Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#881
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'a Pakistan'da sivillere verilen en yüksek ödül olan Hilal-i Pakistan (Pakistan Hilali) ödülü verilecek.

Emine Erdoğan'ın Pakistan-Türkiye ilişkilerine katkısından dolayı layık görülen ödül, gelecek hafta Türkiye'ye resmi bir ziyaret gerçekleştirecek olan Pakistan Başbakanı Yusuf Gilani tarafından takdim edilecek. Emine Erdoğan, Pakistan'ı vuran sel felaketinin ardından eylül ayında bu ülkeye giderek selzedeleri ziyaret edip, yardım faaliyetlerinde bulunmuştu.

Hilal-i Pakistan ödülü, uluslararası kamuoyunda İslamofobiye karşı verdiği mücadele ve Keşmir konusundaki çabaları nedeniyle mart ayında da İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreteri Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu'na Devlet Başkanı Asıf Ali Zerdari tarafında verilmişti.

http://www.haber7.com/haber/20101204/Emine-Erdogana-ulkenin-en-buyuk-odulu.php
#882





Ordu Vergi Mahkemesi Hakimlerinden Ramazan ASLAN, geçirdiği elim bir trafik kazası sonucunda 13.11.2010 tarihinde 3,5 aylık çocuğuyla birlikte vefat etmiş bulunmaktadır. Müteveffa Ramazan Bey'e ve çocuğuna Allah'tan rahmet, eşi, anne-babası, dost ve akrabalarına sabır ve tüm yargı camiasına başsağlığı dileriz. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun (O'ndan geldik ve yine O'na döneceğiz).

Feci kazanın detayları şu şekilde:

MALATYA'DA TRAFİK KAZASI: 2 ÖLÜ, 4 YARALI

-YOLA ÇIKAN KÖPEĞE ÇARPTIKTAN SONRA ŞERİT DEĞİŞTİREN OTOMOBİLİN YOL AÇTIĞI KAZADA BABA İLE 1 AYLIK BEBEĞİ CAN VERDİ

MALATYA - Malatya'da meydana gelen trafik kazasında 2 kişi öldü, 4 kişi yaralandı.
    Alınan bilgiye göre, Adıyaman istikametinden Malatya'ya gelmekte olan Nedim Kaloğlu yönetimindeki 02 KC 090 plakalı otomobil, Cumhuriyet Örnek Köyü mevkisinde aniden yola çıkan bir köpeğe çarparak şerit değiştirdi.
    Karşı şeride geçen otomobil, Malatya yönünden Adıyaman istikametine giden Ramazan Aslan idaresindeki 06 BL 9273 plakalı otomobille kafa kafaya çarpıştı.
    Kazanın ardından şarampole ve yola savrulan otomobillerden çıkarılan yaralılar İlknur Kaloğlu, Nedim Kaloğlu, Ayşe Kulak, Mahide Aslan ambulanslarla Malatya Devlet Hastanesi ile Beldağı Devlet Hastanesine kaldırıldı.
    Olay yerinde yaşamını yitiren Ramazan Aslan ile 1 aylık olduğu belirtilen kızı Selda Yüksel Aslan'ın cenazeleri yapılan incelemenin ardından Adli Tıp Kurumuna sevk edildi.
    Malatya Adıyaman Karayolunun bir şeridinin kapanması nedeniyle araç geçişleri bir süre kontrollü olarak sağlandı.

http://www.malatyaguncel.com/news_detail.php?id=53664&uniq_id=1291980085
#883
Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, ''süttozu ithalatında melamin tehlikesinin söz konusu olmadığını, bu tür iddiaların çok önemli bir besin maddesi olan süttozunun itibarını sarstığını'' söyledi.

AB'liği ile yapılan Gümrük Birliği Anlaşması gereği 1996 yılından bu yana AB'ye süttozu için tarife kontenjanı açılıyor. Aynı kapsamda sanayicilerin ihtiyaçları dikkate alınarak, Ekim ayında, ülke ayrımı yapmaksızın, sıfır (0) gümrük vergisi ile ithalat yapmak üzere 2500 ton süttozu, 2000 ton tereyağı ithalatı için tarife kontenjanı açılmasından sonra, ''melaminli süttozu ithal edilecek'' yönünde yanlış değerlendirmelerin yapıldığına işaret eden Ankara Üniversitesi (AÜ) Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, ''İki yıl önce Çin'de yaşanan melaminli süttozunun ölümlere neden olması olayından sonra, başta ABD, AB ülkeleri olmak üzere ithalatçı ülkeler ithalatı durdurup gerekli önlemlerini almıştır. Bugün Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nın laboratuvarları, bu konuda gerekli testleri yapacak durumdadır. Dolayısıyla bu bağlamda süttozu ithalatında bir risk olması söz konusu olamaz'' dedi.

Süttozunun ''doğal sıvı sütün sadece kurutma teknikleri ile toz haline getirilmiş biçimi'' olduğunu, üretim sırasında hiç bir katkı maddesinin kullanılmasının söz konusu olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Yetişemiyen, AA muhabirine yaptığı açıklamada, ''melamin'' söylentilerinin, halkta son derece değerli ve önemli bir besin maddesi olan süttozuna karşı şüphe uyandırdığına dikkat çekti.

Zaman zaman medyada konunun dışındaki uzmanların, süttozu sanki bir hile vasıtası imiş gibi ''UHT süte, yoğurda ve peynire süttozu katıyorlar'' şeklinde beyanlarının olduğuna işaret eden Prof. Dr. Yetişemiyen, UHT sütte kesinlikle süttozu kullanılmadığını, ancak, yoğurt ve dondurmada üretim prosesinin gereği olarak, kurumaddeyi artırmak, kıvamı iyileştirmek, proteince zenginleştirmek amacıyla süttozu kullanmanın zorunlu olduğunu, bunun kesinlikle gıda mevzuatı, sağlık ve beslenme açısından sakıncalı olmadığını vurguladı.

Çiğ süt arzının bol olduğu dönemlerde, fazla süt süttozuna dönüştürülerek, üretimin az olduğu dönemlerde kullanıldığını veya sütün bol olduğu bölgelerde fazla üretilen sütün süttozuna dönüştürülerek sütün az olduğu bölgelere gönderildiğini anlatan Prof. Dr. Yetişemiyen, Danimarka, Hollanda, Almanya gibi ülkelerin süttozuna dönüştürdükleri sütü, sütün az olduğu Afrika ülkelerine, Güneydoğu Asya ülkeleri'ne ihraç ettiğini, buradaki fabrikalarda da süttozunun rekonstitüsyon/rekombinasyon işlemleriyle içme sütü, peynir, yoğurt gibi süt ürünlerine dönüştürülerek, oradaki insanların beslenmesine katkıda bulunulduğunu kaydetti.

Yaklaşık 9 kilogram (Kg) sütten 1 Kg süttozu elde edildiğini belirten Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, şu bilgiyi verdi:

''Süttozunun süte dönüşümünde kesinlikle protein, mineral madde kaybı olmuyor. Sadece C ve bazı B grubu vitaminlerinde kurutma tekniğine bağlı olarak yüzde 5 ile yüzde 20-30 arasında kayıp olabiliyor. Ancak genel beslenme bilgisine göre süt ürünleri, zaten meyve ve sebzeler dururken vitamin kaynağı olarak gösterilmez. Kaliteli çiğ sütlerin doğru bir proses ve kurutma yöntemi ile süttozuna dönüştürülmesi halinde, bu ürün uygun saklama koşullarında birkaç yıl besin değerini kaybetmeden saklanabiliyor. Süttozu, içme suyu kalitesindeki su ile uygun oranda çözündürüldüğünde en az pastörize içme sütü niteliğinde kaliteli süt elde edilebiliyor. Her süt ürünü gibi süttozu bir süt ürünüdür ve hiç bir katkı maddesi içermez. İhtiyaç duyulduğunda tekrar süte dönüştürülebilir (rekonstitüte süt) ve süt ürünlerine (rekombine ürün) işlenebilir. Bu nedenle bazen medyada yanlış olarak yer aldığı gibi, süttozu kesinlikle bir katkı maddesi değildir. Süte birebir eştir. Hatta, kaliteli bir sütten elde edilmişse, mikrobiyolojik açıdan daha güvenilir haldedir. UHT sütlere hiçbir nedenle süttozu katılmamaktadır. Bu sütlerin 3-4 ay dayanmaları yalnızca, sterilizasyon yoluyla sütün içinde bakteri ve enzimlerin kalmaması nedeni iledir.''

Yoğurt ve dondurma üretiminde süttozu kullanımının ''doğal ve zorunlu'' olduğunu, başka alternatifi bulunmadığını kaydeden Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, ''Süttozu bazen de beyaz peynir üretiminde protein oranını arttırmak için kullanılabilir. Sütün kurumaddesi yüzde 12-12,5 düzeyindedir. Yoğurt yapımında kurumaddeyi yüzde 16-18 seviyesine getirmek için, aradaki yüzde 5-6'lık kısım kısmen evaporasyonla (sütün içindeki suyun buhar olarak uzaklaştırılması), kısmen de yüzde 2-4 oranında süttozu ilavesiyle kapatılır. Dondurma üretiminde ise mutlaka süttozu kullanılır, dondurma miksinin önemli harç maddelerinden biri süttozudur'' dedi.

-MELAMİN KATILMASINDAKİ AMAÇ, LABORATUVARLARI YANILTMAK, PROTEİN ORANINI YÜKSEK GÖSTERMEK-

Normal olarak süt ve süt ürünleri işleme tekniğinde melaminin hiç bir şekilde yeri olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Yetişemiyen, Çin'de yaşanan olayla ilgili şu bilgiyi verdi:

''Melamin, azotça zengin organik bir kimyasal maddedir. İçinde protein yoktur. Tabak, bardak, plastik malzeme, beyaz tahta yapımında kullanılıyor. Süt ürünlerine veya süttozuna melamin karıştırılması tamamen hile amaçlıdır. Sütü sulandırınca, kurumadde ve protein oranı düşer. Çoğu süt ürünlerinde protein oranının yüzde 3'ün altına inmemesi gerekiyor. Bu ürünlerde protein tayini yapılırken, onun azot oranına bakılır. Çünkü süt proteinin 6,38'de biri azottur, bulunan azot miktarı 6,38 ile çarpılarak yüzde protein değeri hesaplanır. Çin'de hile yapanlar protein testini geçebilmek amacıyla melamin ilavesiyle süttozunun azot miktarını artırmayı planlamışlardır.

Protein tespiti için daha değişik (elektroforetik/kromatografik) yöntemler vardır. Ancak bunlar daha uzun sürdüğü için rutin olarak yapılmamaktadır. Fakat şimdi zorunluluk haline geldiği için Bakanlığın laboratuvarları süttozu, mama, puding ve benzeri ürünlerde melamin varlığını test edebilir durumdadır.

İki yıl önce Çin'de bazı fabrikalar melaminli süttozu üretmişler ve olay ortaya çıkınca bu yöneticiler ağır bir şekilde (hatta birkaçı idamla) cezalandırılmıştır. O zamandan beri ABD, Avrupa ve Türkiye Çin'den ithalatı derhal durdurmuştur. Şu anda Çin, Batı ülkelerine hiç bir şekilde süttozu satamıyor. Dolayısıyla Türkiye'nin özellikle AB ülkelerinden süttozu ithalatında böyle bir risk asla yoktur.''

Medyadaki ''Öldüren süttozu'' nitelemelerinin kamuoyunu olumsuz etkilediğini, süttozunun kullanıldığı mamalar, yoğurtlar, dondurmaların şüphe ile karşılandığını kaydeden Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, ''Süttozuna haksızlık yapılıyor. Süttozu sadece gıdalarda kullanılmakla kalmaz, bugün savaş, açlık ve felaket zamanlarında/bölgelerinde, insanların beslenme sorununu çözen en önemli gıdadır'' dedi.

-EKMEK, PASTA, ÇİKOLATA, BİSKÜVİ ÜRETİMİNDE DE KULLANILIYOR-

Türkiye'de kurutulmuş süt ürünleri, yani peyniraltı suyu tozu, yağlı-yağsız süttozu üreten 20 civarında işletme bulunduğunu, sütün peynire işlenmesinde ortaya çıkan peyniraltı suyunun, protein değerinin çok yüksek olması nedeniyle gıda sanayinde değerlendirildiğini kaydeden Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, şu bilgiyi verdi:

''Türkiye'de kurutma tesisine sahip bu firmalar, büyük ölçüde peyniraltı suyu tozu üretirler, süttozu üretimi daha azdır. Peynir üretirken, 100 ton sütten en az 80 ton peyniraltı suyu çıkıyor. Besin değeri çok yüksek olan bu ürün, peyniraltı suyu tozuna dönüştürülür, aksi takdirde bu su dökülüyor ve çevre kirliliğine neden oluyor. Diğer yandan sütün bol olduğu ilkbahar aylarında üretim fazlası süt, yağsız süttozuna dönüştürülür. Bu tozlardan ikinci kalite olanlar, buzağı yemlerini proteince zenginleştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Peyniraltı suyu tozu, pastacılık, çikolata, ekmek sektöründe kullanılıyor. Serum proteinleri içerdiği için besleyici değerleri çok yüksektir. Özellikle ekmekçilik sektöründe yağsız süttozu kullanılıyor. Una yüzde 6 oranında ilave edildiğinde ekmeğin kalitesi iyileşiyor, bayatlama süresi uzuyor, besin değeri artıyor. Bütün büyük ekmek fabrikaları, ekmek üretiminde yağsız süttozunu kullanmaktadır.''

Türkiye'de özellikle son on yılda toz süt ürünleri üretiminin artmasına karşın, süt sanayinin, çikolata, bisküvi, pastacılık sektörünün süttozu ve peyniraltı suyu tozu ihtiyacının önemli bir bölümünü ithalat ile karşıladığını belirten Prof. Dr. Atila Yetişemiyen, Tarım ve Köyişleri Bakanlığının süttozu üretimi için uyguladığı teşvikin çok olumlu olduğunu ve devam etmesi gerektiğini söyledi.

Uluslararası sözleşmeler kapsamında Türkiye'nin 15 bin ton civarında süttozu ithal etmesi gerektiğine işaret eden Prof. Dr. Yetişemiyen, bunun yaklaşık 150 bin ton sıvı süt eşdeğeri anlamına geldiğini belirterek, ''Bunun da Türkiye'de yaklaşık 12 milyon tonluk yıllık çiğ süt üretiminin sadece yüzde 1,25'i olduğu dikkate alınırsa, kesinlikle çiğ süt fiyatları veya süt hayvancılığının gerilemesi ile ilgisi olamaz'' dedi.

Prof. Dr. Yetişemiyen, ''Bu kadar ithalat ile hayvancılık ölmez. Hayvancılığın yıllardır süregelen çok daha ciddi sorunları vardır. Bugün Türkiye'de kişi başına çiğ süt üretimi yaklaşık 150 Kg. Yıllık içme sütü tüketimi Türkiye'de 30 Kg, ABD'de 90 Kg, Almanya'da 92 Kg, İsveç'de 140 Kg'dır. Öncelikle insanların süt ürünleri tüketimi konusunda bilinçlendirilmesi, sektördeki en az yüzde 50'nin üzerindeki kayıt dışılığın önlenmesi ve istatistiklerin tam ve doğru yapılması gerekir'' diye konuştu.

Ekim ayında çıkarılan karar ile, ülke ayrımı yapmaksızın, sıfır (0) gümrük vergisi ile ithalat yapmak üzere 2500 ton süttozu, 2000 ton tereyağı ithalatı için tarife kontenjanı açılmıştı. Tarife kontenjanı, 1 Ocak-31 Aralık dönemi için geçerli olacak ve bu maddeleri gıda sanayinde doğrudan tüketime sunulan nihai mamul üretiminde girdi olarak kullanan sanayiciye tahsis edilecek.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101203/Suttozu-hile-maddesi-kesinlikle-degildir.php
#884
AYİM, İçişleri ve Milli Savunma Bakanları tarafından açığa alınmalarına itiraz eden Tümgeneral Gürbüz Kaya, Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu ve Tümgeneral Halil Helvacıoğlu'nun itiraz başvurusunu oy çokluğuyla reddetti.

METİN ARSLAN - ANKARA

Balyoz sanığı 3 generalin sivil iradeyi by-pass girişimi sonuçsuz kaldı. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM), Tümgeneraller Halil Helvacıoğlu ve Gürbüz Kaya ile Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu'nun hükümet tarafından açığa alınmasını yerinde buldu. Generallerin itirazını reddeden mahkeme, böylece Balyoz sanığı diğer 25 muvazzaf generalin de açığa alınmasının yolunu açtı.

Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM), Balyoz sanığı 3 generalin, açığa alınmalarının ardından yaptıkları itirazı reddetti. Hükümetin açığa alma işlemini yerinde bulan Mahkeme, verdiği kritik kararla Tümgeneraller Halil Helvacıoğlu ve Gürbüz Kaya ile Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu'nun sivil iradeyi devre dışı bırakma girişimine geçit vermedi. Ağır cezalık davaların açığa almayı gerektirdiğine onay anlamına gelen karar 6'ya karşı 4 oyla alındı. Böylece, Balyoz sanığı diğer 25 muvazzaf generalin açığa alınmasının da yolu açılmış oldu. AYİM'in kararı sonrası, 3 generalin YAŞ'ta terfi ettirilmemeleriyle ilgili olarak açtıkları davada verilen yürütmeyi durdurma kararının uygulama imkânının kalmadığı belirtiliyor. TSK Personel Kanunu'nun 65. maddesine göre, açığa alınan personelin terfi ve kademe ilerlemeleri yapılamıyor. AYİM'in gerekçeli kararı da açıklandı. Gerekçeli kararda, açığa alma işleminin hukuka aykırı olmadığı ve söz konusu işlemin telafisi güç zararları doğurmadığı ifade edildi.

Tümgeneraller Halil Helvacıoğlu ve Gürbüz Kaya ile Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu'nun hükümetin açığa alma işlemine karşı açtığı davada kritik karar dün verildi. AYİM, üç generalin yürütmeyi durdurma talebini reddetti. Gerekçeli kararda, 'idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının gerçekleşmediği kanaatine varıldığı' bildirildi. AYİM'in kararında, somut olayda, tedbir mahiyetindeki açığa çıkartılma işleminin uygulanmasının davacıya verebileceği zararın telafisinin güç veya imkansız olmadığı; diğer taraftan dava konusu işlemin yetkili makam tarafından tesis edildiği; davacı hakkında beş yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren bir suçtan kamu davası açılmış olduğu göz önüne alındığında, davacının açığa çıkartılabilmesi için 926 sayılı kanunun 65/1-a maddesinde belirtilen objektif nedenin hukuken mevcut olduğu ifade edildi. Diğer bir anlatımla yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için kanunun aradığı idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması olgusunun da somut davada gerçekleşmediğinin değerlendirildiği belirtildi. Kararda, "Belirtilen nedenlerle, davacının yürütmenin durdurulması istemini kapsayan dilekçesi ve eklerinin incelenmesi sonucunda, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının gerçekleşmediği kanaatine varıldığından, 1602 sayılı kanunun 62. maddesi uyarınca yürütmenin durdurulması isteminin reddine karar verildi." denildi.

Karar, hukukun gereği

Hukukçular, AYİM'in kararının hukukun gereği olduğunu söyledi. Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel, "AYİM doğru bir karar verdi. Yasaya uygun bir sonuç ortaya çıktı. Bu süreçle birlikte askerî mahkemelerin bağımsızlığı gündeme geldi. Ancak bu mahkemelerin bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. Buralarda görev yapanların terfileri de YAŞ kararlarıyla alınıyor. Dünyada böyle mahkemelerin olmadığı biliniyor. Anayasa değişikliği döneminde Askerî Yargıtay ve AYİM'in tamamıyla kaldırılmasını ya da işlevinin değiştirilmesini gündeme getirmiştik." dedi.

Askerî Yargıtay Onursal Üyesi emekli Kıdemli Albay Ali Fahir Kayacan da hukukî prosedürün işlediğini anlatıyor. Kayacan, "Yürütmeyi durdurma kararı ona göre işledi. Açığa alma işlemi, 6'ya karşı 4 oyla çıktı. Ama burada 4 kişinin generallerin aleyhine değerlendirme yaptığı anlamı çıkmaz. Bu kişiler, nihai kararın verilmesini bekleyeceklerdir. Ama mahkemenin verdiği karar belli, bu karar dışında farklı bir gelişmenin olması ihtimali zayıf. Açığa alma kararının iptal başvurusu ile ilgili mahkemenin ret kararı vermesiyle birlikte, generallerin terfi olmasının önü kapandı diyebiliriz."

Emekli AYİM Üyesi Hâkim Yarbay Veysi Savaş da kararın daha önce mahkeme tarafından alınan yürütmeyi durdurma kararının da iptal gerekçesi olacağını vurguluyor. Savaş, "Söz konusu askerler müebbetle yargılanıyor. Yani açığa alma maksadına uygun. Bu durumda AYİM'in hukukî ve kanunî bir gerekçesi kalmamıştır. Bu süreçten sonra bakanlıklar ile Başbakanlık terfi davasına ilişkin daha önce AYİM'in verdiği yürütmeyi durdurma kararının ortadan kaldırılması için gerekçe olarak kullanabilir. Bu yönde mahkemeye başvurması gerekiyor." diyor.

Emekli Askeri Hâkim Ahmet Cengiz Tangören, idare ve yargının üzerine düşeni yerine getirdiğini anlatıyor. Tangören, "Verilen karar gayet yerinde. Zaten takdir tamamen idarenindi. İdare, üzerine düşeni yaptı. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi de, bu 3 generalin müracaatını yerinde bulmayarak müracaatı iptal etti." ifadelerini kullanıyor. TANJU ÖZKAYA, SELÇUK KAPUCİ İSTANBUL

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1060699&title=generallerin-ayim-plani-tutmadi
http://www.haber7.com/haber/20101203/Uc-komutanin-aciga-alinma-itirazina-red.php
#885
İslam'da mülkiyet var mı? Bu sorunun cevabını ne gazetelerin fıkıh köşelerinde bulabilirisiniz ne de 'alo fetva' hatlarında.

Bulamazsınız, çünkü cevapları tek kelimeye indirgeyenler ağzınızın payını verip çenenizi kapatmış olur.

Şayet bu soru soran için çok büyük önem arz ediyorsa, o kişi hiç durmasın ve sorunun yanıtını kendinde arasın.

Aslında bütün yanıtlar içimizdedir de sadece dışarıdan kendimize muhalif bir ses arıyoruzdur. Birisi çıksın ve içimizdeki cevabı bastırırcasına, vicdanımıza hükmeder şekilde bildiklerimizi bize yeniden yorumlasın.

Evet, evet, tam da bunu istiyoruz.

Mülkiyetle, faizle, şans oyunlarıyla, modern ayartmalara dair konularla ilgili sorular sorarken tam telaffuz etmesek de içimizdeki yanıttan hoşnutsuzluğumuzu ortaya koyuyoruz.

Oysa konunun soruya dönüşmesi için hiçbir sebep yok. Ne bu din yeni indi ne de biz bu kitapla yeni muhatap olduk.

Elimizde onlarca anahtar var ve biz sanki zaten açık olan kapıyı yeniden açmak için uğraşırken üstümüze kilitleyiveriyoruz.

Bir anda kilitlediğimiz kapının önünde buluyoruz kendimizi.

Mülkiyet saltanatının hâkim olduğu toplumlarda 'sahip olmak' her zaman 'olmak'tan önce gelir.

Kapitalist bir dünyaya gözlerini açan kuşaklar yaşadıkları hayatı bir pazar yeri ya da bir süpermarket olarak görmeye yatkındırlar.

Zannederler ki dünyanın asli düzeni budur ve dünyaya gelene düşen bu çarka tabi olmaktır.

Belki de bu sebepten modern insanın dindarlığı mülkiyetle arasına bir sütre koyamadığı için hep problemli ve eğreti bir dindarlıktır.

Mülkün gerçek sahibinin Allah olduğunu bildiği halde eşyaya dair tecrit hareketini gerçekleştirememiş insanların dünya ve ahiret algıları da aynı derecede sorunludur.

Çünkü eşyayla kurulan her aidiyet bağı kişiyi eşyanın ahkâmına boyun eğmeye zorlar.

İnsana düşen karmaşık mülkiyet ilişkisinin bir parçası olmak değil mal-mülk dolaşımında adaleti temin etmenin aktörü olmaktır.

Elbette İslam'da mülkiyet vardır. İnsanın yeryüzünde geçici bir süre için sahip olduğu her şey süslendirilmiş ve abartılmış menfaat unsurlarıdır.

Eşyadaki bu abartıyı sezebilen kişiler içlerinde mülkiyet sorusunu da yanıtlamış kişilerdir. Mülkiyet sadece bir araçtır ki onu amaç haline dönüştürenler her şeye sahip olup kendilerine sahip olamayanlardır.

İhtiyacın dışında çok şeye sahip olma isteği sadece kişinin kendi egosunu şişirmesine yarar.

Garip olan servet sahibi olmayı istemek değil bu serveti kendi konforu ve lüks hayatı için kullanmak ya da içten içe böyle bir niyeti besleyip şişirmektir.

Kimin bol miktarda parası ve malı mülkü varsa bu kişi otomatikman toplumsal sorumluluk anlamında görevlendirilmiş demektir.

İslamlık ve insanlık adına sahip olduğu mülkü en yakın çevresinden itibaren ihtiyaç sahiplerine zekât ve infak yoluyla dağıtması icap eder.

Eşyaya dair tecrit hareketini ilk başlatması gereken kesim Müslümanlar olması gerekirken ne hazindir ki Allah'ın verdiği güzellik ve nimetlerden yararlanmak adına mülkiyet savaşında en büyük yarayı alanlar yine Müslümanlar oluyor.

Hatta kimi muhafazakârlarımızın materyalle ilişkisi materyalistlerden bile daha fazla. Düşüncede manevi, fiiliyatta maddi telaşların adamı olmuş, manevi ataletini maddi koşuşturmalarla telafi etmeye çalışan yeni tip muhafazakârlar türemiş.

Bu tipler ellerinden geldiği kadar mülkiyeti güç sembolü olduğu anlayışından yola çıkarak takdis ederler.

Hâlbuki mülkiyet karşısında takdis etmeleri gereken şey sadece cömertlik ve tevazudur. Herkes içini yokladığı zaman mülkiyete dair en doğru yanıtı alır.

İnsanın en muteber iç sesi olan vicdan, inancından aldığı cesaretle der ki: geçici olan hiçbir şeyi elinde tutma!. Yarın elinden çıkacak şeyi şimdiden ihtiyaç sahibine ver! Zamanında vermediğin hiçbir şey yeterince elinden çıkmış olmaz.

Hüseyin Akın - Haber 7
akinakinhuseyin@hotmail.com

http://www.haber7.com/haber/20101203/Islamda-mulkiyet-var-midir.php
#886
Terör örgütü PKK'nın üst birimi yani amiri KCK ile ilgili yeni gerçekler gün yüzüne çıkıyor.

İki gündür gazetelerde yer alan iki haber, görmek isteyen için KCK'nın gerçek fotoğrafını sunuyor. İlk haber Batman'a dört sivilin hayatını kaybettiği mayın saldırısıyla ilgili. Hatırlanacağı üzere PKK, Batman'da TPAO'ya ait petrol tanklarını yakarken, olay yerine gelen sivil araç yola döşenen mayınla patlatılmıştı. Arabada bulunan Salih Özdemir, Sofi Özdemir, Sıtkı Özdemir ve Sedat Özevin'in hayatını kaybetmesi infiale sebep olmuştu. Bölgenin güçlü ailelerinden olan Özdemirlerin tepkisi saldırıyı önce sahiplenmeyen KCK'ya geri adım attırdı. Eylem üstlenildi ve 'hata' yapanlar cezalandırıldı. 4 kişinin ölümünden sorumlu tutulan iki terörist 20 ve 24 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Kararı da askerî(!) mahkeme vermiş.

Aslında herkes hangi eylemin derin devlete ya da PKK'ya ait olduğunu biliyor. Ancak aşireti güçlü olan sesini yükseltip sonuç alırken, garibanlar kim vurduya gitmeye devam ediyor. Batman saldırısı sonrasında KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan 'asla ve asla mümkün değildir' sözleriyle eylemi yapmadıklarını ileri sürmüştü. Benzer yalanmaları Reşadiye saldırısı, Diyarbakır bombası ve Hakkari'de öldürülen cami imamı Aziz Tan gibi pek çok olayda gördük. En son Hakkâri Geçitli köyünde 9 sivilin hayatını kaybettiği mayınlı saldırıda aynı senaryo piyasaya sürüldü. Henüz Geçitli için olmadı ama diğer saldırılar hakkında 'Pardon, bizim çocuklarmış' itiraflarını işittik. Geçitli'de ise Baver kod aldı teröriste ait parmak izinin bulunduğu iddia edildi.

Diğer önemli haber ise Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'le alakalı gelişmeler. 'Silahlı mücadele miadını doldurmuştur.' sözleri Başkan'ın başını ağrıtıyor. Öcalan 'soytarı ve şarlatan' olarak nitelendiği Başkan'ın 'ağzını Diyarbakırlı gençlere yırttırabileceği' tehdidinde bulunmuştu. Ağzı yırtılmadı ama yetkilerinin alınacağı ve başına bir 'vâsi' tayin edileceği anlaşılıyor. Baydemir belediye işleriyle ilgilenirken eşbaşkan uluslararası platform ve siyasî konuları takip edecek. Kısacası Baydemir etkinliğini borçlu olduğu vitrinlerden çekilecek, sadece kanalizasyon işleriyle görevlendirilecek. Yıllardır seçilmişleri kontrol altında tutmak üzere atanmış valiler sisteminden şikâyet ediyorduk. Belediye başkanlarının şehir dışına çıkmak için valilerden izin aldığı günleri mumla arayacağız.

PKK/KCK'nın silah bırakmak ve şiddetten uzaklaşmak niyeti olmadığını gösteren başka örnekler de var. En dikkat çekeni ise yazar Orhan Miroğlu'na yapılan tehdit. Diyarbakır Cezaevi işkencelerini yaşayan, Musa Anter suikastında ağır yaralı kurtulan Miroğlu'na 'ayağını denk al' mesajı verildi. 'Bıçak altında dolaştığı ve böyle giderse üzerinin kırmızı kalemle çizileceği; mortoğlu olacağı' bildirildi. Bu cümleler Batman'da 'hata ile sivilleri öldürdüğü için gerillalarına 24 yıl hapis cezası' verdiğini açıklayan HPG'nin internet sitesinde yayınlandı. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?

Çok kısa zamana sığan gelişmeler iki şeyi açık biçimde gösteriyor. PKK/KCK yapılanması, savunmakta zorlanacağı eylemleri önce reddediyor. Sonra yarım ağızla ya da içindeki 'kötü çocukları' hedefe koyarak üstlenmek zorunda kalıyor. Kötü çocukların kontrol dışı hareket ettiklerine inananlara şaşıyorum. En küçük muhalefetin canla ödendiği örgütlerde genel siyasetin dışına çıkmaya kimse cesaret edemez. İkincisi, KCK silah zoruyla sahip olduğu 'tekel' konumunu kaybetmek istemiyor. Kendi ayakları üzerinde duran ve cazibe merkezi haline gelenler bertaraf ediliyor. Halkın seçtiği Baydemir veya çilekeş Miroğlu olmanız sonucu değiştirmiyor. b.korucu@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1060131&title=kck-devlet-olmus-bile
#888
Batı'da çok büyük nispette çökmüş bulunan aile, Batılılaşma sürecindeki ülkemizde de büyük bir hızla çökmeye doğru gidiyor. Bunun sebeplerini iyi tahlil edebilmek için önce bazı rakamlara bakmakta fayda var.

Avukat M. Şerif Sağıroğlu'nun yayınladığı araştırmaya göre, boşanmayla ilgili rakamların kayıt altına alındığı 1930 yılı ile 2008 arasında ülkemizde 3 milyon 4 bin 148 kişi boşanmış. Ülkenin ekonomik yönden en geri, halkın en fakir olduğu 1940 ile 1949 yılları arasında 58 bin 395 çift boşanırken, en fazla kalkındığına inanılan 2000 ile 2007 yılları arasında ise 603 bin 622 çift boşanmış. Daha ilginç bir rakam olarak, 2000 ile 2006 yılları arasındaki, yani 6 yıldaki boşanma sayısı, 1940 ile 1999 yılları arasındaki, yani 59 yıldaki sayıya neredeyse eşit. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre, 1990 yılında 25 bin 712 olan boşanma sayısı, 2004 yılında 88 bin 736'ya çıkmış. Yani, 1990-2004 arasını kapsayan 15 yılda boşanma oranı yüzde 245 artış göstermiş. 2007 yılında 94 bin 219 çift boşanırken, bu sayı 2008 yılında % 5,7 artarak 99 bin 663'e yükselmiş. İçinde bulunduğumuz 2010 yılının 2. dönemini kapsayan Nisan-Mayıs-Haziran aylarında 32 bin 743 çift boşanmış. Bu rakamı 2010'un tamamı için genel-geçer kabul edersek, bu yıl boşanmaların sayısı 110 bini aşacak demektir.

TÜİK'in rakamlarıyla ilgili bir gerçek var ki, bunlar, daha çok muhtarlık verilerine dayanıyor. Boşanmayla sonuçlanan davalardan bazıları ise muhtarlıklara yansımıyor. Dolayısıyla daha gerçekçi olması gereken Adalet Bakanlığı'nın boşanmayla ilgili rakamları çok daha yüksek. Meselâ, TÜİK verilerine göre 2008 yılında 99.663 aile, Adalet Bakanlığı'na göre ise 166.389 aile yok olmuş.

Ailede yaşanan çöküntüyle ilgili bir diğer gerçek, muhafazakâr bir parti olan ve döneminde ikide bir dindarlığın arttığı ileri sürülen AK Parti'nin iktidar yıllarında boşanmalar, rakamların ortaya koyduğu gibi, önceye nazaran % 100'den fazla artış göstermiş. TÜİK'in rakamlarına gore 2003'te 50.108 aile boşanırken, 2010'da bu rakamın 110 bini aşacağı anlaşılıyor.

Yine, TÜİK'in bir araştırmasına göre, ailelerde çocuk sayısı arttıkça boşanmalar azalıyor. 1993 ile 2003 yılları arasında boşanan çocuksuz çift sayısı 175 bin 132 iken, 1 çocuklu 98 bin 243, 2 çocuklu 73 bin 683, 3 çocuklu 29 bin 273 ve 4 çocuklu 11 bin 787 çift boşanmış. Çocuk sayısı azaldıkça boşanma sayısı dramatik biçimde artıyor. Boşanmalarda çocuk sahibi olamamanın kadınlar için % 1,4, erkekler için binde 8'lik bir nispette sebep teşkil ettiği nazara alındığında, fazla çocuğun aileleri korumada son derece etkili olduğu görülüyor.

Ailenin çöküş sebeplerini tahlil edebilmede bir başka önemli veri, boşanmanın sebepleri. TÜİK'in 2006 yılı verilerine göre, birinci sebep, aldatma: Kadınlarda % 31,9, erkeklerde % 34,8 nispetinde boşanma sebebi. Daha sonra, kadınlarda % 21, erkeklerde % 20 nispette sorumsuzluk ve ilgisizlik; kadınlarda % 17, erkeklerde % 0 nispetinde dayak/kötü muamele; kadınlarda % 12,2, erkeklerde % 3,6 nispetinde içki ve kumar; kadınlarda % 3,9, erkeklerde % 14,5 nispetinde eşlerin birbirlerinin ailelerine karşı saygısız davranması geliyor. Diğer sebepler ise, önemsiz denecek nispette. Meselâ, pek çok büyütülen ekonomik sebep olan evin geçimini sağlayamama, kadınlar için % 1,1, erkekler için ise % 1,4'lük bir nispet oluşturuyor.

Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün değerlendirmelerine göre, 2005 yılı rakamlarıyla boşanmalarda İstanbul % 22, Asıl Ege % 19, Akdeniz % 13, İç Ege % 12, Marmara % 7, Orta Anadolu % 6, Batı Karadeniz % 6, Güney-doğu Anadolu % 4, Doğu Karadeniz % 2, Orta-doğu Anadolu % 2, Kuzey-doğu Anadolu % 1'lik bir nispete sahip. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu'nun Türk ailesinin hangi bölgelerde daha güçlü olduğuyla ilgili araştırması da, bu rakamları aynen destekliyor.

Bu rakamların ne manâya geldiğini inşaallah gelecek hafta incelemeye çalışalım.

ali.unal@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1028
#889


MEHMET KURU   -   30.11.2010

Eskişehir'de Ulusal Kanal'ın konferansında dine ağır hakaretler içeren bildiri dağıtan Hüseyin Çoban'ın CHP Seyitgazi İlçe Başkanı olduğu ortaya çıktı. Çoban, bildirideki yazdıklarının hakaret değil kişisel tepki olduğunu savundu.

Ulusal Kanal tarafından önceki gün Eskişehir'de düzenlenen 'Türban ve Laiklik' isimli konferans öncesinde büyük bir skandal yaşanmıştı. Yakasında CHP rozeti takılı olan Hüseyin Çoban, konferansa katılanlara, içinde Peygamberimiz, İslam ve başörtü takanlar hakkında ağır hakaret ifadeleri içeren iki sayfalık bir bildiri dağıtmıştı. Söz konusu konferansa CHP Eskişehir Milletvekili Murat Sönmez ve CHP İl Başkanı Erman Gölet de katılmıştı.

Türbanın cehaletin tescili ve 'hurafelerle yetiştirilen kişilerin takısı' olduğunun iddia edildiği bildiride Çoban, Peygamber Efendimiz için "Muhammet", din alimleri için "ukala" ifadesini kullanıyor.

Çoban, söz konusu bildiriye insanlara yapılan haksızlıklara, kötülüklere tepki olsun diye kişisel fikirlerini yazdığını söyledi. Yazdıklarının hakaret değil kişisel tepki olduğunu iddia eden Çoban, "Ben kimseye hakaret etmem. Tüm insanları severim. Ben kişisel tepkimi dile getirdim ve insanlarla bu tepkilerimi paylaşmak için bu yazıyı yazdım. Kimseden korkum yok benim. İsterseniz beni savcılığa da şikâyet edin." dedi.

CHP İL BAŞKANI: GEREĞİNİ YAPARIZ

CHP Eskişehir İl Başkanı Erman Gölet ise önce Çoban'ı tanımadığını söyledi, ardından da "Bunun için gereken neyse yaparız." dedi. Kimsenin hangi dine veya peygambere olursa olsun hakaret edemeyeceğini vurgulayan Gölet, "Ben o gün salonda idim. Ancak o bildiriyi görmedim. O bildiriyi bana gönderin. Bir bakayım. Eğer o bildiri de dine, peygambere veya Allah'a hakaret varsa. Bunun hemen gereğini yaparız. Hiçbir CHP'li böyle bir şey yapamaz. Yaparsa da hemen gereğini yaparız." açıklamasını yaptı. (CİHAN)

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1058919&title=chpli-baskandan-islama-agir-hakaret
#890
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ile sivil irade arasındaki bilek güreşi devam ediyor. AYİM üç generalin terfi ettirilmemesi ile ilgili yürütmeyi durdurma kararı vermişti.

Hükümetin açığa alma işlemi de tekrar AYİM'de; bakalım inatlaşma devam edecek mi? Başbakan Tayyip Erdoğan, gerekirse kanun çıkarmaya kadar gidebileceklerini beyan ederek kararlılık vurgusu yaptı. AYİM'in generalleri göreve iade kararı vermesi kördüğümü büyütecek. Mahkeme ve önceki kararıyla ilgili düşüncelerimi aşağıda yazacağım ama önce kısa yoldan çözüm teklifimi dile getireyim. Hükümet kararname hazırlayıp Cumhurbaşkanlığı'na arz ettiğinde alacağı 'ret' cevabı konuyu kapatır. Hiçbir güç hükümet ve Meclis bile cumhurbaşkanına imza dayatmasında bulunamaz. AYİM de buna dâhildir. Bürokratik atamalarda son söz cumhurbaşkanına aittir ve bu göstermelik bir yetki değildir. Nitekim son Yüksek Askerî Şûra krizinde Köşk, Orgeneral Aslan Güner'li kararnamenin gelmemesi işaretini vermiş ve sorun bu iradeye uygun çözülmüştür. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, üç generalle ilgili değerlendirmelerde bulunurken temayülünü belli etmiştir. Bu saatten sonraki ısrarlar hem Karargâh'ı hem de adı geçen askerleri daha fazla yıpratacaktır.

"Yasama ve yürütme organı dayatma yapamaz ama yargı kararları herkesi olduğu gibi cumhurbaşkanını da bağlar" diyenler çıkabilir. Doğru bir yaklaşım değil, zira yetkisini ve tercihini belirleme noktasında yargı da Köşk'e empoze yapamaz. Kaldı ki AYİM'in verdiği yürütmeyi durdurma kararı da beni haklı çıkarıyor. AYİM, YAŞ toplantısından sonra üç generalle ilgili kararname hazırlanmayışını 'idari işlem' şeklinde görüp kararını oluşturmuş. Hükümetin bazı itirazlarını ise 'bunları YAŞ toplantısında gündeme getirebilirdiniz' diye kabul etmiyor. Hükümet bu karara inkıyat edip kararname hazırlarsa, mahkemenin söyleyeceği bir şey kalmaz. Ama kimse Cumhurbaşkanı'nın iradesine ipotek koyamaz. Köşk geri çevirdiğinde üç general açıkta da kalamaz, doğrudan emekliye ayrılırlar.

Gelelim mahkemenin yürütmeyi durdurma kararının eleştirisine. Yapılmamış bir işlem için 'yürütmeyi durdurma' vermek düz mantığa da hukuk mantığına da aykırı. Ayrıca Yüksek Askerî Şûra kararlarının yargı denetimine kapalı olduğuna dair açık anayasa hükmü var. Burada hukuka karşı hile anlamına gelebilecek yorumla, 'hükümetin YAŞ kararına uymadığı/uygulamadığı' ileri sürülüyor. Yüksek Askerî Şûra kararlarını doğru tanımlamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı tarafından onaylandıktan sonra hukukî statü kazanan metinler ancak 'YAŞ kararı' diye nitelenir. Aksi halde cumhurbaşkanının süreçteki rolünü etkisiz elemana indirgemiş oluruz. Parlamentonun usulüne uygun ve 550 vekilin oyu ile bile olsa kabul ettiği metinlerin kanun haline gelmesi ve hukukî nitelik kazanması için cumhurbaşkanının onayı şarttır. Meclis'le Köşk arasındaki bir aşamada o metne kanun denmediği gibi yargısal denetime tabi değildir. Anayasa Mahkemesi'ne götürülemez. Aynı şekilde Genelkurmay Başkanlığı Çakmak Salonu'ndan çıkan bir metnin YAŞ kararı olarak nitelenmesinin şartı cumhurbaşkanı tarafından imzalanmasıdır. Bundan önce varlık âlemine çıkmadığı, hukukî bir nitelik kazanmadığı için zaten herhangi bir yargısal denetime tabi tutulamaz. Örnek olayda olduğu gibi henüz varlık âlemine çıkmamış ve hukukî statü kazanmamış bir 'taslak' metni YAŞ kararı kabul edip, uygulamayan idareyi mahkum etmek hukuka karşı hiledir. b.korucu@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1058654
#891
Eğer Wikileaks belgeleri bu kadarsa, bu belgelerden bir şey olmaz. Ülkeler birbirlerinden özür diler ve bu iş çok fazla uzamaz. Çünkü ülkeler arası menfaat ilişkileri bu kadar basit ithamlarla bozulmaz. Yani şimdi Putin kendisine "Alfa Erkeği" dendi diye, ABD'yle köprüleri atmaz. 

Wikileaks sitesinin sahibi Julian Assange cüretkâr açıklamalar yapınca daha ciddi belgelerin ifşa edileceği bekleniyordu. Belki de Assange birkaç güne kadar elindeki diğer dokümanları da yayınlayacaktır.

Peki şimdiye kadar ortaya çıkan belgelerin anlatmak istediği ne? Bir kere AK Parti'yi ABD ve AB'nin güdümünde olmakla suçlayanların ellerindeki bütün koz gitmiş oldu. Hem Bush hem de Obama hükümetinin Tayyip Erdoğan'ın izlediği politikalardan pek hazzetmediği ortada. Çünkü altyapısını Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun hazırladığı ve temelini "komşularla sıfır problem" tezi olan politika tuttu ve Türkiye bölgede süper güç olma yolunda ilerledi. Belli ki ABD ve AB bundan hoşnut değil. Dolayısıyla bizdeki ulusalcı tayfanın AK Parti'yi ABD ve AB kölesi olmakla suçlaması boşa çıkmış oldu.

İşin uluslar arası boyutuna gelince... ABD'nin İran'dan hazzetmediği malum. Bazı Arap devletlerin de İran'ın işgal edilmesini istemesi doğal. Çünkü İranlılar Arap değil, Fars'tır ve İran'ın ABD'yle zıtlaşması bölgedeki Arap ülkelerinin her açıdan işine gelir. 

Hem ABD'nin hem de Avrupa devletlerinin Türkiye'nin AB üyesi olamayacağını söylemesi ise başka bir durum. Türkiye'den birçok uzman da bizim asla AB üyesi olamayacağımızı söylüyor. Bunun temel sebebi de bizim Müslüman, AB'nin ise Hıristiyan olması gösteriliyor. Yani kültürel etken. Ayrıca ABD'li yetkililer Türkiye'nin gerekli reformları yapmadığını belirtiyorlar. Eğer Türkiye AB üyesi olmayacaksa, bunun sebebi gerekli reformları yapmadığı için değil AB sözünü tutmadığı için olacaktır. Çünkü Türkiye Annan Planı'nı kabul etti ve AB'nin bundan sonra Kıbrıs'ı en azından tıpkı Tayvan modelinde olduğu gibi tanıması gerekirdi. Ne var ki AB hiç oralı olmadı ve müzakereler neredeyse donma noktasına geldi. Bundan sonra ne olacağını hep birlikte göreceğiz, ama benim fikrim Türkiye-AB ilişkileri öyle kolay kolay bitmez. Müzakereler bir zaman sonra kaldığı yerden devam edecektir. Türkiye'nin üye olması bizim olduğu kadar AB'nin de çok büyük yararınadır.

Bir diğer konu Azerbaycan lideri İlham Aliyev'in AK Parti'den pek hazzetmediği yönünde. Belgeler açıklanınca Azeri devleti bu iddiaları derhal yalanladı. Şayet bu iddia doğruysa bile, böyle bir düşünce Azerilerin aleyhine olur. Azerbaycan Türkiye olmadan Rusya ve Ermenistan arasında hiçbir şey yapamaz. İşgal altındaki Karabağ topraklarını ancak Türkiye'nin yardımıyla geri alabilir. Bakın göreceksiniz çok yakın bir zamanda Azerbaycan lideri veya yardımcıları mutlaka Türkiye'ye bir ziyaret gerçekleştireceklerdir.

Tabii bir de belgelerde bazı uçuk ve gerçek olması zor iddialar var. Mesela Başbakan'ın İsviçre'de 8 ayrı hesabı olduğu yönündeki belge xxx'e dayandırılmış ve bu kişi başbakanın yakın çevresinden biriymiş. Yani kim olmadığını bilmediğimiz biri Amerikan büyükelçiliğindeki görevliye böyle bir iddiada bulunmuş. Peki böyle bir iddia var, o yetkilinin aklına hiç şu gelmiyor mu? AK Parti hükümeti İsviçre devletiyle bu ülkede hesabı olanların isimlerini ve bu isimlerin para miktarlarını kendisine vermesi konusunda bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşmanın görüşmeleri tam üç yıl sürdü. Ayrıca tek ya da iki hesap açtırmak varken niye 8 tane hesap? Hiç inandırıcı değil.

Rusların güzel bir atasözü vardır: Gerçeğin er ya da geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Bu ve diğer iddiaların doğru olup olmadığı er ya da geç ortaya çıkacaktır.

Ancak ortada anlamadığım bir durum var. Bu kadar belge açıklandı ve hâlâ açıklanıyor da. Niçin ABD'nin kendisi, İngiltere ve İsrail aleyhine ya da bu ülkelerin liderlerini zora sokacak bir belge yok? Hadi bu belgeleri ABD Dış İşleri Bakanlığı yetkileri hazırladı da, onlar aleyhine bir şey yok. Peki bölgede yemediği halt kalmayan İsrail aleyhine niçin tek satır yok? Hakkını yemeyelim, belki de birkaç gün sonra açıklanacak belgelerde vardır.

Açıklanan belgelerin Türkiye'yle ilgili kısmı şunu ortaya koydu ki, Türk dış politikası başarılıdır. Bu yüzdendir ki, ABD yönetimi Türk hükümetinden hoşnut değildir. Bu yüzdendir ki, İsrail devleti olası bir darbeyi desteklemiştir ve Türk ordusu gerekeni (!) yapsın diye yatıp kalkıp dua etmektedir. Ama İsrail artık böyle bir seçeneğin ortada olmadığını hâlâ göremiyorsa, ya vizyon yoksunudur ya da biz İsrail'i gözümüzde çok büyüttük.   

Wikileaks sitesinin sahibi Julian Assange belgeler ifşa olunca, ABD Dış İşleri Bakanı Hilary Clinton'ın kalp krizi geçireceğini söylemişti. Bu belgelerle değil kalp krizi, baygınlık bile geçirilmez. Karaman'ın koyunu er ya da geç ortaya çıkacak, bu oyunun da perde arkasını mutlaka öğreneceğiz.

Cem Küçük - Haber 7
cemkucuk@gmail.com
http://www.haber7.com/haber/20101130/Aleyhinde-belge-olmayan-uc-ulke-var.php
#892
Sağlık Bakanlığının ''Doğal Mineralli Sular Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik'', Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Şişelerde artık 7 yaşından küçükler için uyarıda bulunulacak.

Sağlık Bakanlığının ''Doğal Mineralli Sular Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik'', Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Yönetmelik ile ''Doğal Mineralli Sularda Kendiliğinden Bulunan Bileşenler ve Aşıldığı Takdirde Halk Sağlığı Açısından Risk Oluşturabilecek Maksimum Limitler'' tablo şeklinde belirlendi. Sularda bulunabilecek maksimum miktarın yer aldığı tablodaki ''Sülfür'' parametresine ait ''0.05'' ve ''Alüminyum'' parametresine ait ''0.2'' değerleri yürürlükten kaldırıldı.

Doğal mineralli suya ait fiziksel, kimyasal, fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik analiz sonuçları, başvuru tarihi itibarıyla bir yıldan daha eski tarihli olamayacak.

Doğal mineralli suları incelemek üzere her ilde sağlık müdürünün teklifi ve Valiliğin onayı ile oluşturulan inceleme kurulunda ''çevre mühendisi'' de bulunabilecek.

Yönetmeliğin bazı hükümlerinde Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Kanunu Uygulama Yönetmeliği hükümlerine uyarlama yapıldı.

Yönetmeliğe eklenen yeni hükme göre, geri dönüşlü polikarbonat damacanalarda suyun adı ve/veya şirket ismi ve/veya tescilli amblemi veya logosu kabartma şeklinde kap üzerine yazılacak ve bu kaplara farklı firmalara ait su dolumu yapılamayacak.

ETİKET BİLGİLERİNDE DEĞİŞİKLİK

''Etiket bilgileri ve tanıtım'' maddesinde yapılan değişikliğe göre, suyun üzerinde bulunan etiket valilikçe onaylanmadıkça piyasaya sunulamayacak.

Doğal mineralli sular 1,5 mg/L'den fazla florür ihtiva ediyorsa etiketinde, ''1,5 mg/L'den fazla florür içermektedir. Bebekler ve 7 yaşından küçük çocuklar için düzenli olarak tüketilmesi uygun değildir'' ibaresinin yer alması zorunlu olacak. Daha önce sular 1.0 mg/L'den fazla florür içermesi halinde etiketinde yazılması zorunlu tutuluyordu.

Doğal mineralli su tesisi üçer aylık periyotlarla müdürlük tarafından, gerekli durumlarda Bakanlıkça denetlenecek. Daha önce senede bir defa Bakanlıkça, üçer aylık periyotlarla da müdürlüklerce denetleniyordu.

Yönetmeliğe, eklenen geçici maddelere göre, bu maddenin yürürlüğe giriş tarihinden önce izin alan işletmeciler, izinlerini bu Yönetmelikte belirtilen hususlara uyarak gerekli onay ve izinleri bir yıl içerisinde almak zorunda olacaklar. İşletmecilerin bir yıl içerisinde Valiliğe müracaatı durumunda, bir defaya mahsus olmak üzere ruhsat ve etiketler üzerinde gerekli düzeltmeler ücretsiz olarak yapılacak.

Yönetmeliğe göre ruhsatlarını yenileyemeyen tesisler bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 3 ay içerisinde tesislerini bu Yönetmeliğe göre uyumlaştıracak.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101130/7-yasindan-kucuklere-maden-suyu-yasagi.php
#893
Toplum bir süredir kişisel gelişim uzmanlarıyla haşır neşir... Birçoğu yurdun dört bir köşesinde ders veriyor, konferans düzenliyor, kitap yazıyor. Amaçları, sağlıklı bir toplum yapısını oluşturmada katkı sağlamak, insanın bilinç düzeyini geliştirmek...
Bu kişilerden biri de Ahmet Şerif İzgören... Birçok panele, konferansa konuşmacı olarak katıldı, fikirlerini toplumla paylaştı. Bugüne değin, kişisel gelişim konusunda 14 kitap yazdı. Okurlarıyla nitelikli bir birliktelik sağladı.
İşte bugün sizlerle, İzmirli kişisel gelişim uzmanı, yazar Ahmet Şerif İzgören'in bir kitabında aktardığı özel bir öyküyü sizlere paylaşacağım.
Toplumsal gelişim ve dürüstlük adına, yitip giden değerler adına özel bir örnek... Seviyesizliğin zirve yaptığı günümüze dair çok şey anlattığı da kesin.
***
"O gün bir toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara'da Bakanlıklar. Diyelim ki taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.
"Üstü kalsın kardeşim" dedim.
Döndü bana doğru, "Vaktin var mı ağabey?" diye sordu...
- Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda).
Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 kuruş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
***
"Birader" dedim, "9.75 değil, 10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?"
- Ne alacağım ağabey 50 kuruşu.
- Peki niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın, üstü kalsın demiştim.
Döndü bana, attı kolunu arkaya:
- Vaktin var mı ağabey?
- Var
- Çek kapıyı o zaman.
Başladı anlatmaya:
***
Ağabey biz Keçiören'de 5 kardeşiz. Babam rençberdi benim, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize, "Durun kalkmayın" derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.
- Ne anlatırdı baban.
- Hayattta nasıl başarılı olunur.
- Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı, "Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiçbir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey, biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktıbiliyor musunuz?
- Ne bıraktı?
- Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın" falan filan. Ağabey, aradan 15 yıl geçti, diğer iki kardeş cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.
-Peki sonra?
- Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören'de taksi durağında birer taksisi var hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki:
- Asıl mirası bizim baba bırakmış.
- Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu dahi evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah'a şükür.
Çok duygulandım, veda ettim, tam ineceğim, şöyle seslendi:
- Dur ağabey, asıl bomba şimdi.
- Nedir bomban?
- Nerede oturuyoruz biliyor musun? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.
***
Sözün özü; evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Hayatın gerçeğidir bu.
Amaç, hayata nasıl dürüst baktığınızla ilgili, ötesi boş.

Hürol Dağdelen, Yeni Asır
http://www.yeniasir.com.tr/Sarmasik/Yazarlar/hurol_dagdelen/2010/11/04/asil_miras_durustluk
#894
Wikileaks internet sitesi, ABD'nin birçok hassas konudaki değerlendirmelerinin yer aldığı "gizli devlet belgeleri"ni yayınladı. ABD büyükelçiliklerinden gönderilen 250 binden fazla mesajda yer alan bilgilerin aktarıldığı belgeler, dünyayı sarsacak nitelikte. İtalya Dışişleri Bakanı Frattini, Türkiye'nin geniş yer bulduğu belgeleri, "diplomasinin 11 Eylül'ü" olarak niteledi.

Son yıllarda yayınladığı ABD'nin Irak ve Afganistan savaşlarıyla ilgili gizli belgelerle ses getiren Wikileaks internet sitesi, dünyanın büyük merakla beklediği "gizli devlet belgeleri"ni çeşitli yayın organları aracılığıyla yayınladı. Amerikan yönetiminin karşı çıkmasına rağmen yayınlanan belgeler ABD Dışişleri Bakanlığı'nın toplam 270 büyükelçilik ve konsolosluklarla günlük yazışmalarına dayanıyor. Yabancı liderlerle ve dünyadaki nükleer ve terörist tehditlerle ilgili değerlendirmelerin bulunduğu belgelerde Türkiye'ye ilişkin de önemli bilgiler var. Washington'dan sonra en çok belge sızan yer ABD'nin Ankara Büyükelçiliği. Ankara'dan Washington'a 7 bin 918 telgraf gönderilmiş. ABD'nin imajını sarsması ve uzun süre dünya kamuoyunu meşgul etmesi beklenen belgeler arasında, İsrail gizli servisi Mossad'ın başkanı Meir Dagan ile ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı William Burns arasında 17 Ağustos 2007'de yapılan görüşmelerin yazışmaları da yer alıyor. Mossad Başkanı Dagan, Türkiye'de İslamcılığın yükselişe geçtiğini iddia ederken, "Burada soru, kendini Türkiye'nin laik kimliğinin koruyucusu olan Türk ordusunun daha ne kadar sessiz kalacağı." ifadelerini kullandı.

ABD ile İran pazarlığı belgelerde

Belgeler arasında, 12 Kasım 2009'da Philip Gordon ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu arasında yapılan ve İran'ın nükleer programını konu edinen bir görüşmenin detayları yer alıyor. 40 dakika süren görüşmede Gordon, Türkiye'nin arabuluculuk çalışmalarını eleştirirken, ABD yönetiminin Türkiye'nin İran tutumuyla ilgili soru işaretleri bulunduğunu belirtiyor. Türkiye'nin sadece İran'a yönelik yaptırımların olumsuz etkilerinden bahsetmesinden rahatsız olduklarını belirten Gordon, Davutoğlu'na, "Eğer İran nükleer silah elde ederse olası sonuçlarının farkında mısınız?" diye sordu. Davutoğlu, "Elbette. Bu riskin farkındayız. Bu nedenle Türkiye, İran dosyası üzerinde yoğun çalışıyor. Cumhurbaşkanı Gül, İstanbul'da Ahmedinejad'la iki saat görüştü." cevabını verdi. Başbakan Erdoğan'ın Guardian gazetesine verdiği röportajdan rahatsızlık duyduklarını belirten Gordon, Erdoğan'ın İran sorununa bakışına dair soru işaretleri bulunduğunu söyledi. Davutoğlu, röportajda Erdoğan'ın sözlerinin eksik aktarıldığını savunarak, sadece Türkiye'nin İran'la ilişkilerinin çözüm sürecinde önemli rolü olduğunu söyledi. Gordon, İran'ın uluslararası baskıyı dikkate almaması durumunda Türkiye'nin İran'a karşı daha sert bir pozisyon almasını istedi. Davutoğlu, Erdoğan'ın Tahran ziyaretinde bu mesajı verdiğini ve Türkiye-İran ilişkilerinin bölge için çok önemli olduğunu söyledi. Türk dış politikasının bölgeye "adalet duygusu" getirdiğini savunan Davutoğlu, Türkiye'nin bölgedeki İran nüfuzunu dengelediğini dile getirdi.

Le Monde, El Pais, Der Spiegel, New York Times ile birlikte belgeleri yayımlayan Guardian gazetesi, konuya ilişkin gizli belgeyi, "Bu görüşmede Gordon, Davutoğlu'nu, İran'ın nükleer programı konusunda Türkiye'nin arabuluculuğunun yardımcı olmayabileceği konusunda ikna etmeye çalışıyor, ancak bunda başarılı olmuyor.'' yorumuyla yer verdi. Gizli belgelere göre, Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediklerini her fırsatta açıklayan İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini, Roma'da 8 Şubat 2010'da ABD Savunma Bakanı Robert Gates'le yaptığı görüşmede, Türkiye'nin hem Avrupa hem de İran'a açılımlar yapmasını "ikili oynamak'' diye niteleyerek, "bu durumun kendisinde hayal kırıklığı yarattığını'' söylüyor.

ABD Dışişleri Müsteşarı William Burns ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu arasında 18 Şubat 2010'da gerçekleşen görüşmelerin kayıtları da Türkiye'nin İran'la ilgili endişelerini ortaya çıkardı. Sinirlioğlu, İran'a yönelik saldırı planlarına karşı çıkarken, tüm bölge ülkelerinin İran'ı tehdit olarak gördüğünü savunuyor. İran'ın nükleer enerji alanındaki çalışmalarından bahsederken, "Şam'da bile alarm zilleri çalıyor." ifadelerini kullanıyor. Burns'un ABD'nin İran politikasına destekleme çağrısı üzerine Sinirlioğlu, İran'a yönelik yaptırımların halkın rejime olan desteğini artırdığını ve muhalefeti zayıflattığını belirtiyor. İran'a yönelik olası bir saldırının Türkiye'ye ve tüm bölgeye zarar vereceğini kaydediyor.

Feridun Sinirlioğlu, ABD'li yetkililere Irak Başbakanı Nuri el Maliki'yle ilgili memnuniyetsizliğini de dile getiriyor. El Maliki'nin "kendi siyasi geleceğiyle ilgilendiğini" savunan Sinirlioğlu, Irak Başbakanı'nın her an kontrolden çıkabileceğini dile getiriyor. İran'ın Irak seçimlerini etkilemeye çalışmasından rahatsız olduklarını belirten Dışişleri Müsteşarı, Suudi Arabistan'ın da Şii etkisini azaltmak amacıyla Sünni kökenli siyasi partilere "para saçtığını" iddia ediyor. İran'ın Irak'la Türkiye arasındaki boru hattına karşı olduğunu savunan Sinirlioğlu, 7 Mart seçimlerinden sonra iki ülke arasında boru hattı kurulması için girişimlere başlayacaklarını kaydediyor. ABD'nin Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi'ne PKK'ya karşı daha fazla işbirliği yapması için baskı yapmasını isteyen Sinirlioğlu, Amerikan ordusundan General Odierno'nun görüşmeden kısa süre önce gerçekleştirdiği ziyaretten övgüyle bahsediyor.

En çok belge Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliği'nden

Yayımlanan belgelerde Türkiye açısından en dikkat çekici nokta Ankara'dan Washington'a gönderilen telgraf sayısı. Sızan 251 bin belgenin çoğunluğu ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait. Washington'tan sonra en çok belge sızan yer ise ABD'nin Ankara Büyükelçiliği. Ankara'dan Washington'a 7 bin 918 telgraf gönderilmiş. Sızan belgelerde Ankara'nın dikkatini bu nokta çekti. Bu durum Türkiye'nin öneminin ve diplomatik etkinliğinin işareti olarak görüldü. Türk tarafı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun Türkiye için kullandığı "merkez ülke" tabirinin gerçekliğinin ortaya çıktığı görüşünde.

Araplar, ABD'den İran'a saldırmasını istemiş

Wikileaks'in sızdırdığı belgelerde Tahran'ın nükleer bir güç olmasından endişe eden Arap ülkelerinin, İran'a saldırı düzenlenmesini istediği görülüyor. Fransız Le Monde gazetesinde yayınlanan WikiLeaks belgesine göre Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdulaziz, Amerikalı diplomatlara İran'ı kastederek "yılanın başını kesmek gerek'tiğini söylüyor. 11 Şubat 2010 tarihli bir belgede de Kral Abdullah, ABD Başkanı Obama'nın Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones'a " Eğer İran nükleer gücünü geliştirirse bölgedeki herkes aynı şeyi yapacaktır. Bu yüzden Bu İran'ın nükleer programı kesimlikle durdurulmalıdır." diyor. Bahreyn Kralı Hamid bin İsa El-Halife ise Amerikalı general David Petraeus'a "Bölgedeki tehlikeyi engellemeyzsek daha yüksek seviyelere ulaşabilir." Diye yakınıyor. Abu Dhabi Prensi Muhammed bin Zayid El Nahyan, İran konusunda daha keskin fikirler öne sürüyor. Nahyan, İran'ın nükleer tesislerine yalnızca havadan müdahalenin yetersiz olacağını ifade ederek, karadan da müdahale yapmak gerektiğini belirtiyor.

İran'la ciddi bir gaz anlaşması bulunan Katar'ın Emiri ise 14 Şubat 2010'da Amerikalı senatör John Kerry'nin danışmanıyla konuşmasında "İran'la olan otuz yıllık ilişkilerimize dayanarak İran'dan gelen sözlerin yüzde birine inanmamak gerektiği kanaatini taşıyoruz" diye konuşuyor. Katar Başbakanı Şeyh Hamid bin Casim bin Cabir El Tani, İran ile aralarındaki ilişkiyi " Onlar bize yalan söylüyor, biz de onlara yalan konuşmak durumda kalıyoruz" şeklinde özetliyor. El Tani, İran lideri Ahmedinejad'ın "Irak'ta Amerikalılarla savaştık. Ama asıl savaşı İran'da yapacağız" şeklindeki sözlerini de aktarıyor.

Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ise İran'ın İslam adına büyük bir hıyanete imza attığını belirtiyor ve İranlıları kastederek "O yalancıların söyledikleri hiçbir şeye inanmayın" diyor. En çarpıcı açıklamalar ise Ürdün Meclis Başkanı Zeid Rifai'ye ait. Rifai Amerikalı yetkililere yolladığı bir telegramda "Ya İran'ı bombalarsınız ya da Nükleer bir güç olan İran'la yaşamaya devam edersiniz. Sıradan yaptırımların hiçbir önemi yok" şeklinde tepkisini dile getiriyor.

Ermenistan İran'a silah göndermiş

Belgelerde Suudi kralı Abdullah ile İran Dışişleri Bakanı Muttaki arasındaki görüşmede İran'ın Arap ülkelerinin ve özellikle Hamas'ın içişlerine karışıtığı konusunun gündeme geldiği yer alıyor. Görüşmede Muttaki İran'ın Arap ülkelerinin içişlerine karışmasını 'Onlar Müslüman' teziyle savunurken; Kralın ise buna karşı çıkarak 'Onlar Arap. Farslılar olarak onların içişlerine karışamazsınız' dediği öğrenildi.

Belgelerde yer alan başka bir bilgiye göre ise Ermenistan'ın İran'a silah göndermesi Amerika'yı rahatsız ediyor. Ermeni kaynaklı silahların Irak'a geçtiği ve Amerikan askerlerinin ölümüne sebep olduğu da iddia ediliyor. İran Kızılay'ının faaliyetleri de belli bölgelere ajan ve silah gönderme için kullandığı belirtiliyor.

Dünya liderleri için akıl almaz benzetmeler

ABD'nin dünya başkentlerinde yer alan diplomatların bulunduğu ülke liderleri ile ilgili hiç de diplomatik olmayan konuşmalar ortaya çıktı. ABD'nin imajını sarsması ve uzun süre dünya kamuoyunu meşgul etmesi beklenen WikiLeaks'in yayınladığı gizli bilgilere göre, Moskova'da görev yapan ABD Büyükelçisi 2008'in sonlarında Rusya Başbakanı Vladimir Putin'i Batman'a ve Rusya Devlet Başkanı Dmitri Medvedev'i de yardımcısı Robin'e benzetmiş. New York Times başta olmak üzere uluslararası basında yer almaya başlayan bilgilere göre Kuzey Kore lideri Kim Jong-il de Amerika'lı diplomatlara göre "iradesiz yaşlı bir adam". Kuzey Kore lideri için "inme sonucu fiziki ve psikolojik travma geçiren birisi" ifadeleri de kullanılıyor.

ABD Paris Büyükelçiliği, Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'yi ince tenli ve otoriter kişiliği ile tanımlarken, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ise ABD Roma Büyükelçiliği tarafından "kibirli, beceriksiz ve etkisiz Avrupalı bir lider" olarak eleştiriliyor. ABD Roma Büyükelçiliği'nden geçilen bir başka raporda da "fiziki ve siyasi açıdan zayıf bir lider" olarak tanımlanan Berlusconi, gece hayatına düşkün olduğu için yeterince vakti kalmadığı değerlendirmesi yapılıyor.

Roma Büyükelçiliği'nden 2009'da geçilen raporda da Putin ve Berlusconi arasındaki dostluğa dikkat çekiliyor. Berlusconi'nin aşırı hediyeler ve iş dünyasındaki gücü sayesinde karlı enerji anlaşmaları sağladığı iddia edilen belgelerde, İtalyan lider Avrupa'da Putin'in sözcüsü olmakla suçlanıyor. Putin'in toplumda etkili olan kişiler üzerinde bir baskı oluşturduğunu kaydeden Amerikalı diplomatlar, Putin'in fermanlarını yerine getirmeyen ve yönetilemeyen bürokrasi tarafından kuyusunun kazıldığını savunuyor.

ABD'nin Afganistan'da müttefiki Cumhurbaşkanı Hamid Karzai için Kabil Büyükelçiliği'nin kullandığı ifadeler de hayli ilginç: "Gerçekleri dinlemeyen hayli zayıf karakterli birisi. Kendisine karşı ya da başka raporlarla kolaylıkla fikirlerini değiştirebiliyor."

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için söylenen ifadeler de hayli tartışma yaratacak cinsten: "Zarif ve etkiliyeci ancak hiç bir zaman verdiği sözü yerine getirmez." ABD'nin eski Berlin Büyükelçisi Philip Murphy Alman Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle hakkında 'fikirlerinde derinlik olmayan, Amerikan karşıtı, beceriksiz ve kendini beğenmiş biri' olarak tanımlanıyor. Almanya Başbakanı Angela Merkel için ise 'Teflon Merkel' 'riske açık olmayan ve üretici olmaktan uzak' yakıştırması yapılıyor. Belgelerde BM toplantıları için ABD'ye gidecek olan Libya Lideri Muammer Kaddafi'nin suyun üzerinde uçmaktan korktuğu, en fazla 8 saat uçabildiği belirtiliyor.

Guantanamo için rüşvet

Belgeler, ABD'nin Guantanamo Hapishanesi'ndeki esirlerin kabul edilmesi için diğer ülkelere rüşvet verdiğini gösteriyor. Belgelere göre Slovenya Obama ile randevu ayarlanması karşılığında bir tutukluyu alması istenirken, Kirbati ada devletine de Müslüman Çinli tutukluları alması için milyon dolarlık ticari anlaşma teklif edildi.Belçika'ya da tutuklu kabul etmesi karşılığında Avrupa'da daha güçlü bir pozisyon vaat ediliyor. Belgelere göre, ayrıca 2007 yılında ABD Başkanı George Bush ile Çin lideri Hu arasındaki görüşmede, Bush, Pekin'inİran'a gemilerle balistik füze parçaları parça göndermesini sona ermesi çağrısında bulunuyor. Hu ise konuyla ilgili ayrıntılı bilgi istiyor. Kuzey Kore'nin ekonomik sorunları ve siyasi durumu göz önüne alınarak, ABD'li yetkililer Güney Kore'liler ile bir araya gelerek Kore'nin birleştirilmesini görüşmüşler. Bu konuda Pekin yönetiminin ikna edilmesi için ekonomik teşvikler ve doğru ticari anlaşmaların işe yarayacağı düşünülmüş.


Amerikalı diplomatlara casusluk talimatı
Kamuoyuna sızan belgeler arasında, BM, Ortadoğu, Doğu Avrupa ve Latin Amerika'daki ABD misyonlarında görev yapan Dışişleri Bakanlığı personeline casusluk yapmaları yönünde Washington'dan giden direktifler de bulunuyor. Normalde casusluk faaliyetleri için CIA ve benzeri istihbarat örgütlerini kullanan ABD'nin bu uygulaması istihbarat geleneklerini zorluyor. 2008 tarihe kadar geri giden belgelere göre Amerikalı diplomatlardan yabancı devlet yetkililerinin kredi kartı bilgileri ve çalışma takvimleri gibi şahsi bilgilerinin alınması talep ediliyor. Belgeler, diplomatların bu emirleri yerine getirip getirmediğine dair ipucu vermiyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton imzalı direktiflerden birinde, ABD'nin BM Daimi Temsilciliği'ndeki personele bilgi toplama öncelikleri listeleniyor ve Kuzey Koreli diplomatların 'biyografik ve biyometrik' bilgi dahil fişlenmeleri isteniyor.


--------------------------------------------------------------------------------

İFŞAA EDİLEN BELGELERDEN KISA KISA

AFGANİSTAN: Afganistan devlet başkanı yardımcısı Ahmet Ziya Mesut, Birleşik Arap Emirliklerine yaptığı ziyarette yanında 52 milyon doları ülkeden çıkartmış.

SANAL SAVAŞ ÇİN: Çin politbürosu Google'ın bu ülkedeki sistemini hedef alan hacker saldırısı düzenlemiş. Bu saldırı Çin hükümetinin özel güvenliğin ve İnternet uzmanları tarafından yürütülen büyük bir kampanyanın parçası olarak değerlendiriliyor. Çin Dalai Lama Batılı ülkeler ve Amerikan hükümetinin bilgisayarlarına da 2002 yılında girilmiş.

SUUDİ EL KAİDE: El Kaide terör örgütünün finansörleri arasında Suudiler ön sıradaki yerlerini korurken, Amerikan üssünün bulunduğu Katar belgelerde terörizme karşı mücadelede 'en kötü ülke' olarak yer alıyor.

ALMANYA: Belgelere göre Almanya'da isim benzerliği nedeniyle yanlış kişiyi Afganistan'da gözaltına alınan biriyle karıştırarak tutuklayan CIA ajanları ile ilgili tutuklama kararı çıkartmaması için sert şekilde uyarmış. ABD'li bir diplomat Alman meslektaşına Almanya'yı tehdit etmediğini fakat Amerika ile ilişkilerde atılan her adıma dikkat etmesi gerektiklerini söylemiş.

ALMANYA: Belgelere göre Almanya'da isim benzerliği nedeniyle yanlış kişiyi Afganistan'da gözaltına alınan biriyle karıştırarak tutuklayan CIA ajanları ile ilgili tutuklama kararı çıkartmaması için sert şekilde uyarmış. ABD'li bir diplomat Alman meslektaşına Almanya'yı tehdit etmediğini fakat Amerika ile ilişkilerde atılan her adıma dikkat etmesi gerektiklerini söylemiş.

Kaddafi suyun üzerinde uçmaya korkuyor: Belgelerde BM toplantıları için ABD'ye gidecek olan Libya Lideri Muammer Kaddafi'nin suyun üzerinde uçmaktan korktuğu, en fazla 8 saat uçabildiği belirtiliyor.

İran ambulanslarla silahı Lübnan'a sokmuş: İsrail ve Hizbullah arasında 2006 yılında cerayan eden 35 günlük savaşta İran'ın Hizbullah'a ambulanslar içinde gönderdiği silahlarla yardım ettiği öne sürülüyor.

Mısır, inatçı müttefik: ABD'nin Kahire Büyükelçiliği tarafından Dışişleri Bakanı Hillary Clinton için 2009 yılında gönderilen telgrafta Mısır'dan inatçı müttefik diye bahsediliyor. Mısır'a karşı saygılı davranıldığında iyi bir karşılık alındığı belirtilen telgrafta, Kahire yönetiminin kendisini Ortadoğu konusunda zaruri bir Arap devleti olarak görme algısına sahip olduğu belirtiliyor.

Hamas ve El Fetih liderleri için casusluk: Amerikan Yönetimi, Hamas mensupları ve El Fetih liderleri konusunda casusluk yapması için Amerikan elçilik personeline duyuru yapmış. Buna göre Filistinli liderlerin kullanacağı güzergahlar, bineceği araçların yanısıra kişilerle ilgili biyometrik ve biyografik bilgilerle finansal durumları konusunda da ayrıntılı bilgi talep edilmiş.

El Kaide'nin en büyük finansörü Suudiler: Belgelerde Amerika'nın Ortadoğu'daki en stratejik müttefiki Suudi Arabistan, Amerika'nın küresel en büyük düşmanı El Kaide'nin en büyük finansörü olarak belirtiliyor.

--------------------------------------------------------------------------------
Ali H. Aslan Washıngton / Emre Demir Paris / Süleyman Bağ Berlin / Faruk Akkan Moskova

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1058374&title=diplomasinin-11-eylulu-cablegate
#895
Doğan Yayın Holding'ten yapılan özel durum açıklamasında D Yapım Reklamcılık ve Dağıtım A.Ş'ye tebliğ edilen 1 milyar 369 milyon TL tutarındaki cezanın yürütmesinin durdurulduğu açıklandı.

Doğan Yayın Holding A.Ş, bağlı ortaklığı D Yapım Reklamcılık ve Dağıtım A.Ş'nin talebinin uygun bulunarak Vergi/Ceza İhbarnamesinin yürütmesinin durdurulduğunu açıkladı.

Doğan Yayın Holding'in Kamuyu Aydınlatma Platformu'nda (KAP) yayımlanan özel durum açıklamasında, D Yapım Reklamcılık ve Dağıtım A.Ş'ye tebliğ edilen 1 milyar 369 milyon 56 bin 709 TL tutarındaki 2 No'lu Vergi/Ceza İhbarnamesi'ne dayanak teşkil eden, İstanbul 10'uncu Vergi Mahkemesi kararının D Yapım Reklamcılık ve Dağıtım A.Ş. aleyhine sonuçlanan kısmına ilişkin olarak, D Yapım Reklamcılık ve Dağıtım A.Ş. tarafından yapılan yürütmenin durdurulması talebinin kabul edildiğine ilişkin Danıştay kararının, adı geçen bağlı ortaklık avukatlarınca teslim alındığının öğrenildiği belirtildi.

Açıklamada, şunlar kaydedildi:

''Gelinen bu aşamada, Danıştay'ın söz konusu kararı gereğince, D Yapım Reklamcılık ve Dağıtım A.Ş'ye tebliğ edilen 1 milyar 369 milyon 56 bin 709 TL tutarındaki 2 No'lu Vergi/Ceza İhbarnamesi'nin bu aşamada ödenmesi söz konusu olmayıp; davanın esastan görüşülmesine ise ayrıca devam edilecektir.

Danıştay'ın yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararı 'oy birliği' ile alınmış olup; karar metni aynen aşağıya çıkarılmıştır;

'Türk Ticaret Kanunu'nun 411. ve devamı maddelerinde yer alan hükümler ile Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 17. maddesinin 4. fıkrasının -g- bendi hükmünün birlikte incelenip değerlendirilmesi sonucu 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 52. maddesinin yollamada bulunduğu 27. maddenin 2. fıkrasında öngörülen şartların gerçekleştiği anlaşıldığından, teminat aranmaksızın yürütmenin durdurulmasına, yürütmenin durdurulması harcı peşin alındığından yeniden harç alınmasına gerek olmadığına oybirliği ile karar verildi.''

Özel durum açıklamasında, Holding tarafından daha önce konuya ilişkin yapılan açıklamalarda ''hisse senedi yerine geçmek üzere çıkarılan geçici ilmühaber devirlerinde KDV hesaplanması uygulaması ve buna onay veren bir Mahkeme kararı ile ilk kez karşı karşıya kalındığı''nın ifade edildiği belirtilerek, ''Böylece, söz konusu Mahkeme kararının yürütmesinin durdurulması ile; geçici ilmühaber devirlerinde, KDV hesaplanıp hesaplanmayacağı ile ilgili olarak bir Danıştay kararı da ilk kez hukuk alemindeki yerini almış olmaktadır'' denildi.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101129/Doganin-imdadina-Danistay-yetisti.php
#896
Başbakan, "Yolu siz açacaksınız" demiş madem, hadi bakalım, yolu açma çalışmalarına başlayalım...
Aslına bakarsanız ben kendi payıma yolu hep açık tutmaya çalışmış biriyim. Bu meseleyi tartışmaya hiçbir zaman ara vermedim. Başörtülü kadınlara konan siyaset yasağını hep gündemde tutmaya çalıştım.
Bir ülkede kadınların yarıdan fazlası siyasi yasaklı iken, siyasete kadın katılımının arttırılmasından, kadın kotası koymaktan, daha çok kadının partilerde etkili konumlara getirilmesinden bahsetmekten daha büyük riyakârlık olabilir mi?
Türkiye yıllardır bu riyakârlığı yapıyor. Ve artık bu riyakârlığa bir son vermek gerekiyor. Bu açıdan bakıldığında, Başbakan'ın gazetecilere yaptığı açıklamayı, 2011 seçimlerinde AK Parti'nin başörtülü adaylarla seçmen karşısına çıkacağının ön haberi olarak görebilir ve sevinebiliriz.
Ne var ki, Başbakan'ın da kastettiği gibi, bu iş damdan düşer gibi olmaz. Başörtülü adaylar karşımıza çıkmadan önce bizim toplum olarak açıkça konuşmamız, hesaplaşmamız ve hazmetmemiz gereken meseleler var ve bunu yapmak için önümüzde kalan süre hiç de uzun sayılmaz.
O zaman hemen başlayalım:
Türkiye geçtiğimiz yıllarda 28 Şubat'la oldukça köklü bir hesaplaşma yaşarken; andıçlar deşifre olur, kimi medya patronları ve köşe yazarları özeleştiriler yaparken; brifingci yüksek mahkeme üyelerine, birtakım sivil toplum kuruluşlarına ve CHP'ye o dönemde takındıkları darbe işbirlikçisi tutumun hesabı sorulurken; hep atlanan, hiç olmamış gibi davranılan bir şey vardı: Merve Kavakçı Olayı... O gün Meclis çatısı altında yaşanan büyük rezalet... Bir vekilin onu seçenlerin gözü önünde linç edilişi...
Evet, 28 Şubat dönemiyle ilgili her şey konuşuldu. Ama nedense toplumsal histeriye dönüşen o linçten bahsetmemek konusunda sessiz bir konsensüse varmış gibiyiz. Çünkü henüz hiç kimse yakın tarihimize "toplumsal histeriye dönüşen bir bağnazlık dönemi" olarak geçecek olan o olayla hesaplaşmaya; o büyük ayıpla ve o ayıbın kendine düşen bölümüyle yüzleşmeye hazır değil.
Oysa, yolu açmak istiyorsak önce bu olayla hiç kaçamaksız, her yönüyle hesaplaşmayı göze almak lazım.
Mesela o gün Ecevit'in "Haddini bildirin" çağrısıyla ağızlarından köpükler saçarak "dışarı dışarı" diye tempo tutan DSP'liler bugün o yaptıkları hakkında ne düşünüyor? Linç kampanyasının baş aktörü olan basın organları bugün o yayınlarını nasıl değerlendiriyor? Yemin olayının üstünden birkaç saat geçmeden televizyona çıkıp bütün Türkiye'ye bir milletvekilini tanıksız kanıtsız "ajan provokatör" ilan eden Demirel yaptığından utanmıyor mu? Girişilen siyasi linç hukuk terörüne dönüştüğünde, DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel o ünlü gece baskınını düzenlediğinde, Kavakçı apar topar vatandaşlıktan çıkarıldığında bu hukuksuzluğu kılı kıpırdamadan seyreden hukukçuların hiç değilse şimdi söyleyecek bir çift sözleri yok mu?
Ve belki de en önemlisi, o gün Faziletli olan siyasetçilerin bugün bize ve Merve Kavakçı'ya borçlu oldukları bir özeleştirileri yok mu?
Zira Fazilet Partisi'nin Merve Kavakçı olayında takındığı tutum tam bir rezaletti. Bir siyasetçi için, güçler dengesini iyi hesaplamak, kaldıramayacağı yükün altına girmemek en önemli meselelerden biridir. Siyasi başarı için haklı olmak yetmez. Siyasetçinin haklı olduğu konuda adım atacak gücünün de olması, siyaset yaptığı toplumda güçler dengesini doğru tahlil etmeyi bilmesi gerekir.
Ne var ki Fazilet Partisi bunu beceremedi. Adaylar belirlenirken türbanlı aday gösterilip gösterilmemesi konusunda parti içinde tartışma yaşandığını, bir kesimin böyle bir çıkış için vaktin erken olduğunu savunduğunu biliyoruz. Ama ne olursa olsun, mademki sonunda türbanlı aday çıkarılması kararı alındı, partiye düşen bir bütün olarak bu kararın arkasında durmak ve adayına sonuna kadar sahip çıkmaktı.
İşte Faziletliler bunu yapamadılar. Gelen saldırıyı göğüsleyemediler. İlk salvoda kenara çekilip gencecik ve tecrübesiz bir milletvekilini kurtlarla baş başa bıraktılar. Kavakçı o korkunç linç girişimi karşısında neye uğradığını şaşırdı. Gece yarısı kapısına dayanıldığında, Amerikan casusu ilan edildiğinde, medya linci başladığında, ona paravan olmaya çalışan birkaç yürekli insan dışında (Nazlı Ilıcak'ın adını burada minnetle anmalıyız) partinin kodamanlarının hiçbiri yanında yoktu. Parti sinmiş, herkes kendi derdine düşmüş, Kavakçı kurbanlık koyun gibi dımdızlak ortada kalmıştı.
Şimdi bu konuyu tekrar gündeme getirdiklerine göre, o zaman Fazilet Partili olan AK Parti liderlerinin bu konuyu nasıl değerlendirdiğini bilmek istememiz normal değil mi?
Biz yolu açmak için elimizden geleni yaparız yapmasına ama siyasi iradenin de geçen defa yaptığını yapmayacağına güvenmemiz lazım.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/130238-yolu-acmak-makalesi.aspx
#897


HAS Parti 1. Olağan Kongresinde tek liste ile seçimlere giren Numan Kurtulmuş, kongrede kullanılan 210 oydan 207'sini alarak genel başkanlığa seçildi.

KURTULMUŞ'TAN REFERANDUM ÇAĞRISI

Halkın Sesi Partisi (HAS Parti) Genel Başkanı Kurtulmuş, ''Bizi sağcılık, solculuk, başkalarının tanımlamaları bağlamıyor, bizi muhafazakarlık, liberallik bağlamıyor. Bizi vicdan bağlıyor, bizi ahlak bağlıyor, bizi medeniyetimizin değerleri bağlıyor, bizi adalet bağlıyor, bizi hakkaniyet bağlıyor hem de sımsıkı birbirimize bağlıyor'' dedi.

Kurtulmuş, partisinin 1. Olağan Büyük Kongresi'nde yaptığı konuşmada, toplumun ve halkın farkında olmadan Türkiye siyasetinde bir ilk gerçekleştiğini söyledi. Kurtulmuş, Türkiye'de 28 gün gibi çok kısa bir sürede gerekli işlemlerini ve örgütlenmelerini gerçekleştirmiş ve büyük kongresini yapmış ve gelecek seçimlere katılmaya hak kazanmış bir parti haline geleceklerini belirterek, ''Bu hız, bu sürat bu kararlılık Türkiye de bir ilktir'' diye konuştu.

Halkın Sesi Partisinin ''aslında Türkiye'de var olduğunu'' ifade eden Kurtulmuş sözlerini şöyle sürdürdü:

''Aslında Halkın Sesi Partisi, Türkiye de var olan bir partiydi. Çiftçinin arasında, üniversitelinin arasında sokakta vardı, fabrikalının arasında vardı. Onun için bu kadar çabuk kuruldu, bunun için bu kadar kısa sürede ayağa kalktı. Türkiye'de hakkaniyet güneşi, medeniyet güneşi, insanlık güneşi, Türkiye'de bu milletin güneşi doğuyor. Fakat burada yapmak istediğimiz ilk adımı atmaktır. Eminim ki önümüzdeki dönemde Türkiye'nin her yerinde halkın sesini çıkartacak, bu milletin çığlığını yükselteceksiniz. Önümüzdeki seçimden itibaren milletin talihi değişmeye başlayacaktır.

Bu parti niçin kuruldu? Türkiye sosyolojisinin yeni bir partiye ihtiyacı olduğu için kuruldu. İktidar ve muhalefet partileri bu işi çözemediği için iş HAS Parti'ye düşüyor.''

SAĞ VE SOL

Sağ ve sol kavramının, siyasette artık bir karşılığının kalmadığını öne süren Kurtulmuş, ''Biz aslında var olan bu partiyi resmiyete döküyoruz, ete kemiğe büründürüyoruz'' diye konuştu.

Kurtulmuş, milletin hayrına olan her şeyi söylemekten çekinmeyeceklerini belirterek, bundan sonra milletin ilgiyle takip ettiği bir siyasi kadro olacaklarını söyledi.

''Bu milletin sesi Ankara'ya gelmesin diye yıllardır Ankara'da Karagöz-Hacivat oynuyorlar'' diyen Kurtulmuş, HAS Parti kadrolarının, siyaseti milletin sesini yönetime taşıma sorumluluğu olarak gördüğünü anlattı. Halkın Sesi Partisinin belli bir grubun değil, bütün Türkiye'nin partisi olduğunu ifade eden Kurtulmuş, ''HAS Parti'nin siyaseti bildik tanıdık siyasetlerden değil, hakkaniyeti yeniden inşa etme siyasetidir'' diye konuştu.

YÜZDE 100 ÜZERİNDEN SİYASET

Partisinde çok farklı görüşten kişilerin bir araya geldiğini belirten Kurtulmuş, partisinin ortak bir ses çıkaracağını, bunun da toplumun ortak değerlerinden oluşan ''milletin sesi'' olacağını söyledi.

Sağ, sol, ilerici, gerici, laik, dindar, liberal, muhafazakar gibi sıfatların Türkiye'yi tanımlamaya yetmeyeceğini dile getiren Kurtulmuş, bunların diğer partilerce milleti bölüp daha rahat siyaset yapmak için ''uydurulduğunu'' iddia etti.

Milletin artık bu tür sözleri yutmayacağını anlatan Kurtulmuş, partisinin milletin sesi olduğunu, bu nedenle de bazılarının bundan korkarak partisini toplumun bir kesimine hapsetmeye çalıştığını ileri sürdü. Kurtulmuş, şunları söyledi:

''Onlar insanları bölme telaşı içindeler, biz ise bütün insanları kuşatacak bir anlayış ile yolumuza devam ediyoruz. Onlar insanları kesrette (çokluk) dağıtıyorlar, biz ise kesrette rahmet arıyoruz. Onlar siyasi hesaplarını yüzde 58'in ya da yüzde 42'nin üzerine kuruyorlar. Biz yüzde 58 niye 'evet' diyorsa, onu yerine getirmek için korkusuzca gerçekleştirmek için yola çıkıyoruz ama yüzde 42'nin korkularını ve endişelerinin ne olduğunu anlıyor, onları da kucaklıyoruz. Yani onlar yüzde 42, yüzde 58 üzerinden hesap yapsınlar biz yüzde 100'ün üzerinden hesap yapalım.''

Zayıfların ezilmemesi için siyaset yaptıklarını anlatan Kurtulmuş, ''Bizi sağcılık, solculuk, başkalarının tanımlamaları bağlamıyor, bizi muhafazakarlık, liberallik bağlamıyor. Bizi vicdan bağlıyor, bizi ahlak bağlıyor, bizi medeniyetimizin  değerleri bağlıyor, bizi adalet bağlıyor, bizi hakkaniyet bağlıyor hem de sımsıkı birbirimize bağlıyor'' dedi.

REFERANDUM İSTEĞİ

Füze Kalkanı Projesine ilişkin de eleştirilerini dile getiren Kurtulmuş, Hükümetin bu süreçte iyi bir halkla ilişkiler politikası yürüttüğünü ve vatandaşın gözünü boyadığını savundu.

Füze kalkanı konusunun millete götürülmesi gerektiğini belirten Kurtulmuş, ''Eğer kendinize güveniyorsanız hodri meydan. Parlamentodan ve milletten kaçırdığınız Füze Kalkanı meselesini gelin önümüzdeki pazar günü referanduma götürelim'' diye konuştu.

CHP'nin ciddi bir muhalefet anlayışı sergilemediğini ileri süren Kurtulmuş, ''Ümit ederim ki sayın Kılıçdaroğlu'nun dediği gibi CHP gerçekten yeni CHP olsun. Ümit ediyorum ki derin CHP'nin refleksleri bunu gerçekleştirmeye müsaade eder'' diye konuştu.

Kurtulmuş, ''Grupta konuşma yasağı konularak sosyal demokrat bir parti olunamaz, genel başkan yardımcıları televizyonların önünde konuşanları paylayarak demokrat bir parti olunamaz, demokrat bir partinin il binasında çalışan işçiler sigortasız, kaçak bir şekilde çalıştırılamaz. CHP'nin Mersin teşkilatında olduğu gibi...'' dedi.

BAZI GENERALLERİN AÇIĞA ALINMASI

Konuşmasında, bazı generallerin açığa alınmasına da değinen Kurtulmuş,  adaletteki sivil-asker iki başlılığının sona erdirilmesi gerektiğini söyledi. Kurtulmuş, hiçbir muhalefet partisinin Hükümete ''Niçin Anayasa değişikliğinde Genelkurmay Başkanlığını, Milli Savunma Bakanlığına bağlamadınız?'' diye sormadığını belirtti.

İktidarın 8 yıllık sürede hiçbir ciddi konuyu çözüme ulaştırmadığını iddia eden Kurtulmuş, iktidarın statükoya karşı iktidara gelmesine rağmen yeni bir statüko oluşturduğunu söyledi. Partisinin iktidar olması durumunda yapacaklarını da anlatan Kurtulmuş, konuşmasının sonunda salondakileri ayağa kaldırarak, partisinin izleyeceği politikalar konusunda söz verdirdi.

Kurtulmuş konuşmasının ardından partisine katılan bazı ilçe belediye başkanları ve il genel meclisi üyelerine rozet taktı.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101128/HAS-Partinin-genel-baskani-Kurtulmus.php

KATILIMLAR

Geçtiğimiz aylarda kurulan ve bugün ilk olağan kongresini yapan Numan Kurtulmuş'un HAS Partisi'ne katılımlarda vardı. 14 ilden 20 ilçenin başkanı ve çok sayıda belde belediye HAS Parti'ye geçti.

Çok sayıda ilçe ve belde belediyesi Halkın Sesi Partisi HAS Parti'ye katıldı.

Numan Kurtulmuş'un genel başkanlıktan ve partiden ayrılmasından sonra, Saadet Partisi'nden istifa eden belediye başkanlarının bir çoğu, bugün Ankara Kapalı Spor salonunda ilk kongresini gerçekleştiren HAS Parti'ye katıldı.

Geçtiğimiz günlerde MHP'den istifa eden Konya Cihanbeyli Belediye Başkanı Mehmet Ali Önal da HAS Parti'li oldu.

Numan Kurtulmuş'un selamlama konuşmasından sonra HAS Parti rozeti taktığı ilçe belediye başkanları şöyle:

Adıyaman Sincik Belediye Başkanı Halil Geyik Saadet Partisi'nden,

Adıyaman Çelikhan Belediye Başkanı Mehmet Bora Saadet Partisi'nden,

Ağrı Tutak Belediye Başkanı  B. Osman Osmanağaoğlu Saadet Partisi'nden,

Bitlis Hizan Belediye Başkanı  Arif Taylan Saadet Partisi'nden,

Burdur Gölhisar Belediye Başkanı Veli Cantilav Saadet Partisi'nden,

Bursa İznik Belediye Başkanı Ali Çil Saadet Partisi'nden,

Çankırı Orta Belediye Başkanı Recep Koçak Saadet Partisi'nden,

Düzce Cumayeri Belediye Başkanı Yakup Keleş Saadet Partisi'nden,

Erzurum Hınıs Belediye Başkanı Enver Taçyıldız Saadet Partisi'nden,

Elazığ Maden Belediye Başkanı Musa Orhan Saadet Partisi'nden,

Elazığ Palu Belediye Başkanı Muhammed Septioğlu Saadet Partisi'nden,

Elazığ Sivrice Belediye Başkanı İbrahim Altıntaş Saadet Partisi'nden,

Giresun Çamoluk Belediye Başkanı Özcan Çivici Saadet Partisi'nden,

Gümüşhane Kürtün Belediye başkanı Ahmet Kanat Saadet Partisi'nden,

Konya Cihanbeyli Belediye Başkanı Mehmet Ali Önal MHP'den

Kütahya Tavşanlı Belediye Başkanı Mustafa Güler Saadet Partisi'nden,

Şanlıurfa Akçakale Belediye Başkanı Abdulhekim Ayhan, Saadet Partisi'nden,

Şanlıurfa Hilvan Belediye Başkanı Aslan Ali Bayık Saadet Partisi'nden,

Şanlıurfa Birecik Belediye Başkanı  Faruk Pınarbaşı Saadet Partisi'nden,

Van Gürpınar Belediye Başkanı Fuat Atan Saadet Partisi'nden, HAS Parti'ye katıldı.

Bunun dışında 30'un üstünde belde belediye başkanı da HAS Parti'ye katıldı.

http://www.haber7.com/haber/20101128/20-ilce-belediyesi-HAS-Parti8217ye-katildi.php
#900


EMİNE DOLMACI - AHMET DİNÇ   -   28.11.2010

Temmuz ayındaki kongrede yaşanan tartışmalardan sonra Saadet'ten istifa ederek HAS Parti'yi kuran Numan Kurtulmuş, bugün partisinin ilk kongresini yapıyor. Hem bir ayda yeni bir partinin kurulması hem de çok geniş yelpazedeki Kurucular Kurulu, Türkiye kamuoyunun yeterince ilgisini çekti. Sonuç için 6 ay sonrasını bekleyip göreceğiz, ancak siyasete yeni bir tarz ve üslup getirerek katkı sunduğu muhakkak.

Eski partisiyle yollarını ayırdıktan bir ay sonra yeni parti kuran HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, bu sürece ilişkin önemli bir iddiada bulundu. Referandumda hayır tavrı alsaydı hâlâ parti içinde ve genel başkan olarak kalacağını söyleyen Kurtulmuş, "Referandumdaki bizim çok net demokrasiden, millet egemenliğinden yana 'yetmez ama evet' tavrımızın, birtakım ittifakların içinde olmayacağımızı söylememizin eski partimiz içindeki siyasi gelişmelerin ortaya çıkmasında çok büyük etkisi olduğunu tahmin ediyorum, hatta biliyorum." ifadesini kullanıyor. Bugün partisinin ilk kongresini yapan Kurtulmuş, seçim ittifakları konusunda ise net bir cevap veriyor: "HAS Parti iktidar alternatifi olarak kurulmuş bir partidir. Hiçbir şekilde ittifak arayışında değildir. Seçime tek başına girecektir." Kurtulmuş'la hem partisine hem Türkiye siyasetine ilişkin bir söyleşi yaptık.

2011 seçimlerinde BDP-CHP ittifakı planlanıyor. Niye bir ittifak senaryosu var, siyaseti ve toplumu dizayn etme merakı olanlar hâlâ devrede mi?

Türkiye'de sürekli olarak ittifakların konuşuluyor olması 12 Eylül'le birlikte Türkiye siyasetine yapılan müdahalenin göstergesidir. Yıllardan beri buna bağlı olarak birtakım ittifaklar ve seçim işbirliklerinin gündeme geldiğini görüyoruz. Bu siyaseti doğal mecrasından çıkaran bir süreçtir.

Peki olursa tabanda karşılık bulur mu?

Bundan daha önemli olan şey siyasi partilerin herhangi bir yan yola sapmaya gerek duymaksızın kendi fikirlerini parlamentoda temsil edebilecekleri adil bir siyasal sistemin kurulmasıdır. Bunun için konuşulması gereken SPK'daki, Seçim Yasası'ndaki değişikliklerdir. Biz dar bölge milletvekili sistemi ve ön seçimi Türkiye için zaruri görüyoruz. Bu şekilde parlamento demokratik bir yapıya kavuşmuş olur. Bu anlamda siyaseten yan yollar diyebileceğimiz seçim ittifakları gündemde olmaz.

Bu 6 ay sonraya yetişemeyecek bir şey. Bugünlerde Ankara'da partiler arası ittifaklar gündeme geliyor. HAS Parti böyle bir denklemde olur mu?

HAS Parti iktidarın alternatifidir. Bütün hazırlığımızı buna göre yapıyoruz. Bu çerçevede birtakım seçim ittifakları ile işbirliklerle önümüzdeki seçimi nasıl atlatabiliriz diye bir endişenin içinde asla olmadık.

Üslup, tarz ve muhteva farkımız var

Seçime tek başına mı gireceksiniz?

Evet, HAS Parti iktidar alternatifi olan bir parti olarak yola çıktı. Biz ne herhangi bir parti ile ittifak, işbirliği görüşmesinde bulunduk ne de bizim partimizin mensupları arasında bu konuda bir görüşme gündeme getirildi. Böyle bir arayış içerisinde değiliz.

HAS Parti'nin aynı gelenekten olduğunuz AK Parti'den farkı nedir, SP'den farkı nedir?

Diğer partilerden farkımızı üç noktada özetleyebiliriz. Birincisi üslup farkımız var. Biz siyaseti bir kavga ve çatışma aracı olarak görmüyoruz. İkincisi tarzımızdır. Biz, bize dayatılan kamplaştırıcı siyaset tarzını asla kullanmayacağız. Bu milletin bütün fertleri HAS Parti'nin siyasal paydaşlarıdır. Üçüncüsü de muhtevadır. Biz milletten yana olmayan hiçbir dayatmayı kabul etmeyeceğiz. Bunu yaparken üç temel söz veriyoruz. Bunlardan biri, asla firavunlaşmayacağız. Bu topraklar içerisinde yaşayan her yurttaşımız inancı, dili, dini ne olursa olsun eşit ve özgür yurttaşlardır. İkincisi Karunlaşmayacağız. Devletin imkânlarını kendimize, yakınlarımıza, partililerimize asla devşirmeyeceğiz. Üçüncüsü belamlaşmayacağız. Yani tüm bunları yaparken asla dini siyasetimiz için kullanmayacağız.

Siz Saadet Partisi'nden ayrılmadan önce Fatih Erbakan, 'Muhterem babamın partisi' sözleriyle başlayan cümleler kurdu ve sizi eleştirdi. Sizinki ne peki, Numan Kurtulmuş'un partisi mi?

Hiçbir seçilmiş insan yoktur, hiçbir günahsız insan da yoktur. Son günahsız insan Hazreti Peygamberdir. Hepimiz insanız, hepimiz hata yaparız. Siyaset kamusal alandır, bütünüyle halkın alanıdır. Siyasetin sahibi yüzde yüzü milletin kendisidir. Siz bilginizle, birikiminizle, imkânlarınızla mücadele edersiniz ve iki şey beklersiniz. Milletin duası ve Allah'ın rızası. Bunlar esastır. Bu parti Türkiye'deki vatandaşlarımızın tamamının partisidir. Ben de 72 milyondan biriyim.

Özal'ı da aşan çoklu bir eğilim içerisindesiniz. AK Parti kendisine muhafazakâr demokrat dedi, siz bir doktrin ismi verecek misiniz? Mesela toplumcu demokrat olabilir mi?

Amacımız bu memlekette herkesin eşit ve özgür yurttaşlar haline getirildiği, kimsenin sömürülmediği, insanların inançlarını ve düşüncelerini açık bir şekilde ifade ettiği kimsenin kimseyi vesayet altına almadığı bir sistemin oluşması için mücadele etmektir. Bu inanıyorum ki rahmetli Özal'ın yaptığının çok daha üzerinde bir sentez ve terkip olacaktır. Medeniyetimizin üretmiş olduğu adalet, özgürlük ve refahın paylaşılması konusundaki değerlerimizi 21. yüzyılın üslubuna çevirecek siyasal birdoktrin ortaya koyacaktır.

Sizce Türkiye'nin 5 önemli sorunu ve bunlara çözümünüz nedir?

Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri gelir dağılımı adaletsizliğinin ortadan kaldırılmasıdır. İkincisi bireysel hak ve özgürlükler probleminin eşit ve özgür yurttaşlar perspektifinde çözümlenmesidir. Üçüncü alan Türkiye'deki siyasal sistemin demokratikleşmesidir. Dördüncüsü üretimsizliktir. Beşinci olarak dış politikada Türkiye'nin küresel güçlerin politikalarına kayıtsız şartsız bağlı olması değil, bölgenin amiral gemisi olarak yeni kurulmakta olan dünya denklemine ağırlıklı bir şekilde girmesidir.

Referandumda hayır tavrı alsaydım şu anda SP'nin genel başkanıydım, demiştiniz. Bu güç odaklarının sizin hakkınızda entrika çevirmesine mi işaret ediyor?

O süreçleri hep beraber yaşamadık mı? Her şey milletin gözü önünde oldu. Referandumdaki bizim çok net, demokrasiden, millet egemenliğinden yana 'yetmez ama evet' tavrımızın, birtakım ittifakların içinde olmayacağımızı söylememizin eski partimiz içindeki siyasi gelişmelerin ortaya çıkmasında çok büyük etkisi olduğunu tahmin ediyorum, hatta biliyorum.

Eski partinizin içinde Ergenekon'cu hizip mi var?

Hiç kimseye bir suçlamada bulunmak istemiyorum, milletin gözü önünde oldu bütün bunların hepsi. O defter bizim için geride kalmıştır, kapanmıştır. Fazla bir şey söylemeye gerek yok.

Zamanlama olarak hata yaptığınızı düşünüyor musunuz? AK Parti hâlâ toplum nezdinde çok güçlü. Sağda boşluk yok. Asıl boşluk solda ancak CHP karşısında solu toparlayacak bir parti yok...

Biz HAS Parti'yi bir konjonktür partisi olarak kurmadık. Biz halkın sesini iktidara taşımayı hedefliyoruz, işimizin zor olduğunun farkındayım. Özetle milletin istediği demokratikleşme konusunda AK Parti'den çok daha ileri bir demokratik programa sahip olmak ve bunu ısrarla savunmak, bunun karşısında CHP'nin şimdiye kadar yapamadığı için bu boşluğun halkın sesi tarafından değerlendirileceğini görüyorum.

Biraz daha zaman var, biraz daha bekleyelim görelim diyen oldu mu? Eşiniz ne düşündü bu partiyi kurarken?

12 yıldır aktif siyasetin içindeyim. Eşim, sağ olsun, bütün süreçlerde eleştirilerini, katkılarını sunmuştur, en sınırsız desteğini vermiştir. Bu süreçlerde de büyük destek oldu, bunu şükranla ifade etmek isterim. Zamanlama konusunda, bu işe gönül veren arkadaşlarımızın büyük bir kısmı çok daha hızlı hareket edilmesi yönünde kanaat belirttiler. Dolayısıyla zamanlamanın doğru olduğunu, uygun olduğunu düşünüyorum. Nihayetinde bu bir takdirdir, her şey olması gerektiği zamanda olması gerektiği şekilde oldu.

Siyasete 'üslupları ayarlama enstitüsü' lazım

2011 seçimlerinin tetikleyici unsurları ne olacak? AK Parti karşıtlığı mı, statüko mu demokratlık mı? Siz nerede duruyorsunuz?

Türkiye'deki yoksulluk meselesi de, demokrasi eksikliği meselesi de, vesayet meselesi de bireysel haklar konusunda geri oluşumuz meselesi de hepsi eşzamanlı olarak bu milletin sorunudur. Bunu çözeceğiz, şu şekilde çözeceğiz diye ortaya koyan partiler bu seçimin sonucunu belirleyecektir.

Seçim öncesinde AK Parti, CHP, MHP ve BDP ne yapmalı sizce ve nelerden kaçınmalı?

Bütün partilerin üsluplarını ayarlama enstitüsüne ihtiyaçları var. Hepsi üsluplarını ayarlamak zorundadır. Partilerin hiçbiri, BDP ile MHP, AKP ile CHP birbirinin düşmanı değildir.

Siyasette akademisyenlikten gelen bir lider olarak, siyasetin bilgi birikimi ortalamasını yükselttiniz. Bunun dışında siyasetçilerde ne olması gerekir ya da siz kendinizde nasıl bir donanım ve yetenek olmasını isterdiniz?

Herhalde kararlı olmak, karar alırken istişarede bulunmak ama daha sonra o konuda azmetmek ve sonuna kadar yürümektir. Nimet insan diye bir şey yoktur. Siyasetçi şartların getirdiği ortam içinde millete yararlı hizmetler yaptığı sürece halk tarafından sevilir, takdir edilir. Hiçbir zaman, öyle olmamak için de Allah'a dua ederim, halkın yüzde 80'inin oyunu bile almış olsanız, hiç kimse şah değil, padişah değil. Hiçbirimiz şah değiliz, padişah değiliz. Hiçbirimiz seçilmiş insanlar değiliz, sıradan insanlarız.

Kongre masraflarımız 232 kurucudan

Kongrenin finansmanı 232 kurucu tarafından karşılanmış. Kongre finansmanı kurucular tarafından karşılanan ilk parti de sizin partiniz galiba...

Zannediyorum öyle, kongre finansmanı bu şekilde oldu. Sonunda internet sitemizden bütün gelirlerimizi, giderlerimizi ne kadar topladık, ne kadar harcadık bunu açıklayacağız. Son derece mütevazı, kısıtlı bütçelerle hareket ediyoruz. Bunu aşmanın yolu bize gönül vermiş, partide yer almış kişilerin teberruları.İkinci kaynağımız da üyelerimizin aidatları olacak. Aktif üyelerimiz milletvekili listeleri, belediye başkan adaylarının belirlenmesi gibi konularda doğrudan doğruya söz sahibi olacaklar, böyle bir model üzerinde çalışıyoruz.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1057778&title=kurtulmus-referandumda-hayir-deseydik-h%E2l%E2-saadetin-basindaydim&haberSayfa=0