Haberler:

Hukuk Forumumuza Hoşgeldiniz

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#921
Akdeniz Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Reha Artan, günde iki bardaktan fazla meyve suyu tüketen 2-6 yaş grubundaki oyun çağı çocuklarında boy kısalığı ve şişmanlığın daha sık görüldüğünü iddia etti.

Prof. Dr. Artan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, meyve suyunun bebekler ile 2-6 yaş grubundaki oyun çağı çocuklarının beslenmesi üzerinde etkileri olduğunu ifade etti.

Bebeklerde meyve suyuna altıncı aydan önce başlamanın beslenme açısından hiçbir yararı olmadığını belirten Prof. Dr. Artan, tüketicilerin içeriği yüzde yüz meyve suyu olan ürünleri tercih etmesini istedi. Şeker ve su katkılı meyve sularının bebek beslenmesinde yeri olmadığını, hatta sakıncaları bulunabileceğini vurgulayan Artan, ''Yüzde yüz meyve suyunu altı aydan büyük bir bebeğe ancak günde 120-150 mililitre yani 1.5 çay bardağı verirsek dengeli bir beslenmenin yerini alabilir'' dedi.

-BEBEKLER İÇİN ÜZÜM SUYUNU TERCİH EDİN-

Türkiye'de annelerin ek besin olarak meyve suyunu tercih ettiklerini anlatan Artan, meyve sularının beslenme için kötü bir yönü bulunmadığını ancak yüzde yüz doğal olmaları gerektiğini vurguladı.

Marketlerdeki kutularda satışa sunular meyve sularından üzüm, nar ya da elmanın katkısız olduğunu dile getiren Artan, diğerlerinde şeker ve su katkısı bulunduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Artan, ailelerin taze ulaşabilmeleri durumunda bebeklere ek besin olarak verilecek meyve sularında tercih sırasının üzüm, şeftali, narenciye suları, elma, muz ve armut olabileceğini ifade ederek, altıncı aydan sonra ek besin için fruktoz ve glikoz oranı düşük üzüm suyunun tercih edilmesi gerektiğini söyledi.

''Fruktoz ve glikoz oranı yüksek olan elma ve muz suyuna göre üzüm suyu daha üstün. Bir de sorbitol oranı yüksek olan erik suyuna göre daha iyi tolere edilen bir içecek'' diyen Artan, şunları kaydetti:

''Meyve suyu fenadır demek istemiyorum. Meyve suyu özellikle bölgemizde bebekler için ilk başlanan ek besin oluyor. Anneler, anne sütünden sonra genellikle meyve suyu ile başlamayı tercih ediyorlar. Meyve suyu kötü anlaşılmamalı ama yüzde yüz meyve suyu tercih edilmeli. Eğer yüzde yüz meyve suyu veremiyorsak o zaman alternatif seçenek süt, ayran, kefir gibi içecekler olmalı ama asla gazlı, karbonatlı içecekler, çay ve meyveli içecekler dediğimiz belli bir oranda meyve, şeker ve su içeren içecekler olmamalı. Bunlar iyi seçenek sayılmaz.''

-BOY KISALIĞI VE ŞİŞMANLIK RİSKİ-

Meyve suyunun gece yatmadan önce verilmemesi gerektiğini dile getiren Artan, gün içinde öğünlerle birlikte tüketilmesi gerektiğini bildirdi.

Gece yatmadan önce içilen meyve suyunun içerdiği asitler nedeniyle dişteki mine tabakasına zarar vereceği için diş sağlığı açısından sakıncalı olabileceğini belirten Artan, şöyle konuştu:

''Yapılan araştırmalara göre günde iki su bardağından fazla meyve suyu tüketen oyun çocuklarında (2-6 yaş) boy kısalığı ve şişmanlık daha çok görülüyor. Günde iki su bardağından fazla meyve suyu içen çocuklar içmeyenlere göre 2 yaşında 3 santimetre, 5 yaşında ise 5.5 santimetre daha kısa boy ortalamasına sahip oluyorlar. İki su bardağından az içenlerin ancak üçte birinde, iki bardaktan fazla içenlerin ise yarısında şişmanlık görülüyor.

Bebeklere ek besin olarak verilen yüzde yüz meyve suyu günde 1.5 çay bardağını, oyun çağında da iki su bardağını geçmemeli. Eğer 2 su bardağını aşarsa boy kısalığı ve şişmanlık riskini arttırıyor.''

Prof. Dr. Artan, bebeklere ve oyun çağı çocuklara verilecek aşırı meyve suyunun beslenme bozukluğunun yanı sıra ishale, karında şişkinliğe ve diş çürüklerine de neden olabileceğini sözlerine ekledi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1053934&title=meyve-suyu-cocuklarda-boy-kisaligi-sebebi-mi
#922
Türkiye' de herşeyin 28 Ekim'i 29 Ekim'e bağlayan gece başladığını sananlar vardır...
Hocam Şerif Mardin bir gün derste böyle demişti.
Bunları da gördük, "yanlış bilgi" üzerine çıkarsamalar yapanları ve varsayımlar yürütenleri de. Dogmanı kur, sonra onun üstüne uç uçabildiğin kadar.
Size anlatmıştım, "sıkı Kemalist" bir doktor arkadaşım (hani şu "darbeler bugüne kadar hep solu ezdi, bir kerecik de sağı ezse ne olur" diye saçmalayan arkadaş), "Atatürk'ten önce Türkiye'de müzik olmadığını" sanıyordu...
Şimdi de Ahmet Kekeç'ten öğrendim, Nişantaşı kızlarını görünce ihtida edip Kemalizm'i kabul eden bir imam, "cumhuriyet olmasaydı Bedri Baykam resim yapamazdı" buyurmuş.
Ahmet de soruyor: Şeker Ahmet Paşa kimdir? Osman Hamdi Bey ne iş yapardı? Son halife Abdülmecid halı ticaretiyle mi iştigal ederdi?
Osmanlı'da resim olmadığını sanan arkadaş demek ki Abdülmecid Efendi'nin "Haremde Beethoven" tablosunu görse şırakkadak düşüp bayılacak.
Tövbe tövbe, haremde Beethoven çalıyorlarmış... Haremde ne çalınır? Çalınsa çalınsa Dede Efendi çalınır.
Beethoven'i ülkemize Riyaset- i Cumhur Orkestrası getirmemiş miydi yahu? Sandıklı Belediye Bandosu da ondan esinlenmişti...
Cem Yılmaz yönetiminde Borusan Orkestrası da cumhuriyetin ne sağlam temeller üzerine kurulu olduğunun göstergesi değil miydi? Boru muydu bu?
Ankara'da tiyatro açmak için Hitler'in gönderdiği Carl Ebert olmasaydı İstanbul seyircisi tiyatro mu görmüştü hayatında?
Kimileri "cumhuriyet olmasaydı camilerden çan sesleri yükselecekti" derler.
Hayır. Çünkü Anadolu'yu cumhuriyet değil, "TBMM Hükümeti" kurtardı. Kaldı ki "kıyılarımızı" geri aldık, Sevres Antlaşması'na göre Orta Anadolu Türkler'e bırakılmıştı, buradaki camilere ilişmeyeceklerdi...
Cumhuriyetten önce "adeta hayvanlar gibi" yaşadığımız fikri, geçmişi karalamak amacıyla yeni kuşaklara böyle şırınga edilmiştir.
Cumhuriyetten önce lise de vardı, üniversite de vardı, Danıştay da vardı, Sayıştay da vardı, sinema da vardı, tiyatro da vardı, müzik de vardı, edebiyat da vardı. ("Batı tarzında" dedik.) Senato bile vardı, senato!
O sizi zevkten tir tir titreten Aşk-ı Memnu'nun kapağını açın bakın bakalım, kaç yılında yayınlanmış?
Atatürk henüz askeri okulda öğrenciyken.
Bakın bakalım Darülbedayi kaç yılından, Darülfünun kaç yılından, Sanayi-i Nefise Mektebi, Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Tıbbiye kaç yılından kalma?
Bana da sık sık yöneltilen bir uyarıdır: Cumhuriyet olmasaydı hangi okulda okuyup da adam olacaktın?
Okuduğum lise 1868 yılında, okuduğum yüksek okul 1863 yılında açılmıştır.
Biri cumhuriyetten elli beş, öteki altmış yıl önce.
Demek ki cumhuriyet olmasaymış "ümmi" kalmayacakmışız.
Bütün mesele kavramları birbirine karıştırmaktan çıkıyor. Ne ilgisi var siyasi rejimle resim sanatının?
Fakat amaç beyin yıkamak.
Desteksiz sallayıp geçmişi bir yandan kötülerken bir yandan da yok saymak (bu ikisi de birbiriyle çelişkili ayrıca)...
Anlama özürlüler ve kötü yürekli ve kilolu cinsel sapıklar için özel not: Bizim amacımız da "geçmişi yüceltmek" değil.
Cumhuriyeti de severiz, kazanımlarını da küçümsemeyiz.
Yalnızca sizi "yanlış dolduruşlardan" kurtarmaktır görevimiz.
Al işte örnek: Cumhuriyetin ilk iki yılında memlekette demokrasi olduğunu, Komünist Partisi'nin bile serbest olduğunu duymuş muydunuz?
Haa, demek ki "bozkırın ortasında" da olabiliyormuş, suyun kıyısında da.
Haa, demek ki cumhuriyet başka şeymiş, dikta başka, demokrasi başka, sap başka, saman başka.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/11/13/sap_ve_saman


Theaterführer, Engin Ardıç, Sabah Gazetesi

Gene yalan, gene yalan, gene yalan! Yalaaan, yalaaan!
Ama ben bıktım, bezdim bu "kan ve yalan üzerine kurulu" ülkeden!
Yalanla pazarlanan kişi, Carl Ebert.
Hani dün sözünü etmiştik, Ankara'ya gelip "Türk tiyatrosunu kuran" kişi...
Şeker Ahmet Paşa'nın toptan ve perakende toz ve küp şeker alım satımıyla, Osman Hamdi Bey'in tarihi eser kaçakçılığıyla, Halife Abdülmecid'in halı ticaretiyle iştigal etmeleri gibi, Muhsin Ertuğrul da o dönemde İstanbul'da kabzımallık yapıyordu herhalde... (Hıh, Bizanslı parçası...)
Anlamıyor değilim, bozkırın ortasına başkent de kurulabilir. Bir tercihtir.
Ama bunun küçük bir sakıncası vardır: Herşeyi "sıfırdan" kuracaksın.
Yol yapacaksın, banka binası yapacaksın, park yapacaksın, müze yapacaksın, tiyatro yapacaksın.
Ama bunları "Türkiye'de ilk" diye pazarlarsan, ayıp olmaz mı? Bunlar İstanbul'da yokmuş gibi... (Hıh, kahpe Bizans.)
Daha önce ülkemizde tiyatro yokmuş, Carl Ebert gelmiş, Türk tiyatrosunu yoktan var etmiş.
(Bu o kadar nizam ve intizama yol açmış ki, yıllarca İstanbul tiyatrocularıyla Ankara tiyatrocuları birbirlerini hiç sevmemişler, birbirlerini küçümsemişler, birbirleriyle alay etmişler...)
Ve böylece cumhuriyet tiyatrosu da çok sağlam temeller üzerine oturmuş. "Damdaki Kemancı" falan oynadıkları zaman gözlerimiz yaşarmış.
Carl Ebert... Bir Alman tiyatro adamı... Max Reinhardt'ın öğrencisi...
Bu adamı bugüne kadar "Nazi yönetiminden kaçıp da bize sığınan" profesörlerden biri gibi tanıttılar. Yahudi değildi ama, Türkiye'ye geldiğine göre demokrat falan sayılmalıydı.
Ebert Türkiye'ye ne zaman gelmiş? 1936 yılında.
Hitler'in iktidara geldiği 1933 yılından 1936 yılına kadar Almanya'dan kaçmış da biryerlerde mi gezmiş dolaşmış? Yoksa toplama kampından falan mı kurtulmuş da soluğu özgürlükler cenneti ülkemizde almış?
Böyle bir hava yaratılmıştır.
Oysa kazın ayağı şöyledir: Carl Ebert, Almanya'dan doğrudan buraya "gönderilmiştir"... Hem de "resmi" kanallardan.
Hitler'den rica edilmiş, İstanbul'a Muhsin Ertuğrul diye bir adam bulunmadığından ya da ipe un serdiğinden, Ankara'ya "Türk tiyatrosunu kuracak" bir önder istenmiştir (Theaterführer!)
Hitler de Carl Ebert'i göndermiştir. (Kibar adamdır, rica edildiği zaman Savarona'yı da bize bırakır.)
Bu, o günlerde hiç de tuhaf ya da ters karşılanmamış, olumlu bulunmuştur.
Niçin başka bir ülkeden değil de Almanya'dan?
Çünkü Almanya'yla çok sıkı fıkıydık.
Çünkü "muasır medeniyet seviyesinin" bir ucunu "totaliter ülkeler" teşkil ediyorlardı. Diğer ucu olan İngiltere gibi, Fransa gibi ülkeler pek parlak durumda değillerdi, demokrasiler sürekli olarak prestij kaybetme sürecine girmişlerdi. 1929 İktisadi Krizi'ne ilaç olarak faşizm ve komünizmin yıldızları parlamaktaydı.
Bu o kadar böyleydi ki, aynı 1936 yılında, İsmet İnönü ve arkadaşı Recep Peker, Mussolini İtalyası'ndan kopya edilmiş bir "faşist konseyinin", seçilmiş TBMM'nin dışında ve üstünde yer alacak "atanmış" bir meclisin planlarını yapıyorlardı. (Bunu öğrendiği zaman çok kızıp köpüren Atatürk'ten bir dayak yemedikleri kaldı, sustular.)
Tabii dönem değişince, muasır medeniyet seviyesi niyetine bu kez Amerika'nın dümen suyuna girilince, Carl Ebert gibi adamlarla iş yapmış olmak, daha doğrusu genel anlamda Almanya'yla enseye tokat olmuş bulunmak, Ankara çevrelerini rahatsız etmeye başladı...
Bu minareye artık bir kılıf uydurmak şart olmuştu.
Böylece, Ebert'in, sözgelimi bir Profesör Hirsch gibi "Hitler zulmünden kaçıp bize sığınmış olduğu" palavrası ortaya atıldı.
Ama öyleleri de vardı. Peki nasıl oluyordu, hem Hitler'den adam kaçırmak, hem Hitler'den adam ithal etmek?
"Doktrinleştirirsek donar kalırız" denilmemiş miydi? Hayatta esnek ve pratik olacaksın.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2010/11/14/theaterfuhrer
#923
CİHAN   

Alperenler, Ayasofya önünde bayram namazı kıldı. Namaz sonrası bayramlaşan grup, daha sonra herhangi bir taşkınlığa karşı önlem alan Çevik Kuvvet ekibine bayram şekeri ve kolonya ikram etti.

Alperen Ocakları, Ayasofya Müzesi'nin ibadete açılması için geçtiğimiz aylarda başvuruda bulunmuş ancak sonuç alamamıştı.

Ayasofya Müzesi önünde sabahın erken saatlerinde toplanan Alperen Ocakları'na bağlı grup, yanlarında getirdikleri seccadeleri yola sererek bayram namazını burada kıldı. Namaz sonrası açıklamada bulunan Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı Güven Hizarcı, Ayasofya'nın ibadete açılması gerektiğini söyledi. Hizarcı, "Ayasofya'da ibadete izin verilmesiyle ilgili yaptığımız resmi çalışmaların devamı adına, bir sivil toplum örgütü olarak bir araya geldik. Bizler, hem sivil toplum örgütü olarak hem de milletin derin vicdanının sesi olarak, yapmış olduğumuz mücadelede her platformda, bugün Ayasofya'nın ibadete açılması gerektiğini zikrettik. Ancak ne hazindir ki bu topraklarda İstanbul'un fethinin sembolü olan Ayasofya Camii'nin farklı odaklar tarafından kiliseye çevrilmesi için her türlü çalışmalar yapılmaktadır." dedi. Açıklama sonrası bir süre tekbir getiren grup, seccadelerini topladıktan sonra dağıldı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1053759&title=alperenler-ayasofya-onunde-bayram-namazi-kildi
#924
MUSTAFA GÜRLEK - İstanbul 

13 askerin şehit düştüğü, 8 erin de kaçırıldığı Dağlıca baskınına ilişkin yeni ses kaydındaki bir detay, dinleyenlerin kanını dondurdu. Kayıtta, şehit sayısının artması üzerine Garnizon Komutanı Albay Metin Yerlikaya'nın "Gitti benim alay komutanlığım..." diyerek, terfi alamayacağından endişe duyduğu iddia ediliyor. Ancak, ismi ihmalle anılan Albay Yerlikaya, 2008 YAŞ'ta Çanakkale İl Jandarma Alay komutanı yapılmış. Yerlikaya, halen Van İl Jandarma Alay Komutanı.

Dağlıca'da 13 askerin şehit edildiği 2007'deki baskına ilişkin internete düşen yeni ses kaydı çok tartışılacak iddialar içeriyor. Albay Vural E. ile Albay İsmail C. arasında geçen konuşmada, baskının perde arkasında yaşananlar anlatılıyor. İhmal iddialarını doğrulayan kayıttaki bir detay ise 'bu kadar da olmaz' dedirtiyor. Albay C., Dağlıca'da Mehmetçikler şehit düşerken dönemin Yüksekova Garnizon Komutanı Albay Metin Yerlikaya'nın "Gitti benim alay komutanlığım." diyerek, terfi alamayacağından endişe ettiğini aktarıyor. "Dedik komutanım gitmez bu dedik. Dağlıca 60 kişi. 60'ının da ölecek hali yok ya." şeklinde teselli ettiklerini belirtiyor. Ancak, 2008'de toplanan Yüksek Askerî Şûra'nın, ismi ihmalle anılan komutanın endişelerini gideren bir karara imza attığı ortaya çıktı. Baskında şehit düşen askerler yerine alay komutanı olamayacağını düşünen Albay Yerlikaya, YAŞ'ta Çanakkale İl Jandarma Alay Komutanlığı'na getirilmiş. Ardından da Van İl Jandarma Alay komutanı yapılmış.

Ses kaydındaki o komutanın iki ayrı ile alay komutanı olarak atandığı, aynı baskınlar çerçevesinde ismi ihmalle anılan bir başka komutanın terfi ettirilerek Harp Akademileri komutan yardımcılığına, bir başka subayın ise yarbaylıktan albaylığa yükselerek Afyonkarahisar'a tayin edildiği ortaya çıktı.

Ses kaydında konuşan Albay Vural E., dönemin komutanı Y.'nin Dağlıca'da Mehmetçikler şehit düşerken kendisine haber verildiği anda neler yaptığını şöyle anlatıyor: "Hareket Merkezi önce beni aradı. 'Komutanım' dedi, 'Dağlıca'yı taciz ediyorlar.' 'İyi' dedim. '6 tane yaralı varmış' dediler. 'İyi takip edin' dedim kapattım. 10 dakika geçmedi 'komutanım 6 şehit'. Ana dur lan ne oluyor falan dedim apar topar gittik." Albay İsmail C. de çatışma yaşanırken merkezden alınan bilgileri ve yapılanları şöyle dile getiriyor: "Yüksekova'nın yanlış bilgi vermesi. 12'yi çeyrek geçe saldırı başladı. Yirmi geçe ben Harekat Merkezi'yle görüşüyorum. Çatışma yoğun gidiyor. Herhangi istenen bir şey yok. Silahlı helikopter istedik. Ondan sonra çatışma başladı. Yaralı, şehit sayısı yok. Saat 03.00'te Keritepe'ye ateş edilmiyor. Keritepe'den karşıya ateş edilmiyor. Keritepe telsizlere cevap vermiyor. Bizim Metin Y. (Yüksekova Garnizon Komutanı Kurmay Albay) dedi ki; 'Gitti benim alay komutanlığı, gitti benim alay komutanlığı'. Karadenizli bir müteahhit var ya onu aradı telefonla dedi "Dağlıca basıldı, gitti benim alay komutanlığı". Sorabilirsiniz ona. Dedik komutanım gitmez bu dedik. Dağlıca 60 kişi. 60'ının da ölecek hali yok ya. Derken üsteğmen, sözleşmeli üsteğmen walkie-talkie ile bağlantı kurdu. 'Şehit var 6 tane. 10 kişi kayıp, 10 tane yaralı var'."

www.terörihaneti.com isimli internet sitesine düşen ses kayıtlarında Dağlıca baskını sırasında bölgede görev yapan diğer komutanlarla ilgili de ihmal iddiaları yer alıyor. Örneğin Balyoz soruşturmasında sanık olarak gündeme gelen dönemin 3'üncü Taktik Tümen Komutanı Tümgeneral Yurdaer O. ile ilgili şok ifadeler kullanılıyor. O.'nun otopsilere müdahale ettiğini anlatan komutanlar, 'silahlar bozuk' iddialarıyla gündeme gelen Dağlıca'daki silah deposu yangını ile ilgili ses kayıtlarında şu itiraflarda bulunuyor: "Dağlıca olayında depo yanarken bir resim sızdı. Ve bunu bilen kimse yok. Süleyman Y. kendisi çekiyor ve Yurdaer O.'ya veriyor. Bununla ilgili resmi bir açıklama yapan kimse yok. Dağlıca'dan sonra yandı ve avukatlar silahların kriminal incelemesini istemeye karar verdikten sonra yaklaşık 10 gün sonra depodaki silahların hepsi yandı. Silahlar arızalı falan. Ondan sonra birbirini vurmalar olmuş orda. Otopsiye de Yurdaer O. müdahale etmiş. Biliyorsun olayla ilgili hiç tahkikat açılmadı. Ama bütün o şeylere rağmen korgeral oldu (Yurdaer O.). Araba aldı, karavan yaptırdı." Baskından sonraki 2008 YAŞ kararlarında terfi alarak korgeneralliğe yükselen O., Van Jandarma Asayiş Kolordu komutanı olarak bölgede görev yaptı. 2010 YAŞ kararlarında Harp Akademileri Komutan Yardımcılığı'na getirildi.

Kanlı baskının gerçekleştiği akşam çatışma haberini Dağlıca köyünde katıldığı düğünde alan Yarbay Onur D. de istihbarat raporlarına rağmen gerekli önlemi alamamakla sorumlu tutulmuştu. Saatler süren çatışmada 13 asker şehit olmuş, 16'sı yaralanmış ve 8 asker de kaçırılmıştı. Baskınla ilgili sorumlu komutanlar hakkında bir tahkikat ve soruşturma başlatılmamıştı. Tahkikatın başlatılmamasını ise internete düşen ses kaydında yer alan "Biliyorsun olayla ilgili hiç tahkikat açılmadı." ifadeleri doğruluyor. Baskından bir ay sonra ise, dönemin 2. Ordu Komutanı Orgeneral Hasan I., Yarbay D.'ye üstün başarı plaketi vermişti. 2008 YAŞ kararlarında yarbaylıktan albaylığa terfi eden Onur D. , Kara Kuvvetleri Komutanlığı Afyonkarahisar İkmal Komutanlığı'nda görev yapıyor.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1052740&title=alay-komutanligi-gitmemis
#925
Yargıtay'da 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum ettiren Mehmet Haberal, bu karardan bir hafta sonra Ergenekon Mahkemesi'nin iki hakimine dava açtı. Hakimler, Yargıtay'a manifesto gönderdi

HELİN ŞAHİN  İSTANBUL

Tutuklandığı günden bu yana yaklaşık 1.5 yıldır hastanede kalan ve hapishaneye dönmeyen Ergenekon sanığı Mehmet Haberal, 9 hakimden sonra Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2 hakimine de dava açtı. Ergenekon hakimleri, Haberal'ın şikayetini davaya dönüştüren Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne 12 sayfalık dilekçe gönderip yanlışları tek tek sıraladı ve şu soruyu sordu: "Dava dosyası istenip incelenmeden, nasıl dava açılıp karar verilebiliyor?"

HABERAL, BAŞKAN ŞENGÜN'DEN DAVACI OLMADI

4. Hukuk Dairesi'nin 9 hakimi "Haberal'ı tahliye etmediniz" diye tazminat ödemeye mahkum ettiği 8 Haziran 2010 tarihli kararından bir hafta sonra Haberal, 15 Haziran'da bu sefer Ergenekon davasına bakan 13. Ağır Ceza'nın iki üye hakimi S. Sami Haşıloğlu ve H. Hüseyin Özese'den "düşmanlık saikiyle kendisini tahliye etmedikleri" iddiasıyla 20'şer bin lira tazminat istedi. Haberal, mahkeme başkanı Köksal Şengün'e ise dava açmadı. Hakimler Yargıtay'a şöyle isyan etti:

Hiçbir makamın yetkilisi hakimlere emir veremez

• Hakimlik teminatını zedeleyebilecek kararlardan uzak durulması Anayasanın ve yasaların amir hükmüdür. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir veremez. Hakim hakkında görevini ihmal etiği veya kötüye kullandığına dair kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadan verilecek tazminat kararı hakimlik teminatıyla bağdaşmaz.

Yargıtay'ın davaya bakma yetkisi yok

• Hakimlere açılan tazminat davası ağır şartlara bağlanmıştır. Davada karar çıkmadan hakim sorumluluğu sorgulanamaz.

• Bu konusu şikayetinin başvuru yeri Yargıtay değil, davacının oturduğu ildeki ağır ceza mahkemesidir. Yargıtay yetkisizdir.

Fotokopi belgelerle mahkumiyet verilemez

• 4. Hukuk'un Haberal hakkındaki davanın aslını görmeden şikayetçinin davası kabul edilemez. Yargılamanın yapıldığı dava dosyasına atfen ifade edilen hususlar incelenmeden nasıl karar verilebiliyor? Bunlar incelense bile mahkemenin yargı yetkisine müdahale oluşuyor. Fotokopi belge üzerinden yargılama yapılması Yargıtay'ın içtihatına uygun değil

İtirazlara 28 ayrı hakim baktı neden sadece 11'i dava edildi

• Ceza verilen 9 hakim ve bizim aynı anda Haberal'a husumet beslememiz imkansız. 11 ayrı hakimin aynı kararı vermesi hukukun gereğidir. Bunun dışında 6 mahkeme başkanı ve 22 üye Haberal'ın tahliye talebine verilen kararlarda yer aldı. Ancak dava sadece bazı hakimlere açıldı. Mahkemede savunma yapana kadar Köksal Şengün de tahliye istememişti.

Husumetimiz olsa savunma yapma sırasını öne almazdık

• Bizler mahkemenin takdir yetkisini kullanarak, Haberal'ın bir an önce savunma yapma talebi üzerine, diğer tutuklu sanıkları bekleterek Haberal'ın savunmasını öne aldık. Husumetimiz olsa böyle birşey yapmazdık. Bülent Ecevit ve Haberal'ın sağlık durumuyla ilgili kararlar oybirliğiyle alındı.

İhsas-ı reyde bulunmamak için gerekçeyi açıklamıyoruz

• Haberal'ın tahliye edilmeme gerekçesinin açıklanmadığı iddiası gerçek dışıdır. Ara kararda gerekçeye yer verilmesi durumunda ihsas-ı rey oluşur. Bu durumda hakimin reddi söz konusu olur. Haberal ile aynı suçlardan yargılanan sanıklar da tutuklu. Yasalara göre de sanığın aleyhine olan durum ve deliller tartışılamaz.

Köksal Şengün de 'tahliye' gerekçesini açıklamıyor

• Köksal Şengün de niçin tahliye istediğini gerekçesini tam anlamıyla açıklamıyor. Şengün de özenle davranarak reyini belli edecek ayrıntılı açıklamaya girmemiştir. Bu durum tüm hakimlerin ortak tavrıdır, iddia edildiği gerekçe yoksunluğu değildir

Tıp Kurumu: Cezaevinde kalmasında sakınca yok

• Haberal'ın halen yattığı hastaneden çelişkili raporlar geldi. Bu raporlar Adli Tıp'a gönderildi ve Adli Tıp da "cezaevinde kalmasının sakıncası yok" raporu verdi. Bunun üzerine mahkeme, sanığın Adli Tıp'a sevkini istedi. Ancak sanık itiraz etti ve yattığı hastane de sevkin sakıncalı olacağını iddia etti. Ayakta tedavi olacağına dair rapor da mahkemeden gizlendi.

Şemdinli davası örnek oldu

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin Şemdinli davası hakimleri hakkındaki "Kanun hükmüne aykırı davrandıklarının veya memuriyet görevini savsakladıklarına dair yeterli delil bulunmamaktadır" şeklindeki kararı hatırlatılan dilekçede "Davalı hakimlerin kasıtlı hareketle yasaya ve adalete aykırı karar verdiklerini, kesin bir kanun hükmüne aykırı davrandıklarını veya memuriyet görevini savsakladıklarını kabule yeterli delil bulunmamaktadır" dernildi.

http://www.stargazete.com/politika/ergenekon-hakimlerinden-yargitay-4-hukuk-a-rest-haber-309162.htm
#926


CİHAN

Başörtülü öğrenciler için İstanbul Üniversitesi'nde "ikna odaları" açan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İstanbul Milletvekili Nur Serter'in Kadıköy Erenköy'deki evine haciz geldi. Serter icra için gelen memurları ikna edemeyince evdeki eşyalara el konuldu.

Nur Serter'e haciz şoku

Eşi Hilmi Serter'in ticari faaliyetlerinden dolayı sıkıntılı günler yaşayan Nur Serter'in evi, çilingir yardımıyla açılarak değerli eşyalarına el konuldu. Daha önce mahkeme kararıyla haczedilmesine karar verilen değerli 2 tablonun ise evde bulunmadığı anlaşıldı. Polisin güvenlik önlemi aldığı haciz işlemi sırasında Nur Serter'in Ankara'da olduğu belirtildi.

İddiaya göre, Nur Serter'in eşi Hilmi Serter, birlikte iş yaptığı Suat Yüksel'e 11 Mayıs 2009 tarihinde 36 bin TL'lik bir senet verdi. Suat Yüksel ise, senedi ortağı Mehmet Demirel'e ciro etti. Hilmi Serter'in imzasını taşıyan ve ödeme tarihi 29 Mayıs 2009 olan senet, gününde ödenmedi. Alacaklı Mehmet Demirel, durumu Hilmi Serter'in eşi CHP Milletvekili Nur Serter'e iletti. Senedin kopyasını faksla isteyip inceleyen Nur Serter, "Kocam borcunu ödeyecek, ödemezse ben öderim." sözü verdi. Ancak aradan geçen sürede alacağını tahsil edemeyen Mehmet Demirel, Serter'in adresini tespit ederek yasal işlem başlattı.

EVLERİNDEKİ BÜTÜN EŞYALAR HACZEDİLDİ

Mehmet Demirel alacağını icra yoluyla tahsil etmek üzere mahkemeye başvurdu. Kadıköy 8. İcra Müdürlüğü'nün yazılı emriyle başlatılan icra işlemi için Hilmi-Nur Serter çiftinin Erenköy Ülke Sokak Numara 14/7'deki evine giden icra memurları ile alacaklı avukatı kapıyı açtırdı ve evdeki kayda değer bütün eşyalar haciz listesine alındı. Haciz listesine eklenen 4 parça bilgisayar, faks, buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, televizyon, klima, yatak odası takımı, yemek odası takımı, koltuk takımı ile 2 adet resimli tablo, apartman görevlisine teslim edildi.

Bu süre içinde Nur -Hilmi Serter çiftinin borcunu ödemesini bekleyen Mehmet Demirel, umduğunu bulamayınca alacağını tahsil etmek için kapıya dayandı. Haciz memurları ve polis eşliğinde Nur-Hilmi Serter'in kapısını çalan Demirel, karşısında yine kimseyi bulamadı. Eşyaların teslim edildiği ve evin anahtarının da bulunduğu apartman görevlisi de bulunamayınca çilingir çağrıldı. Güçlükle açılan çelik kapıdan içeriye giren haciz memurları, evde bulunan bazı eşyalara el koydu. Daha önce haciz listesine eklenen ve değer tespiti yapılan 2 tablonun da aralarında bulunduğu bazı eşyaların evden götürüldüğü belirlendi. Nur Serter'in evde bıraktığı 2 adet televizyon, buz dolabı, çamaşır makinesi, plazma tv, müzik seti ile bazı tablolar kamyona yüklenerek götürüldü.

"TEHDİT EDİLİYORUM"

Alacaklarını haciz yoluyla tahsil etmeyi düşünen Mehmet Demirel, Nur-Hilmi Serter çiftinin yasalara aykırı olarak mal kaçırıldığını iddia etti. Haczedilen mallar listesinde bulunan bazı değerli tabloların bulunamadığını söyleyen Demirel, Nur Serter'in Ankara'daki evini tespit ederek yasal işlem yaptıracağını söyledi. Her gün defalarca tehdit edildiğini de belirten Mehmet Demirel, alacaklarını tahsil edene kadar Nur-Hilmi Serter çiftinin peşini bırakmayacağını söyledi. Demirel, "Alacağımı tahsil etmek için yasal işlem başlattım. Mahkeme kararıyla haciz işlemi yaptırıyorum. Nur Serter ve eşi Hilmi Serter telefonlarımı açmıyorlar. Onların yerine başkaları arayarak tehdit ediyorlar. Kimseden korkmuyorum. Alacağımı tahsil edene kadar bu işin peşini bırakmayacağım. Evde değerli hiçbir eşya bırakmamışlar. Daha önce tespit edilen tablolar da şimdi yok. Evden götürmüşler. Kendilerine mal kaçırmadan dolayı yeniden dava açacağım." dedi.

Kamyonete yüklenen eşyalar yediemine teslim edilmek üzere götürüldü.

Ulusal Strateji Merkezi'nin (USMER) 23 Ekim tarihinde düzenlediği başörtüsü ve laiklik konularının tartışıldığı panele katılan Nur Serter, haciz işlemleriyle ilgili soruyu, "Bu iddialar yalan, düzeltmesi yarın gazetelerde çıkacak." şeklinde cevaplamıştı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1052477&title=nur-serter-icra-memurlarini-ikna-edemedi
#927
KPSS'de kara liste belli oldu

Kopya skandalı nedeniyle iptal edilen KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı'nda kara liste belli oldu.

Kopya skandalı nedeniyle iptal edilen KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı'ndan 100 tam puan alan 352 kişiden 243'ü ikinci kez girdikleri sınavda düşük puan aldı. ÖSYM, 243 ismi emniyete bildirerek yakalanmalarını istedi.
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM), kopyacıları şoke edecek bir uygulamaya imza attı. Güvenlik tedbirlerini en üst seviyeye çıkaran ÖSYM, önceki KPSS'de 100 tam puan alan ancak yenilenen Eğitim Bilimleri sınavında düşük puan alan 243 kişinin ismini tek tek belirledi. Kara liste Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne gönderildi. Bu 243 kişinin emniyet tarafından gözaltına alındıktan sonra ÖSYM'de kopya soruşturmasını yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Şadan Sakınan'a ifade vereceği bildirildi. Emniyette tarafından gözaltına alınamayanlara savcılıkça tebligat gönderileceği kaydedildi. Şüphelilerin gelmemesi durumunda ise haklarında yakalama kararı çıkartılacağı ifade edildi.
Tam puan alan 352 kişiden 95'inin ise 31 Ekim'de yapılan Eğitim Bilimleri sınavına girmediği ortaya çıktı. 14 kişinin ise 100 puana yaklaştığı öğrenildi. Kopya iddiaları nedeniyle ertelenerek tekrar yapılan sınavın sonuçlarının ise bugün açıklanacağı duyuruldu.

Kitapçığa nokta dahi koymadılar
10-11 Temmuz'da yapılan KPSS'de kopya çekildiğinin tespit edilmesinin ardından sınav iptal edilmiş ve sınav 31 Ekim'de yeniden yapılmıştı. Ancak ilk sınavda tam puan alarak dereceye giren 352 kişinin sınav soru kitapçıklarına nokta dahi koymadığı belirlenmişti.

SUÇLULARIN BULUNAMAMASI MORALİNİ BOZDU
YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, 10-11 Temmuz 2010'da yapılan Kamu Personeli Seçme Sınavı'nın (KPSS) sorularını kimlerin sızdırdığının hala bulunamamasından dolayı moralinin son derece bozuk olduğunu söyledi.
KPSS ile ilgili iddiaların ortaya çıkmasından bu yana üç ay geçtiğini, olayı soruşturan savcının iyi niyetle çalışmasına karşın hala netice alınamadığını belirten Özcan, ''Eğer suçlular bulunmazsa ÖSYM'nin güven tesis etmesi hiçbir zaman yüzde yüz olmayacaktır'' dedi.
Özcan, ''KPSS'deki iddialar nedeniyle kamuoyunda güven kaybına uğrayan ÖSYM'nin yeniden aynı güveni kazanması için ne gibi çalışmalar yapılacağı'' sorusu üzerine şunları kaydetti:
''Bu konuda çok dertliyim çünkü geçen sene yapılan polislik sınavındaki soruların çalınması ve suçluların bulunmaması, bu sene de KPSS sınavındaki usulsüzlüğü kimin yaptığının bulunmaması, beni gerçekten üzüyor ve bugünlerde son derece moralim bozuk. Nasıl oluyor da geçen seneki polislik sınavında soruları kimin çaldığını bulamıyorlar. KPSS ile ilgili aradan üç ay geçti. Savcı bey çalışıyor, iyi niyetle de çalışıyor ama hala netice yok. Nedir yani bu, nasıl bulamıyoruz? Ben bunu anlamıyorum ve çok üzülüyorum. Eğer suçlular bulunamazsa ÖSYM'nin güven tesis etmesi hiçbir zaman yüzde yüz olmayacaktır.''

http://www.bugun.com.tr/haber-detay/127686-kpss-de-kara-liste-belli-oldu-haberi.aspx


KPSS'de bütün soruları yapan çıkmadı


Soruların ÖSYM'den sızdırıldığı iddiasıyla iptal edilerek 31 Ekim'de yeniden yapılan KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı sonuçları açıklandı.

Soruların ÖSYM'den sızdırıldığı iddiasıyla iptal edilerek 31 Ekim'de yeniden yapılan KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı'nın sonuçları açıklandı. 120 sorunun hepsini doğru cevaplayan aday bulunmazken, en fazla 111 net yapıldı. Sınava giren 2 bin 718 aday 100 ve üzeri nete ulaştı. YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, sonuçları şöyle değerlendirdi: "Böylece kopya iddiaları güçlendi." Kopya gerekçesiyle iptal edilen temmuz ayındaki Eğitim Bilimleri Sınavı'nda 120 sorunun tamamını doğru işaretleyen 350 aday çıkmıştı. 100 sorunun üzerinde net yapan 7 bin aday bulunuyordu.

Özcan, bu sonuçlara göre, sınavda soru sızdırılması ya da kopya iddialarının güçlendiğini belirterek, bundan sonraki görevin savcılığa düştüğünü söyledi. YÖK Başkanı, soru üzerine, ÖSYM'nin yapısında değişiklik öngören kanun taslağını sunduklarını ve bu taslağın kanunlaşmasını beklediklerini bildirdi.

2010 Eğitim Bilimleri KPSS sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte sınav sonuçlarını öğrenmek isteyen adayların yoğunluğundan dolayı ÖSYM'nin internet sitesi çöktü. ÖSYM'nin internet sitesinde KPSS Eğitim Bilimleri Sınavı'na ilişkin bir açıklama yapıldı. KPSS-Eğitim Bilimleri Sınavı'nın 81 il ve Lefkoşa'da 235 bin 134 adayın katılımı ile tekrarlandığı ifade edilen açıklamada, "Sınava başvuran aday sayısı olan 294 bin 909 göz önüne alındığında, sınava katılım oranı yaklaşık yüzde 80 olarak gerçekleşmiştir." denildi. Geçerli özel kimlik belgesi olmaksızın sınava girmek isteyen, kural dışı davranışlarıyla sınav düzenini bozan ve cevap kağıtları üzerinde kopya incelemesi yapan istatistiksel analiz çalışması sonucunda toplam 280 adayın sınavının, ÖSYM Yürütme Kurulu kararı ile iptal edildiği belirtildi.

Sınavı geçerli olan adayların toplam 120 soruya verdikleri doğru ve yanlış cevaplardan hesaplanan net soru sayısının ortalamasının yaklaşık 65 olarak gerçekleştiği vurgulandı. Açıklamaya şöyle devam edildi: "Bu sınavda tüm sorulara doğru cevap vererek 120 net yapan aday olmamış, en yüksek net 111 olarak hesaplanmıştır. Sınava giren 2 bin 718 aday 100 ve üzeri net yapmıştır." Adaylar, osym.gov.tr'den TC kimlik numaraları ve başvuru esnasında ÖSYM tarafından verilmiş olan şifrelerini kullanarak sınav sonuçlarına erişebilecekler.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1052266&title=kpssde-butun-sorulari-yapan-cikmadi
#928
PKK'nın şehir yapılanması olarak bilinen "Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi (KCK/TM)" davası uzun süredir tartışılıyor.
KCK'ya yönelik operasyonlar ilk başladığında, bunun barış yanlılarına ve siyaset tercihinde bulunanlara darbe olduğu iddia ediliyordu.
Ancak 96 tutuklusu bulunan davanın iddianamesi açıklanınca, çok ciddi suçlamalar olduğu ortaya çıktı.
İddianamede yasa dışı yapılanmaya dair önemli deliller mevcut.
KCK'nın Konsey Başkanı Murat Karayılan olsa da PKK aslında bu yapının silahlı kanadı.
KCK'nın şehir eylemlerini yönettiği, seçilmiş belediye başkanlarını sorguladığı ve hatta tokatladığı görülüyor.
Örgüt elemanlarından elde edilen krokiler ortaya koyuyor ki, bir bakıma yasa dışı "paralel devlet" yapılanması söz konusu...
Yasayı ihlal eden herkes gibi KCK üyeleri de hukuk dışına taştıkları eylemleri nedeniyle sorgulanıyor.
Ancak KCK üyelerine mahkemede "Kürtçe savunma hakkı" verilmeyerek sürecin tamamına gölge düşürüldü.
Sanıklara, mağduru oynama fırsatı sağlandı.
Böylece genişletilen demokratik ve kültürel hakların özümsenmediği ortaya çıktı.
İddia edildiği gibi sanıkların bazıları Kürtçe bilmiyorsa, bu durumda zaten kendi savunmalarını Türkçe yapmak zorunda kalacaklardı.
"Siz eski kamu görevlisisiniz Türkçe biliyorsunuz" gibi bir gerekçe olmamalıydı.
Çünkü bir insanın ana dilinde kendisini ifade etmesi her zaman daha kolaydır.
Dil tercihini hâkim değil birey yapar. Mahkemeye düşen tercüman atamaktı.
"Bilinmeyen bir dil" tarzı tanımlamalar kültürel hakların genişletilmesinde halen ciddi uygulama sorunları olduğunu ortaya koyuyor.
Bir taraftan devlet eliyle TRT Şeş'ten 24 saat Kürtçe yayın yapacaksınız, diğer taraftan üniversitede Kürtçe kürsüsü kurduracaksınız, sonra da mahkemede o dili yok sayacaksınız.
Sanıklar Kürtçe savunma haklarının ellerinden alınmasını AİHM'e götürseler, Türkiye bir kez daha mahkûm olsa bu sorunun çözümüne nasıl bir katkı sağlar?
Yıllarca Kürtçe'nin ve Kürtler'in yok sayılması neyi değiştirdi?
Kürtçe yayım ve şarkıların yasaklanması kime ne kazandırdı?
Olsa olsa sosyal bir yaranın derinleşmesine neden oldular.
Mahkemenin Kürtçe talebi reddetmesiyle KCK sanıklarına savunma yerine propaganda yapmak imkânı doğdu.
Eğer bu kriz devam ederse, KCK iddianamesinde yer alan suç delilleri "adil yargılama olmadı" iddialarının gölgesinde kalacak.
Sonuçta kaybeden yine Türkiye olacak.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün dün Adem Yavuz Arslan'ın da aralarında bulunduğu gazetecilere uçakta söylediği sözler aslında çıtayı doğru yere koyuyor;
"Resmi dilimiz Türkçe ve öyle kalacak. Hiçbir zaman değişmeyecektir. Ancak büyük ülkelerde konuşulan birçok dil olur. Bunların hepsi kültürümüzün parçası... İnkâr etmenin kimseye faydası yok. Tam tersine Anayasamız diyor ki, 'kültürü korumak göreviniz...' Kültür deyince müzedeki şey de destan da konuşulan yerel diller de girer."
AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik de dün KCK davasında Kürtçe savunma krizi ile ilgili açıklamada bulundu.
Mahkemenin Kürtçe konuşmayı "anlaşılmayan dilde konuştu" şeklinde kayda geçirmesini eleştirdi.
Çelik mahkemeye tepkisini şu sözlerle sürdürdü;
"Anlaşılmayan denilen dil, Türkiye'de milyonlarca vatandaşınızın anadilidir. Kendi insanınıza saygı duymak zorundasınız. Milyonlarca insanın ana dilini 'anlaşılmayan dil' olarak kayıtlara geçirmek mahkeme açısından şık olmamıştır."
Gül ve Çelik'in ortaya koyduğu tepkiler, Kürtçe savunma hakkının engellenmesinin bir devlet politikası olmadığını, uygulamada yaşanan bir aksama olduğunu gösteriyor.
Krizin aşılması adına da umut veriyor.
Ancak bu kadar temel bir insan hakkının KCK eliyle sağlanmış olmasının, dava sürecine vereceği zararı telafi etmek kolay olmayacaktır.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/127670-kurtce-savunma-hakki-ve-kck-ya-sov-firsati-makalesi.aspx
#929
Hz. Peygamber (sas) ve vergi memuru?

Emeviler döneminin ittifakla en adaletli halifesi Ömer b. Abdülaziz zamanında cereyan eden şu vak'a İslam tarihinde çok meşhurdur. Herkesin bildiği gibi İslam dinini kabul veya redde esas olan ferdi iradedir.

Fert hiçbir baskı ve zorlamaya maruz kalmadan, özgür iradesi ile dini kabul eder veya reddeder. Üçüncü bir şık yoktur. Kur'an'ın genel manada düşünce, özelde de din ve vicdan hürriyeti kapsamında ele alabileceğimiz birçok ayeti bunu emretmektedir. Efendimiz'in (sas) uygulamaları aynı istikamettedir.

Medine şehir site devleti örneğinden hareketle ifade edecek olursak gayrimüslim kategorisine giren insanlar, kendi din veya inançsızlıklarında sabit kalıp Müslümanlarla aynı devlet çatısı altında yaşamayı kabullenememişler ve bunlar sosyal statü ve vergilendirmede ayrı kurallara tabi olmuşlardır. Kendilerinin de kabullendikleri toplumsal statüleri itibarıyla bunlara verilen isim zimmi, alınan verginin adı da cizyedir. Zimmiler özgür iradeleri ile İslam'ı tercih ederlerse itikadi bağlamda Müslüman oldukları gibi, devlet vatandaş ilişkisi itibarıyla da mazisine bakılmaksızın tıpkı ilk Müslümanlar gibi muameleye tabi tutulurlar.

Efendimiz (sas) ve dört halife döneminde bu şekliyle uygulanan söz konusu kurallar, Emeviler döneminde kesintiye uğramıştır. Erken dönemlerde bazı Emevi halifeleri, İslam'ı tercih eden zimmilerin çokluğundan dolayı cizye/vergi gelirlerinde azalma olduğunu veya olacağı düşüncesiyle Araplar dışında Müslüman olan zimmilere tam Müslüman statüsü yerine Mevali adı verilen bir statü vermişler ve bunlardan cizye almaya devam etmişlerdir.

Burada yapılan iki yanlış vardır. Bunlardan birincisi ırkçı anlayışın geriye dönüşüdür. Halbuki bu anlayış Kur'an ve sünnetin yüzlerce beyanı ile yasaklanmış cahiliye fikriyatıdır. Evet, neden müşrik ve kafir Arap kabilelerinden birisi Müslüman olunca, ona tam Müslüman statüsü tanınıyor, Arap olmayan milletlerden din değiştiren kişiler için ayrı bir statü öngörülüyor, icad ediliyor?

Buna isimlendirme ya da gelmiş olduğu etnik köken itibarıyla devletin vatandaşını tanıması diye cevap verilebilir. Bir başka anlatımla, günümüzde doğum sertifikalarında, nüfus cüzdanı veya pasaportlarda bulunan etnik kimlik hanesi ile izah edilebilir. Bence bu yaklaşım kabul edilebilir bir açıklama ama tatmin edici değil. Kabul edilebilir; çünkü gerçekten devletin sınırlarının her geçen gün büyüdüğü bir ortamda, devlet idaresine ait elbette yeni düzenlemelerin getirilmesi şarttır. Belki de bu onlardan biridir.

Ama tatmin edici değil; çünkü Mevali statüsü verilen bu yeni Müslümanlardan, gayrimüslim dönemlerinde olduğu gibi vergi alınmaya devam edilmektedir. İşte hem ırkçılık bağlamında cahiliye anlayışına geriye dönüşü ihtiva eden, hem de vergilendirme ekseninde adalet anlayışını yansıtmayan bu çarpık yaklaşımın farkında olan Ömer b. Abdülaziz halife olur olmaz Mevali adı verilen Arap ırkına mensup olmayan Müslümanlardan cizye vergisini kaldırmıştır.

Bundan sonra ne olmuştur? Kaynakların verdiği bilgilere dayanarak Mevaliler ile devlet arasında yeniden bir güven tesisi sağlanmış ama devletin vergi gelirlerinde gözle görülür bir azalma meydana gelmiştir. Bu durum karşısında birçok vali devlet başkanı Ömer. B. Abdülaziz'e mektup yazarak şikâyetlerini iletmiş, eski uygulamaya geri dönülmesi gerektiği konusunda düşüncelerini belirtmişlerdir. Halifenin bunlara verdiği tarihî bir cevap vardır ki bu cevap günümüze de büyük ölçüde ışık tutmaktadır. Şöyle der Ömer b. Abdülaziz: "Allah, Hz. Muhammed'i (sas) İslam'a davet edici olarak gönderdi, vergi tahsildarı ve memuru olarak göndermedi."

Bu söz günümüze ışık tutuyor dedim, bilmem anlaşıldı mı?

a.kurucan@zaman.com.tr
http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1051440&title=hz-peygamber-sas-ve-vergi-memuru
#930
BÜŞRA ERDAL

Yargıtay'ın, hiç cezaevine girmeyen Mehmet Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hâkime verdiği tazminat cezası diğer sanıkları harekete geçirdi. Poyrazköy davasında tutuklanan Levent Bektaş, hakkında tahliye kararı vermeyen hâkimlerden 50 bin lira tazminat talep etti. Çetin Doğan, Süha Tanyeri ve Dursun Çiçek de aynı gerekçeyle Yargıtay'a başvurdu.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun Mehmet Haberal'ı tahliye etmeyen hâkimlere verdiği tazminat cezası, hukukta yeni bir tehlikenin kapısını araladı. Bu karardan cesaret alan Ergenekon ve Balyoz davasının sanıkları Yargıtay'a gidiyor. Silahların bulunduğu Poyrazköy davasının 1 numaralı sanığı Levent Bektaş, kendisini tahliye etmeyen İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi'nin başkanı ve 2 üyesine tazminat davası açtı. Bektaş'ın avukatları, Yargıtay 4. Hukuk Dai-resi'ne yaptıkları başvuruda toplam 50 bin TL talep etti. Balyoz davası sanıklarından emekli Orgeneral Çetin Doğan, emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri ve Dursun Çiçek de harekete geçti. Bu üç ismin kendilerini tahliye etmeyen hakimlerden talep ettikleri toplam tazminat miktarı ise 215 bin TL.

Tutuklandığı gece hastaneye kaldırılan ve hiç cezaevine girmeyen Haberal'ı tahliye etmedikleri gerekçesiyle 9 hakim, Yargıtay tarafından bin 500'er lira tazminata mahkum edilmişti. Anayasa'nın 138. maddesindeki hâkimlik teminatına ve 'görevi başındaki hâkimlere ceza verilemez' ilkesine aykırı bulunan karar, hukukçular tarafından skandal olarak nitelendirilmişti.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, daha önce Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Prof. Dr. Mehmet Haberal'ı tahliye etmeyen 9 hakimi tazminat ödemeye mahkum etmişti. Çetin Doğan, Süha Tanyeri, Levent Bektaş ve Dursun Çiçek bu karara dayanarak tazminat talebinde bulundu. Ancak Bektaş'ın herhangi bir sağlık sorunu gündeme gelmemişti. Yargıtay'ın Haberal kararında sağlık gerekçesiyle tahliyesi gerektiği halde, diğer sanıklar gibi tahliye edilmediği için eşitlik ilkesine aykırı davranıldığı tezi savunuluyor ve hakimlere bu nedenle ceza verilmesi gerektiği belirtiliyordu. Yargıtay kararı ile Anayasa'nın 138. maddesindeki hakimlik teminatına, ve 'görevi başındaki hakimlere ceza verilemez' ilkesinin yer aldığı 84 yıllık Hukuk Usulü Kanunu'na aykırı bulduklarını dile getirmişti.

'Kafes Operasyonu Eylem Planı' belgesinin kendisinden çıktığı iddia edilen Poyrazköy davası tutuklu emekli Binbaşı Levent Bektaş da kendisini tahliye etmeyen hakimlere tazminat davası açtı. Bektaş'ın avukatları Celal Ülgen ve Hüseyin Ersöz'ün Bektaş'la ilgili iki ayrı tazminat davası açtığı öğrenildi. Avukatlar tarafından Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne gönderilen iki ayrı dilekçenin ilkinde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu ile üye hakimler Mehmet Erdoğan ve Mehmet Karababa'nın "yasaya ve yasanın düzenlediği tutukluluk kavramının işlevine aykırı olarak 15 Ekim'deki duruşmada Bektaş'ın tutukluluk halinin devamına karar verdikleri" belirtildi. Bu kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Bangolar Yargı Etiği İlkeleri, Hukukun Temel İlkeleri, Anayasa ve CMK hükümlerine aykırı olarak verildiği savunulan dilekçede, 20 aydır tutuklu olan Bektaş hakkında hukuka aykırı kanıtlar gösterildiği ileri sürüldü. Bektaş'ın özgürlüğünün haksız ve hukuksuz olarak kısıtlandığına vurgu yapılarak, mahkemenin diğer üye hakimi Oktay Kuban'ın tutuklu sanıkların tahliyesini istediği hatırlatıldı.

KUBAN'IN TAHLİYESİ, TAZMİNAT GEREKÇESİ

Mahkeme Başkanı ve iki üye hakimin tutukluluk halinin devamına karar vererek Bektaş'ın özgürlüğünden yoksun kalmasına ve bu suretle manevi eziyet çekmesine neden oldukları iddia edildi. Bu nedenle Başkan Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu ile üye hakimler Mehmet Karababa ve Mehmet Erdoğan'dan 10'ar bin liradan toplam 30 bin TL manevi tazminat talep edildi. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne sunulan diğer dilekçede ise Mahkeme'nin 16 Eylül'de sanıkların tutukluluk halini incelediği kaydedildi. Bu kararda Mahkeme Başkanı Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu, üye hakimler Mehmet Karababa ve Oktay Kuban'ın olduğu hatırlatılan dilekçede başkan ile hakim Karababa'nın tutukluluk halinin devamı yönünde görüş bildirdiği anlatıldı. Oktay Kuban'ın karara muhalefet ettiği belirtilen dilekçede, Abdurrahmanoğlu ile Karababa'dan 10'ar bin liralık tazminat talep edildi. İki ayrı davada toplam 50 bin TL tazminat istendi.

Hâkim ve savcılara tazminat kıskacı

Tutuklu sanıklar istedikleri kararları vermeyen hakim ve savcıları sindirmek için tazminat davalarını araç olarak kullanıyor. Levent Bektaş, geçtiğimiz aylarda da Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'ne başvurarak İstanbul 10, 11 ve 12. Ağır Ceza mahkemelerinde görev yapan 6 hakim aleyhine toplam 60 bin TL'lik manevi tazminat davası açmıştı. Bektaş'ın, avukatları Celal Ülgen ve Hüseyin Ersöz aracılığıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi Başkanlığı'na verdiği 12 sayfalık dava dilekçesinde, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri Davut Bedir ve Ali Efendi Peksak, 11. Ağır Ceza Mahkemesi Hakimi Metin Özçelik, 12. Ağır Ceza Mahkemesi hakimleri Vedat Yılmazabdurrahmanoğlu, Mehmet Karababa ve Mehmet Erdoğan'dan 'hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanan manevi zararın tazmini' istendi. 'Balyoz' kod adlı darbe planı davası sanıklarından eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Çetin Doğan ile emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri ise İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görev yapan 3 hakimden toplam 120 bin TL'lik manevi tazminat istemişti. Doğan, dava dilekçesinde, hakimlerden 'hukuka aykırı işlemlerden kaynaklanan manevi zararın tazmini' amacıyla ayrı ayrı 20'şer bin TL tazminat talep etti. 'Kaos Planı' davasının sanığı Dursun Çiçek ise 3 hakimden 7'şer bin lira tazminat istedi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1050966&title=yargitayin-tazminat-karari-hâkimlere-baskiya-donustu
#931
Önder Sav, 10 yıldır sürdürdüğü CHP Genel Sekreterliği görevini Suheyl Batum'a devretti.

Batum, devir-teslim öncesi parti genel merkezine gelen Sav'ı, genel merkez önünde karşıladı. Sav ve Batum daha sonra devir-teslimin yapılacağı genel sekreterlik makamının bulunduğu 10. katta çıktılar.

Sav, burada yaptığı konuşmada, bugünü yaşamanın en onurlu ve anlamlı günlerinden biri olduğunu belirterek, 10 yıl 28 gündür aralıksız sürdürdüğü görevini Batum'a teslim edeceğini söyledi. Sav, CHP'nin büyük bir aile olduğunu, aile içinde zaman zaman sitemlerin yaşanabileceğini ifade ederek, Batum'a görevi süresince her türlü desteği ve deneyimini aktaracağını bildirdi.

Batum da bu görevi almaktan duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

Önder Sav: Görevi Batum'a devrederken huzur içindeyim

CHP'de bir devir sona erdi. Önder Sav, 10 yılı aşkın süredir oturduğu genel sekreterlik koltuğunu Süheyl Batum'a devretti. CHP'nin ikinci koltuğunda en uzun süre oturan isim olan Sav, birlikte çalıştığı Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu'na teşekkür etti.


Geçen hafta Genel Başkan Kılıçdaroğlu'na rağmen Parti Meclisi'ni (PM) toplayan ve yeni MYK listesini 'disiplin suçu' olarak niteleyen Önder Sav, yeni haftada 'süreci kabullenmiş' görüntüsü verdi. Devir teslim törenindeki konuşmasında halefini, "Çok sevgili dostum, arkadaşım, kardeşim sayın Süheyl Batum." şeklinde takdim etti. "Kol kırılır, yen içinde kalır", "Karanlıklara karşı mücadelemizi yine hep birlikte omuz omuza yapmaya devam edeceğiz.", "Kimseye kırgın değilim." şeklinde ılımlı mesajlar verdi. Fakat yeni yönetime destek olacağının altını çizerken ince mesajlar vermeyi de ihmal etmedi: "CHP için olumlu ve CHP'nin ilkelerinden sapmayan her türlü girişime hiçbir art düşünce gütmeksizin yardımcı olacağım. Cumhuriyetin nitelikleri ve Atatürk milliyetçiliği yolundaki uğraşımız ve devletin ve ulusun bölünmez bütünlüğü doğrultusundaki çabalarımız aralıksız sürmelidir. CHP'nin ötelenemez görevleri arasındaki bu ilkeler, bizim de ilkelerimiz olmaya devam edecektir. Hep birlikte CHP'yi başarıya taşırken bu ilkeler rehberimiz olmalıdır.''

Halefi Süheyl Batum'a bakarak bu ilkeler konusunda içinin rahat olduğunu dile getiren eski Genel Sekreter, "Böyle bir görevi değerli bir siyaset adamı, bilim adamı, dostum Sayın Süheyl Batum'a devrederken huzur içindeyim. Onun, benim biraz önce kısaca altını çizmeye çalıştığım değerlere sahip çıkacağından hiçbir kuşkum yok.'' şeklinde konuştu.

Önder Sav, 10 yıl 28 aydır görev yaptığı genel sekreterlik odasının kendisi için çok anlamlı bir yeri olduğunu dile getirerek burada yaşadığı sevinç ve hüzünlere atıf yaptı. Bu odanın pek çok tarihi olaya tanıklık ettiğini söyledi. 17 Mayıs 2010 tarihinde Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP genel başkanlığı adaylığına desteğini de bu odada açıkladığını hatırlattı. Böylece 'siyasetin vefasızlığı' imasında bulundu. Ardından şunları söyledi: "Biz bir aileyiz. Bu ailenin içerisinde ufak tefek serzenişler olabilir. Ama kol kırılır, yen içinde kalır, dışa dönük mücadelemizi, karanlıklara karşı mücadelemizi yine hep birlikte o meşhur deyimiyle omuz omuza yapmak durumundayız.''

Genel Sekreterlik görevini devrettiğini ancak gönlünde yaşattığı genel başkan sevgisi ve saygısını taşıyarak ayrıldığını ifade eden Sav, "Şu aşamada hiç kimseye kırgın, küskün değilim. Hiç kimsenin de kırgınlıkların, küskünlüklerin tutsağı olmasını istemem. Siyaset, sürekli kırgınlık, küskünlük tutsaklığıyla ilelebet süremez." ifadelerini kullandı.

BATUM: CHP, YOLUNDAN SAPMAYACAKTIR

Görevi devralan yeni Genel Sekreter Süheyl Batum da, "CHP, ne olursa olsun hiçbir zaman yolundan sapmayacaktır. CHP'de genel sekreterlikler, genel başkanlıklar, MYK üyelikleri, il, ilçe başkanlıkları değişecektir ama gerçek o yol devam edecektir.'' vurgusunu yaptı. Ardından, Kemal Kılıçdaroğlu adına hazırlanmış bir plaketi Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran'la birlikte Önder Sav'a takdim etti.

Sav, konuşmaların ardından gazetecilerin sorularını da cevapladı. Bir gazetecinin geçen haftaki açıklamalarını hatırlatarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na bir dilekçe sunduğunu anımsatması üzerine, "Geriye dönük bazı şeyleri kaşımanın bir anlamı yok." karşılığını verdi. "Ne değişti?" sorusu üzerine de yaşananları 'aile içi sitemler' olarak nitelediğini söyledi ve sözlerinin bu çerçevede değerlendirilmesini istedi. "Deniz Baykal ile görüşecek misiniz?" sorusunu da şöyle cevapladı: "Böyle bir zemin, zaman, ortam olursa, gayet tabii görüşürüm. Sayın Baykal benim çok önceden bu yana tanıdığım, uzun yıllar aynı siyaseti yürüttüğüm arkadaşım. Onunla da herhangi bir kırgınlığım, dargınlığım söz konusu değildir."

Encümen-i Daniş, Batum'u DP'nin başına düşünmüştü

Anayasa profesörü Süheyl Batum, eski DP Milletvekili ve Adalet Partisi (AP) Senatörü Sadık Batum'un oğlu. 55 yaşında. Galatasaray Lisesi çıkışlı. Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Şimdiye kadar hep merkez sağ çevrelerle iç içe bir görüntü verdi. Ergenekon iddianamesine de giren Encümen-i Daniş'in DP'nin başına düşündüğü isimdi. Bunu bizzat, Başkan Necmettin Karaduman dile getirmişti. DP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk da geçen yıl Tekel işçilerini ziyaretine onu yanında götürmüş ve geleceğin lideri olarak takdim etmişti. Fakat o, sürpriz yaparak CHP'nin son kurultayında Parti Meclisi'ne girmişti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın müdahalesinin ardından da genel sekreterlik görevine getirildi. Ulusalcı görüşleriyle tanınan Batum, 367 uygulamasının da savunucuları arasındaydı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1051018&title=onder-sav-gorevi-batuma-devrederken-huzur-icindeyim
#932
Erdoğan'a verilen tek tip askerlik brifinginde 4 yıllık üniversite mezunu dahil herkes eşit süreli askerlik planlanıyordu. Ancak Erdoğan buna sıcak bakmayınca, Genelkurmay üniversite mezununa ayrıcalık getirdi.

Genelkurmay'ın tasarısını onaylamayan Başbakan, 'Tek tip'le ilgili son talimatını verdi. Buna göre kısa dönem 6 ay, uzun dönem 9 ay olacak. Orduevlerinde de sivil garson çalışacak..

Türkiye'nin en önemli gündem maddesi olan "Tek tip" askerlik modeli, yeniden düzenlenecek.
Konuyla ilgili talimat ise Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dan geldi. Genelkurmay'ın uzun dönemi 12 aya indiren, kısa dönemi ise 9 aya çıkartan çalışmasını onaylamayan Başbakan Erdoğan, yeni talimat verdi. Başbakan kısa dönem askerliğin 6 ay, uzun dönemin de 9 ay olarak düzenlenmesini istedi.

SİVİL PERSONEL ALIMI
Genelkurmay'ın ise söz konusu tasarıya "Kışlada asker açığı olabilir" gerekçesiyle sıcak bakmadığı belirtildi. Başbakan Erdoğan'ın da uzun dönemin 12 ay olarak hesaplanmasına olumlu yaklaşmadığı ifade edildi. Ancak asker açığıyla ilgili ciddi bir sorunla karşılaşma olasılığına karşılık Erdoğan'ın 12 aya "evet" diyebileceği kaydedildi. Başbakan Erdoğan, askerlik süresinin indirilmesinden sonra kışlada doğacak açığın ise orduevlerinde hizmet eden 70 bin erle kapatılmasını istedi. Bu kapsamda askerliğini orduevlerinde garson olarak yapan personelin yerine sivillerin alınacağı belirtildi. Sivil hizmet alımı sorunsuz yürürse, uygulamanın tüm orduevlerinde hayata geçirileceği kaydedildi.

SINIRLANDIRILACAK
Genelkurmay Başkanlığı da Başbakan Erdoğan'ın verdiği bu talimat üzerine ilk adımını attı.
Çalışma kapsamında Türkiye İş Kurumu'ndan Ankara'daki orduevlerinde çalıştırılmak üzere 10 sivil garson talep edildi. Yapılan düzenlemeye yedek subaylık da girdi. Bu kapsamda "yedek subaylık" bazı mesleklerle sınırlandırılacak. Yedek subaylar, 12 aylık vatan hizmetini maaş alarak yapacak.

BEDELLİ DE VAR
Başbakan Erdoğan'ın "Tek tip"le ilgili talimatına bedelli askerlik de girdi. Bu kapsamda 30 yaşın üzerindekilere bedelli askerlik hakkı tanınması istendi. Erdoğan, bedelliden gelecek olan parayı, TSK'nın ihtiyaçlarını karşılamada kullanmayı planlıyor.

http://www.takvim.com.tr/Siyaset/2010/11/08/kislaya_yeni_tertip
#933


Metin Arslan Ankara / Fatih Karakılıç Bursa

Hakkâri Çukurca'da 27 Mayıs 2009 günü 6 Mehmetçiğin şehit düştüğü mayın patlaması soruşturmasında önemli bir gelişme yaşandı.

TSK mayınlarını döşemekle suçlanan Tuğgeneral Zeki Es, Genelkurmay Askerî Mahkemesi tarafından tutuklanarak Mamak Askerî Cezaevi'ne konuldu. Genelkurmay Askerî Savcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, Bursa Jandarma Bölge Komutanlığı görevini yürüten Zeki Es'in önceki gün akşam saatlerinde cezaevine gönderildiği bildirildi. Tuğgeneral Es'i, "Kahrolacak bir şey yok. Birileri ufak tefek hata yapacaktır." sözleriyle teselli eden Tümgeneral Gürbüz Kaya hakkında ise herhangi bir tutuklama kararı çıkmadı. Tümgeneral Kaya, Harita Genel Komutanlığı'na vekaleten atanmıştı.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Kaya'nın terfisini imzalamayan Başbakanlık işleminin yürütmesini durdurmuştu. Hakkari Çukurca'da 27 Mayıs 2009 günü 6 askerin şehit düştüğü mayın patlaması soruşturmasında önemli bir gelişme yaşandı. Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında, halen Bursa Jandarma Bölge Komutanlığı görevini yürüten Tuğgeneral Zeki Es'in tutuklandığı kaydedildi. Es'in önceki gün akşam saatlerinde Mamak Askeri Cezaevi'ne konulduğu öğrenildi.

Çukurca'da yaşanan mayın patlaması sonucu şehit olan 6 asker için Genelkurmay Başkanlığı yaptığı açıklamada askerlerin bastığı mayını teröristlerin döşediğini duyurmuştu. 6 askerin şehit olduğu mayın patlamasıyla ilgili Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığı'nın resmi uydu telefon kayıtlarında dönemin Hakkari Tugay Komutanı Tuğgeneral Zeki Es'in üç adet telefon görüşmesi internete düşmüştü. Görüşmelerde Tuğgeneral Es, komutanı Hakkari Tümen Komutanı Tümgeneral Gürbüz Kaya'ya mayınları bizzat kendisinin döşediğini itiraf ediyordu. Tümgeneral Kaya ise "Hiç önemli değil. Kahrolacak bir şey yok. Bu mücadelenin içerisinde birileri ufak tefek hata yapacaktır." diyordu.

Ses kayıtlarının ardından şehit ailelerinin suç duyurusu üzerine Van Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturmada mayınların TSK'ya ait olduğu Jandarma'nın kriminal raporuyla ortaya konulmuştu. Savcılık, görevsizlik kararıyla dosyayı Genelkurmay Askeri Savcılığı'na göndermişti. Şehit aileleri askeri savcılığın soruşturmasından uzun süre ses çıkmaması üzerine Genelkurmay önünde protesto gösterisi yapmak istemişti. YAŞ toplantılarının sürdüğü Genelkurmay binası önüne yaklaştırılmayan şehit aileleri TBMM önünde açıklama yapmıştı. Aileler, Es ve Kaya'nın görevden alınmasını istemişti.

İşte skandalı ortaya çıkaran diyaloglar

6 Mehmetçik'in hayatına mal olan vahim olay, Hakkâri Tümen Komutanı Tümgeneral Gürbüz Kaya ile o dönemde Çukurca Tugay Komutanlığı görevinde bulunan Tuğgeneral Zeki Es arasındaki telefon konuşmasının internete düşmesiyle ortaya çıkmıştı. İşte o skandal konuşma:

Zeki Es: Komutanım uzaktan komutalı değil. Maalesef.

Gürbüz Kaya: Değil mi?

Z.E: Değil komutanım. Uzaktan komutalı değil. Biliyorsunuz bunları korumak için ben burada sıkıntılı oldukları için kendim risk alarak geldim. Bizzat kendim yerleştirdim. Rütbelileri tek tek çağırdım, gösterdim. Bütün bölük komutanları birbirine devretsin dedim. Hep böyle tekmil verdiler devrettik diye. Ama komutanım bu büyük bir olasılıkla bizim, yani sabah buraya gelmenizde yarar var komutanım.

G.K: Kolordu komutanı gelecek sabah erken saatlerde onla beraber gelicem.

Z.E: Komutanım kolordu komutanımızla bu konuyu paylaşmanızda yarar var. Ben tamamen sorumluluğu almaya hazırım komutanım; onu bütün samimiyetimle söylüyorum.

G.K: Hepimiz alırız o konuda tereddüdümüz yok.

Z.E: Komutanım benim niyet maksadımı biliyorsunuz. Ben bu çocukları koruyayım diye onları döşedim. Ama onlar demek ki bu hassasiyeti o kadar yırtınmama rağmen göstermemişler. Komutanımızla da bir paylaşırsanız komutanım ben sabahleyin sıkıntıda kalabilirim. Yani olduğu gibi paylaşmak durumunda kalabilirim. Komutanım sizi böyle sıkıntıya soktuğum için kahroluyorum.

G.K: Yok, yok hayır öyle bir şey, hiçbir sıkıntı yok bak hiçbir sıkıntı yok. Hayır, hayır, hayır hiçbir sıkıntı yok. Biz aynen planladığımızı tekrar uygularız. Sen merak etme hiç onda bir sıkıntı yok.

Z.E: Yarından itibaren de harekatımızı uygulamak için hazırız komutanım bunu da belirteyim. Yarın akşama kadar atarız üzerimizden bu sıkıntıyı. Ama bu sıkıntıdan dolayı ben kahroluyorum.

Hakkâri Çukurca'da 27 Mayıs 2009 günü 6 Mehmetçiğin şehit düştüğü mayın patlaması soruşturmasında önemli bir gelişme yaşandı.

G.K: Hiç önemli değil. Kahrolacak bir şey yok. Ben bir şey söyleyeyim. Biz elimizden geleni yapıyoruz. Burada hayatımızı ortaya koyup mücadele veriyoruz. Bu mücadelenin içerisinde birileri ufak tefek hata yapacaktır. Bunun bedeli belki ağır olacaktır.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1049830&title=6-askeri-sehit-eden-mayinlari-dosemekle-suclanan-komutan-tutuklandi&haberSayfa=0
#934
Bozkırda muhteşem bir sonbahar şöleni... Rüzgarın darbesiyle düşen her bir yaprak, hazan halısını nakış nakış, ilmek ilmek dokuyor.

Karşı karlı dağlara doğru uzayıp giden yolun iki yanında sıralı kavak ağaçlarında uğulduyor rüzgar. Arabada dört arkadaşız.

Yol boyu, Çin sınırında, Tanrı Dağları'nın eteklerindeki Karakol Şehri'nin Türk Lisesi Müdürü Yozgat'lı Kınalı İsmail'i konuşuyoruz.

Sorgun'un Y.... Köyü'ndenmiş.

Öğrencileri ona; 'kınalı öğretmen' diyorlarmış.

Kınalı kuzuları, Çanakakle'deki Kınalı Hasan'ı biliyorduk ama kınalı öğretmeni ilk defa duymuştum.

Asil bir kadın olduğu anlaşılan anası, evladının ellerine kına koyarak gurbetlere göndermeyi nereden akıl etmişti. Biz, kocalarına kurban olsun diye gelinlere, Allah'a kurban olsun diye koçlara, vatana kurban olsun diye yiğitlere kına yakıldığını biliyorduk ama bu 'kınalı öğretmen' neyin nesiydi?

Sabahtan beri yol alıyorduk. Nihayet, kıyı uzunluğu 250 km.'den fazla olan efsanevi Issızgöl'ün sonu görünüyor. Tanrı dağları bütün azametiyle karşımıza dikiliyor.

Bu yüce dağlara efelenmek olmazdı. Geçit vermezlerdi. Sessizce gölün bitiminden sağa doğru kıvrılıyoruz.

Gölün karşı kıyısında, her bir rüzgar darbesiyle sağanaklaşan sarı konfeti yağmurları altında bir müddet daha yol aldıktan sonra, yol kenarındaki tabelada 'Karakol' yazısı görünüyor.

Sonbahar güneşinin solgun ışıklarında ısınmaya çalışan, yol kenarlarında, duvar diplerinde bir birleri ile konuşan Kırgızlar karşılıyorlar şehrin girişinde.

Arabamızı Kınalı Öğrtemen'in okuluna doğru sürüyoruz.

Okulun önünde öğretmenler ve öğrenciler karşılıyor bizi.

Yol arkadaşlarımızdan Orhan Bey, saçları önden hafifçe dökülmüş, öğretmenlerin önünde duran gözlüklü arkadaşı işaret ederek işte 'Kınalı Öğretmen' diyor.

Üzerinde mütevazi bir elbise, orta boylu, yüzü, hasadı yeni kaldırılmış kıraç bir arazi gibi hüznün harman yeri, ağır yük taşımak için yaratılmışcasına omuzları geniş bir yiğit...

Kırkında görünmesine rağmen kavruk yüzünde oluşmuş çizgiler, hiçbir tebessümün gizleyemediği derin acıların işaretçisi gibi.

Penceresi karlı dağlara doğru bakan bir odanın içersindeyiz.

Konuya girmek için, öğrenciler sana 'kınalı öğretmen' diyorlarmış, diyorum.

Susuyor...

Uzun uzun susuyor.

Sabahı olamayan bir gece kadar susuyor.

Ala Dağlar'daki ana ceylanların sürmeli gözlerini andıran iri ela gözleri buğulanıyor, uzaklara çok uzaklara bakıyor.

Hep dağların altından akmaktan hoşlanan nehirler gibi susuyor.

Sonra birden başlıyor anlatmaya;

"Adım İsmail, İsmail doğmuşum ben.

Buralara geldiğimde 25 yaşındaydım, şimdi kırkımdayım.

Hala hayatta olan babamdan dinlemiştim.

Çanakkale'deki meşhur Kınalı Hasan'ın hikayesi bizim köyde geçmiş.

Anam, aileden gelen bir gelenek olarak buralara geleceğim sabahın ön akşamında ellerime kına koydu.

Kınalı Hasan'ın anası Selvi Ana köyde çok sevilen büyük ruhlu bir kadınmış. Kocası Hüseyin Ağa köyün ağası imiş. Zengin, varlıklı bir insan. Köyün yarısına yakın araziler onunmuş.

Oğulları Hasan, İsmail, Mustafa... Üçü de onsekiz, yirmisinde.

Önce, 1911'deki Balkan Savaşları için çıkıyorlar köyden.

Balkanlar, Birinci Dünya Savaşı, Milli Mücadele derken, bir muharebe biterken, yenisinin başladığı yıllar.

Çanakkale harbi patlak verince Selvi ana bu defa üç oğlunun siyah saçlarına kına koyarak cepheye uğurlamış. Üç yiğidini uğurlarken sanki dönüşü olmayan bir gurbete gönderiyor gibi bir duygu, bir daha hiç göremeyeceği gibi bir his, bir alev gibi dolaşıvermiş yüreğinde.

Savaş sırasında Selvi Ana'nın üç kınalı kuzusundan Hasan'ı gören kumandan; "saçındaki bu kına nedir? Kınayı kadınlar yakar" deyince, mahçup olmuş, kızarmış Kınalı Hasan.

'Bilmiyorum komutanım anam yaktı' demiş.

Kumandan, 'öyleyse mektup yaz da sor bakalım anana' deyince, Kınalı Hasan da, anasına mektup yazmış.

Selvi Ana cevabında;

'Kumandan bey Hasan'ıma, kınalı kızuma saçlarındaki kınayı sormuşsun. Gelinlere kına yakılır kocalarına kurban olsun diye, koçlara kına yakılır Allah'a kurban olsun diye, yiğitlere kına yakılır vatana kurban olsun' diye yazar.

Selvi Ana'nın mektubu oğlu Hasan'a ulaşmadan Allah'a ulaşır, vatanına kurban olur.

Kardeşi kınalı Mustafa da Çanakkale'de kalır.

Üç kınalı kuzudan sadece Kınalı İsmail kalır. O da Sakarya Savaşı'nda Yunanlılar'a esir düşerek Atina'ya götürülür.

Kınalı İsmail, esir değişiminden sonra 1929'da köyüne döndüğünde, Selvi Ana ve Hüseyin Ağa'nın dönmeyen oğullarını düşüne düşüne eriyip gittiklerini mezarları ile karşılaştığında anlar.

Geniş ve görkemli konakları köylüler tarafından işgal edilmiş, bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsi paylaşılmıştır.

Anadolu için yokluk yıllarıdır, açlık, yağmacılık, eşkıyalık, alevsiz bir yangın gibi kasıp kavurmaktadır ülkeyi.

Kınalı İsmail, evi, arazileri geri alır.

Evlenir. Üç oğlu olur. Oğullarına Çanakkale'de kaybettiği kardeşlerinin adını kor.

Hasan, Mustafa, bir de Yusuf...

Buraya geldiğinde, gözleri buğulanıyor, kederleniyor, geçmiş günlerin gamıyla gölgeleniyor yüzü.

Odanın içinde sükun ağırlaşıyor. Gözlerimizi bir birimizden kaçırmak için önümüze bakıyoruz.

Birden oturduğumuz odadan yüce dağların yamaçlarına doğru nereden geldiğini anlaymadığım 'ayyüzlüm, turnalara tutunda gel' melodisi ruhlara hüzün veren bir türkü gibi yayılıveriyor.

Kınalı öğretmen, aranıyor, yoklanıyor, telefonunu buluyor.

Gurbetteki insanın telefonunda acıları ve ayrılıkları sakladığı türkülerimizden başka ne olur, diye düşünüyorum.

Anlatacakları bitti dediğim anda sanki ocakta korlaşmış odunlardan birinin devrilmesiyle birden harlaşan ocak gibi başlıyor konuşmaya.

"1938'de Kınalı İsmail de vefat eder, birkaç ay sonra da hanımı...

Üç oğulları yetim kalır.

Mustafa iki, Yusuf beş, Hasan daha sekizini bile doldurmamış.

Komşuların getirdiği yemeklerle karınlarını doyurmaya çalışırlar. Köylülerden hiçbiri nedense yetimleri yanlarına almazlar.

Üç kardeş, geceleri korkudan bir birine sokulur, sarılır.

Sabah olduğunda oyun için sokağa çıkarlar.

Bir sabah Mustafa'yı uyandıramazlar.

Birkaç gün her sabah 'Mustafa haydi kalk biz oyun oynamaya çıkıyoruz' derlerse de, henüz iki yaşındaki Mustafa hiç ses vermez.

Uyuyor, diye düşünürler.

Bir gün uzak bir köyden annelerinin akrabaları gelir. Mustafa öleli neredeyese bir hafta olmuştur. Soğuktan mı açlıktan mı olduğunu o gün bu gün kimse bilmez.

Diğer iki yetimi yanında alır götürür akrabaları. Koca konak yine ıpıssız kalır. Pusuda bekleyen fırsatçılar konağı hemen işgal ederler. Bağ, bahçe, tarla ne varsa hepsi kapanın elinde kalır. Kınalı kuzuların ocağı bir kere daha söner.

Ne Yusuf ne de Hasan bir daha köye dönmezler.

Kırgındırlar.

Ara sıra Sorgunun bir tepesine çıkarak oğullarına; "İşte şu karşıki köyün yarısı bir zamanlar bizimdi, şimdi bir metre yerimiz yok" diyerek ağlarlar.

Bir gün Sorgun Çarşısı'nda, seksenini devirmiş bir köylü kardeşlerden Yusuf Efendi ile karşılaşır.

'Yusuf Efendi! Ben de seni arıyordum, hacca gidiyorum da bir helallik alayım istedim, ne de olsa bunca yıldır arazilerinizi ekip kaldırıyoruz.'

'Olur helal ederim, ancak bir şartla: İster kır olsun, ister nehir yatağı beğenmediğin bir tarlayı çocuklarıma ver, bütün haklarımı helal ederim'

Pişkin köylü; 'Yusuf Efendi ben aklımı peynir ekmekle mi yedim, yıllardan beri ekip kaldırdığım bir tarlayı niye vereyim' deyince Yusuf Efendi;

'Öyleyse sen de hicaza git ama Ka'be'ye yüz süremeden, Ravza'yı göremeden geri gel' diye beddua eder.

Hicaza yaklaştıkça kol ve bacakları iyice ağırlaşan adamın felç her tarafını kaplar ve hiçbir yeri göremeden geri döner, bir müddet sonra da ölür.

Tanrı Dağları'nda gün battı, batıyor.

Kınalı Öğretmen sözlerini şöyle tamamlıyor.

Ben Çanakkale'ye giden üç kınalı kuzudan geriye dönebilen Kınalı İsmail'in torunuyuyum.

Yusuf'un oğlu. Şimdi nöbet sırası bizde.

Dedim ya ben İsmail doğmuşum."

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=24786&y=HarunTokakPazar
#935
CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter'in İÜ Rektör Yardımcılığı görevinde bulunduğu dönemde üniversitede öğrenci olan 2 kişi, 'ikna odaları'nda baskıya maruz kaldıkları iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.

Sultanahmet'teki İstanbul Adalet Sarayı'na kendilerine destek veren kişilerle gelen Hanife Gökdemir ve Nevin Karakuş, basın mensuplarının sorularını cevapladı.

Gökdemir ve Karakuş, İÜ'de öğrenci oldukları dönemde başörtülerini çıkarmaları konusunda ikna edilmeye çalışıldıklarını belirterek, yaşadıklarını anlattılar.

Nur Serter'in Star gazetesinde 1 Kasım'da yayımlanan röportajında, bu uygulamaya ilişkin video görüntüleri olduğunu söylediğini, görüntülerin delil niteliği taşıdığını ve yeni ortaya çıkmış olması nediyle zaman aşımının da dolmadığını, bu nedenle şikayetçi olmaya karar verdiklerini ifade eden Gökdemir ve Karakuş, daha sonra hazırladıkları suç duyurusu dilekçesini İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına sundu.

Suç duyurusu dilekçesinde şikayetçilerin, 1996 ile 2001 yılları arasında İÜ'de öğrenim gördükleri aynı dönemde Nur Serter'in Üniversitenin Rektör Yardımcılığı görevinde bulunduğu bildirildi.

Şikayetçiler, öğrenimlerinin ilk yıllarında başörtülü olarak üniversite kampüsüne girmelerinde ve ders takiplerinde sıkıntı yaşamadığını anlattıkları dilekçede, daha sonra başörtüsü kullanmalarının sorun haline geldiğini ifade ettiler.

Gökdemir ve Karakuş'un kamuoyunda ''ikna odaları'' olarak bilinen odalarda başörtülerini çıkarmaları konusunda ikna edilmeye çalışıldıkları kaydedilen dilekçede, bazı öğrencilerin, bu odalardaki uygulamaların kamerayla kayıt altına alındığını bildirdiklerine yer verildi.

Gülşen Demirkol Özer'in ''ikna odaları''na alınan kız öğrencilerin anılarını derlediği ''Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları'' adlı kitabındaki bazı anlatımlara da yer verilen dilekçede, Nur Serter'in Star gazetesinde yayımlanan röportajında, bu uygulamaya ilişkin video görüntülerinin bulunduğunu, bunları bir dava açılırsa kanıt olarak sunmak için kaydettiğini ve sakladığını, aradan 12 yıl geçtiğini artık imha edeceğini söylediği kaydedildi.

Söz konusu kamera kayıtlarının açılacak ceza ve tazminat davalarında delil teşkil edeceği vurgulanan dilekçede, bu kayıtların Serter tarafından imha edilmeden el konularak adli emanette muhafaza altına alınması istendi.

İÜ Rektörlüğünün de bu çekimlere müsaade ederek ve kayıtları üçüncü kişilere vererek suç işlediği ifade edilen dilekçede, Nur Serter, İÜ Rektörlüğü ve ''ikna odaları''nda psikolojik baskı amacıyla bulunan diğer kişiler hakkında, ''kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak'', ''inanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engellemek'', ''özel hayatın gizliliğini ihlal etmek'', ''kişisel verilerin kaydedilmesi'', ''verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirmek'', ''kamu görevine ait araç ve gereçleri suçta kullanmak'' ve ''suç delillerini yok etmek, gizlemek veya değiştirmek'' suçlarından soruşturma yapılarak, kamu davası açılması istendi.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101105/Iknaci-Nur-Serter-icin-suc-duyurusu.php
#936
Bankaların KKDF uyanıklığı

Bankalar, Bakanlar Kurulu kararıyla bireysel kredilerdeki Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) kesintisinin yüzde 10'dan yüzde 15 yükseltilmesi kararını, müşterilerinin kredi taksitlerine yansıtmaya başladı.

Tüketiciler Birliği Onur Kurulu Başkanı Aydın Ağaoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Resmi Gazete'de yayımlanan 2010/974 Sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile 28 Ekim 2010 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere bankaların kullandırdığı tüketici kredilerindeki Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) kesintisinin yüzde 10'dan yüzde 15'e çıkarılmasına tüketicilerin tepki gösterdiğini söyledi.

Gelişmelerden haberi olmayan yüzlerce tüketicinin, cep telefonlarına gelen mesaj üzerine kredi kullandıkları banka şubelerine giderek KKDF artışına ilişkin bilgi almaya çalıştığını belirten Ağaoğlu, ancak görevlilerin ''uygulama yasa gereği'' yanıtını ve yeni ödeme planlarını alarak şaşkın şekilde evlerine ve işyerlerine döndüklerini ifade etti.

Ağaoğlu, bankaların söz konusu artışı belirtilen tarihten önce kredi çeken tüketiciye yansıtmasının doğru olmadığını belirterek, ''Tüketici ekonomik kıskaç altında ezilirken, beklenmedik maliyet artışıyla zor duruma düşürülmemeli. Bu durumu bankaların kendileri karşılamaları lazım. Çünkü kar ettiklerinde karlarını tüketiciyle paylaşmıyor. Bu durumda bir miktar kardan fedakarlık ederek bir tür vergi artışı olan KKDF artışını kendileri karşılamalı'' dedi.

Artışın ardından 20 bin lira ihtiyaç kredisi çeken bir tüketicinin 24 ay süreli geri ödemelerinde 160-170 lira gibi bir ekstra fark ödemek durumunda kalacağını anlatan Ağaoğlu, şöyle konuştu:

''Artış yasalara uygun olabilir, ancak bunun, kararının alındığı 28 Ekimden önce çekilen krediler için uygulanması yasal değil. Tüketiciler bu konuyla ilgili yasal yollara başvuruda bulunabilir ve haklarını arayabilir. Hiçbir tüketici böyle bir duruma rıza göstermez ve göstermemeli.

Çektiği krediye KKDF artışı yansıtılan tüketici bulundukları ilçe kaymakamlıklarındaki Tüketici Hakem Heyetleri ya da artış oranı 938,75 TL'nin üzerinde ise Tüketici Mahkemesi'ne başvuruda bulunabilir ve kendilerine fazladan tahsil edilmek istenen miktarların iadesini talep edebilirler. Bu durumda olan tüketiciler tek kuruş masraf yapmadan yasal yollara başvurarak hakkını aramalı. Tüketiciler Birliği olarak bu konuyu yönetim kurulu toplantımızda ele alacağız. Bu konuyla ilgili olarak bankalara karşı dava açmayı düşünebiliriz. Hukukçular da bu konuyla ilgili Danıştay'a dava açılıp açılmaması konusunu ele alacaktır.''

Ağaoğlu, bankaların para kazanırken riskleri de üstlenmesi gerektiğini söyledi.

Tüketicilerden geriye dönük öngörü beklenemeyeceğini ifade eden Ağaoğlu, ''Tüketici daha önce hesabını yapmış ve ödeyebileceği taksit oranını belirleyip kredi çekmiştir. Bankaların tüketicinin yüzde 50 gibi bir vergi artışını üstlenmesini beklemek adil bir yaklaşım değildir'' diye konuştu.

Ağaoğlu, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'un 6'ncı maddesinde yer alan ''satıcı veya sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır. Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu her türlü sözleşmede yer alan haksız şartlar tüketici için bağlayıcı değildir'' ifadelerinin, tüketicinin bu konuda yaşadığı haksızlığı en iyi şekilde anlattığını kaydetti.

TÜKETİCİLER TEPKİLİ

Tüketiciler Birliği Başkan Yardımcısı Mustafa Dinç, Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) oranın artırılmasıyla ilgili SMS gönderilerek bankaya çağrılan ve yeni sözleşmeyi imzalaması istenen tüketicilerden yoğun şikayet almaya başladıklarını belirterek, ''Sözleşme yenileme çağrısı yapılan tüketicilere, 'sözleşmenizi asla yenilemeyin' çağrısında bulunuyoruz'' dedi.

Dinç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, toplumun fazla borçlanmasını önlemek amacıyla kredi kullanımında kredinin faizi üzerinden KKDF vergisi aldığını, bu oranın kısa süre öncesine kadar yüzde 10 olarak uygulandığını belirtti.

KKDF'nin örneğin 20 bin lira kredi kullanan ve 2 bin lira ödemek durumunda olan tüketiciden, faiz oranın yüzde 10 yani 200 lira KKDF ödediğini ifade eden Dinç, ''Bu oran 28 Ekim itibariyle Bakanlar Kurulu kararı ile yüzde 15'e çıkarıldı. Böylece 200 lira KKDF ödeyen kişiler artık 300 lira ödeyecek'' dedi.

KKDF oranın artırılmasıyla ilgili yeni sözleşmeyi imzalamaları için bankaların müşterilerine SMS gönderdiğini anımsatan Dinç, bu kişilerin artan KKDF oranlarına göre düzenlenecek yeni sözleşmeyi imzalamaları için bankaya çağrılmaya başlandığını, bu çağrıya muhatap olan tüketicilerden kendilerine şikayet telefonları yağmaya başladığını ifade etti.

Bankalar, Bakanlar Kurulu kararıyla bireysel kredilerdeki Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu (KKDF) kesintisinin yüzde 10'dan yüzde 15 yükseltilmesi kararını, müşterilerinin kredi taksitlerine yansıtmaya başladı.

Mevcut kanunlara göre, tüketici kredilerinde yeni uygulamalar ve şartların geriye doğru yürütülemeyeceğini vurgulayan Dinç, şunları kaydetti:

''Bakanlar Kurulu 28 Ekimden itibaren bu oranı artırırken, Bankalar Birliği Maliyeye 'Bunu geçmiş kredilere uygulayabilir miyiz?' diye bir soru soruyor. Maliye de vergi usul hukukuna göre geriye yürütülmeme esası ve Tüketiciyi Koruma Kanunu'nun 10. maddesini hiçe sayarak, geçmiş kredilerden de bunun alınmasını istiyor. Aynı Maliye 2004 yılında söz konusu benzer değişikliklerin geçmiş kredilere uygulanamayacağı yönünde görüş bildirmişti. 4077 sayılı Tüketiciyi Koruma Kanunu'nun tüketici kredilerini düzenleyen 10. maddesi, '...taraflar arasında atfedilen sözlemede öngörülen kredi şartları, sözleşme süresi içinde tüketici aleyhine değiştirilemez' diyor, yani hüküm çok açık. Ayrıca Vergi Usül Kanunu'na göre mükellefin lehine olmayan uygulamalar geriye yürütülemez.''

-''SÖZLEŞME YENİLEMEYE GİTMEYİN''-

Bu aşamada tüketicilerin SMS'ler gönderilerek bankalara davet edilip sözleşmelerin yenilenmek istendiğini dile getiren Dinç, ''Bakanlar Kurulu kararıyla yüzde 10'dan 15'e çıkarılan KKDF oranı sadece yeni kredi talep edenler için uygulanabilir. Sözleşme yenileme çağrısı yapılan tüketicilere, 'sözleşmenizi asla yenilemeyin' çağrısında bulunuyoruz. Bu hukuksuzluğu dikkate almayın. Bankalar, altında tüketicinin imzası olmadan yapılacak sözleşmenin hükümlerini uygulayamaz, tüketiciden bu farkı tahsil edemez'' dedi.

Dinç, eğer banka yine de sözleşme imzalamadan bunu yaparsa, tahsil edilen fark miktarı için vatandaşların, ''fazla tahsilat yapıldığı'' gerçekçesiyle Tüketici Hakem Heyetlerine başvurabileceklerini sözlerine ekledi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1048891&title=bankalarin-kkdf-uyanikligi&haberSayfa=0
#937


TRT Haber'e konuk olan Hayrettin Karaman, 'Açıktan daha cazip örtülüler var' diyerek 'Kadın erkek aynı hizada namaz kılabilir, cemevleri ibadethane değildir' açıklamalarında bulundu.

TRT Haber'de dün gece Kozmik Oda programının konuğu, ünlü İslam hukuku profesörü Hayrettin Karaman'dı. Rıdvan Memi'nin sorularını yanıtlayan Karaman, başörtüsü, kadın-erkek ilişkileri ve Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi tartışmasına ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu.

AÇIKTAN DAHA CAZİP BAŞÖRTÜLÜ 'GİYİNMİŞ ÇIPLAKLAR' VAR'

Karaman, "Bir kısım kadınlar aynanın karşısına geçtiğinde karşı tarafı nasıl çarparım diye düşünür. Bunu da hem başını açan hem de örten için söylüyorum. Kimi de vardır, rüküş olmayayım ama saygın, düzgün olayım der. Ama maksatlarını biz bilemeyiz. Maksadı bir yana bırakalım ve görüntüye gelelim. Görüntüde tesettür başın üstüne bir örtü alıp, açmış olmaktan daha güzel bir kıyafetle, renkle, duruşla insanların karşısına çıktığınız zaman da, mecazi anlamda söylüyorum yine zinetinizi sergilemiş olursunuz. Yani başörtü takarak ayetin anlamına maksadına ters düşersiniz. Açarak da olur bu takarak da olur."

Programda bu noktada Rıdvan Memi'nin sorduğu, Hz. Peygamber sahih bir hadiste "Giyinmiş Çıplaklar" tabirini kullanıyor, kimleri kastediyor? sorusuna Hayrettin Karaman'ın verdiği cevap çarpıcıydı:
"Bu az önce konuştuğumuz konuyla alakalı. Bu ifadeyi birkaç şekilde tefsir etmişler ve yorumlamışlar. Bunlardan bir tanesi şeffaf giyersiniz altını gösterir. Çıplak mı değil. Ama çıplak gibi. İkincisi bütün vücut hatlarınız belli oluyor.Bunlara bir şey daha eklemek icap ediyor, onu konuştuk az önce o da şudur. Giyiniyor ama açıktan daha cazip hale geliyor. Başını örtüyor, giyiniyor fakat öyle renklerle, öyle şekillerle ve öyle bir güzellik vererek, estetik değil cazibe vererek  bunu yapıyor ki açık olsaydı belki o kadar dikkati çekmeyecekti. Bunu da çağdaş olarak eklemek lazım bu o yorumlara."

'BAŞÖRTÜSÜ TEMEL KULLUK ENSTRÜMANIDIR DENEMEZ'

Rıdvan Memi'nin "Başörtüsü Allah'ın kadına dönük vazettiği unsurların temelini oluşturacak bir enstrümandır, denebilir mi? sorusuna ise Karaman'ın yanıtı gayet netti:
"Hayır denemez. Ben ısrarla örtünme tabirini kullanıyorum, bir. Bunun hem kadına hem erkeğe ait olduğunu söylüyorum, iki. Üç, örtünme Kur'an'da emredildiği için vazgeçemeyeceğimiz bir araçtır. Ama kadın ve erkekten istenen temel bir kulluk ensturmanıdır diyemeyiz."

'ERKEKLER KADINI GÜNAH ARACI GÖRÜP OLMAYAN YASAKLARI KOYABİLİYOR'

Kozmik Oda'da yaşanan en ilginç diyaloglardan biri de Rıdvan Memi'nin "Ahzab Suresi 59. Ayetin (dış giysi emri ayeti) sonundaki "Allah çok bağışlayıcıdır. Rahmet Kaynağıdır" ifadesi,  Elmalılı Hamdi Yazır tarafından "Tesettür emrolunduğundan dolayı kadınlar bir baskıya uğratılmasın, aşırıya gidilmesin" şeklinde yorumlanıyor. Katılıyor musunuz?" sorusu üzerine gelişti, Hayrettin Karaman şunları söyledi:
"Tabii. Şöyle katılıyorum. Cenab-ı Hakk kadınlara yönelik bir takım emirler ve yasaklar getiriyor. Fakat insanlar Allah'ın maksudunu aşarak, kendi egolarını tatmin etmek, kendi egemenliklerini kadınlar üzerinde göstermek ve kadınlara tahakküm edebilmek için bu maksadı aşabiliyor ve Cenab-ı Hakk'ın hedeflemediği yasakları koyabiliyorlar. Öyle oluyor ki camiye bile kadınların namaz kılmak için gitemelerini engellemek istiyorlar da Peygamber Efendimiz onlara 'Allah'ın kadın kullarını Allah'ın evlerinden mahrum etme' diyor."

'KADINLAR CAMİDE ERKEKLER İLE BİRARADA, AYNI HİZADA NAMAZ KILABİLİR'

"İnsanlar günah işlememek için günah imkanlarını ortadan kalkmasına talip oluyorlar. Halbuki Allah böyle istemiyor. Din böyle istemiyor. Din şöyle istiyor, günah işleme imkanı bulunacak fakat siz iradenizle, Allah'a olan sevgi ve saygınızdan dolayı onu ihlal etmeyeceksiniz. Erkekler kadını günah aracı olarak görmüşler. Bu günah aracını mümkünse evin içinde hapsetmeyi arzu etmişler. Sınırı aşma dediğim işte bu. Sınırı tarih boyunca aşmışlar. Peygamberimiz bile bununla mücadele etmiş. Peygamber Efendimiz zamanında saflar önce erkekler, sonra erkek çocuklar sonra da kadınlar şeklinde sıralanmış. Ama erkekler kadınların hizasında olsalar. Mezhep imamları bu konuyu tartışmışlar. Mesela Hanefiler demişler ki, kadın önde olursa ya da erkeğin hizasında olursa erkeklerin namazı bozulur. Ama diğer imamlar bozulmaz demişler. Bozulmaz niye bozulsun. Kadınlar ve erkekler aynı hizada durabilirler."

'SİMGE ŞEKLİNİ BELİRLESİNLER, ÖYLE ÖRTÜNMEYİN DİYE FETVA VEREYİM'

"Başörtüsünün iddia edildiği gibi siyasal simge olarak şekli belirlensin ben kızlara o şekilde örtmeyin diye fetva vereceğim, bunu örtmeyin bunun dışında her türlü örtün ve okulunuza gidin diyeceğim. Önemli olan örtünmedir. Ne şekil ne kıyafet tayin edilmiş değildir."

'CEMEVLERİ KURAN VE SÜNNETE GÖRE İBADETHANE DEĞİLDİR'

Kozmik Oda'da son günlerde yeniden konuşulan Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesine yönelik tartışma da gündeme geldi. Rıdvan Memi'nin "Cemevleri Kuran ve sünnete göre ibadethane sayılabilir mi?" sorusuna Hayrettin Karaman'ın yanıtı yine netti:
"Sayılmaz. Kur'an ve sünnette Cemevlerinde yapılan şeyler ibadet olarak kabul edilmiyor. Kur'an'da ve sünnette ibadetin ne olduğu belli. Cemevlerinde hem dini hem de kültürel bir takım ritüeller yapılıyor. Bunun tamamına birden ibadet demek mümkün değildir. Bunlarda o evde yapıldığına göre o anlamda ona mabed demek mümkün değildir. Bu cemevleri olmasın manasına gelmez. Cemevlerine din adamları gelmesin, cemevlerine devletin camilere yaptığı gibi yardımlar yapılmasın manasına gelmez. Dedelere maaş vermek lazımsa verilmesin anlamına gelmez. Bu manalardan söylemiyorum."

http://www.haber7.com/haber/20101103/Aciktan-daha-cazip-ortululer-var.php/
#938
CHP'ye kısa bir süre önce tüzük uyarısı yapan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun kendilerine sunduğu yeni parti yönetimiyle ilgili listeyi onayladı. Sav, Okay ve Anadol artık yok.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından, partisinin Merkez Yönetim Kurulu (MYK) üyelerine ilişkin Başsavcılığa iletilen listeyle ilgili, ''Bu isimler 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 10. maddesi uyarınca siyasi partiler siciline MYK üyeleri olarak işlendiğini'' bildirdi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının internet sitesinde yer alan açıklamada, ''Tüzük değişikliği uyarınca gerekli kararların alınarak işlemler yapılması için CHP Genel Başkanlığına yazılan 26 Ekim 2010 gün ve 2010/787 sayılı yazı üzerine, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu tarafından başsavcılığa gönderilen 3 Kasım 2010 günlü yazıyla parti tüzüğünün 39. maddesi gereğince parti genel başkanı tarafından parti meclisi üyeleri arasından seçilen MYK üyelerinin isimlerinin bildirildiği'' belirtildi.

Açıklamada, ''Bu isimlerin 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 10. maddesi uyarınca siyasi partiler siciline MYK üyeleri olarak işlendiği'' kaydedildi.

http://www.haber7.com/haber/20101104/Bassavciliktan-Savsiz-yeni-CHPye-onay.php
#939
Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası toplumun Pakistan'daki selzedeler için sağladığı yardımların bitmek üzere olduğunu, milyonlarca sel mağduru için yeni ve devamlı maddi kaynağa ihtiyaç duyulduğunu açıkladı.

BM sözcüsü Stacey Winston, başkent İslamabad'da düzenlediği basın toplantısında, yaklaşan kış şartlarını da göz önüne alarak, Pakistan'a acil ve düzenli yardım sağlanması için uluslararası toplumu yeniden harekete geçmeye çağırdı.

Azalan kaynaklar nedeniyle acil yardım çalışmalarının yavaşladığına işaret eden Winston, ''Öngördüğümüz hazırlıkları zamanında tamamlayamazsak sel mağdurları kış şartlarında yeni krizlerle karşı karşıya kalabilir'' dedi.

BM geçen ay, Pakistan'da 8,5 milyondan fazla insanın gıda, su, barınma ve diğer temel ihtiyaçlara muhtaç olarak yaşadığını, acil yardımların devam etmesi için 2 milyar dolara ihtiyaç duyulduğunu, şimdiye dek uluslararası toplumun 718 milyon dolar yardımda bulunduğunu açıklamıştı.

Pakistan'da temmuz ve ağustos aylarındaki sellerde 2 binden fazla kişi hayatını kaybetmiş, 20 milyondan fazla kişi de sellerden etkilenmişti.   

AA
http://www.haber7.com/haber/20101104/BM-Pakistan-yardimlari-bitmek-uzere.php
#940
Başsavcı'nın uyarısı ile yeni tüzüğü hayata geçirmeye çalışan CHP, birbirine girdi. Genel Sekreter Sav, disiplin suçu işlemekle suçladığı Kılıçdaroğlu'nu by-pass edip kurultay kararı aldı; "Lider tasallutunu püskürteceğiz. Burası aşiret yeri değil." dedi. Yeni yönetime Sav'ı almayan CHP lideri ise aynı sertlikte cevap verdi: "Korku imparatorluğunu yıktık. Koltuklar kimsenin malı değil. Gücünü bir yerlerden alanlar artık bu partide olmamalı."

CHP'deki tüzük tartışması partiyi altüst etti. Yargıtay Başsavcılığı'nın uyarısı üzerine dün Parti Meclisi (PM) toplanacak ve yeni tüzük doğrultusunda yeni Merkez Yönetim Kurulu (MYK) belirlenecekti. Günlerdir Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile Genel Sekreter Önder Sav arasındaki güç mücadelesi konuşuluyordu. Ancak mücadele dün depreme yol açtı. Kılıçdaroğlu, PM'yi iptal edip toplantıya katılmadı. Sav ve ekibi ise hiç iptal edilmemiş gibi PM'de kurultay kararı aldı. Bunun üzerine Kılıçdaroğlu yeni tüzükteki yetkisine dayanarak MYK'sını ilan etti. Ortaya iki farklı yönetim çıktı. Taraflar birbirlerini ağır ifadelerle suçlarken, yaşananlar için 'kaos', 'rezalet', 'utanç verici', 'iç savaş" yorumları yapıldı. En sert açıklama Sav'dan geldi. "CHP kimsenin babasının malı değil. Genel Başkan disiplin suçu işlemiştir. Hukuku bilmeyenlere hukuku bildirmek görevimizdir.'' diyen Sav, partideki genel başkan tasallutunu püskürteceklerini söyledi. Ardından basının karşısına Kılıçdaroğlu çıktı. Tüzüğün gerektirdiği değişikliğin yapıldığını, yeni MYK listesinin Başsavcılığa teslim edildiğini vurgulayan Kılıçdaroğlu, listeyi tek tek okudu. Partinin 53 yıldır iktidar olamadığını hatırlatıp, "İç çekişmelerden ne istiyoruz arkadaşlar?" diye soran CHP lideri, isim vermeden Sav'a yüklendi: "Partideki korku imparatorluğunu yıktık. Koltuklar kimsenin babasının malı değil. Birileri 'koltuğu altımdan alırsanız başka işler yaparım' derse buna izin vermem. Gücünü halktan değil başka yerlerden alanlar artık bu partide olmak zorunda değil." -

Dünkü toplantı öncesi bir uzlaşma sağlanmış ve kamuoyuna ılımlı bir hava yansıtılmıştı. Önceki gece geç saatlere kadar süren toplantılar sonucu belli bir noktada anlaşılmıştı. Bunun neticesinde de gece yarısı partinin internet sitesinden bir açıklama yapıldı ve kurultaya gidilmemesi yönünde karar alındığı duyuruldu. Ancak Genel Sekreter ve ekibinin gece bir toplantı daha yaparak yeni MYK'da kendilerine yakın isimler olmazsa tüzük kurultayı yapılması için imza toplanması kararı aldıkları ortaya çıktı. Dün gün boyu yüksek tansiyonlu ve hareketli saatler yaşandı. Gerginlik, 14.30'da toplanacak PM öncesi tamamen su yüzüne çıktı. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, PM öncesi 13 genel başkan yardımcısı ve 1 genel sekreteri belirledi. Fakat listede kendisine liderlik yolunu açan Önder Sav'a yer vermeyince kılıçlar çekildi. Sav önderliğindeki PM üyeleri, tüzük kurultayının toplanması için imza toplamaya başladı. Bunun üzerine Kılıçdaroğlu, PM'yi erteleme kararı aldı. Fakat Sav, bu kararı tanımadı. Kendisine yakın PM üyeleri ile toplantıyı başlattı ve 59 üyenin kabul oyu ile de 27-28 Kasım'da olağanüstü kurultay kararı alındı. Toplantı sonrası açıklama yapan Parti Sözcüsü Hakkı Suha Okay, PM'nin kendisi başkanlığında toplandığını söyledi. Hukuken PM'nin aldığı kararların geçerli olduğunu savunan Okay, Kılıçdaroğlu'nu bu karara uygun hareket etmeye çağırdı. Buna karşılık aynı saatlerde Kemal Kılıçdaroğlu, yürürlükte bulunan yeni tüzük uyarınca CHP'nin yeni yönetimini belirledi ve saat 16.30 itibarıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na teslim etti. Akşam saatlerinde de yeni MYK ile ilk toplantısını yaptı.


NELER YAŞANDI

23.15: (Önceki gece): CHP'den 'tüzük kurultayı yok' açıklaması yapıldı.

02.00: Sav, Kılıçdaroğlu'nun evine giderek bilgi istedi. Rahatsızlığını dile getirdi.

14.30: Sav, Parti Meclisi'nde, tüzük kurultayı için imza topladı.

14.55: Kılıçdaroğlu, Parti Meclisi toplantısının iptal edildiğini duyurdu.

15.00: Sav, PM'nin çalıştığını ve 59 imza toplandığını basına sızdırdı.

15.32: Kılıçdaroğlu karşı hamle yaparak, PM toplantısına katılmadığını açıkladı.

16.00: Sav, basın toplantısı düzenledi. "Kılıçdaroğlu disiplin suçu işledi" dedi.

16.30: Kılıçdaroğlu yeni MYK listesini Yargıtay'a gönderdi.

17.20: Kılıçdaroğlu da basın toplantısı yaptı, "korku imparatorluğu bitti." diye konuştu.

18:00: Kılıçdaroğlu MYK'yı, Sav PM'yi topladı

18.40: Sav, PM'nin tüzük kurultayı kararını Yargıtay'a gönderdi.

19.00: Sav, ikinci kez basın açıklaması yaptı.

HABİB GÜLER ANKARA
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1048719&title=chpde-ic-savas


'CHP'de yaşananlar tam anlamıyla rezillik' 



CHP'de dün yaşananlar, partinin gerek ağır toplarını gerekse de milletvekillerini rahatsız etti. Parti genel merkezinde 4. kat ile 12. kat arasında yaşanan sert kavga, partilileri üzdü.

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, yeni belirlediği 13 genel başkan yardımcısı ile makam odasının bulunduğu 12. katta toplantı yaparken, Önder Sav, 4. kattaki Parti Meclisi toplantı odasındaydı. Her iki katta da zaman zaman arbede yaşandı. Eski milletvekillerinden Nurettin Sözen, dünkü manzarayı, "Belki sağlıklı bir sonuca gidilecek ama seçime 6-7 ay kala olacak iş değil bu. Önder Bey'in birikimi, Kemal Bey'in de halk tarafından büyük bir sempatisi var. Yanlış bir şey. Bu, tam bir rezillik." şeklinde tarif etti. Önder Sav'a yakınlığıyla bilinen CHP İstanbul İl Başkanı Berhan Şimşek ise Habertürk TV'de katıldığı bir programda, yaşananları şöyle değerlendirdi: "Bugün yaşananları bir kâbus olarak görüyorum. Bu kâbusun mimarı çok acı, sanki Deniz Bey için düğmeye basanlar bu oyunu oynamaya devam ediyor."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1048731&title=chpde-yasananlar-tam-anlamiyla-rezillik


Üç başlı CHP, Bülent Korucu, Zaman

Anamuhalefet partisinde beklenen çatlama gerçekleşti. Seçim öncesinde aday listeleri hazırlanırken yaşanacağı tahmin edilen kamplaşma biraz erken patladı.

Kemal Kılıçdaroğlu ile Önder Sav arasında geçici bir koalisyon kurulmuştu. Bu işbirliğinin amacı kurultayda Deniz Baykal'ı yemekti. Hedefe ulaşıldıktan sonra aralarında hesaplaşmaları kaçınılmazdı. Genel Başkan Kılıçdaroğlu, Genel Sekreter Sav'ın teşkilatlardaki gücünü bildiği için şimdiye kadar hep alttan aldı. Sav, partiyi yöneten Parti Meclisi ve onun içinden çıkan Merkez Yönetim Kurulu'nda Genel Başkan'ı yalnızlaştırmıştı. Gürsel Tekin'i MYK'ya almak isteyen Kılıçdaroğlu'nun aylarca sabretmesi gerekti. Ancak referandum yenilgisinde Sav'ın süngüsü biraz düşünce Tekin'i parti yönetimine alabildi.

Yaşanan tüzük krizi, ayrışmayı iyice su üstüne çıkardı. 21 kişilik MYK'da Kılıçdaroğlu'nun teklifleri 17'ye 5 gibi açık farkla reddedildi. Önceki gün Sav, basın önüne çıkarak, "Genel Başkan'la aramızda sorun yok, olsa gereğini yaparım." demişti. Başkaları ne anladı bilmiyorum ama ben bugün yaşananları anladım. Yani 'gerekirse onu da indiririm' demek istedi. Kılıçdaroğlu, pabucu pahalı görünce Parti Meclisi'ni toplamaktan vazgeçtiğini duyurdu, ama iş işten geçmiş ve çağrı yapılmıştı. 81 kişilik PM'de 59 ismin Sav lehine tavır alması sürpriz olmadı. Bence sürpriz olan, Kılıçdaroğlu'nun Sav ile en yakın adamı Hakkı Suha Okay'ı silmeye kalkmasıydı. Kemal Bey, ayağına gelen çok daha müsait topları taca atmıştı. Kurultayda Baykal'ın uyarısına rağmen yeni tüzüğü uygulamaya koymadı. Referandumda Kılıçdaroğlu onlarca miting yapmışken, teşkilatın yan gelip yatmasının hesabı Önder Bey'den sorulabilirdi. Hepsini ıskalayıp böylesine radikal değişikliğe girişmesi şaşırttı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan aldığı güçle bunu yaptı. Adı MYK'da geçen Gülsüm Bilgehan ve Nihat Matkap'ın ilk dakikalarda çekilmesi, Kemal Bey'in ilk kayıplarıydı.

Dün yaşananlar son değil, zorlu başlangıcın ilk adımı. Genel Başkan'a 'tasallut ve padişahlık' suçlaması yapan, disiplin suçu işlediğini ileri süren Sav ekibinin gemileri yaktığı ortada. Kapışma PM'de ve Meclis Grup toplantısında sürecek. Kılıçdaroğlu'nun ilk grup toplantısında kaç kişiye konuşacağı önemli. Saadet Partisi ve Şevket Kazan'a kurultay tüyosu veren Sav'ın karşı hamleleri merakla bekleniyor. Kurultay için imza toplanmaya başlandı bile. Kesin olan bir şey varsa o da kavganın mahkemede biteceğidir. Partideki üçüncü güç odağı Baykal'ın tercihi şimdi kıymete bindi. Deniz Bey, intikam ile koltuk arasında tercih yapmak zorunda kalabilir.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1048721&title=haber-yorum-uc-basli-chp