı döken bin kişiden daha çok ağlayan insanlar bulunur. Bir günahkârın ağlaması, üzüntünün ağırlığı nedeniyle dünyevî sevginin tüketilmesidir. O kadar ki, nasıl güneş ışığı en üste konanı bozulup çürümekten korursa, aynen öyle de, bu tükeniş ruhu günahtan korur. Eğer Allah, gerçekten tevbe edene denizin suları kadar göz yaşı verecek olsa, o, çok daha fazlasını arzular; ve böylece bu arzu, yanan bir ocağın bir damla suyu tükettiği gibi, seve seve dökeceği bu küçücük damlayı da tüketir. Fakat, hemen hıçkırıklarını koyuverenler, yükü azaldıkça daha hızlı giden at gibidirler.»

104. «Mutlaka, hem içte sevgisi, dışta göz yaşı olan insanlar da vardır. Fakat, bu şekilde o, bir Yeremya gibi olacaktır. Allah, ağlamada göz yaşından çok üzüntüye bakar.»
O zaman Yuhanna dedi: «Ey muallim, insan günahtan başka şeyler üzerine ağlamakla nasıl kaybeder?»
îsa cevap verdi; «Eğer, Hirodes sana tutman için bir gömlek verse ve ardından onu senden çekip alsa, bu senin için bir ağlama nedeni olur mu?»
«Hayır» dedi Yuhanna» O zaman, îsa dedi: «Şimdi, insan hiçbir şey yitirmediği zaman, ağlamasına neden yoktur, yitirdiği zaman da yoktur; çünkü, herşey Allah'ın elinden gelir. Öyleyse, Allah'ın istediği zaman eîindekini çıkarma kudreti olmasın mı, ey aptal adam? Madem senin olan senin, günah kendinin, öyleyse sen bunun için ağlayacaksın, bir başka şey için değil.»
Matta dedi: «Ey muallim, tüm Yahudiye önünde Allah'ın insana hiç benzemediğini itiraf ettin, şimdi de, insanın (herşeyi) Allah'ın elinden aldığını söylüyorsun; o halde, Allah'ın eli olduğuna göre, insana benzeyen bir yanı var (demektir).»
îsa cevap verdi  «Yanılgı içindesin ey Matta, ve kelimelerin anlamını bilmeyen pek çokları da bu şekilde yanılmışlardır. însan, kelimelerin dış (biçim) ini değil, insan konuşmasını bizimle Allah arasında bir yorumcuymuş gibi görerek, anlamı göz önüne almalıdır. Bilmez misiniz ki, Allah babalarımıza Sina dağında konuşmak dilediği zaman, babalarımız, «Bize sen konuş ey Musa, Allah bize konuşmasın, yoksa ölürüz» diye haykırmışlardı? Ve, Allah İşaya peygamber aracılığıyla ne dedi (bilmez misiniz) ki, gök yerden ne kadar uzaksa, Allah'ın yol ve yöntemleri insanların yol ve yönteminden o kadar uzaktır.»

105. «Allah Öylesine ölçümlenemezdir ki, O'nu anlatmaktan titriyorum. Ama, sizin için bir girişimde bulunmam gerekiyor. Size diyorum ki, gökler dokuz (tanedir) ve birbirlerine olan uzaklığı, birinci göğün yerle olan uzaklığı kadardır. Bu da yerden beşyüz yıllık bir yolculuk uzaklığındadır. Bu bakımdan, yer en yüksek gökten dörtbinbeşyüz yıllık bir yolculuk uzaklığında (olmakta) dır. Size diyorum ki, yine (yer) birince göğe oranla bir iğnenin ucu gibidir. Birinci gök aynı şekilde İkinciye oranla bir nokta gibidir ve bunun gibi tüm gökler bir sonrakinden daha küçüktür Fakat tüm göklerle birlikte yerin tüm büyüklüğü, Cennet'e oranla bir nokta gibidir, olmadı, bir kum taneciği gibidir. Bu büyüklük ölçülemez değil midir?»
Havariler cevap verdiler: «Evet, mutlaka.»
O zaman, îsa dedi: «Ruhumun huzurunda durduğu Alah sağ ve diridir ki, Allah'ın (Arşı?) önünde Kâinat bir kum taneciği kadar küçüktür. Ve Allah('ın Arşı?) Kâinat'tan, tüm gökleri, Cennet'i ve daha başka şeyleri doldurmak için gidecek kum taneleri sayısınca büyüktür. Şimdi, bakın bakalım; Allah, yeryüzü üzerinde küçük bir çamur parçası olan insanla herhangi bir şekilde oranlanabilir mi? öyleyse, dikkat edin de eğer ebedî hayatı elde etmek istiyorsanız, çıplak kelimelere değil, anlama bakın.»
Havariler karşılık verdiler: «Yalnızca Allah bilebilir kendini ve (durum) gerçekte İşaya peygamberin dediği gibidir: «O, insan duyularından gizlidir.»
İsa cevap verdi: «Evet, böylesi doğrudur; bu bakımdan, Cennet'te olduğumuzda, burada kişinin bir damla tuzlu sudan denizi tanıdığı gibi, biz de Allah'ı tanıyacağız.»
«Dersime dönecek olursam, size diyorum ki, insan yalnızca günahı için ağlamalıdır. Çünkü, günah işlemekle insan Yaratıcı'sını bir yana iter. Ya, eğlencelere ve ziyafetlere gidip duran insan nasıl ağlayacaktır? Bu ateş çıkaracakmış gibi ağlayacaktır o! Eğer nefisleriniz üzerinde hakimiyetiniz varsa, ziyafetleri oruca çevirmelisiniz. Çünkü böyle bir hakimiyete sahiptir Allah'ımız.»
Teddeus dedi: «Öyleyse madem, Allah'ın üzerinde hakimiyeti bulunan nefsi vardır.» îsa cevap verdi: «Yine mi geriye dönüp, «Allah'ın bunu vardır», «Allah böyledir» gibi (sözler) söylemek? Deyin bana, insanın nefsi var mıdır?»
«Evet»  (diye) cevap verdi havariler.
îsa dedi: «Bir insan bulunabilir mi ki, içinde hayat olsun da nefsi çalışmasın?»
«Hayır» dedi havariler.
«Siz kendinizi aldatıyorsunuz» dedi İsa, «çünkü, kör, sağır, dilsiz ve kötürüm insan için nefis nerdedir? Ya, bir insan bayıldığı zaman?»
O zaman havariler şaşırdılar; îsa yine dedi: «İnsanı meydana getiren üç şey vardır; her biri kendi başına ayrı üç şey: Ruh, nefis ve ceset. Allah'ımız ruhu ve bedeni duyduğunuz gibi yaratmıştır, ama nefsi nasıl yarattığını henüz işitmediniz. Bu bakımdan, yarın inşallah size hepsini anlatacağım.»
Ve, îsa böyle deyip Allah'a şükretti ve halkımızın kurtuluşu için dua etti, hepimiz de «Amin» dedik.

106. Sabah namazını bitirince İsa bir palmiye ağacının altına oturdu ve havarileri orada kendisine yaklaştılar. O zaman îsa dedi: «Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, hayatımız konusunda pek çokları aldanıyor. Ruh ve nefis birbirine öylesine bitişiktir ki, insanların büyük bölümü ruh ve nefsi bir ve aynı şey olarak görür ve onu özde değil de, yaptığı işe göre kısımlara ayırıp, duygusal, bitkisel ve zihinsel ruh diye adlar takar. Ama bakınn, size diyorum ki, ruh birdir, düşünür ve yaşar. Ey aptallar, hayat olmadan zihinsel ruhu nereden bulacaklar? Emin olun ki, hiç (bulamayacaklar) ama, duyular olmadan hayat, nefis kendisini terkettiği zaman bayılanda görüldüğü gibi hemen bulunabilir.»
Teddeus karşılık verdi: «Ey muallim, nefis hayatı terk ettiği zaman insanın hayatı olmaz.»
İsa cevap verdi: «Bu doğru değil, çünkü insan, ruh ayrıldığı zaman hayattan yoksun olur; çünkü ruh, mucize dışında bir daha bedene dönmez, fakat nefis duyduğu korku nedeniyle veya ruhun duyduğu üzüntü nedeniyle ayrılır. Çünkü, nefsi Allah zevk için yaratmıştır; ve nasıl beden yemekle yaşıyor ve ruh da bilgi ve aşkla yaşıyorsa, o da yalnızca bununla (zevkle) yaşar. Bu nefis şimdi, günah nedeniyle Cennet'in zevkinden yoksun bırakılmasının kızgınlığıyla ruha karşı isyan halindedir. Bu bakımdan, onun bedenî zevk (ler) -le yaşamasını istemeyen için, onu manevî zevk (ler) le beslemeye çok büyük ihtiyaç vardır. Anlıyor musunuz? Bakın, size diyorum ki, onu yaratan Allah, onu cehenneme ve acımasız kar (lar) a ve buz (lar) a mahkûm etti; çünkü, o kendisinin Allah olduğunu söyledi; fakat, Allah onu, yiyeceğini alıp da besininden yoksun bırakınca, Allah'ın bir kölesi ve O'nun ellerinin işi olduğunu itiraf etti Ve, şimdi söyleyin bana, nefis dinsizlerde nasıl çalışır? Emin olun ki, onlarda Allah gibidir o, Allah'ın kanununu bırakarak nefsin peşinden gittiklerini görüyorsunuz. Bu bakımdan, onlar iğrençleşirler ve hiçbir salih amelde bulunmazlar.»

107. «Ve, günaha üzülmenin peşinden gelen ilk şey oruç tutmaktır. Belli bir yemeğin kendisini hasta ettiğini gören, ölmekten korkarak, yediğine üzüldükten sonra, hastalanmamak için bu yemeği bırakır. Günahkâr da böyle yapmalıdır. Zevkin kendisini, dünyanın bu iyi şeylerinde nefse uyarak yaratıcısı Allah'a karşı günaha sürüklediğini görür, bırakın böyle yaptığına üzülsün, çünkü, bu kendisini Allah'tan, hayatından yoksun bırakmakta ve sonsuz Cehennem ölümü vermektedir. Ama, insan yaşarken dünyanın bu güzel şeylerine ihtiyaç duyduğundan, burada oruç gereklidir. Öyleyse, bırakın da nefsi kırsın ve Rabb'ı olan Allah'ı bilsin. Ve, nefsin oruçtan nefret ettiğini görünce de, bırakın, sonsuz üzüntüden başka hiçbir zevkin olmadığı Cehennem'in durumunu koysun önüne; bir tek zerresi tüm dünyanın zevklerinden daha büyük olan Cennet'­in zevklerini koysun önüne. Bu şekilde kolaylıkla durgunlaşacaktır o; çünkü, çoğu elde etmek için azla yetinmek, azın içinde tepinip, bütünden yoksun kalmaktan ve azap içinde kalmaktan daha iyidir.
«İyi oruç tutmak için zengin ağırlayıcıyı hatırlamanız gerek. Çünkü, burada yeryüzünde her günü zevk sefa içinde geçirmek isteyen, tek bir damla sudan ebediyyen yoksun kaldı; öte yandan, burada, yeryüzünde kırıntılarla yetinen Lazarus Cennet'in dopdolu nimetleri içinde ebediyyen yaşayacaktır. Ama, pişman olan tedbirli olsun; çünkü şeytan her iyi işi, daha çok, başkalarından da öte, kendisine karşı inançlı bir köleden asî bir düşmana dönüştüğü için pişman olanın (iyi işlerini) yok etmenin yollarını arar. Bu bakımdan, şeytan, hastalık bahanesiyle ne olursa olsun ona oruç tutturmamaya çalışacak ve bundan bir yarar sağlayamadığı zaman da, hasta düşüp, ardından zevk sefa içinde yaşaması için onu aşırı derecede oruç tutmaya çağıracaktır. Ve, bunda da başarılı olamazsa, hiç yemek yemeyen, fakat daima günah işleyen kendisine benzemesi için, orucunu yalnızca bedensel yemeğe dayandırtmanın çaresini arayacaktır.»
«Allah sağ ve diridir ki, oruç tutmayanları hakir görüp, kendini onlardan daha üstün tutarak bedeni yemekten yoksun bırakmak ve ruhu gururla doldurmak iğrenç bir şeydir. Söyleyin bana, hasta olan adam, doktorun kendisine verdiği perhizden dolayı böbürlenip, perhizsiz olanlara deli mi diyecektir? Kesinlikle hayır. Aksine, kendisine, perhiz verilmesini gerektiren hastalıktan dolayı üzülecektir. Böyle de, size diyorum ki, pişman olan orucundan dolayı övünmemeli ve oruç tutmayanları hakir görmemelidir; bunun yerine, oruç tutmasına neden olan günahı için üzülmelidir. Pişman olup oruç tutan, lezzetli yemekler de yememelidir, kaba yemeklerle yetinmelidir. Şimdi, bir insan ısıran köpeğe ve tepen ata lezzetli yemek verir mi? Hayır, kesinlikle, ama tam tersini yapar. Ve, oruçla ilgili olarak bu (kadar) size yetsin.»

108. «Bakın, (şimdi de) uyanık olmakla ilgili size söyleyeceklerime kulak verin. Nasıl, vücudun uyuması ve ruhun uyuması diye iki tür uyuma varsa, böyle de, uyanık olmakta, vücut uyurken ruhun uyumamasına dikkat etmelisiniz. Çünkü, bu en ağır bir hatadır. Deyin bana, benzetme olsun diye (söylüyorum) : Yürürken kendini kayaya çarpan ve ayağını kayaya vurmamak için kaçındıkça başını vuran bir adam var. Nedir böylesi bir adamın durumu?»
«Zavallı» diye cevap verdi havariler, «çünkü, böyle bir adam kendinde değildir.»
O zaman, Isa dedi: «îyi cevap verdiniz, çünkü, bakın size diyorum ki, vücuduyla uyanık olup, ruhuyla uyuyan kendinde değildir. Manevî kötürümlük maddî olandan daha çok ağırsa, iyileşmesi de daha zor olur. Bu bakımdan, böylesi bir zavallı, yaşamanın başı olan ruhuyla uyuma bedbahtlığının farkına varmayıp da, yaşamanın ayağı olan vücuduyla uyumadığı için övünecek midir?   Ruhun uyuması,   Allah'ı ve korkunç hükmünü unutmaktır. Öyleyse, uyanık olan ruh, her yerde ve her şeyde Allah'ı duyan ve daima her an Allah'tan rahmet ve bereket gördüğünü bilerek, her şeyde her şey kanalıyla ve her şeyin üstünde O'nun celal ve azametine şükür eden  (ruh) tur. Bu bakımdan, O'nun celal ve azametinden korkan ruhun kulağında ~şu melekî söz yankılanır durur: «Yaratıklar, hükme gelin, çünkü Yaratıcı'nız sizi yargılamak diliyor.» Çünkü, o hep Allah'a kulluk eder durur. Söyleyin bana, daha fazlasını, bir yıldızın ışığıyla veya güneşin ışığıyla görmek istemez misiniz?
Andreas cevap verdi:    «Güneşin ışığıyla;   çünkü, yıldızınkiyle yakındaki dağları (bile) göremeyiz, ama günesin ışığıyla en minnacık bir kum tanesini görürüz. Bu nedenle de, yıldızın ışığında korkarak yürürken, güneşin ışığında güvenle yürürüz.»

109. İsa karşılık verdi.- «Aynen öyle de, size diyorum ki, ruhla Allah'ımız (olan) adalet güneşiyle bakmalı, vücudun gördükleriyle övünmemelisiniz. Bu bakımdan, en doğru olan, vücudun uyumasından mümkün olduğu kadar kaçınmaktır, ama; (bundan kaçınmak da), nefis ve beden yiyecekle, zihin de işle ağırlaştığından hemen hemen imkânsızdır. Bundan dolayı, bırakın, çok fazla iş ve çok fazla yemekten kaçınmak için birazcık uyusun.»
«Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, her gece bir miktar uyumak meşrudur, fakat Allah'ı ve korkunç hükmünü unutmak asla meşru değildir; ve ruhun uyuması böylesi bir unutmadır.»
O zaman, bu (satırlar) ı yazan karşılık verdi: «Ey muallim, Allah'ı her zaman hatırda nasıl tutabiliriz? Emin olun, bize bu imkânsız görünüyor.»
îsa, iç çekerek dedi: «İnsanın çekebileceği en büyük ızdıraptır bu, ey Barnabas. Çünkü insan burada yeryüzünde yaratıcısı Allah'ı her zaman hatırda tutamaz; ancak kutsal olanlar bunun dışındadır. Çünkü onlar, Allah'ı unutamasınlar diye içlerinde Allah'ın bereketinin nurunu taşıdıklarından Allah'ı her zaman hatırda tutarlar. Ama, söyleyin bana, taş ocağında çalışanları gördünüz mü? (Bir yandan) başkalarıyla konuşurken, (öte yandan) yapa yapa demire bakmadan taşı işleyen demir aletle devamlı vurmayı, ama yine de ellerine vurmamayı nasıl da öğrenmişler!    Şimdi, siz de bu şekilde yapın. Unutma hastalığını tümüyle yenmek istiyorsanız, kutsal olmayı arzulayın. Bakın ki, su uzun bir süre vura vura en sert kayaları tek bir damlayla yarar geçer.
«Bu hastalığı neden yenemediğinizi biliyor musunuz? Çünkü, bunun bir günah olduğunun farkına varmadınız. Öyleyse size diyorum ki, bir reis sana bir hediye verse ey insan, senin gözlerini kapayıp ona sırtını dönmen bir hatadır. Allah'ı unutanlar da işte böyle hata yaparlar. Çünkü, her vakit insan Allah'tan rahmet ve hediyeler alır.
«Şimdi söyleyin bana, Allah'ımız her vakitte size nimet (in) i bahşetmiyor mu? Kesinlikle evet; çünkü hiç durmadan, sayesinde yaşadığınız nefesi veriyor size. Bakın, bakın size diyorum ki, vücudunuzun nefes aldığı her an kalbiniz, «Allah'a şükürler olsun» demelidir.»

110. O zaman Yuhanna dedi: «Dediklerin doğruların doğrusu ey muallim; bu bakımdan bu kutlu duruma ulaşmanın yolunu öğret bize.»
İsa cevap verdi: «Bakın, size diyorum ki, kişi böyle bir duruma, Rabb'ımız Allah'ın rahmeti olmadan insanî güçlerle erişemez. İnsanın, Allah'ın kendisine vermesi için iyiliği istemesi gerektiği doğrudur. Söyleyin bana, sofraya oturduğunuz zaman, görmek istemediğiniz etleri alır mısınız? Emin olun ki, hayır. Böyle de size diyorum ki, arzu etmediğiniz şeyi almayacaksınız. Eğer kutsallık arzu ederseniz, Allah göz açıp kapamadan daha az bir zaman içinde sizi kutsal yapmaya kadirdir, fakat, insan hediye ve (hediyeyi) vereni anlasın diye, Allah'ımız beklememizi ve istememizi diler.
«Bir hedefe atışta bulunanları gördünüz mü? Mutlaka pek çok kez boşa atarlar. Buna rağmen, hiç bir zaman boşa atmak istemezler, daima da hedefi vurma ümidindedirler. Şimdi, siz (de) böyle yapın. Allah'ımızı her zaman hatırda tutmak isteyen ve unuttuğunuzda kederlenen sizler; çünkü Allah, söylediğim şeylerin hepsini elde etmeniz için size bereket verecektir.
«Oruç tutmak ve ruhen uyanık bulunmak birbiriyle öylesine bir aradadır ki, eğer kişi uyanıklığı bozarsa, oruç da hemen bozulur. Çünkü, bir insan, günah işlemekle ruhun orucunu bozar ve Allah'ı unutur. İşte, uyanık olmak ve oruç tutmak ruh bakımından biz ve bütün insanlar için her zaman gereklidir. Çünkü, günah işlemek kimse için meşru değildir. Ama, vücudun oruç tutması ve uyanık kalması, inanın bana, her zaman ve herkes için mümkün değildir. Çünkü, hastalar ve yaşlılar, çocuklu kadınlar, perhiz yapan insanlar, çocuklar ve zayıf yapıda daha başka kişiler vardır. Kuşkusuz herkes, normal ölçülerine göre giyinmiş olsalar bile, kendi oruç tutma (biçimini) tesbit etmelidir. Nasıl, bir çocuğun elbiseleri otuz yaşlarında bir insan için uygun değildir, aynen öyle de, bir kişinin uyanıklığı ve orucu da bir diğeri için uygun değildir.»
«Ama, dikkat edin ki, geceleyin uyanık kalıp, ardından Allah'ın emri üzere namaz kılmanız ve Allah'ın sözünü dinlemeniz gerektiği zaman, uyuyasınız diye şeytan tüm gücünü kullanacaktır.»

111. «Söyleyin bana, bir arkadaşınız eti yiyip de, kemikleri size verse razı olur musunuz?»
Petrus cevap verdi: «Hayır muallim, çünkü böylesine arkadaş değil, sahtekâr denmesi gerekir.»
îsa iç çekerek cevap verdi: «Tam gerçeği söyledin ey Petrus, çünkü kişi vücuduyla gereğinden fazla uyanık kalıp, ibadet edeceği veya Allah'ın sözlerini dinleyeceği zaman uyur veya uyuklayıp başı aşağı düşerse, böylesi bir bedbaht, Yaratıcısı Allah'la alay etmektedir ve böyle bir günah dolayısıyla da suçludur. Hatta, Allah'a vermesi gereken zamanı çalıp, istediği zaman ve istediği kadar harcadığı için de bir soyguncudur.»
«Bir insan, içinde en iyi şarap bulunan bir kâseyi, şarabın en iyi miktarı bitinceye kadar içmeleri için düşmanlarına, şarabın tortuları kalınca da, içmesi için efendisine verdi. Efendinin her şeyi öğrendiği zaman hizmetçisine ne yapacağını ve hizmetçinin onun önünde ne hale geleceğini düşünürsünüz? Mutlaka onu dövecek ve yerinde bir kızmayla dünyanın kanunlarına göre kendisini öldürecektir. Şimdi, zamanının en iyisini işlerinde ve en kötüsünü de ibadet ve kanunu incelemede geçiren bir adama Allah ne yapacaktır? Yazıklar olsun dünyaya, çünkü, bununla ve daha büyük günah (lar) la kalbi ağırlaşmıştır! Bu yüzden, size gülmek ağlamaya, ziyafetler oruca ve uyku uyanıklığa dönüşmeli dediğim zaman, duyduğunuz şeylerin tümünü üç kelimeye sıkıştırdım. Burada, yeryüzünde kişi her zaman ağlamalı ve bu ağlama yürekten olmalı, çünkü Yaratıcı'mız Allah'a karşı geliniyor; nefis üzerinde hakimiyet kurmak için oruç tutmalı ve günah işlememek için uyanık olmalısınız; ve bedenen ağlama, bedenen oruç tutma ve uyanık olma her bir kişinin bünyesine göre yapılmalıdır.»

114. îsa karşılık verdi: «Bakın, size diyorum ki, mal sahibi Allah'tır, bağcı da O'nun kanunu. Allah'ın Cennette palmiye ve pelesenk ağaçları vardı; şeytan palmiye ağacı, ilk insan da pelesenk ağacıdır. Allah, bunları çıkarıp attı. Çünkü, salih ameller meyvesi vermiyorlar, bunun yerine pek çok melekleri ve pek çok insanları ayıplayan dinsizce sözler sarf ediyorlardı. Şimdi, Allah insanı dünyaya, tüm emir ve yasaklarına göre Allah'a kulluk eden yaratıklarının arasına indirmiştir. Allah'ın meleği ve ilk insanı bağışlamayıp, meleği ebedi, insanı da bir süre için cezalandırdığını görerek diyorum ki, meyve vermeyen insanı Allah kesip, Cehennem'e mahkûm eder. Bu konuda Allah'ın kanunu der ki, bu hayatta insan için pek çok iyi şeyler vardır ve bu nedenle salih ameller işleyebilmesi için sıkıntılar çekmesi Ve dünyevî iyiliklerden yoksun kalması gerekmektedir. Dolayısıyla, Allah'ımız insanın Pişman olmasını bekler. Bakın, size diyorum ki, Allahımız insanı çalışmaya mahkûm etmiştir ki, Allah'ın dostu ve peygamberi Eyüp der: «Kuşun uçmak için, balığın da yüzmek için doğduğu gibi, insan da çalışmak için doğar.»
Allah'ın bir peygamberi olan Davud da şöyle der: «Elimizin emeğini yiyerek kutsanacağız ve bu bizim için iyidir.»
Bu nedenle, herkes niteliğine göre çalışsın. Şimdi söyleyin bana, babamız Davud ve oğlu Süleyman elleriyle çalışmışlarsa, günahkârın ne yapması gerekir?
Yuhanna dedi: «Muallim, çalışmak yerinde olan bir şey, ama bunu yoksullar yapmalı.»
İsa karşılık verdi: «Yaa, çünkü onlar başka türlü yapamaz. Ama, bilmez misin ki, iyilik iyi olmak için gereklilikten azade olmalıdır? Böyle de, güneş ve diğer gezegenler,   başka türlüsünü   yapamasınlar diye Allah'ın hükümleriyle güçlendirilmişlerdir ve bu nedenle de, herhangi bir liyakatleri yoktur. Söyleyin bana, Allah çalışma hükmünü koyduğu zaman, «Yoksul insan yüzünün teriyle yaşayacaktır» mı dedi? Ve, Eyüp, «Kuş uçmak için doğar, yoksul insan da çalışmak için doğar» mı dedi? Hayır, Allah insana, «Ekmeğini yüzünün teriyle yiyeceksin» ve Eyüp de «İnsan çalışmak için doğmuştur» demiştir. Bu bakımdan, (yalnızca) insan olmayan bu hükmün dışındadır. Emin olun ki, her şeyin pahalı olmasının nedeni, pek çok haylaz insanın bulunmasıdır.   Eğer,   bunlar çalışacak olsalar,   bazısı toprağı sürse, bazısı da sularda balıkçılık yapsa, dünyada bolluk üstü bolluk olur. Ve, yokluklar nedeniyle, korkunç Hüküm Günü'nde hesap vermek gerekecektir.»

115. «Bırakın, insan bana bir şeyler desin. Dünyaya ne getirdi ki, bu nedenle haylaz haylaz yaşasın? Çıplak ve hiç bir şey yapamıyâcak biçimde doğduğu ortada. Bundan dolayı da, bulduğu şeylerin tümünün sahibi değil, dağıtıcısıdır o. Ve, o korkunç günde bunların hesabını verecektir. İnsanı vahşi hayvanlar gibi yapan iğrenç şehvetten çok korkmak gerekir; çünkü, düşman kişinin kendi evi içindedir. Bu bakımdan, düşmanın gelemiyeceği herhangi bir yere gitmen mümkün değildir. Ah, niceleri şehvet yüzünden helak olup gittiler! Şehvet yüzünden tufan oldu, o kadar ki, dünya Allah'ın merhameti önünde silinip gitti de, yalnızca Nuh ve seksen üç insan kurtuldu.
Şehvet yüzünden Allah üç lânetli şehri yerle bir etti (ve) içlerinden yalnızca Lût ve iki oğlu kurtuldu. «Şehvet yüzünden Bünyamin'in kabilesi tümüyle sönüp yok oldu. Ve, bakın size diyorum ki, şehvet yüzünden ne kadar insanın helak olduğunu size anlatacak olsam, beş günlük süre yetmez.»
Yakup karşılık verdi: «Ey üstad, şehveti simgeleyen nedir?»
İsa cevap verdi: «Şehvet, gem vurulmamış bir aşk arzusudur; akıl tarafından yönlendirilmezse, insan zihin ve duygularının sınırlarını aşar,- öyle ki, insan kendini bilmeden, nefret etmesi gereken şeyi sever. İnanın bana, insan, böyle bir şeyi Allah kendisine verdi diye değil de, sahibi olarak bir şeyi severse, bir zani olur; çünkü, Yaratıcı'sı Allah'la birlikte olması geieken ruhu yaratıkla birleştirmiştir. Ve, işte Allah Işaya peygamber aracılığıyla ağlayarak der: «Sen pek çok aşıklarla zina ettin; buna rağmen bana dön, seni kabul edeceğim.»
«Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, eğer insanın kalbinde içten bir şehvet olmazsa, dışta (kötülüklere) düşmez; çünkü, kök giderse ağaç hemen ölür.»
«Bu nedenle insan, Yaratıcı'sının kendisine verdiği hanımla yetinsin ve başka bir kadını unutsun.»
Andreas karşılık verdi: «însan, yaşadığı şehirde o kadar çok varken, kadınları nasıl unutur?»
«Ey Andreas, şehirde yaşayan insana, şehrin zarar vereceği ortada; görülüyor ki, şehir her kötülüğü emen bir süngerdir.»

116. Göze Gem Vurmak

«Nasıl asker, kale çevresinde düşmanlar olduğu zaman, vatandaşlar adına her zaman ihanetten korkarak ve kendini her (türlü) saldırıya karşı koruyarak yaşıyorsa, insana da şehirde yaşamak yaraşır. Aynen böyle de, diyorum ki size, insan dıştan gelen her türlü günah dürtüsünü itsin ve nefisten korksun, çünkü onun kirli şeylere karşı aşın bir arzusu vardır. Ama, her türlü şehevî günahın kaynağı olan göze gem vurmazsa, kendini nasıl korusun? Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir ki, maddi gözleri olmayan, üçüncü dereceye kadar olan cezaları görmekten emindir; halbuki, gözleri olan yedinci dereceye kadar cezalandırılır.
«îlya peygamber zamanında, îlya iyi yaşantısı olan kör bir adamı ağlarken görüp, ona sordu: «Niye ağlarsın, ey kardeş?» Kör adam cevap verdi: «Ağlarım, çünkü Allah'ın mukaddesi İlya Peygamber'i göremiyorum.»
O zaman, îlya kendisini azarlayıp dedi: «Bırak ağlamayı ey adam, çünkü ağlamakla günaha giriyorsun.»
Kör adam karşılık verdi: «Söyle bana şimdi, ölüleri kaldıran ve gökten ateş indiren Allah'ın kutsal bir peygamberini görmek günah mıdır?»
îlya cevap verdi: «Gerçeği konuşmuyorsun; çünkü îlya senin dediklerinin hiç birini yapamaz. Senin gibi bir insandır o. Dünyadaki tüm insanlar, tek bir sineği meydana getiremezler.»
Kör adam dedi: «Sen böyle dersin ey adam, çünkü, îlya herhalde bazı günahların nedeniyle seni azarladı da, bu bakımdan ondan nefret ediyorsun.»
Îlya karşılık verdi: «Înşallah gerçeği söylüyorsundur; çünkü, ey kardeş, eğer îlya'dan nefret edersem Allah'ı severim ve îlya'dan ne kadar nefret edersem, Allah'ı o kadar çok severim.»
Bunun üzerine, kör adam çok kızdı ve dedi: «Allah sağ ve diridir ki, sen dinsizin birisin! însan Allah'ın peygamberinden nefret ederken, Allah sevilebilir mi? Defol git, seni daha fazla dinlemek istemiyorum çünkü!»
îlya karşılık verdi: «Kardeş, şimdi bedenle görmenin nasıl kötü olduğunu zekânla görebiliyorsundur. Çünkü, llya'yı görmek için göz istersin, ruhunla da îlya'dan nefret edersin.»
Kör adam karşılık verdi: «Hemen defol git, çünkü sen şeytan'sın. Allah'ın mukaddesine karşı beni günaha katacaksın.»
O zaman îlya ah çekti ve göz yaşları içinde dedi: «Gerçeği söyledin ey kardeş, çünkü, görmeği arzu ettiğin benim bedenim seni Allah'tan ayırır.»
Kör adam dedi: «Seni görmek istemiyorum; hem, gözlerim olsa, seni görmemek için kaparım.»
O zaman îlya dedi: «Bil ki kardeş, ben îlya'yım!» Kör adam karşılık verdi.: «Doğruyu söylemiyorsun.»

117. O zaman îlya'nın havarileri dediler: «Kardeş, o Allah'ın peygamberi îlya'nın ta kendisidir.»
«Söyleyin bana» dedi kör adam, «Eğer o peygamberse, ben hangi soydanım ve nasıl kör oldum?»
îlya cevap verdi: «Sen Levî kabilesindensin; ve Allah'ın mabedine girerken, mabedin yanında bir kadına şehvetle baktığından Allah'ımız görme gücünü aldı.»
O zaman, kör adam ağlayarak dedi: «Bağışla beni ey Allah'ın kutsal peygamberi; sana dediklerimden dolayı günaha girdim; seni görmüş olsaydım, günah işlemiyecektim.»
îlya karşılık verdi: «Allah'ımız bağışlasın seni ey kardeş, çünkü benim hakkımda bana doğruyu söylediğini biliyorum; çünkü kendimden ne kadar çok nefret edersem, o kadar çok Allah'ı severim; ve eğer beni görsen, Allah'ın razı olmadığı arzun yatışır. Çünkü senin Yaratıcın îlya değil, Allah'tır; bu bakımdan ben senin için şeytan'ım» dedi îlya ağlayarak; «çünkü, sana Yaratıcı'dan yüz çevirttim. O halde ağla kardeş, çünkü, senin hakkı batıldan ayırt ettirecek ışığın yok. Ama olsaydı, benim akidemi hor görmiyecektin. Bu nedenle, sana diyorum ki, pek çokları beni görmek arzular ve uzaklardan beni görmeye gelirler, (ve) bunlar sözlerimi hor görürler. Dolayısıyla onlar için, kurtuluşları için, gözlerinin olmaması daha iyi, çünkü kendileri gibi yaratılandan zevk alan ve Allah'tan zevk almaya çalışmayan herkes kalbinde bir put yapıyor ve Allah'ı bırakıyor.»
Sonra îsa iç çekerek dedi: «îlya'nın dediklerinin hepsini anladınız mı?»
Havariler cevap verdiler: «Gerçekten anladık ve burada, yeryüzünde putatapıcı olmayan pek az kisi bulunduğunu görüp, ne diyeceğimizi bilemiyoruz.»

118. İbadet Ruhun İlacı ve Avukatıdır

O zaman îsa dedi: «Doğru söylüyorsunuz, çünkü, şimdi îsrailîler beni Allah yerine koyarak, kalblerindeki putatapıcılığı yerleştirmek arzusundaydılar; pek çokları Allah olduğumu söylersem tüm Yahudiye'ye hakim olabileceğimi ve sürekli nefis bir yaşantı içinde reisler arasında kalmayıp, çöllük, yerlerde yoksulluk içinde yaşamak istediğimden deli olduğumu söyleyerek, öğretimi hakir görmektedirler. Ey, sineklerde ve karıncalardaki ışığa değer verip, yalnızca meleklerde, peygamberlerde ve Allah'ın mukaddeslerinde bulunan ışığı hor gören talihsiz insan!
«O halde, göz korunmayacak olursa ey Andreas diyorum ki sana, baş aşağı şehvetle düşmemek mümkün değildir. Bu konuda, Yeremya peygamber ağlaya ağlaya gerçeği söylüyordu: «Gözüm ruhumu çalan bir hırsızdır.» Böyledir, çünkü babamız Davud da Rabb'ımız Allah'a en büyük özlemle, yararsız şeylere bakmaktan gözlerini çevirmesi için dua ediyordu. Gerçekten sonu olan her şey boşunadır. Öyleyse, söyleyin bana, bir kimsenin ekmek aİacak iki kuruşu olsa, onu duman almak için harcar mı? Kesinlikle hayır; şundan ki, duman gözleri incitir ve vücuda hiç bir gıda vermez. İşte insan da aynen böyle yapsın, çünkü o gözlerinin bakışı ve kalbinin bakışıyla (basiret) Yaratıcısı Allah'ı ve iradesinin verdiği temiz lezzeti tanımaya çalışmalı ve Yaratıcı'yı yitirmeye neden olan yaratılanı amaç edinmemelidir.»

119. însan, bir şeye baktığı ve o şeyi insan için yaratan Allah'ı unuttuğu her vakitte günah işlemiş olur. Çünkü, eğer bir arkadaşın kendisini hatırda tutması için sana herhangi bir şey verse ve sen de onu satıp, arkadaşını unutsan, arkadaşına karşı suç işlemiş olursun, îşte, insan da böyle yapar; çünkü, yaratılana bakıp, onu insanın sevgisi için yaratmış olan Yaratıcıyı hatırda tutmadığı zaman, akılsızlığından yaratıcısı Allah'a karşı günaha girer,
«Bu bakımdan, kadınlara bakıp, kadını erkeğin iyiliği için yaratan Allah'ı unutan kişi. kadını sevecek ve arzulayacaktır. Ve, bu şehveti o dereceye zorlayıp gelecektir ki, sevilen şeye benzeyen her şeyi sevecek, bu şekilde hatırlanması bir utanç olan bu iş (in) günahı doğacaktır. O halde, eğer insan gözlerine gem vuracak olursa, nefsinin üzerinde hakim olacak, o da kendisine sunulmayan şeyi arzulayamayacaktır. Çünkü, böylece beden ruha tabî olacaktır. Nasıl gemi rüzgârsız hareket edemezse, beden de nefs olmadan günah işleyemez.
«Sonra, pişman olanın masal söylemeyi ibadete çevirmesi gerekir. Bu Allah'ın bir hükmü olmasa bile, akıl bunu gösteriyor. Çünkü, her haylaz kelimede insan günaha girer ve Allah'ımız günahı ibadetle siler. Çünkü, ibadet ruhun avukatıdır; ibadet ruhun ilâcıdır; ibadet kalbin savunmasıdır; ibadet inancın silâhıdır, ibadet nefsin gemidir; ibadet bedenin, günahla bozulmasını önleyen tuzudur. Size diyorum ki, ibadet hayatımızın elleridir; bununla, ibadet eden kişi hüküm gününde kendisini koruyacaktır çünkü, ruhunu burada, yeryüzünde günahtan uzak tutacak ve kalbini kötü arzuların değmesinden koruyacaktır; nefsini Allah'ın kanunu içinde tutup, istediği her şeyi Allah'­tan alarak bedeni de takva yolunda yürüdüğü için şeytan'ı kızdıracaktır.
«Huzurunda durduğum Allah sağ ve diridir ki, ibadet etmeyen insan, derdini köre açan dilsiz bir adamdan; merhemsiz iyileştirilebilen fistülden, hareket etmeden kendini savunan veya silahsız olarak bir başkasına saldıran, dümensiz kürek çeken veya tuz olmadan ölü bedeni koruyan bir adamdan daha çok salih amel sahibi değildir. Çünkü, bakın, eli olmayan alamaz. Eğer insan gübreyi altına ve çamuru şekere çevirebilecek olsa, ne yapar?»
Sonra, İsa sustu, havariler cevap verdiler: «Kimse, altın ve şeker yapmaktan başka bir işe kendini koşmaz.»
O zaman îsa dedi: «Şimdi, neden insan aptalca masal anlatıcılığı ibadete dönüştürmez? Zaman kendine Allah tarafından Allah'a karşı gelsin diye mi verilmiştir yoksa? Hangi reis kendi üzerine savaş açsın diye bir şehri tebasına verir? Allah sağ ve diridir ki, eğer insan boş konuşmakla ruhunun ne hallere girdiğini bilmiş olsa, konuşmaktansa hemen dilini dişleriyle koparır. Ey zavallı dünya! Bugün insanlar ibadet için toplanmazlar da, mabedin verandalarında ve mabedin ta içinde şeytan boş konuşma kurbanlarını alır ve utanç duymadan sözünü edemediğim şeylerden daha kötü olan da budur.
#732



Habertürk- Mehmet Çağçağ








Hürriyet- Latif Demirci


Hürriyet- Latif Demirci


Milliyet- Haslet Söylet
#733


BÜŞRA ERDAL - İSTANBUL
Referandumun somut sonuçlarından biri daha alındı. Askerî yargıyla ilgili düzenleme üzerine Uyuşmazlık Mahkemesi, içtihatlarını değiştirdi. Şemdinli dosyasına yönelik kararını da bu çerçevede verdi. Dava yeniden özel yetkili Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülecek. Sanıklar hakkında daha önce 39 yıl hapis cezası verilmiş, ancak dava askerî mahkemeye alınarak tahliye kararı çıkarılmıştı.

Şemdinli'de Umut Kitap Evi'nin bombalanması ve bir kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylara ilişkin açılan dava yeniden Van özel yetkili 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne dönüyor. Alınan bilgilere göre, Yargıtay 9. Ceza Dairesi ve askerî mahkeme arasında oluşan görev uyuşmazlığını değerlendiren Uyuşmazlık Mahkemesi, kararını verdi.

Astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve PKK itirafçısı Veysel Ateş'in "suç örgütü üyesi olmak ve adam öldürmek" suçlarından özel yetkili mahkemelerde yargılanması hükme bağlandı.

12 Eylül'deki referandumla Anayasa'nın 145. maddesinde düzenlemeye gidilmiş, askerî mahkemelerin görevi sadece askerî suçlarla sınırlandırılmıştı. Uyuşmazlık Mahkemesi de içtihatlarını bu çerçevede değiştirdi.

Bu ay sonuna kadar ilgili karar yazılacak ve Şemdinli dosyası Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilecek. Bu mahkeme, daha önce davayı sonuçlandırmış ve sanıkları 39 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmıştı. Ancak dava askerî mahkemeye alınarak sanıkların tahliyesi sağlanmıştı. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin emsal niteliğindeki kararıyla birlikte, Ergenekon ve Balyoz sanıklarının asker oldukları için askerî mahkemede yargılanmaları gerektiği tezi de çökmüş oldu.

Dosyalar Yargıtay 9. Ceza Dairesi'ne gittiğinde Uyuşmazlık Mahkemesi'nin kararı bağlayıcı olacak.

Şemdinli davasıyla ilgili önemli bir gelişme yaşandı. Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen dava dosyası Yargıtay'ın kararıyla askeri mahkemeye gönderilmişti. Ancak askeri mahkeme, sanıkların 'adam öldürmek' suçundan yargılandığı davaya kendisinin bakamayacağını belirterek 'görevsizlik' kararı verdi. Sivil ve askeri mahkeme arasında oluşan 'görev uyuşmazlığı' nedeniyle dosya Şubat 2011'de Uyuşmazlık Mahkemesi'ne gitti. Adli, idari ve askeri yargı arasındaki görev uyuşmazlıklarına bakan yüksek mahkeme olan Uyuşmazlık Mahkemesi de, tarihi bir karar verdi. Mahkeme, yargılamanın 'çete' suçundan ve Ceza Muhakemesi Kanunu(CMK)'na göre özel yetkili sivil mahkemede görülmesine karar verdi. Mahkeme, 12 Eylül Referandumu ile yapılan değişikliği dikkate aldı. Referandumla Anayasa'nın 145'inci maddesinde 'çete kurmak' ve 'cinayet' suçlarında sanıklar asker de olsa yargılamanın sivil alanda yapılması öngörülüyor.

Sanık astsubayların avukatı Vedat Gülşen, dosyanın tekrar Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gideceğini anlattı. Gülşen, "Uyuşmazlık Mahkemesi, referandumla yapılan değişiklik nedeniyle bütün içtihatlarını değiştiriyor. Bundan sonra dosya mahkemeye vardığında yeniden yargılama başlayacak." dedi. Uyuşmazlık Mahkemesi'nin bu kararıyla Ergenekon ve Balyoz davaları sanıklarının asker oldukları için askeri mahkemede yargılanmaları gerektiği tezi çökmüş oldu.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1133715
#734
Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, tutuklu Emniyet Müdürü Hanefi Avcı'nın ''Haliç'te Yaşayan Simonlar, Dün Devlet Bugün Cemaat'' adlı kitabı üzerine, Fethullah Gülen ile kitapta ismi geçen O.H.Ö. hakkında, ''Anayasal düzeni değiştirmek amacıyla suç örgütü kurmak ve bu örgüte üye olmak'' iddialarıyla başlattığı soruşturma sonucunda ''kovuşturmaya yer olmadığına'' karar verdi.

Kararda, ''Kitapta belirtilen hususların soyut iddiadan ibaret olduğu ve delile dayanmadığı'' ifade edildi.

Özel yetkili Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, Avcı'nın kitabını ihbar kabul ederek, Fethullah Gülen ile O.H.Ö. hakkında 20 Ağustos 2010'da soruşturma başlatmıştı.

Edinilen bilgiye göre, ''Anayasal düzeni değiştirmek amacıyla suç örgütü kurmak ve bu örgüte üye olmak'' iddialarıyla yürütülen soruşturma sonucunda ''kovuşturmaya yer olmadığına'' karar verildi.

Kararda, kitap ile Avcı'nın başsavcıvekilliğine 29 Ağustos 2010'da verdiği 6 sayfalık ifadesi özetlendi.

Avcı'nın, bazı emniyet yetkilileri hakkındaki soruşturmaların ''cemaatin yönlendirmesi sonucunda yapıldığı'' yönündeki iddiaları anımsatılan kararda, bu kişilere ilişkin iddianamelerin incelendiği, bunlara ilişkin soruşturmaların önceden başlatılan projeli soruşturmalar olduğu, teknik takipler yapıldığı, sonrasında operasyon düzenlenerek, soruşturmaların sonuçlandırıldı anlatıldı.

Kararda, Avcı'nın kitabında ve ifadesinde bahsettiği konuların somut delillere dayanmadığı, kişi ve yer belirtmeksizin soyut iddiadan oluştuğu ifade edildi.

Soruşturma kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan yazıya, ''Kayıtlarımızda yapılan araştırmada 5237 sayılı TCK ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında Fethullah Gülen cemaati adı altında bir örgüte rastlanılmamıştır'' cevabı verildiği bildirilen kararda, O.H.Ö. ve kitapta bahsedilen diğer konularda araştırma yapılması için Emniyet Genel Müdürlüğüne yazı yazıldığı aktarıldı.

Buradan alınan ve 3 mülkiye müfettişi ile 1 polis müfettişi tarafından düzenlenen 9 Mayıs 2011 tarihli 105 sayfalık raporda, üst düzey emniyet görevlileri ile kitapta ismi geçen başka emniyet görevlilerinin ifadeleri doğrultusunda, iddialar hakkında adli ve idari yönden yapılacak bir işlem olmadığına karar verildiğinin anlaşıldığı bildirilen kararda, ayrıca Mülkiye Başmüfettişi ile Dernekler Denetçisince düzenlenen 9 Mayıs 2011 tarihli raporda, kitabın 559. sayfasında bahsedilen iddialar konusunda herhangi bir işlem yapılmasına gerek olmadığına karar verildiğinin görüldüğü bildirildi.

O.H.Ö'NÜN EVİNDE ARAMA YAPILDI

Kararda, O.H.Ö'nün 25 Ekim 2010'da alınan 2 sayfalık ifadesi özetlendi. O.H.Ö'nün, şahsıyla ilgili kitaptaki hiçbir iddiayı kabul etmediği belirtilen kararda, mahkeme kararıyla O.H.Ö'nün ev ve iş yerinde yapılan aramada ve bilgisayarının incelenmesinde herhangi bir suç delili bulunamadığına yer verildi.

Kararın son bölümünde, şunlar denildi:

''Hanefi Avcı'ya ait kitabın tamamının ve özellikle cemaat isimli bölümünün Hanefi Avcı tarafından Cumhuriyet Başsavcıvekilliğimize verdiği ifadenin ve dosya içerisindeki diğer delillerin incelenmesinde, iddiaların soyut iddialar olup, somut herhangi bir delil ve belgenin sunulmadığı, iddiaların genel olarak yazarın kendi düşünce ve kanaatlerine dayandığı, kendisine geldiğini iddia ettiği bilgi ve belgelerin nereden, kimin tarafından gönderildiği konusunda net bilgiler vermediği, bu nedenlerle kitapta belirtilen hususların soyut iddiadan ibaret olduğu, bu nedenle şüpheliler hakkında kamu davası açmaya yeterli ve inandırıcı başka deliller de bulunmadığından, şüpheliler hakkında, 'Anayasal düzeni değiştirmek amacıyla suç örgütü kurmak ve bu örgüte üye olmak' iddiaları nedeniyle kamu adına kovuşturmaya yer olmadığına karar verildi.''

http://www.haber7.com/haber/20110527/Fethullah-Gulen-icin-sorusturmada-karar-cikti.php
#735
Kocaeli Üniversitesinde (KOÜ) bir öğretim üyesine psikolojik baskı (mobbing) uyguladığı gerekçesiyle yerel mahkemece 3 bin lira manevi tazminata çarptırılan Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zehra Gönül Balkır'ın cezası Yargıtay tarafından onandı.

Edinilen bilgiye göre, KOÜ Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Mustafa Çakır'a ''psikolojik baskı'' uyguladığı gerekçesiyle KOÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Balkır'ın Kocaeli 4. Sulh Mahkemesince, 14 Temmuz 2010 tarihinde 3 bin lira manevi tazminat cezasına çarptırıldığı dava, Balkır'ın avukatı İbrahim Balkır tarafından Yargıtay'a temyize götürüldü.

Dava dosyasının inceleyen Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, 12 Mayıs 2011 tarihinde verdiği kararda, tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına oy birliğiyle karar verdi.

KOÜ'de 1994 yılından bu yana görev yapan, son 1 yıldır Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesinde geçici olarak görevli bulunan Yrd. Doç. Dr. Çakır, ''Yargıya taşınmış kişisel husumet'' nedeniyle yurt dışındaki bir kongreye katılmasına izin vermediği ve kendisine ''psikolojik baskı'' uyguladığı öne sürdüğü Prof. Dr. Balkır hakkında 2009 yılının Aralık ayında Kocaeli 4. Sulh Mahkemesinde maddi ve manevi tazminat davası açmıştı.

Davayı, 14 Temmuz 2010'daki duruşmada karara bağlayan Mahkeme Hakimi Yurdanur Balkan, manevi tazminat talebini kısmen kabul ederek, Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Balkır'ın 3 bin TL manevi tazminatı, 3 Aralık 2008 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte Yrd. Doç. Dr. Çakır'a ödemesine karar vermiş, Çakır'ın maddi tazminat talebi ise reddedilmişti.

Gerekçeli kararda, Yrd. Doç. Dr. Çakır'la arasında devam eden davalar nedeniyle Prof. Dr. Balkır'ın olayda kast ve kusurunun bulunduğu belirtilmişti.

Balkır'ın Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulu'nun çalışma ve oylama işlemlerinde üyelerin kanuna uygun oy kullanmasını sağlamakla görevli olduğu belirtilen kararda, Balkır'ın çekimser oy kullanmasının ve bir üyenin de aynı şekilde oy kullanmasına müsaade etmesinin ağır bir kişisel kusur, aynı zamanda hizmet kusuru olduğu kaydedilmişti.

Kararda, Çakır'ın bu olay nedeniyle mesleki kariyerinin olumsuz etkilenmesi, benzer bir kongre için yeniden en başından çalışmasının gerekmesi, kongre heyetine karşı mahcubiyet, aylar öncesinde basılan broşür ve kitaplarda yer alan ve planlanan sunumların gerçekleştirilememesi ve uluslararası bilim adamları nazarındaki itibar kaybı da dikkate alınarak 3 bin lira manevi tazminata hükmedildiği anlatılmıştı.

Çakır'ın, üniversiteden izin almadan bilet ve otel rezervasyonu yaptığına da dikkati çekilen kararda, bu harcamaların yapıldığı zaman itibariyle bir zorunluluk olmadığı kabul edilerek, maddi tazminat talebinin reddedildiği ifade edilmişti.

Bu arada, Danıştay 1. Dairesi de daha önce Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zehra Gönül Balkır'ın hem psikolojik baskı (mobbing), hem de koruyup kollama eylemlerinden ötürü ''görevini kötüye kullanmak'' suçundan ceza mahkemesinde yargılanmasına karar vermişti.

AVUKAT MURAT ÇAKIR

Mustafa Çakır'ın avukatı Murat Çakır, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Prof. Dr. Balkır'ın müvekkiline psikolojik baskı (mobbing) uyguladığına ilişkin Kocaeli 4. Sulh Ceza Mahkemesinin verdiği kararı Yargıtay'ın onamasıyla kararın kesinleştiğini söyledi.

Söz konusu kararın Türkiye'de bu tarz baskılara maruz kalan tüm mağdurlar açısından büyük önem teşkil ettiğini vurgulayan Çakır, şöyle devam etti:

''Yargıtay'ın bu kararı ile temel amacı adaleti, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü öğretmek olan hukuk fakültelerinde bile psikolojik taciz olabileceği, hukukun üstünlüğü ve insan hakları konusunda otorite sayılabilecek konumda olan bir hukuk fakültesi dekanının dahi mobbing uygulayabileceği açıkça ortaya konmuştur. Modern demokrasi ilkelerinin hakim olduğu devletlerde, mobbing mağdurları yasalarla korunmuştur. Artık ülkemizde de, işverenlerin mobbing uygulamaları yargı organları tarafından tespit edilerek cezalandırılmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki mobbing uygulayanlar ülkemizde sadece tazminat açısından hukuk mahkemelerinde değil Türk Ceza Kanunu gereği ceza mahkemelerinde de yargılanmaktadırlar.''

KARAR EMSAL OLACAK

Mobbing uygulayan işverenlerin amacının çalışanları ezmek, itibarsızlaştırmak ve yıldırmak olduğunu ifade eden Çakır, sözlerini şöyle tamamladı:

''Sayısı gün geçtikçe artan mobbing mağdurlarına tavsiyem, hiçbir şekilde yılmayarak yargı yolu ile haklarını aramalarıdır. Biz yılmayarak hukuk fakültesinde dahi mobbing olabileceğini ispatladık. Ümidim tüm mobbing mağdurlarının bu haksızlıklara hukuki olarak karşı koyacak adımlar atmasıdır. Yargıtay'ın vermiş olduğu bu karar yerel mahkemeler için içtihat oluşturmuştur. Bundan sonra benzer davalarda bu karar emsal teşkil edecektir.''

http://www.haber7.com/haber/20110530/Dekanin-mobbing-uyladigi-Yargitayca-onandi.php
#736
Burcu PURTUL'un haberi

İstanbul Ümraniye'de arkadaşıyla aracının içinde alkol alıp, ruhsatsız silahıyla rastgele ateş eden Ramazan Yalçın'ın sıktığı kurşunlardan biri sabah namazına giden Taner Koç'a isabet etti. 28 yaşındaki Koç kulağının arkasından giren tek kurşunla hayatını kaybetti.

Aynı gün Koç'un hamile olan eşi yıllarca bekledikleri bebeklerini dünyaya getirdi. "Toprak" bebeğin ismini, onu hiç göremeyecek olan babası aylarca önce koymuştu.

Olaydan 4 ay sonra hazırlanan iddianamede, ilkokul mezunu işsiz Ramazan Yalçın'ın 25 yıla kadar hapsi istendi. Olay anında aynı aracın içinde yanında uyuyan Savaş M. için ise suçu bildirmeme suçundan 1 yıla kadar hapsi istendi.

'Evden şarjör aldım'

Davanın ilk duruşması önceki gün yapıldı. Ramazan Yalçın ailesiyle münakaşa ettiği için arkadaşıyla alkol almaya başladığını, asker konvoyu görünce de evinden aldığı tabancasıyla havaya ateş ettiğini söyledi.

Mermileri bitince tekrar evden şarjör anlatan Yalçın daha sonra dinlediği müzikten gaza geldiğini belirterek rastgele ateş etmeye devam ettiğini belirtti.

Sanık Yalçın, "Daha sonra ileride sokak lambasının altında birinin sendeleyip yere düştüğünü gördüm. Gidip baktığımızda başından kan geldiğini görünce kaçtık" dedi.

'Aman Hakim Bey'

Duruşmada söz alan acılı eş Birsen Koç "Eşim öldürüldüğü gün bebeğimiz doğdu ve o göremedi. Hakim bey bu adama en büyük cezayı verin ki başkalarına ibret olsun" dedi. Mahkeme başkanı taraf avukatlarının da taleplerini ve savcı mütalasını dinledikten sonra kararı okudu. Tutuksuz sanık Savaş M. hakkında beraat kararı veren mahkeme 6 aydır tutuklu bulunan sanık Ramazan Yalçın'ı "Olası kastla adam öldürme" suçunun en üst haddi olan 25 yıla mahkum etti ve indirim yapmadı.

Duruşma çıkışı VATAN'a konuşan Birsen Koç "Şoktayım. Aylarca sürmeyecek miydi." dedi. Biraz sonra kendine gelen Koç "Eşimi geri getirmez ama bu yüksek ceza en azından diğer magandaların tetiğe basmadan önce bir kez daha düşünmelerini sağlayacaktır" dedi.

UZMAN GÖRÜŞÜ 'yürekli hakim'

Avukat Mahmut Ceran:

Maganda kurşununa verilen en büyük ceza. İbret olsun, emsal olsun, diye verilmiş bir karar. Böyle yürekli hakimler lazım. Maganda kurşunuyla insanların ölmesini önlemek için bu cezalar şart.



'Babasının katilini görsün'

Taner Koç'un eşi Birsen Koç, adliyeye 'bebeğiyle geldi. Mahkeme Başkanı, "Ne işi var bebeğin mahkemede" deyince, Birsen Koç "Bebeğimi de getirdim ki, katil bebeğimi görsün ki kimi babasız bırakmış onu anlasın" dedi. Ancak başkan bebeği duruşmaya sokmadı.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=380459&Categoryid=7
#737
İstanbul'da iki yıl önce kırmızı ışıkta geçerek, otelde temizlik görevlisi olarak çalışan 2 çocuk annesi kadını ezen alkollü sürücüye 16 yıl 8 ay hapis cezası verildi.

Elif Altın'ın haberi

Ölümlü trafik kazasına rekor cezalardan biri geldi. İstanbul Barbaros Bulvarı'nda iki yıl önce temizlik görevlisi olarak çalıştığı otelden evine gitmek için çıkan iki çocuk annesi Gülizar Çokduru'yu ezen Emir Rasim Parlak, 'olası kastla adam öldürmek'ten müebbetle yargılandı. Sanığın pişmanlık duymasını ve sabıkasız geçmişini dikkate alan hakim, indirime giderek 16 yıl 8 ay hapis cezası verdi...

Beşiktaş Barbaros Bulvarı'nda 24 Mayıs 2009 tarihinde gerçekleşen olayda temizlik görevlisi olarak çalıştığı otelden evine giderken yayalar için yanan yeşil ışıkta karşıya geçmek isteyen 45 yaşındaki Gülizar Çokduru karşıdan aşırı hızla gelmekte olan Emir Rasim Parlak 'ın kullandığı Mercedes marka otomobilin altında kalarak feci şekilde can verdi. 1.80 promil alkollü olduğu ortaya çıkan sürücü, tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Önce tahliye edildi

Kazayla ilgili yürütülen soruşturma sonunda tutuklu sanık Parlak hakkında İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi'nde "taksirle adam öldürmek" suçundan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Asliye Ceza Mahkemesi'nde yaklaşık bir yıl süren davada tutuklu sanık, bir süre sonra tahliye edildi. Ancak 4 ay önce dosyası, olay günü alkollü ve aşırı hızlı olduğu gerekçesiyle İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildi.

İkinci kez tutuklandı

Düzenlenen ek iddianameyle Parlak'ın "olası kastla adam öldürmek" suçundan 20 yıldan 25 yıla kadar hapisle cezalandırılması istenince yeniden tutuklandı. Davanın önceki gün görülen duruşmasında ise karar açıklandı. İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya tutuklu sanık Emir Rasim Parlak ve taraf avukatları katıldı.

Savcı müebbet istedi

Savunmaların ardından dava hakkındaki esas görüşü sorulan Mahkeme Savcısı Kadir Nazmi Yelkenci, esas hakkındaki görüşünde Parlak'ın 1.80 promil alkollü Barbaros Bulvarı üzerinde Beşiktaş yönüne doğru şehir içinde uygulanması gereken hız limitlerine uymaksızın, 2270 nolu trafik ışıklarına geldiğinde, yaya geçidinde yolun karşı yönüne geçmek isteyen Gülizar Çokduru'ya çarptığını ifade etti. Sanığın, yaya geçidinde yavaşlamadığını, kırmızı ışıkta durmayıp maktüleye çarptığını ve bu şekilde ölümüne neden olduğunu söyleyen Savcı Yelkenci, Barbaros Bulvarı gibi araç ve yaya trafiğinin çok yoğun bir bölgede belirtilen biçimde araç kullanmış olmanın olası kastla insan öldürme suçunu oluşturduğunu belirterek, sanığın, ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasını talep etti.

İndirimlerle 16 yıla düştü

Mahkeme sanığın eyleminin olası kastla insan öldürmek suçunu oluşturduğunu belirterek kasten insan öldürmek suçundan müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verdi. Suçun olası kastla işlenmesi nedeniyle TCK'nın 21/2 Maddesi gereğince müebbet hapis cezasını 20 yıl hapis cezasına çevirdi. Sanığın pişmanlık duymasını ve sabıkasız geçmişini dikkate alan mahkeme heyeti, cezayı indirerek 16 yıl 8 ay hapis cezası verdi.

KAMERA KAYITLARI DELİL OLDU

Çokduru ailesinin avukatı Naci Özer, savunma yaparken kaza anını saniye saniye görüntüleyen MOBESE kayıtlarını da delil olarak gösterdi ve "Esasen bu olay, trafik kazası görünümlü olsa da bir trafik kazası, yani taksirle ölüm değildir. Sanık aşırı alkollüdür. Aşırı hızla seyretmiştir. Kırmızı ışık uyarısına uymamıştır. Maktule çarparak ölümüne neden olmuştur. Buna göre, olası kastla insan öldürmek suçundan sanığın cezalandırılmasını talep ediyoruz" dedi.

Sonunda adalet yerini buldu

Gülizar Çokduru'nun kızı Güliz Sirek, karardan memnun: "Annemiz zor koşullarda çalışıyordu. Birkaç ay sonra emekli olup rahata erecekti. Davanın başından beri sürücünün en ağır cezaya çarptırılmasını istiyorduk. O da oldu. Mahkemenin verdiği karara başka diyecek bir şeyimiz yok."

SANIK AVUKATI: Alkole alışık değilmiş!

Sanık avukatı Fatma Perihan Vural, müvekkili Emir Rasim Parlak 'ın yaz tatili geldiğinde kaza yaptığı arabasını satıp Yeni Zelanda'ya gitmeyi planladığını anlatarak, şu sözlerle savunma yaptı: "Hem tatil hem de yurt dışına gideceğinden müvekkilim arkadaşlarıyla bir araya gelmiş ve bir miktar alkol almış, ancak alışık olmadığı için alkolün etkisini fazlaca hissetmiştir. Olay kasten ya da olası kastla meydana gelmemiş aksine taksirle oluşmuştur. Her şeye rağmen biz sanığı tekrar topluma kazandırmaya çalışıyoruz. Duruşmada ölenin yakınları ile göz göze geliyor. Her duruşmada vicdan azabı çekiyor." Ancak bu savunma mahkeme heyetini ikna edemedi.

UZMAN GÖRÜŞÜ: Hem alkol hem kırmızı ışık var

Avukat Ali Rıza Dizdar: "Kırmızı ışığın olduğu bir yerde alkol alıp hızlı giden bir insanın, eğer aracında veya yolda herhangi bir kusur yoksa önüne çıkan yaya veya her hangi bir canlıya vurabileceğini düşünmesi lazım. Çünkü, kırmızı ışık onun geçmemesine bir ikazdır. O kırmızı ışığı zaten geçiyor. O zaman yeşil ışıkta birisinin geçebileceğini düşünmek zorunda. Bu nedenle burada olası kastın uygulanması mümkün. Ancak bu kastın uygulanabilmesi için gerçekten araçta teknik bir arızanın olup olmadığı, yolda herhangi bir kusur olup olmadığı ve sürücünün herhangi bir sebeple direksiyon hakimiyetini kaybedip etmediğini çok iyi araştırılması gerekiyor. Eğer bu konularda sorun yoksa o zaman olası kasttan sorumludur."

KANUN NE DİYOR?

TCK MADDE 21/2

Türk Ceza Kanunu'nda, olası kastla adam öldürme suçu şöyle düzenleniyor: "Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen fiili işlemesi halinde olası kast vardır. Bu halde ağırlaştırılmış

müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 20 yıldan 25 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer suçlarda ise temel ceza ise üçte birden yarısına kadar indirilir."

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=377379&Categoryid=7
#738
Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde yaşayan Nalbantoğlu ailesinin 66 yıldır devam eden tapu davası filmlere konu olacak nitelikte.

Osmaniye'nin Sumbas ilçesi Reşadiye köyünde babası Ali Nalbantoğlu'ndan kalma 650 dönüm tarlayı işleten Bekir Nalbantoğlu (90), başkaları tarafından kullanılan toprakların kendisine ait olduğu gerekçesiyle dava açtı. Bu güne kadar bir çok kez duruşmaya gittiğini fakat bir sonuç alınamadığını anlatan Nalbantoğlu "Davaya bugüne kadar onlarca hakim baktı. 1941 yılında ben askerde iken babamdan kalan tarlayı bazı kişiler sürmeye başlamış.1945 yılında askerden terhis olup geldiğimde başkasının kullandığı tarlayı geri almak için ağabeyimin açtığı davaya müdahil oldum. Davaya ağabeyimin ömrü yetmedi. Tek ben kaldım. 66 yıldır mahkemeye git gel yapıyorum. Bu güne kadar 10 tane avukat değiştirdim. Dava 3 kez aleyhime sonuçlandı fakat ben her seferinde temyiz ettim ve yerel mahkeme kararını bozdurdum." dedi.

Nalbantoğlu, şunları kaydetti: "Osmaniye'ye bağlı Sumbas ilçesinin Reşadiye köyünde dededen kalma 650 dönümlük toprağımız var. Yıllardır dedem ve babam bu toprakları işlemişler. Onlar öldükten sonra da ben ve ağabeyim bu tarım arazisinin bir kısmını işledik bir kısmını da kiraya verdik. Elimizde 1341 tarihli 650 dönümlük vergi kaydı ile 1930 tarih, 15 numaralı 650 dönümlük tapu kaydı var. Hatta kiraya verdiğimiz kişilerle yapılmış farklı yıllara ait anlaşma tutanakları var. Bu kadar belgeye rağmen arazinin Hazine'ye ait olduğu gerekçesiyle hakkımızda dava açıldı. Arazinin Hazine ile uzaktan ve yakından ilgisi yok. Yargıtay 7. Hukuk Dairesi, Hazine'nin davada taraf sıfatı olmadığına karar verdi. Bütün bilgiler veriler toplanmış durumda fakat mahkeme davayı sonuca bağlayamıyor. Dava 66 yıldır devam ediyor. Daha kaç yıl sürecek bilmiyorum. Avukat ücreti ödemek için elimde ne var ne yok sattım. Maddi yönden sıkıntı içine girdim. 'Makul sürede yargılanma' hakkım ihlal edildiği için AİHM'ye başvuracağım."

CİHAN
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1140274&title=bu-dava-66-y%FDld%FDr-bitmiyor