Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#761
Üniversite öğrencisi iken savcı ve hâkim karşısına çıkmışlığım vardı. Mahkemeye çıkmak, bizim için lise yıllarında başımıza geldiği üzere disipline gönderilmekten farksızdı.

O yüzden sorguda veya duruşmada, mahkeme yüzü kadar soğuk bakan yargıçlara aynı soğuklukta karşılıklar verirdik. 12 Eylül'den sonra Mamak'ta durum bütünüyle değişti. Ağır işkencelerden sonra savcının veya sorgu hâkiminin karşısına çıkmak, kurtuluş demekti. Askerî cezaevinde üç hafta geçirdikten sonra, ilk defa savcı karşısına çıktığımda bir özgürlük sarhoşluğu yaşamıştım. Aylardan nisandı. Pencereden baharın kokusu geliyordu. Dışarıda bir salkım söğüdün dalları rüzgârda hafif hafif sallanıyordu. Savcı ile ne konuştuğumuza dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Aklımda kalan, sadece söğüt yapraklarının o büyüleyici yeşil rengi ve nazlı nazlı oynayışı.

İnsanın özgürlüğünden mahrum bırakılması çok ağır bir ceza. Gündelik hayatta önem verdiğiniz, peşinden nefes nefese koşturduğunuz her şey anlamını kaybediyor. Hayat tek amaca indirgeniyor: Yeniden özgürlüğe kavuşmak.

Tam da gazetecilerin tutuklandığı perşembe günü basın özgürlüğünü ilgilendiren bir davadan dolayı, sanık olarak mahkemeye çıktım. Anayasa Mahkemesi'nde bugünkü BDP'nin selefi olan DTP için kapatma davası devam ederken yazdığım bir yazıdan dolayı. Yazının başlığı 'Anayasa Mahkemesi PKK'yı kapatabilir mi?' sorusuydu. Ana fikir, DTP'nin kapatılmasının Kürt sorununda illegaliteyi artıracağı endişesi idi. Bu yazıdan dolayı yargılanma sebebim ise TCK'nın 277. maddesi uyarınca 'yargı görevini yapanı etkileme' suçuydu. Benim yazımın bir suç olmadığını, siyasal hukuku uygulayan Anayasa Mahkemesi'nin kararına gerekçe olarak kullanabileceği bir analiz olduğunu söyleyerek kendimi savundum. Neyse, beraat ettim.

Türkiye'de basın özgürlüğü ile ilgili çok ciddi sıkıntılar var. Ancak Oda TV etrafında dönen ve protestolara gerekçe olan tutuklamaların, basın özgürlüğü ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi yok. Basının, fikrin, haberin ve özgürlüğün itibarını korumak adına söylüyorum: Kimse basın özgürlüğünün arkasına saklanmasın.

Savcıların topladığı suç delillerinin neler olduğunu, yargıçların tutuklama gerekçelerini bilmiyoruz. Ama isnat edilen suçlardan hiçbiri 'basın özgürlüğü' kapsamına girmiyor.

14. yıldönümü münasebetiyle yazdığı yazıda Serdar Turgut, 28 Şubat'ın sorumlusunun medya olduğunu söylüyor. Artık netleşti: 28 Şubat bir medya operasyonu olarak planlandı ve icra edildi. Asker sadece öcü gibi öne sürülüp kullanıldı. 28 Şubat'ın failleri gazete patronları ve yöneticileri idi. 28 Şubat'ı yapanlar yargılanacaksa, önce gazete yöneticilerinden başlamamız gerekmez mi?

Basının darbe planlama, darbe kumpasları yapma, darbe şartlarını olgunlaştırma amacıyla bireysel hakları ihlal etmesi basın özgürlüğü olamaz. Bu işlere bulaşan kim olursa olsun, kulağından tutulup mahkemeye çıkartılır. Temel insan hakları ve hukuk düzeni başka türlü sürdürülemez.

Savcı ve hâkimlerin elinde, özgürlükten yoksun bırakmak çok ezici yetkiler var.. Ama aynı savcı ve hâkimlerin işlerini yaparken kendi bireysel haklarını savunma güçleri çok zayıf. Herkes her şeyi söylüyor. Sadece savcılar ve hâkimler konuşup kendilerini ve kararlarını savunamıyor. Hukuk düzeni, hâkimlerin hatadan noksan olmasına dayanmaz. Adalet sistemi, hata yapanı düzeltecek mekanizmalara sahiptir.

Savcılar ve hâkimler, Nedim Şener ve Ahmet Şık'ı tutuklarken kasten veya sehven doğru karar vermemiş olabilir. Hata, tutuklamaya itirazla düzeltilir. Ama hâkimler ve savcılar kanun maddelerini uygulayarak doğru karar vermişse ve meydanlara çıkıp ortalığı yıkan basın mensuplarının baskısına dayanamayıp doğru bildiklerinden vazgeçerlerse ne olur?

Basın özgürlüğü, hukuku işletmek için gerekli. Peki elinizdeki gücü, mahkemeye baskı için kullanmak? Darbe soruşturmasını basın özgürlüğü içine yerleştirip engellemeye kalkmanın neresi basın özgürlüğü?

Elinizdeki gazeteyi rulo haline getirip karşınızdakinin kafasına vura vura darp ediyorsunuz. Elinizdeki alet gazete olunca, darp fiili suç olmaktan çıkıyor mu?

m.turkone@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1102979



Cesur savcılarımız var mı?, Mümtaz'er Türköne, Zaman

Canınıza, malınıza, namusunuza yönelik bir tehditle karşılaştığınız zaman kapısını çalacağınız kişi savcıdır. Eğer zarara uğradıysanız, size zarar vereni cezalandırmak üzere yargıyı harekete geçirecek olan yine odur. Şikâyetinizi yaparsınız, savcı harekete geçer. Sizin hakkınızı, hukukunuzu başta polis gücü olmak üzere devletin bütün imkânlarını kullanarak korur.

Savcı kendi hukukunu korumuyor. Koruduğu sıradan bütün vatandaşlar gibi benim hukukum. Önüne suç ihbarı geldiği zaman, 'işim çok, yarına kalsın' deme lüksü yok. Eğer suçun ve suçlunun peşine düşmezse o zaman kendisi suçlu olur. Önünde deliller dururken, 'şimdi başıma iş almayayım' diyerek ensesi kalın zanlılara dokunmazsa, benim hayatım, benim hukukum tehlikeye girer.

Hukuk düzeni içinde yaşayabilmenin en güçlü teminatı, toplum adına suçun ve suçlunun peşine düşen; işini hakkıyla yapan savcılardır. Suç ne kadar büyükse, suçlular ne kadar organize ise savcının görevi de o kadar yürek ister.

Bize cesur savcılar lâzım. Tıpkı İtalyan Gladio'sunu çökerten savcılar gibi. Peki, var mı?

Ergenekon savcılarımız var. Devletin kuytularına çöreklenmiş, bir ahtapot gibi kollarını her tarafa uzatmış ve kendi halkına karşı komplolar planlamış devasa kirli bir örgütü, kollarından birinden tutup mahkemenin önüne çıkartan savcılar. Örgüt mensubu bir üniformalının kapısını çaldıkları zaman, bir milyonluk koca bir orduya savaş açmakla suçlandılar. Ana muhalefet partisi lideri, siyasî belagatin ileri numunelerini kullanarak 'avukat' sıfatıyla karşılarına oturdu. Özel hayatları didik didik edildi. Canlarına ve onurlarına yönelik tehditlerle karşılaştılar. Medyanın 'meslek dayanışması'nın hedefi oldular. Korkup geri adım attılar mı? Görevden aflarını istediler mi?

Herkes çıkıp konuşuyor. Herkes aklına eseni yazıyor. 'Yargıya müdahale' suçu, toplu işlenince kimse takibata uğramıyor. Sadece savcılar, yargıçlar konuşamıyor. Savcı sanıklardan birine 50 soru yöneltmiş. Avukatlardan alınan bilgilerle bu sorulardan üç tanesini manşetten verince habercilik yapmış olmuyorsunuz. 50 sorudan 49'unda zanlının temize çıkması, ama bir soruya verdiği cevaptan suça iştirak ettiği şüphesinin kuvvet kazanması, tutuklama için yeterli değil mi?

İlk defa Ergenekon Savcısı 'yetti artık' der gibi yazılı bir açıklamada bulundu. Açık açık, tane tane tutuklananların 'basın özgürlüğü' kapsamına giren bir suçtan dolayı değil, doğrudan 'terör örgütüne üye olmak' iddiasıyla tutuklandıklarını söyledi. Ergenekon Savcısı'nın açıklama ihtiyacı hissetmesi üzerinde hepimiz durmalıyız. Savcı yine kendisini korumuyor; devam eden soruşturmanın selametine özen gösteriyor.

Yargı sistemimizde savcılar konuşmuyor. Hukuk devleti ve yargının tarafsızlığı adına bu durum bir mecburiyet değil, sadece bir tercih. Bir suç işlendikten ve savcı olaya el koyduktan sonra da, mülkî amirler veya polis şefleri kameraların karşısına geçiyorlar. Hâlbuki mülki amir önleyici kolluk hizmetinden, yani suçun önlenmesi ve kamu düzeninin sağlanmasından sorumludur; suç işlendikten sonra yetki savcıya geçer. Savcıların konuşması ve -son yazılı açıklamada Ergenekon Savcısı'nın yaptığı gibi- soruşturmanın konusu ve kapsamı hakkında bilgi vermesi, tartışmalı soruşturma süreçlerini rahatlatacak ve yargıya müdahaleyi engelleyecek etkili bir çare olabilir.

Son tutuklama furyası, Ergenekon davasının içini boşaltmaya yönelik teşebbüslere dair. Darbe planlarından tanıdığımız psikolojik harekât teknikleri kullanarak girişilen yargılamaya gölge düşürme kumpasları Ergenekon savcısı tarafından soruşturuluyor. Medyaya yansıyan deliller şu ana kadar özel hayata ilişkin pornografik malzemelerle ilgili. Ana muhalefet partisi, bu malzeme ile genel başkanını değiştirmek zorunda kaldı. İddialar ciddi. Bırakalım savcılar işini yapsın.

İşini hakkıyla yapan savcılarımız var mı? Meslek dayanışması saikiyle bayrak açan medya ordusunu karşısına alacak cesaret bir savcıda varsa, bu ülkede hakkın ve hukukun egemen olması adına endişeye mahal yok demektir. Unutmayalım hukuk medyanın değil, savcının elinde. Bu ülkenin de o hukuka ekmek ve su kadar ihtiyacı var.

m.turkone@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1103856
#762


TÜBİTAK taramasında Türkiye'de 50 ürün içerisinde en yüksek oranda kanserojen madde içeren gıdanın cips olduğu öğrenildi. İngiliz Kalp Sağlığı Vakfı'na göre ise 'Cips yemek yağ içmekten farksız'...

Yrd. Doç. Dr. Önder Yıldız, İngiliz Kalp Sağlığı Vakfı (BHF)'nın cips tüketimini azaltmak için 'Cips yemek yağ içmekten farksızdır' sloganıyla bir kampanya başlattığını, ayrıca TÜBİTAK taramasında Türkiye'de 50 ürün içerisinde en yüksek oranda kanserojen madde içeren gıdanın cips olduğunu söyledi.

Yıldız, "Toplumsal olarak ayran ve süt gibi öz ve oldukça faydalı değerlerimizi kaybetmekteyiz. Bunun yerine zararları sabit olan kola gibi gazlı içeceklerin sofralarımızda yer aldığı görülüyor. Kolada kullanılan uyuşturucu kafeinin ve renklendirici karamelin yasaklanması için FDA'ya ciddi baskılar yapılmakta. Amerikan Tabipler Birliği'nin 'Kolalı içecek alışkanlığının kemik kırıkları sıklığını 3 kat artırdığını ve tüm hastalıklara davetiye çıkaran şişmanlık ile kola tüketimi arasında önemli bir bağlantının söz konusu olduğunu' bildirdi." dedi.

Iğdır Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Önder Yıldız, beslenme ile başta kanser olmak üzere birçok kronik hastalık arasında kesin bir ilişki olduğunu söyledi.

Yıldız, birçok bilimsel araştırma sonuçlarına göre, tüketilen gıdaların söz konusu hastalıklara hem sebep hem çare olduğunu belirtti.

Iğdır Üniversitesi tarafından yürütülen 'Çiftçiyim Yeniliğe Açığım' Sosyal Destek Projesi (SODES) eğitim çalışmaları kapsamında bayanlara, 'Sağlıkta Gıda Tüketimi' semineri verildi.

Iğdır Merkeze bağlı Tacirli Köyü'nde SODES kapsamında yapılan 'Çiftçiyim Yeniliğe Açığım' projesinde, bayanlara yönelik 'Sağlıklı Gıda Tüketimi' ile ilgili eğitim, Iğdır Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Önder Yıldız tarafından verildi. Yıldız, beslenme ile başta kanser olmak üzere birçok kronik hastalık arasında kesin bir ilişki olduğunu söyledi. Yıldız, birçok bilimsel araştırma sonuçlarına göre, tüketilen gıdaların söz konusu hastalıklara hem sebep hem çare olduğunu belirtti.

Yrd. Doç. Dr. Önder Yıldız, meyve ve sebzelerin, tam tahılların ve fiziksel aktivitenin kanseri azaltmakta ve kansere karşı koruduğunu; öte yandan, toplam yağ alımı/bazı yağlar (doymuş yağlar), şişmanlık ve bazı gıda hazırlama yöntemlerinin kansere davetiye çıkardığını belirtti. Cips tüketiminin zararlarına değinen Yıldız, "İngiliz Kalp Sağlığı Vakfı'nın (BHF) cips tüketimini azaltmak için "Cips yemek yağ içmekten farksızdır" sloganıyla bir kampanya başlattığını vurgulayarak, ayrıca TÜBİTAK taramasında Türkiye'de 50 ürün içerisinde en yüksek oranda kanserojen madde içeren gıdanın cips olduğunu söyledi.

Doç. Dr. Önder Yıldız, "Toplumsal olarak ayran ve süt gibi öz ve oldukça faydalı değerlerimizi kaybetmekteyiz. Bunun yerine zararları sabit olan kola gibi gazlı içeceklerin sofralarımıza yer alındığı görülüyor. Kolada kullanılan uyuşturucu kafeinin ve renklendirici karamelin yasaklanması için, FDA'ya ciddi baskılar yapılmakta. Amerikan Tabipler Birliği'nin, 'Kolalı içecek alışkanlığının kemik kırıkları sıklığını 3 kat artırdığını ve tüm hastalıklara davetiye çıkaran şişmanlık ile kola tüketimi arasında önemli bir bağlantının söz konusu olduğunu' bildirdi. Buna ilaveten bir doktorun söylediği, "Şuna inanıyorum ki süt; köylü Memet efendinin ineğinin memesinden değil de uluslararası bir firmanın fabrikasından çıkan (formülü gizli!) yüzde 500 karla satılan bir içecek olsaydı, şu an hepimiz süt içiyor olurduk'' bu tespit çarpıcı, acı ve ibret verici olsa da doğru." dedi.

Besin hazırlama ile ilgili önemli tavsiyelerde bulunan yıldız, "Son günlerde gündemde olan nişasta bazlı şeker tüketimine de değinmeden geçmek istemiyorum. Tıbbi bilimsel kaynaklara ve uluslararası sağlık kuruluşlarının yaptığı değerlendirmelere göre, nişasta bazlı şeker tüketiminin kansere neden olduğunu gösteren güvenilir klinik bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Sizden ricam, burada paylaştığımız bilgileri, çevrenizdeki insanlarla paylaşmanızı, bu uygulamaların gelip geçici değil, kalıcı bir yaşam biçimine dönüştürmenizi istiyorum." şeklinde konuştu.

http://www.haber7.com/haber/20110224/En-yuksek-kanserojen-iceren-gida-bu.php
#763
'Pancar şekeri ile mısır şekeri arasında fark yok'

Nişasta bazlı şekerin kanserojen olduğu iddialarına cevap veren Ulusal Beslenme Platformu, pancar şekeri ile mısır şekeri arasında bileşim itibarıyla herhangi bir fark olmadığını duyurdu. Platform, "Fruktoz ve glukoz içeren şekerlerde normal tüketim miktarlarına uyulduğunda, hastalıklarla ilişki kurulamayacağı kanısındayız." açıklamasını yaptı.
Son dönemde medyada tartışılan fruktoz ve nişasta bazlı şekerlerin insan sağlığını olumsuz yönde etkilediği iddialarına Ulusal Beslenme Platformu açıklık getirdi. Platform, "Normal tüketim miktarlarına uyulduğu takdirde, nişasta bazlı şekerlerle (NBŞ), pankreas kanseri gibi hastalıklar arasında bir ilişki kurulamayacağını, diğer gıda maddelerinde olduğu gibi, uzun süreli ve fazla miktarda tüketilmesi halinde NBŞ'nin insan sağlığını olumsuz etkileyebileceğini" duyurdu.

Prof. Dr. Perihan Aslan, Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Pala, Prof. Dr. İlhan Yetkin, Prof. Dr. H. Tanju Besler, Prof. Dr. Artemis Karaali, Prof. Dr. Filiz Açkurt'tan oluşan Ulusal Beslenme Platformu, yaptığı açıklamada son dönemdeki tartışmalarda sıkça kullanılan, 'sakaroz, glukoz, fruktoz, NBŞ' gibi kimyasal ifadelere açıklık getirdi. Gıdalarda doğal olarak bulunan ve tatlı tadı veren glukoz, fruktoz ve sakkaroz benzeri maddelerin 'şeker' olarak adlandırıldığı belirtilen açıklamada, "Türkiye'de ticari ölçekte üretilmekte olan şekerler, şeker pancarından elde edilen 'çay şekeri-sakkaroz' ile mısırdan elde edilen 'mısır şekeri' fruktoz-glikoz karışımlarıdır. Ancak sakkaroz da kimyasal olarak yarı yarıya glukoz ve fruktozdan oluşmaktadır. Gerek pancar şekerinin (çay şekeri) gerek mısır şekerinin 1 gramı, vücuda 4 kilokalori enerji verir. Esasen çay şekeri (sakkaroz) de vücuda alındıktan sonra midenin asitli ortamında ve bağırsaklarda inversiyona uğrayarak yarı yarıya glukoz ve fruktoza dönüşür. Böylece çay şekeri ile mısır şekeri tüketmek arasında bileşim itibarıyla herhangi bir fark olmadığı anlaşılmalıdır." bilgisine yer verildi.

Fruktozun, çeşitli meyvelerde ve balda doğal olarak bulunan basit bir şeker olduğu, sakkaroza göre yüzde 30 daha tatlı olduğu, vücutta emiliminin glukozdan daha yavaş gerçekleştiğine dikkat çekilen açıklamada, fruktozun meyvelerde yaygın olarak bulunması sebebiyle 'meyve şekeri' olarak da adlandırıldığı belirtildi. Mısırda bulunan nişastanın işlenmesiyle elde edilen, glukoz ve fruktoz içeren NBŞ'nin 'mısır şeker' veya 'mısır şurubu' olarak da adlandırıldığı kaydedilen açıklamada, "Türkiye'de iki çeşit mısır şekeri üretilmektedir. Fruktoz42 denilen mısır şekerinde fruktoz/glukoz oranı 42/58, Fruktoz55 denilen mısır şurubunda ise bu oran 55/45'tir. Doğal balın bileşiminde de fruktoz ve glukoz yaklaşık olarak yarı yarıya bulunmaktadır. Bilimsel açıdan değerlendirildiğinde, sakkarozun yani çay şekeri veya toz şekerin de yüzde 50'si fruktoz, yüzde 50'si de glukozdur. Görüleceği üzere, çay şekeri, nişasta bazlı fruktoz şurubu da denilen mısır şekeri ile hemen hemen aynı bileşime sahiptir." denildi. Tıbbi bilimsel kaynaklara ve uluslararası sağlık kuruluşlarının yaptığı değerlendirmelere göre NBŞ tüketiminin kansere neden olduğunu gösteren güvenilir bir klinik bilimsel çalışma bulunmadığı savunulan açıklamada, "Pankreas kanseri ile mısır şurubu tüketimi arasında kanıta dayalı, ciddi bir klinik araştırma bulunmamasına rağmen pankreas kanseri ile ilgili sigara, obezite, diyabet, kronik pankreatit gibi faktörlerin etkinliği üzerinde literatürde çok sayıda güvenilir bilimsel yayın bulunduğu" görüşü dile getirildi.

Gerektiğinden fazla alınan her şey zararlı

Yüksek doz nişasta bazlı şekerlerle alımı ile riskli kişilerde "vücut ağırlığı artışı, kanda trigliserid yüksekliği ve karaciğerde yağlanma gelişebileceği, kan şekeri değerini olumsuz etkileyebileceği" yönünde farklı bilimsel çalışmalar bulunduğuna işaret edilen açıklamada, "Ancak genel beslenme kurallarına uyarak diyetle NBŞ alımı ile obezite, trigliserit birikimi ve insülin direnci gibi sağlık risk göstergeleri arasında bir bağlantı olduğunu gösteren geçerli bilimsel bir kanıt bulunmadığı" kaydedildi.

Fruktozun glukoza göre glisemik endeksi düşük olması sebebiyle sağlıklı kişilerde diyabet oluşturma riskinin daha düşük olduğu savunulan Ulusal Sağlık Platformu açıklamasında, şöyle devam edildi: "Her gıda maddesinde olduğu gibi günlük alım miktarı önemlidir. Gereğinden fazla alınan her gıda maddesi vücuda zararlıdır. Deneyim ve birikimlerimize dayanarak ve uluslararası bilimsel araştırmaların değerlendirilmesi sonucunda, bugün için fruktoz ve glukoz içeren NBŞ ile normal tüketim miktarlarına uyulduğu takdirde, yukarıda belirtilen hastalıklar arasında bir ilişki kurulamayacağı kanısındayız."

Açıklamada birey ve toplum sağlığının korunmasında yeterli ve dengeli beslenme ile fiziksel aktivitenin esas olduğu, tüm besin öğelerinin yetersiz ya da fazla alınmasının insan sağlığını olumsuz etkilediği vurgulandı. Sağlığın korunması açısından, "Doğal besinlerle alınan şekerler dışında, tatlandırma amacıyla gıda ve içeceklere dışarıdan eklenen her türlü şeker miktarının, günlük kalori alımının yüzde 10'unu geçmemesine dikkat edilmesi" uyarısında da bulunuldu.

http://www.zaman.com.tr/wap.do?method=getHaber&haberno=1095167&bolumno=2&altbolumno=&sirano=3&sayfa=
#764
SELİM KUVEL - ANKARA

Bazı sendikalar ile muhalefet partilerinin tepki gösterdiği 'torba yasa', önceki gece Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde (TBMM) kabul edildi.

Yaklaşık 2,5 aylık mesainin ardından Genel Kurul'dan geçen düzenleme, esnaftan çalışana, üniversite öğrencilerinden otomobil sahiplerine ve siyasetçilere kadar toplumun hemen her kesimini ilgilendiren önemli hükümler içeriyor. 9 bölüm ve 234 maddeden oluşan yasada, kamuoyunda vergi ve prim affı olarak da bilinen kamu alacaklarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin bölüm öne çıkıyor. Buna göre 31 Aralık 2010 tarihine kadar ödenmemiş vergiler, SSK-Bağ-Kur prim borçları, idari para cezaları, elektrik ve su borçları ile trafik cezaları yeniden yapılandırma kapsamında olacak. Düzenlemeye, harç kredisi borcu olan üniversite mezunları da dahil edildi. Kamu alacakları, gecikme faizi yerine TEFE/ÜFE (enflasyon) aylık değişim oranları esas alınacak yeniden hesaplanacak. Borçlular, bunu ikişer aylık dönemler halinde 18 eşit taksitte ödeyebilecek. Ödemeler kredi kartıyla da yapılabilecek. Borcun ödenmesi halinde, vergi cezalarından ve buna bağlı gecikme zamlarının tahsilinden vazgeçilecek. Uygulamadan yararlanmak isteyenlerin dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri gerekiyor. Borçluların, yasanın Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihi izleyen ikinci ayın sonuna kadar ilgili idarelere başvurması gerekiyor.

Gelir ve Kurumlar Vergisi mükellefleri, yıllık beyannamelerinde vergiye esas alınan matrahlarını, yasanın Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihi izleyen ikinci ayın sonuna kadar; 2006 yılı için yüzde 30, 2007 için yüzde 25, 2008 için yüzde 20 ve 2009 için yüzde 15 oranlarından az olmamak üzere artırdıkları takdirde, bu yıllar için yıllık Gelir ve Kurumlar Vergisi incelemesine tabi tutulmayacak, bu yıllara ilişkin olarak daha sonra tarhiyat yapılmayacak. KDV mükellefleri de 2006 için yüzde 3, 2007 için yüzde 2,5, 2008 için yüzde 2 ve 2009 için yüzde 1,5 oranına göre belirlenecek KDV'yi, vergi artırımı olarak beyan etmeleri halinde bu alanda vergi incelemesi ve tarhiyata tabi tutulmayacak.

Daha önce bildirimde bulundukları halde, yurtdışında bulunan varlıklarını süresi içinde Türkiye'ye getirmeyenler, sürenin bitiminden bu düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihi izleyen ikinci ayın sonuna kadar; yurtdışında bulunan para, döviz, altın, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını ülkeye getirmeleri veya açılacak bir hesaba transfer etmeleri halinde, 1 Ocak 2008 tarihinden önceki dönemlere ilişkin hiçbir suretle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatına tabi tutulmayacak.

120 LİRANIN ALTINDAKİ CEZALAR SİLİNDİ

Resmî Gazete'de yayımlandığı tarih itibarıyla tebliğ edilmemiş 120 TL'nin altında kalan idari para cezalarının tahsilinden vazgeçilecek. Tütün mamulü tüketimiyle ilgili idari para cezaları bu hükmün dışında tutulacak. Tutarı 12 TL ve altında kalan geçiş ücretleri de tebliğ edilmeyecek, tebliğ edilmiş olanlar da tahsil edilmeyecek. TBMM Genel Kurulu'ndaki görüşmelerde sendikaların tepkisini çeken 'denkleştirme', 'evden ve uzaktan çalışma' ile 'deneme süresinin uzatılması' gibi maddeler tasarıdan çıkarıldı. Türk-İş, itiraz ettikleri maddelerin geri çekilmesini memnuniyetle karşıladıklarını açıkladı. Konfederasyondan yapılan açıklamada, "Türk-İş'in girişimleri sonucunda söz konusu üç maddenin geriye çekilmesi, çalışma yaşamımız açısından önemli bir kazanç olmuştur." denildi. Son gün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na, 1.450 kadro ihdası yapıldı. Bakanlık bu kadroyu, yurtdışı işçi hizmetleri, iş sağlığı ve güvenliği uzman ve uzman yardımcılıkları ile iş müfettişi ve yardımcılığı kadroları için kullanacak.

Trafik kazasında faturayı SGK ödeyecek

Trafik kazaları sebebiyle üniversitelere bağlı hastaneler, diğer resmi ve özel sağlık kuruluşlarından hizmet alanların tedavi faturaları, kazazedenin sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın SGK tarafından karşılanacak. Sıfır araç alanların trafik tescil belgeleri (ruhsat) de, ikinci el araçlarda olduğu gibi Emniyet tarafından posta ile gönderilecek. Tescil belgesinin bir ay içinde teslim edilememesi halinde, araç sahibine sorumluluk yüklenemeyecek. Bu işlemler sırasında, usul ve esaslara aykırı hareket edenlere 10 bin TL ceza verilecek. Yabancı plakalı araçların Türkiye'de geçerli sigortaları yoksa zorunlu mali sorumluluk sigortasını ülkeye girerken yaptıracak.

Silikozis hastalarına maaş bağlanıyor

'Torba yasa' ile, kot taşlama atölyelerinde çalışırken ciğerleri tahrip eden silikozis hastalığına yakalanan işçilere malulen emekli olma hakkı tanındı. Buna göre, sigortalı olmayan ve silikozis hastalığı sebebiyle meslekte kazanma gücünü en az yüzde 15 kaybedenlere SGK tarafından aylık bağlanacak. Bu kişilerin 3 ay içinde başvurmaları gerekiyor. Aylık almakta iken ölen silikozis hastasının eşine ve çocuklarına da aylık bağlanabilecek. Öte yandan yeşil kart sahibinin, sigortalı olarak işe başlaması halinde kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin kartları askıya alınacak. Ancak işten ayrılması halinde yeşil kartlar tekrar aktif hale getirilecek.

Doğum sonrası bir yıl gece nöbeti yok

Kadın memurlara, hamileliğin 24. haftasından önce ve her durumda hamileliğin 24. haftasından itibaren ve doğumdan sonraki bir yıl gece nöbeti ve gece vardiyası görevi verilmeyecek. Özürlü memurlara da isteği dışında gece nöbeti ve vardiyası yaptırılmayacak. Memura, uzun süreli tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığı halinde 18 aya kadar, diğer hastalık hallerinde ise 12 aya kadar izin verilecek. Doğum yapan memura analık izni süresinin bitiminden, eşi doğum yapan memura ise doğum tarihinden itibaren, istekleri halinde, 24 aya kadar aylıksız izin verilecek. Üç yaşını doldurmamış bir çocuğu evlat edinen memurlar 24 aya kadar aylıksız izne ayrılabilecek.

Üniversiteden atılanlara dönüş imkânı

Yükseköğretim kurumlarında intibak, ön lisans, lisans tamamlama ve lisansüstü öğrenimi gören öğrencilerden ilişiği kesilenler, 5 ay içinde başvurmaları halinde gelecek yıl öğrenimlerine yeniden başlayabilecek. Yurtdışındaki üniversitelerden yatay geçiş yaptıktan sonra, yatay geçişleri iptal edilenler de kapsam içinde olacak. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Emniyet'e bağlı eğitim kurumlarında eğitim görürken ilişiği kesilenler ise YÖK'ün uygun gördüğü yerlere intibak ettirilecek. Terör suçlarından hüküm giyenler düzenleme kapsamı dışında olacak. Üniversiteye dönüşte süre sınırı olmayacak. Öngörülen sürede bitirememe nedeniyle üniversiteden atılma da kaldırıldı.

Fazla işçiler, diğer kurumlara gidecek

İl özel idarelerindeki ihtiyaç fazlası işçiler Karayolları taşra teşkilatında, belediyelerin ihtiyaç fazlası işçiler ise Milli Eğitim Bakanlığı ve Emniyet'in taşra teşkilatındaki sürekli işçi ile sürekli işçi norm kadro dahilinde olmak üzere ihtiyacı bulunan mahalli idarelere atanacak. Sağlık Bakanlığı'nda döner sermaye gelirlerinden, sözleşmeli personel ile açıktan vekil olarak atananlar da yararlanabilecek. Sendika üyelerine 3 ayda bir 45 TL toplu görüşme primi ödenecek. Sözleşmeli personel, sendikaya üye olabilecek. Ancak grev yapamayacaklar. Sendikaların yetki tespitinde, 30 Haziran 2011'den sonra yayımlanacak istatistikler dikkate alınacak.

'Erbakan'ın cezasına af söz konusu değil'

Görüşmeler sırasında verilen bir önergeyle, kapatılan siyasi partilerin, kapatma kararından önceki bir döneme ilişkin sorumluları hakkında açılan ve kesin hükme bağlanmamış davalardan kaynaklanan kamu alacaklarını da yeniden yapılandırma kapsamına alan bir geçici madde yasaya eklendi. Muhalefet, bu maddenin 12,5 milyon lira ödemeye mahkum edilen ve kapatılan Refah Partisi'nin genel başkanı eski Başbakan Necmettin Erbakan'ı da kapsayacağını öne sürdü. Ancak Devlet Bakanı Cevdet Yılmaz ise, "Bitmiş davalarla ilgili bir şey söz konusu değil." dedi. 'Torba yasa' ile artık siyasi partiler, amaçlarına ulaşmak için, siyasi faaliyetler kapsamında her türlü harcamayı yapabilecek.



http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1093194&title=mecliste-kabul-edilen-torba-yasa-neler-getiriyor&haberSayfa=0
#765
Danıştay ve Yargıtay'ın daire sayısı artıran tasarı Meclis'te kabul edildi.

Yargıtay ile Danıştayda daire ve üye sayısını artıran, Adli Tıp Kurumunda döner sermaye ödemelerini düzenleyen tasarı TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaştı.

Yasaya göre, Yargıtayda 32 olan daire sayısı 38'e, Danıştayda 13 olan daire sayısı 15'e çıkarılacak. Buna göre, Danıştay, 14'ü dava, biri idari daire olmak üzere 15 daireden oluşacak.

Yargıtay'ın üye sayısı 250'den 387'ye, Danıştaya da ise 95'ten 156'ya çıkarılıyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1091487&title=yargi-reformu-tbmmde-kabul-edildi



CHP Yargı reformunu da mahkemeye götürecek

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'den, Meclis Genel Kurulu'ndan geçen Yargı Reformu'nu imzalamamasını isterken, Gül'ün imzalaması halinde yargı reformunu Anayasa Mahkemesi'ne taşıyacaklarını söyledi.

Kılıçdaroğlu, İstanbul'a hareketinden önce Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevapladı. Kılıçdaroğlu, "Cumhurbaşkanı Gül'den randevu isteyecek misiniz?" sorusuna, Gül'ün reformu imzalamaması çağrısı yaptı. Bu reformun Danıştay ve Yargıtay'dan ve komisyon süresince sivil toplum kuruluşlarının görüşleri alınmayarak genel kuruldan geçirildiğini savunan Kılıçdaroğlu, bu reformun tamamıyla yargıyı siyasallaştırmaya yönelik olduğunu öne sürdü.CİHAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1092056&title=chp-yargi-reformunu-da-mahkemeye-goturecek



Gerçeker: Yasama , görevini yaptı sıra yargıda

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Meclis'te kabul edilen yargı reformuna ilişkin önemli mesajlar verdi. Yargıda A'dan Z'ye reform gerektiğini her yerde dile getirdiklerini hatırlatan Gerçeker, "Yasama görevini yaptı. Şimdi sıra bizde. İnşallah ülkemiz için iyi olur." dedi. Yargıtay ve Danıştay'a atanacak yeni üyeler konusunda ise net konuştu: "Bu arkadaşlarımız görevini layıkıyla yapacaktır."

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker, Yargıtay ile Danıştay'ı yeni daire ve üyelerle güçlendiren yargı reformu için "hayırlı olsun" temennisinde bulundu. Yargıda A'dan Z'ye reform gerektiğini her yerde dile getirdiklerini belirten Gerçeker, Meclis'in üzerine düşeni yaptığını, sıranın şimdi yargıda olduğunu söyledi. Dün, Yargıtay'a gelişinde gazetecilerin sorularını cevaplayan Gerçeker, "İnşallah bu karar ülkemiz için iyi olur. Yargıya güven daha da artar. Yargı olarak biz görevimizi yapacağız.'' dedi. 137 yeni üye konusundaki eleştirilere karşı çıkan Yargıtay Başkanı, "Bu arkadaşlarımız da belli nitelikleri taşıyan ve görevini layıkıyla yapacak arkadaşlarımız olacaktır. Onlar da adalet için çalışacaklardır." ifadelerini kullandı. Adaletin toplum için önemli olduğuna işaret eden Gerçeker, yargı ne kadar çabuk işlerse toplumun adalete olan güveninin o kadar artacağına dikkat çekti ve ekledi: "Dava sayısı çoğalmış, mahkeme ve hakim sayısı yetersiz. Bunu her yerde söylüyoruz. Sorunlar ne kadar azalırsa biz de o kadar mutlu oluruz."

Hasan Gerçeker, Yargıtay'a gelişinde önceki gece Meclis Genel Kurulu'nda kabul edilen reform yasasını değerlendirdi. Gerçeker, düzenleme konusunda pek çok kez görüşlerini açıkladıklarını ifade ederken, adaletin toplum için önemli olduğuna işaret etti. Yargıtay Başkanı, "Meclis'ten böyle bir tasarının geçmesi sizde düş kırıklığı oluşturdu mu?'' sorusuna "Herkesin istediği olmayabilir. Siyaset böyle istedi. (Yeni kurulacak daireler için) Yargıtay üyesi olunması için belli nitelikler aranıyor. Bu nitelikleri taşıyan herkes üye olabilir. Bu nitelikleri taşıyan herkes o göreve layıktır.'' karşılığını verdi. "Yasa yargıyı siyasallaştırır mı?" sorusunu ise şöyle cevapladı: "Ben o konulara girmiyorum. Toplum o konuları değerlendirsin. Bundan sonraki uygulamalara göre onu toplum değerlendirir. ''

Hasan Gerçeker, Yargıtay'ın iş yükünü azaltmakla sorunların çözülemeyeceğini de savundu. Bu konuda şu görüşü dile getirdi: "Dava sayısı çoğalmış, mahkeme ve hakim sayısı yetersiz. Bunu her yerde söylüyoruz. A'dan Z'ye yargı reformu gerektiğini, devletin zirvesinden aşağıya kadar her yerde söylüyoruz. Toplumun yargıya güvenini sarsmamak gerekiyor. Bundan, en çok toplum ve devletin kendisi zarar görür. Sorunlar ne kadar azalırsa biz de o kadar mutlu oluruz. Bölge adliye mahkemelerinin kurulmasını istemiştik. Ancak yasama tarafından daireler kurulması kararlaştırıldı. Yasama görevini yaptı. Şimdi sıra yargıda. İnşallah bu karar ülkemiz için iyi olur. Yargıya güven daha da artar. Yargı olarak biz görevimizi yapacağız.''

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1091961&title=gerceker-yasama-gorevini-yapti-sira-yargida
#766
'Torba tasarı'nın öğrencileri kapsayan maddeleri Meclis Genel Kurulu'ndan geçti. Düzenlemede tarih sınırlaması olmaksızın bugüne kadar okuldan atılan bütün öğrenciler af kapsamına alındı. Sadece terör suçundan hüküm giyenler kapsam dışında bırakıldı.

TBMM Genel Kurulu'nda, Cumhuriyet tarihinin en büyük öğrenci affı kabul edildi. Afta süre sınırlaması getirilmezken, yükseköğretim kurumlarıyla ilişiği kesilenlere dönüş yolu açıldı. Aftan sadece terör suçlarından hüküm giyenler yararlanamayacak.

Meclis Genel Kurulu'nda, 'torba tasarı'nın 7. bölümü kabul edildi. Böylece, yükseköğretim kurumlarıyla ilişiği kesilenlere tekrar üniversiteye dönmek için dönüş yolu açıldı. Genel Kurul'da kabul edilen maddeye göre; yükseköğretim kurumlarında hazırlık dahil bütün sınıflarda, intibak, önlisans, lisans tamamlama ve lisansüstü öğrenimi gören öğrencilerden, her ne sebeple olursa olsun ilişiği kesilenler kanundan yararlanacak. Öğrenciler, kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren 5 ay içinde ilişiklerinin kesildiği yükseköğretim kurumuna başvurabilecek. Böylece düzenlemeden yararlanacak olanlar 2011-2012 eğitim-öğretim yılında öğrenimlerine devam edebilecek.

Yükseköğretim kurumlarına dönüş yolunda tarih sınırlaması getirilmedi. Ancak terör suçlarından hüküm giyenler aftan yararlanamayacak. Kanunun kapsama alanına askeri okullar ile polis akademilerinden ilişiği kesilen öğrenciler de giriyor. Kabul edilen maddeye göre, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne bağlı eğitim kurumları ile polis akademisi ve bağlı yükseköğretim kurumlarında eğitim görürken ilişiği kesilenler de YÖK'ün uygun gördüğü yükseköğretim kurumlarına intibak ettirilecek. Müracaat süresi içinde askerlik zamanı gelmiş olanların askerlikleri de tecil edilmiş sayılacak. Yasanın yürürlüğe gireceği tarihte askerlik görevini yapmakta olanlar ise terhislerini takip eden 2 ay içinde ilgili yükseköğretim kurumuna başvurmaları durumunda söz konusu haklardan faydalanabilecek.

Genel kurul görüşmelerinde, AK Parti Grup Başkan Vekili Bekir Bozdağ ve arkadaşlarınca verilen önergenin kabul edilmesiyle yurtdışındaki üniversitelerden yatay geçiş yaptıktan sonra yatay geçişleri iptal edilenler de kapsam içine alındı. Bunun yanında, isteyen öğrenciler açıköğretim programlarına devam edebilecek.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1092359&title=cumhuriyet-tarihinin-en-buyuk-ogrenci-affi-kabul-edildi
#767


CUMALİ ÖNAL - KAHİRE - ZAMAN

Tunus'tan esmeye başlayan değişim rüzgârı, Mısır'da 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejimini sona erdirdi. Mübarek, ülkede 18 gündür devam eden protesto gösterilerinin ardından dün istifa etti. Mübarek, perşembe gecesi istifa etmeyeceği yönündeki açıklamasının ardından 24 saat geçmeden görevi bırakmak zorunda kaldı. Başta Kahire'deki Tahrir Meydanı olmak üzere ülkenin dört bir yanında gösteriler düzenleyen halk, istifa haberi üzerine sokaklara dökülerek Mübarek'in gidişini kutladı.

Tunus'un ardından Mısır'da da halk büyük bir tarih yazdı; 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejimine son verdi. Devlet başkanlığı yetkilerini Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'nin başkanı olarak Savunma Bakanı Muhammed Tantavi devraldı. Açıklamadan hemen sonra iki gündür göstericilerin kuşatması altında bulunan Cumhuriyet Sarayı'na giden Tantavi, göstericilere teşekkür etti.

İstifa haberinin duyulmasıyla birlikte başta günlerdir gösterilere sahne olan Tahrir Meydanı olmak üzere ülkenin dört bir yanında milyonlarca insan sevinç gözyaşlarıyla sokaklara ve meydanlara akın etti. "Halk, Mübarek rejimini devirdi" sloganları atıldı. Kahire'yi terk eden Mübarek'in ise Şarm el Şeyh'e gittiği belirtiliyor. Uluslararası medya, Ortadoğu için büyük önem taşıyan istifayı, flaş haber olarak duyurdu.

Mübarek'in önceki akşam beklentilere rağmen istifa etmek yerine yetkilerini devredeceğini açıklaması büyük hayal kırıklığına yol açmıştı. Milyonlarca Mısırlı dün cuma namazından sonra ellerinde bayraklarla Tahrir Meydanı'na koştu. Mübarek'in önceki gün yaptığı ve geçiş sürecini yöneteceği yönündeki açıklamaya sert tepki gösteren halk, Devlet Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman aleyhine de sloganlar attı. Binlerce kişi tanklar ve tel örgülerle korunan Kahire'deki Cumhuriyet Sarayı'nın önünde toplanırken, göstericiler 400'den fazla tank ve zırhlı aracın çevirdiği Tahrir Meydanı'nın hemen yanı başındaki Televizyon Binası'nın önünü karargah haline getirdi.

Göstericilerin saraya yürümesi üzerine Mübarek ve ailesinin kenti terk ettiği bildirilirken, günlerdir beklenen açıklama akşam saatlerinde geldi. Devlet Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman, Hüsnü Mübarek'in istifa ettiğini, devleti yönetme konusunda, Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ni "görevlendirdiğini" açıkladı. Halk bu açıklamanın ardından sevinç kutlamalarına başladı.

Daha sonra ordudan yapılan açıklamada askerin meşru bir hükümetin yerini almayacağı, yeni yönetimin kurulması için Mısır halkının istekleri doğrultusunda alınacak önlemler konusunda daha sonra bir duyuru yapılacağı bildirildi. Açıklamayı okuyan askerî sözcü, Mübarek'in "halkın çıkarları doğrultusunda istifa ettiğini" belirtti. Mübarek'in istifasıyla Mısır'da bundan sonra Savunma Bakanı Hüseyin Tantavi etkili olacak. Mareşal Tantavi, 1991 yılından beri Savunma Bakanlığı görevinde bulunuyor. 25 Ocak'ta gösterilerin başlamasından sonra Mübarek, halkı sakinleştirmek için kabineyi yeniden şekillendirmiş, Tantavi'ye savunma bakanlığının yanı sıra başbakan yardımcılığı görevi vermişti.

Mısır'ın muhalif isimlerinden Muhammed El Baradey, istifayı "Bugün hayatımın en büyük günü." şeklinde değerlendirdi. Baradey, "Mısır, yıllar süren baskı döneminin ardından özgürlüğüne kavuştu." dedi. Mısır'ın en büyük muhalif grubu Müslüman Kardeşler de, Mübarek'in istifasından ötürü bugünün "zafer günü" olduğunu açıkladı. Grubun üyesi eski parlamenterlerden Muhammed el Katatni, "Mısır halkını ve şehitleri selamlıyorum. Bugün, Mısır halkı için zafer günüdür. Devrimin en önemli hedefine ulaşıldı." dedi. Mısır, istifasının ardından Mübarek'in ülkeyi terk edip terk etmeyeceği ve konumunun ne olacağını tartışmaya başladı. Bu arada İsviçre Dışişleri Bakanlığı, Mübarek'in bu ülkedeki mal varlıklarının dondurulacağını açıkladı.

[Haber Portre] Ortadoğu'nun Berlin Duvarı yıkıldı

Ortadoğu ve Arap dünyasındaki statükonun en güçlü temsilcisi olarak adlandırılan Hüsnü Mübarek (83), halkın günler süren kararlı protestoları sonucu görevini bırakmak zorunda kaldı. 1975 yılında devlet başkan yardımcılığı görevine atanan Mübarek, 14 Ekim 1981'de de Devlet Başkanı Enver Sedat'ın suikast sonucu öldürülmesi üzerine anayasa gereği liderlik koltuğuna oturdu. Eski hava kuvvetleri komutanı olan Mübarek, 1973 tarihindeki Arap-İsrail Savaşı'nda gösterdiği yararlılıktan dolayı da mareşal rütbesine yükseltildi. Sahip olduğu öne sürülen 40-70 milyar dolarlık servete de Mübarek'in bu dönemdeki askerî ihalelerden ulaştığı öne sürülmüştü.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve 2. Ramses'ten sonra Mısır'ı en uzun süre yöneten üçüncü lider olan Mübarek, özellikle ABD yanlısı politikalarıyla dikkat çekti. 1991 yılındaki Körfez Savaşı sırasında ABD'nin yanında yer aldığı için büyük askerî yardımlar alan Mısır'ın 14 milyar dolarlık borcu da affedildi. 6 kez suikast girişiminden kurtulduğu öne sürülen Mübarek'e en sansasyonel saldırı girişimi 1995 yılında Etiyopya'da yapıldı. Bu saldırı iddiasından sonra 20 binden fazla Cemaatul İslami mensubu tutuklandı. Halen hapishanelerde 30 binden fazla siyasi tutuklunun bulunduğu tahmin ediliyor.

5 kez 'evet', 'hayır' şeklinde yapılan referandumlarla devlet başkanlığı görevine seçilen Mübarek, ilk kez 2005 yılındaki çok adaylı seçimlerden de yüzde 87 oy alarak koltuğunu korudu. Ancak bu tarihten itibaren başta Mısır olmak üzere tüm dünya, Mübarek'in yerine kimin geçeceğini tartışmaya başladı. Tartışmaların artmasının sebebi de Mübarek'in, yerine oğlu Cemal'i hazırladığı yönündeki iddialardı.

Göreve geldikten sonra Sedat'ın öldürülmesini gerekçe göstererek olağanüstü hal yasalarını yeniden yürürlüğe koyan Mübarek, bu yasaların ışığında ülkede büyük bir baskı rejimi oluşturdu ve özellikle de muhalif partilerin güçlenmemesi için büyük bir çaba sarf etti. Sokak gösterilerini de engelleyen Mübarek, zaman zaman yapılan küçük çaplı gösterileri bile sert polisiye tedbirlerle dağıttı.

Mübarek'i Batı için vazgeçilmez kılan ise İsrail ile kurduğu çok yakın ilişkiler oldu. Mübarek karşıtı gösterilerin başladığı 25 Ocak'tan itibaren Mübarek'in yanında yer alan tek ülke bazı Arap ülkelerinin yanı sıra İsrail oldu. İsrail, Mübarek'in, Ortadoğu barışı için vazgeçilmez bir kişi olduğunu belirtiyordu. ABD'nin İsrail'den sonra en fazla yardımda bulunduğu ülke olan Mısır, Mübarek'le tam anlamıyla ABD'nin yörüngesinde yer aldı ve Washington'la hiçbir şekilde karşı karşıya gelmemeye çalıştı. Arap dünyasının Berlin Duvarı olarak adlandırılan Mübarek'in düşmesinden sonra diğer demokratik olmayan bölge rejimlerinin de kısa süre içinde değişime uğramasına kesin gözüyle bakılıyor.

[Haber İzlenim] Mısır'ın doğum günü

Mübarek'in istifa haberi Tahrir Meydanı'na ulaştığında günlerdir burayı mesken edinen yüz binler bir ağızdan 'Mübarek rejimini devirdik', 'Başardık' sözleriyle haykırıyordu. Ağlayanlar, dans edenler, arkadaşına sarılanlar, kırmızı, siyah, beyaz renkli bayrağını daha da büyük bir gururla dalgalandıranlar... 'Bugün doğum günüm', 'Yeniden doğdum', 'Mısır'ın en büyük günü', 'Mısır halkı başardı'... Bu sözler, mutluluğu ifade eden sözlerden sadece bazılarıydı. 'Bugünü veda cuması ilan etmiştik' diyordu biri ve ekliyordu: 'Öfke cuması' dedik gitmedi, 'terk et cuması' dedik yine direndi, ancak 'veda cuması' onun sonu oldu. Öteki de Mübarek'ten başka bir lider ismi daha duyacağı için mutlu olduğunu ifade ediyordu. Tam 18 gün boyunca Tahrir Meydanı unutulmaz pek çok hatıraya ev sahipliği yaptı. Özgürlük ateşi buradan alev aldı. Mübarek yanlısı çeteler, tonlarca taşı burada onların üzerine attı. Burada kanları aktı. Soğuk ve yağmura aldırmadan burada gecelemişlerdi.

85 milyon Mısırlı, dün geceyi sokakta geçirdi. Sokaklar doldu taştı. Günlerdir korkudan geceleri sokağa çıkamayanlar, ellerinde bayrakları, arabalarıyla sevinç turları attı. Bundan sonra gözler ordunun üzerinde. Günlerdir demokratik değerlere vurgu yapan ve halktan yana bir görüntü çizen ordu, bu politikasını koruyacak mı, yoksa Ortadoğu'nun geleneksel reflekslerine göre hareket ederek Mübarek'in çizgisini bir şekilde devam mı ettirecek? Sokaklardaki coşku sona erdikten ve herkes evine döndükten sonra halk, atılacak adımları çok daha yakından izleyecek. Meydandakiler, eski rejimi çağrıştıracak en küçük bir harekete dahi müsaade etmeyeceğinin altını çiziyor. Dolayısıyla ordunun atacağı yanlış bir adım, halkı tekrar sokaklara dökebilir. Ve ordunun da, iddia edildiği gibi halk ayaklanmasına karşı koyacak bir gücü yok.

Demokratik bir sürecin başladığı Mısır'da artık şu sorunun cevabının bulunması gerekecek: Devlet başkanlığı seçimlerinin yapılacağı eylül ayına kadar ordu, demokrasinin tesis edilmesi için nasıl bir strateji izleyecek?

Mübarek'te ısrar edenler tebrik sırasına girdi

Mısır'da demokrasi gösterilerinin başladığı 25 Ocak'tan bu yana hem dünyayı hem de kendi halklarını "Müslüman Kardeşler" öcüsü ile korkutan Batı, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in istifasından sonra Mısır halkının "zaferini" kutlama yarışına girdi.

Dünyada demokrasi ve insan hakları şampiyonluğuna soyunan Avrupa Birliği, 25 Ocak'tan bu yana çok kötü bir imtihan verdi ve namuslu Batılılar tarafından sürekli "ikiyüzlülükle" itham edildi. Geçen hafta yapılan Münih Konferansı'nda Mısır'da istikrara vurgu yapan Almanya Başbakanı Angela Merkel, Mübarek'in gittiği kesinleştikten sonra olayları "tarihi gün" olarak nitelendirdi. Ancak İsrail'in güvenliğine dikkat edilmesi gerektiğini de vurgulamayı ihmal etmedi. Tunus ve Mısır'daki demokrasi hareketlerinin en çok hırpaladığı Fransa ise Mübarek'in düşüşünden hemen sonra 18 gündür sürdürdüğü "İsrail ve istikrar" yanlısı tavrına bir anda son vererek, ülkede bir an evvel hür ve adil seçimlerin yapılması çağrısı yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Mübarek'in düşüşünden bir gece evvel Fransız TV'lerinde yine istikrara vurgu yaparken, Müslüman Kardeşler "tehlikesine" de çaktırmadan işaret ediyordu.

Son dakikaya kadar Mübarek'e istifa çağrısı yapamayan AB'nin üç lideri Konsey Başkanı Herman Van Rompuy, Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso ve AB Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton, tarihi anın şanına yakışır şekilde ortak bir açıklama yaparak, Mısır halkının cesaretini "selamlıyordu". 300 kişinin öldüğü 18 gün boyunca pek ortada görünmeyen Avrupalı liderler, dün gazetecilerin internet kutularını Mısır halkını kutlayan mesajlarla doldurdular, TV'lerde görünme yarışına girdiler.

AP'nin üç grubunun liderlerinin hakkını yememek lazım. Sosyalist Grup Başkanı Martin Schulz, Mübarek'e istifa çağrısı yapan ilk Avrupalı siyasi lider oldu. Liberallerin lideri Guy Verhofstadt, yaşananların İslam değil, hürriyet devrimi olduğunu söyledi. Yeşillerin lideri Daniel Cohn-Bendit, her zaman olduğu gibi Arap halklarının meşru taleplerinin safında yer aldı. SELÇUK GÜLTAŞLI BRÜKSEL

Ortadoğu'da bayram havası

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in günlerdir süren protestolar sonrasında istifa etmesi, Arap dünyasında sevinçle karşılandı. Birçok Arap ülkesinde halk sokağa çıkarak, Mısır halkının mutluluğuna ortak oldu. Mısır ile sınırı bulunan, Hamas'ın kontrolündeki Gazze Şeridi'nde, Mübarek'in istifa haberini alan Filistinliler sokaklara dökülerek kararı havaî fişeklerle kutladı. Batı Şeria'daki Filistin yönetiminin merkezi Ramallah'ta da yüzlerce kişi, Mübarek'in istifasının ardından sevinç gösterisi yaptı.

Katar'ın başkenti Doha'da binlerce Mısırlı ve Arap, Mısır Milli Marşı'nı okuyarak, "Yaşasın Mısır" ve "Mısır özgür, hırsızlar gitti" diye sloganlar attı. Yemen'de de Mübarek'in istifasını kutlayan binlerce kişi "Dün Tunus, bugün Mısır, yarın Yemenliler zincirlerini kıracak." diye bağırdı. Fas'ın başkenti Rabat'ta da yüzlerce kişi Mübarek'in gidişini ve Mısır halkının "zaferini" sloganlarla kutladı.

Cezayir'de polis gösterilere müdahale etti

Tunus'ta yönetim karşıtı gösterilerin başlamasının hemen ardından olayların sıçradığı komşu Cezayir'de dün bir kişi daha protesto amacıyla kendini yaktı. 36 yaşındaki işsiz ve altı çocuk babası Lütfi Maamir'in kendini yakarak öldürmesiyle, ocak ayı ortasından bu yana ülkede aynı şekilde hayatına son verenlerin sayısı 4'e yükseldi. Tunus'ta rejime yönelik gösteriler bir işsizin kendini yakmasıyla başlamıştı.

Bu arada, bugün Cezayir'de "sistemin değişimi" için büyük bir gösteri hazırlığı yapan muhalif hareket yetkilileri, Mübarek'in düşmesini kutlamak için yapılan spontane gösteriye polisin müdahale ettiğini, bazı göstericilerin yaralandığını ve 10 kişinin gözaltına alındığını belirtti. Başkent Cezayir'de yapılan gösteride 100 kadar gösterici, "Rejim yıkılsın" ve "Mübarek'ten sonra sıra Buteflika'da" diye slogan attı. Bu arada Suriye'de 2007 yılından bu yana sosyal paylaşım sitesi Facebook ve video paylaşım sitesi Youtube'a giriş yasağı kaldırıldı. Kararın Arap dünyasını sarsan ayaklanmaların ardından gelmesi dikkat çekti. dış haberler servisi

Davutoğlu: Cumhuriyet ile demokrasi buluştu

-Protesto gösterilerinin başlangıcından bu yana halkın demokrasi yönündeki meşru taleplerini destekleyen Türkiye, Mısır halkını ilk tebrik eden ülkelerden biri oldu. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Twitter'da yayımladığı açıklamasında, "Mısır halkı için hayırlı olsun. Mısır halkı uzun soluklu bir eylemle isteğini ortaya koymuştur." ifadelerini kullandı. Davutoğlu, gazetecilere yaptığı değerlendirmede de istifayı hem Mısır halkı, hem Arap toplumları hem de bölge için son derece tarihi bir gelişme olarak niteleyerek, "Mısır'da cumhuriyet ile demokrasi buluştu. Demokrasiyle bunun taçlanması, bölgemize büyük bir istikrar sağlayacaktır. Barışçı tutumu ve eylemlerle bu değişimi sağlayan Mısır halkını kutluyoruz. '' dedi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1092476&title=misirda-bir-devrin-sonu&haberSayfa=0
#768
ÇAĞLAR AVCI, MUSTAFA TURAN - ZAMAN

İkinci Ergenekon davası tutuklu sanığı Mehmet Haberal, 21 ay sonra ilk defa İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü'nden ayrıldı.

13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin talebiyle Haberal'ı muayene eden Adli Tıp Kurumu uzmanları 'hasta için hayati risk izlenimi elde edilmediği ve Enstitü dışında başka bir hastanede tetkikler yapılması' gerektiğini rapor etmişti. Haberal, bu veriler üzerine dün Halkalı'daki Mehmet Akif Ersoy Kalp Hastanesi'ne nakledildi. Kardiyoloji Enstitüsü'nün arka kapısından jandarmanın geniş güvenlik önlemleri altında tekerlekli sandalye ile çıkartılan Haberal, ambulansa binerken ayağa kalkarak kendisini bekleyenlere ve kameralara el salladı. Sabah saatlerinde, mahkemeden gizlenen sağlık raporu ile ilgili soruşturma kapsamında aralarında Haberal'ın koruma ve hemşiresinin de bulunduğu 4 kişi daha gözaltına alındı.

Ergenekon davasının tutuklu sanığı eski Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal'la ilgili dün önemli bir gelişme yaşandı. Tutuklandığı 2009 yılı Nisan ayından bu yana bir gün bile cezaevinde kalmayan Haberal, aylardır yattığı İÜ Kardiyoloji Enstitüsü'nden dün geniş güvenlik önlemleri altında çıkarıldı. Mehmet Haberal'ın sağlık durumuyla ilgili, Enstitü'nün 5 kişilik doktorlar heyetince 16 Ekim 2010'da yazılan sağlık raporunda, "Enstitümüzün 3. servisinde 304 numaralı odada yatmakta olan Mehmet Haberal'ın durumu değerlendirilmiş ve tıbbi tedavisine ayakta devam edilerek bir ay sonra kontrole gelmek üzere taburcu edilmesine karar verilmiştir." ifadeleri kullanılmıştı. Ancak sağlık raporunun, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nden gizlendiği ortaya çıkmıştı. Mahkeme, sanığın Adli Tıp'a sevk edilerek sağlık durumunun tespiti yönünde karar almıştı. Mahkemenin kararından hemen sonra Enstitü yeni bir rapor daha hazırladı. Raporda, Haberal'ın hareket ettirilmesinin mümkün olmadığı ileri sürüldü. Bunun üzerine mahkeme bir ara karar daha alarak, Adli Tıp uzmanlarının, Haberal'ı tedavi gördüğü hastanede muayene etmesine hükmetti.

Adli Tıp 3. İhtisas Kurulu'ndan uzman ekipler Haberal'ı yattığı hastanede muayene ettikten sonra hazırladığı yazıyı Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Yazıda, Haberal'ın 26 Ocak 2011 tarihinde yapılan muayenesi ile sanık hakkında düzenlenen adli dosyadaki tıbbi belgelerin de incelendiği aktarıldı. Şöyle denildi: "Hastanın yapılan klinik muayenesi, biyokimyasal parametreleri, EKG, ekokardiyografi, eforlu EKG, holter EKG ve koroner anjiyografi sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, bu verilerin hasta için öngörülen hayati risk ile tam olarak bağdaşmadığı izlenimi elde edilmiştir.''

Yazıda, ayrıca Haberal'ın başka bir kardiyoloji merkezine sevk edilerek yatırılmasının sağlanması ve orada klinik incelemelerin yeniden yaptırılarak sonuçlarının Adli Tıp Kurumu'na gönderilmesi talep edildi. Haberal, dün Enstitü'den alınarak, Mehmet Akif Ersoy Kalp Hastanesi'ne götürüldü. Kardiyoloji Enstitüsü'nün Haberal'ın sevkinin yapılmaması için direndiği ve sevk için gerekli olan izin belgesini vermediği ileri sürüldü. Kaldığı hastanenin arka kapısından tekerlekli sandalyeyle çıkartılan Haberal, ambulansa binerken ayağa kalkarak kendisini bekleyenlere el salladı. Belli bir süre hastanede kalacak olan Haberal'a çeşitli testler yapılacak. Bunların sonucunda hazırlanacak rapor Adli Tıp Kurumu'na gönderilecek. Adli Tıp uzmanları hem kendi muayene sonuçlarını hem de hastaneden gelen sonuçları değerlendirip, son kararı verecek. Bu arada, Haberal'ın avukatı, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne bir dilekçe sunarak, Adli Tıp Kurumu yazısına itiraz etti.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1092352&title=haberal-21-ay-sonra-kaldigi-hastaneden-cikarildi
#769
Asıl derdimi öyküdeki babaya söyleteyim: Babasıyla sabah namazına kalkmış bir delikanlı, komşu evlerin ışıklarının yanmadığını görünce, "Şunlara bak baba, namaza kalkmamışlar!" der. Baba mahzun olur: "Ah evladım, böyle diyeceğine namaza kalkmasaydın keşke."

Bir de şöyle bir öykü bilirim: Bir sarhoşun Mevlânâ'nın dergâhına girip patavatsızlık etmesi üzerine, müridler sarhoşu tartaklar. Mevlânâ ise müridlere çıkışır: "Şarabı o içmiş ama siz sarhoş olmuşsunuz."

Şarapçının niye sarhoş olduğu ilgilendirmez müridi; sarhoşa nasıl davranacağı ilgilendirir. Müridin sarhoşa kabalık yapmaması, sarhoşun müride kabalık yapmamasından önceliklidir. Bu önceliği bilmezsek, ömrümüzü başkalarını ayıplamak gibi affedilmez bir ayıba harcarız. Şarapçının sarhoşluğu geçer ama başkasının ayıplarını sayarken kendini ayıpsız bilme sarhoşluğu geçmez.

Kur'ân'ın Karun, Firavun, Nemrud, Ebu Leheb, Câlut gibi kötülük tiplerini ısrarla hatırlatması, içimizdeki sapma dinamiklerini hatırlatmak adınadır. Başkalarını ayıplayarak içimizdeki ayıpları unutturmak için değildir. Kur'ân başkalarını etiketlemeye değil kendimizi sorgulamaya çağırır: "Firavun'u firavunlaştıran benlik sende de var!" demeye getirir. "Karun'u Karunlaştıran kibre ve gurura sen uzak dur!" diye uyarır. Karun ölmüştür ama Karunlaşma tehlikesi yaşamaktadır. Tebbet Sûresi'nde "Kurusun iki eli Ebu Leheb'in" derken, elimizde olanların bizi de "Ebu Lehebleştirme" tehlikesine dikkat çeker: "Malın ve kazancın seni de helak edebilir." Maksat, Ebu Leheb diye birini çekiştirmek, çekiştirmemizi istemek değildir.

Aldananları görmek, aldanabileceğini gösterir insana. Kendisi gibi insanların da aldanabildiğini görünce, aldananlara "oh olsun!" demeden önce kendisinin de aldanabileceğini hatırlayıp "eyvah!" diyebilmek kulca bir titreyiştir. Başkalarının kötülüğünü ağzında çoğaltarak kendini temize çekmek ise kulluk değildir. Kendi dindarlığını yücelterek günahkârları aşağılamak ise dindar bir insanın işi değildir. Yoktur böyle dindarlık.

Dergâhta sınanan sarhoş değil müridlerdir. Şimdi sınanan ise Defne değil, biziz! Defne hakkındaki sözlerimiz Defne'ye bir şey kazandırmaz da kaybettirmez de. Kaybedeceği olan biziz. Bu sınavda kaybetmezsek, ölü Defne'yi olmasa da, yaşayan Defneleri kazanabiliriz. Hem belki "Defne'nin ölümü"nden aldığımız dersle, yaşayan Defnelerin "ölü kalpleri"ni diriltiriz.

Öbür türlüsü kolaycılıktır; konfor sunar aklımıza. Klişe ile çözeriz her çelişkimizi. Sloganla yükseltiriz sesimizi. Sustururuz. Dine yaslanma keyfini yaşatırız nefsimize. Çakırkeyf oluruz biraz da. Hafif sarhoş... Değil mi?

Senai Demirci - Haber 7
senaidemirci@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20110211/Yok-boyle-din-Sinanan-Defne-degil-biziz.php
#770
Defne Joy'la hiç görüşmedim. Ekrandan gördüm. Ekrandan gördüğüm kadarıyla bilirim. Onun uğradığı semtlere pek uğramam. En son gittiği bara hiç gitmedim. Bara gitmeyenlerdenim. Benim hiç gitmediğim, Defne Joy'un artık gidemeyeceği o bar, bu gece de doludur, büyük ihtimal. O bara ve diğerlerine gidenlerden biri benden önce ölürse, Defne Joy'un arkasından şimdi yazdığımı onlar için de yazacağımı bilsinler isterim. Hıncal Uluç ve Hıncal Uluç'a karşı yazanlar kadar ünlü olmayabilirim. Bar sakinleri, "pub" müdavimleri, viski tiryakileri için yazdığım bu yazı umurlarında olmayabilir.

Bu yazı, merhum Defne Joy Foster hakkındaki Hıncal Uluç yazısına karşı ya da taraftar değil. Bu yazı, Hıncal Uluç yazısına karşıt yazıların karşısında ya da yanında değil. Hem Hıncal Uluç'un yazısı yerine hem de Hıncal Uluç'a karşı yazılanlar yerine yazılmış bir yazıdır.  (Yazıyı uzattığımı, bitirip de gözden geçirirken fark ettim, ama uzunca anlatılması gereken inceliklerin hatırına sabrını rica ederim okuyucularımın.)

Dindar diye bilinirim. Beş vakit namazı kaçırmamaya gayret ederim. Ağzıma içkinin damlasını dokundurmak istemem. Günaha girmekten korkanlardanım. Ama günaha girmeyenlerden değilim. Benim nefsim de Defne Joy'un'ki gibi günaha karşı bağışıklık kazanmış değil. Benim ayağım da onunki kadar kayabilir. Benim gözüm de bar sakinleri kadar harama bulaşabilir, bulaşmıştır.

Dindarların –iyi bilmeleri gerek ki-birilerini cehenneme birilerini cennete yerleştirme gibi bir yetkileri ve görevleri yok. Dindarların duaları dindar olmayanlardan daha çok dinlenir değil. İnanan bir insan, çok iyi bilmeli  ve unutmamalı ki, cami cemaati cenneti garantilemiştir de, pub cemaati cehennemin dibinde değildir. Kimin ne olacağını yalnızca Allah bilir. Hesap defterimizi açma yetkisi Rabbimize aittir. Camii müdavimi bir gün sapıtabilir; meyhane düşkünü gün gelir, tövbe eder, Rabbine dönebilir.

Beni "light müslüman" diye etiketleyeceklere peşinen hatırlatırım. Günahkârın günahının lafını etmek, günahkârın günahından daha ağır bir günahtır. Çünkü hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir. Sınanınca kaybedenleri, şimdilik sınanmadığı için kaybetmeyenler kınamaya kalkarsa, sadece komik olurlar, acınası hale düşerler. Sınansaydılar kaybedeceklerdi. Belki de sınanacaklar ve kaybedecekler. Bu yüzden, kimse kimseyi günahından ötürü kınama hakkına sahip değildir.

İslam söz medeniyetidir. "Göklü sözler"le inşa eder; sözün gücüyle onarır insanı. Sözün gücü, gücünü söz edenlerin hepsini mağlup etmiştir. İşte bu yüzden, dindarlık, en hassas inceliklerini söz ve ses üzerinden inşa eder. (Sadece Hucûrat Suresi'ni bir "sound-check" olarak okumak yeter de artar bile anlayana)

"Ölünün arkasından konuşulmaz" sözü, görünmez bir sınırın bekçisidir. Ölü, kim olursa olsun, muhteremdir, saygıyı hak eder. Ölü acizdir; el kaldıramaz. Zayıftır; konuşup kendisini savunamaz. Savunmasız ve çaresiz olanı, konuşmaya muktedir olanın ezmemesi inceliğin gereğidir. Böylesi bir imkân bir nezaket sınamasıdır. Bu yüzden, saygılı olma erdemini ortaya koyabilmek için, acizlerle karşılaşmalarımız birer fırsattır. Muktedirler karşısında ister istemez saygılı ve naziğizdir çünkü. Nezaketimizi ancak ölüler karşısında kalite kontrolünden geçiririz.

"Ölünün arkasından konuşulmaz" sözü, "ölü gibilerin de arkasından konuşulmaz" demeye gelir.Hıncal Uluç'un farkında olmadığı, farkında olmamakla ayıplanamayacağı bir inceliktir bu: Sesimizi güçsüzlerin aleyhine –güçsüzler hatalı olsa da-kullanmamızı istemez Rabbimiz. Muktedirlerin zayıfları ezen sözlerini doğru da olsa doğru bulmaz Rabbimiz. Her sözü işiten bir Allah'a inanan için, birilerinin arkasından konuşup konuşmamak, çıtası yüksek bir ahlak testidir. "Abdestinde namazında", "hacı hoca" nice dindar olarak bu çıtanın altında kaldığımızı çok iyi biliriz. Hemen itirafa hazırız. Eğer gıybetlerimiz alkol kadar sarhoş etseydi, namazlarımızı sallana sallana kılardık. Arkadan çekiştirmelerimiz üstümüzü başımızı açıverseydi eğer, saçlarımız da baldırlarımız da açıkta kalırdı. Saydam bir perdeyi yırtıp yırtmamakla sınanırız her an. Doğruyu söylememizin bile doğru olmadığı, dilimizin ucuna hemen ve kolayca geliveren tiksindirici bir günahla sınanırız. Soyunarak yapılan zinaya benzemez bu günah. Hapse atılmayı göze alarak işlenen cinayete benzemez.  Kapıyı kırarak yapılan hırsızlığa benzemez. Her an sınanmadayız. Her an. Ama her an. Yeri gelir, susmak nice zahmetli ve yoğun konuşmalardan koşuşturmalardan daha sahih ve derin bir erdem oluverir. Allah'ın hatırına susmak, Allah'ı hatırlamanın en samimi işaretidir.

Arkadan konuşmak, modern hukukta suç sayılmaz. Arkadan konuşmaların ardına düşmez polisler. Aksine arkasından konuşulanların peşine düşer. Dedikoducular, laf taşıyanlar "onur-kıyım" yaptıkları halde, "soykırım" yapanlar gibi hesaba çekilmez.

Allah'a  inanmanın kılık kıyafete dökülmeyen, camiye gitme sıklığı ile ölçülemeyen asıl özü tam da burada görünür. Bizi Allah'tan başka kimsenin hesaba çekmeyeceği yerde... Hiç görmediğimiz Allah tarafından görüldüğümüzü gözetip gözetmeyişimize göre tartılırız. Mümince yaşama inceliği, kulların duymasına göre değil, Allah'ın duymasına göre ağzını açmayı gerektirir. Herkesin doludizgin koştuğu anlarda, sıcacık bir yürek titreyişiyle, tuhaf karşılanmayı göze alarak durmaktır Allah'a göre yaşamak. Öyle çileli bir duruş ki, doludizgin koşanları da ayıplamaktan alıkoyar adamı. Çoklarının zevk içinde çığlıklar attığı yerde, nefsinin hayvanca bağırtılarını şeffaf bir zarfın içine nezaketle koyarak susabilmektir iman etmek. Öyle bir susuş ki, günaha dalanlara sövmeye kalkmaz. Kendi günah işleyebilirliğini de hatırlattığı için günahkârlardan daha çok mahcup olur. Ona buna etiket takmaya, aşağılamaya  kalkmaz.

Ben de bir günahkârım. Nasıl masum olabilirim ki! Gayet iyi bilirim; günahkâr acizdir, şehvetinin elinde kuru yaprak gibi savrulmaktadır. Günahtan uzak durabilecek kadar aklı başında olanın bu 'aciz'e dil uzatmaması gerekir. Hata edenin ayağı kaymış, batağa düşmüştür. Hatasız olana ayağı sürçene merhamet elini uzatmak yakışır.

Günaha karşı dururken, günahkâra şefkat edebilecek kadar ince bir yürüyüştür iman etmek. Birini günahından dolayı kınamak, "Ben öyle yapmam asla!" demeye gelir ki, kınanan günahtan daha ağır bir günahtır; büyüklenmektir. Birini bir hatasından ötürü çekiştirmek, "o hep öyle yapar zaten!" "hiç utanmaz ki..." demeye gelir. Çekiştirilen hatadan daha büyük bir hatadır. Allah'ın iyilik umarak yoktan var ettiği bir insanı hepten kötü ilan etmektir. Bir başkasını ayıbıyla anmak-hem de ayıbını örtecek mecali olmayan bir ölü iken- kendi ayıplarını ayıp bilmemektir. Anılan ayıptan daha büyük ayıptır. Başkalarına ait kusurları sayıp dökmek, kendisini kusursuz saymaktır ki, kusurların hepsinden daha çirkin bir kusurdur. Sorarlar adama: "Sen onun sınandığı durumla sınansaydın, kusur işlemeyeceğinden ya da onun kusurundan daha hafifini işleyeceğinden emin misin? Sen sınansaydın belki de daha çirkin bir cürüm işleyecektin."

Diyeceğim o ki, Defne Joy artık acizdir, eli kolu bağlıdır, dilsizdir, konuşamaz. Onun hakkında ileri geri konuşmak, kendi gücünü ve onun acizliğini fırsat bilmektir. Şerefli bir iş değildir. Bu iş, Defne Joy'un ve yakınlarının şerefinden önce konuşanların şerefine dokunur.

Dedim ya; Defne Joy'un uğradığı bara hiç uğramadım. Oralara uğramayı kendimce ayıp biliyorum. Ama oralara uğrayanları ayıplama hakkım yok. Onları ayıplama ayıbının, onların ayıplandığı ayıptan daha hafif olmadığını biliyorum. Ancak, ayıplarıyla aralarının açılmasını ümit etmeye hakkım var. Kusurlarından kurtulmalarını ummayı  görev bilirim. İyi işler yapanların "kötü"leşmeme garantisi olmadığını hatırlatır bana Rabbim. Kötü işlere bulaşanların "iyi" olmalarına bir engel olmadığını öğretir bana Kitab'ım.

Defne Joy'un en son uğradığı yere bir gün ben de uğrayacağım. Cami avlusunda bir musalla taşında ağırlayacaklar beni. Musallada bir cenaze iken ben, bakalım kaç kişinin "iyi biliriz" dediğini hak edeceğim; bilmiyorum. Bildiğim şu ki, Defne Joy'un sınanması sona erdi. Defne Joy'un ölümüyle yeniden sınandık her birimiz. Dilimizi Allah'ın hatırına göre kıpırdatıp kıpırdatmama sınavı bu. Sözümüzü Defne Joy adındaki kardeşimizin ve onun yakınlarının onuruna dokundurup dokundurtmama sınavı bu.

Şimdi burada sınanan biziz; Defne Joy Foster değil. Bu sınavdan geçtik mi, kaldık mı; Allah bilir. Hıncal'dan, Sevilay'dan Senai'den daha iyi bilir.

Senai Demirci - Haber 7
senaidemirci@gmail.com
http://www.vekil.net/forum/makale-kose-yazisi-arastirma-ve-inceleme-yazilari/?action=post
#771
Okurumuz Faik Kılıç, "Eşimin ilk işe girişi 1996 yılında olup, 3600 prim günü ve 15 yıl hizmet şartını doldurduktan sonra, SGK'dan da durumu tevsik eden belgeyi de sunarak kıdem tazminatı talebiyle çalıştığı şirkete istifa dilekçesini verdi. Ancak şirket, kurumlarında böyle bir uygulama olmadığı gerekçesiyle kıdem tazminatını ödemeye yanaşmıyor. Konuyla ilgili yeterli bilgileri olmayabilir diye ilgili yasa hükmünü kendilerine gönderdim. Ödememekte ısrar ederlerse, dava konusu yapmadan önce Çalışma Bakanlığı'na şikayet ederek çözümünü düşünüyorum. Nasıl bir yol izlemeliyiz?" diye soruyor.

Değerli okurumuz, 15 yıl ve 3600 günle kıdem tazminatı konusu son zamanların en çok tartışılan konularındandır. Bize de bu köşede en çok sorulan sorulardan birisidir.

Emeklilikte yaş şartını getiren ve hemen hemen tüm sigortalıların emeklilik yaşını ileri atan 4447 Sayılı Kanun'la getirilen düzenlemelerden birisi de işte bu şekilde emeklilik yaşı değişenlerin kıdem tazminatı alarak işten ayrılmalarını sağlamaktır. 1999 yılında yapılan bu yasa değişikliğiyle emeklilik için gereken sigortalılık süresi ile prim gün sayısını doldurup yaşını doldurmayı bekleyen sigortalılara kıdem tazminatı verilmesi gerekmektedir.

Buna ilişkin düzenlemede "506 Sayılı Kanunun 60'ıncı maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (a) ve (b) alt bentlerinde öngörülen yaşlar dışında kalan diğer şartları veya aynı kanunun geçici 81'inci maddesine göre yaşlılık aylığı bağlanması için öngörülen sigortalılık süresini ve prim ödeme gün sayısını
tamamlayarak kendi istekleri ile işten ayrılmaları nedeniyle feshedilmesi halinde işçilere kıdem tazminatı ödenir" hükmü getirilmiştir.

Bu düzenleme 1999 yılında getirilmesine rağmen, 2008 tarihine kadar SGK tarafından 15 yıl ve 3600 gün sayısını doldurup yaşını bekleyen işçilerin kıdem tazminatı alabileceklerine ilişkin yazı verilmemiştir.

Ancak, bu konuyu yargıya taşıyıp mahkeme kararıyla kıdem tazminatı alabilir yazısının alınması üzerine SGK, 10 / 07 / 2008 tarihli genel yazı ile uygulama değişikliğine gitti. 10 / 07 / 2008 tarihli yazıda, 08 / 09 / 1999 tarihinden önce çalışmaya başlayanlar için aylığa hak kazanma koşullarından yaş dışında en az 15 yıllık sigortalılık süresi ve 3600 prim ödeme gün sayısı koşullarını, 08 / 09 / 1999 tarihinden sonra çalışmaya başlayanlar için ise 60'ıncı maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin (a) ve (b) alt bentlerinde öngörülen yaş koşulu dışında kalan sigortalılık süresi ile prim ödeme gün sayısı koşullarını en erken yerine getirdikleri tarihte, kıdem tazminatına ilişkin yazının verilmesi yönünde uygulamanın değiştirilmesi uygun görüldüğü belirtilmiştir.

SGK, 15 yıl ve 3600 gün sayısını doldurup yaşını bekleyen sigortalılara 1475 sayılı iş Kanunu'nun 14'üncü maddesine göre "Kıdem Tazminatı Alabilir" yazısı vermektedir.

Bu şekilde kıdem tazminatı alabilir yazısı için öncelikle Sosyal Güvenlik Kurumu'nun ilgili müdürlüğüne başvurarak "Kıdem Tazminatı Alabilir" yazısı alınması, bu belgeyle birlikte işvereninize başvurarak kıdem tazminatının talep edilmesi gereklidir. İşvereninizin bu hükümlerden haberdar olduğunu ancak, eşinizin bir başka yerde çalışacağını düşündüğü için kıdem tazminatı vermek istemediğini düşünüyorum.

Bu durumda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bölge müdürlüğüne (Bölge Çalışma Müdürlüğü) konuyla ilgili dilekçe verebileceğiniz gibi, noter kanalıyla ilgili "Kıdem Tazminatı Alabilir" yazısını da ekleyerek fesih ihbarnamesi göndererek kıdem tazminatınızı talep edebilir, verilmediği takdirde de, işçinin iş mahkemesinde dava açması gerekmektedir.
İş mahkemesinde, açacağınız dava sonucunda ayrıca fesih tarihinden itibaren kıdem tazminatının gecikme süresi için mevduata uygulanan en yüksek faizle birlikte ödenmesine karar verilmektedir.

http://www.haber7.com/haber/20110205/15-yilini-dolduranlar-kidem-tazminati-alabilir-mi.php
#772
Avukat Tutmuş

Hakim sanığa sordu:
- Karakolda suçunu itiraf etmişsin sen, peki şimdi niye inkar ediyorsun?
- O zaman henüz avukat tutmamıştım da... Haçan şimdi suçsuz olduğuma ben bile inandım!


Hukukla ilgili fıkralar-13   
Televiziyon

Bizim Temel, bir tv kanalında yarışmaya katılır.
Kazandığı parayı eksik verirler.
Temel sebebini sorar.
"E, öyle vergi kesiyoruz" cevabini alır.
Bunun üzerine Temel, avukata başvurur. Avakut ona "televizyonu mahkemeye ver" der.
Aradan zaman geçer, avukat yolda Temeli görür, ona sorar.
Ula televizyonu mahkemeye verdin mi ?
Temel cevaplar.
Verdim ama ertesi cün keri aldim oni.. İnsan yine de televizyonsuz yapamayi uşağum!    
#773
Kıdem tazminatı tarih mi olacak?

Sendikaların 'kaldırılacak' diye gündeme getirdiği Kıdem tazminatı fonu, işçinin kıdem tazminatının, işveren tarafından değil de kurulacak bir kıdem tazminatı fonu ile ödenmesi üzerine kuruludur.

Hafta sonu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer ve bakanlık bürokratları ile 11-15 Eylül 2011 tarihleri arasında Haliç Kongre Merkezi'nde yapılacak "19. Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresi ve Fuarı"nın tanıtımının yapıldığı basın toplantısındaydık.

Sayın bakana kıdem tazminatı fonunun ne aşamada olduğu ve sendikaların neden karşı çıktığını sordum. Sayın Bakan da, tüm samimiyeti ve iyiniyeti ile kıdem tazminatı fonuna ilişkin gelişmeleri bizlerle paylaştı.

***

Yüzde 92 kıdem alamıyor

Ömer Dinçer'in açıklamalarına göre, ülkemizde işten ayrılan işçilerin sadece yüzde 8'i kıdem tazminatı alabiliyormuş. Peki geri kalan yüzde 92'nin kıdem tazminatı ne olacak?

Sayın Bakan'ın açıklamalarına sosyal taraflardan cevaplar gecikmedi. DİSK Başkanı Süleyman Çelebi'nin seçim sonrasında kıdem tazminatının kalkacağını dair bir açıklama yaptı. Sosyal taraflar kıdem tazminatına dokundurtmayacaklarını söylüyor. Yani işçinin en büyük kazanımlarından birisi olan kıdem tazminatı kaldırılmasına müsaade etmeyiz diyorlar.

Hatta basında "uzmanlar kıdem tazminatının kaldırılmasından tüm çalışanlar zarar görecekler; işçiler, gazeteciler kıdem tazminatını kaybederlerse memurlar da ikramiyelerini kaybederler."şeklinde haberler çıktı.

Peki gerçekten kıdem tazminatı kalkacak mı? AK Parti işçi düşmanı olmuşta, işçilerin hakkını mı gasbedecek?

Yoksa bir kısım işçinin rüyasında bile göremediği kıdem tazminatını daha geçerli bir usule mi dönüştürecek... Belki bunu zaman içinde göreceğiz.

Ama işin aslı şu; başta küçük işletmelerde ve temizlik, güvenlik gibi hizmet sektöründe çalışıp, kıdem tazminatı alamayan, daha açık bir ifade ile rüyasında bile kıdem tazminatı göremeyen bir yüzde 92'lik kesim var. Öbür yanda ise, genellikle büyük işletmelerde ve sendikalı işyerlerinde çalışıp, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin ve diğer sosyal-ekonomik haklardan en üst seviyede yararlanan yüzde 8'lik bir kesim var.

Peki yüzde 92'lik bu gariban işçilerin rüyasında göremediği kıdem tazminatı, bir fon kapsamına alınsa ve bu kesim de kıdem tazminatı ile tanışsa ne olur?

***
İşçinin hesabına yatacak

İşte kıdem tazminatı fonu, işçinin kıdem tazminatının, işveren tarafından değil de kurulacak bir kıdem tazminatı fonu ile ödenmesi üzerine kuruludur. Yani iddiaların suyu bulandırma amaçlı olduğu görülüyor. Kıdem tazminatı fonu kurulması halinde, işçinin kıdem tazminatının aylık olarak işçinin hesabına yatması ve belli koşullar oluştuğunda ise işçinin kıdem tazminatını alabilmesini sağlayacak. Bu durumda işverenin batması ya da işçinin istifa etmesi gibi durumlarda da kıdem tazminatı hakkından mahrum kalınmayacak.

Kıdem tazminatının işverenin mali sorumluluğu altında bir fondan karşılanması düşüncesi ilk kez, 1954 yılında toplanan 2. Çalışma Meclisinde gündeme gelmiştir. Yani kıdem tazminatı tarih olmuyor ama, kıdem tazminatı fonu tarih olmuş.

Kıdem tazminatı fonu yürürlüğe girdiği tarihte, bir işyerinde çalışmakta olan işçilerin yürürlük tarihine kadar olan kıdemlerinden işveren sorumlu tutulmuştur. İş sözleşmesi kıdem tazminatına hak kazandıracak şekilde sona erdiğinde, işveren kıdem tazminatını, kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar olan süre için, ancak işçinin işten ayrılırken ki son ücreti üzerinden ödeyecektir.  Kıdem tazminatı fonu yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa veya yeniden işe alınan işçiler ile işyerinde çalışmakta olanların yürürlük tarihinden sonraki hizmet sürelerine ilişkin kıdem tazminatlarının fondan karşılanması uygun görülmüştür.

***
İstifa edenin kıdemi yanıyor

Ekonomik kriz dönemlerinde şirketlerin ödeme güçlüğüne düşmeleri durumunda işçilerin emeğinin ve sadakatinin karşılığı olan kıdem tazminatını alamadıkları, yine uzun yıllar çalıştığı bir işyerinden herhangi bir nedenle istifa eden işçinin kıdem tazminatı  hakkının kaybolduğu bilinmektedir.

Özellikle temizlik, güvenlik ve yemek gibi hizmetler sektöründe kamuya taşeronluk hizmeti veren işyerlerinde çalışan işçilerin işveren değişikliğinden dolayı mağduriyetleri de göz önünde bulundurulduğunda kıdem tazminatı fonunun bir an önce hayata geçirilmesi gerektiği görülmektedir.

Ancak işverenlerin istihdam maliyetlerinin yüksek olduğu ülkemizde maliyetleri artırmamak ve kıdem tazminatı ödenebilirliğini sağlamak adına uygun bir çözüm bulunmalıdır. Yoksa hiçbir siyasi parti işçilerin hakkını gasbetmek, kıdem tazminatı vs. haklarını bitirmek, onları mağdur etmek istemez.

Dr. Resul Kurt - Haber 7
info@resulkurt.com
http://www.haber7.com/haber/20110128/Isciye-verilen-kidem-tazminati-kalkiyor-mu.php
#774


ÖMER ŞAHİN - ABDULLAH BOZKURT / STRASBOURG   

Türkiye'deki yargı reformuna Avrupa'dan güçlü bir destek daha geldi. Venedik Komisyonu'nun ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Jean-Paul Costa da, yapılacak düzenlemelerin önemine işaret etti.

Costa, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı tanınması ve üst yargıyla ilgili düzenlemelerin Türkiye açısından olumlu sonuçları olacağını belirtti. Strasbourg'da Zaman'ın sorularını cevaplayan Mahkeme Başkanı, insan hakları ihlalleri konusunda Anayasa Mahkemesi'ne başvuru imkânı sağlanmasının diğer Avrupa ülkelerinde de görülen bir eğilim olduğunu hatırlattı. Costa, "Bu, arzu edilen bir durum. Bundan sonra hak ihlalleri ulusal mahkeme tarafından çözümlenebilecek. Artık davalar Strasbourg'a gitmek zorunda kalmayacak." dedi. Reform sonrası Türkiye ile ilgili AİHM'deki davaların azalacak olmasını nasıl karşılayacağı sorusuna da, "Bundan memnuniyet duyarız." cevabını verdi. AİHM Başkanı'nın 2010 yılı çalışmalarını aktarırken açıkladığı rakamlar ise Türk yargısının durumunu gözler önüne serdi. Toplam mahkûmiyet kararları arasında yüzde 18,55 ile Türkiye birinci oldu. Onu Rusya ve Romanya takip etti.

Türkiye'deki yargı reformunu Strasbourg'da Zaman'a değerlendiren AİHM Başkanı, Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin, geçtiğimiz yıl İsviçre'nin Interlaken kentinde yaptıkları toplantıyı hatırlattı. Burada anayasa mahkemelerine bireysel başvuru hakkı konusunda ülkelerin söz verdiğine dikkat çeken Jean Paul Costa, ulusal anayasa mahkemelerinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerini korumasının önemine vurgu yaptı.

Bu arada Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde, ulusal mahkemelerdeki davaların uzun sürmesinden dolayı en fazla mahkûm olan ülke oldu. AİHM Başkanı Jean Paul Costa'nın AİHM'nin 2010 yılı çalışmalarıyla ilgili bir basın toplantısında açıkladığı rakamlar, Türk yargısının içler acısı halini ortaya koydu. Buna göre 2010'da Türkiye hakkında, 278 davada, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin en az bir maddesinin ihlal edildiğine hükmedildi. Bunlar arasında 83 davada mahkeme sürecinin çok uzun sürmesinden dolayı sözleşmenin 6. maddesinin ihlal edildiğine karar verildi. Toplam mahkûmiyet kararları arasında yüzde 18,55 ile Türkiye birinci oldu. Türkiye'yi Rusya (yüzde 14,48) ve Romanya (yüzde 9,54) takip etti.

AİHM'de bekleyen yaklaşık 140 bin dava arasında ise Türkiye yüzde 10,9 ile ikinci sırada yer aldı. Birinci sırada yüzde 28,9 ile Rusya bulunuyor. Buna ek olarak AİHM raporu, davalar açısından Türkiye'nin artan bir grafik çizdiğine dikkat çekti. 2009'da AİHM'ye Türkiye'den 4 bin 474 başvuru yapılırken, bu rakam 2010'da 5 bin 821'e çıktı.

Yeni daireler açılmazsa, 4 yılda 154 bin dava zamanaşımından düşecek

Yargıtay ve Danıştay'la ilgili düzenleme hayata geçirilemezse adalet sistemini 'zamanaşımı' tehlikesi bekliyor. Bu yıl Kemal Türkler'e suikast davasıyla birlikte 20 bin dosya zamanaşımına uğramıştı. Adalet Bakanlı-ğı'nın tespitlerine göre, 2011'de 25 bin, 2012'de 32 bin, 2013'te 42 bin, 2014'te ise 55 bin dava aynı şekilde düşecek.

Yargıtay ve Danıştay'da köklü değişiklik getiren yasa tasarısı, Adalet Komisyonu'nda bugün ele alınacak. Reform tasarısı, yüksek yargının iş yükünü hafifletmeyi, adaletin hızlı bir şekilde tecelli etmesini amaçlıyor. Yüksek yargının iş yükü son 5 yılda iki kat oranında artmış durumda. Bundan beş yıl önce kurulan istinaf mahkemeleri hayata geçirilemediği için dosya sayısı her yıl katlanarak arttı. Bundan dolayı Yargıtay ve Danıştay'ın arşivleri tıka basa dolmuş durumda.

Adalet Bakanlığı, Yargıtay ve Danıştay'daki daire-üye sayısının artırılma gerekçesiyle ilgili bilgi notu hazırladı. Bakanlığa göre, istinaf mahkemesinin kurulmaması yargıda dosya birikmesine yol açtı. Mevcut durumda ise bölge adliye mahkemelerinin hayata geçmesi bile tek başına yeterli olmayacak. Bakanlığın bu konudaki görüşü şöyle: "Gelinen noktada iş yükü ikiye katlandığı için istinaf mahkemeleri kurulsa bile artık tıkanma noktasına gelen Yargıtay'ın, biriken dosyaları 4 - 5 yıldan önce sonuca bağlaması ve normal işleyişine dönmesi mümkün değil. Bu durum karşısında adalet bekleyen insanların daha fazla mağdur edilmemesi için istinaf mahkemelerinin faaliyete geçirilmesiyle birlikte Yargıtay'ın daire ve üye sayısının da artırılması gerekiyor."

Yargıtay üyesi Ömeroğlu: Düzenleme halk için de yargı için de olumlu olacak

Yargıtay 5. Daire üyesi M.Nihat Ömeroğlu, Yargıtay kanununda öngörülen değişikliği destekledi. Haberturk.com sitesine açıklama yapan Ömeroğlu, "Bunun bir yargı reformu olduğu çok kesin, artık bizim eski yargı kültürüyle bu yeni düzende yargıyı düzeltmemiz zor. Yeni söylemler, yeni uygulamalar geliştirmemiz gerekir." dedi. Hükümetin Yargıtay'ı ele geçireceği şeklindeki değerlendirmeleri 'sübjektif' bulan Ömeroğlu, daire ve üye sayısının artırılmasıyla, biriken dosyaların dört-beş yılda eritilmesinin mümkün olduğunu söyledi. "Bu nedenle dairelerin ve üye sayısının artırılmasını ben şahsen özellikle halkımız için, yargı için olumlu görüyorum." diye konuştu. Buna karşılık, Anayasa Mahkemesi'ne, yüksek mahkemede verilen kararların iptali veya yeniden yargılama isteme yetkisi verilmesini eleştirdi. Yargıtay üyesi, bunun yüksek mahkemeleri fiilen ortadan kaldıracağı görüşünü dile getirdi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1085414&title=yuksek-yargidaki-reform-olumlu-sonuclar-doguracak
#775
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, kıdem tazminatı konusunda hazırladığı taslak öneriyi BUGÜN aracılığıyla kamuoyuna açtı.

Önerilen sistemle, kıdem tazminatını hak etmek için gereken 1 yıllık çalışma ve işten atılma zorunluluğu kalkacak. 1 ay çalışan da 1 yıl çalışan da kendi isteğiyle işten ayrılsa dahi kıdem tazminatı alacak...

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, kıdem tazminatı konusunda hazırladığı taslak öneriyi BUGÜN aracılığıyla kamuoyuna açtı. Kıdem tazminatı kalkmayacak, mevcudun yerine yeni bir model kurulacak. Dinçer, en yüksek özveriyi devlet ve işverenin yapacağını, işçiden istenecek özverinin ise daha küçük olacağını söyledi.
Mevcut sistem sorunlu uygulamadaki kıdem tazminatı sisteminin hem işçi hem işveren hem de devlet için büyük sorun oluşturduğunu belirten Bakan Dinçer şu tespitlerde bulundu:

İşçi için sorun: Bugünkü sistemde kıdem tazminatı alabilmek için en az bir yıl çalışmış olma ve işveren tarafından haksız olarak işten çıkarılma şartı aranıyor. İstifa eden, bir yıldan kısa süreli çalışan alamıyor. Uzun süre çalışmış bir işçi kıdem tazminatı alamayacağı için işten ayrılmıyor, istihdamda katılık yaşanıyor. Türkiye'de 2009 yılında 2,5 milyon kişi işten ayrıldı, atıldı ya da iş değiştirdi. Ancak bunlardan sadece 200 bini kıdem tazminatı alabildi. 2 milyon 300 bin işçi hak kaybına uğradı. Bu sistemin işçinin ihtiyacını karşıladığı söylenebilir mi?
Anadolu'ya taşınamadılar

■ İşveren için sorun: Mevcut sistem işverene de önemli bir maliyet getiriyor, rekabet gücünü zayıflatıyor. Biriken tazminatlar altından kalkılamayacak yüklere dönüşüyor. İşletmeler kıdem tazminatı ödememek için gayri hukuki, hatta gayri ahlaki yollar deniyorlar. İşçisini girdi-çıktı yapıyor, işletmesini hukuken değiştiriyor. Alt işverenlik sistemlerinde ihale farklı şirketlere gittiği için işçÜer kıdem tazminatı hak etmeden öbür şirketlere kaydırılıyor. Ne yazık ki, birikmiş yüksek tutarlı kıdem tazminatını ödeyemedikleri için İstanbul'daki tekstÜ ve makine sanayinin Anadolu'ya taşınması için verdiğimiz büyük teşviklerden hiçbir işveren yararlanamadı.

■ Türkiye için sorun: Sistem ulusal düzeyde de sorunlar oluşturuyor. İşe giriş çıkışların zorluk derecesi, işten çıkış maliyetlerinin zorluğu nedeniyle katılık oluşuyor ve yurda gelecek dış sermaye tarafından eleştiriyoruz.
Kıdem tazminatı kalkmaz

Bakan Dinçer, bu tespitlerin ardından sosyal tarafların tartışması için önerisini anlattı. "Kıdem tazminatı kaldırılmayacak" diyen Dinçer, sosyal taraflardan ve kamuoyundan gelecek öneriler ve sağlanacak uzlaşma doğrultusunda şekillendirmek istediği yeni sistemin taslağını şöyle anlattı: "Benim önerdiğim şey şu: Öyle bir sistem kuralım ki, işçilerimiz 1 ay da çalışsa 10 yıl da çalışsa; işten kendileri de ayrılsa işten çıkarılmış da olsalar tazminat alsınlar. Ama bu tazminat işverenlerin de şimdiye kadar karşı karşıya kaldığı maliyet kadar yüksek olmasın. Dolayısıyla bizim, hem işçilerimizin haklarını ve güvencelerini koruyan hem işletmelerimizin rekabet gücünü artıran bir model üretmemiz mümkün. Bunu üretelim diyorum. Kamuoyuna teklif olarak bunu
sunuyorum."

Maliyeti oturur konuşuruz

Dinçer, bu modelde nasıl bir maliyet oluşacağı sorumuza, "Onu oturacağız taraflarla konuşacağız. Rekabet gücünü azaltan boyut ne? İşçinin haklarını ve güvencelerini korumanın ölçüsü ne? Bunları konuşup çözelim diyorum. Ama benim bakanlık olarak temel yaklaşım tarzım, işçilerimizin hak kaybına izin vermemek, haklarına ve güvencelerine sahip çıkmaktır" dedi.

En az özveriyi işçi yapacak

Bakan Dinçer, yeni sistemi sosyal barışı bozmadan ve taraflarla anlaşarak yapmak tediklerine işaret ederken, yeni sistemde han taraftan daha fazla özveri isteneceğine ilişkin sorumuza, "Devlet ve işveren daha fazla, işçi daha az özveride bulunmalı" dedi. Dinçer, birikmiş kıdeı tazminatının işçi için aynı zamanda iş garantisi ol ğu görüşüne katılmadığını aksine, bazı işverenle de birikmiş tazminatı ödememek için işçilerini zo şartlarla istifaya zorladığını söyledi.

5 milyarlık tasarruf yaptık

Çalışma Bakanı Dinçer, geçen yıl ilaç sanayi ile yaptıkları görüşmelerden sonra 2010 için ilaç harcamalarından 2,5 milyar liraya yakın tasarruf etmeyi planladıklarını belirterek, "2010 yılı sonuna kadar 2 milyar liralık tasarruf net olarak gerçekleşmiş olacak. Sektörle vardığımız uzlaşma sonucu bu yıl ilaç fiyatları yüzde 9,5 ila yüzde 10 civarında daha indirilecek. Buradan da 500 milyon lira tasarruf gelecek. Toplamda 2,5 milyar liralık tasarrufa ulaşmış olacağız" dedi.

Ücretsiz tedavi artırdı

Dinçer, sağlık alanında yaptıkları iyileştirmeler sayesinde hem tedavi kapsamının genişlediğini hem de hizmete erişimin kolaylaştığını anlattı. Ancak ilk uygulamada savurganlık olduğunu belirten Dinçer, "Vatandaş grip için tedavi talep ettiğinde, kamu-özel tüm hastaneler ücretsiz olduğu için hastane ayrımı yapmadı. Oysa biz her bir hasta için aile hekimine 2-3 lira, sağlık ocağına 10-12 lira, devlet hastanelerine 26-28 lira, özele hastanelere 32 lira, üniversite hastanelerine ise 48-50 lira ödedik" dedi.

Tedaviden tasarruf

Dinçer, hizmetin kalitesini düşürmeden harcamaları kontrol altına almak amacıyla katkı payı getirdiklerini, bu sayede sistemin kendi içinde dengeye oturduğunu söyledi. Katkı payıyla birlikte tedavi taleplerindeki artışın düştüğünü belirten Dinçer, "Katkı payının yaklaşık tasarruf getirisi 400 milyon lira oldu. Katkı payı tahsilatından da 1.7 milyar lira gelir elde ettik" dedi.

Açık artmadı, düştü!

Dinçer, Türkiye'de sosyal güvenlik sisteminin yıl sonlarını öngörülenin üzerinde açıkla kapatmasına alışıldığını, ancak bu tabloyu tersine çevirdiklerini kaydetti. Bakan Dinçer, 2010 yılı için 32 milyar liralık açık öngörmelerine karşılık 5 milyar lira civarında oluşan tasarruf ve gelir artışı sayesinde açığın 27 milyar liraya düşeceğini, bu sayede gelirlerin giderleri karşılama oranının yüzde 56'dan yüzde 60'ın üzerine çıktığını anlattı.

Teşvikli istihdamı incelemeye aldık

Bakan Dinçer, istihdam artışını teşvik etmek için aldıkları önlemlerin etkili olduğunu da belirtirken, kayıtlı çalışan sayının Türkiye'de ilk defa 16 milyonu aşarak 16.2 milyon kişiye çıktığını söyledi. Bir yıllık dönemde 953 bin kişilik istihdam artışı olduğuna işaret eden Dinçer, bu artışın ne kadarının teşviklerden kaynaklandığını tespit etmek için çalışma yaptıklarını bildirdi.

Erdoğan SÜZER- BUGÜN
http://www.bugun.com.tr/haber-detay/140273-kidem-tazminatinda-yeni-sistem-haberi.aspx
#776
Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesi, Başbakan Erdoğan'ın referanduma yönelik "Hayır diyen darbecidir" sözleri nedeniyle referandumda "hayır" oyu kullananların kişilik haklarına saldırıldığı gerekçesiyle açılan davayı reddetti.

Avukat Sedat Vural, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 12 Eylül'de yapılan Anayasa referandumu öncesi söylediği "Hayır diyen darbecidir" sözleriyle kişilik haklarına saldırdığını savunarak, Başbakan Erdoğan'ın kişilik haklarına saldırısının hukuka aykırılığının tespit edilmesini istemişti.

Vural, Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'ne verdiği dava dilekçesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın 7 Eylül'de NTV'de katıldığı programda Ruşen Çakır'ın "Diyorsunuz ki 'Bu anayasa oylaması bir zihniyet oylamasıdır' ama bunu ileri götürüp 'Hayır diyenler darbecidir' deniyor sizce öyle mi" sorusu üzerine "Bana göre darbe anayasasını savunduklarına göre darbecidir" dediğini anımsattı.

Başbakan'ın sözlerinin demokrasi ve demokratik hukuk devleti anlayışına, seçme ve seçilme hakkını pozitif güvenceye alan uluslararası sözleşmeler ile yurttaşlık ve oy verme hakkına aykırı olduğunu öne süren Vural, dilekçesinde, "Oy verme hakkımı 'hayır' olarak kullanarak, referandum oylamasına demokratik katkı sağlayan milyonlarca yurttaştan biri olarak; demokratik ve Anayasal bir hakkı kullanmam nedeniyle, davalının 'Hayır diyen darbecidir' söz ve eylemi ile, Medeni Yasanın 24, 25, Borçlar Yasasının 49. maddeleri gereği kişilik haklarıma saldırısının hukuka aykırılığının tespiti ile tespit kararının yayımlanmasına, yargılama giderleri ve avukatlık ücretinin karşı tarafa yüklenmesine karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim" dedi.

-MAHKEME DAVAYI REDDETTİ-

Bugün davayı görüşen yerel mahkemede Başbakan Erdoğan'ın avukatının yaptığı savunmada, "Müvekkilimin sözleri basında yer aldığı gibi değildir. Müvekkilimin ayrıştırma gibi bir amacı yoktur" dedi. Erdoğan'ın avukatı davanın reddedilmesini talep etti. Talepleri karara bağlayan mahkeme davayı reddetti.

Bu karar üzerine Vural, yerel mahkemenin kararını Yargıtay'da temyiz edeceğini ve iç hukuk yolları tükendiği takdirde davayı AİHM'ne taşıyacağını bildirdi.

ANKA
http://www.haber7.com/haber/20110125/Basbakan-Erdogana-yargidan-iyi-haber.php
#777


AHMET DİNÇ, HÜSEYİN SÜMER - ANKARA  

BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun hayatını kaybettiği helikopter kazasını Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün talimatıyla inceleyen Devlet Denetleme Kurulu (DDK), raporunu tamamladı.

Köşk'ün internet sitesinde yayınlanan raporda kaza ile ilgili ciddi ihmal ve eksiklikler sıralandı. "Mutlaka cumhuriyet savcılığınca yeni araştırma yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır." denilen raporda, helikoptere ait bazı parçaların Özel Kuvvetler ve Jandarma timleri tarafından kaza mahallinde yakılarak imha edildiğine dikkat çekildi.

45 sayfalık raporda, kaza nedeninin belirlenmesine yardımcı olabilecek ilave uçuş bilgilerini sağlayan cihazların olay yerinde bulunamadığı vurgulanırken, bazı hava araçlarının kaza anında ve mahallinde alçaktan uçtuklarına işaret edildi. Pilot ve yolcuların kanlarında sebebi açıklanamayan yüksek oranda karbonmonoksit gazı tespit edildiği, adlî tıp uygulamalarında da bazı düzensizlikler görüldüğü aktarıldı. Kazanın sebebi konusunda "Çevresel şartlara bağlı olarak pilotun oryantasyon kaybının muhtemel kaza nedeni olarak değerlendirilebileceği düşünülmektedir." açıklaması yapıldı. Ancak ilk kez ortaya çıkarılan bulguların da 'muhtemel kaza nedeni' olarak ele alınması önerildi.

Pilot ve yolcuların kanlarında yüksek oranlarda karbonmonoksit gazı bulunmuştu!

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün talimatıyla DDK'nın başlattığı çalışma dün kamuoyuna açıklandı. 45 sayfalık raporda kazanın muhtemel sebebi pilotaj hatası olarak değerlendirildi. Ancak çalışma sırasında varlığı ilk kez tespit edilen bazı hususlar şöyle sıralandı: "Helikopter enkazından, helikopterin kaza öncesine ilişkin irtifa ve güzergah gibi kaza nedeninin belirlenmesine yardımcı olabilecek ilave uçuş bilgilerini sağlayabileceği değerlendirilen ARGUS 5000 CE ve SKYMAP IIIC GPS cihazlarının kaza mahallinden yok olması/çalınması. Pilot ve yolcuların kanlarında sebebi açıklanamayan yüksek oranlarda karbonmonoksit gazı bulunması ile adli tıp uygulamalarındaki bazı düzensizlikler ve pilotun sağlık durumu hakkında tespit edilen bazı yeni bilgiler. Transponderi açık olmayan veya alçaktan uçtuğu düşünülen bazı hava araçlarının kaza anı ve mahallindeki hareketliliklerinin varlığı ve yukarıda bahsedilen cihazların kaza mahallinden yok olması/çalınması." Söz konusu bulgularla birlikte cumhuriyet savcılığının olayı araştırması istendi. Yeni bir araştırma kurulu oluşturulmasına da yer olmadığı kaydedildi. Raporda arama-kurtarma faaliyetlerinin yürütülmesi esnasında önemli eşgüdüm sorunları ile ciddi düzeyde ihmal ve eksikliklerin tespit edildiğine de vurgu yapıldı.

Kaza anına kadar bölgede oluşan yoğun hava hareketliliği kazadan sonraki iki saatlik bölümde aniden kesilmiş!

Raporda kaza anında ve yerinde başka hava araçlarının yoğun biçimde bulunduğu da belirtildi: "Helikopter kazasının olduğu günün sabahından itibaren kazanın olduğu bölge yakınlarında yoğun bir hava aracı hareketliliği olduğu, kaza anında da söz konusu hareketliliğin devam ettiği, ancak muhtemel kaza saatinden sonra iki saat kadar hava hareketliliği yaşanmadığı ve daha sonra yeniden bir hava hareketliliğinin görüldüğü tespit edilmiştir. Cumhuriyet başsavcılığının bu konudaki tüm tereddütleri gidermesi önerilmektedir."

Helikoptere ait bazı parça ve atıklar askeri timlerce yakılmış olabilir!

Helikopter ait bazı parça ve atıkların, enkaza ulaşıldığı gün, yani 28 Mart 2009 tarihinde DAK timi (Özel Kuvvetler Komutanlığı Doğal Afetler Arama ve Kurtarma) ve daha sonra oraya ulaşan Ankara JOAK (Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı) Dağcılık timi tarafından yakılmış olabileceğinden de raporda bahsedildi.

Abdullah Gül: Savcılık gereğini yapacaktır

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Strasbourg'a hareketinden önce Atatürk Havalimanı'nda basın toplantısı düzenledi. Rapora ilişkin soru üzerine çalışmanın savcılığa gönderileceğini belirten Gül, şunları kaydetti: "Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi, bir yıl kadar önce beni ziyaret ederek, bu konunun DDK tarafından en detaylı şekilde araştırılmasını rica etti. Ben de DDK'ya talimat verdim. Hem olayın iyice araştırılması hem de Türkiye'de kurulların yeterli olup olmadığını, alınması gereken yeni tedbirler varsa bunların tespitini, kurumlarda noksanlık varsa bunların yeniden donatılması gerektiğini... Bu konuyla ilgili çalışma yapmalarını istedim. 800 sayfaya yakın bir çalışma yapıldı. Şu anda bir mahkeme var, savcı muhakkak ki kararı verecektir. Onlara gönderilir."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1083761&title=helikopterin-bazi-parcalari-asker%EE-timlerce-yakildi



HELİKOPTERDE ELT CİHAZININ BULUNDUĞU, ANCAK KIRILDIĞI İÇİN İŞ GÖRMEDİĞİ BİLGİSİ DE YALAN ÇIKTI!

BBP Lideri Yazıcıoğlu'nun içinde hayatını kaybettiği helikopterin, ELT cihazı kırıldığı için bulunamadığı iddia edilmişti. Peki helikopterde gerçekten ELT cihazı var mıydı?

Daha önce "Helikopterde yoktu" denilen GPS cihazı kazada hayatını kaybeden gazeteci İsmail Güneş'in çektiği fotoğraflarda olduğu tespit edilmiş, ancak kazadan sonra enkazdan "gizli bir el tarafından" alındığı belirlenmişti. Şimdi ise bir başka skandal ortaya çıktı...

Helikopterin bulunduğu konumu belirlemeye yarayan ELT (Emergency Locater Transmıtter) cihazının sinyal vermemesi yüzünden kaza yerine ulaşılamadığı günlerce tartışılmıştı. Daha sonra "ELT anteni kırıldığı için uyduya sinyal gönderemedi" denildi. Ancak Toplumsal Hafıza'nın elde ettiği belgeler, bütün bu bilgilerin saptırma olduğunu ve helikopterde ELT cihazının aslında hiç bulunmadığını ortaya çıkarıyor...

O HELİKOPTERİN SON PİLOTU DA "ELT CİHAZI YOKTU" DEMİŞTİ

Muhsin Yazıcıoğlu ve 5 arkadaşının ölüme uçtuğu helikopter MED-AİR şirketinden kiralanmıştı. Helikopteri en çok kullan kişi olan MED-AİR pilotlarından Ali İbanoğlu kazadan kısa süre sonra Devletin Resmi Ajansına (AA) helikopterde yer tespitinin yapılmasını sağlayan ELT cihazının bulunmadığını söylemişti.

Anadolu Ajansından Murat Kaban'nın haberi aynen şöyleydi

" Esas Hava Taşımacılık Turizm ve Ticaret AŞ'ye ait Medair şirketinin kaptan pilotlarından İbanoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, helikopterin tam olarak nerede düştüğünü bilmediklerini, yerinin tespiti için ise ne kendilerinde ne de helikopterde sinyal gönderen bir cihaz bulunmadığını söyledi"

HELİKOPTERİ EN İYİ TANIYAN PİLOT

İbanoğlu'nun bu açıklamayı neden yapmıştı ve helikopterde ELT cihazı bulunmadığını nerden biliyordu? İlk etapta basit bir yanılgı gibi görünen olayın içinde korkunç gerçekler saklı.

Med-air şirketinin İşletme Ruhsatı 29/01/2009 tarihinde Sivil Havacılık Genel Müdürü Ali ARIDURU imzasıyla yenileniyor. Elde ettiğimiz belgede Ali İbanoğlu'nun aynı zamanda şirketin Kalite Sistemi Yöneticisi olduğu açıkça görülüyor.

HER TÜRLÜ DEĞİŞİKLİKTEN HABERİ OLMASI GEREKEN TEK KİŞİ ALİ İBANOĞLU

Gerek helikopterde ve gerekse pilotların sağlık ve eğitimleri ile ilgili her detayı ilk önce bilmesi gereken kişi Kalite Sistemi Yönetici yani Ali İbanoğlu. ELT cihazı bulunup bulunmadığını veya arızalı ise ne zaman çıkarıldığını Kalite Sistemi gereği onun bilmesi gerekiyor.

Helikopterin uçuşa uygunluğunu hazırlayan ekibin başındaki isem "helikopterde ELT cihazı yok" diyorsa bunu bilerek söylemesi gerekir

ÖLÜM HELİKOPTERİNİ EN SON VE EN ÇOK KULLANAN PİLOT İBANOĞLU

Yazıcıoğlu'na kiralanan ölüm helikopterinin (TC-HEK) Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünde Kayıtlı 45 adet uçuş belgesini ele geçirdik. O belgelerde de helikopteri en çok kullanan pilotlardan birinin Ali İbanoğlu olduğu görülüyor.

Resmi Kayıtlara göre TC-HEK BELL 206 L-4 tipi ölüm helikopteri, ölüm uçuşundan bir önceki uçuşu Bursa'ya yapıyor. Merhum Kaptan Pilot Kaya İstektepe ile Kaptan Pilot Ali İbanoğlu'nun birlikte uçtukları bu uçuş helikopterin kaza öncesi son uçuşu... Elde ettiğimiz belgede 28.02.2009 tarihinde yapıldığı görülen bu uçuşta Bursa'dan dönüşte helikopteri Ali İbanoğlu kullanmış. İşte bu pilot, kazadan hemen sonra yaptığı açıklamada, helikopterde ELT cihazı olmadığını söylemişti.

HELİKOPTERE ELT CİHAZINI KAZADAN SONRA KİM TAKTI?

Ölen pilot Kaya İstektepe'nin de yakın dostu olan Ali İbanoğlu ELT cihazı ile ilgili bilgiye sahip olan en yetkili isim. Ounun yoktu sözlerine rağmen kaza sonrası helikotperde bir ELT cihazı olduğu ve bunun kırılmış olduğuna ilişkin fotoğraflar yayınlandı.

HELİKOPTERDE BULUNAN CİHAZ SİNYAL VERMEK ÜZERE AYARLANMAMIŞTI

Meclis Araştırma Komisyonu'nun talebi üzerine Kaptan Pilot Feyzi Altkunbulak tarafından hazırlanan raporda, ELT cihazına kod girilmesi işlemi yapılmadığı, bu yüzden uydular tarafından tanınmasının mümkün olmadığı ortaya çıkmıştı. Yani ELT cihazını helikoptere takanlar, cihazı uydulara tanıtacak kod numaralarını girmeye fırsat bulamamışlardı. Bu da, söz konusu cihazın kazadan sonra helikoptere "alelacele" takıldığını gösteren önemli bir delil olarak dikkati çekiyordu.

ELT'Yİ TAKTIĞI İDDİA EDİLEN KİŞİ

ELT cihazını helikoptere MED AİR'de görevli teknisyen Mehmet Aytar'ın taktığı ancak Aytar'ın bu cihazı helikoptere takacak yetkili kişi olmadığı da raporda yer alıyordu. Olayla ilgili savunması veren Aytar'ın cihazı 23.01.2009'da taktığını iddia ettiği görülüyor. Ancak sö konusu helikopteri kazadan önce en son 28.02.2009'da kullanan şirketin Kalite Kontrol Yöneticisi Ali İbanoğlu, (helikoptere bir ay önce takıldığı iddia edilen) ELT cihazının olmadığını söylemişti. Yani en son kullanımdan bir ay önce takıldığı iddia edilen ELT cihazını şirketin yöneticisi ve deneyimli pilotu İbanoğlu görmemişti...

EN ÖNEMLİ SORU İŞARETİ

Helikopteri en iyi bilen pilotun "Yok" dediği ELT cihazının kazadan sonra helikopterde takılı halde bulunması dikkatleri, "Kazadan sonra helikopter enkazına "ilk önce" kim ulaştı? Helikopterde bulunmayan cihazı enkaz yerine kim getirdi? Bu cihazın takılmasını kimler istedi" sorularına çevirdi. (Toplumsalhafıza)




http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1070752&title=yazicioglu-kazasinda-yeni-skandal&haberSayfa=0





Eşimin, Alperen Ocakları'na sızmaları engellemesi, bazı çevreleri rahatsız etti

Merhum BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun eşi Gülefer Yazıcıoğlu, Devlet Denetleme Kurulu (DDK) raporunu yorumladı.

Eşinin, BBP ve Alperen Ocakları'nın içine sızmaları engellediği için bazı çevreleri rahatsız ettiğini savundu. Dün akşam Habertürk TV'ye konuşan bayan Yazıcıoğlu, "Eşim, BBP ve Alperen Ocakları'na birtakım insanların sızdırıldığını, bu kişilerin iyi niyetli çocukları kötü emelleri için kullanmaya çalıştığını biliyordu. Bunları tespit etmişti. Elinden geldiğince buna engel olmaya çalıştı. Bunda da büyük oranda başarı sağladı. Bundan rahatsız olan insanlar vardı." diye konuştu. Yazıcıoğlu, işinin ölümünden sonra gençleri sokağa dökmek, kargaşa çıkartmak isteyenler bulunduğuna dikkat çekti. DDK raporuna göre kazada ölenlerin kanlarında yüksek seviyede karbonmonoksit gazı tespit edilmesiyle ilgili olarak da "Eşimin kan örneği bizde mevcut. Yeniden DNA tespiti yapılmasını isteyeceğim. İncelenen kan örneklerinin eşime ait olduğundan dahi şüphe ediyorum." diye konuştu. Gülefer Yazıcıoğlu, enkazın olduğu yere doğru giden köylülere, "Bulundu, geri gelin." diye haber gönderildiğini ve arama çalışmalarının aksatıldığını da anlattı. Olayla ilgili soru işaretlerini sıralarken enkaza ulaşan köylülerden bazılarının, "Bizim çoluk çocuğumuz var." diyerek kendisiyle konuşmaktan korktuğunu aktardı. Köylülerin, enkazın yanından indikten sonra cep telefonlarıyla çektikleri görüntülerin alınıp silindiğini de dile getirdi. İSTANBUL - ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1083762&title=esimin-alperen-ocaklarina-sizmalari-engellemesi-bazi-cevreleri-rahatsiz-etti
#778
Türkiye'nin BM tarafından oluşturulan Mavi Marmara soruşturma komisyonuna eylül ayında sunduğu ara raporun detayları ortaya çıktı. Saldırının ayrıntılı şekilde anlatıldığı rapora göre İsrail askerleri helikopterlerden gerçek mermilerle ateş açarak daha geminin güvertesine inmeden iki sivili öldürmüş. Yolcuların bazıları soyularak aranmış; kadınlar cinsel açıdan aşağılayıcı muameleye tabi tutulmuş.

Türkiye, İsrail'in Mavi Marmara katliamıyla ilgili Birleşmiş Milletler'e (BM) sunduğu ara raporu açıkladı. Raporda İsrail'in orantısız güç kullanılarak sivillerin nasıl öldürüldüğü ayrıntılarıyla anlatılıyor. Daha gemiye inmeden helikopterden ateş edilerek sivillerin öldürüldüğünü belirten rapor eli yaralı bir aktivistin yakın mesafeden göğsüne ateş açılarak katledildiğini gösteriyor. Saldırı sonrası rehin alınan sivillerin çok kötü muameleye maruz kaldığını bildiren rapor bazı kadın aktivistlerin çırılçıplak soyularak arandığını kayda geçiriyor. Türkiye, "Uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri, uluslararası yükümlülüklerini ihlal eden devletlerin hatalarını telafi ve yol açtıkları zararları tazmin etmelerini emretmektedir." diyerek saldırının tazminini istiyor.

İsrail ulusal komisyonunun önceki gün Mavi Marmara katliamıyla ilgili soruşturma raporunu açıklaması üzerine Ankara da 1 Eylül'de BM'ye sunduğu ara raporun özet ve sonuç kısımlarını kamuoyuna açıkladı. Türk tarafı "ilkeli politika" gerekçesiyle raporun içeriğiyle ilgili kesinlikle konuşmuyordu. Raporun özet kısmında uluslararası tescilli limanlarda gemilerin yola çıkmadan önce tüm güvenlik kontrollerinin yapıldığı, yolcuların kişisel eşyalarının denetlendiği vurgulanarak kesinlikle ateşli veya başka kategoride silah bulunmadığı bildirildi. Rapora göre, İsrail askerleri helikopterlerden gerçek mermilerle ateş açarak, daha hiçbir asker geminin güvertesine inmeden iki sivili öldürdü. İsrail askerleri geminin kontrolünü ele geçirdikten sonra yolcular dövülmüş, yumruklanmış, diz ve dirsek darbelerine maruz bırakılmış, su, yiyecek ve tuvalet ihtiyaçlarını gidermekten mahrum edilmiş, kelepçelenmiş, saatlerce güneşin altında bırakılmış ve sözlü saldırılara uğratılmıştı. Raporda kötü muamele şöyle anlatıldı: "Bazıları soyularak aranmış; kadınlar cinsel açıdan aşağılayıcı muameleye tabi tutulmuş ve bunlardan biri çok defa soyunmak zorunda bırakıldığı gibi, bacaklarının arasına bir metal dedektörü yerleştirilmiştir."

Türk yetkililer raporda İsrail'in başta yaşam hakkı olmak üzere birçok alanda uluslararası hukuku ihlal ettiğine dikkat çekti. "Öldürülenlerin vurulmayı haklı gösterecek bir tehdit teşkil ettiğine dair tek bir delil yoktur." diyen raporda, katledilen sivillerden Cevdet Kılıçlar'ın alnının ortasından vurulduğu sırada fotoğraf çekmekte olduğu vurgulandı. Raporda İsrail'in büyük bir karartma uygulamaya çalıştığı ve delillerin tahrip edildiği belirtildi. Rapora göre İsrailli askerlere ilkyardım sağlamış olan Türk doktoru bile dövüldü, kelepçelenip başka yaralılara yardım etmesi engellendi. Diplomatik kaynaklar, İsrail'in raporu içinse "savunmaya yönelik ve hukuki içerikten yoksun" dedi.

Haaretz: Netanyahu bile bundan daha iyi rapor hazırlayamazdı

İsrail hükümeti tarafından Mavi Marmara saldırısını soruşturmak üzere kurulan Türkel komisyonunun İsrail'i suçsuz bulan raporu, ülkenin önde gelen liberal eğilimli gazetesi tarafından sert bir dille eleştirildi. Haaretz, başyazısında komisyonun Netanyahu'nun 'rüyasını gerçekleştirdiğini' yazdı. 'Rapor iyi de durum kötü' başlığıyla yayınlanan yazıda "Komisyon, Netanyahu komisyonu olarak adlandırılsaydı, bundan daha iyi bir rapor hazırlayamazdı." ifadesini kullandı. Raporun, "Gazze'ye deniz ablukası uygulayarak, Gazze'ye giden filonun bayrak gemisi Mavi Marmara'yı ele geçirerek uluslararası hukuku çiğneyen İsrail'i tamamen temize çıkardığı" belirtilen başyazıda, "Turkel raporunun zayıf tarafının sadece iyi olması değil, çok iyi olması" olduğunun altı çizildi. Operasyonun hatalı istihbarat ve zayıf operasyonel planlamaların kurbanı olduğunu da yazan gazete emekli yargıç Turkel ve arkadaşlarının bu olayda "yargıç değil ama avukatlar" oldukları kaydedildi. Diplomasi ve halkla ilişkiler açısından muhtemelen rapordan beklenen yararın sağlanamayacağı kaydedilen başyazıda, raporun "bir soruşturma komisyonu değil, daha çok filo olayından sorumlu İsrail hükümetini temsil ettiği" ifade edildi.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise askerlerinin hem kendilerini hem de vatanlarını savunduklarını iddia etti. İsrail'in kendisini her savunmasında savaş suçu işlemekle suçlandığını öne sürdü. Turkel Komisyonu, Mavi Marmara baskınının yanı sıra Gazze ablukasının da uluslararası yasalara uygun olduğunu öne sürmüştü. ANKARA-ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1083833&title=askerler-guverteye-inmeden-iki-sivili-oldurmus
#779


EŞREF AKGÜN - ZAMAN

- Malatya'da 2005 yılında bir düğünde ateş açılması sonucu hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Begüm Kartal'ın ölümüyle ilgili sanık Osman Ulu, 20 yıl hapse mahkûm edildi.

Ulu, tutuklu bulunduğu cezaevinden CMK'nın 102. maddesinin yürürlüğe girmesiyle tahliye edilmişti. Mahkemenin kararına tepki gösteren sanık, "5 yıldır suçsuz yatıyorum. Olayla ilgili her şey arkamdan yapıldı. Kararınızı da arkama okuyun." dedi. 5 Ocak'ta tahliye edilen Ulu'nun da katıldığı duruşmada 16 yıl 8 ay olan cezası 20 yıla çıkarıldı. Sanığın tutuksuz yargılanmasına hükmedilirken dava Yargıtay Ceza Kurulu'na gönderildi.

Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Begüm Kartal'ın ölümüyle ilgili dava Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görüldü. CMK'nın 102. maddesi gereğince 5 Ocak'ta tahliye edilen Osman Ulu'nun tutuksuz sanık olarak katıldığı duruşmada mahkeme, 16 yıl 8 ay olan cezayı 20 yıla çıkardı. Sanığın tutuksuz yargılanmasına hükmedilirken dava yeniden Yargıtay Ceza Kurulu'na gönderildi. Mahkemenin, baskı altında karar verdiğini ileri süren Ulu, "Defalarca keşif istememize rağmen talebimiz kabul edilmedi. 5 yıldır suçsuz yatıyorum." dedi. Malatya'nın Battalgazi ilçesinde 5 yıl önce bir düğüne katılan Malatyaspor Kulübü'nün eski futbolcularından Hasan Kartal'ın kızı Begüm, havaya ateş açılması sonucu ölmüştü. Mahkeme, sanığı 16 yıl hapse mahkum etmiş, Yargıtay cezayı az bularak iki kez bozmuştu.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1083905&title=begumun-katili-20-yil-hapse-carptirildi
#780
SERVET YANATMA

Petrolü daha çok Rusya, Irak ve Azerbaycan'dan alan Türkiye, yönünü Venezuela'ya çevirdi.

Enerji Bakanlığı, bu ülkeden ucuz akaryakıt ürünleri getirerek iç pazardaki yüksek fiyatları düşürmeyi hedefliyor. Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, geçen hafta ülkesine resmî bir ziyaret düzenleyen Enerji Bakanı Taner Yıldız'a, "TOKİ gelip burada konut yapsın, karşılığında petrol verelim." teklifinde bulunmuştu. Dün Ankara'da Diplomasi Muhabirleri Derneği üyeleriyle kahvaltıda bir araya gelen Taner Yıldız da Venezuela'dan ucuz petrol alarak piyasaya sürmek için bir çalışma yaptıklarını açıkladı.

Chavez ayrıca Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı'na (TPAO), günde 200 bin varil üretim yapılan iki petrol sahasının işletmesini devretme önerisinde bulunmuştu. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, dün Ankara'da Diplomasi Muhabirleri Derneği üyeleriyle kahvaltıda bir araya geldi. Venezuela temaslarını değerlendiren Bakan Yıldız, beklenenden çok daha iyi sonuçlar aldıklarını aktardı. Chavez'in de isteğiyle bu ülke ile ortak petrol çıkarıp paylaşmayı amaçladıklarını ifade eden Yıldız, maliyet hesaplamalarını yapmak üzere 10-11 Şubat tarihlerinde uzman bir heyetin bu ülkeye gideceğini kaydetti.

Enerji Bakanı, bunun dışında Venezuela'dan ucuz petrol ürünleri alarak Türkiye'de piyasaya sürmek için bir çalışma yaptıklarını bildirdi. Anlaşma sağlanması durumunda petrol nakliye ücretinin 4-6 dolar olacağını; tankerlerin yaklaşık 25 günde Türkiye'ye ulaşacağını ifade etti. Son birkaç yılda yapılan arama çalışmalarıyla Venezuela'nın, Suudi Arabistan'dan bile daha fazla petrol rezervine sahip olduğu tespit edilmişti. Venezuela'da 800-1.000 metre sondajla petrol bulunabiliyor. Güneydoğu Anadolu'da yüzde 10-20 olan petrol bulma şansı, Venezuela'da yüzde 80-90'lara çıkıyor. Enerji Bakanı Yıldız, son dönemde arka arkaya gelen zamlarla tepki çeken akaryakıt fiyatları konusunda ise, "Benzinde tek fiyatı kaldıracağız, rekabeti sağlayacağız." mesajı verdi. Türkiye'de 51 tane dağıtım şirketi ve 14 bin 600 tane bayi olduğunu hatırlatırken, "Sektörde rekabetin oluşması lazım. Benzin ve petrol ürünlerinin tek tarifede kalmamasını istiyoruz. Kalksın biri yüzde 3, yüzde 5 indirim yapsın. Biz bunu istiyoruz." diye konuştu. Doğalgaz fiyatları konusunda ise, "Doğalgaza şu anda zam yok. Çünkü zam yapmayı gerektirecek bir veri yok." değerlendirmesinde bulundu.

TPAO, Venezuela'da 1-1,5 yıl içinde petrol çıkarabilir

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez'in teklifini değerlendirmek üzere dün Ankara'da, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren ve TOKİ Başkan Yardımcısı Ercan Tıraş'la bir araya geldi. Toplantının ardından yaptığı açıklamada Bakan Yıldız, "Bizim orada yaptığımız çalışmalarda hem petrol ürünleriyle alâkalı hem de ham petrol ürünleriyle alâkalı talebimizi rahatlıkla karşılayabileceklerini söylediler. Hatta kendi sistemleri çerçevesinde ihalesiz TPAO'ya blok saha verebileceklerini kaydettiler. Bu sahanın yaklaşık uzunluğu 600 kilometreye 90 kilometrelik bir mesafe olacak." dedi. Venezuela'da TPAO'nun iki ayrı blok üzerinde sondaj yapmasının planlandığını belirten Yıldız, "Rakamlar ve kapasiteler belirlendikten sonra, bir arama sahası değil, genişletilmiş bir sahayı bize verebileceklerini söylediler. Rakamlarda anlaşabildiğimiz takdirde, 1-1,5 yıl içerisinde oradan petrol çıkartıp getirebileceğiz. Tabii ki bunu, yapacağımız teknik görüşmeler belirleyecek." dedi. Venezuela'da petrol üretmek için 20 milyar dolarlık yatırım gerektiğini vurgulayan Yıldız, Türkiye'nin günde 42 bin varil olan petrol üretiminin Venezuela'da günde 3 milyon varil olduğunu hatırlattı. ANKARA ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1083878&title=venezueladan-ucuz-akaryakit-gelecek