Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#741
Abdurrahman Yıldırım yazdı

TÜİK'in Adrese Dayalı Nüfus Kayıtları Türkiye'nin göç haritasını da net olarak ortaya koydu. Sadece yüzde 17'si yerli olan İstanbul'un yüzde 5.3'ü Sivaslı çıktı. Antalyalı ise durumundan oldukça memnun.

12 Haziran seçimlerine üç hafta kaldı. Siyasi partiler kampanyalarını iyice hızlandırdı. Seçim propagandası kızıştı. Büyük kentlere yönelik büyük projeler açıklanıyor. Bu kentlerde propaganda yapılan seçmen nereden geliyor? Memleketi neresi? İşte tam bu sırada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2010 yılına ait Adrese Dayalı Nüfus Kayıtlarını açıkladı. Buna göre illerin toplam nüfusu, illerde nüfusa kayıtlı kişi sayısı, illerde ikamet eden toplam kişi sayısı, ilden ne kadar göç verildiği ve hangi illere verildiği, ilin aldığı göç ve hangi illerden aldığı stok bazında belli oldu.

Ortaya çok büyük bir nüfus hareketliliği ve ilginç bir panorama çıktı. Nüfusa kayıtlıların yarıdan çoğunu hatta yüzde 80'ini göç veren iller de var, yine yüzde 89'unu koruyan yani göç vermeyen, doğduğu veya nüfusa kayıtlı bulunduğu ilde ikamet edenler de. Nüfus hareketleri bazı temel gerçekleri veya trendleri net olarak gösteriyor. Bunun için öncelikle aşağıdaki tabloya bakmak gerekiyor.

Bir kere Türkiye'nin her tarafından veya her ilinden her iline göç var. Türkiye'nin 81 ilinden 81 iline göç edilmiş. Nüfus kayıtları ile ikamet edilen iller bunun göstergesi. En küçük ilden en küçük ile bile sayısı 10'u geçen göç var. Örneğin Gümüşhane nüfusuna kayıtlı 11 kişi Bilecik iline göç etmiş. Ya da en az göç veren illerden biri olan Hakkâri'den en çok göç veren illerden olan Rize'ye 84 göç olmuş.

Ancak göçün ana yönü doğudan batıya doğru. Gelişmemiş bölgelerden gelişmiş bölgelere doğru. Bu da "İnsan doğduğu yerde değil doyduğu yerde yaşar" sözünü teyit ediyor. Bu değişmiyor. Doğu illeri ki, buna Karadeniz illeri de dahil, tümü göç veriyor. Bu göç de kendi arasında veya kuzeyden güneye, güneyden kuzeye olmuyor. Doğudan batıya doğru gidiyor. Türkiye'nin karayolları ve demiryolları sanki bu göçün ana yönüne göre yapılmış. Nedense Türkiye'yi dikey kesen ana karayolları ve demiryolları yok. En büyük birinci şehirle üçüncü şehir arasında şu anda bile doğru dürüst bir karayolu veya demiryolu bulunmaması gibi. Türkiye'de göçler de, yollar da, taşıma da yatay, dikey değil. Karadenizliler aynı enlem içindeki Batı Karadeniz ve Marmara'ya, Doğu ve Güneydoğulu illerindekiler de Akdeniz ve Ege'ye göç ediyorlar. İç Anadolu da Ankara'da kümelenmiş gibi. Kısmen Konya, Kayseri ve Eskişehir de göç alıyor.

Ardahan'ın göçü % 80 Hakkâri'nin göçü neden % 20'de kaldı

Türkiye'nin iller arasındaki göç tablosunda başka çarpıcı rakamlar veya görüntüler de var.

Hakkâri dışa pek göç vermiyor. Rakamlar öyle görünüyor. Çünkü Hakkâri'de ikamet edenlerin yüzde 80'i yine Hakkâri'de kalmış, göç eden oranı yüzde 20. Kayda değer bir göç sadece Van'a oluyor. Hakkâri nüfusuna kayıtlı olanların 231 bini Hakkâri'de ikamet ederken Van'a göç edenler 28 bini bulmuş. Halbuki burada doğum oranı bütün doğu illerinde olduğu gibi yüksek. Hakkâri'nin nüfusu çok hızlı bir artış içinde değil. Gelişmiş bir il de değil. Nereden geçiniyorlar, doğan bu çocuklar nerede yaşıyor, bir bilinmezlik var. Benzer bir durum Şirnak için de söz konusu. Bu illerin de sınırda olması gayet dikkat çekici.

Halbuki Ardahan nüfusuna kayıtlıların yüzde 80'i bu ilden göç etmiş. En yüksek göç oranına burası sahip. Ardahan'da ikamet edenler Ardahan nüfusuna kayıtlı olanların ancak yüzde 19.82'sini oluşturuyor. Ardahan'dan göç edememeyi sınır ötesine açılımının olmayışına mı vermek gerekir bilemem. Ardahan'dan sonra en çok göç veren il Tunceli. Yüzde 75'i göç etmiş. Samsun az olmak üzere bütün Karadeniz illeri ve Doğu Anadolu ile Güneydoğu Anadolu illeri yüksek oranda göç veriyor.

İç Anadolu'da Sivas, Yozgat, Çankırı, Çorum, Kırşehir, Nevşehir de yüksek göç veren illerden. Bunlardan Sivas'ın göçü büyük ölçüde İstanbul'a, diğer illerin ise Ankara'ya oluyor.

Madalyonun bir yüzü göç edenler ise diğer yüzü de göç alanlar. Bazı illerin göç oranı yüzde 10'a kadar düşmüş. Örneğin Antalya'nın nüfusuna kayıtlı olanların ancak yüzde 10'u başka bir ile gitmiş. Gerisi Antalya'da yaşıyor. Demek ki en fazla iş bulma şansı Antalya'da var. İkinci sırada İzmir ve üçüncü sırada İstanbul yer alıyor. İstanbul'un taşı toprağı altın denirdi. Halen de öyle. Ancak yanına bir de Antalya eklenmiş, Antalya'nın da denizi kumu altın.

İstanbul'un 13.2 milyon nüfusunun 2.1 milyonu yerli, 11.1 milyonunu dışardan gelenler oluşturuyor. Bu oran Ankara'da 3.2 milyona karşı 1.6 milyon. Antalya'daki durum ise neredeyse başabaş. Kocaeli'nde ise 1 milyonu aşkın dışarıdan gelenlere karşılık 528 bin yerli var. Tekirdağ'da ve Yalova'da da dışarıdan gelenler çoğunluğa geçmiş bulunuyor. Buna karşılık büyük illerden İzmir'de yerlilerin hâkimiyeti hâlâ sürüyor. 2.3 milyon İzmir nüfusuna kayıtlı kişi varken dışardan gelip ikamet edenlerin sayısı 1.7 milyonu buluyor.

BU TABLO NASIL OKUNUR?

Tablonun yatay satırları nüfusa kayıtlı olunun ili, dikey sütunları da ikamet edilen ili gösteriyor. Buna göre Adana'da ikamet edenlerin, yani oturanların sayısı 2.082.627. Bunun 1.275.679'u Adana nüfusuna kayıtlı, 806.948'i başka illerden göç edenlerden oluşuyor. Bir de il adının solunda üç ayrı rakam yer alıyor. Bu da nüfusuna kayıtlı kişilerin ne kadarının ilde ikamet ettiğini, ne kadarının göç ettiğini veriyor. En baştaki veya en soldaki rakam başka ile göç edenleri gösteriyor. Adana için bunun sayısı 337.989 kişi. Ortadaki rakam il nüfusuna kayıtlı olup ilde kalanları ifade ediyor. En sağdaki rakam da, ilin nüfusuna kayıtlı toplam kişi sayısını, yani hemşeri sayısını gösteriyor. Bu rakam Adana için 1.613.668'dir. Adana nüfusuna kayıtlı bu kadar kişi var demek. Ama Adana'da bugün oturanların veya ikamet edenlerin toplamı 2.082.627'dir. Nüfus kaydına göre oluşan fazlalık ise ilin verdiği göç ile aldığı göç arasıdaki farktan oluşuyor.







http://www.haberturk.com/yazarlar/634206-istanbulun-tasi-topragi-antalyanin-denizi-kumu-altin
http://www.haber7.com/haber/20110526/Istanbulun-yuzde-17si-Istanbullu.php
#742
BDP eski Genel Başkanı ve Hakkari bağımsız milletvekili adayı Selahattin Demirtaş, Türkiye- Irak sınırında 12 teröristin öldürülmesiyle igili olarak, "Öncelikle bölge halkı bölge insanı açısından, Kürtlerin nerdeyse tamamı açısından PKK'lılar terörist falan değil. Orada bulunan insanlar bu halkın evlatlarıdır. Dolayısıyla insanlar kendi evlatlarının cenazesini almaya gitti" dedi.

BDP eski Genel Başkanı ve Hakkari bağımsız milletvekili adayı Selahattin Demirtaş, özellikle Şırnak kırsalanda çıkan operasyonda 12 PKK'lının öldürülmesinden sonra hem cenazelerin alınması, hem de kentlerde çıkan olayları değerlendirdi. Demirtaş, "Öncelikle bölge halkı bölge insanı açısından, Kürtlerin nerdeyse tamamı açısından PKK'lılar terörist değil" dedi. Demirtaş, orada bulunan insanların bu halkın evlatları olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

"Dolayısıyla, insanlar kendi evlatlarının cenazesini almaya gitti. Oradaki kadınlar, anneler, gençler, kendi evlatları olarak gördüğü insanların cenazelerini almaya gitti. İkincisi Şırnak bölgesinde 2004- 2005 yıllarında 30'dan fazla PKK'lının cenazesi ailelerine teslim edilmedi. Ya dağda bırakıldı, ya açıkta bırakıldı. Alilelere teslim edilmedi. Dolayısıyla Şırnak'ın bu açıdan sicili zaten bozuk. Cenazeleri vermiyor, kurda kuşa teslim etmeyi yeğliyor. Oradaki yetkililer cenazeye karşı, dolayısıyla halkın değerlerine karşı hakaret yapmış oluyorlar. Birincisi halk böyle bir hakereti kabul etmek istemediğini göstermek istedi. İkincisi askeri operasyonlara karşı çok büyük bir tepki var. Orada sınırın aşılması askeri operasyonlara karşı büyük bir tepkidir. O tepkinin dışa vurumudur. İnsanların bu konuda artık sabrı kalmadı. Sadece o sınırı değil, AKP'nin çizdiği hiç bir sınırı tanımadığını gösteren ciddi bir örnektir. Belki bir ilktir ama, böyle bir tutum devam ederse, bundan sonra çatışma bölgelerinde, sınır bölgesi olsun olmasın benzer görüntüler yaşanacaktır. Çünkü başka türlü AKP, operasyonları ve ölümleri durdurmuyor."

'SENİN DİNİN İSLAMİYET OLAMAZ'

Demirtaş, bölgede bazı AK Parti adaylarının, 'söz konusu operasyonların AK Parti'ye karşı yapıldığı ve bundan partilerinin zarar gördüğü' yönündeki değerlendirmeleri konusunda da şunları söyledi:

"Başbakan çıkıp açık açık, 'bu operasyonlar yapılıyor yapılacaktır' diyor. Genel başkanları 'operasyonları biz yapıyoruz' diyor, buradaki adamları 'hayır biz operasyonları yapmıyoruz, operasyonlar bize karşı yapılıyor' diyor. Ben şimdi soruyorum, öldürülen 12 kişi AKP'li mi yoksa PKK'lı mıdır? AKP'ye karşı operasyon yapılıyorsa PKK'lılar niye ölüyor. Böyle bir saçmalık olabilir mi? Şurada tek bir AKP'li yetkili acıyı paylaştığını dahi ifade etmemiştir, böyle bir utanç olabilir mi? Başbakan bugün çıkmış, 'terörist cenazesine BDP'li sahip çıkmış' diyor. Bunu eleştiriyor, bu utanılacak bir durumdur. Sen Müslüman isen orada ölen gençler de bir Müslüman halkın çocuklarıdır ve bir Müslüman evladı gibi defnedilmeyi hak ediyorlar. Sen bir cenazeye 'terörist cenazesi' diyemezsin. Bir taziyeye 'terörist taziyesi' diyemezsin. Diyorsan seninle din kardeşi değiliz. Sen başka bir dine inanıyorsun. Senin dinin İslamiyet olamaz. Buradaki AKP'liler de özellikle vekil adayları burada taziye havası varken, herkes üzüntülerini ifade ederken, seçim bürolarında bangır bangır müzik çalıyorlardı. Şimdi de çıkmış bu operasyonlar bize karşı yapılmış diyorlar. Onların düştüğü durum utanılacak bir durumdur."

Demirtaş, CHP'nin Diyarbakır'daki seçim bürosunu kepenklerin kapalı olduğu gün kapatmasını da, "CHP'nin yaptığı insani bir davranıştır. Siyasi bir tavırdan öte insani bir tavır olarak görüyorum böyle bir şeyi" diye değerlendirdi.

'BUNLARA OY DEĞİL, SELAM BİLE VERMEYİN'

Selahattin Demirtaş, Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker'in isim vermeden kepenklerini açık tutan esnaflara belediyelerin ceza kestiği ile ilgili eleştirilerine sert tepki gösterdi. Demirtaş, şöyle dedi:

"Kendisi bakan olmuş, şu anda adaydır. Yanında 80 koruma olmadan, valisi, bürokratlar olmadan trafik cadde kesemeden sokağa çıkamıyor. Kendisi Diyarbakırlıdır. Madem Diyarbakır esnafının BDP'nin tavrından dolayı burasına gelmiş diyor. Çıksın bir esnafı gezsin bakayım. Halka çağrım şudur; Bu yalan makinelerinin elini tutmayın. Bunlara oy değil, selam bile vermeyin" dedi.

http://siyaset.milliyet.com.tr/demirtas-pkk-lilar-terorist-degil/siyaset/siyasetdetay/18.05.2011/1391934/default.htm
#743
Türk basınının önemli kalemlerinden Mehmet Ali Birand, Posta gazetesindeki köşesinde dün dikkat çekici bir yazı kaleme aldı.

Birand, 'Evet, genlerimizde darbecilik vardı' başlıklı yazısında kendisinin de içinde bulunduğu medyanın darbeleri desteklediğini itiraf etti. Kapatılan Nokta Dergisi'nin eski Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş'ün kaleme aldığı 'Ergenekon Gazeteciliği' adlı kitabı okurken yüzünün kızardığını anlatan Birand, Görmüş'ün "Merkez medya darbeleri hep destekledi ve 28 Şubat'ın gerçekleşmesinde de anahtar rol oynadı..." şeklindeki tespitinin de son derece doğru olduğunu ifade etti.

"Bizim kuşak için devlet daima öncelikli ve haklıydı. Devleti de asker temsil ederdi. Politikacı, üçkâğıtçı-yalancı... Asker ise namuslu ve her şeyini vatana adamış kahramandı." diyen Birand, son birkaç yıl içinde Parlamento ile Genelkurmay arasındaki sıralamanın değiştiğini, demokrasinin bir adım öne geçtiğini düşünüyor. Duayen gazeteci, 2007'de ortaya çıkan 'Darbe Günlükleri' konusunda da özeleştiride bulunuyor: "Günlükleri küçümsemek çoğumuzun işine geldi. Oysa Ergenekon sürecini başlatan asıl gelişme bu günlüklerin yayımlanmasıydı."

Türk medyasının önemli isimlerinden Mehmet Ali Birand, Posta gazetesindeki dünkü köşesinde tarihî bir yazı kaleme aldı. 'Evet, genlerimizde darbecilik vardı' başlıklı yazıda Birand, çok önemli itiraflarda bulunuyor. Kapatılan Nokta Dergisi'nin eski Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş'ün kaleme aldığı 'Ergenekon Gazeteciliği' adlı kitabı okurken yüzünün kızardığını anlatıyor. İşte Birand'ın yazısından bazı bölümler: "Alper Görmüş, özetle "... Merkez medya darbeleri hep destekledi ve 28 Şubat'ın gerçekleşmesinde de anahtar rol oynadı... Adeta genlerindeki darbecilikle hareket ettiler..." diyor. Görmüş'ün, benim de aralarında bulunduğum 'merkez medya'nın büyük bir kesimi hakkında yaptığı bu saptama son derece doğru.

Bu gerçeği, 1990'larda çok konuşulan ve TSK ile ilgili bir başkası yazılmamış olan 'Emret Komutanım' adlı kitabımı hazırlarken gördüm. O kitapla birlikte uyandım. Askerin siyaset dışına çıkması gerektiğini söylediğim yazılara o zaman başladım ve başıma gelmeyen kalmadı. Davalar açıldı ve andıçlanmaya kadar gittim. O dönemlerde, bugünün medya kahramanları ortalarda yoktu (!) Bizim kuşak için devlet daima öncelikli ve haklıydı. Devleti de asker temsil ederdi. Politikacı, üçkâğıtçı-yalancı -vatanını pek düşünmeyen- cebini dolduran bir insandı. Asker ise namuslu ve her şeyini vatana adamış, özveri dolu bir kahramandı. Üstelik Atamız bu ülkeyi ve laik-demokratik Cumhuriyeti koruyup kollama görevini ona bırakmıştı. Askerin, politikacıyı denetlemeye hakkı vardı. Politikacı işleri bozduğu zaman, Asker müdahale edebilirdi. Hatta, tereddütlü bir davranışla karşılaştığımızda "Komutan neredesiniz, devlet elden gidiyor..." diyen yazılar yazdık.

NOKTA'YA GEREKEN DESTEĞİ VERMEDİK

İçimde diğer ukde kalan, Alper Görmüş'ün genel yayın yönetmenliği sırasında Nokta'nın yayınladığı Darbe Günlükleri'ni yeterince ciddiye almamamız ve dergiyi kapanma noktasına götüren baskınlara karşı çıkmadan seyretmemizdir. Bu konuda ben dahil, 'merkez medya'nın önemli bölümü yeterli duyarlığı gösteremedi. Kuşkuyla baktık. Bir yandan, çok otantik ve doğrulanan bilgiler veriliyor, bir yandan da sürekli yalanlanıyordu. Bizde de kuşku vardı. Yıllardan 2007 idi. Özellikle AK Parti'nin askere ters baktığı, 'merkez medya'nın da AK Parti'den uzaklaşmaya başladığı dönemdi. "Böyle bir notu nasıl olur da bir kuvvet komutanı yazabilir? Yazsa bile neden Nokta'ya gitti de bize gelmedi? Demek ki, işin içinde bir komplo var." yaklaşımı yaygınlaştı. Üstelik, o dönemde henüz askerin kamuoyu gözünde ve 'merkez medya' nezdindeki güvenilirliği, prestiji yıpranmamıştı. Eğer AK Parti iktidardan uzaklaştırılacak ise bunu gerçekleştirebilecek tek güç yine TSK idi. Genlerimizdeki darbecilik tümüyle kaybolmamıştı. Günlükleri küçümsemek çoğumuzun işine geldi. Oysa, Ergenekon sürecini başlatan asıl gelişme bu günlüklerin yayınlanmasıydı. Kahramanları da, onları kelle koltukta yayınlayan Görmüş ve Nokta'nın hiç tanıyamadığımız sahipleriydi. Bizler onlara sahip çıkamadık.

Doğru dürüst sesimizi dahi yükseltemedik. 'Merkez medya'da birimize böyle bir baskın yapılsa yeri göğü birbirine sokar ve iktidarı yerden yere vururduk. Görmezden geldik. Bugün utanç duyuyorum."

'MERKEZ MEDYA' BÜTÜN DARBELERE YARDIMCI OLDU

Mehmet Ali Birand, yazısında, bütün darbelerde 'merkez medya'nın oynadığı role de değiniyor. 'Merkez medya'nın yapılan yayınlarla bütün darbeleri anlayışla karşıladığını anlatıyor: "Bizim için, (yani, laik merkez medya mensuplarının büyük bölümü için) öncelik demokrasi veya Parlamento değildi. Genelkurmay daha önemliydi. Bundan daha normal bir şey olmazdı ki... Bizler böyle yetiştirildik. Genlerimize, belki de farkına varmadan darbecilik işlendi. Komutanların üstünlüğünü sorgusuz kabul ederdik. Üniformaların pırıltısını yarı hayranlık, yarı korkuyla izlerdik. Bütün darbeleri anlayışla karşıladık. Yardımcı olduk. Son birkaç yıldır, genlerimizin kafası karıştı ve her şeye farklı bakar olduk... İlk defa, demokrasi-parlamento ile Genelkurmay arasındaki sıralama değişti. Demokrasi bir adım öne çıktı. Bakalım kalıcı olacak mı?"

Alper Görmüş (Taraf Gazetesi yazarı): Saldırılara hazırlıklı olsun
"Birand'ın Türk ordusunun anti-demokratik çalışmalarında merkez medyanın katkıları ile ilgili itirafları geç de olsa pozitif ve cesur bir açıklamadır. Birand ile kesinlikle aynı düşünceleri paylaşıyorum. Birand, merkez medyanın önde gelen isimlerinden biri. Yaptığı itiraf yüzünden kesinlikle medyası tarafından bir yaylım ateşe tutulacak. Ama bütün bunlara rağmen itiraflarını çok önemli ve cesur buluyorum. Daha önceki darbe dönemlerinde etkili merkez medya büyük rol oynamıştı. Şimdi de merkez medya aynı yapı ve karakterlerle yayın yapmaya devam ediyor."

Nazlı ılıcak (Sabah Gazetesi): Birand, kendisiyle yüzleşiyor
"Mehmet Ali Birand her zaman kendi hatalarıyla yüzleşebilen bir insandır. Geçmişiyle, gerçeklerle yüzleşti. Bu anlamda kendisini kutluyorum. 28 Şubat sürecinde ve daha önceki dönemde bunları yaşadık. Alper Görmüş'ün yaşadıkları örnek. Ergenekon'a giden süreçte önemli bir adım olan 'darbe günlükleri'ni yayınladı. Ama ne yazık ki yalnız kaldı. Planlarla ilgisi olan komutan (Özden Örnek) önce itiraf etti. "Ben onları kaç defa sildim nasıl geri gelir!" dedi. Sonra reddetti. O reddedince herkes ona itibar etti. Alper Görmüş yalnız kaldı. Dönemin diğer aktörlerinden buna benzer itiraflar bekliyorum."

Mehmet Altan (Star Gazetesi yazarı): Medya, askerin ağzına bakardı
"Mehmet Ali Birand'ın medya ile yapmış olduğu açıklamalar beni hiç şaşırtmadı. Birand'ın itirafını dürüst buluyorum. Yakın geçmişe kadar ordu, medya tarafından ülkedeki her gelişimin gerçek sahibi olarak görülüyordu. Askeriyenin ülkedeki gelişmelere dair görüşü medya için oldukça önemliydi. Uzun yıllar ordunun etkisinde kalan Türk medyası ordunun en büyük destekçisiydi. Günümüzde ise medyanın karşılaştığı en büyük problem siyasetin etkisinde kalmak. Asıl problemimiz halkın medya üzerinde bir etkisinin olmayışı, Türk halkı gazete okumuyor. Bundan ötürü gazete basım maliyetleri gelirlerden daha yüksek. Dolayısıyla, medya patronları mali kaynak arayışı içersinde."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1136509&title=gazeteci-mehmet-ali-biranddan-tarih%EE-itiraf&haberSayfa=0
#744
ABD'nin iflasına saatler kala...
CEMAL DEMİR
haber7.com

Eğer ABD Kongresi 10 saat içinde ulusal borçlanma tavanını yükseltip, yönetime yeni borçlanma yetkisi vermezse ABD federal hükümeti, hukuken olmasa da fiilen iflas sürecine girebilir.

Pazar günü, Federal hükümetin mali kıyametine saatler kala,  Temsilciler Meclisi'nin Cumhuriyetçi Başkanından, ulusal borçlanma tavanını yükseltmek için Obama yönetimi ile uzlaşma sinyali geldi.

Şu ana kadar, ''Obama yönetimi radikal bir kesinti programı açıklamadığı sürece'' borç tavanını yükseltmeyi düşünmediklerini belirten ABD Temsilciler Meclisi Başkanı John Boehner, CBS televizyonunda katıldığı programda, borç tavanını yükseltme anlaşması yapmak için hazır olduğunu ve bunun için son dakikayı beklemek zorunda olmadıklarını açıkladı. ABD'nin Pazar günü itibarı ile ulusal borcu 14 trilyon 290 milyar dolar seviyesine ulaşmış durumda. Son olarak 2010 yılı başında çıkarılan bir kanunla yasal borçlanma üst limiti, 14 trilyon 294 milyar dolara çıkarılmıştı. Bu sınıra ise Pazartesi günü itibarı ile ulaşılmış olunacak. 1917'den beri ABD'de yasal borçlanma üst limiti bulunuyor. Sadece Kongre'nin çıkardığı yasa ile belirlenebilen bu limite ulaşıldığında Hazine Bakanlığı artık borçlanamıyor.

Hazine Bakanı Timothy Geithner, Mayıs ayı başında Kongre'ye yazdığı yazıda federal hükümetin 16 Mayıs günü itibarı ile yasal borçlanma sınırına ulaşacağı uyarısında bulunurak, Kongre'den bu tavanı yükseltecek bir düzenleme yapmasını istemişti. Geithner, bazı olağanüstü tedbirlerle, ellerindeki parayla en fazla Ağustos başına kadar devam edebileceklerini de kaydetmişti.

Bir karşılaştırma yapmak için diyeyim, Avrupa'nın 17 büyük devletinin toplam borcu 11 trilyon dolardan az. ABD tek başına bütün Avrupa'dan daha borçlu. Avrupa'nın ekonomik durumu ise malum.  Kimse küresel bir krizi tetiklemek istemediği için ABD'nin vahim tablosunu yüksek sesle konuşmuyor.

ABD'nin yıllardır büyüyen sorununun aniden iflası konuşulur hale getirmesi, ABD bütçesinin bu yıl 1,5 trilyon dolarık açık vereceğinin tahmin edilmesiyla ortaya çıktı. Federal hükümetin bu açığı kapatıp harcamalarını yapabilmesi için ABD Hazine Bakanlığının yeniden borçlanmaya gitmesi gerekiyor. Ancak Kongre'deki Cumhuriyetçi çoğunuk ve bazı Demokratlar, 'radikal bir kesinti programı' görmeden bu tavanı yükseltmeye yanaşmıyor.

ABD hali hazırda gelirinden çok fazlasını harcayan bir devlet. Irak ve Afganistan'da iki savaş, dünyanın birçok yerinde askeri operayon yürütüyor. Her tarafta oluk oluk para içen askeri üsleri var. Sağlık sigortasında yeni reform yaptı ve büyük kamusal harcamalar gerçekleştiriyor. Bütçede oransal olarak son 50 yılın en büyük açığı var.

Bu derece bütçe açığı olan bir yönetimin yapacağı iki şey var: Ya vergileri çok daha yükselterek sıcak para geliri elde etmesi gerek ya da radikal bir kesinti programı uygulaması. Bunun ise sosyal yansıması hiç de sevimli değil, ciddi sosyal kargaşa çıkarabilir. Örneğin benzeri bir girdap yaşayan Yunanistan'da, ''Ödemeyeceğim'' hareketi hızla yayılıyor. İnsanlar, otoyol ücretlerini, toplu taşım ücretlerini, hastane ücretlerini ödemeyi reddediyor. Ve bu sosyal huzursuzluk, Avrupa'nın kemer sıkmaya başlayan birçok ülkesine de sıçrıyor.

ABD şu ana kadar kemer sıkma yerine borçlanmayı tercih etti. Borçlanma, eğer geri ödeme program ve imkanınız sağlam ise en mantıklı yol. Ekonomiyi de canlandırır. Tabii ki borcun uzun vadeli ve düşük vadeli olması lazım. ''Standard & Poor'' gibi kredi itibarı derecelendirme kuruluşlarının devreye girdiği yer de burası. Kredi notu yüksek devlet düşük faizli hazine bonoları yayınlar ve bunları kısa sürede satabilir. Müşterisi çok olur. Çünkü borç verenler, paralarını ve faizlerinin geri alacaklarına emindir. Ancak kredi notu düştükçe risk büyür ve dolayısıyla ucuza borç bulmak zorlaşır. Borç veren de yüksek faizle verir. Borç yüküne bir de faiz yükü biner. Bir nokta da hükümet borç ödeyemez hale gelir ve bu kısır döngü, bugün Yunanistan'da gördüğümüz üzere devletin iflasıyla sonuçlanır.

Wall Street'te kıyamet senaryosu

ABD federal hükümeti daha önce hiç iflasa bu kadar yaklaşmadı. Ancak, federal yönetimin iflası, şirketlerde olduğu gibi mahkeme kararıyla alınmıyor. Beyaz Saray ve Hazine Bakanlığı tarafından ilan edilir edilirse... Eğer böylesi bir durum gerçekleşirse, Obama yönetimi, ABD tarihinde görülmemiş ölçüde bütçe ve kamusal harcama kesintilerine gidecek. Bazı Cumhuriyetçiler, bu nedenle iflasın gerçekleşmesini istiyor. Bunu bir kriz olarak değil bir fırsat olarak değerlendiriyor. Bu durum Amerikan halkının günlük hayatını kısa vadede felç edecek. Çünkü işsizlik ödemelerinden, sınır güvenliği önlemlerine, sosyal güvenlik harcamalarından, ulaşımdan, sağlık sigortalarına kadar ciddi bir kesinti dalgası yaşanacak.

Ancak, bununla sınırlı değil iflas. Cumhuriyetçileri anlaşmaya zorlayan da, bütün dünyanın yüreğini ağzına getiren de krizin bu yönü. ABD iflas edince ilk etapta borç faizlerini ödemeyi durdurmak zorunda kalacak. Wall Street sadece bu kadarını bile 'kıyamet senaryosu' olarak görüyor. Kıyamet senaryosu ise şöyle: ABD Hazine bonoları değersiz kağıda dönüşecek. Sigorta şirketleri, emeklilik fonları, para piyasası fonları, bankalar dağılacak, borsalar çökecek, büyük bankalara kaçış başlayacak. Takas piyasaları parasal alışverişin yerini alacak. Ortalıkta pek para kalmayacak.

Para kalmadığı için ABD ordusu bütün denizaltı ve uçaklarını parka çekecek. ABD şehirlerinde toplu taşım sistemleri ve metroların bile durabileceği öngörülüyor.

İflasın ABD'yi felç eden yönü bir yana bu durum küresel ekonomiyi de ciddi anlamda sarsabilir. Çünkü ABD'ye borç veren birçok devlet, küresel şirket, yabancı yatırımcı, belki de paranızın olduğu banka, parasını kaybedecek. En başta ABD'nin en büyük alıcısı Çin ile hali hazırda deprem travması yaşayan ikinci alacaklı Japonya'nın ekonomilerine ciddi bir tehdit bu. Çin'de 'artık ABD hazine bonosu almayalım' sesleri iyice yükselmiş durumda.

Amerikan iş dünyasından Kongre'ye muhtıra

Kongre'deki uzlşamazlık nedeniyle Federal hükümetin iflas noktasına gelmesi en çok Amerikan iş dünyasını tedirgin ediyor.

ABD Benzin Üreticileri Birliğinden, İletişim Endüstrisi Birliğine kadar 62 iş dünyası derneği, hafta içinde ABD Kongresine ortak bir mektupla ültimatom vererek, ''Kongre'nin yasal borçlanma limitini yülsetmesinin kritik bir gereklilik'' olduğunu vurguladılar. Dernekler, küresel borç vericiler karşısında ABD'nin güvenilirliğinin korunmasını istediler.

Peki uzlaşma manzarayı değiştirecek mi?

Siz bu yazıyı okurken son dakikada Kongre'de uzlaşma sağlanıp da federal hükümetin borçlanma limiti yükseltecek yasa çıkarsa bile, ABD'nin mevcut borç tablosunun vahim bazı sonuçlarından kurtulması zor görünüyor. Zira ABD uçurumun kenarına yaklaşabileceği kadar yaklaşmış durumda. Finansal kredi itibarında ciddi bir hasar oluştu. ABD hazine ve tahvillerine güveni zedelenen kredi verenler, borç vermeye ikna olsalar bile büyük olasılıkla artık çok daha yüksek fazi oranlarıyla borç verecekler. ABD bütçesinin büyük bölümü borç faizlerine, az bir kısmı hizmet harcamalarına gidecek. ABD'nin yeniden ekonomik durgunluğa girmesini sözkonusu görenler bile var.

ABD hazine bonolarının uğradığı itibar kaybını aşıp birkaç yıl önceki itibar seviyesine gelmesi ise oldukça zaman alabilir. Zira, Federal bütçesindeki dev açık ABD'nin kötü rüyasının henüz bitmekten çok uzak olduğunun alameti.

Amerika gerçekten iflas eder mi?

ABD'nin ulusal borcunun 14 trilyon eşiğini aştığı Ocak ayından beri ve daha çok da Hazine Bakanı Geithner'in Kongre'ye yazdığı mektuptan sonra bazı ekonomistler, ABD federal hükümetinin kendisini ''yükümlülüklerini ve borçlarını yerine getirmeyeceğini'' ilan edeceği bir statüye koyacağının 'düşünülemez' olduğunu belirtiyor. ''Amerika iflas – miflas etmez kardeşim'' görüşünde bu ekonomistler. Başka bazı ekonomistler ise sadece son 5 yılda küresel ekonomide 'ne kadar çok önceden asla düşünülemeyecek şeyin gerçekleştiğine' dikkat çekiyor ve ''artık, herşey-merşey mümkün kardeşim'' diye karşılık veriyor.

Bugünlerde Superman'ı bile yoran bir ülke ABD... Bu arada, ''Supeman'ı ABD vatandaşlığından vazgeçiren ne'' diye sormuştum bir önceki yazımda ve Superman'ın bu çıkışının ABD sağında tetiklediği bir komplo teorisini paylaşacağımı belirtmiştim. Unutmuş değilim. Kısmetse yarına...

Cemal Demir - Haber 7
cemaldemir111@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20110516/ABDnin-iflasina-saatler-kala-.php
#745
Erkekler Kadınlar Üzerinde Yönetici ve Koruyucudur

Kur'an-ı Kerîm'in bazı âyetlerinden utanıyor muyuz? Dilimizle itiraf etmesek de gönlümüz kabul etmiyor mu? Âyetleri yeterince modern görmüyor muyuz? Aman konuşmayalım, üstünü örtelim, kimse duymasın mı diyoruz? Yaradan'dan daha çağdaş olmaya mı çalışıyoruz?

Mademki mü'miniz, mademki müslümanız (teslim olmuşuz) o halde neden kaçıyoruz Allah'ın âyetlerinden.

Kadın\Erkek konusunu konuşurken Yaradan'ın yol göstericiliğini nasıl göz ardı ederiz?

Ben tefsir konusunda uzman birisi değilim, size tefsir yapacak değilim. Aile üzerine çalışan biri olarak güvenilir kaynaklardan alacağım meal ve tefsirler ışığında konuyu konuşalım istiyorum.

İşte o kaçmaya çalıştığımız âyetlerden birisi: Nisâ Sûresi, yani Kadın Sûresi, 34. Ayeti kerime. Aile hayatı ile ilgili çok önemli bir âyet.

Nisâ Sûresi 34. Âyeti Kerîme "Erkekler kadınlar üzerine kavvamdır." (yönetici ve koruyucudur) diye başlıyor.

"Kavvam" kelimesi "Kayyum" kelimesinin çoğulu. Hem yönetici hem de koruyucu anlamına geliyor.

"Erkekler kadınlar üzerine yönetici ve koruyucudurlar."

Ailede bir yöneticiye ihtiyaç var mıdır? Kesinlikle vardır. Aile toplumun en küçük kurumudur ve her kurumda bir idareci olmak zorundadır. Bu idareci ya kadın ya erkek olacaktır. Allah (c.c) ailede yöneticilik görevini erkeğe vermiş. Elbette Rabbimiz her şeyi en iyi bilendir.

Kadın ve erkek ikisi de evde yönetici olamaz. Nasıl memlekette bir başbakan, her belediye de bir belediye başkanı, her kurumda bir genel müdür varsa ailenin de genel müdürü, idarecisi erkektir. İki idareci daha iyi olsaydı herhalde devletin en önemli kurumlarından bunu esirgemezlerdi. Peygamberimiz (s.a) "Üç kişi yola çıksa birini reis seçin." buyuruyor. Şu uzun hayat yolculuğunu da idarecisiz götürmek zaten mümkün değil.

Erkeklerin doğuştan getirdiği özellikler "güç, iddia ve başarı"dır. Erkekler liderlik için gerekli olan vasıflarla yaratılmışlardır. Beyinlerinin sol tarafını daha çok kullandıkları için kadınlara göre çok daha gerçekçidirler. Kadınlar karar alırken, duygularını kararlarına fazlası ile katarlar.

Modern olmanın ölçüsü haline getirilen eşitlik iddiaları yüzünden, kadınlar, erkeklerin evde yönetici olmalarını kabul etmez oldular. Erkekler; vatanı, kadınları, çocukları korusun, kimsenin buna bir itirazı yok. Neden itiraz eden yok? Kadın haklarını savununlar mademki eşitlik iddiasındalar, şöyle demeleri gerekmez mi? "Askere, savaşa erkekler gidiyor, yaralanıyorlar, sakat kalıyorlar, ölüyorlar, burada bir eşitsizlik var. Biz kadınlar da savaşa gidelim erkeklerden geride kalmayalım."

"Erkekler bizi korusun ama yönetmesin." Oysa mesuliyeti alan idareyi de alır. Sorumluluk varsa yetki de olmak zorundadır.

Âyetin devamında Rabbimiz erkeklerin ailede neden "kavvam" olduklarını açıklıyor: "Bu da Allah'ın kimini kimine üstün kılması ve bir de erkeklerin mallarından sarf etmeleri sebebi iledir."

Üstünlük kelimesi bu âyetin mealinde tek başına yetersiz kalmaktadır. Burada bahsedilen Allah katındaki üstünlük değildir. Allah(c.c) Hucurât Sûresi 13. âyette "Allah katında üstünlük ancak takva iledir." buyuruyor. Takva Allah'ın emir, yasak ve tavsiyelerine gösterdiğimiz titizlik ölçüsüdür. Ve takvada cins farklılığından bahsedilemez. Kur'an-ı Kerim'de kadın ve erkeğin farklı noktalarda üstünlüklerinden bahsedilebilir. Geçen haftaki yazımda bu konu ile ilgili âyeti kerîmeyi yazmıştım.    

Erkeklerin kadınlara olan üstünlüğü ailede söz hakkı üstünlüğüdür. Yönetici olmanın getirdiği statü üstünlüğüdür.

Yetki sorumluluğu getirir. Erkekler; aileden, karısından, çocuklarından sorumludur. Yöneticilik erkek için ağır bir sorumluluktur. Erkekler yöneticilik görevlerini en doğru şekilde yerine getirmek için gayret içinde olmalıdırlar.

Kadın da erkeğin ailede reis olduğunu kabul etmeli ve gereken saygıyı göstermelidir. Mutlu bir evlilikte en önemli şey sevgi-saygı dengesidir. Kadın, erkeğe gerekli olan saygıyı gösterirse erkekten sevgi alabilir. Saygı görmeyen bir erkek, kadından sevgisini esirger.

Kız çocukları ve erkek çocukları farklılıkları üzerine yapılan bir araştırmada çıkan sonuca göre: "Kız çocukları sevgiye önem veriyor, erkek çocukları saygıya önem veriyor." Biz bütün çocuklar sevgi ister zannediyoruz. Oysa erkek çocukları saygıya daha çok değer veriyor. Saygı isteği erkekliğin temelinde var.  

Milyonların izlediği televizyon dizilerine baktığınız zaman erkeklere yapılmayan hakaret yok. Hayvan isimlerinden tutun, her türlü ağır söz, erkeklere söyleniyor. O hakaretler kadınlara yapılsa kadın dernekleri ortalığı ayağa kaldırırlar.

Dizilerde erkekler rol icabı ağır hakaretlere ses çıkarmıyorlar; hatta biraz sonra o kadınla muhabbet ediyorlar. Bunları izleyen hanımlar da dizilerden duydukları kelimeleri kocalarına kullanıyorlar ve tepki gördüklerinde kendilerine değil kocalarına kızıyorlar. "Ne var şimdi söylediğim sözde" diye bir de şikayet ediyorlar.    

Erkeğe saygı ailede çocuk eğitimi için de çok gereklidir. Çocukların tatlı-sert bir baba otoritesine ve anne sevgisine ihtiyaçları vardır. Kadın kocasını saymazsa çocuklar hiç saymazlar. Günümüzde çocuklarla çok sorun yaşıyoruz. Çünkü evde erkek otorite olamıyor. Buna çoğu zaman beyni eşitlik iddiası ile zehirlenmiş kadınlar izin vermiyor.

Kadınlar, eşit olalım derken, çoğu zaman otoriteyi kendi ellerine alıyorlar, farkında değiller. Otorite kadına değil, erkeğe yakışan bir şeydir. İş yerlerinde yapılan araştırmalarda çalışan kadınların çoğu, kadın yönetici istemiyorlar, erkek yöneticiyi tercih ediyorlar. Kadın yöneticilerin otoriteyi sağlamak için erkekleşmeleri gerekiyor; fakat bu da fıtratta çatışmaya sebep olduğundan tam olarak yapamıyorlar. Bu durum iş yerinde çalışanlara ve yönetici kadınların aile hayatlarına olumsuz yansıyor.

Dünya atasözlerinin derlendiği bir kitaptan konu ile ilgili not aldığım bir kaç atasözü var.

"Mutlu evlilik, erkeğin baş, kadının kalp olduğu evliliktir." (Portekizce)

"Kadın pantolonun bir bacağını istiyorsa, pantolonun iki bacağı da gitmiş demektir." (Frizce)

"Bir kadın kendi eteğiyle, kocasının pantolonunu, ayırt edebiliyorsa akıllıdır."(İskoçça, Britanya)

Günümüzde özellikle okumuş dindar kadınlar, ailede erkek otoritesini kabul etmekte zorlanıyorlar. Eğitimli oldukları için erkeğin kendilerine saygı duymasını bekliyorlar, kendiler gerekli saygıyı göstermeden.

Evde, işte, kısacası hayatta eşitlik diye bir şey mümkün değildir. Bunu artık anlamak lazım. Eşitlik iddiası komünist bir söylemdir aslında. Komünizmde zengini fakire eşitleyelim diye uğraştılar yapamadılar. Feminizmde kadını erkeği eşitlemeye çalışıyor. İkisi de yaratılışa aykırı olduğu için yapılması mümkün değildir. Komünizm çöktü, darısı feminizmin başına.

Erkeklerin "kavvam" olmasının ikinci sebebini de Allah(c.c) "Mallarını harcamaları sebebi iledir." buyuruyor. Kadın çalışıp aileye maddi katkı sağlasa da hem erkeğin kazancının da kullanılmasından hem de âyetin bir öncesinde açıklandığı gibi, erkeğin, kadın üzerinde söz hakkı üstünlüğüne sahip olmasından dolayı, ailenin reisi yine erkektir. Rabbimiz görevlendirmiş.  

Erkekler, kadınların canını, namusunu korumak ve ailenin ihtiyaçlarını görmekle saygı ve hürmeti hak ederler. Bu hakkı erkeğe vermemek ve bunun gereği olan saygı ve hürmeti göstermemek çok büyük haksızlık ve nankörlüktür.

Bu âyeti kerîme için tek yazı yeterli olmayacak, birkaç yazı devam edeceğim inşallah. Sizlerin de yorumlarla katkılarınızı bekliyorum.

Not 1: Beni sürekli takip eden okurlarım bilir. Altı yıl önce boşanmıştım. Evlilik üzerine yazdığım için bu konuları okurlarımla hep paylaştım. Bu yüzden www.cocukaile.net sitemde kendimle ilgili yeni gelişmeleri geçen hafta duyurdum. Bu hafta da haber7 okurları ile paylaşmak istiyorum. Bir kavvamım var artık, çok şükür. Geçen ay evlendim, mutluyum. Dualarınızı bekliyorum.  

Not 2: Yazar Ahmet Maraşlı ile sadece soyadı benzerliğimiz var, tanışırız memleketlimdir. Geçmişte de hiç bir bağlantımız olmadı. Eski eşim zannedenler var. Ahmet Beyin gayet güzel bir evliliği var, zan altında kalmasın. Bu vesile ile bunu da açıklayalım.

Sema Maraşlı - Haber 7
semamarasli@gmail.com  
http://www.haber7.com/haber/20110506/Erkekler-Kadinlar-Uzerinde-Yonetici-ve-Koruyucudur.php  


Tüylerimizi diken diken eden emir

"Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır."(yönetici ve koruyucudur) Nisa sûresi 34. âyete geçen hafta başlamıştık. Kaldığımız yerden devam ediyoruz, âyet bitene kadar inşallah.

Kadın erkeğin evde reisliğini, yönetici ve koruyuculuğunu kabul ettikten sonra ne olacak? Doğal olarak evin reisine saygılı olacak. Âyet şöyle devam ediyor:

"Saliha kadınlar gönülden itaat ederler." Allah (c.c) "İyi kadınlar kocalarına itaatli ve saygılıdırlar." buyuruyor.

Tüylerimizi diken diken eden bir emir. "Kocaya itaat" Bu iki kelime yan yana geldiğinde biz kadınları çok fazla rahatsız ediyor. Allah'a itaat "tamam" seve seve başım üstüne; ama kocaya itaat "olmaz." Oysa kocaya itaat Allah(c.c) ın emri olduğu için aslında Yaradan'ına itaat etmiş oluyor kadın.

Sevgili peygamberimiz de pek çok Hadis-i Şerif ile kadının kocasına itaatinin önemine dikkat çekiyor.

"Kadın, beş vakit namazı kılar, orucunu tutar, kendini yabancılardan korur ve kocasına itaat ederse, cennete girer." buyuruyor bu hâdis-i Şeriflerin birinde.

Öyle kaçılmak isteniyor ki bu âyeti kerîme'nin emrinden, âyet inkar edilemiyor fakat bu âyeti destekleyen bazı Hadis-i Şerîfleri inkar noktasına gelebiliyor kadınlar.

"İnsanın insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim." (*)

Mesela bu hadisi şerifi pek çok kadın "sahih değildir" diyerek kabul etmiyor. Oysa Hadis-i Şerîf sahih, kaynakları da sağlam. Riyazussalihin'den aldığım Hadis-i Şerîf, kaynak olarak Tirmizî Radâ 10; Ebu Davud Nikah 40; İbni Mace Nikah 4 te yer alıyor.

Buradaki secde kelimesinin tabii ki Allah'a secde etmekle alakası yok. Peygamberimiz bu Hadis-i Şerif'le ailede mutluluk için kadının kocasına saygı duymasının ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmiş.

"Ne yani, şimdi biz kocalarımıza itaat edeceğiz, onlarda bizi paspas gibi ezecek mi?"

Allah'a karşı ne kötü bir zan. Rabbim kadının ezilmesini ister mi? Yaradan'ımız kadının kocasına itaatini emretmişse elbette pek çok da hikmetler vardır. Kadına itaat emredilirken, erkeğe de ezme kadını hakkı verilmemiş. Karşılıklı haklar var.

Bakara 228. Âyeti Kerîme'de:

"Erkeklerin kadınlar üzerinde ma'ruf (meşru olan) hakları olduğu gibi, kadınlarında onlar üzerinde hakları vardır. Yalnız erkeklerinki onlara göre (aile reisliği ve görevleri bakımından) bir derece fazladır. Allah mutlak galiptir hüküm ve hikmet sahibidir."

Kadına kocasına itaat emredilmiş fakat kadını ezmek için değil korumak için. Kadın kendinden güçlü yaratılmış erkeğin karşısında ancak ona yumuşak davranarak kendini koruyabilir. "Yumuşak ipeği en keskin kılıç bile kesemez."

İtaatten ne anlamlıyız?

"Kadın erkeğin her istediğini yapacak, erkek emredecek kadın ezilecek." Böyle anlayanlar var. Ben böyle anlamıyorum. Benim erkeğe itaatten anladığım, "Kadın kocasına saygısızlık etmeyecek, onunla mücadeleye girmeyecek, erkeğin ailedeki otoritesini kabul edecek."

Kadın istediklerini kocasına tatlı tatlı yaptırabilir. Kadın yine itaat etmiş olur. Kadının sözleri önemsiz olacak, kadının istedikleri yapılmayacak diye bir şey yok. Kadının erkeğin karşısına dikilmesi, bağırması çağırması, kavga etmesi, inatlaşması yasaklanmış. Kadın psikolojisini düşündüğünüz zaman bu tavır, öncelikle duygusal yaratılmış kadını yorar, yıpratır.

Fakat günümüzde maalesef ki kadınların çoğu, erkeklerle mücadele etmeyi bir maharet zannediyorlar. Erkeğe itaat bir geri kalmışlık gibi addediliyor. Bu da aile kurumuna ciddi zararlar veriyor. Sonuç kadınlar mutsuz, erkekler kırgın.

Erkekler sert yaratılmışlar, fakat kaba değil. Arada çok büyük bir fark var. Günümüz kadını erkeğin sert tabiatını, filmlerdeki romantizm sosuna batırılmış erkeklere bakarak kabalık olarak yorumluyor ve erkeklere kızgınlık besliyor.

Biz kadınlar, bir şey işimize gelmezse içimizi rahatlatmak için çıkış yolları ararız.

Allah'ın emrini inkar edemeyeceğimize göre ahrete kadar kendimizi oyalayacak sebepler bulmamız lâzım ki iç sesimiz bizi dürtüp rahatsız etmesin.

Bulmak isterseniz bahane tükenmez: "İtaat etmiyorsam sebebi var canım. Allah bu kocaya itaati emretmemiştir herhalde. Bu adam geçmişte bana şöyle şöyle haksızlık yapmıştı. İlmî ehliyeti yok. Namazını ancak kılıyor. Gelsin peygamberimiz gibi bir erkek ona itaat edeyim."

Allah(c.c) âyette "İyi kadınlar, iyi erkeklere itaat ederler." buyurmuyor. İtaat edilmesi gereken erkeklerin vasıfları sayılmamış. Kadının koca olmasını kabul ettiği erkek itaati hak etmiş oluyor bu durumda.

Kadın ya kocasına itaat edecek ya da onu koca olacak vasıflarda görmüyorsa boşanacak. "Hem yaşarım hem de adamı adam yerine koymam, süründürürüm" gibi üçüncü bir alternatif dinimizde yok.

Pek çok dindar kadın kocasını beğenmiyor, takvalı bulmuyor. Kimi kocasının nafile oruç tutmamasından, kimi televizyona bakmasından, kimi müzik dinlemesinden, kimi kocasının çok kitap okumamasından dolayı dertli.

Kocalarını kendileri kadar asil bulmadıkları için onları basit zevkleri olmakla suçlayıp aşağılayan ve kocalarından daha fazla ibadet ettikleri için de kendilerini pek bir takvalı ve saliha hanım zanneden kadınlar çok.

Oysa Allah (c.c) "Sâliha hanımlar kocalarına gönülden itaat ederler." buyuruyor. "Kocalarını kendilerinden aşağı görürler." demiyor.

Kadınlar bildikçe öğrendikçe koca beğenmemeye başlıyorlar. Erkekler işle güçle uğraşırken kadınların bilgi edinmek için pek çok kaynağı var. Televizyonda pek çok konuda uzman kişiler çıkıyor, pek çok konu konuşuluyor. Geçenlerde bir teyze gördüm, televizyonda şifalı bitkilerle ilgili program izlemekten konuya epeyce vâkıf olmuş etrafına tavsiyelerde bulunuyordu.

Sonra internet var, kitaplar var ve kadınların okumak için zamanları var. Ayrıca sürekli seminerler, konferanslar düzenleyen belediyeler, vakıf ve dernekler var. Buralara da kadınlar daha çok katılıyor.

Bilgi güzel bir şey. Fakat her güzel şeyin düşmanı vardır. İlmin düşmanı da kibirdir. Şeytan da âlimdi fakat ilminin getirdiği kibir ile Allah'a isyan etti ve rahmetten kovuldu.

Materyalist bir çağda egolarımız sürekli dürtüldü için en çok kendimizi beğenir olduk. Kibir insanları Allah'ın rahmetinden ve insanların gönlünden kovduran, gözden düşüren en tehlikeli huydur. Kibir şeytanın en sevdiği günahtır. Kibir, gurur ve inatla da yakın kardeştir. Sakınmak lâzım. Kibir konusunu kitaplardan çok okumak lâzım.

Velev ki erkek bilgi, zenginlik, eğitim gibi konularda kadından daha geride olsa bile mademki Rabbimiz aileye yönetici olarak seçmiş, her hal-u kârda kadın kocasına itaatli ve saygılı olmak zorundadır.

Teşbihte hata olmaz derler, üniversite mezunu bir çalışanın ilkokul mezunu diye patronunu beğenmeyip istediklerini yapmaması, isyankar olması mümkün müdür?

Ya orda çalışmayacak ya da patron olarak onu kabul ediyorsa saygılı olacak.

Çalışan kadın iş yerinde patronuna gayet saygılı, onun eğitimini sorgulamıyor. Maaşını alabilmek için patronun emirlerini yerine getiriyor ve kendini ezik falan hissetmiyor. Fakat aynı kadın eve gelince kocasının iki sözüne tahammül edemeyip saygı sınırlarını aşıyor.

Allah'ın emrine karşılık, patronun parası daha öne geçebiliyor maalesef. Halbuki eşi de ailenin maddi manevi sorumluluklarını taşıyor.

Bizden önceki nesilde erkeğe saygı vardı; fakat bu gönülden bir saygı değildi genellikle. Kadınlar erkeklerden korktukları için zoraki saygı duyarlardı. Erkek düşmanlığının üzerine güzel bir saygı inşa etmek zaten zordur. Kadın kocasının karşısında konuşmaz; ama bunu kendine dert eder, içinde biriktirir. Mutfağa gitse, çocuklarına kocasının ardından konuşur, çocukları babasına düşman eder, komşuya gider, kocasını çekiştirir. Ezik psikolojisi içinde yaşar.

Oysa Allah zoraki bir itaatten bahsetmiyor. Gönülden yapılacak bir itaat istiyor. "Gönülsüz aş ya karın ağrıtır ya baş."

Allah (c.c) bu ayette saliha kadınları "kanitat" olarak vasıflandırmıştır. "Kunut" severek isteyerek itaat üzere olmak, demektir. Zoraki, hoşlanmayarak, içinde sıkıntı duyarak ara sıra yapılan bir ita­at değil, tam aksi isteyerek, severek, içinden gelerek itaat edilmesi Rabbimizin emridir.

Bu da ancak nefsine tapınmayan ve Allah'ın rızasını isteyen mü'min hanımlar için mümkündür. Çünkü evin reisini erkek olarak Allah(c.c) tayin etmiştir. Sonuçta kocaya itaat Allah (c.c) itaattir.

Âyeti Kerîme itaat emrinden sonra şöyle devam ediyor:

"Hem de Allah'ın korunmasını emrettiği şeyleri gizlide de (kocalarının olmadığı yerde de ırzlarını ve kocalarının mallarını) koruyanlardır."

Kadınlar, namuslarını ve kocalarının mallarını korur, kocalarının sırlarını ifşa etmez ve kocalarıyla kendileri arasında gizli halleri başkasına anlatmazlar. Allah'tan korktukları için kocaları olmadığı zaman bile onların haklarını korurlar.

Maalesef ki günümüzde itaatin tam aksi eşitlik davası ile karı koca arasında mücadele körükleniyor. Ne de olsa bir toplumu yıkmanın en iyi yolu aileyi yıkmaktır. Biz de bu tuzaklara çok çabuk düşüyoruz. Bir türlü mutlu olamıyoruz.

Oysa elimizde Yaradan'ımızın mutluluk reçeteleri var, daha niçin mutsuzuz ki? Kadınlar için ilaç biraz acı gibi görünüyor; ama o ilacı almadan şifa mümkün değil.

Sema Maraşlı - Haber 7
semamarasli@gmail.com
www.cocukaile.net
http://www.haber7.com/haber/20110513/Tuylerimizi-diken-diken-eden-emir.php


(*) Secde hadisine uydurma demek mümkün değildir; hem muteber kaynaklarda rivayet edilmiştir hem de metninde bir sakatlık yoktur. Irak taraflarına gidip gelen bir sahâbî orada insanların, saygı göstermek için üst yöneticilere secde ettiklerini görmüş, Hz. Peygamber'in (s.a.) buna onlardan daha layık olduğunu düşünmüş, dönünce bu düşüncesini Peygamberimize açmıştı, şöyle buyurdular:
- Ben vefat ettikten sonra kabrimin yanından geçsen ona secde eder misin?
- Hayır.
- Öyleyse (yaşarken de ölümlü olduğu bilinen insanlara) secde etmeyin. Eğer bir kimseye secde edilmesini emredecek olsaydım, Allah, kadınlara karşı erkeğe bir hak verdiği için ona secde etmelerini emrederdim. (Ebû Dâvûd, Nikah, 40; Şerhi Avnu'l-Ma'bûd, 6/177; Tirmizî, Radâ', 10)
Metinden de anlaşılacağı üzere hadisin asıl konusu Allah'tan başkasına (fani, yaratılmış varlıklara) secde edilemeyeceği ile ilgilidir. Bu münasebetle Peygamberimiz, kadınların üzerlerindeki koca hakkının da önemine vurgu yapmıştır. Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayrettin Karaman'dan daha detaylı bilgi edinmek için lütfen TIKLAYINIZ.



Bu âyeti kimse duymasın, demeyelim

Nisâ suresi 34. âyet-i kerîmeye önceki hafta başlamıştık bu hafta ayetin son bölümüne geldik.

Bir hanım, ilahiyatçı arkadaşı ile bu âyet-i kerîme üzerine konuşmak istemiş. İlahiyatçı hanım onu susturmuş. "Sus, bu âyeti hiç bir yerde söyleme, kimse duymasın! Olur ki söylediğin kişilerin içinde kalbi İslam'a ısınacak birisi olurda onu dinden soğutursun."

İlahiyatçı hanımın kalbi Allah (c.c) sözlerini ne kadar reddediyor ki bu âyet-i kerimeyi  duyan birinin islam'ı kabul edeceğine inanamıyor. İslam"ı bütünüyle kabul etmedikçe ve teslim olmadıkça müslüman olmayız. Tamam, sakladık bu âyet-i kerîmeyi, kimselere duyurmadık, utandık Rabbimizin sözlerinden, hidayet bizim elimizde midir?

Velev ki bir kişi Nisâ sûresi 34. âyet-i kerimeyi, kısas ayetlerini, islamın miras hukukunu, kurban kesmeyi, kısacası modern dünyaya uymuyormuş gibi duran âyet-i kerîmeleri duymadı, bunları duymadan müslüman oldu ve sonra bu âyetleri duydu o zaman ne olacak? Dinden mi çıkacak? Hâşâ bu âyetler dinimizin kusurlu bölümleri de biz mi eksiklerini tamamlayacağız!!!

Böyle bir davranış Yahudi temayülünden başka bir şey midir? Bazı Yahudiler de Allah'ı gereği gibi tanımadılar. En'âm sûresi 91. âyet-i kerîmede "(Yahudiler de) Allah hiçbir insana bir şey indirmedi." demekle, Allah'ın kadrini gereği gibi takdir etmemiş oldular. (Rasûlüm! Onlara) "Öyleyse Mûsâ'nın, insanlara nur ve doğru yol gösterici olarak getirdiği kitabı kim indirdi? Halbuki siz onu bir takım kağıtlara (yazıp) koyuyor, onun (işinize gelen kısmını) açığa çıkarıyor, bir çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de atalarınızın da bilmediği şeyler (Kur'an' da size öğretilmiştir. (İşte o kitabı indirin de) Allah'tır de, sonra bırak onları, saplandıkları batakta oynayadursunlar."

Gelelim aşağılık kompleksine sahip olanları utandıran ya da nefislerine ağır geldiği için ret noktasına gelenleri zorlayan Nisâ Sûresi 34. âyet-i kerîmenin son bölümüne:

"Geçimsiz, kafa tutan, aldatmalarından endişelendiğiniz kadınlara gelince, onlara nasihat edin, sonra kendilerini yataklarında yalnız bırakın, daha sonra disiplin için hafifçe vurun. Eğer size itaat ederlerse artık aleyhlerinde başka bir yol aramayın. Çünkü Allah Yücedir, büyüktür."

Bu âyet-i kerîmenin nüzul sebebi de önemli.

"Müslümanlar arasında kısas yapılmasıyla ilgili âyet-i kerîme indiği sıralarda, bir erkek karısına vuruyor. Kadın da Peygamber (s.a.v.)'e gidip:
"Kocam bana vurdu, kısas istiyorum" diyor. Peygamber (s.a.v.) de:
"Doğru, kısas gerekir" buyuruyor. Kadının da kocasına vurabileceğini söylüyor. Bunun üzerine Allahu Tealâ Nisâ sûresi 34. âyet-i kerîmeyi indiriyor. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:
"Biz bir iş murat ettik, Allahu Tealâ ise başka bir iş murat etti. Ey kişi, hanımının elini tut."

Allahu Tealâ kadının kocasına vurmasını kabul etmiyor, kadınların kocalarına karşı saygılı olmalarını emrediyor. Sonunu anlamak için bu âyet-i kerîmeyi başından itibaren kısaca hatırlayalım.

Rabbimiz birinci adımda: "Erkekler kadınlar üzerine 'kavvamdır' yöneticidir, koruyucudur." buyurarak, aileye genel bir çerçeve çizerek başlıyor, âyet-i kerîmeye, kadın ve erkeğe birlikte sesleniyor.

İkinci adımda, kadınlara hitap ediliyor. "Sâliha kadınlar, iyi kadınlar, gönülden seve seve kocalarına itaat ederler, onlara saygısızlık etmezler" buyruluyor." Kadın kocasına itaat ederek iki iyiliği birden elde eder. Birincisi kocaya itaati Allah(c.c) emrettiği için aslında Allah(c.c)a itaat etmiş olur ve öncelikle Rabbinin yanında sâliha kadın sıfatı kazanır. İkincisi, kocası ile de güzel bir iletişim için en önemli adımları atmış olur.

Üçüncü adımda, erkeklere hitap, kadınlara da ihtar var. Erkek evin yöneticisi olduğuna göre bu sorumluluğu götürebilmesi için yaptırım yetkisi olması lâzım. Sorumluluğu olup yetkisi olmayan yönetici olamaz. Kadın erkeğe saygı duymuyor, inat ve ısrarla dediğini diyor ve ailenin huzurunu bozacak şekilde davranıyorsa Rabbimiz insan fıtratına en uygun olan eğitim metotlarını sayıyor.
 
"Geçimsiz, kafa tutan, aldatmalarından endişelendiğiniz kadınlara gelince onlara nasihat edin, sonra kendilerini yataklarında yalnız bırakın, daha sonra disiplin için hafifçe vurun. Eğer size itaat ederlerse artık aleyhlerinde başka bir yol aramayın. Çünkü Allah Yücedir, büyüktür."

Öfke ve kızgınlıkta insanın ilk tepkisi genellikle saldırıdır. Kadınlar dilleri ile saldırır, erkekler elleri ile. Âyet-i kerîmenin bundan önceki bölümünde şiddet konusunda ilk uyarı kadınlara gelmişti: "Kocalarınıza gönülden itaat edin." emriyle kadına dilini ve davranışlarını kontrol etmesi ve psikolojik şiddete başvurarak kocasına eziyet etmemesi emrediliyor.

Âyeti kerîmenin devamında ise erkeğe, öfke karşısında ilk tepkiyi kontrol etmesi tavsiye ediliyor. Kadına vurmak emredilmiyor hatta tam aksi kadına vurmak zorlaştırılıyor. Aynen, kadınların miras hakkı yokken erkeğin yarısı kadar miras hakkına sahip olmaları sağlandığı gibi... Yaratıcımıza hüsnüzan etmemiz gerekiyor.

Bu âyet-i kerîmede bir sıralama var. Rabbimiz erkeğe:

"Sakin ol ve önce güzelce söyle, nasihat et." buyuruyor. Kadın iyilikten anlıyorsa zaten bu aşamada sorun çözülür.

İyiliğin ve nasihatin faydası olmadı, sorun devam ediyor:

"O zaman, yatakları ayır, ilişkiyi kes." tavsiyesi var.

Kocasını seven, onun ilgi ve sevgisini kaybetmek istemeyen kadın bu aşamada kendine çeki düzen verir, vermelidir.

Yine olmadı o zaman "vurabilirsiniz" izni var, işe yarayacaksa, bu bir emir değil. Hadisi şeriflerden de yüze vurmadan, yaralamadan, iz bırakmadan vurabileceğini peygamberimizden öğreniyoruz. Âyet-i kerîmenin devamında da "İtaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın." buyruluyor.  Kadınları incitecek şeyler yapılmaması emrediliyor.

Âyet-i kerîmede "Vurabilirsiniz" derken "Vadribûhunne"  kelimesi geçiyor. Kelimenin en yaygın kullanış şekli "vurmak" Bunu kabul etmek istemeyenler burada "darabe" kelimesi "misal anlamına gelir, evleri ayırmak anlamına gelir" gibi farklı yorumlarda bulunuyorlar. Fakat hadîsi şeriflere ve âyetin yukarıda geçen iniş sebebine baktığımız zaman burada "vadribûhunne" kelimesinin "vurmak" anlamına geldiği gayet açık bir şekilde belli.

Bütün güvenilir kaynaklarda da bu âyet  "vurabilirsiniz" diye tefsir edilmiş. Çünkü Âyet-i kerîmeleri destekleyen hadîs-i şerifler var. "Ben Allah'ın Elçisinin sözünü tanımam" demiyorsak,"Peygambere itaatin Allah'a itaat olduğu" âyetini kabul ediyorsak, peygamberimizin şerefli sözleri ile tamamlandığında âyet-i kerimeden çıkan anlam bu.

İtiraz edenler "Peygamberimiz eşlerinden hiç birine tek fiske bile vurmamış" diyorlar. Peygamberimizin eşlerinin de huysuzlukları olmuş; fakat ya uyarı aşamasında ya da yatakları ayırma aşamasında kendilerine çeki düzen vermişler.  Bunları ayetlerde görüyoruz.
Son olarak, eşlerinin topluca başkaldırması hadisesinde ise ayetlerde boşama uyarısı olduğunu biliyoruz.

Erkekler, işe yaramayacaksa hafifçe vurma adımını kullanmayıp, geçimsiz kadını boşama hakkını kullanabilirler. Fakat kaç kadın, kendi hatalı olduğu halde, ikisi arasında tercih yapma durumunda olsa boşanmayı tercih eder. Böyle bir tercih durumunda çoğu kadın "Kocamdır döver de severde" diyecektir.

Kulu en iyi bilen Yaradan'dır. Her insanda şiddete meyil az ya da çok vardır. İnsanda koruma ve korunma güdülerinin içinde vardır şiddet. Yoksa tehlike karşısında kimse kendini koruyamazdı. Şiddet deyince akla önce fiziksel şiddet geliyor. Oysa psikolojik şiddet, fiziksel şiddetten daha çok yaralayıcıdır. Kelimelerle saldırmak, surat asmak, aşağılamak,vb.

Erkekler daha çok beden gücü ile fiziksel şiddet kullanırlar, kadınlar ise gücü yettiklerine elleriyle, gücü yetmediklerine psikolojik şiddet uygularlar.

Annesinden dayak yemeden büyüyen çocuk neredeyse yok gibidir; ama baba dayağı yemeden büyüyen çocuk çoktur. Anneleri tarafından pek çok çocuk dayak yiyor ama "Kadınlar şiddet uyguluyor, kadınlar saldırgan, kadınlara ceza verelim, dur diyelim." diye kimse ayaklanmıyor. Burada bariz bir "iki yüzlülük" var.

Ayrıca erkek şiddetinde kadın kışkırtıcılığını unutmamak lazım. Bir erkek alkolik değilse, uyuşturucu kullanmıyorsa, ciddi bir ruh hastalığı yoksa, çok tahrik edilmedikçe vurmaz.  Kadın cinayetlerinde ya erkek alkollüdür ya da aşırı tahrik ve hakarete uğramıştır, ya da çocukları kendine düşman edilmiştir.

Ülkemizde en son işlenen kadın cinayetlerinin birinde kadın bir yıla yakın bir süre çocuğu babasına kaçırmış. Elbette bu cinayet sebebi olamaz; fakat erkeğin bozulan ruh halini ve psikolojik durumunu göz önüne alırsak, "Erkekler kötü, saldırgan, kadınları öldürüyorlar." tarzındaki yüzeysel yorumlar yerine, olaylar ile ilgili daha doğru değerlendirmeler yapabiliriz.

Bir seminer sonrası yanıma gelen bir hanım titreyerek ve dolu dolu gözleri ile bana "Kocam geçen hafta beni dövdü, ilk defa bana el kaldırdı, unutamıyorum onu affedemiyorum, ne yapmalıyım." dedi. Bende "Eşiniz neye kızdı?" diye sordum. "Bir konu da tartışıyorduk elimdeki tepsiyi kafasına fırlattım." diye cevap verdi. "Sen kocanın kafasına tepsi fırlatırsan o da seni döver, yapacak bir şey yok."

Aslında Kur'an-i metoda göre, önce uyarması, sonra yatakları ayırması, kadın hâlâ isyankar davranışlara devam ediyorsa o zaman vurması lâzımdı.

Dil ile saldırı da çok kışkırtıcıdır. Mesela, kadın sinirlendiği zaman erkeğin ailesine saldırıyor. Annesinden başlıyor, kardeşlerinden devam ediyor. Ayrıca kocasına "öküz, ayı, şerefsiz, namussuz, hayvan kadar terbiye görmemişsin, sen ne biçim erkeksin" gibi ağır hakaret içeren kelimeleri söylediklerini de ben bizzat hanımlardan duydum.

Yapılan araştırmalarda kadınların yüzde kırkı "Erkeklerin dayak atmada haklı sebepleri olduğunu düşünüyor." Herkes yaptığını kendi daha iyi bilir. Böyle bir durumda da kadın "Kocamdır, döverde severde, kimse karışamaz." derse kimse karışmamalı, karı kocayı ayırmak için kışkırtmamalı. Ortada yaralamaya yönelik ağır bir durum yoksa.

Ayrıca şiddetten hoşlanan mazoşist kadınlarda var.

Özetle âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflere bütün halinde bakarsak, dinimiz, ailenin huzurunu bozan geçimsiz kadınlara, işe yarayacaksa son çare olarak vurulmasına izin vermiş; fakat erkeklere sabırlı olmaları ve iyilik adımları ile sorunlara çözüm bulmaları tavsiye edilmiş. Kadınlar erkeklere Allah'ın emanetidir. Haksız olarak kadınlara eziyet ederlese, emanete hıyanet etmiş olurlar.

Psikoterapist Jed Diamond  "Hırçın Erkek Sedromu" kitabında kırk yılı aşan meslek hayatından edindiği bilgileri ve şiddet ile ilgili dünyada yapılmış araştırmaları aktarmış. Kitaptan ilgili bölümlerinden yaptığım alıntılarla yazıyı bitirmek istiyorum.
"Şiddeti, Dünya Sağlık Örgütü: 'Kişinin kendisine, bir başkasına, bir gruba ya da bir topluluğa karşı, yaralama, ölüm, psikolojik tahribat, kötü gelişim ya da yoksunluk hissi ile sonuçlanan veya sonuçlanma olasılığı yüksek, gerçek veya tehditsel bir bilinçli fiziksel kuvvet ya da güç kullanımıdır.'diye tanımlıyor."

"Aile içi şiddet evrenseldir. Dünya Sağlık Örgütü'nün hazırladığı 'Dünya şiddet ve sağlık raporu'na göre eşe karşı şiddet, istisnasız tüm ülkelerde, tüm kültürlerde ve toplumun her seviyesinde süregelmektedir."

"Aile içi şiddet kullananlar sıra dışı kimseler değildir. Birçok yönden bizim gibi insanlardır. "

"Tüm dünyada erkek şiddetini tetikleyen onur kırıcı olaylar hayret verici derecede aynıdır. Dünya Şiddet ve Sağlık Raporuna göre bu olaylar, kadının erkeğe itaat etmemesi ve sürekli münakaşa çıkarması, erkeği para ve kadınlar konusunda sorgulaması; erkeğin ise kadının yemekleri zamanında hazırlamadığını, çocuklar ve evle yeterince ilgilenmediğini düşünmesi ve kadının cinsel ilişkiyi reddetmesidir."

"Aile içi tartışmaların %30 ila %80 arasındaki kısmı taraflardan biri veya ikisinin içkili oldukları zamanlarda gerçekleşmektedir."

"Kadınları kurban, erkekleri ise saldırgan ilan eden günümüz "feminist" yaklaşımı yanlış yönlendirici olabilir ve gerçekte sorunları daha kötü hale getirebilir. Kadınların "iyi", erkeklerin ise "kötü" olduğu yolundaki sosyal algılamamız, genellikle gerçekleri görmemizi engeller."

"Şiddet genellikle pasif-agresiftir. Başkaları bizi yaralar, acımızı içimize atarız, sonra öfke olarak yüzeye çıkar ve hiddet şeklinde patlar. "

Son söz: Rabbimizin ayetlerinden utanmayalım. Yaradan'ımızın verdiği akılla Yaradan'dan daha iyi olduğumuzu düşünüyorsak eğer, bu düşünceden dolayı kendimizden ve müslümanlığımızdan utanalım.

Sema Maraşlı - Haber 7
semamarasli@gmail.com
www.cocukaile.net
http://www.haber7.com/haber/20110520/Bu-yeti-kimse-duymasin-demeyelim.php
#746


SEZAİ KALAYCI NEW YORK (CİHAN)

New York'taki 'İkiz kuleler'e yapılan saldırıyı planladığı gerekçesi ile ABD'nin uzun süredir peşinde olduğu El Kaide lideri Usame Bin Ladin öldürüldü. Olayı doğrulayan ABD Başkanı Barack Obama, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, "Adalet yerini buldu" dedi.

Operasyon için kendisinin direkt olarak emir verdiğini ifade eden Obama, Beyaz Saray'da yaptığı açıklamada, "küçük bir özel ekibin" Ladin'i ölü ele geçirdiğini belirtti. Bugünün yalnızca Amerikalılar için değil, tüm insanlık için önemli bir tarih olduğunu söyleyen Obama, İslam ile savaşları olmadığını, Ladin ve El Kaide'nin Müslümanları da öldürdüğünü kaydetti.

11 Eylül saldırılarının Amerikalılar için ne kadar canlı ve de acı bir hatıra olduğunu anımsatan ABD Başkanı, ''Binlerce masum kadın, çocuk ve insanın ölümünden teröristler mesuldür. 11 Eylül 2001 saldırısı 3 bin Amerikan vatandaşının yaşamına mal oldu. Ancak bu trajedi Amerikalıları birbirine daha da sıkı bağladı. Bu olay, El Kaide ve onun başındaki Ladin tarafından düzenlendiğini biliyorduk" diye konuştu.

El Kaide'ye karşı savaştıklarını, bunu Amerikan halkının ve müttefiklerinin güvenliği için yaptıklarını belirten Obama, geçen 10 yıl süresinde terör ile mücadele eden herkese teşekkür etti. Obama, Ladin'i ele geçirmek için mücadeleler verdiklerine değinerek, ''Göreve geldiğimde CIA Direkötrü Leon Panetta'ya El Kaide'nin üst yönetimi ve Ladin'i ölü ya da diri ele geçirin diye talimat verdim. Uzun süre uğraşlardan sonra Ladin'in Pakistan'ın iç bölgelerinde saklandığını öğrendik. Nihayet geçen hafta elde ettiğimiz bilgilerle harekete geçebileceğimizi hesapladık Bugün benim direktifimle Amerika, El Kaide'ye karşı küçük özel bir kuvvetle Pakistan'ın sınır bölgesinde operasyona başladı. Özel kuvvetler ateş etti ve Ladin'i vurarak cesedini ele geçirdi'' şeklinde konuştu.

"İSLAM İLE BİR SAVAŞTA DEĞİLİZ"

Son 20 yıldır Ladin'in hem El Kaide'nin lideri hem de sembolü olduğuna işaret eden Obama, Amerikalılara ve müttefiklerine karşı terör saldırıları düzenlediğine işaret etti. Obama, savaşlarının terör ile olduğunu yineleyerek şöyle konuştu: ''Daha önce de, şimdi de Amerika İslam'a karşı bir savaş içinde değildir. Ben bu konuda açık konuştum. Başkan Bush' da 11 Eylül saldırılarından sonra ifade etti; mücadelemizin İslam'a karşı olmadığını. Usame Bin Ladin Müslümanların lideri değildi. O Müslümanların da katiliydi. Birçok İslam ülkelerinde El Kaide Müslümanları öldürmüştür Amerika'da da dahil.''

Obama, Pakistan'ın Ladin'in yerini öğrenmelerinde yardımcı olduğunu ifade ederek, El Kaide'nin Pakistan halkına karşı da terör eyleminde bulunduğunu söyledi. Pakistan Cumhurbaşkanı ile konuştuğunu ve onun da kendisi gibi bugünün çok önemli ve de anlamlı olduğu konusunda hemfikir olduğunu aktaran Obama, kendilerinden El Kaide ile mücadelelerinde desteklerini sürdürmelerini istedi.

Bu savaşı Amerika'nın tercih etmediğini belirten Obama, ''Savaşın ne bedeller ile yapıldığını biz biliyoruz'' diye konuştu. Değerlerinden ödün vermeden terör ile mücadelelerini sürdüreceklerini vurgulayan Obama, ''Bugün El Kaide'nin terörü sonucu hayatını kaybedenlerin yakınlarına seslenmek istiyorum. Adalet yerini bulmuştur'' dedi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1128944&title=usame-bin-ladin-olduruldu


İşte Ladin'in öldürüldüğü ev:


Pakistan'da ABD askerlerinin operasyonu sonucunda öldürülen Üsame Bin Ladin'in kaldığı evin ilk görüntüsüyayınlandı. Ladin'i ele veren lüks evinde olmayan internet!

Cemal Demir'in haberi / New York

Yaklaşık 1 milyon dolar değerinde, kale gibi korunan bir eve özel bir birlik tarafından yapılan operasyonla ele geçirildiği belirtiliyor.

Lüks ve büyük bir evin hiçbir internet ve telefon bağlantısına sahip olmaması nedeniyle dikkati çektiği iddia ediliyor.

Evin ilk olarak 2010 yılı Kasım ayında tespit edilmiş. 2005 yılında inşa edilen evin yaklaşık 4 metre yüksekliğinde duvarlarla çevrili olduğu ve iki girişinin bulunduğu aktarılıyor. ABD birlikleri Abbadabad'ta iki kardeşe ait eve operasyon düzenlediğinde silahlı çatışma çıktığı ve Bin Ladin'in bu sırada öldürüldüğü kaydediliyor. Çatışmada bir sivil kadının da öldürüldüğü bilgisi veriliyor.

http://www.haber7.com/haber/20110502/Iste-Ladinin-olduruldugu-ev.php


ABD'de 'Bin Ladin öldü' sevinci


Cemal Demir'in haberi / New York

ABD Başkanı Barack Obama, terörist Üsame Bin Ladin'in Pakistan'da düzenlenen bir operasyonda ölü olarak ele geçirildiğini duyurdu. Obama, 'adalet yerini buldu' şeklinde konuştu. Beyaz Saray önüne toplanan yüzlerce ABD vatandaşı sevinç gösterileri yaptı.

Amerikan Başkanı Usame bin Ladin'in öldürüldüğünü açıkladığı Beyaz Saray'ın önünde binlerce Amerikalı sevinç gösterisi yapıyor.

Beyaz Saray önünde toplanan ve ''USA, USA'' diye bağıran göstericilerin bazıları Amerikan bayrakları salladı.

Öte yandan AA'nın haberinde yer alan ayrıntılara göre, 19 yaşındaki John Kelly adlı bir öğrenci, ''Hiç bu kadar mutlu olmamıştım. Bu o kadar uzun zamandır beklediğimiz bir şeydi ki'' dedi. Jon Garcia isimli bir başka öğrenci de, ''Adaletin yerini geldiğini düşünüyorum. 11 Eylül kurbanlarının aileleri için adalet yerini buldu. Bu Afganistan'daki görevimize bir anlam verdi'' diye konuştu.

http://www.haber7.com/haber/20110502/ABDde-Bin-Ladin-oldu-sevinci.php
#747



Çevik kuvvet polisleri için özel olarak üretilen teknolojik kasklar ilk kez kullanıldı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün toplumsal olaylarda görev yapan çevik kuvvet ekipleri için aldığı özel teknolojik kasklar 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü'nde ilk kez kullanıldı.

Arama noktasının hemen yanında görevli bir çevik kuvvet polisi kaskındaki kamera ile giriş noktasını görüntüledi.

Kameraya bağlı cihaz sayesinde kaydedilen görüntüler anında polis merkezine ulaştırıldı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1128603&title=polisler-teknolojik-kaski-ilk-kez-kullandi
#748
Bugün 27 Nisan muhtırasının dördüncü yıldönümü...

E-muhtıranın hemen ardından yazdığım "demokrasiye muhtıra" başlıklı yazımın başlangıç kısmı şöyleydi:

"Demokrasilerde...

Siyasal iktidar, siyaseten yanlış yaparsa oy kaybeder... Siyasal iktidar, suç işlerse yargı devreye girer... Sistemin kendi kendini koruma sürecinde askere yer yoktur...

Bu nedenle 'internet muhtırası' doğrudan demokrasiye bir müdahaledir. Üstelik de 'seçim sandığının' ortaya konmasına birkaç ay kalmışken...

İktidar hata yapıyorsa, bu yıl bitmeden bunun cevabını halktan alacak. Bu durumda, bu telaşın sebebi ne?

***

Demokrasiye müdahale, parlamentoya...

Seçilmişlere...

Siyasi partilere...

Teşkilatlara...

Ve seçmene müdahale sayılır.

***

Askeriye, sadece demokrasiye ve siyasal sisteme değil...

Yargıya da müdahale etmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin karar süreci şaibe altına girmiştir. Siyasal sistem kadar yargının da bu müdahaleye tavır alma gereği var.

***

Bugüne kadar darbeler uluslararası sistemin yeşil ışığı sonucu oldu. Önceki günkü, 'bizim istemediğimiz kişi cumhurbaşkanı olur ise darbe yaparız' girişimi meşruiyetten uzak olduğu gibi uluslararası destekten de yoksundur.

ABD, AB, uluslararası ve yerli sermaye, ekonomik yapı, büyük seçmen kitlesi bu girişime karşıdır.

Askeriye, devasa bir güce karşı hukuku zorlayan ve kendini de, ülkeyi de zor duruma düşüren gayrimeşru bir hareket içine girdi."

***

Aynı Turgut Özal döneminde olduğu gibi "Türkiye'nin çok değiştiğini" söylüyoruz...

Doğrusu bu tespit yanlış da değil...

Nitekim dün Balyoz Davası mahkemenin en önemli sanıkların arasında bulunan kuvvet komutanlarının sorgusuyla sürmekteydi... Ayrıca Ergenekon Davası da Türkiye için bir milattır...

Zirve Davası'nın, Güneydoğu'daki "ölüm kuyuları" sanıklarının yargılanmasının önemini de kimse inkâr etmemeli...

Ama...

Alınan yolu inkâr etmeden, "demokratikleşme sürecinin geri dönmeyecek bir şekilde kalıcı olması sağlanıyor mu" sorusunu da her daim sormalı...

Turgut Özal dönemini o nedenle anımsatıyorum, çünkü o zamanki kazanımlar da çok önemliydi ama 28 Şubat'a ve bugün yıldönümü olan 27 Nisan e-muhtırasına oralardan geri döndük...

***

Türkiye'deki demokratik kazanımlar ve demokratikleşme süreci, askeri vesayetin darbelerine maruz kalmayacağımız sağlıklı bir noktaya neden taşınamıyor? Çünkü sistem komple demokratikleştirilmiyor...

Tek parti zihniyeti ve onu iyice cilalayan 12 Eylül rejimi çöpe atılmıyor...

Siyaset kurumu işine geldiği kadarla yetiniyor ve Ankara ikliminde nabız tutarak iki ileri, bir geri, ağır aksak ve yavaş seyrediyor...

Bu nedenle de sürekli yol kazası yaşanıyor...

***

27 Nisan muhtırasının dördüncü yıldönümünde e-muhtıranın hala Genelkurmay web sitesinde durduğunu anımsatmak isterim...

Ayrıca...

"E-muhtırayı" yazan, Genelkurmay sitesine koyan, aynı zamanda Van Savcısı ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı'nı bizzat görevden aldırttığını ballandıra ballandıra anlatan askeri kişi de yargılanmadı.

***

Türkiye halkının büyük bir iştahla değişime oy verdiği referandum ertesinde de durum çok fark etmedi... Referandum sonrası 29 Ekim Resepsiyonu'na gitmeyi reddeden askerlerin son olarak da dün duruşması devam eden Balyoz Davası için bildiri yayınladıklarını anımsayın...

Neden "askeri vesayeti" konuşmayacağımız sağlıklı bir noktaya varamıyoruz?

Ankaralılaşma, "sistemi topyekûn dönüştürmeye" engel olduğu için... AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarıldığı söylenmesine rağmen askeri teçhizatın yerinde denetlenmesine imkân tanımayan Sayıştay Yasası'nı, Omsbudman Yasası'nı, gene dünkü yazımda anımsattığım askeri yargıya ait anayasal değişikliği hayata geçirecek olan uyum yasasının ertelenmesini bir de bu kapsamda değerlendirin...

***

Sizce, 27 Nisan'ın dördüncü yıldönümünde e-muhtıranın Genelkurmay sitesinde durması ve bu metni yazarak oraya koyan, bunu da canlı yayında ikrar eden askeri yetkilinin yargılanmaması ne anlama geliyor?

Demokrasi için çok yol alındığı anlamına mı yoksa köklü sistem ve mevzuat reformlarını geciktirdikçe her an geri dönüşün mümkün olduğu anlamına mı?

http://www.stargazete.com/politika/yazar/mehmet-altan/27-nisan-bildirisi-hala-genelkurmay-sitesinde-duruyor-haber-347257.htm
#749
Ateist Kürtçüler, milletvekili adayı oluyorlar..
Maksat; milletvekili olmaktan ziyade, ortalığı nasıl karıştırırız planına endeksli.
Onun için de, adam gibi belgeleri toplayacaklarına, kaos çıkartacak eksiklikleri kasten yapıyorlar.
Mesela ne yapıyorlar?
Bir tanesi 1.5 yıl hapis cezasına çarptırılmış..
Daha sonra çıkarılan kanunla, o suçun cezası 6 aya inmiş!
Milletvekili olmak isteyen bir kişi, ne yapması gerekir?
"Benim eylemim, daha önce 1.5 yıl hapis cezasına çarptırılıyordu. Ve bu cezayı bana verdiniz. Ancak daha sonra çıkan kanunla, bu eylemin cezası 6 aya indi. Benim de cezamı, 6 aya indiriniz" demesi gerekir.
Savcıların da bunu re'sen yapması gerekir ama; savcı yapmayınca da, sanığın bu müracaatı yapıp, işini takip etmesi gerekir.
Bunun için büyük hukukçu olmaya gerek yok.
Bunun için büyük masraflar yapmaya, uzun dilekçeler yazmaya da gerek yok.
Üç satır yazıp verseniz; mahkeme, cezayı hemen 1.5 yıldan 6 aya indirecek.
Ama milletvekili olmak isteyen sanık, bu müracaatı yapmıyor.
Ceza 1.5 yıl olarak kalınca, milletvekili adayı olamazsınız.
Bu haliyle gidip, milletvekili olmaya müracaat ederseniz, YSK da reddeder adaylığınızı..
Hanımefendi üç satır dilekçe yazıp hukukî durumunu düzelteceğine, bunu yapmıyor. Adaylığı iptal edilince, gariban halkı döküyor sokağa. Onlarca insanımız yaralanıyor. Bazı vatandaşlarımız ölüyor.
Kimin yüzünden?
Üç satır dilekçe yazıp, "Kanun değişti, benim cezamı yeni kanuna göre verin" demeyen milletvekili adayı yüzünden.
Bir aday böyle de, diğerleri çok mu masum?
Onların da hiçbirisi, aldıkları mahkûmiyetlerin milletvekilliğini engellediğini görerek, bunu bertaraf edecek yeni kararları almamışlar.
Adeta, "Biz milletvekili olacağız. Eksik belge vereceğiz. O eksik belgeleri, siz kendiniz, ilgili yerden toplayın" demişler ve eksik belgelerle müracaatlarını yapmışlar.
"Ben, şu tarihli karar ile şu kadar ceza aldım. Bu cezamı yatıp, çıktım. Cezamı yatıp çıktığıma dair cezaevi yazısı ektedir. Cezamın infaz edildiğine, siyasi hakları kullanmama engel bir durumun olmadığına ilişkin derkenarın verilmesini, talep ederim" diye dilekçe yazıp, ilgili mahkemeden cevabı alacaklarına, bunu yapmamışlar..
YSK da, burunlarından kıl aldırtmayan bu adayların kaos çıkartma amaçlı tuzağını görüp, bir ara formül bulmamış. Adaylara, daha ilk müracaatları sırasında, eksiklikleri tespit edip, hemen ilgililere bildirmemiş, günler sonra incelemeye başlamış..
"İlgili mahkemelerden şu şekilde kararlar getirilirse, talepler yeniden incelenecektir" şeklinde, hukuki durumu izah eden bir not da koymaksızın, "adaylıkların iptali" kararını vermiş!
Vee, ortalık karışmış.
PKK terör örgütünün bile kenarda sessizce oturduğu bir dönemde, durduk yerde huzur bozulmuş.
Ve durduk yerde gariban insanların kimi ölüp, kimisi yaralandıktan sonra, eksik belge veren milletvekili adayları, gidip belgelerini tamamlamışlar.. Eksik belgelerini YSK'ya verince, dün YSK yeni kararı açıklamış: "Belgeleri getirenler şu şu adayların itirazlarının kabulüne!"
İyi de; "Kürt halkının hakları" için uğraş verdiklerini iddia eden milletvekili adayları, o belgeleri götürecek iseler, niye zamanında vermediler..
Vermediler de, bu kadar insanın zarar görmesine sebep oldular?
İki tane belgesini zamanında toplayıp, YSK'ya veremeyenlerin kusurlarını, niye gariban insanlar çektiler?
Ve şunu da belirtelim..
Kimse, bu olayda Kürt adaylara ayrımcılık uygulandığını ileri sürmesin.
Bu ülkede, "dindar insanlara uygulanan ayrımcılık", başka hiç kimseye uygulanmamıştır.
Erbakan'ın adaylığı reddedildi. İtiraz üzerine bu karardan vazgeçildi mi? Hayır.
Tayyip Erdoğan'ın adaylığı reddedildi. İtiraz üzerine o karar düzeltildi mi? Hayır.
Ama bakın, Kürtçülük istismarındakiler sözkonusu olunca, hemen iki günde itiraz kabul edildi.
Dolayısıyla; bu ülkede mağduriyetin adresi, hep dindarlardır.. Mağdurlar; Kürt dindarlardır, Türk dindarlardır, Laz dindarlardır. Ama mutlaka dindarlardır!

http://www.habervaktim.com/yazar/37010/bdp_adaylari_o_belgeleri_daha_once_niye_almadi_.html
#750
Bugün cuma...

Türkiye'nin her yerinde cuma namazları kılınacak. Fakat bir süredir birlik beraberlik sembolü olan bu namaz, Güneydoğu'da yeni bir fitneye araç yapılıyor.

Ortada çok tehlikeli bir senaryo var ve on binlerce dindar Kürt neye alet edildiğinin farkında değil.

Bugün bu projeyi irdeleyecektim.

Fakat YSK öyle bir basiretsizlik örneği sergiledi ki iki gündür her şey alt üst oldu. Neyse ki akşam saatlerinde bu hatalarından döndüler ve kriz şimdilik çözüldü.

Ama bu olay da gösterdi ki birileri Türkiye'nin sinir uçlarıyla oynamak için teyakkuzda.

Açıkçası bütün süreci başlatan ihbar mektubu, YSK'nın son dakika manevrası ve BDP'nin de bunu tepe tepe kullanma eğilimi 'önceden çalışılmış proje' izlenimi veriyor. Kaldı ki istihbarat kulislerinde somut bilgiler var.

Cuma ile ilgili projeye dönersek.

BDP yönetimi bir süredir 'devletin imamlarının arkasında namaz kılınmaz' diyerek camileri de bölme eğiliminde.

Konuya biraz yakından bakınca bu tercihin spontane gelişmediğini görebiliyoruz.

Sırasıyla özetlersek;

Öcalan, 28 Mart'ta kız kardeşi ile yaptığı görüşmede 'PKK'nın cuma namazlarına öncülük etmesi' talimatını verdi. Cuma namazı ise 'sivil itaatsizlik' kapsamında kurulan 'barış çadırları'nda kılınacaktı.

Bu radikal bir dönüşüm çünkü örgüt bugüne kadar Marksist bir çizgideydi. Ancak bir eksen kaymasının sinyalleri de geliyordu.

Zaten KCK'da dindar Kürtler'i kafalamak için 'Din Adamları Yardımlaşma Ve Dayanışma Derneği' kurmuştu.

'KCK İnanç Komitesi' ise 8 Nisan'da örgütün web sitesinden yaptığı açıklamada 'Bundan sonra Kürt halkının cuma namazlarını bu çadırlarda kılması gerekiyor' dedi.

KCK yapılanmasını bilenler bu ifadenin açık bir emir olduğunun farkındaydı. Aynı günlerde BDP lideri Demirtaş da "devletin imamlarının değil bizim imamlarımızın ardında saf tutulması gerekir" diyerek mesajı pekiştirdi.

Demokratik Özerklik gündemini toplumun her alanına yaymak isteyen BDP, cuma namazlarıyla da uzun yıllar soğuk baktığı dindar Kürtler'e el uzatmış oldu.

Oysa PKK Marksist-Leninist bir örgüt.

Uzun yıllar da dine uzak durdu. Ne zaman AK Parti bölgede varlık göstermeye başladı KCK Diyarbakır merkezli DİAY-DER'i kurdu.

Hatta DTK bünyesinde 6-7 Şubat 2010'da, Mardin'de inanç çalıştayı bile düzenlendi.

Öcalan'ın 'kişisel dönüşümü' ise dikkat çekici.

Mesela 'Din sorununa devrimci yaklaşım' kitabında hiç de yakışık olmayan ifadeler var. 'Oligarşik Cumhuriyet Gerçeği' isimli kitabında ise 'Kürtler Kürtlüğü terk ettikleri oranda İslamlaştılar (s12) ve benzeri ilginç tespitlere yer vermiş.

Öcalan 'Özgür Yaşamla Diyaloglar' isimli 2002 tarihli kitabında ise başka bir boyuta geçiyor. "Lise döneminde büyük felsefi bunalım yaşadım. Tanrı ile savaş verdim ve bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum" diyen Öcalan 1992'de Yalçın Küçük'e verdiği röportajda " PKK'nın çıkışıyla İslamiyet'i karşılaştırıyorum... Peygamber gibi konuşmak, peygamber gibi hitap etmek, nazarımda çok değerlidir. Kaldı ki peygamberce olmak niye kötü olsun!" diyor.

Öcalan'daki dönüşüm M. Ali Birand ile 1992'de yaptığı röportajda başka bir hal alıyor. Öcalan 'yurtdışına çıkışımı peygamberin Mekke'deki sıkışmış durumuna benzetirim" demiş.

AİHM'e verilmek üzere hazırlanan 'Sümer Rahip Devletinden Halk Cumhuriyetine Doğru" isimli savunmasında ise "Namaz genel anlamda bir tiyatro olarak kabul edilebilir" diye başlayan uzun 'çözümlemeler' yapıyor ve sonunda 'tüm ibadetler çağın ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi gerekir" (s234) diyor.

11 Eylül 2004'te Özgür Politika'daki yazısında Hz. İsa'ya da parantez açmış. "Doğuş, oluşum tarzım, sistemin içine giriş, muhaliflik ve yakalanış tarzım Hz. İsa öyküsüne öz ve biçim olarak yakın durmaktadır. PKK başlangıçta on iki kişi civarındaydı."

Görüldüğü gibi Öcalan'ın dinle ilişkisi dönemsel ve biraz da karışık.

BDP'de kafası karışık başkaları da var. Mesela BDP'li İbrahim Binici 26 Temmuz'da yaptığı açıklamada muhtelif yerlerde 'Kürt Kilisesi' kurmaktan bahsetmişti. Ayla Akat ise 'gönül isterdi ki bütün Kürtler Müslümanlığı bırakıp Hıristiyan olsun" mealli açıklamalarıyla hatırlanıyor.

Bu arada hatırlatalım, kurulduğu günden bu yana dine uzak duran, hatta örgüt içi eğitimlerde Öcalan'dan bir 'Tanrı gibi' bahseden PKK yöneticileri işlerine geldiğinde dini kullanmaktan çekinmiyorlar.

Şemdin Sakık'ın ifadelerinde köylüleri kandırmak için nasıl mevlit okuttukları bile vardı.

Fakat aynı PKK, 1992-1996 yılları arasında 41 din görevlisini şehit etmişti. Son olarak da bir Ramazan günü Hakkari'nin çok sevdiği imam Aziz Tan'ı şehit etmişlerdi.

Yani, bugüne kadar nabza göre şerbet veren Öcalan şimdilerde yine dine sarıldı.

Mısır'da başlayan ve diğer Ortadoğu ülkelerine yayılan halk gösterilerinde cuma namazının bir sembol olduğunu gören Öcalan şimdi Diyarbakır başta olmak üzere doğu illerinde PKK'nın imamlarına 'ayrı cuma kıldırın' talimatı veriyor.

Böylece hem dindar Kürtler'i AK Parti'den kopartacak hem de Mısır benzeri bir ayaklanma gerçekleşecekse şimdiden zemin hazırlanmış olacak.

Şimdi bugünkü namazda ayrı saf tutanlara sormak lazım.

Nasıl bir tuzağın içine çekildiğinizin farkında mısınız?

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/151712-ocalan-in-cuma-namazi-aski-nereden-cikti-makalesi.aspx
#751
GÜRKAN TUZLU - CİHAN

Ergenekon terör örgütünün talimatları doğrultusunda hazırlandığı ileri sürülen Ahmet Şık'ın 'İmamın Ordusu' isimli çalışmanın Doğan Yayıncılık'a da gönderildiği ortaya çıktı. Doğan Yayıncılık'ın görevlendirdiği okutmanın 'kitabın tarafsız olmadığı' yönünde rapor vermesi üzerine kitabın basılmadığı öğrenildi.

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan Ahmet Şık'ın kitap taslağı ile ilgili polisin inceleme yaptığı İthaki Yayınevi'nin editörü Ahmet Öz, Cihan Haber Ajansı'nın sorularını cevapladı. Ahmet Şık'ın '40 Katır 40 Satır' isimli kitabını yayınladıkları için ilk görüştüğü yayınevinin kendileri olduğunu belirten Öz, Şık'ın peyderpey kitapla ilgili çalışmaları gönderdiğini aktardı. Bu süre içinde yayınevini taşıma telaşında olduklarını ve kitapla ilgilenemediğini söyleyen Ahmet Öz, "Ahmet'e 'Şu anda çok meşgulüm, mayısa kadar ilgilenmem zor gibi gözüküyor.' dedim. O da bunun üzerine Doğan Yayıncılık'ın da aralarında olduğu birçok yayıneviyle kitabı yayınlatmak için görüşmüş." diye konuştu. Doğan Yayın Holding'in kitabı incelemesi için gazeteci Haşim Akman'a gönderdiğini belirten Öz, "Doğan Yayıncılık ne dedi onu bilmiyorum. Bana kitapla ilgili gelen bir mailde Haşim Akman'ın raporu ve Ahmet Şık'ın ona itirazları da yer alıyordu. Haşim Akman, raporunda 'yazar bazı noktalarda tarafsız olamamış, yeniden incelenmesi için yazara iadesine' şeklinde ifadeler yer alıyordu." dedi. Ahmet Öz, tutuklama olayından sonra Ahmet Şık ile eşi Gonca Şık aracılığıyla görüştüğünü anlattı. Öz, "Gonca ile görüşmemizde bana bir kopya daha vermişlerdi. Doğan Yayıncılık'ın editörünün düzelttiği kopyayı."

TASLAK SİLİNMEDİ, KOPYASI ALINDI

Ahmet Öz, kitap nüshalarının polis tarafından silindiği iddialarının gerçeği yansıtmadığını söyledi. Öz, "Tebliğde 'Varsa basılı nüshalarının alınması' gibi bir ifade yer alıyor. 'Mailimde var' dedim açtım ve bilgisayardan gösterdim. Printer olmadığı için çıktısını alamadık. Ortak bir karar ile taslak bir CD'ye kaydedildi ve zarfa konularak mühürlendi. 'Polis geldi, kitabı sildi gitti.' diye bir şey yok." diye konuştu.

Doğan Yayıncılık Yayın Yönetmeni Deniz Yüce Başarır da, Ahmet Öz'ün kitap taslağıyla ilgili sözlerini doğruladı. Şık'ın kitap taslağının kendilerine 28 Ocak 2011'de ulaştığını, kendilerine dışarıdan çalışan bir okutmanın kitabı okuyarak incelediğini söyledi. Rapor olumsuz geldiği için yayın kurulunun kitabı baskıya uygun bulmadığını dile getirdi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1120363&title=dogan-yayincilik-imamin-ordusunu-iade-etmis-yazar-tarafli-davranmis
#752


BDP'den "imama itaatsizlik" eylemi

Güneydoğu'da BDP'nin 'devletin imamının arkasında namaz kılmayın' çağrısına uyanlar namazı meydanlarda kıldı. Cuma namazı kılma eyleminden sonra, olaylar çıktı.

DİYARBAKIR'DA OLAYLAR ÇIKTI

Diyarbakır'da, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın açıklamalarının ardından bir grup vatandaş, cuma namazını meydanda kıldı. cuma namazı kılma eyleminden sonra, olaylar çıktı. Polis göstericileri biber gazı, tazyikli su ve jop kullanarak dağıtmaya çalıştı. Bir vatandaş kendini Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı'nın (TOMA) önüne attı.

Diyarbakır merkez Sur ilçesi Dağkapı mevkiinde bulunan Selahattini Eyyubi Çarşısı üzerindeki alanı dolduran kalabalık, burada cuma namazını kıldı.

BDP Eş Genel Başkanı Demirtaş'ın, "İmamın ve dinin terörle mücadele gibi bir görevi olamayacağını, devletin bu misyonla gönderdiği imamların Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), cemaat ve tek millet propagandası yaptıklarını, bu nedenlerle amacı ibadet olmayan, siyasi bir görev verilmiş imamların arkasında saf tutulmasın diyorum" şeklindeki açıklamalarının ardından meydanda toplanan bir grup burada cuma namazı kıldı.

Polisin geniş güvenlik önlemleri aldığı alanda xuma namazı kılındıktan sonra, Barış Anneleri açıklama düzenledi. Açıklama, Barış Anneleri adına Sultan Kaya tarafından Kürtçe okundu. Sultan Kaya, Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın, yok sayarak, imha ederek, öldürerek başa gelemeyeceğini söyledi. Başbakan'ın 'Neden dışarıda namaz kılıyorlar, camide kılsınlar' açıklamasını aktaran Kaya, kendilerinin de 'Nerede namaz kılarsak orası bizim ibadet yerimizdir' açıklamasında bulundu. Sultan Kaya, "Bugün Tayip Erdoğan'ın bizim çocuklarımızı öldürüp yakıyor. Hiçbir din adalet kanun bunu kabul etmez, AK Parti'nin dini Müslümanlık dini değildir. Siyaset dinidir. Hepimiz biliyoruz, biz bugün burada bu vatan için, anneler ağlıyor, annelerin ciğeri yanıyor. Barış için bir adım atılsın. Bu gün Diyarbakır'ın Mısır'dan, Tunus'tan geri değildir. Bütün alanlardayız. Tayip Erdoğan gözünü açsın, bu topluluk var olmalarından başka bir şey istemiyor. Onlarda dünya gibi kendi kültürünü, özgürlüğünü tanınmasını istiyor. Bizim isteğimiz, Tayip Erdoğan annelerin sesini duymuyor. Biz özgürlüğün davasını yapıyoruz. Bizim özgürlüğümüz tülbentlerimizle tanınır. Bizi tanımıyor. Biz de bugün tülbentlerimizi yere atıp yakıyoruz Tayip Erdoğan'a karşı" şeklinde konuştu.

Barış Annelerinin açıklamalarının ardından bir grup meydana çadır taşımak isteyince olaylar çıktı. Polis alana çadır taşınmasına izin vermedi. Dağılmayan gruba polis biber gazı, tazyikli su ve joplarla müdahale etti. Aniden bastıran dolu yağışı olayları yatıştırdı.

Polis ve vatandaşlar alanda beklemeye devam ediyor.

VAN'DA YAĞMUR ALTINDA KÜRTÇE HUTBE

Van'da, BDP tarafından kurulan Demokratik Çözüm Çadırı önünde toplanan kalabalık, Kürtçe okunan hutbenin ardından yağmur altında cuma namazı kıldı.

BDP tarafından Ahmet-i Hanı Parkı'nda kurulan çadırın önünde toplanan kalabalık, etkili olan sağanak yağışa aldırmadan ıslak zemine serdikleri kartonların üzerinde cuma saatini beklemeye başladı. Emekli imam Abdulmecit Kıyat'ın Kürtçe verdiği vaazı dinleyen kalabalıktan bazıları devam eden sağanak yağıştan etkilenmemek için şemsiye açarken, bazıları ise başlarını gazete parçalarıyla örttüler. Vaaz verildiği esnada mikrofonu eline alan bir kişinin, çadırda bulunan kalabalığa seslenerek, 'Arkadaşlar dışarı çıkın ki Erdoğan bizi görsün' sözleri üzerine cemaatte bazı kişilerin alkış tutmasına tepki gösteren İmam Kıyat, "Bugün el çalma günü değil ve burası da el çalma yeri değildir. Allah'ın huzurundayız. Dua edelim" dedi.

Okunan ezanın ardından cuma hutbesini Arapça okuyan imam Kıyat, daha sonra Kürtçe anlamını cemaat anlattı. Kıyat'ın kıldırdığı namazın ardından cemaat sessiz bir şekilde dağıldı.

SİLOPİ'DE ÇÖZÜM ÇADIRINDA CUMA NAMAZI KILINDI

BDP Silopi ilçe binası önünde kurulan Demokratik Çözüm Çadırı'nda Cuma namazı, Kürtçe hutbe ve vaaz ile kılındı.

BDP İlçe Başkanı Bahattin Alkış, Belediye Başkanı Emin Toğurlu, BDP yöneticileri, MEYA-DER, KURDİ-DER üyelerinin de aralarında çok sayıda vatandaş yağmura rağmen Cuma namazına katıldı. Yağan yağmurun altında namaza duran bazı vatandaşların kafalarına naylon poşet geçirmeleri dikkat çekti.

Yerlere naylon, karton ve battaniyeleri sererek secdeye duran vatandaşlar çadır önünde Cuma namazı kıldı. Hutbeyi Kürtçe okuyan okuyan imam, "Allah kavimleri farklı din ve renklerde yaratmıştır. Herkes bu farklılığa saygı gösterilmelidir" diye konuştu.

BATMAN'DA 'SİVİL İTAATSİZLİK' CUMASI

Batman'da BDP'nin 'sivil itaatsizlik' eylemi çerçevesinde cami yerine 'Demokratik Çözüm Çadırı' çevresinde cuma namazı kılındı.

BDP'nin Batman Belediyesi bahçesinde 'sivil itaatsizlik' eylemi kapsamında kurduğu 'Demokratik Çözüm Çadırı önünde Cuma namazı kılındı. Belediye araçları ile çadıra gelen onlarca kişi daha sonra 'sivil itaatsizlik' eylemleri çerçevesinde camilere gitmeyerek Cuma namazı kıldı.

Sivil imam eşliğinde kılınan namazda, imam Kürtçe hutbe okudu. Namaz kılmaya gelen onlarca kişi beraberlerinde getirdikleri seccadeleri yere sererek Cuma namazlarını kıldı. Namaz sonrası toplanan kalabalık daha sonra sessiz bir şekilde dağıldılar.

İHA
http://www.haber7.com/haber/20110408/BDPden-imama-itaatsizlik-eylemi.php/
#753
Şöyle yazmış bir gazeteci: "Şu AKP'ye hâlâ oy verenlere şaşmaktayım..." Belki de farkında olmadan muazzam bir gerçekliğin tepesinde tepinmenin itirafı gibi bir cümle bu. O gazeteci arkadaş emin olsun ki, önyargılarını, ideolojik idrak felcini yenmeden meselelere bakmayı öğrenmedikçe ömrünün sonuna kadar şaşmaya devam edecek...

Şaşkınların ürettiği gündelik paranoyalarla ister patinaj deyin, ister hava burgacına (TDK türbülans kelimesine karşılık bunu kullanmamızı salık veriyor) girip yerinden bir milim oynamayan bir ülkeye çevrilmek isteniyor Türkiye. Yanlış anlaşılmasın, bu düşünceyi anlıyorum hak vermesem de...

Şaşırmakta haklı, zira kendi toplumlarına yıllardan beri şaşı baktıklarını kabul dahi etmiyor bu zihniyet. Lakin artık bu şaşılığa prim verme devri çoktan kapandı. Mesele bu nedenle de azımsanmayacak boyutta mizah içeriyor.

Malum bir aydan beri İmamın Ordusu isimli bir kitap dolayısıyla bir 'özgürlük rüzgârı' estirmeye çabaladı aynı tayfa. Oysa tarihin henüz tozlanmamış rafları bile, ağızları bantlı protesto yürüyüşüne katılanların, dün hangi cunta harekâtına gönüllü payandalık yaptıklarını çok iyi hatırlatıyor.

Ahmet Şık kitabı tutmayınca cevap şıkkının bulanıklığına sığınmayı denediler bu kez. Yine tutmadı, üstelik beklediklerinden çok kısa sürdü bu illüzyonun da bozulması.

"Ahmet Şık kitabı tutmadı cevap şıkkı verelim!" kampanyası da çok erken patladı, yalan oldu. Esasen genel amaç belliydi, oluşturulacak soru işaretinin çengelini genel seçimlere kadar uzatabilselerdi, sonucu mutlak yenilgi olan seçimi de aynı şüphe bulamacına daldırabilmeyi deneyeceklerdi.

Oysa Türk siyasî tarihi gösteriyor ki, bu ülkedeki tek şaibeli seçim CHP'nin organize ettiği 1946 tarihli seçimdir. 'Açık oy gizli tasnif' yöntemi ancak bir dönem daha iktidarda tutmayı başarabilmiştir CHP'yi, sonrasında hep hüsran yaşamışlar ne yazık ki! Çünkü halkı anlamayı denemek bir yana suçlamayı, en azından gazeteci arkadaşın yaptığı gibi şaşırmayı tercih etmişlerdir. Bakınız bir önceki genel seçim sonrası CHP'nin hazırladığı, 'Seçimi niye kaybettik?' içerikli rapor. Bir siyasi parti, kaybettiği seçim sonrasında kendi kusurlarını ortaya çıkaran rapora, 'Bu millet adam olmaz' ana fikri yerleştiriyorsa, bu şaşkınlık sonsuza kadar sürer.

Resul Tosun'un enfes tespitiyle, eskinin irtica/mürteci kavramı yerine şimdilerde 'cemaat' kelimesini ikame etmeye çabalıyorlar. Eskiden hoşlarına gitmeyen, kendileri gibi düşünmeyen, bu toprakların değerlerine sahip olan herkes mürteci, her şey irtica idi. Şimdi ise bir özne kayması gerçekleştirdiler ve cemaatçi ve cemaat aldı yerini. Bazıları samimi olarak buna inanırken, kimileri ise çevrilen pis oyunları setretmenin fırsatı olarak kullanmayı deniyor.

En son 'şifre' tiyatrosunun da nedeni bu. Biri kere ÖSYM başkanının bıyığı yeterince şüphe uyandıracak bir delil bu kesim için. Hatırlayınız birkaç gün içinde olan biteni; önce bir şifre iddiası geldi, şimdi kimse ondan bahsetmiyor, 'falanca da şifre bulmuş en az 30 net kesin' haberleri havada uçuşuyor. Şöyle bir haber çıksa şaşmayız; "bizim mahalle bakkalı da bir şifre buldu, veresiye defterini ters çevirin yukarıdan aşağı işaretleyince en az 40 net kesin!"

Durun sevabına yardımcı olayım bu zihniyetin değerli beyinlerine.

Evet, bir şifre var bu işlerde. Seçim kazanmanın da, eğitimde başarılı olmanın da, özgüvenin de bir şifresi var. Öyle bir şifre ki, Kılıçdaroğlu'nun bile zaman zaman etrafından (çoğu zaman teğet) geçtiği bir şifre. Üstelik gizli kapaklı da değil. Neredeyse her Anadolu insanının ezbere bildiği bir şifre bu. Samimiyet ve çalışkanlık. Kendi kimliğinden ve değerlerinden utanmamak. Bu şifreyi bilmeyince şaşıp kalınıyor ne yazık ki.

NOT: Ruşen Çakır ile görüşme yaptık. Nedim Şener ile isminin yan yana anılmasından duyduğu rahatsızlığı ifade etti ve 'Ben kimseden word dokümanı almadım, kitaptan yazdım.' dedi. Öyle bir algı oluşturmak gibi amacım olmamıştı zaten, yanlış anlaşıldıysam düzeltirim.

n.hazar@zaman.com.tr 
http://twitter.com/nedimhazar 
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1118234&title=sifre
#754
Ne zaman Fethi Paşa Korusu'na gitsem, başörtülü genç kızlar, yanlarındaki yeni yetme oğlanlarla laubali biçimde fingirdeşiyorlar. Bakıyorum, karşımdan bir bayan geliyor. O da ne? Başını örtmüş, gerisi açıkta. Gülmek geliyor içimden, fakat üzüntü ağır basıyor. Şu başörtüsü işi böylesine sulandırılmamalıydı. Bir şey maksadından soyutlanarak algılanırsa olacağı budur. Bunda en büyük suç, tesettürü kadının kişiliğini öne çıkaran bir onur değil de erkeği kadından koruyan bir emir olarak algılayan geleneğimizin ve geleneksel kafalarındır. Önce mütearifeler:

1. Din insan içindir.

2. Dolayısıyla, tüm dini emir ve yasaklar ALLAH'ın değil, insanın çıkarı içindir.

3. İşte bu yüzden, tüm dini emir ve yasaklar uygulanırken, onu uygulayan insanın bundan elde ettiği çıkarı iyi bilmesi gerekir. Bu çıkarı bilerek emre uymak, insanı "tatmin eder" ve imanı "sorumluluk bilincine" dönüştürür.

4. Bunun için de ilahi mesajı ve buyrukları maksadını gözeterek okumak şarttır. Çünkü ALLAH amaçsız düzenleme yapmaz, hikmetsiz iş buyurmaz.

Peki tesettür emrinin maksadı nedir?

Bu sorunun cevabını verebilmek için tesettürü emreden ayet olan Ahzab 59. ayetin devamındaki "onların tanınmaları için en uygun olun budur" ibaresi üzerinde yoğunlaşmak şart. Burada altı çizilen kadın kimliğinin hicab yönü ilk saldırıya uğrayan noktadır. Aslında "hicab" sorunun anahtar kavramı. Hicabı "baş örtüsüne" indirgemek yanlış bir kere. Bizde böyle bir şey var. Hatta hicabı baş değil beden örtüsüne indirgemek. Kur'an'ın yaklaşımına kıyasla yanlış bir anlamadır. Çünkü Kur'an takva örtüsünü ön plana çıkarıyor. "Takva elbisesi, işte budur en önemlisi!" (7.26) Yani, bedenin tesettürü takva örtüsünden, yüreğin ve zihnin tesettüründen ayrı değerlendirilmemelidir. Hicab; kimlik ve kişiliği öne çıkarmak için. Öncelikle, Kur'an'ın böyle bir bütüncül bakış açısı olduğunu görmekteyiz. Bedenin tesettürünü, zihnin ve kalbin tesettüründen ayrı düşündüğümüz zaman Kur'an'ın bütüncül bakış açısını parçalamış oluruz. Ahzab 59'da geçen 'li yu'rafne' (tanınmaları için), bu tek kelime, Arap dilinde, kendi içinde tamamlanmış bir cümledir. Bu tanınmaları için bir gerekçedir. Yani 'Bu emri niçin verdin Ya Rabbi?' diyene bir cevaptır. Cevapta iki gerekçe var, iffetli olarak kalmaları ve tanınmaları için. Ama asıl vurgu yapılması gereken kavram, bu 'tanınmak' kavramıdır, "li yu'rafne." Bu kavramın kök kelimesi 'arafe'dir. 'Arafe' anlam alanı ile düşündüğümüzde "maruf, arif, tarif, marifet" kavramları karşımıza çıkar. Bu hem bir bilince tekabül eder, hem de bir kimliğe tekabül eder. Dolayısıyla buradaki tanınmak sıradan bir "görünce ayrımsamak, fark etmek" değildir. Buradaki tanınmak, çok daha derin ve kendi bağlamı içerisinde sıradan basit bir ayrımsama, ayırdetmeden öte bir kimlik, bir kişilik, bir bilinç, bir şahsiyet vurgusudur. Dolayısıyla bu ayet ve tesettürle ilgili diğer ayetlerdeki örtünme emrinin temelini kadının kişiliğini şeffaflaştırmak için bedenini örtmek teşkil eder. Kadının kişiliğini şeffaflaştırmak için tanınmak anlamı sıkıştırılmış (zipli) bir ifadedir ki, zaten Kur'an'ın dili sıkıştırılmış bir dildir. İcaz buna denir, Kur'an'ın icazını çözdüğümüzde doğal ve zorunlu biçimde o sıkıştırılmış ifadenin bize daha farklı bir kelime grubu ile yansıması şarttır. Yani aradaki boşlukları doldurmamız gerekir. Onun için "li yu'rafne" ibaresini açarak anlamaya çalışırsak, bu tamamen "kişiliğini şeffaflaştırmak için bedenini örtmek" anlamına gelir.

"Kişilik"le "dişilik" arasında kadın.

Bu, tarihte kadına yapılmış en büyük ikramdır. İnsanların önüne çıkaracak bir erdemi, bir kimliği, bir kişiliği bulunmayan bir kadın ille de farkedilmek istiyorsa, insanlara "dişiliğini" gösterecektir; kişiliği yerine dişiliğini. Yani tesettürü emreden Kur'an'ın kadına verdiği açık mesaj şudur: Dişiliğinizle kendinizi görünür kılmak yerine kişiliğinizle/şahsiyetinizle erkek egemen dünyada hak ettiğiniz saygın yeri alın. Onun için tesettür, kadının insan kimliğini teninin önüne koymak demektir.

Tesettür emri, ancak bu yaklaşımla doğru anlaşılabilir. Tesettüre karşı çıkanlar, bilerek veya bilmeyerek kadını kimliksiz ve kişiliksiz yapmak isteyenler, onun teninden haksız kazanç sağlamak isteyen, onu metalaştıran, onu hep edilgen ve zevkine hitap eden bir nesne olarak görmek isteyenlerdir. Neden böyle isterler? Dikkat ederseniz, kadını kimliksiz ve kişiliksiz görmek isteyenlerin hemen hemen tamamına yakını nefsine kul olmuş erkeklerdir. Neden? Çünkü kimliksiz bir kadının bedenini, estetiğini daha çabuk istismar edebilirler, örseleyebilirler, ondan yararlanabilirler. O sebeple kadının örtüsüne yönelik her düşmanlık, farkında olunsun ya da olunmasın, aslında kadının bedenini istismara açmak isteğinden başka bir şey değildir.

Sonuç: Modern kadın, dişiliği erkekler tarafından tepe tepe sömürülmek amacıyla kişiliği yok edilen kadındır. Eğer Müslüman kadın, tesettürü kişiliğin öne çıkarılması için dişiliğin örtülmesi olarak görmeyip, onu dişiliğini öne çıkarmanın bir aracı kılıyorsa, o tesettür tesettür değildir. Ona "örtülü çıplak" derler.

Siz kendi değerlerinizi dalgaya alıyorsanız, sizi kim ciddiye alır?

http://www.mustafaislamoglu.com/yazidetay.php?Yazi_id=68&yazar=2
#755
Şu Genç Siviller alem çocuklar. Ne "çocuk" dediğime ne de isimlerinin "genç" olduğuna bakmayın. Nice erişkinin yüreklice yapamadığı eleştiriyi, oluşturamadığı kamuoyunu onlar "eğlenceli bir eylem" ile yapıveriyorlar.

-Hiç bir kurum ile bir alıp veremediğimiz şahsi bir şey yok, diyorlar ama İstanbul Barosu'nun onlarla ciddi bir sorunu olduğunu da kabul ediyorlar.

Hikâyeleri uzun, biz 3 madde halinde özetleyelim.

Varan 1:

Her şey 18 Kasım 2009 tarihinde Baro'nun yaptığı "Yargıya Sahip Çık" yürüyüşü esnasında Taksim Meydanı'nda bir otel odası kiralayan Genç Siviller'in camdan  bir pankart sallandırması ile başladı. Pankartta şunlar yazılıydı: DARBECİ BARO ! TAKSİM' E HOŞGELDİN.

Onlarca kamera ve koca bir basın ordusunun gözünün önünde yapılan böylesi bir eylem haliyle küçük bir kıyamet kopardı. Taksim Meydanı'ndaki avukatlar oteli basıp ilgili odaya çıkmak istediler, polis engel oldu, eylemci Genç Siviller zor da olsa kaçıp kurtuldular. Pankart çok ses getirdi. Uzun zamandır darbe şakşakçılığı yaptığı yönünde ciddi eleştirilen alan, Ergenekon davasını sulandırmakla suçlanan İstanbul Barosu'na kimse böyle bir posta koymamıştı. İnanması zor ama sanki o günün sonunda yılların İstanbul Barosu gitmiş, yerine Darbeci Baro gelmişti.  (Buyrun Google'a Darbeci yazın, bakın bir milyonu aşkın sonuç çıkacaktır, ilk 3 te çıkan aynı isim: İstanbul Barosu)

Varan 2:

13 Nisan 2010 da İstanbul Barosu bir ödül töreni düzenledi. Ödül, Mahmut Esat Bozkurt Hukuk Ödülü adıyla her yıl veriliyordu ve 2010 yılında ödüle Kadir Özbek layık görülmüştü. Eh Mahmut Esat Bozkurt "Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır, Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı" sözlerinden ötürü malum, Kadir Özbek ise –Genç Siviller'in tabiri ile- 28 Şubat sürecinde TSK tarafından verilen brifinglere koşa koşa gitmiş olan HSYK Başkanvekili sıfatıyla daha da malum. Hal böyleyken Genç Siviller bu samimi hediyeleşmeye bir çelenkle destek olmak istedi.

Göndermeden önce eylemin mimarı Genç Siviller içindeki otonom Sacit Kayasu Müfrezesi, çelengin önünde Turist Ömer selamı çakarak bir fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedi. Çelengin üzerinde

"Carl Schmitt - Nurnberg Barosu"

yazılıydı. Carl Schmitt' in demokrasiyi meşru bir yönetim şekli olarak görmeyip diktatörlüğü savunan ünlü bir hukukçu, Nazi rejiminin ve Faşizm'in ideologu olduğundan habersiz baro görevlileri çelengi yurtdışından gelmiş zannederek başköşeye koydular. Bu eylem İstanbul Barosu için ikinci kıyametti.

Bu arada İstanbul Barosu, Zaman Gazetesi'ni 29.12.2010 tarihinde yaptığı "Darbeci Baro'dan Balyoz'a Tam Destek" başlığını taşıyan haberden ötürü dava etti ve 25 bin TL'lık tazminat talep etti. Kendi doğalgaz sayacı ödenememiş borcundan ötürü mühürlü olan Genç Siviller de böyle bir ceza ve mahkumiyet durumunda ödeme yapacak paraları olmadığı için Darbeci Baro ifadesini kullanmadan, uslanmadıklarını (!) düşündükleri İstanbul Barosu için yeni bir eylem planladılar.

Varan 3:

22 Mart 2011 tarihinde "DEMOKRASİ,HUKUK DEVLETİ ve ÖZGÜRLÜKLER İÇİN: ARTIK YETER" konulu eylem ile Tünel Meydanı'ndan yürümeye başlayan İstanbul Barosu'na mensup avukatları İstiklal Caddesi'nin diğer ucunda Genç Siviller bekliyordu. Yine zar zor denkleştirilmiş parayla tutulan bir otel odası, yine içeriye gizlice sokulmuş bir pankart. Ama bu kez Darbeci Baro'yu kullanmak istemiyorlardı. Ve tam basın açıklamasının yapıldığı dakikalarda otelin camı açılıp pankart sallandırılıyor:

ANLARSIN YA BARO !

Eylemi yapan Genç Siviller bu sefer kaçamıyorlar ve odalarını basan avukatlarca (İstanbul Barosu'na göre Baro üyesi olmayan kişilerce) darp ediliyorlar. Bu artık İstanbul Barosu'nun sadece üçüncü değil, kızılca kıyameti.

Ee şimdi baronun yaptığı yürüyüşün adı: Demokrasi, Hukuk Devleti ve Özgürlükler için: Artık Yeter. Fiziki bir saldırı olarak kabul edilen yumurta eylemlerine

"-hoşgörü ve demokrasi penceresinden bakılması lazım, ne de olsa genç üniversiteli delikanlılar"
beyanatları ile destek verenlerin, karakollara yansıyan bu genç, delikanlı, üniversitelilerin darp edilmesi hadisesini neyle açıklayacaklarını çok merak ediyorum doğrusu.

Yürüyüşün adında geçen Demokrasi ile açıklanabilir mi ? Açıklanmaz.

Hukuk Devleti ile? Mümkün değil. 

Özgürlükler ile? Asla.

Artık Yeter? Evet evet bununla açıklanabilir.

Genç Siviller eğlenceli çocuklar. Eylemlerine zeka bulaştırmakta mahirler. Belki uğraştıkları kurumlar da yapılan eylemlerden bir ders çıkararak, aldıkları tedbirlere biraz eğlence bulaştırmayı deneyebilirler. Ben de Genç Siviller'e o takdirde İstanbul Barosu'nun yeni yürüyüşüne yine bir pankartla destek olmalarını öğütleyebilirim:

SİVİL BARO, TAKSİME HOŞ GELDİN!

Dr. Hamid Aydın - Haber 7
hamidaydin@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20110404/Genc-Siviller-Istanbul-Barosuna-karsi.php
#756
Çağdışı sayılmaktan korkmadan, kınayanların kınamasına aldırış etmeden söylüyorum. Bir cana kıymanın karşılığı canlı kalmak olmamalı. Bir insan bir insanı kasten, bilerek, isteyerek, planlayarak öldürmüşse, verilmiş bir "ölüm cezası" vardır zaten. Üstelik bu ceza, kendince suçlayan, keyfince yargılayan biri tarafından, dilediği vakitte ve dilediği biçimde infaz edilmiştir. Öldürenin öldürülmesine karşı çıkan kafa, öldürülene uygulanan –yargısız, haksız ve keyfî-"ölüm cezası"nı onaylıyor demektir. Dileyen dilediğini hunharca bir cinayetle idam ederken, idam edene en baştan hayatta kalma teminatı veriyoruz. Bu arada, öldürmeye yeltenen de öldürülebilirdi öldüreceği kişi tarafından. Bu defa da öldürmek isteyenin öldürülmesine ses etmeyecektik. Demek ki fırsatçı ve pragmatik bir yaklaşımla adalet terazimizi "hayatta kalan"dan yana ağdırıyoruz. "Kalan sağlar bizim" oluyor. Buna adalet diyemeyiz. Adalet diyemediğimizi ise hayatla bağdaştıramayız. Bunun adı zulümdür ve zulümde ölüm vardır. Hayat ancak adaletle mümkündür.

İdam cezasının ucunda ölüm var diye kendine yediremeyenlerin bilmesi gerek ki, idam cezası karşıtlığının ucunda da keyfi ölümler, kaba infazlar, acımasız soykırımlar vardır. İdam cezası için "yanlış karar verilirse, geri dönüşü yok..." diyenlere de sormak gerek: "Apaçık yanlış kararla geri dönüşsüz biçimde öldürülen maktule merhametiniz nerede?"

"Ölen öldü, geri dönüşü yok nasılsa, bari bir ölüm daha olmasın..." muhakemesi de ilk bakışta pek insaftan yana görünüyor. Ancak "bari bir ölüm daha olmasın..." temennisi, öldüreni bir daha öldüremeyecek şekilde müebbet hapsetseniz bile, yeni öldürenler ortaya çıkarıyor. Çünkü görünüşte insaflı muhakememiz bir başkasının aklında şöyle tekrarlanıyor: "Nasılsa öldürdüğümü öldürdükten sonra her şartta hayatta kalacağım, ölecek ölsün." Böylece "bir ölüm daha olmasın" derken yeni ölümler çağırırız.

Tüm bunları, "ölüm cezası, cinayetlere karşı caydırıcıdır" hükmüne gerekçe bulmak için söylüyor değilim. Sadece, ceza olarak adam öldürmeyi çirkin bulanların tutarsızlığını ortaya koymak istedim.

Ölüm cezasının varlığının cinayetlere karşı caydırıcı olup olmadığı bir başka konudur.  Söz hakkı toplumbilimcilerindir.

Söz caydırıcılığa geldiğinde, öldürmeden yaşamaktan söz ediyoruz. Bir canın dokunulmazlığını hayat tarzı haline getirmekten söz ediyoruz. İşte burası hepimizi hemen şimdi ilgilendirir. Bence ölüm de hayat da burada saklıdır. Çünkü insan öldürme konusundaki kavrayışımız kolektif bir çaba gerektirir. Ceza kanunlarına odaklanırken, bu sırrı kaçırmış olabiliriz.

İnsan aklını ayağa kaldıran, hayata hayat katan vahiy der ki, "Kısasta sizin için hayat vardır." [Bakınız: Bakara, 179] 'Kısas'ı "adil karşılık" ve "cezada denklik" olarak açarsak, içine ölüm cezası da girer. Öyleyse "Ölüm cezasında sizin için hayat vardır" diye bir anlam şubesi de vardır ayetin.

"Ölümde sizin için hayat var."

Nasıl yani?

Üzerinde düşünmeye değmez mi?

İdam cezası dönse mi dönmese mi tartışması, vahyin bir "hayat sırrı"nı çözmeye vesile olsa diyorum. Yoksa zaman geçer de unutur gider, nasipsiz kalırız. (Şahsen, içinde "hayat" geçen ayetleri daha bir heyecanla karşılarım. "Hayat var"sa, ben de orada olmalıyım. O hayat sırrını ıskalamamalıyım.)

Vahiy, öldürenin ölümü hak edip etmemesinden önce, öldürenin öldürmeyi hakkı görüp görmemesiyle ilgilenir. Cinayetin sonrasına değil, cinayet öncesine müdahil olur. Hayata "dokunmama sorumluluğu" inşa eder. Bir insana kıymak, bütün bir insanlığa kıymak gibidir. Kıyılan canın bir olmasıyla bin olması fark etmez. Hatta "canına kastedilen"in canlı olması bile gerekmez. İcabında taş da dokunulmazdır. Gerektiğinde dal bile koparılmazdır.

Vahiy, insanı herkese ve her şeye bir canlı olarak muhatap olacak bir diriliğe çağırır. İnsanın kalıbıyla yaptığı eyleme kalbini de dahil eder. "Ölüm cezası alırsam..." korkusuyla öldür(e)meyen bir insan, "katil" olmaktan kurtulmaz. Zoraki masum kalır. Öldürmek istemediği için değil, öldüremediği için öldürmez. Korkudan dolayı öldüremeyen değil, saygısından ötürü öldürmeyen bir insanı irade eder vahiy. Hayata saygısı olmadığı için öldüren biri, öldürdüğü için öldürülürse, ölüm cezasını "intikam" olarak algılar. Zorla öldürülür; misilleme kurbanı olur. Asıl masumiyet, insanın öldürmeme sorumluluğunu bile isteye üstlenmesidir. Çünkü insan her eylemine "bile isteye" katılacak bir kalbe sahiptir. Sahih bir medeniyetin, mensuplarını kendi kurallarına gönüllüce katılmaya ikna edecek derinlikte olması beklenir.

Vahiyden kopuk uygarlıklar insanı et ve kemikten ibaret görür. Onu cismi üzerinden biçimlendirir. Kuru yasaklarla önünü keser, zorlayıcı emirlerle yokuşa sürer. Vahyin inşa ettiği akıl ise kalıbın içine kalbi yerleştirir. Her eyleme gönüllü katılımı bekler. Gönülle yaratılan insanı gönüllü Yaratan'ın dilediği budur.

Vahiy, çokça magazini yapıldığı gibi, hırsızın hırsızlıktan sonra elinin kesilmesiyle ilgilenmez; muhtemel hırsızın elinin hırsızlıktan kesilmesiyle ilgilenir. Sırf güç yetiremediği için çalamayan bir insan, hırsızlıktan arınmış değildir. Aslolan, çalmaya tenezzül etmeyecek dirilikte bir vicdan inşa etmek, hırsızlığa mecbur bırakmayacak cömertlikte bir toplum kurgulamaktır. Vahyin "yaptırımları" bedensel zorlamalar üzerinden değil, kalbî iknalar, gönüllü katılımlar üzerinden yürür. Hayat ise ancak kalbin özne olduğu yerde, gönülden katılımın olduğu yerde vardır.

Şu halde, "hayat"ın hakkını vermeyen bir uygarlığın "ölüm"le hizaya getirme hakkı olamaz. İnsanı öldürmemeye ikna edecek gönül içeriğinden yoksun bir uygarlığın "öldürmesi" adalet olamaz elbette. İnsanın canı gönülden öldürmemeye ya da çalmamaya ikna olacağına inanmayan bir uygarlık, aslında insanın yaşadığına ikna olmamış bir medeniyettir. Böylesi bir uygarlığın adalet gereği de olsa "can alma" hakkı yoktur. Ölüm cezası yaşayanlara uygulanır. İnsanın insan olarak yaşadığına inanmayan bir uygarlık insanı niye öldürmeye kalkar ki?

Sözün özü: Vahyin ruhtan başlayarak dirilttiği bir toplumun 'kısas'ında [içinde ölüm de olsa] hayat vardır. Amennâ.  Ama insana "hayat gibi hayat" vaad etmeyen, güzelliği ete kemiğe indirgeyen, değeri tene kabuğa yükleyen, ruhsuz ve kalpsiz bir uygarlıkta ölüm cezası olsa ne yazar olmasa ne yazar...  Herkesi yaşarken idam etmektedir o uygarlık, baştan yok saymaktadır.

Cana kıymanın karşılığında kendi canından olmaya gönüllüce razı olan bir vicdan, kıyabileceği bir canı kendi canı kadar aziz görmeyi öğrenecektir. Böylece kendine de başkasına da kıyamayacak, kısas sayesinde en az iki hayat bulacaktır.

Senai Demirci - Haber 7
senaidemirci@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20110402/Iyi-ama-olum-cezasi-dirilere-uygulanir8230.php
#757
Bakanlıkça 2011 yılında açılması planlanan adlî yargı hâkim ve savcı adaylığı, avukatlıktan adaylığa geçmek isteyenler için adlî yargı hâkim ve savcı adaylığı, icra müdür ve yardımcılığı ile idarî yargı hâkim adaylığı yazılı yarışma sınav tarihleri, kadro sayısı ve söz konusu sınavlara başvuru tarihleri aşağıdaki linkte bulunmaktadır. Buna göre Bakanlık 2011 yılında 300'ü icra müdür ve yardımcısı olmak üzere toplam 1.500 kontenjan ayırdığı görülüyor. Detaylar için lütfen tıklayınız:

http://www.pgm.adalet.gov.tr/duyuru/2011/ocak/sinav_takvimi.htm


2802 SAYILI HÂKİMLER VE SAVCILAR KANUNU'nun konuya ilişkin maddeleri:

ADAYLARIN NİTELİKLERİ :

Madde 8 - Adaylığa atanabilmek için :

a) Türk vatandaşı olmak,

b) Giriş sınavının yapıldığı yılın Ocak ayının son günü itibariyle, lisans ve lisansüstü (Master) öğrenimi yapmış olanlar için otuz, doktora öğrenimini tamamlamış olanlar için otuzbeş yaşını bitirmemiş olmak.

c) Adli yargı adayları için; hukuk fakültesinden mezun olmak veya yabancı bir hukuk fakültesini bitirip de Türkiye'deki hukuk fakülteleri programlarına göre eksik kalan derslerden sınava girip başarı belgesi almış bulunmak,

(Değişik fıkra: 22/12/2005-5435 S.K./1.mad) İdarî yargı adayları için; hukuk fakültesinden mezun olmak veya yabancı bir hukuk fakültesini bitirip de Türkiye'de hukuk fakülteleri programlarına göre eksik kalan derslerden sınava girip başarı belgesi almış bulunmak, hukuk fakültesinden mezun olanlar dışından alınacak adaylar bakımından, her dönemde ihtiyaç oranında, hukuk veya hukuk bilgisine programlarında yeterince yer veren siyasal bilgiler, idarî bilimler, iktisat ve maliye alanlarında en az dört yıllık yüksek öğrenim yapmış veya bunlara denkliği  kabul edilmiş yabancı öğretim kurumlarından mezun olmak,

d) Kamu haklarından yasaklı olmamak,

e) (Mülga bend: 22/12/2005-5435 S.K./43.mad)

f) Askerlik durumu itibariyle askerlikle ilgisi bulunmamak veya muvazzaflık hizmetini yapmış yahut ertelenmiş veya yedeğe geçirilmiş olmak,

g) Hakimlik ve savcılık görevlerini sürekli olarak yurdun her yerinde yapmasına engel olabilecek vücut ve akıl hastalığı veya sakatlığı, alışılmışın dışında çevrenin yadırgayacağı şekilde konuşma ve organlarının hareketini kontrol zorluğu çekmek gibi özürlü durumları bulunmamak,

h) (Değişik bent: 11/09/1987 - KHK 276/3 md.; Aynen Kabul: 24/02/1988 - 3409/3 md.) Taksirli suçlar hariç olmak üzere, (...) üç aydan fazla hapis veya affa uğramış olsa bile Devletin şahsiyetine karşı işlenen suçlarla zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı veya şeref ve haysiyet kırıcı bir suçtan veya kaçakçılık, resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma suçlarından dolayı hükümlü bulunmamak veya bu suçlardan veya taksirli suçlar hariç olmak üzere üç aydan fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir fiilden dolayı soruşturma veya kovuşturma altında olmamak.

ı) Yazılı yarışma sınavı ile mülakatta başarı göstermek,

j) Hakimlik ve savcılık mesleğine yakışmayacak tutum ve davranışlarda bulunmamış olmak,

şarttır.

ADAYLIĞA ATAMA :

Madde 9 - (Değişik fıkra: 22/12/2005-5435 S.K./2.mad) Her yıl alınacak aday sayısı, avukatlık mesleğinden alınacaklarla birlikte Türkiye Adalet Akademisinin görüşü alınmak suretiyle, kadro ve ihtiyaç durumuna göre Adalet Bakanlığınca tespit edilir.

(İkinci fıkra iptal: Anayasa Mahkemesi'nin 14/12/1995 tarih ve E.1995/19, K.1995/64 sayılı kararı ile.; Yeniden düzenlenen fıkra: 15/01/2003 - 4790 S.K./1. md.) Yukarıdaki maddede belirtilen niteliklere sahip olup, yazılı yarışma sınavı ile mülakatta başarı gösterenler, başarı derecelerine göre sıraya konularak Adalet Bakanlığınca önceden belirlenen ihtiyaç sayısına, daha önce başka görevlerde kadro, maaş ve derece yönünden iktisap etmiş oldukları haklar nazara alınmak suretiyle lisans, lisansüstü (master) ve doktora öğrenim durumlarına göre Devlet memuriyetine giriş derece ve kademesiyle veya bu derecelerden aşağı olmamak şartıyla müktesep olarak almış oldukları derece ve kademeyle adaylığa atanırlar. Bu atamada, daha önce serbest avukatlık yapmış olanların avukatlıkta geçen sürelerinin üçte ikisi de değerlendirilir. Bu sıraya göre ihtiyaç sayısınca atananların dışında kalanlar bir hak iddia edemezler.

Doktora yapanlar sadece mülakata tabi tutulurlar.

(Mülga 3.fıkra: 22/12/2005-5435 S.K./43.mad)
(Mülga 4.fıkra: 22/12/2005-5435 S.K./43.mad)
(Mülga 5.fıkra: 22/12/2005-5435 S.K./43.mad)

(Değişik fıkra: 22/12/2005-5435 S.K./2.mad) Adayların yarışma sınavı ve mülâkatı ile 8 inci Maddenin (g) bendinin uygulanmasına ilişkin hususlar yönetmelikte düzenlenir.
#758


İSTANBUL (AA)

'Ergenekon' soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık'ın 'İmamın Ordusu' adlı kitap taslağı bazı internet sitelerince yayımlandı. 298 sayfa olan taslağın ilk sayfasında Şık'ın tutuklanırken söylediği "Dokunan Yanar" sözleri yer alıyor. Kitabın İsveçli aktivistlerce ve internette çok sayıdaki sahte kopyalar karşısında okurların kitabın aslını okuyabilmeleri olanağını sunmak için yayımlandığı bildirildi. Kitabın taslağını polis tarafından el konulmadan önce okuyan gazeteci Aydın Engin, internette paylaşılan kopyanın gerçek olduğunu açıkladı. Gelişmeler üzerine özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali, inceleme başlattı.

Savcılık, Oda Tv'de yapılan aramalarda ele geçirilen kitaba ait taslak metinde bulunan, "Kitabı yazarken cesur olun. Nedim'i kutlarım, Ahmet'i çalıştırsın" notu, 'ulusal Medya 2010' isimli belgedeki talimatlar ve kitap taslağına yazılmış emir kipli notları öne sürerek kitabın talimatla yazıldığını ileri sürmüş ve kitap taslağını 'örgütsel doküman' olarak nitelendirmişti. Kitabın taslaklarının imhası için yayımcısı İthaki Kitabevi ile Radikal Gazatesinde mahkeme kararıyla arama yapmıştı.

http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=01.04.2011&i=311400


Ahmet Şık'ın eşi Yaşasın sivil itaatsizlik!

Ahmet Şık'ın yazdığı ancak henüz basılmayan kitabı 'İmam'ın Ordusu' ile ilgili olarak polis Radikal Gazetesi'ni aramış ve Ertuğrul Mavioğlu'nun bilgisayarındaki kitap taslağını almıştı. Uzun zamandır tartışılan 'İmamın Ordusu'nun taslağı Twitter'dan paylaşıldı.

298 sayfa olan taslağın ilk sayfasında Şık'ın tutuklanırken söylediği 'Dokunan Yanar' sözleri başlık olarak yer alıyor.

Kitabın taslağını polis tarafından el konulmadan önce okuyan gazeteci Aydın Engin, internette paylaşılan kopyayı inceledi ve kopyanın gerçek olduğunu nvtmsnbc'ye açıkladı.

298 sayfa olan taslağı saat 20:00 itibariyle 52 binden fazla kişi indirdi....

AYDIN ENGİN: TÜMÜYLE ORİJİNAL

Engin, 'Dokunan Yanar' başlığıyla yayınlanan dökümanla ilgili şu açıklamayı yaptı: ''Bugün bana bir mail yollandı. Ahmet Şık'ın kitabının orijinalinin kendilerine İsveçli aktivistlerce iletildiğini belirtiyorlar ve benden gerçekten kitabın orijinali olup olmadığını soruyorlar. Baktım tümüyle orijinal.''

Cumhurbaşkanı Gül, Ahmet Şık'ın kitabının toplatılmasının yersiz olduğunu söylemiş ve bu gelişmenin satışlarını artıracağını dile getirmişti.

SAVCILIK İNCELEME BAŞLATTI

"Ergenekon" soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı kitap taslağının bazı internet sitelerinde yayımlanması üzerine, özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliğince inceleme başlatıldı.

Alınan bilgiye göre, özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı Hakan Karaali, Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı kitap taslağının bazı internet sitelerinde yayımlanmasını incelemeye aldı.

EŞİ İLK YORUMU TWITTER'DAN YAPTI

Ahmet Şık'ın eşi Yonca Şık kitabın yayınlanmasıyla ilgili olarak ilk yorumu Twitter'dan yaptı: Yaşasın sivil itaatsizlik!!!

KİTABI İNDİRMEK SUÇ MU?

TV8'in yayınına katılan bilişim hukuku uzmanı Gökhan Ahi şunları söyledi:

"Yasada kitabın yayınlanması 'içerik sağlayıcı' sıfatını doğurur. Tabii içerik sağlayıcı için  ceza ve güvenlik tedbirleri farklıdır.

Fakat, konusu suç olan yayını indirmek diye bir suç ceza Kanunu'nda tanımlanmış değil.

Kaldı ki; bu kitabın örgütsel bir döküman olup olmadığı bir dava sonucunda belli olacaktır.

Bir kitabın kesin hükümle örgütsel döküman olup olmadığı belli olmadan bir örgütsel döküman saymak güçtür.

Soruşturma kitabı internete koyan kişiyle ilgilidir."

http://www.posta.com.tr/turkiye/HaberDetay/_Imamin_Ordusu__internette_yayinlandi.htm?ArticleID=67227
#759
İfadelerde argo tabirler kullanılmış olsa da çok komik bir video :)

http://www.youtube.com/watch?v=H8XrjqAZS1c#
#760
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kontrol memurları, Antalya'da resmî olarak boşandıktan sonra eşiyle aynı evi paylaşan çiftleri tespit etti. Ölen babalarının SGK maaşını alabilmek için anlaşmalı boşandıkları tespit edilen 420 kişinin maaşı kesildi.

Antalya'da vefat eden babasının emekli maaşını alabilmek için eşinden anlaşmalı boşandığı belirlenen 420 kişinin maaşı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından kesildi.

SGK Antalya İl Müdürü Selim Erol, 5510 sayılı kanunun 56'ncı maddesine göre, eşinden boşandığı halde, fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış gelir ve aylıklarının kesildiğini, bu kişilere ödenen tutarların da aynı kanunun 96'ncı maddesine göre geri alındığını hatırlattı.

1 Ekim 2008'den bu ya-na yapılan denetlemelerde Antalya'da eşinden boşanan ancak aynı evde yaşamaya devam eden kişilerle ilgili toplam bin 36 dosyanın incelendiğini belirterek bunlardan haksız yere maaş aldıkları belirlenen 420 kişinin maaşlarının kesildiğini kaydeden Erol, şunları kaydetti: "Antalya ve ilçelerinde eşinden anlaşarak boşanan ve aynı evde yaşamaya devam eden, diğer taraftan da babasından hak sahibi maaşı alan kişilerin durumunu belirten yazılar, gerek ihbar ve şikayet, gerekse resmî kurumlar vasıtasıyla SGK il müdürlüğü'ne intikal etmektedir. Bu tür anlaşmalı boşanmalar hakkında müdürlüğümüze ulaşan bilgiler neticesinde kurumumuz denetim elemanları tarafından durum tespiti yapılmaktadır. İlgili resmî makam kayıtları incelenmekte ve çevre soruşturması başlatılmakta ayrıca ilgili adres, Sosyal Güvenlik Kurumu kontrol memurları tarafından denetlenmektedir."

Anlaşmalı boşanmak suretiyle hak sahibi durumuna düşen kişinin aldığı maaşın kesildiğini ve haksız aldığı maaşların yasal faizi ile birlikte geri alındığını, ilgililer hakkında da savcılığa suç duyurusunda bulunduklarını ifade eden Erol, vatandaşların bu yola başvurmamalarını ve çevrelerinde böyle durumda olanların SGK'ya bildirilmesini istedi.

ANTALYA AA
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1105168&title=anlasmali-bosanan-420-kisiye-maasi-kesildi