Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#861
Şifreli maç yayını yapan Dijitürk ile dünyanın en büyük internet arama motoru olan Google arasında telif hakları savaşı yaşanıyor. Dijitürk, Lig TV maçlarını izinsiz yayınlayarak telif haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle Google'a dava açtı.

Davanın görüldüğü Bursa Sulh Ceza Mahkemesi, Google'ın apps ve blogları üzerinden yayın yapan 79 IP adresini kapattı. Uygulama sonucu Google'ın bazı servislerine erişim konusunda sıkıntı yaşanacağı belirtiliyor. Konuyla ilgili bilgi veren İnternet Kurulu Başkanı Serhat Özeren, Dijitürk'ün açtığı dava sonucunda Google'ın 79 IP adresinin engellenmesi kararı verildiğini bildirdi. Söz konusu davanın ticari bir dava olduğunu vurgulayan Özeren, "Bu durum 5651 sayılı yasa ile ilgili değil. TİB ve BTK'nın ilgili olduğu bir konu değil. Hatta haberleri bile yok. Telif haklarının korunmasıyla ilgili bir engelleme kararı." dedi. Özeren, uygulamadan özellikle KOBİ tarzı işletmelerin mağdur olabileceğini vurguladı.

Geçtiğimiz haziran ayında internet üzerinden izinsiz maç yayını yaptığı gerekçesiyle Google'ınn 44 IP adresini bloke ettiren Dijitürk, mahkeme kararıyla birçok Google uygulamalarını yine kapattırdı. Dijitürk, haziran ayında Google'a yönelik benzer engellemeler yaptırmıştı. Bu engellemeler sonucu, aralarında YouTube'un da bulunduğu, Google'a ait mail, takvim, tercüme gibi pek çok servislere ulaşmakta sıkıntı yaşanmıştı. Özellikle maps.google.com'u kullanan şirketler büyük sorunlarla karşılaşmıştı. Son yapılan engellemelerden de yüz binlerce şirketin etkilenebileceği belirtiliyor. Dijitürk'ün, Google'ın uygulamaları sebebiyle 2 milyon lira zarar tespit ettiği ve Google'ın bu parayı ödemesini istediği öğrenildi

Google'ın bazı servislerin kapanmasının söz konusu olduğunu belirten İnternet Kurulu Başkanı Özeren, "Bu tamamen telif haklarıyla ilgili bir konu. Mahkemenin vermiş olduğu bir karar, ama bazı sıkıntılar ortaya çıkacak. Google'nin bazı servislerine ulaşmak mümkün olmayabilir." dedi. Kararın Dijitürk yayını yapan veya bunlarla ilgili yayınları yapmaya yardımcı olan bazı uygulamaların erişiminin engellenmesi yönünde olduğunu aktaran Özeren, "Ama bu IP'lerde, herhangi bir yanlışlık yapılırsa ciddi bir kaos ve kargaşa çıkabilir." uyarısında bulundu.

Telif hakları konusunda şirketlerin ortak çalışma yoluna giderek bu tip engellemeler yerine, daha yapıcı sonuçlar almalarını isteyen Kurul Başkanı şöyle konuştu:

"Bu kargaşanın ortadan kaldırılabilmesi için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB)'nın mutlaka otorite olması gerekiyor. Yani 5651 yasanın haricindeki diğer konularda da, TİB'e görev verilmeli. Hatta İnternet Kurulu'nun da görevi olması gerekiyor. Üçüncü ayağı olarak da, ihtisas mahkemesi oluşturularak kararların TİB ile koordineli verilmesi gerekiyor.

Serhat Özeren, önemli sitelerin yanlışlıkla kapanmasını kesinlikle istemediklerinin altını çizerken, "İçerik engelleme başka, telif hakları başka bir konu. Bunun ayrılması gerekiyor." ifadelerini kullandı.

İnternet servis sağlayıcılarına mahkeme kararı tebligatı yapılarak IP engellemeleri yapıldığını anlatan Özeren, "Ama TİB'in bundan hiç haberi olmuyor. Mahkeme bu tür kararlar alınırken TİB'e başvurulması gerekir. En azından onların uzmanlık ihtisas konularından faydalanması gerektiğini düşünüyoruz. Telif konusunda da, hukukçularımızın özellikle yurtdışı örneklerini takip ederek Türkiye'de de benzerlerini yapması gerekir. Google gibi şirketlerin de kendi üzerlerine düşeni yerine getirmeli." şeklinde konuştu.

(CİHAN)
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1062226&title=dijiturk-googlenin-79-ip-adresini-mahkeme-karariyla-kapattirdi
#862
İSA YAZAR

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), askerlik borçlanması yapacak sigortalılardan 'askerlik belgesi' istenmesi uygulamasına son veriyor. Milli Savunma Bakanlığı ile yapılan anlaşmaya göre, vatanî görevini tamamlayanların bilgileri düzenli olarak SGK'ya iletilecek. Kurum, internet üzerinden bu bilgileri görüp belge istenmeden işlemler yapacak.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, resmî yazıların elektronik ortamda üretilmesini, e-imza ile imzalanmasını sağlayan Elektronik Doküman Yönetim Sistemi Projesi kapsamında bir dizi yeniliğe imza atıyor. Pilot olarak kullanıma giren projenin tamamlanmasıyla tüm resmî yazılar elektronik ortamda üretilecek. Böylece iş ve işlem süreleri kısalacak. Kâğıt, posta ve personel giderlerinde tasarrufa gidilmiş olacak. Bu kapsamda artık sigortalılardan askerlik belgesi de istenmeyecek. Milli Savunma Bakanlığı otomatik olarak Sosyal Güvenlik Kurumu'na (SGK) gerekli bilgileri iletecek. Aylarca süren yazışmalar son bulacak. Askerlik borçlanması için kuruma başvuran kişilere 'git askerlik belgeni getir' denmeyecek.

Askerlik borçlanması, emeklilikte büyük önem arz ediyor. Eğer kişinin askerliği, ilk sigortalılık tarihinden önce ise sigorta başlangıcını ileri götürüyor. Örneğin 1990'da işi başlayan biri, eğer askerliğini daha önce yapmışsa sigortalılık tarihi 1,5 yıl öne çekiliyor. 1988'de işe başlamış gibi muamele görüp erken emekli oluyor. Ayrıca borçlanılan süre, prim ödeme gün sayısına ilave ediliyor. Bu yolla da emeklilik için prim günü yeterli olmayanlar, askerlik sürelerini borçlanıp emekli olabiliyor. Askerlik borçlanması, ölüm aylığında da büyük öneme sahip. Vefat eden sigortalıların eş ve çocukları, ölen kişinin askerlik sürelerini borçlanıp emekli maaşına hak kazanabiliyor. Özellikle genç yaşta vefat eden kişilerin eş ve çocuklarına maaş bağlanabilmesinde askerlik borçlanması büyük yer tutuyor. Bu kişilerin çalışma süreleri az olduğu için eş ve çocukları ancak askerlik borçlanmasıyla maaşa bağlanabiliyorlar.

Sosyal güvenliğin en önemli ayaklarından birini oluşturan askerlik borçlanmasında sistem, bürokrasiden kurtarılıyor. Halen askerlik borçlanması yapmak isteyen herkes ya terhis belgesini ya da bağlı bulunduğu askerlik şubesinden belge getirmek mecburiyetinde. Yeni sistemde bu prosedürü SGK kendisi hallediyor. Belge istenmeyip Savunma Bakanlığı'ndan gelen askerlik bilgileri üzerinden sorgulama yapılıp vatandaşın askerlik borçlanması yerine getirilecek. Ancak halen birçok askerin bilgileri bilgisayar ortamında değil. Bu nedenle öncelikle bu bilgilerin bilgisayar ortamına aktarılması gerekiyor. Bu aşamanın tamamlanmasının ardından yeni sistem büyük kolaylık sağlayacak.

Tescilde on-line dönem

SGK'nın sürdürdüğü bir başka çalışma ise şirket ortaklarına ilişkin. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ile ortaklaşa hazırlanan programla şirket ortaklarının bilgileri de elektronik ortamda SGK'ya aktarılacak. Böylece tescil işlemleri on-line yapılacak. Kütahya, Nevşehir, Bartın'da başlayan pilot uygulama Türkiye geneline yaygınlaştırılacak.

'Maaşınız bağlandı' mesajı cebe gelecek

SGK, provizyon ve sağlık ödemelerinde otokontrolün sağlanması, sigortalı ve işverenlerin prim borç ve tahsilâtları hakkında bilgilendirilmesi, zaman ve işgücü kayıplarının önlenmesi ile tebligat zorunluluğu bulunmayan yazışmalarda posta giderlerinin azaltılması amacıyla kısa mesaj uygulamasına başladı. Kişilerin talep ettikleri birçok bilgi ya da tebligatlar cep telefonuna kısa mesaj olarak gelecek. Uygulamayla hem kişilerin bilgi almak için kuruma gelmesinin önüne geçilecek hem de posta yolu yerine daha hızlı ve ucuz bir yöntem tercih edilmiş olacak. Örneğin kişilerin artık aylığının bağlandığını öğrenmek için kuruma gelmesine gerek kalmayacak. SGK, maaşı bağlanan kişiye mesaj atarak 'maaşınız bağlandı, PTT'den alabilirsiniz' müjdesini cepten verecek. Bu sebeple SGK ile olan işlemlerde aktif ve doğru cep numarasının verilmesi büyük önem taşıyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1061824&title=sgkda-askerlik-borclanmasi-icin-git-belgeni-getir-donemi-sona-eriyor
#863


Gazeteci Erdal Şen'in piyasaya yeni çıkan kitabı "Yassıada'nın Sessiz Tanıkları", bir 27 Mayıs utancını daha gözler önüne serdi. Buna göre darbeciler, kendini iyi savunamaması için Başvekil Adnan Menderes'e duruşmalardan önce uyuşturucu iğne yapıyordu. Ayrıca yine aynı amaç için gece uyutmama, hakaret etme ve psikolojik baskı kurma yöntemleri de uygulanıyordu.

Türkiye'nin yakın tarihine ilişkin yıllardır gizlenen bir sır daha ortaya çıktı. 27 Mayıs darbesini yapan cuntacıların kurdukları Yassıada mahkemelerinde, Başvekil Adnan Menderes'in kendisini savunamaması için akıl almaz yöntemlere başvurduğu ortaya çıktı. Piyasaya yeni çıkan "Yassıada'nın Sessiz Tanıkları" kitabında, Adnan Menderes'e duruşma öncesi uyuşturucu etkisi yapan iğne yapıldığı iddia edildi. Bu bilgi, şahitlerin tanıklıklarıyla da desteklendi.

Zaman Gazetesi Başbakanlık muhabiri Erdal Şen'in, Adnan Menderes'le birlikte Yassıada'da tutuklu olan DP'li vekillerden hayatta kalanlar ve yakınlarından oluşan 30 aile ile yaptığı röportajlar Zaman Kitap'tan yayımlandı. Her bir ailenin anlattığı ayrıntılar, yıllardır ortaya çıkarılmamış birçok olayı deşifre eder mahiyette. Kitaptaki dikkat çekici iddialardan birisi de hâlâ hayatta olan dönemin DP Bilecik Milletvekili Mehmet Erdem'e ait. Erdem, Menderes'in duruşmalardaki halini anlatırken, "Pek normal değildi ki. Mahkemeye gitmeden sabah basıyorlardı iğneyi." diyor. İğnenin ne olduğunu da, "Müsekkin iğnesi. Teskin edici, uyuşturucu. Doğru dürüst kendini savunmasın diye. Askerlerden görüp acıyan oluyormuş, bizim arkadaşlara anlattıklarından duyuyorduk biz de." sözleriyle ifade ediyor.

Dönemin İstanbul Belediye Başkanı Kemal Aygün'ün kızı, Mehmet Ali Bayar'ın annesi Baysan Bayar da babasının tanıklığına dayanarak şunları aktarıyor: "Adnan Bey'in sabahlara kadar uyutulmadığına babam şahit. Babam hemen yan koğuşta yatıyormuş. 15 dakikada bir gelip Adnan Bey'i uyandırırlarmış. Dinlenip mahkemelerde konuşamasın diye. Kalk diyorlar, uyutmuyorlar, hakaret, tahkir, bağırma..." Bayar, babasının Bizans mahzenlerinde 19 gün boyunca soğuk suyun içinde tutulmasını da duygulanarak anlatıyor. Kitapta, Yassıada şartlarından dolayı daha duruşmalar devam ederken hayatını kaybeden çok sayıda kişiyle ilgili perde de aralanıyor. Kitaptaki iç acıtıcı olaylardan birini de Celal Bayar'ın damadı, Yassıada'da tutuklu DP'li vekillerden Ahmet İhsan Gürsoy aktarıyor. Gürsoy, Ada Komutanı Tarık Güryay'ın, tıraş olmakta geç kaldığı için Menderes'e elinin tersiyle tokat attığını söylüyor.

Tanık ailelerinden ibretlik hatıralar:


Hasan Polatkan'ın eşi Mutahhare Polatkan: Eşimin elinin üzerinde sigara söndürmüşler.

Fatin Rüştü Zorlu'nun kızı merhum Sevin Zorlu: Babamı, daha idam için gereken imzalar tamamlanmadan infaz ettiler.

Adnan Menderes'in oğlu Aydın Menderes: 'Adnan Menderes'le görüşebilirsiniz' diye bize resmi bir yazı geldi. Annemle birlikte sevinç içinde Ankara'dan İstanbul'a gittik. Yassıada'ya geçmek için bindiğimiz vapurdan son anda indirdiler. "Siz zaten görüşmüşsünüz." dediler. Maksat eziyet etmekti. Babamı asan celladın kirasını da, astıkları ipin parasını da bizden aldılar.

Tevfik İleri'nin eşi Vasfiye Hanım: Orada kanser olup ölen eşimin arkasından ağlayan hemşire için soruşturma açtılar.

Namık Gedik'in oğlu Arda Gedik: Babamın cenazesini bile 1 ay bekletip öyle verdiler.

Lütfi Kırdar'ın oğlu Erdem Kırdar: Salim Başol'un tavrı yüzünden ifadesini verirken babam Yassıada'daki mahkeme salonunda kalp krizi geçirip öldü. Cenazesine katılanlara bile 'mezar davası' açtılar.

Emre Oktay: Babamı Yassıada'da işkence ederken öldürdüler.

Talat Asal: Menderes'in avukatı olarak benim Beyoğlu'nda yürümem bile yasaktı. İlgi odağı oluruz diye çekiniyorlardı. Öyle komik yasaklar vardı ki, Yassıada'dakiler için kurtarma teşebbüsüne yol açar diye, "Ada Sahillerinde Bekliyorum" şarkısını da yasakladılar.

Ersin Üner: Geçinebilmek için taksi şoförlüğü yapan Demokrat Partili vekil eşleri vardı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1061840&title=durusmalardan-once-uyusturucu-igne-yapiyorlarmis
#864
Haaretz: 'İsrail, Türkiye'nin şartlarını kabul etti'

Türkiye ile İsrail arasında yapılan görüşmelerin ardından, İsrail'in prensipte Gazze Özgürlük Filosu baskını için Türkiye'den özür dilemeyi ve baskında ölenlerin ailelerine tazminat ödemeyi prensipte kabul ettiği belirtildi.

Türk yetkililer, İsrail'le yapılan iki görüşmenin 'çok olumlu' olduğunu belirtirken, İsrail'in prensipte Gazze Özgürlük Filosu baskını için Türkiye'den özür dilemeyi ve baskında ölenlerin ailelerine tazminat ödemeyi prensipte kabul ettiği belirtildi.

İki ülke, aralarındaki krizi sona erdirecek bir anlaşmayı imzalamaya çok yakın. Cenevre'de iki taraf arasında yapılan görüşmelerin ardından Türkiye temasların süreceğini belirtti.

İsrail'in Birleşmiş Milletler (BM) Gazze filosu baskını soruşturma panelindeki temsilcisi Yosed Ciechanover, Pazartesi günü ikinci kez Türk diplomat Feridun Sinirlioğlu ile bir araya geldi.  İkili arasında görüşmeler İsrail'in özür dilemesi ve baskında hayatını kaybeden Türk aktivistlerin ailelerine tazminat ödenmesi için bir formül üretmeye odaklandı.

Haaretz, Sinirlioğlu ile Ciechanover'in, fikirlerini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve İsrailli meslektaşı Benjamin Netanyahu'ya sunmak konusunda anlaştığını öğrendi. Görüşmede, İsrail prensipte özür dilemeyi ve tazminat ödenmesini kabul etti.

Türkiye ise İsrail'in bu iki hamleyi yapması halinde Tel Aviv ile ilişkilerini 'normalleştireceğini' ve büyükelçisini yeninden İsrail'e göndereceğini ifade etti.

Buna rağmen, Türkiye'den özür dilenmesi ve tazminat verilmesi yasal ve politik çerçevede sıkıntılı bir durum ortaya koyuyor. Bu tür konularda tecrübesi bulunan Avrupalı bir diplomat, özür dilemenin tazminat vermekten daha zor olduğunu belirtti. Türkiye ve İsrail, Erdoğan'ın özür olarak kabul edeceği, Netanyahu'nun ise özür olarak görmeyeceği bir 'açıklama' üzerinde çalışıyor.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/16467392.asp?gid=286


Şehit aileleri: Gazze'ye amboga da kaldırılsın




Gazze'ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisinde hayatını kaybeden 9 Türk'ün yakınları, İsrail'in ödeyeceği tazminat ve dileyeceği özrün yeterli olmayacağını belirtti. Mavi Marmara'da bulunanların asıl amacının ambargoyu kaldırtmak olduğunu ifade eden aileler, "Gazze'ye uygulanan ambargo kalkmadan bizim acımız hafiflemez." dedi. İHH Başkanı Bülent Yıldırım da, ambargo kalkmadan Akdeniz'deki kan temizlenmez" şeklinde konuştu.

31 Mayıs'ta ambargo altındaki Gazze'ye insanİ yardım götüren Mavi Marmara gemisine İsrailli askerler tarafından düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden 9 Türk'ün yakınları bugün bir kez daha kamera karşısına geçti. İHH Genel Merkezi'nde düzenlenen basın toplantısında son günlerde İsrail ve Türkiye arasında yaşanan gelişmeler ve İsrail'de konuşulan tazminat ile özür dileme haberleri üzerine basın toplantısı yapma gereği duyduklarını belirten İHH Başkanı Bülent Yıldırım, "Yaşanan gelişmelere sessiz kalamazdık." dedi.

İsrail'in Türkiye ile ilişkilerini düzeltmek için bir takım çalışmalar içinde olduğunu dile getiren Yıldırım, "Bu bizler tarafından nasıl algılanıyor? Bizim beklentilerimiz nelerdir? Şehit ailelerinin beklentileri nelerdir? bunlar paylaşmak istedik." diye konuştu. Türkiye'nin Mavi Marmara gemisinde bulunan Türklere ve diğer katılımcılara sahip çıktığını belirten Yıldırım, Başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere diğer yetkililere tek tek teşekkür etti. Yıldırım, "Sayın Başbakana, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'na ve tabii bu konuda yanımızda yer alan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e çok teşekkür ediyoruz. Onur verici bir şekilde İsrail'e gerekli tavrı ortaya koydular. İsrail yapmış olduğu bu pislikten dolayı zaten zor durumda kaldı biraz kendini kurtarmak için bizi hemen serbest bıraktı. Gemilerimizi aylar sonra gönderdi. Gemiler her safhasını belgeledik bütün motorlarının içerisine alçakça bir şekilde parçalar atmışlar, jeneratörleri yakmışlar hurda halinde gönderdiler. Biz şimdi özür dileyeceğiz diyorlar ve tazminat ödeyeceğiz diyorlar. Bunu yapacaklar, bunun karşılığında da ilişkileri eskisi gibi olmasını istiyorlar." şeklinde konuştu.

'İSRAİL'E UÇAK GÖNDERİLMESİ İNSANİ VE İSLAMİ OLARAK DOĞRUDUR, ANCAK BİZİ YARALAMIŞTIR'

Yıldırım'ın ardından söz alan gemide ölen ABD vatandaşı Furkan Doğan'ın babası Ahmet Doğan da, "Ambargonun gemide ölenlerin amacına uygun olarak kaldırılmasını istiyorum." dedi. İsrail'e yangın uçağı gönderilmesi konusundaki düşüncelerini aktaran Doğan şöyle konuştu: "İsrail'e yangın nedeniyle uçak gönderilmesi insani ve İslami olarak doğrudur. Ancak biz şehit ailelerini yaralamıştır. Bir miktar acıtmıştır. Biz de insanız bizim de duygularımız var."

Oğlu Furkan Doğan'ın ve diğer katılımcılarının amacının oradaki ablukayı kırmak olduğunu vurgulayan baba Doğan, "Türkiye olaydan sonra bazı şartlar önü sürdü. Bu şartlar öne sürülürken, 'tazminat ve özür' ile ilgili olarak bunlar bizim şehit yakını olarak bize danışılarak yapılmış şartlar değil. Böyle şartların öne sürülmesi bu olayın arkasında durulması bizi memnun ediyor ancak bu şartların bizim için yeterli değil. Mevcut haliyle bu şartların içinin ne şekilde doldurulacağının bilinmediğini görüyoruz. Mavi Marmara ve beraberindeki gemilerle yola çıkıldığında oğlumun tek amacı vardı Gazze'deki mazlum insanlara yardım etmek. O bölgeye uygulanan insanlık dışı ablukayı kırmak. Dolayısıyla orada uygulanan insanlık dışı uygulamalara dünyanın dikkatini çekmek. Amaç ambargonun kaldırılmasına katkı idi. Başlangıçta talep edilecek şey bu ablukanın gemilerin ve şehitlerin amacı doğrultusunda kaldırılmasını istiyorum. Oğlum bunun için gemideydi. En azından o uğurda şehit oldu amacına ulaşması ve İsrail'in de yaptığını yanlış olduğunu görerek bu ablukayı kaldırmasını talep ediyoruz." ifadelerini kullandı..

Özür dileme ve tazminat vermenin tek başına yeterli olmayacağının altını çizen Doğan, "Samimi bir özür dilenmeyeceğini İsrail gazetelerinden anlıyoruz.  Suçu kabullenmeyi, suçu işleyenlerin cezalandırılacağının da belirtilmesini istiyoruz. Tazminat esas itibariyle şehitlerin karşılığı olarak algılanırsa yanlış olur. Şehitlerin hiçbirinin tırnağının ucunun değeri dahi bu parayla ifade edilemez. Bu tazminat İsrail basınından takip ettiğim kadarıyla sadaka verileceği şeklinde telaffuz edildiğini görüyoruz. Benim onlardan gelecek paraya ihtiyacımız yok ama tazminat da bir şekilde suçun cezasının karşılığıdır. İsrail'in canın yanmasını gerektirecek miktarda olması lazım. Basit bir özür ve tazminat ile geçiştirilemeyecek kadar büyük bir suç işlenmiştir. Katliamdır. Vahşettir." şeklinde konuştu.
     
İNSANLIK İÇİN YOLA ÇIKMIŞTIK

Mavi Marmara gemisinde hayatını kaybeden 9 Türk'ün fotoğrafının asıldığı salonda konuşan yakınlar zaman zaman duygusal anlar yaşadı.
Mavi Marmara gemisinde ölenlerden Çetin Topçuoğlu'nun eşi Çiğdem Topçuoğlu ise, saldırı sırasında gemide olduğun ve eşinin gözlerini kendi elleriyle kapattığını söyledi. "İnsanlık için yola çıkmıştık" diyen Topçuoğlu şunları söyledi: "Yüreğimiz gerçekten yanıyor. Aynı şu an İsrail'de yanan ormanlar gibi. Orman yangınına giden o uçaklar bize yardıma gelmiş olsaydı belki yangımızı bir nebze hafifletecekti. O uçakların gitmesine seviniyorum çünkü orası İsrail değil Filistin toprakları. O ağaçlar bizim ağaçlarımız. Beni üzen nokta kendi ülkemde içimizde yaşayanların içtekilerle uğraştığımız sorunları. Hala davamızı açamadık. Hala adli tıptan sonuçları alamadık. Biz insanlık için çıkmıştık bu yola ambargonun kaldırılması için. Eşim bu uğurda canını verdi."

Mavi Marmara gemisinde hayatını kaybeden Ali Haydar Bengi'nin eşi Saniye Bengi'de yapılanların cezasız kalmamasını istediklerini belirtti.

Mavi Marmara Gemisinde hayatını kaybeden Necdet Yıldırım'ın eşi Refika Yıldırım'da "Gazze'ye uygulanan ambargo kalktığı zaman içimiz rahatlayacak" dedi. Yıldırım İsrail'in askerlerini ödüllendirdiği sırada içlerinin bir kez daha acıdığını belirterek " Taleplerimizin medyada özür ve tazminat olarak yer alması bizi üzüyor" dedi.

Cevdet Kılıçlar'ın eşi Derya Kılıçlar da, Türkiye'nin İsrail'e yangın uçağı göndermesinin kendilerini üzdüğünü söyledi.

Kılıçlar, "Uluslararası sularda insanlık dışı bir muamele yapılmıştır kesinlikle bunun cezalandırılması gerekiyor. Bu vahşeti yapanların ceza alması gerekiyor. Bir insan bir suç işlediğinde sadece özür dileyerek cezalandırılmaktan vazgeçilmiyor. Dolayısıyla böyle önemli bir olayda vahşeti işleyen insanların yargılanmasını istiyoruz. Ablukanın kaldırılmasını istiyoruz. Tazminat olarak ödenecek hiçbir meblağ bizim acımızı hafifletmeyecektir.
Ölenlerden Fahri Yaldız'ın kardeşi Hasan Yaldız, "Ağabeyimin tek amacı vardı oradaki yetim çocuklara bir park yapmaktı. dedi. Yaldız, " Ben o parkı görmek istiyorum. Benim isteğim tazminat değil ağabeyimin uğruna şehit olduğu parkı görmek"

Basın toplantısına katılan Muhammed Ensari, yetkililere teşekkür ederek, "Devletimize şükranlarımız bildiriyoruz. Yüce bir devlet bu yangına gönderdiği uçaklar da bunun işareti. Kesinlikle Gazze ambargosu kalkmalı ve özür dilenmeli" dedi. Basın toplantısına katılanlardan İsmail Songür ise özürde dilense tazminatta ödense hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını söyledi.

İSRAİL TÜRKİYE VE BÜTÜN DÜNYA'DAN ÖZÜR DİLEMELİ

Mavi Marmara gemisinde ölenlerin yakınlarının yaptığı konuşmaların ardından bir kez daha söz alan İHH Başkanı Bülent Yıldırım 31 Mayıs 2011'de yeni bir yardım filosunun Gazze'ye gideceğini bildirdi. Yıldırım bütün dünyada bu konuda bir hazırlık yapıldığını belirterek ". "İsrail orada abluka ve ambargo olmadığı iddia ediyor. 31 Mayıs'ta bütün dünyanın hazırladığı gemiler tekrar Gazze'ye gidecek. Gemiler Gazze'ye girerse herkes buna inanmış olacak." dedi.

Yıldırım Mavi Marmara saldırısından sonra BM İnsan Hakları Komisyonu'nun bir rapor hazırladığını ve bu rapora göre orada kasten adam öldürüldüğünü belirtti.

Yıldırım, "Raporda; işkence, insanlık dışı muamele, kasten azap vermek var, keyfi tutuklama ve gözaltı var, ifade hürriyetinin kısıtlanması var, malların gasp edilmesi var deniyor. Bu kadar suç yazılmış bunun cezası ne olacak. Türkiye'de biri bir kişiyi öldürdüğü zaman tazminat ödeyelim de yargılamadan vazgeçelim diyebiliyor muyuz? Bu adam öldüren ve buna emir verenlerin yargılanması ve tutuklanması gerekiyor. Furkan'ın babası Amerika'ya giderek Furkan için dava açacak. Çünkü Amerika vatandaşı. Henüz Türkiye'de dava açılamadı. Neden adli tıp raporu gönderilmiyor. Dün gazetelerdeki haberlere baktım 'İsrail şehit yakınlarından özür dileyecek' deniyor. Bir kere mutlaka Türkiye'den ve bütün dünya devletlerinden özür dilemesi lazım. Tazminat ödenecek deniyor. 50 ila 200 bin dolar arası deniyor. Eğer bu kadar küçük tutarsanız miktarı tazminat ödenmiş sayılmaz." şeklinde konuştu.

CİHAN
http://www.haber7.com/haber/20101207/Ne-tazminat-ne-de-ozur-dertleri-Gazze.php
#865
''Arsenik materyalizmin ezberini bozdu''

Materyalizme üçüncü büyük darbeyi "arsenik" vurdu diyebiliriz, neden mi...?

NASA'nın yaptığı açıklama anlamlı bir tartışma başlattı. Bir süre sonra bu bilginin karşıtı bilgiler konuyu daha şaşırtacak noktalara götürebilir.

Fakat insanoğlunun gerçeği arama çabalarının yeni bir aşamaya geçtiği kesin. Yaşamın, varoluşun ve yaratılış dilinin tanımı yeniden yazılmak üzere.

Astrobiyolog Felisa Wolfe-Simon California Mono gölü derinliklerinde iki yıl çalışma ile bulduğu güçlü zehir olan arsenik maddesini yapıcı bileşen olarak kullanan bakteriyi keşfetmesidir. Böyle bir keşif Newton'un elmanın düşmesini görerek yerçekimi kanununu bulması kadar önemli olabilir.

Bu arada ABD'lilerin bilim emekçiliğine de hayran olmamak mümkün değil.

Bizi inorganik maddeler yarattı tezi çürüyor mu?

DNA 1952 de keşfedildi. DNA açıldığında bir buçuk metre uzunluğunu bulan ipliksi bir moleküldür. Genetik bilgi taşıyıcımızdır. DNA'da C,O,H,N,P,S olarak bilinen altı inorganik maddenin çeşitli diziliş formlarına göre canlının genetik kodları oluşur.

Yosun DNA'sı %80'e yakın, Şempanze DNA'sı % 98 insan DNA'sının aynısıdır. DNA'da hem kodlanmış bilgi hem de protein özellikleri bilgisi Şempanze-İnsan farkını açıklamaya yetmiyor. DNA'nın en basit canlı olan yosunda mükemmel bir dizilimle var olması evrime uymuyordu. Bu nedenle neo-Darwinistler, Darwin yaşasaydı ve DNA'yı bu haliyle görseydi Evrim teorisini yeniden yazardı. Muhtemelen de bir dış zekayı kabul ederdi diyorlar.

Hatta şimdi "Makro evrim değil mikro evrim vardır tezi" güçleniyor.

Bu durumda bir bilim emekçisi insan "Beni inorganik maddelerin tesadüfi varoluşu yarattı" demekte artık zorlanıyor.

Fakat bir dış zekayı, bir tasarımcıyı ve yaratıcıyı kabul ettiğinizde bazı etik kaygılar başlıyordu.

Bizi yoktan var eden güce karşı sorumluluğumuz nedir, O'na hesap vermemiz gerekiyor mu? Bu durumda özgürlükler kısıtlanıyordu.

Muhtemelen neo-Darwinistler bunun için "dış gerçeklik var, bir dış güç var buna Tanrı desek bile O yarattıktan sonra bize karışmıyor" ön kabulü ile "Deist" bir akım olmaya başladılar.

Bu durumda "Dış güç evreni neden yarattı, ya bizden hayattan başka istediği bir şey varsa?" sorusuna cevap vermek zorundalar.

Kuantum fizikçileri, atom altı parçacıkların hareketlerini anlamak için Cern'de emisyon enerjisi deneyinde Hadron çarpıştırıcısı ile yeni bazı şeyler buldular ama açıklamıyorlar. Alp dağlarında ve Şikago da deney yapılırken parçacığın yönünün ters tarafta değiştirildiğinde diğer tarafta yani Cern'de kendiliğinden değişmesi Kuantum fizikçilerini şaşırttı. Yani atom altı parçacıklar "Eşzamanlı titreşim" gösteren bir özelliğe mi sahipler? Bu soruya cevap aranıyor.

Materyalizm "Önce madde vardı, anlamlar sonuç olarak ortaya çıkıyorlar ve diyalektiği oluşturuyor her şey maddedir" diyordu. Kuantum fiziği önce bilginin olması gerektiğini akla en yakın seçenek olarak gösterdi.

Aydınlanma çağının dini olan materyalizme ilk darbeyi 1927'de Heisenberg'ce tanımlanan kuantum enerji fiziği vurdu. Kaos düzeni ve belirsizliğinin arkasında mükemmel ve muhteşem bir düzen ve sanatlı ve hayret verici bir ahenk vardı.

Materyalizme ikinci darbeyi DNA'nın bulunması vurdu. DNA inorganik madde zinciri olarak genetik bilgileri taşıma görevini kendiliğinden alamazdı.

Tek başlarına veya bir araya geldiklerinde akıl, hayat, bilinç ve ruhsallık eseri gösteremeyen 6 inorganik madde hangi ilhamla DNA dizinini oluşturacaklardı.

DNA dizini oluşmadan mutasyon oluşamazdı ve şimdi DNA hangi gerekçe ile arseniği yapıtaşı yaptı?

Bu bir mutasyon değildir, canlıların varoluş tezlerinde ezberinin bozulmasıdır. Hayatın tesadüfi evrimle oluşamayacak başka gerçekliklerle ilgili olduğunun işaretidir. Daha yüksek, daha karmaşık ama daha üstün bir bilgi düzeyine ihtiyacımız olduğu ortaya çıkmıştır.

Yani materyalizme üçüncü büyük darbeyi arsenik vurdu diyebiliriz.

Hayatı ve varoluşu açıklayan akla en yakın tez "Deneyüstü gerçeklik" tezidir.

Özetle benim geldiğim nokta, tasarımsal varoluşa, dış iradeye yani tek yaratıcı "Allah" a akıl rehberliğinde inanmak insanı iki dünyada da huzurlu eder.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Haber 7
ntarhan@gmail.com

http://www.haber7.com/haber/20101206/Arsenik-materyalizmin-ezberini-bozdu.php
#866
AYİM'in tartışmalı konumu

AYİM'i bir kurumu olarak değerlendirmek-tartışmak ile bu kurumun başkan ve üyelerini peşinen yargılamanın ayrı şeyler olduğu muhakkak. Dolayısıyla, bugünlerde şahit olduğumuz polemikte karşımıza çıktığı gibi, "üç general" meselesinde mahkemeden çıkan kararların doğrudan söz konusu başkan ve üyelerin etkisi altında kalacakları varsayılan telkinlerden hareketle –öyle ya da böyle fark etmez- değerlendirmek doğru bir yöntem değildir.

Hatırlıyorsunuz, bu konuda öne çıkan ilk açıklama Bülent Arınç'tan gelmişti. Arınç, -haklı olarak- "yargıdaki düalizm"den söz ederken bir adım daha atmış ve AYİM üyelerinin önlerine gelecek yüksek rütbeli subayları ilgilendiren dosyalara ilişkin tarafsız kalıp kalamayacaklarını sorgulamıştı.

AYİM Başkanı Hâkim Tuğgeneral Abdullah Arslan, Arınç'ın bu açıklamasını cevaplamakta gecikmedi. Arslan, "30 yıllık meslek hayatım var. 21 yıllık hâkimlik mesleğim sürecinde de hiçbir komutanımın en küçük bir telkinine muhatap olmadığımı samimiyetle ifade etmek isterim" diyordu. Başkan bu çerçevede, AYİM üyelerinin anayasal teminat altında olduklarını, üyelerin seçildikleri andan itibaren sicil almadıklarını, istemedikleri sürece emekli edilemediklerini de hatırlatıyordu.

Başkan Arslan'ın açıklamasında yer alan şu bölümü özellikle dikkatimi çekti:

"Mevcut 16 üyemiz de hem albay hem hukukçu. (...) Bu arkadaşlarımın hepsi de seçim aşamalarını başarıyla geçip, yüksek sicil notları alıp AYİM üyeliğine atanmışlardır. AYİM üyelerinin yüzde 100'ü, idare hukuku alanında yüksek lisans sahibi. Türkiye'de böyle bir mahkeme, devlette böyle bir kadro var mı?

6 kurmay üyemiz de Silahlı Kuvvetler Akademisi mezunu. Her dairede 2 kişi olarak görev yapmakta olup onlar da yine anayasal teminat altındalar. Yani sicil almazlar..."

Söylediğim gibi, AYİM söz konusu olduğunda benim eleştirim üyelerin tarafsız davranıp davranamayacaklarına ilişkin değil. Bu nedenden dolayı geçen hafta "üç general" hakkında yayınladığım yazıda Bülent Arınç'ın biraz önce söz ettiğim ilk açıklamasını "incitici" bulduğumu da belirtmiştim. AYİM'deki "askeri hâkimler"i –yüzde yüzü idare hukuku alanında yüksek lisans sahibi olmasa da- peşinen zan altında bırakmak doğru bir yöntem değildi. ("Üç general"in yürütmenin durdurulması talebiyle AYİM'e yaptıkları itirazın reddedilmesi de bu yönde fazla aceleci davranılmaması gerektiğini göstermiyor mu?)

Demek ki, diğer alanlarla olduğu gibi "Yargıda reform" söz konusu olduğunda da –tek tek insanlarla uğraşmak âdetinden vazgeçip, eleştirilerimizi doğrudan kurumların yapısına ve işleyişine yöneltmeliyiz. Bu çerçevede AYİM'i gözden geçirecek olursak, AYİM Başkanı'nın yukarıda bir bölümünü aktardığım açıklamasının son cümleleri ("6 kurmay üyemiz de Silahlı Kuvvetler Akademisi mezunu. Her dairede 2 kişi olarak görev yapmakta olup onlar da yine anayasal teminat altındadır. Yani sicil almazlar") bizi özellikle ilgilendirmelidir. Çünkü söylendiği gibi, her dairede 2 kişi olarak görev yapan bu üyeler yarbay ve albay rütbesindeki kurmay subaylar içinden seçilmektedir. Yani "askeri hâkim" sınıfına dahil değillerdir.

İsterseniz bu "hâkim sınıfından olmayan üyeler"in AYİM'e nasıl dahil olduklarını da hatırlayalım: "...Genelkurmay Başkanlığınca her boş yer için gösterilecek üç aday arasından, Cumhurbaşkanınca seçilir." (Anayasa, 157)

Tamam, yine Anayasa'da belirtildiği gibi "Başkan, Başsavcı ve daire başkanlarının askeri hâkim sınıfından olmaları esastır"; ama bu "esas", dairelerin 6 üyeden oluşan yapısının 1/3'nün "kurmay subaylar" tarafından işgal edilmesi garabetini ortadan kaldırmamaktadır.

Takdir edersiniz ki, bir mahkemede "Askeri hâkim sınıfından olmayan üyeler"in varlığı, "Yargıda düalizm" probleminden çok daha ciddi bir sorundur. Bu sorunun Anayasa'da yer alabilmesi de tabii ki. Bu sorunun "Nasıl olsa sivilleri ilgilendirmiyor, sonuç olarak askerler birbirini yargılıyor" diyerek hafife alınabilmesı mümkün müdür?

12 Eylül referandumuna giden süreçte akla gelmeyen konulardan birisi de budur. Hem de, anayasa değişikliğine ilişkin kanunun AYİM'e bir biçimde gözü takıldığı halde. 12 Eylül'de kabul edilen anayasa değişiklikleri içinde AYİM'i doğrudan ilgilendiren farklı bir yeniden düzenleme ile yetinilmiştir. Referandum öncesinde Anayasa'nın 157. maddesinde yer alan şu ifadeye ilişkin bir değişikliktir bu:

"Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kuruluşu, işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri, mahkemelerin bağımsızlığı. Hâkimlik teminatı ve askerlik hizmetlerinin gereklerine göre kanunla düzenlenir."

Getirilen değişiklik, bu fıkranın "ve askerlik hizmetlerinin gereklerine göre" bölümünün Anayasa'dan çıkarılmasıyla sınırlıdır.

Bu değişikliğin, daha doğrusu "askerlik hizmetlerinin gereklerine" atıf yapan bölümün fıkradan çıkarılmasının ne gibi sonuçlar doğuracağını göreceğiz. Ama Anayasa'nın söz konusu maddesi içinde hâla "hâkim sınıfından olmayan üyeler"den söz ettiğine göre, bu konuda iyimser olabilmek epeyce zordur.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=25173&y=KursatBumin


AYİM'in 'bağımsızlık' tarihi

Türkiye'de (de) "yargı birliği"ne ulaşılması, (Bülent Arınç'ın yerinde ifadesiyle) "yargıda düalizme" son verilmesi, yani sonuç olarak sadece disiplin suçlarına bakan askeri mahkemelerin yerinde bırakılarak "askeri yargı"nın diğer mahkemelerine sağlanan anayasal teminatına son verilmesi yolunda bir sürecin işlediğini söyleyebiliriz. "Yeni Anayasa" şekillenirken bu konuya da epeyce tartışılacaktır herhalde.

Bu çerçevede AYİM'i tekrar ele alacak olursak, bu mahkemenin tarihinin ülkenin hukuk tarihine ilişkin önemli bilgiler içerdiğini gözlüyoruz. Bu tarihte benim son derece önemli gördüğüm gelişmeler yaşanmış. Mesela, Danıştay, TBMM ve Milli Savunma Bakanlığı arasında son derece ciddi biçimde cereyan eden "yetki" tartışmaları.

Başlangıçta idari yargıda "düalizm" söz konusu değilmiş. 1924 Anayasası'nın idari dava ve uyuşmazlıkların çözümü için görevlendirdiği Danıştay, asker-sivil ayrımı yapmadan her iki kesimin davalarını da yetkisi içinde görüyor ve sonuçlandırıyormuş. Yani bir bakıma "idari yargıda birlik" dönemi söz konusuymuş.

Asker kişiler tarafından ilk dava 1924 tarihinde açılmış. Bir subay, rütbesinin yükseltilmesi gerekirken sicilinin yeterli olmadığı iddia edilerek terfi ettirilmemesi üzerine dava açınca, kendisini görevli gören Danıştay, Milli Savunma Bakanlığı'nın gelişmelere ilişkin savunmasını istemiş. Ancak –tahmin ettiğiniz gibi- Milli Savunma Bakanlığı, Danıştay'ın araya girmesi üzerine Başbakanlık aracılığıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden "tefsir isteği"nde bulunmuş. (Bu gelişme bizi şaşırtmasın, çünkü "kuvvetler ayrımı" henüz ortada yoktur.) TBMM'nin "tefsir kararı", bu idari davaya bakmak yetkisinin Danıştay'da olmadığı şeklinde tecelli etmiş.

TBMM'nin bu kararında, "bir subayın söz konusu kanuna göre mükafatlandırılmasının, her şeyden önce hizmet ve liyakat derecesinin, hiyerarşik amirlerinin bilfiil işbaşında hasıl edeceği ve doğrudan doğruya meslek ve ihtisasının ortaya kayacağı takdir ve kanaate bağlı olduğu" hatırlatılıp bu takdirin "herhangi bir kurul tarafından nazari olarak eleştirilmesinin hukuken mümkün olmadığı" belirtilmiş.

Yani özetle, "Senin meşgul olduğun nazariyat askeriyede geçersizdir" şeklinde Danıştay'a haddini bildiren bir karar bu... Önümdeki metin bu kararı "Türk İdare Hukuku"nda "Hükümet Tasarrufu" fikrinin ortaya atıldığı ilk örnek olarak yorumluyor. Kararın "Hükümet-Meclis Tasarrufu" olarak adlandırılması sanki daha doğru bir seçim olurdu.

Ancak "asker kişiler"i bu "tefsir kararı" hepten caydıramamış. Bazı asker kişiler, Milli Savunma Bakanlığı'nın benzer kararları karşısında Danıştay'a başvurmaya devam etmişler. Nitekim bu çerçevede açılan bir dava bir kere daha Danıştay ile Milli Savunma Bakanlığı'nı ve dolayısıyla TBMM'yi karşı karşıya getirmiş. Danıştay, Başbakanlık'a konuyla ilgili gönderdiği yazıda, "idarenin işlem ve eylemlerine karşı asker kişiler dahil, tüm vatandaşların Danıştay'da dava açmalarının tabii olduğunu, asker kişilerin ayrıcalıklı olarak bu haktan yoksun bırakılmalarının yerinde olmadığını, bu gibi karar ve işlemlerin Danıştay'ın yargı alanı dışında sayılmasının ve bu yolla Meclis'çe karar alınmasının lüzum ve gereğinin olmadığını" görüşünü iletmiştir.

İsterseniz burada kısa bir ara verip 30'lu yılların başındaki Türkiye'de Başbakanlık-Meclis ile Danıştay arasında yaşanmış olan bu "yetki" mücadelesinin altını özellikle çizmeyi unutmayalım. 30'lu yılların başında, yani Tek Parti diktatörlüğü altında, yani hâkimlerin "kuvvetler ayrılığı" ilkesinin koruması altında olmadığı bir dönemde, Danıştay'ın Başbakanlık-Meclis karşısında verdiği bu "yetki" mücadelesi hukuk tarihimizin sayısı çok fazla olmayan parlak sayfalarından birisini oluşturmuyor mu? Demek ki, Tek Parti döneminde de bu ülkede bugün saygı ile hatırlanması gereken "hâkimler varmış".

Bilmiyorum (ve araştırmadım) doğrusu; acaba Danıştay'ın bugün -30'lı yıllardaki Danıştay'ın ısrarla savunduğu gibi- "Asker-sivil ayrımı tanımam, idarenin har alandaki tasarruflarına ben bakarım, AYİM'i de istemem!" benzeri bir itirazı var mı?

AYİM Tarihi'ne devam edelim:

Danıştay'ın Milli Savunma Bakanlığı- Başbakanlık- TBMM'ye karşı yürüttüğü özetlemeye çalıştığım mücadelesi sonunda yönetimi yıldırmış. TBMM Savunma Komisyonu, bu gerginliği ortadan kaldırmak (daha doğrusu Danıştay'ı devre dışı bırakmak) için üst askeri makamların karar ve işlemleri aleyhine yapılacak şikâyet ve itirazlara adres olarak "Zat İşleri Son Tetkik Mercii Encümeni" adı altında kurulun kurulmasına ilişkin bir kanun tasarısı hazırlamıştır. Kısa sürede kanunlaşan bu tasarıya göre, Milli Savunma Bakanlığı'nda kurulacak olan bu komisyon Genelkurmay Başkanını'nın (veya onun seçeceği bir kişinin) başkanlığında toplanan, üyelerini Cumhurbaşkanının Genelkurmay ve Milli Savunma Bakanlığı bünyesi içinden atadığı 5 kişilik bir son karar merciidir. Bu doğrultuda askeri kişilerin Danıştay'a başvurmaları yasaklanmıştır.

Bu yeni düzenleme önemli olarak, söz konusu "komisyon"un kararlarına karşı Millet Meclisi'ne itiraz için başvurulması hakkını tanımaktaydı. Ancak kimi yorumcuların söylediği gibi bu düzenleme "kanunla tezat" teşkil ediyor gibidir. . Çünkü bir taraftan "asker kişiler"in Danıştay'a başvuruları askeri disipline aykırı görülerek yasaklanırken, yeni durumda aynı kişilere "siyasi bir kuruluş olan" TBMM'ye başvuru hakkı tanınmıştır.

Nitekim, bu çerçevede TBMM'ye yapılan başvuruların sayısı hızla artınca, çözüm yolu olarak getirilen "Encümen"den de birkaç yıl sonra vazgeçilmiş. Şimdi gözler artık Askeri Yargıtay'a çevrilmiştir.

AYİM Tarihi'nin devamı da ilginç. Yarınki yazıya devam ederiz.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=25186&y=KursatBumin


AYİM'in 'bağımsızlık' tarihi (2)

AYİM'siz bir dönemden AYİM'li bir döneme nasıl geçildiğini gözden geçiriyorduk.

Başlangıçta idarenin tasarruflarına karşı itirazların çözümü asker-sivil ayrımı olmaksızın Danıştay tarafından yerine getirilirken, daha sonra "asker kişiler"in başvurularının adresi değiştirilerek bu çerçevedeki işlemler için TBMM'den "tefsir kararı" çıkması beklenmeye başlanmış, ancak bu yöntem de problemli bulunduğundan sonunda Milli Savunma Bakanlığı bünyesinde icat edilen "Zat İşleri Son Tetkik Mercii Encümeni"nin yetkili kılınmasına karar verilmişti.

Söylemiştim, bu "Encümen"in ömrü de uzun olmamıştı. Dört yıl sonra, Encümen kararları aleyhine yapılan itirazların artması nedeniyle bu işten de vazgeçilip çıkarılan bir kanunla (1938) subaylarla askeri memurların yükselme, atanma, değiştirilme ve emeklilikleri hakkındaki şikayetlerinin incelenip karara bağlama yetkisi bu sefer Askeri Yargıtay bünyesindeki özel bir daireye verilmişti.

Bu kanun 15 yıl, yani 1953 yılına kadar yürürlükte kalmış. Milli Savunma Bakanlığı'nın önerisi doğrultusunda hazırlanan yeni bir kanun, -"Encümen"i oluşturan kanunun 24 Anayasası'nın 51. maddesine (Anayasanın Danıştay'ın kuruluşuyla ilgili maddesi) aykırı olduğu gerekçesiyle- yürürlüğe girmiş ve askeri kişilerin idari eylem ve işlemler aleyhine açtıkları davalar tekrar Danıştay'da görülmeye başlanmıştı. (Yani, döndük tekrar başlangıç noktasına!)

Bu uygulama 1961 Anayasası'nda da değişmemiştir. Ancak –bildiğiniz gibi- 12 Mart askeri muhtırasını takiben gerçekleştirilen anayasa değişikliği sonucunda Danıştay bir kere daha bu yetkisini kaybetmiştir.

Dolayısıyla, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) bu değişiklikle devreye girmiştir. Bu yeni düzenlemeye niçin ihtiyaç duyulduğu AYİM Kanunu'nun gerekçesinde veciz biçimde ifade edilmektedir. Bu arada şunu hatırlatmayı da unutmayalım: 12 Mart 1971 muhtırasından sonra 1961 Anayasası'nda bu çerçevede yapılması önerilen değişiklikler içinde üç öneri Meclis çatısı altında epeyce tartışılmıştır. Bu öneriler, Askeri Yargıtay'da özel bir daire, Danıştay'da özel bir daire ve Askeri Danıştay kurulması yönündedir. Sonuç olarak Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kurulmasında mutabık kalınmıştır.

Şimdi de AYİM Kanunu'nun gerekçesinden bazı bölümler:

"Silahlı kuvvetlerin mülki idareden çok farklı özellikleri dikkate alınmadan genel idare içinde düşünülerek, yargısal denetiminin Danıştay'a bırakılmış olması umulan neticeyi vermemiştir. Uzun yılların tecrübesi ve elde edilen sonuca göre, Silahlı Kuvvetlerin özelliğine ve onun kendine özgü hassas birleşimine uygun bir yapıda, ayrı bir yargı organının meydana getirilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Askerler, sivil idarenin ve hiyerarşinin dışında, bağımsız, üstün ve güçlü bir otoriteye tabidirler..."

Evet, "Askerler, sivil idarenin ve hiyerarşinin dışında, bağımsız, üstün ve güçlü bir otoriteye tabidirler..." Gerekçenin en ikna edici cümlelerinden birisi doğrusu...

AYİM'in "bağımsızlık" tarihi burada son bulmuyor, devamı da var.

AYİM, bu sefer de 12 Eylül rejiminin konusu olmuştur.

Dönemin hükümeti tarafından hazırlanan 16 Ekim 1981 tarihli bir tasarı AYİM'in kaldırılarak asker kişiler için de yetkinin tekrar Danıştay'a iadesini istemektedir. Tasarı, "Silahlı Kuvvetler camiası içinde hiyerarşi ve rütbe esası dışında bir denetim sistemine tabi tutulmasının, Silahlı Kuvvetler yapısına ve geleneksel hiyerarşi ve disiplin anlayışına ters düştüğü" gerekçesiyle 10 yıla yakındır görev başında bulunan AYİM'in kaldırılmasını, asker kişilerin açacağı idari davaların eskiden olduğu gibi yine Danıştay'da görülmesini istemektedir.

Bu kanun tasarısı –dönemin icabı olarak- Milli Güvenlik Konseyi Milli Savunma Komisyonu'nun önüne gelir. Komisyon önüne gelen bu hükümet tasarısını reddeder. Komisyon raporundan da bir bölüm aktaralım:

"Danıştay'ın askeri idari işlem ve eylemleri denetlemesi isabetli olmayacaktır. Çünkü ne kadar hakkaniyet ve idare hukuku ilkelerine sıkı sıkıya bağlı olurlarsa olsunlar, Danıştay üyelerinin askeri idarenin 'askeri gerekleri'ni gereğince bilip, takdir ederek buna göre karar vermeleri mümkün olamayacaktır. Bu, ancak askerliğin içinden yetişip gelen ve meslekleri itibariyle hukuk nosyonu ile donatılmış ve bu iki özelliği bünyesinde toplayan askeri hâkimler eli ile yapıldığı takdirde daha faydalı olacaktır."

Komisyon raporunda yer alan şu cümleler de dikkat çekici:

"İdari yargının bütünlüğü fikri 'mutlak ve istisnasız' bir kural olarak düşünülemez. 'Toplumsal yapı ve sosyal seviye' idari yargının bütünlüğü ilkesinin göz ardı edilerek, bünyeye en uygun ve ideal olan bir sistemin tercihini ve 'İdari Yargının Bütünlüğü' şeklindeki teorinin ihmalini gerektirebilir." (!)

Bu cümleler -öyle ya da böyle fark etmez- Danıştay'ın "idare" tarafından nasıl bir muameleye tabi tutulduğunun iyi bir özeti olsa gerek.

AYİM'in "bağımsızlık" tarihi daha ne kadar sürecek dersiniz?

Soruyu şöyle de sorabiliriz: Danıştay 30'lu yıllarda bile görüldüğü gibi - asker-sivil fark etmez- "İdari Yargının Bütünlüğü"nü ne zaman talep edecek?

AYİM hakkında epeyce eleştirel söz ettikten sonra, bu mahkemenin –önceden birçok kere tekrarladığım gibi- varlığını anlamlı kılan bir yönünü hatırlatmadan yazıya nokta koymak istemiyorum.

AYİM, epeyce yıl önceden ve epeyce çok sayıda "kışla dayağı"nın trajik sonuçlarına ilişkin çok yerinde ve çok takdir toplayan kararlar da alan bir mahkemedir. Mahkeme bu kararlarıyla "kışla dayağı"ndan dolayı hayatını kaybeden ve ağır zarar gören birçok davacının başvurusunu olması gerektiği gibi tazminat ve mahkûmiyet ile sonuçlandırmıştır. Bunu da unutmamamız gerekiyor.

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=25201&y=KursatBumin
#867
Bizim tabii ki, başka kimin olacak? Yoksa şüpheniz mi vardı? Yirmisindeki fidan gibi çocuklarımızı, askere uğurlarken boşuna mı bağırıyoruz "En büyük asker bizim asker" diye?

Konvoylar yapıyoruz, şahinlerin doğanların içine doluşuyoruz, camlarından sarkıyoruz...

Başka kim yapabilir bunu?

Ne doğuda, ne batıda...

Hiç kimse o cesareti gösteremez.

Sarkozy bile öyle sarkamaz hızla giden arabaların, minibüslerin camından.

*

O gençler davulla zurnayla uğurlanacak, güle oynaya yolcu edilecek, düğüne gider gibi.

Gidecekler, vatanı bekleyecekler.

Kimi sınırda nöbet bekler...

Kimi patates soyar...

Kimi de gerektiğinde çatışmaya girer.

Hangisine ne görev verileceğini biz tayin etmeyiz.

Bazı hizmetlerde sivil uzman görevlilerin istihdam edilmesiyle ilgili karar, geniş çapta uygulamaya konulursa da patates soyma, garsonluk yapma gibi konular tarih olur.

*

"En büyük asker bizim asker" diye tempo tutulurken, kimin aklından ne geçiyor, onu da merak ederim hep.

Biri, mesela askere giden gencin babası, 'asker' sözünden tümden orduyu anlıyor olabilir.

Bir diğeri ise, mesela delikanlının annesi, aslan gibi oğlunu...

O sırada arkadaşları, az sonra yola çıkacak olan delikanlıyı, patates çuvalı gibi havaya atıp tutmaktadırlar.

*

Bazen yol kesilir... Trafik tıkanır... Halay çekilir...

Davulcu tam göbeğine vurur tokmağını; güm be de güm güm...

Zurnacı bütün nefesini verir...

O arada kornalar da çalınmaktadır.

Uzaktakiler, tıkanan trafiğin açılması için kornaya basarken, yakındakiler coşkuyu artırmak için 'dat dat'lamaktadırlar.

Acelesi olanlarsa, şüphesiz sıkıntıdan patlamaktadırlar.

*

Hasta vardır, sakat vardır, doğuma yetişecek olan vardır, mühim değil.

Yolu kesenler orasını düşünmez.

Doğacağı varsa doğar, öleceği varsa ölür nitekim.

Fazla abartmaya gerek yoktur.

Asker uğurlamadan daha yüksek öneme sahip olamaz ya bekleyenler.

Delikanlılar arasından heybetli biri, geride bekleyip korna çalanlara yol tarif eder:

"Şu sokaktan sağa dön, sonra sola, tekrar sağa, bir sağ daha yaptın mı, yüz metre ileriye çıkarsın merak etme. Peşindekiler de seni takip etsin."

*

Keyifler olduğu zaman, kurtlar dökülmüş, harçlıklar toplanmış demektir, yola çıkılır.

Konvoy halinde hızla gidilirken, bazen bir iki kaza olabilir.

İnsanlık hali.

Minibüs şoförünün camdan sarkan on beş, on altı yaşındaki kızı düşmüş, arabanın altında kalmış ve hayatını kaybetmiştir mesela.

Kim buna "uğursuz uğurlama" diyebilir?

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=07.12.2010&y=MehmetSeker
#868
Bildiğiniz gibi "Kadına Karşı Şiddetle Uluslararası Mücadele" haftası da geçti, bizde ise bunları yazmak, haykırmak için özel günler, haftalar yetmez, devamlı yazsak bile aynı olayların tekrar tekrar yaşandığını, hiçbir şeyin değişmediğini görüyoruz. Onun için kendi mücadelemizi bütün umursamazlıklara rağmen sürdürmek zorundayız.

Birkaç gün önce haberdi, ben de Türkiye'de töre cinayeti veya aynı çağdışı saçmalık nedeniyle ile çocuk yaşta kızları intihara zorlamak, yine çocuk yaşta kızları evlendiren babalar ve onlarla utanmadan evlenen kazık kadar adamlar, bunların hepsine verilmesi gereken ve hakimlerin de saçmalayarak vermediği cezalar gibi en önemli şiddet olaylarından biri olan bu eylemi atlamayacağım. Isparta'da 9 yaşındaki kız çocuğa taciz davasında (bu vahşet olayından, "tecavüz" demekten utandığımız için haberler hep "taciz" diye veriliyor) mahkeme heyetinin 3. kez "çocuğun ruh sağlığının bozulup bozulmadığına dair rapor istemesi" acılı babayı çileden çıkarmış. "Maddi açıdan sıkıntıya da düştüklerini, evleri ile çaycılık yaptığı dükkanı sattığını, diğer çocukların kızıyla alay etmesi ve söylentiler nedeniyle ilçede huzurlarının da kalmadığını" söyleyen adamcağız haklı olarak isyan etmiş.

Sebep "Adli Tıp" denen kurumun bir kez daha skandal yaratması... Birinci raporda "mağdur çocuğun ruh sağlığının bozulmadığını" bildirirken ikincide tam aksi yönde karar vermesi... Böylece zaten çocuk yaşta karşılaşan bir en iğrenç eylemle çocuğun ve ailenin kurul önünde çirkin olayı tekrar tekrar hatırlamak, yaşamak, sorgulanmak zorunda bırakılması ve Adli Tıp'ın hatasının bedelinin onlara ödetilmesi... Acaba bu mahkemelerin hakimlerinin çocukları benzer bir olayla karşılaşsa "ruh sağlığı bozuldu mu" diye sorulmasını ister ve beklerler miydi karar vermek için? Bir çocuğun (hatta yetişkinin) ruh sağlığını bu olay da bozmazsa ne bozar?

Hiçbir Batı ülkesinde mağdur çocuklara böyle bir işkence yapılmıyor, mahkemeler yıllarca sürmüyor, adli tıplar oyalamıyor ve tecavüzcüler en kısa zamanda en ağır cezaları alıp en az 15-20 yıl hapse mahkum oluyorlar. Sadece adaletin yerini bulması için değil, toplumun; diğer çocuk ve kadınların da güvenliği için... Bu rezalete ne zaman son verilecek, çocuk tecavüzcüleri ne zaman en ağır cezalarla lanetlenecek ?

Kadın Bakanı'nın veya TBMM'de Güldal Mumcu'ya mektup yazmakla uğraşan "Kayıp ve Mağdur Çocukları Araştırma Komisyonu" Başkanı'nın bir gayretini görebilir miyiz acaba? Bu çocuk ve ailesinin, aynı durumdaki diğer çocukların mağduriyetine son verilmesini bekliyoruz.

http://haber.gazetevatan.com/Haber/344998/1/Gundem
#869


İngiltere polisi, WikiLeaks internet sitesinin kurucusu Julian Assange'ın gözaltına alındığını bildirdi.

Londra Emniyet Müdürlüğü, Assange'ın İsveç tarafından yayımlanan tutuklama emri uyarınca İngiliz polisi tarafından gözaltına alındığını kaydetti.

İsveç, sızan gizli ABD diplomatik yazışmalarını sitesinde yayımlamayı sürdüren Avustralyalı 39 yaşındaki Assange hakkında, ağustos ayında İsveç'e yaptığı ziyaret sırasında 2 İsveçli kadına tecavüz ve cinsel tacizde bulunduğu gerekçesiyle tutuklama emri çıkarmıştı.

MAHKEMEYE ÇIKARILACAK

İngiltere'nin başkenti Londra'da gözaltına alınan Wikileaks'in kurucusu Julian Assange'ın bugün Westminster Mahkemesine çıkarılması bekleniyor.

İngiliz basını, Assange'ın TSİ 11.30 sırasında Londra'daki bir polis merkezine kendi isteğiyle gittiğini, burada gözaltına alındığını ve birkaç saat içerisinde Londra'daki Westminster Mahkemesine çıkarılmasının beklendiğini bildiriyor. Assange'ın polis merkezine geleceğini ve saatini önceden bildirdiği kaydediliyor.

İsveç, tecavüzle suçlanan Assange için Avrupa çapında tutuklama emri çıkartmıştı. İngiliz polisi dün akşam, İsveçli yetkililerden ellerine tutuklama emrinin ulaştığı konusunda Assange'ın avukatı Mark Stephens'ı bilgilendirdi. Stephens müvekkilinin, hakkındaki suçlamaların ne olduğunu bilmek istediğini ve adını temize çıkarmak istediğini söyledi.

İngiliz basını, Assange'ın İngiltere'de olduğunun bilindiğini ve bu hafta gözaltına alınabileceğini bildiriyordu.

Wikileaks'in kurucusu Julian Assange'ın avukatı Mark Stephens, İsveç'te müvekkili aleyhinde yürütülen cinsel taciz soruşturmasının "siyasi içerikli" olduğunu savunarak, bu iddialara karşı mücadele vereceklerini söylemişti. Assange, hakkındaki cinsel taciz suçlamalarını reddediyor.

Wikileaks'in son olarak ABD Dışişleri Bakanlığının yazışmalarıyla ilgili yayımladığı belgeler tepkilere neden oldu. ABD ve İngiltere gibi ülkeler bu belgelerin yayımlanmasının, ülkelerin güvenliği açısından tehlike teşkil ettiğini bildirmişti.

Şifreli Belgeler Açıklanacak mı?

Dünya gündemini bu olay meşgul ederken teknoloji sitesi ShiftDelete.Net, Assange'ın tutuklanmamak için aldığı önleme değindi. WikiLeaks'in kurucusu geçtiğimiz haftalarda internet paylaşım platformlarına şifreli belgeler yollamıştı.

Assange, başına bir iş gelmesi durumunda yardımcılarının bu belgelerin açılmasını sağlayacak şifreyi yayınlayacağını belirtmişti.

Site yönetimine göre bu bilgiler şu anda yayında olan dosyalardan bile daha tehlikeli.

WikiLeaks kıyameti olarak adlandırılan belgelerde savaş çıkartacak kadar kritik içeriklerin olduğu Julian Assange tarafından açıklanmıştı.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101207/Olay-adam-Julian-Ingilterede-tutuklandi.php


Wikileaks'in kurucusu Assange, tutuklandı


Westminster Asliye Hukuk Mahkemesi'ne çıkarılan Wikileaks'in kurucusu Julian Assange, tutuklandı. Assange 14 Aralık'taki duruşma tarihine kadar tutuklu kalacak. Mahkemenin önünde 100'den fazla basın mensubu bekliyor.

Westminster Asliye Hukuk Mahkemesi'ne çıkarılan Wikileaks'in kurucusu Julian Assange, tutuklandı. Assange 14 Aralık'taki duruşma tarihine kadar tutuklu kalacak.

Wikileaks'in kurucusu Julian Assange'ın gözaltına alınmasının ardından çıkarılacağı Westminster Asliye Hukuk Mahkemesinin önünde 100'den fazla basın mensubu bekliyor.

İngiltere'nin başkenti Londra'da bu sabah, İsveç'in Avrupa genelinde hakkında tutuklama emri çıkarttığı ve tecavüzle suçladığı Assange gözaltına alındı. Julian Assange gözaltına alınmasının ardından öğle saatlerinde Westminster Asliye Hukuk Mahkemesine getirildi. 100'den fazla basın mensubu mahkemenin önünde beklerken, Assange, avukatlarıyla mahkemenin arka kapısından içeri girdi.

Bugünkü ön duruşmada, İsveç'in Assange'la ilgili tutuklama talebinin geçerliliği görüşülecek. İngiliz basını kısa sürmesi beklenen ön duruşmada ayrıca, asıl duruşma tarihinin belirleneceğini bildiriyor. Birkaç hafta içinde görülmesi beklenen asıl duruşmada ise, Assange'ın İsveç'e iade edilip edilmeyeceği konusunun ele alınacağı belirtiliyor.

İngiliz basını ayrıca, Assange'ın gözaltına alınmasının Wikileaks'in son yayımladığı ABD Dışişleri Bakanlığı yazışmalarıyla ilgili olmadığına dikkati çekiyor.

Assange'ın, İsveç'e ağustos ayında yaptığı bir seyahatte iki kadına tecavüz ettiği iddia ediliyor. Assange ise iddiaları reddediyor.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101207/Wikileaksin-kurucusu-Assange-tutuklandi.php
#870


Yönetmelik değişmedikçe fişleme asla bitirilemez

GÜLİZAR BAKİ - İSTANBUL

Özellikle 28 Şubat sürecinde fişleme aracı olarak kullanılan 12 Eylül darbe dönemine ait 'kılık kıyafet yönetmeliği' hâlâ yürürlükte. Kamu kuruluşlarının bununla ilgili her ay valiliklere rapor yazma mecburiyeti var. Hukukçular, söz konusu antidemokratik uygulamaların bir an önce kaldırılması gerektiğini belirtiyor.

12 Eylül darbesi ve 28 Şubat sürecine ait antidemokratik genelge ve yönetmelikler halen uygulanmaya devam ediyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri 25 Ekim 1982 tarihinde çıkan "Kamu Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetlerine Dair Yönetmelik". Söz konusu yönetmelik, özellikle 28 Şubat sürecinde fişleme aracı olarak kullanıldı. Dönemin başbakanı Mesut Yılmaz, buna dayanarak bir genelge yayımladı. Genelgede 'kamuda çalışan personelin kılık kıyafetlerinin sürekli olarak kontrolü' isteniyor. Ayrıca genelgeye eklenen 'takip formu'nda bütün kamu kurumlarından her ay valiliklere 'kılık kıyafete dair açılan soruşturmalarla ilgili rapor yazmaları' gerektiği belirtiliyor.

Halen yürürlükte olan 1982 tarihli yönetmeliğin altında Hasan Celal Güzel'in de imzası var. Güzel, tüm itirazlarına rağmen cuntanın kendisine zorla imza attırdığını anlatıyor. Ona göre idari metin olduğu için söz konusu yönetmeliğin bugün iptal edilmesi son derece kolay. Eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek de bu gibi genelge ve yönetmeliklerin bir an önce kaldırılması gerektiğini vurguluyor. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Turan Yıldırım ise bu tür yönetmelikler yoluyla 28 Şubat kararlarının el altından uygulandığına dikkat çekiyor.

1998 yılından beri her ay mutat olarak kamu kurum ve kuruluşlarındaki yöneticiler personeli hakkında bir üst yönetime birçok rapor gönderiyor. Bunlardan birisinde kamuda "kılık kıyafete muhalefet" edenlerin olup olmadığı, irticai faaliyetlerde bulunanlar var mı yok mu, Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında olumsuz kanaati olanlar var mı aylık olarak Başbakanlık'a bildiriliyor. Bu raporlara belediyeler için bir detay daha ekleniyor; Türk Silahlı Kuvvetleri'nden atılmış birisi çalıştırılıyor mu? Yoksa bu bile bir üst yönetime rapor ediliyor.

Kenarda köşede kalmış darbe dönemine ait bu gibi genelge, yönetmelik, kararnamelerin bir an önce kaldırılması gerektiğine dikkat çeken eski Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bir talimatıyla bu gibi antidemokratik uygulamaların sona ereceği görüşünde. 28 Şubat sürecinde eski Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun yaptığı; "28 Şubat bin yıl sürecek" açıklamasını hatırlatan Petek, "Bu tüzük, yönetmelik ve genelgeler kaldırılmazsa anayasa ve kanunlar değiştirilse de 28 Şubat devam eder." diye konuşuyor.

Hasan Celal Güzel ise yönetmeliğin cuntadan gelen bir telefonla hazırlandığını anlatıyor. "Kılık-kıyafet yönetmeliği hazırlandığında Başbakanlık müsteşarlığına vekâlet ettiğini hatırlatan Güzel, tüm itirazlarına rağmen cuntanın yönetmeliği kendisine imzalattığını kaydediyor. Güzel'e göre söz konusu yönetmelik ve genelge, idari metin olduğu için iptal edilmesi son derece kolay.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Turan Yıldırım, Başbakanlık'ın personelin davranış ve tutumlarına dair her zaman bilgi almaya yönelik genelgeler gönderebileceğinin altını çiziyor. Yıldırım, "Memurlar vatandaşa nasıl davranıyor, görev ve sorumluluklarını yerine getiriyor mu, vatandaşa saygısızlık etti mi gibi sorular sorabilir. Fakat 1998 tarihli bu genelgede sadece kılık kıyafetin sorulması normal değil. Genelgenin Türkçesi, başörtüsü yasağı. 28 Şubat ürünü genelge bu açıdan son derece tuhaf." ifadelerini kullanıyor. Genelgenin demokratikleşme adımlarının atıldığı şu dönemde hâlâ uygulanıyor olmasıyla ilgili olarak Yıldırım; "Başbakanlık'ın aklına gelmemiştir, gözünden kaçmıştır." değerlendirmesinde bulunuyor. Yıldırım, "Anayasa ve kanunlarda değişiklikler yapılıyor. Fakat 28 Şubat kararları el altından uygulanmaya devam ediyor." ifadelerini kullanıyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1061493&title=yonetmelik-degismedikce-fisleme-asla-bitirilemez
#871
Alman kamu bankası, bir Türk armatöre karşı 75 milyon liralık davanın seyrini lehine çevirmek için Türkiye'de mahkemeye 5 milyon Euro rüşvet vermekle suçlanıyor. İz süren müfettişler rüşveti ortaya çıkardı.

Hayri TAYÇU'nun haberi

Alman gazetesinin haberine göre, HSH Nordbank tazminat isteyen Türk armatöre karşı davada lehlerine karar çıkması için bir güvenlik şirketine 7 milyon euroluk rüşvet teklif etti.

Almanya'da Schleswig Holstein ve Hamburg eyaletlerinin sahibi olduğu HSH Nordbank'ın iki yıl önce Türk hâkimlere rüşvet vererek aleyhine gelişen bir davayı kazandığı iddia edildi. Alman Süddeutsche Zeitung gazetesinin haberine göre banka, yedi yıl önce ismi henüz açıklanmayan bir Türk armatöre borç verdi. Aldığı parayla yeni bir gemi filosu kuran Türk armatör, borçlarını zamanında ödemeyince, banka filoya el koyarak parasını geri aldı. Gelişmenin yargıya taşınması ve armatörün tazminat istemesi sonucunda olay yeni bir boyut kazandı.

PRİM VAADİ

İddiaya göre Alman kamu bankası HSH Nordbank, Türkiye'de iyi ilişkilere sahip olduğunu bildiği Prevent AG adlı güvenlik şirketine, Türk yargısının kendisi lehine karar alması için 7 milyon euroluk prim teklif etti.

Teklifin ardından dava Türkiye'deki bir üst mahkemede de HSH Nordbank lehine gelişti. Bankayı mercek altına alan müfettişlerin, neden belirtilmeksizin 5 milyon euroluk meblağın adı geçen şirkete havale edildiğini belirlemesinden sonra yolsuzluk ortaya çıktı. Türk yargısının rüşvet olayına nasıl karıştığı ise Alman savcılar tarafından araştırılıyor.

TAZMİNAT KAZANDI

HSH Nordbank Yönetim Kurulu, konu ile ilgili olarak herhangi bir açıklamada bulunmaz iken, Alman Hür Demokrat Parti (FDP) Schleswig Holstein Eyalet Teşkilat Başkanı Wolfgang Kubicki, bankanın adının rüşvet olaylarına karışmasının "kabul edilemez" olduğunu söyledi.

Diğer yandan dava ile ilgili Türkiye'de yeni bir gelişme yaşandı. Geçen ekim ayında görülen yeni bir davada bankanın armatöre 75 milyon euro tazminat ödemesi kararlaştırıldı. Ekonomik krizle beraber devlet yardımları sayesinde iflasın eşiğinden dönen HSH Nordbank, denizcilik alanında yaptığı yatırımlarla bu sektörünün en büyük finansman kaynakları arasında kabul ediliyor.

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2010/12/05/alman_bankasindan_yargiya_rusvet_iddiasi
#872


Tarihçi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, Atatürk'ün "Mustafa Kemal" ismini ölmeden önce "Kamal" olarak değiştirdiğini söyledi.

Öznur KARSLI / VATAN İSTİHBARAT

Tarihçi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan, Atatürk'ün, tarih kitaplarına konu olan ve öğretmeni tarafından verilen "Mustafa Kemal" ismini ölmeden önce "Kamal" olarak değiştirdiğini söyledi.

MUSTAFA Kemal Atatürk'ün şimdiye kadar doğum tarihi ve isimleri sayısız tartışma konusu oldu. Hatta Matematik Öğretmeninin ona "Kemal" adını vermesi tarih kitaplarında yer aldı. Ancak Atatürk'ün 1935 yılında matematik öğretmeninin kendisine verdiği "Kemal" ismini değiştirerek "Kamal" yaptığı iddia edildi. Doğumundan ölümüne kadar Mustafa, Mustafa Kemal, Mim Kemal, M.Kemal Bey, M.Kemal Paşa, Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Gazi Paşa isimlerini kullanan Atatürk'ün ölümünden 1 yıl önce ismini ordu ve kale anlamına gelen "Kamal" olarak değiştirmesinin hikayesini İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ö. Alkan araştırdı. Doç. Dr. Alkan'ın ilgi çekecek yaptığı araştırması Toplumsal Tarih Dergisinin Aralık ayı sayısında okuyucuyla buluştu.

Amcasının ismi verildi

Doç. Dr. Alkan araştırmasında ilk önce Atatürk' "Mustafa" isminin nasıl verildiğini kardeşinin ağzından anlatıyor.

Atatürk'ün kardeşi Makbule Atadan ağabeyisine "Mustafa" isminin nasıl verildiğini şöyle anlatıyor: "Ağabeyime ad koymak için bütün hısım ve akraba toplanmışlar. Birçok ad söylemişler. Fakat babam bunların hiçbirini beğenmeyerek, ağabeyimin adını(Mustafa)koymuş. Bunun sebebi de, babam küçükken kardeşi Mustafa'nın salıncağını sallarken onu düşürüp ölümüne sebep olmuş. Kardeşinin hatırasını yaşatmak için ağabeyime Mustafa adını koymuşlar."

Atatürk'ün ailesinin kendisine koyduğu isimden hiç memnun olmadığını ise Doç. Dr. Alkan onun yıllar sonra verdiği bir hatıratıyla ifade ediyor. Atatürk isminden duyduğu memnuniyetsizliği "Ben kendi adımdan hiç memnun değilim.

Böyle koymuşlar. Bir gün erkek çocuğu doğuran bir hanım, çocuğuna "Mustafa Kemal" adını koymak istemiş. Bu konuda benim onay vermemi istediler. Kendilerine benim bu adı hiç sevmediğimi, fakat ana hakkına karışmayacağımı, diledikleri adı koymakta özgür oldukları cevabını verdim" sözleriyle anlatıyor.

Yeni adı yurda duyuruldu

Alkan, "Kemal" isminden "Kamal"e gidişi ise bir çok belgelerle ortaya koyuyor. Atatürk'ün ailesinin ona verdiği ismi zamanla kendisinin değiştirdiğini ve yeni isminin tüm yurda duyurulması ise Soyadı Kanunu ile oluyor. Kanun sonrasında Atatürk için hazırlanan nüfus kağıdının fotoğrafı ilk kez Ulus gazetesinde yayınlanmış ve altına şu cümle yazılmıştır: "Kurultay'ın, Reisicumhurumuz Atatürk'e bu soyadını vermesi üzerine değiştirilen hüviyet cüzdanının dün aldırdığımız bir fotoğrafını da okurlarımıza sunuyoruz"

Cüzdanında "Kamal" adı

Kemal ismi resmen "Kamal" olmuş, bu nedenle Atatürk'e hemen ikinci bir nüfus cüzdanı çıkarılmıştır. "Kamal" isminin Türkçe, "Kemal" adının ise Arapça olduğunu söyleyen Doç. Dr. Alkan bu değişikliğin dilde sadeleşmeyle ilgisi olduğuna da dikkat çekiyor ve ekliyor: "Dilde özleştirme veya tasfiye hızlanmış, yeni sözcükler icat edilmiştir. 'Kemal'in 'Kamal'a dönüşmesinin de hararetli ortamlardaki kazalardan biri olduğu anlaşılmaktadır. Atatürk 1937'nin sonuna doğru bu fiili olarak 'Kamal' isminden vazgeçiyor, yazışmalarında tekrar 'Kemal' ismini kullanıyor. Ama öldüğünde kullandığı nüfus cüzdanında 'Kamal' ismi yazıyor. Yani resmi olarak bu isimden vazgeçmiyor."





http://haber.gazetevatan.com/Haber/344560/1/Gundem
#873


Muş'ta yaşayan Çelik ailesinin 55 yıldır devam eden tapu davası filmlere konu olacak nitelikte.

Bundan 55 yıl önce Muş'un Hoşgeldi köyünde yaşayan Çelik ailesinin açtığı tapu davası 200'ü aşkın duruşmaya rağmen hâlâ sonuçlanmadı. Davaya bakan 40 hakim arasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya da var. Davanın hikâyesi şöyle: Baran ve Abdülaziz Çelik, 1954 yılında toprak paylaştırma komisyonu tarafından başkasına verilen toprakların kendilerine ait olduğu gerekçesiyle dava açıyor. Ancak ne Baran ne de oğlu Cemil Çelik'in ömrü davanın sonuçlanmasına yetiyor. Muş'ta yaşayan ve 'Bu dava açıldığında 6 yaşımdaydım.' diyen davacılardan Şirin Çelik (60) olayı şöyle anlatıyor: "Muş'a bağlı Gülçimen köyü ile Hoşgeldi köyü komşu iki köy, bunları birbirinden ayıran sınırdan bizim topraklarımız geçiyor. Tapu kadastro iki köy arasında kalan araziyi parsellere bölüyor. Arada kalan arazi Gülçimen köyü sınırlarına ait diyerek bizim olan arazi de Hazine arazisi olarak kaydediliyor. Araziyi parselliyorlar ve 3 kişinin üzerine tapu ediyorlar. Arazi parsellere bölündükten sonra aradan 6 ay geçiyor, dedemler tarlayı nadas etmeye gidiyorlar, bakıyorlar ki tarlayı başkaları nadas etmiş. Şaşırıyorlar. Karşı taraf da diyor ki 'Burayı bize devlet verdi, elimizde de tapu var.' Biz de Çelik ailesi olarak davayı açıyoruz. O gün bugündür dava sürüyor."

Dava üçüncü kuşaktan torun olan Sinan Çelik'e (30) miras kalmış. Çelik, hakimlerin tayinlerinin çıkmasından dolayı davanın sürekli başa döndüğünü söyledi. Çelik, "Topraklarımızın tapusu elimizde, bütün bilgiler veriler toplanmış durumda fakat mahkeme davayı sonuca bağlayamıyor." dedi. Çelik, 'makul sürede yargılanma hakkı' ihlal edildiği için AİHM'ye başvuracağını da sözlerine ekliyor.

TUĞBA MEZARARKALI - İSTANBUL
#876
Ezbere bilginin marifeti: Hazreti Şaban :)

http://www.youtube.com/watch?v=uV1BME2M6tw#
#877
Montreal'de düzenlenen olimpiyatlara giden badi (body) Ekrem, yaşadıklarını hababam sınıfıyla paylaşıyor :)

http://www.youtube.com/watch?v=SiROVKUnXA0#
#878
Sahte tarih öğretmeni, o esnada sınıfa giren bir müfettiş ve balkan savaşları :)

http://www.youtube.com/watch?v=IyYUQZmu3hI#
#879
Tünelin sonu Mahmut Hocanın odasına çıkınca :)

http://www.youtube.com/watch?v=l52YpTC-u1U#
#880
Paypal, Wikileaks'in bağış hesabını kapattı

İnternet üzerinden para ödeme servisi PayPal, WikiLeaks internet sitesinin bağış toplarken kullandığı hesabını kapattı.

Merkezi ABD'de bulunan PayPal, sızan 250 bin adet gizli ABD diplomatik yazışmasını yayımlamaya başlayan WikiLeaks'in hesabını, "hizmet politikalarını ihlal ettiği" gerekçesiyle kapattığını bildirdi.

WikiLeaks'in Twitter'daki sayfasındaki açıklamada da, "PayPal'ın, ABD hükümetinin baskısı üzerine WikiLeaks'i yasakladığı" ifadesi kullanıldı.

PayPal'ın açıklamasında, "PayPal WikiLeaks tarafından kullanılan hesabı, hesabın başkalarını yasadışı faaliyetlere teşvik etmek, bu faaliyetler için desteklemek ya da yönlendirmek için kullanılamayacağına ilişkin Kabul Edilebilir Kullanım Politikası'nı ihlal nedeniyle, daimi olarak yasakladı" denildi.

WikiLeaks'in faaliyetlerinin finansmanı için bağış sağladığı yollardan birisinin, PayPal hesabı olduğu belirtiliyor.

Hükümetlerin ya da kuruluşların etik dışı ya da yasalara aykırı faaliyetlerini kamuoyuna duyurmak amacıyla sızdırılmış belgeleri yayımladığını bildiren WikiLeaks internet sitesi, "wikileaks.org" adresinin ABD'deki iki internet sağlayıcısı tarafından iptal edilmesi üzerine, yaklaşık 6 saat süren bir kesintinin ardından kullanıcılarını İsviçre merkezli "www.wikileaks.ch" adresine yönlendirmişti. AA

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1060923&title=paypal-wikileaksin-bagis-hesabini-kapatti


Wikileaks'in kurucusuna "kırmızı bülten"


Uluslararası Polis Teşkilatı İnterpol, "tecavüz ve cinsel taciz" soruşturması çerçevesinde İsveç tarafından aranan Wikileaks sitesinin sahibi Julian Assange hakkında, uluslararası tutuklama emri (kırmızı bülten) çıkardığını bildirdi.
İnterpol sözcüsü, İsveç adına bir kırmızı bültenin bulunduğunu belirtti.

İsveç'te, 18 Kasımda Julian Assange hakkında, tecavüz suçundan tutuklama kararı verilmişti.

Stockholm savcısı, geçen Ağustos ayında İsveç'i ziyaret eden Assange hakkında, iki kadının tecavüz suçlaması ile savcılığa başvurmaları üzerine soruşturma başlatmıştı. Savcı, Assange hakkında tutuklama kararı çıkarıldığını, sanığın ifadesini almak için arandığını açıklamıştı.

http://www.stargazete.com/dunya/wikileaks-in-kurucusuna-kirmizi-bulten--haber-312689.htm


Wikileaks'in kurucusu Assange'ın annesi: Oğlumu rahat bırakın


ABD Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatik gizli yazışmalarını yayımlayarak dünya gündemine oturan Wikileaks adlı internet sitesinin kurucusu Julian Assange'ın annesi, "oğlunun rahat bırakılmasını" istedi.

"Tecavüz ve cinsel taciz" soruşturması çerçevesinde İsveç tarafından aranan, Uluslararası Polis Teşkilatı İnterpol'ün hakkında uluslararası tutuklama emri (kırmızı bülten) çıkardığı Assange'ın annesi Christine Assange, Avustralya'nın ABC televizyonuna yaptığı açıklamada, "O benim oğlum, peşine düşülmemesini ve tutuklanmamasını istiyorum" dedi.

Christine Assange, tutuklama emrini kastederek "her anne gibi bu durumdan üzüntü duyduğunu" belirtti.

Avustralya'nın Queensland eyaletinde yaşayan Christine Assange, medyadan kaçmak için Melbourne'a taşındığı iddialarını da yalanlayarak, "Ben ve Julian ile ilgili yazılan çoğu şey doğru değil" dedi.

ABC'ye göre, Christine Assange Queensland'in Noosa bölgesinde bir kukla tiyatrosunu işletiyor.

İsveç'te, 18 Kasımda Julian Assange hakkında, tecavüz suçundan tutuklama kararı çıkarılmıştı.

Stockholm savcısı, geçen ağustos ayında İsveç'i ziyaret eden Assange hakkında, iki kadının tecavüz suçlaması ile savcılığa başvurmaları üzerine soruşturma başlatmıştı. Savcı, Assange hakkında tutuklama kararı çıkarıldığını, sanığın ifadesini almak için arandığını açıklamıştı.

Assange'ın nerede olduğu bilinmiyor. AA

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1059446&title=wikileaksin-kurucusu-assangein-annesi-oglumu-rahat-birakin