Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#941
Erdoğan ve bazı bakanlar için 'analarını satan zihniyet' ifadesini kullanan Oktay Ekşi'nin, Hürriyet Gazetesi başyazarlığı görevinden sonra Basın Konseyi Başkanlığı'ndan da istifası gündemdeydi. Ekşi, 'güvenoyu' istedi. Konsey kararını verdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün AK Parti Grubu'nda yaptığı konuşmada 100 bin TL'lik tazminat davası da açtığı Oktay Ekşi'ye tepki göstermiş, Basın Konseyi'ne de çağrı yaparak "Onu tardedin " demişti.

UYARILMASINA KARAR VERİLDİ

Basın Konseyi, Hürriyet gazetesinden istifa eden konsey başkanı Oktay Ekşi'nin durumunu görüşmek için toplandı. Basın Konseyi'nde Oktay Ekşi'nin başkanlık görevini sürdürmesi kararı alındı. Konsey, yazısı nedeniyle Ekşi'nin uyarılmasına karar verdi.

"GÜVEN OYU İSTEDİM"

Oktay EKşi'nin istifa çağrılarına karşı, 'İstifa etmedim. Basın Konseyi'nden güven oyu istedim." diye açıklama yaptı.

ALBAYRAK: EKŞİ GİDENE KADAR YOKUM

Öte yandan, Basın Konseyi Yüksek Kurulu Üyesi ve Türkiye Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Nuh Albayrak, Konsey Başkanı Oktay Ekşi görevinden ayrılarak yeni yönetim teşekkül edinceye kadar toplantılara katılmama kararı aldığını bildirdi.

Albayrak, yaptığı yazılı açıklamada, şunları kaydetti: "Basın Konseyi Yüksek Kurulu Üyesi olarak, Sayın Oktay Ekşi'nin bir makalesinde kullandığı ifadelerin, Basın Konseyinin yıllardır savunduğu ilkeli yayıncılıkla bağdaşmadığı kanaatindeyim.

Bu sebeple, Basın Konseyinin daha fazla yıpranmaması ve medyamızda etik anlayışın gelişmesi fonksiyonunu kaybetmemesi için Sayın Ekşi, Basın Konseyi Başkanlığı görevinden ayrılarak yeni bir yönetim teşekkül edinceye kadar Basın Konseyi Yüksek Kurulu toplantılarına katılmayacağımı, kurumumu temsilen başka bir görevli de tayin etmeyeceğimi saygı ile arz ederim."

http://www.haber7.com/haber/20101103/Oktay-Eksi-Basin-Konseyini-de-birakti.php


TRT, STV ve AA Basın Konseyi'nden çekildi

TRT, Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi'nin istifa etmemekte direnmesi üzerine konseyden çekildiğini açıkladı. Öte yandan Samanyolu Yayın Grubu da Basın Konseyi'nden çekildiğini duyurdu. Bir istifa da AA'dan geldi.

TRT BASIN KONSEYİ'NDEN ÇEKİLDİ

TRT'nin Basın Konseyi'nden çekildiği bildirildi.

TRT Genel Müdürlüğünden yapılan yazılı açıklamada, Basın Konseyi tarafından, Basın Meslek İlkeleri'ni çiğnediği tespit edilerek uyarılan, sonrasında da ''tuhaf bir oylamayla'' yeniden Basın Konseyi Başkanlığı'na seçilen gazeteci Oktay Ekşi'nin durumunun tarafsızlığı uzun süredir tartışılan konseyin itibarını fazlasıyla sarstığı belirtildi.

'Basın etiği' gibi önemli bir alanda fonksiyon icra etme kararlılığında olan konseyin, mevcut şekli, yapısı ve yönetim biçimi, bu hedefini yerine getirmesini imkansız kıldığı belirtilen açıklama, şunlar kaydedildi:

''Türkiye Radyo Televizyon Kurumu'nun bugünden itibaren böyle bir yapı içerisinde varlığını devam ettirmesi, Kurumun saygınlığı açısından uygun görülmemiştir. Kuruluş amacına uygun şekilde yeniden yapılandırılana kadar, TRT olarak, Basın Konseyi'nden çekiliyoruz.''

SAMANYOLU GURUBU DA KONSEYDEN ÇEKİLDİ

Samanyolu Yayın Grubu bugün yaptığ kısa bir açıklamayla Basın Konseyi'nden çekildiğini duyurdu.

Samanyolu Yayın Grubu'ndan yapılan yazılı açıklamada, Grubun Basın Konseyi'nden çekildiğ duyuruldu.

Yapılan açıklama şöyle:

SAMANYOLU YAYIN GRUBU'NDAN KAMUOYUNA AÇIKLAMA

Samanyolu Yayın Grubu; daha katılımcı, yayın ilkeleri daha çağdaş bir yapı ve yönetim oluşturulana kadar, Basın Konseyi üyeliğinden çekilme kararı almıştır.

Kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

AA YÖNETİM KURULU VE BASIN KONSEYİ YÜKSEK KURULU ÜYESİ YÜCE: BİR SÜREDİR ANADOLU AJANSI'NI TEMSİLEN YÜRÜTTÜĞÜM BASIN KONSEYİ YÜKSEK KURUL ÜYELİĞİNDEN İSTİFA EDİYORUM

Anadolu Ajansı (AA) Yönetim Kurulu ve Basın Konseyi Yüksek Kurulu Üyesi Sait Yüce, Basın Konseyi Yüksek Kurulu'nun Oktay Ekşi'ye güvenoyu olarak yansıtılan kararına, kararla ilgili olarak yapılan açıklamada kullanılan üsluba katılmadığını belirterek, ''Bir süredir Anadolu Ajansı'nı temsilen yürüttüğüm Basın Konseyi Yüksek Kurul üyeliğinden istifa ediyorum'' dedi.

Yüce, Basın Konseyi Yüksek Kurulu Başkanlığına gönderdiği istifa dilekçesinde, ''Basın Konseyi Yüksek Kurulu 3 Kasım 2010'da yaptığı toplantıda durumu değerlendirmiştir. Toplantıda oy çokluğuyla alınan ve Sayın Ekşi'ye güvenoyu olarak yansıtılan karara, kararla ilgili olarak yapılan açıklamada kullanılan üsluba katılmadığımı ifade etmek istiyorum. Bir süredir Anadolu Ajansı'nı temsilen yürüttüğüm Basın Konseyi Yüksek Kurulu üyeliğinden istifa ediyorum'' dedi.

Yüce, dilekçede, ''Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi'nin Hürriyet Gazetesinden ayrılmasına sebep olan 28 Ekim 2010 tarihli nüshasında yer alan başyazısında kullandığı ifadelerin hiçbir şekilde hoşgörülmesi mümkün değildir. Nitekim Sayın Ekşi de ifadelerinin ağırlığını kabul etmiş ve gazetedeki görevinden ayrılmıştır'' görüşünü bildirdi.

Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi Yüce, şöyle devam etti:

''Basın Konseyi Yüksek Kurulu 3 Kasım 2010 günü yaptığı toplantıda durumu değerlendirmiştir. Toplantıda oy çokluğuyla alınan ve Sayın Ekşi'ye güvenoyu olarak yansıtılan karara, kararla ilgili olarak  yapılan açıklamada kullanılan üsluba katılmadığımı ifade etmek istiyorum. Bir süredir Anadolu Ajansı'nı temsilen yürüttüğüm Basın Konseyi Yüksek Kurul üyeliğinden istifa ediyorum. Basın Konseyinin tüm basını kucaklayan ve tüm toplum katmanlarının nezdinde kabul gören bir yapıya kavuşması en büyük arzumdur.''

AA-HABER 7
http://www.haber7.com/haber/20101104/TRT-ve-STV-Basin-Konseyinden-cekildi.php
#942
Taksim saldırısını gerçekleştiren canlı bombanın kimliği açıklandı. Olayın failinin, Van-Gürpınar nüfusuna kayıtlı 24 yaşındaki Vedat Acar olduğu belirtildi.

Acar'ın 2004 yılında bölücü terör örgütüne katıldığı tespit edildi. Edinilen bilgilere göre, canlı bomba, KCK terör örgütüne bağlı olarak İran sınırında faaliyet gösteren Demokratik Kuruluş Birliği'nin (DKB) üyesi. Acar ailesi terör sebebiyle Hakkari'den Van'a göç etmiş. 7 yıl önce de ailesiyle birlikte İstanbul'a taşınan Vedat Acar, 2004'te katıldığı PKK tarafından askeri eğitime alınmış. Türkiye'ye ne zaman ve hangi yolla girdiği araştırılan Acar'ın bütün bağlantıları tek tek inceleniyor. Acar'la birlikte eylem için Türkiye'ye gönderilen başka terörist olup olmadığı araştırılıyor. Canlı bombanın, İzmir'e giderken Uşak'ta kaza yapan bomba yüklü araçla ilişkisi de araştırılan konular arasında. Eylül ayındaki kazada hayatını kaybeden Faik Yorgun'un da Hakkari'den Van'a göç eden bir aileye mensup olduğu belirlendi. Yorgun ile Acar arasında irtibat olabileceği kaydediliyor.

BOMBACININ KOD ADI: DERVİŞ

Vedat Acar'ın örgüt içinde 'Derviş' kod adını kullandığı belirlendi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, patlamayla ilgili olarak dün 7 kişiyi gözaltına aldı. Saldırıyı Vedat Acar isimli kişinin gerçekleştirdiğinin belirlenmesi üzerine eylemcinin yakınları tespit edildi. Şahısların bölücü terör örgütüne üye oldukları ileri sürüldü. Teröristin, 10 Ekim 2010'da Şirinevler'de 600 TL aylıkla ağabeyi S.Acar adına daire kiraladığı öğrenildi. Üst kattaki komşusu Erdal G., bombacıyı birkaç kez gördüğünü anlattı. Erdal G., "O daireye onun dışında ara sıra 2 erkek daha giriyordu. Saldırının ardından televizyonlarda da görünce tanıdım." dedi. Dairenin altında bulunan lokantanın sahibi Osman G. ise, "Bize, 'Cerrahpaşa Hastanesi'nde tedavi görüyorum. O nedenle daireyi kiraladım' demişti. Saldırı günü sabah anahtarı bana bırakarak mülk sahibine vermemi söyledi." diye konuştu. Lokanta sahibinin oğlu Mehmet Gülağacı da şu ifadeleri kullandı: "Cumartesi akşamı dükkana gelerek 3 lahmacun parası verdi. Lahmacunu götürdüm. Beni kapıda karşıladı. İçerinin ışıkları yanmıyordu. Sabah çıkarken de omzunda 2 çanta vardı. Anahtarı babama bıraktı. 'Hastane işim olmadı. Acilen gitmem gerekiyor. Eşyalar mülk sahibine kalsın. Depozitoyu da gelip alacaklar' diyerek çıktı. Daha sonra tekrar dönerek elindeki şemsiyeyi de bize verdi. 'Bu da sizin olsun' dedi. İyi Türkçe konuşamıyordu." Bu arada, saldırganın kimliğinin tespit edilmesinden sonra kaldığı dairede ekipler tarafından arama yapılarak, bina sakinlerinin ifadesine başvuruldu. Dairede çok sayıda şarap soğutma kabı bulunduğu ve patlamanın olduğu gün Acar'ın bu kaplardan ikisini yanında götürdüğü öğrenildi.

Saldırının ardından teröristin, Devrimci Karargah örgütüyle de bağlantılı olduğu ileri sürülüyordu. Örgüt ise eylemi üstlenmedi. Ancak yapılan duyuruda ilginç bir ipucu ortaya çıktı. Bildiride, 31 Ekim'deki saldırının tarihinin 29 Ekim olarak belirtilmesi, olaydan önce örgüte yönelik istihbaratları doğruladı. Terör örgütlerinin 29 Ekim törenlerini sabote etmeye dönük eylem hazırlığı içinde olduğu istihbaratı alınmıştı. Törenlerin hava şartları nedeniyle ertelenmesi, eylemi de tehir etti. Devrimci Karargâh'ın yalanlama duyurusunda 29 Ekim tarihini belirtmesi, söz konusu duyurunun önceden hazırlandığı ve planlı bir yalanlama olduğu şüphesini doğurdu. Bostancı'daki çatışmada öldürülen Devrimci Karargâh örgütü Türkiye sorumlusu Orhan Yılmazkaya'nın da PKK'nın Kandil kampında bomba eğitimi aldığı ortaya çıkmıştı.

AZİZ İSTEGÜN - DİYARBAKIR / TANJU ÖZKAYA - İSTANBUL
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1048257&title=taksim-bombacisi-kckda-gorevli-cikti


Taksim bombasının arkasında kim var?, Mehmet Kamış, Zaman

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın önceki gün yaptığı konuşma; hükümetin Taksim saldırılarıyla ilgili çok şey bildiğinin bir göstergesi.

'Sözün tamamının ahmağa söyleneceği' gerçeğinden hareket edecek olursak Erdoğan, terör olaylarının arkasında hangi ülkelerin bulunduğunu çok açık biçimde söyledi. 'Bazı Avrupalı ülkelerin Türkiye'ye gerekli desteği vermediğini, bir kısmında da terör örgütüyle bağlantısı bilinen kurumların serbestçe faaliyetlerine devam ettiğini' vurguladı.

Başbakan durup dururken neden Avrupalı ülkelere gönderme yaptı? Acaba bombanın Avusturya yapımı olduğunun tespit edilmesi mi o sonuca ulaştırdı? Bu soruların cevabı şimdilik net değil. Devlet ulaştığı bütün bilgileri kamuoyuyla paylaşır mı, onu da bilmiyoruz. Ancak işaretlerin Ergenekon'la irtibatlı Devrimci Karargâh örgütünü göstermesi 'Bu işin arkasında kimler var?' sorusu için kafalarda farklı istifhamlara sebep oluyor.

Burada tetiği kimlerin çektiğinin çok da önemi yok. Asıl konuşulması gereken, tetiği kimlerin çektirdiği. O açıdan baktığımızda Devrimci Karargâh mı, yoksa PKK mı; gerçekte önemli değil. Bunlar sadece tetikçilik yapıyor. Ayrıca PKK çok uluslu bir terör şirketi gibi. Her kritik zamanda ortaya çıkan bu örgüte tetiği kimler çektiriyor? Onu anlamak için 'Bu eylemi PKK'nın hangi birimi yaptı?' diye bakmak lazım. Çünkü tek blok, tek ses bir örgüt yok karşınızda. Bölgede hesabı olan dünyanın bütün güç merkezlerinin bir uzantısı var bu örgüt içinde.

Herkesin bildiği gibi Türkiye'de devlet yapısı büyük bir değişim içinde. Her geçen gün daha demokratik bir ülke oluyoruz ve devlet daha çok topluma yaslanan bir yapıya dönüşüyor. Referandum da bu süreçte çok önemli bir eşik oldu. Şimdi kritik bir soru sormakta fayda var: Türkiye'deki değişimden en çok hangi ülkeler rahatsız? Bu soruya verilen cevap bizi Türkiye'yi karıştırmak isteyen adrese götürecek.

AK Parti'den ve Türkiye'nin yaşadığı bu değişim sürecinden en çok rahatsız olan yerlere baktığınızda, o yerlerin Ergenekon yapılanmasının arkasında olduğunu da görebiliyordunuz. Ergenekon'un ortaya çıkarılmasından ve operasyon yapmalarının engellenmesinden sonra bu güç merkezleri PKK ve Devrimci Karargâh üzerinde yoğunlaştı.

Devrimci Karargâh mevzusu açılmışken başka bir konuya da mutlaka değinmek gerekiyor. Polisin Devrimci Karargâh'la ilgili yapacağı birçok operasyonu, önceden ifşa ettiğinden söz edilen Hanefi Avcı'nın kimin adına Haliç'teki Simonlar kitabını yazdığını konuşmak lazım. Hanefi Avcı bu örgütle irtibatlandığı zaman onun terör şirketinin uluslararası bağlantılarından haberdar mıydı? Bu da cevabı mutlaka verilmesi gereken bir soru olarak karşımızda duruyor. Son olaylardan sonra yazdığı kitabın kastı bambaşka bir yöne doğru gidiyor.

Türkiye yıllardır aynı terör oyunuyla haşır neşir oluyor. Öyle ki bazı yıllar terörle mücadele etmekten başını kaşımaya vakit bile bulamadı. Terörle yola getirildi. Dünyadaki bütün güçlerin bu tür istekleri olabilir. Bu anlaşılır bir durum. Ama hükümet olanın, iktidar olanın bunların yerli ve yabancı bütün işbirlikçilerinin hakkından gelmesi gerekiyor. Bunlara içeride kim çanak tutuyorsa da onlara hesabını sormalı...

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1048148


TAKtik deşifre oldu, PKK saldırıyı üstlendi

Sivillerin öldüğü saldırıları üstlenmeyen terör örgütü PKK, canlı bombanın kimliğinin deşifre olmasının ardından Taksim'deki kanlı eylemi üstlendi.

Pazar günü bombanın patlamasının ardından Demokratik toplum partisi saldırıyı kınayıp provokasyon olarak nitelerken, PKK terör örgütü de eylemi kendilerinin yapmadığını açıklamıştı.

31 Ekim'de gerçekleşen canlı bomba eylemini PKK'ya bağlı Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) üstlendi.

Terör örgütü, internetteki sitesinde yaptığı açıklamada, "Bu intikam eylemi örgütümüz TAK'ın komuta kademesinde yer alan Derwêş (Vedat Acar) Arkadaşımızın kendi inisiyatifi ile örgütlendirilmiş ve hayata geçirilmiştir." denildi.

Eylemin PKK'nin ateşkes kararıyla bir ilgisi olmadığı belirtilen TAK açıklamasında, "PKK'nın bu kararı ile bir ilgimiz olmadığı gibi TAK olarak herhangi bir ateşkes kararımız olmamış ve böylesi bir açıklamamız yapılmamıştır." diye belirtildi.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1048853&title=taktik-desifre-oldu-pkk-saldiriyi-ustlendi
#943
Rütbesizlerin çaycılık, garsonluk yaptığı, rütbelilerin ise topluma ve siyasete ayar vermeye çalıştığı bir ordu istenmiyor artık. Hâlâ anlaşılamadı mı bu?

Bir ülkenin güvenliği için en vazgeçilmez kurumu olan ordusu, üzerine vazife olmayan konularda aldığı tutumla istikrarsızlaştırıcı bir rol oynuyorsa ortada yanlış giden bir şeyler var demektir.

Kafası estiğinde darbe yapan bir ordudan, cumhuriyet resepsiyonlarına katılan mensuplarına 'başörtülüleri gördüğünüzde resepsiyondan sessizce ayrılın' genelgesi gönderen bir orduya ulaşmak gelişme bile sayılabilir. Kapıda barikat kurup başörtülüleri sokmayın talimatı da verebilirlerdi yani! Ama doğrusu, savunma hazırlıklarını mükemmelleştirecek çalışmalarla meşgul olmak yerine halkın başörtüsüyle uğraşan bir ordunun hâlâ gerçek işini, işlevini, vazifesini anlamadığı kanısındayım.

Bunun kolay olmadığını da biliyorum. Darbe yapıp başbakan asan, yaptığı anayasalarla memleketi istediği gibi yıllarca yöneten, medyaya, topluma ve siyasete istediği gibi ayar veren ordu mensuplarından, bugün, 'normal' bir Türkiye'ye ayak uydurmalarını bekliyoruz. Sivillerin kontrolünde, şeffaf, yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı hesap vermesi gereken bir kurum olmalarını istiyoruz. Bunu anlayan birçok ordu mensubu var; ama siyasetsiz, siyasal güçsüz ve imtiyazsız yaşayamayacağını düşünenler de... Hangi tutum daha modern dersiniz? Taa Yeniçerilerden kalan iktidar ve imtiyaz arayışları mı, yoksa eğitim, teçhizat ve taktik çalışmalarla gerektiğinde bu ülkenin savunmasını en iyi şekilde yapmak için hazırlıklı olmak mı?

Askerin sadece kendi işini yaptığı ve bunu iyi yaptığı bir Türkiye'yi düşünüyorum da, her şey çok farklı olurdu herhalde. Darbelerin olmadığı ve darbe anayasalarıyla darbe rejimlerinin sürekli kılınmadığı bir Türkiye'nin demokrasisi, ekonomisi, halkının refahı ve güvenliği bugünden çok ilerde olurdu kuşkusuz. Ne için engellendi daha iyi bir Türkiye? Üç beş asker daha iyi, daha müreffeh, imtiyazlar içinde yaşasın diye; darbeci komutanlar cumhurbaşkanı, cunta mensubu binbaşılar, yarbaylar 'tabii senatör' olsun diye...

Bu ülke darbelerle yıkılan, askerin muhtırası, andıcı ve demeçleriyle sarsılan demokratik istikrarını pekiştirmekle meşgul. Her askerî müdahaleyle siyasetin doğası bozuldu, ekonomi yağmalandı. Kurgulanan yarı-askerî siyasal ve toplumsal düzen de toplumun dokusuna ters geldi, sonunda siyaseten tasfiye edildi.

Ama hâlâ bu işin sırrını çözemeyen komutanlar var. Siyasete ve topluma tahakküm edici, olmadı tepeden bakan tutumlarını değiştirmiyorlar.

Cumhurbaşkanı'nın eşinin kıyafeti komutanları neden ilgilendirir? Üzerlerine vazife olmadığı gibi, hadleri değil. Tamam; özgürlük, tercih hakkı, eşitlik, farklılığa saygı gibi kavramlara yabancılar diyelim, peki yerli yersiz ağızlarından düşürmedikleri 'devlet terbiyesi'ne ne oldu? 'Başkomutan'larının davetine kulak asmayıp alternatif davet düzenlemek 'devlet terbiyesi'ne uyar mı?

Gazeteler bu konuda yazarıyor, insanlar konuşuyor. Haydi bunları anladık; ama komutanlar bir araya gelip kurumu da bağlayacak şekilde bir 'protesto' ortaya koyuyorlarsa iş farklılaşır. Devletin geleneğinde bunun bir yaptırımı olmalı. Gelecek cumhuriyet resepsiyonuna komutanları davet etmemek bence en nazik uyarı olur.

Başörtüsünü komuta kademesi dahil bazı kesimlerin bir takıntı haline getirdikleri ortada. Başörtüsü üzerinden siyasete müdahale etmekten vazgeçemiyorlar. Sebepsiz de değil bu. Başörtüsü bir sembol; takanların değil karşı çıkanların sembolü. Bu sembolle korku yaymak ve tedirginlik yaratmaktan başka ne bir fikirleri ne bir programları ve stratejileri var.

Başörtüsü, laikçi-Kemalistlerin halk üzerinde kurdukları tahakkümün sembolü. Onun serbestleşmesi tahakkümün de sona ermesi demek. Direniş bundan. Başörtüsüne karşı direnerek hâlâ iktidar olduklarını, topluma hâlâ bir şeyleri dayatabildiklerini görmeye ve göstermeye çalışıyorlar.

Ancak bütün bunlar beyhude; özgürlük ve eşitlik fikirlerini asla alt edemezsiniz. Ayrıca, kendi halkına karşı savaşan bir ordunun kazandığı da hiç görülmemiştir.

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1047685&title=askerin-baska-isi-yok-mu
#944
Eski DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk ve DTP Milletvekili Aysel Tuğluk'un Anayasa Mahkemesi tarafından düşürülen vekilliklerinin geri iadesi yönündeki başvurusuna TBMM Başkanlığı'ndan olumsuz yanıt geldi.

TBMM Başkanlığı, "milletvekilliklerininin mahkemenin kararı ile düşürüldüğünü, bu nedenle vekilliklerinin geri iadesi konusunda yetkilerinin olmadığını açıkladı.

BDP'liler konu ile ilgili tüm hukuki yollara başvuracaklrını açıkladı.

http://www.haber7.com/haber/20101102/TBMMden-Turk-ve-Tugluka-iade-yaniti.php
#945
Başbakan Tayyip Erdoğan, Hürriyet'teki 'Az demişiz' başlıklı köşe yazısında kabine üyelerine 'analarını da satarlar' hakaretinde bulunan Oktay Ekşi hakkında yargıya başvurdu.

Kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirten Erdoğan, Ekşi ve Hürriyet Gazetesi aleyhinde 100 bin TL'lik manevi tazminat davası açtı. Ekşi'nin yazısında "Erdoğan'ın şahsiyet haklarına tecavüz niteliğinde; şeref, haysiyet ve onuruna yönelik tahkir ve tezyif edici isnat ve ithamlara, fevkalade ağır, katlanılması ve tahammülü gayri kabil hakaretlere yer verildiği" kaydedildi.

Bakanlar da dava açmak için harekete geçti. Kameroğlu Kardeşler Cumhuriyet İlköğretim Okulu'nun açılışına katılmak üzere Denizli'nin Çivril ilçesine gelen kadın ve aileden sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf, bütün bakanların yargıya başvuracağını söyledi. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik ise Ekşi'ye, "O ifade, akıl sağlığı yerinde olan birinin kullanacağı bir ifade değildir." şeklinde tepki gösterdi.

ANKARA, Denizli Zaman
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1047745&title=basbakandan-eksiye-100-bin-tllik-dava-bakanlar-da-yolda
#946
Lig tarihinde bir ilk gerçekleşti! 10. haftalar itibariyle ilk kez ligin ilk 3 sırasında 3 büyüklerden hiçbiri yer alamadı!

Süper Lig'de 10. hafta itibariyle ilk 3 sırada Bursaspor, Kayserispor ve Trabzonspor bulunuyor. Trabzonspor haftanın kapanış maçında ne sonuç alırsa alsın, ya 2. ya da 3. sırada yer alacak.

Üç büyükler ise ilk 3 sırayı uzaktan izliyor! Fenerbahçe 4. sırada, Beşiktaş 7. sırada, Galatasaray ise 8. sırada yer alıyor. Üç büyüklerden Fenerbahçe deplasmanda lider Bursaspor ile berabere kaldı ve ilk 3 sırada yer alma ihtimalini yitirdi.

Böylece lig tarihinde bir ilk yaşanmış oldu. 10. haftalar itibariyle ilk kez puan cetvelinin ilk 3 sırasında Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'dan hiçbiri bulunmuyor.

İşte lig tarihi boyunca 10. haftalar itibarıyla ilk 3 sıralar:

#947
'Balyoz' sanığı 3 generale terfi yolunu açan AYİM'in kararına tepkiler sürüyor. Emekli Hâkim Albay Rüştü Atpulat, Bakan Vecdi Gönül'ün açığa alma yetkisini kullanması gerektiğini söylüyor.

Emekli Hakim Albay Rüştü Atpulat, 'Balyoz' davası sanığı üç generale terfi yolunu açan Askerî Yüksek İdare Mahkemesi'nin (AYİM) kararına karşılık Bakan Vecdi Gönül'ün 'açığa alma' yetkisini kullanması gerektiğini söyledi. Atpulat, söz konusu generallerin Balyoz'da sanık olmalarına rağmen açığa alınmamalarının ise hata olduğunu anlattı.

'Balyoz' sanıkları arasında yer alan Tümgeneral Gürbüz Kaya, Tümgeneral Halil Helvacıoğlu ve Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu, Yüksek Askerî Şûra'da (YAŞ) terfi ettirilmedikleri gerekçesiyle AYİM'e başvurmuştu. AYİM'in yürütmeyi durdurma kararı vermesi üzerine Başbakanlık itiraz etmişti. AYİM ise itirazı reddederek, üç generale terfi yolunu açtı. Emekli Hakim Albay Atpulat, AYİM'in ret kararını 'yanlış' veya 'doğru' şeklinde eleştirmekten ziyade, yetkisini kullanıp açığa almadığından üç generalin terfisinin önünü açan Millî Savunma Bakanlığı'nın tutumunun tartışılması gerektiğini söyledi. Atpulat, "Bakan Vecdi Gönül'ün bu generalleri açığa almaması hataydı. Açığa alması teamüldü çünkü. Alsaydı, terfinin önünü açmazdı. Açığa alınsalardı, generallerin dosyası YAŞ'a bile gelmezdi. 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun, açığa alınan veya tutuklanan subay ve askerî memurlar hakkındaki esasları içeren 65. maddesi, Millî Savunma Bakanı'na generalleri açığa alma yetkisi veriyor. 65. madde, 'Haklarında ölüm veya ağır hapis cezasını gerektiren veya yüz kızartıcı bir suçtan ya da taksirli suçlar hariç olmak üzere 5 yıl ve daha fazla hapis cezasını gerektiren bir cürümden veya emre itaatsizlikte ısrar, üste veya amire fiilen taarruz, üste veya amire hakaret, mukavemet suçlarından dolayı kamu davası açılanlar, mensup oldukları bakanlıklarca açığa çıkarılabilirler.' diyor." ifadesini kullandı.

Generaller için ağır suçlama olduğunu hatırlatan Rüştü Atpulat, subaylar hakkındaki bütün iddianamelerin Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı Adalet İşleri Başkanlığı'na gittiğini belirtti. Dava açıldığı için Millî Savunma Bakanı'nın, "Haberim yoktu" demesinin mümkün olmadığına dikkat çeken Atpulat, Gönül'ün bugünden itibaren açığa alma yetkisini kullanabileceğini ifade etti. Generallerin açığa alınmasının terfilerini durdurmayacağına da dikkat çeken Atpulat, şunları söyledi: "Mahkemenin kararı uygulanacak ve generaller terfi edecek. Buna rağmen Bakan, yetkisini kullanıp açığa alma işlemini uygulayabilir."

MUSTAFA YÜKSEL İZMİR
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1047454&title=emekli-hâkim-albaydan-milli-savunma-bakanina-aciga-alma-yetkini-kullan
#948
Cumhuriyet'in kuruluşunun 87. yıldönümü nedeniyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Çankaya Köşkü'nde verdiği resepsiyona CHP'nin yanı sıra Genelkurmay'dan da katılım olmaması farklı kesimden aydınların tepkisini çekti.

Köşk'ün davetine icabet etmeyen komuta kademesi ve anamuhalefet partisinin başörtüsünü hedef aldığını belirten aydınlar, asker ve CHP'nin bu tavırlarıyla temel hak ve özgürlükleri içine sindirmediğinin ipuçlarını ortaya koyduğunu söyledi. Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre, "Onların katılmaması şaşırtıcı bir şey değil." derken generallerin resepsiyona gitmemesinin kendisini üzmediğini belirtti. Komuta kademesinin tavrını, "Başkomutana başkaldırı" diye yorumlayan gazeteci Mehmet Ali Birand, askerin hâlâ 'kaybedeceği bir savaşı sürdürdüğünü' ifade etti. Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi'ye göre, askerin resepsiyona katılması 'nezaketin ötesinde bir görevdi'. Askerlerin tutumunun izah edilemeyeceğini kaydeden sanatçı Şanar Yurdatapan ise CHP'nin boykotunu "İlkeli bir duruşları yok. Saygınlıklarını yitiriyorlar." şeklinde değerlendirdi. "CHP liderinin resepsiyona katılması siyaset açısından iyi olurdu." diyen TESEV Başkanı Can Paker askerin tutumunu 'devlet' kavramına ters bulduğunu dile getirdi: "Referandumdan sonra arzu edilen demokratik noktaya daha kolay gelinir diye düşünüyorduk. Ancak henüz buraya ulaşamadığımızı gördük."

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da resepsiyona anamuhalefet partisi ile askerin katılmamasıyla ilgili çarpıcı değerlendirmeler yaptı. Davutoğlu, "Nasıl cumhur tekse cumhurun bayramı da tek olmalıdır. Alternatif kutlamalar şekline dönüşmemelidir." dedi. Eski Devlet Bakanı Hasan Celal Güzel ise Cumhurbaşkanlığı makamına karşı takınılan tavrı 'utanç verici' buldu. "Tam da normalleşme olduğu dönemde askerin yaptığı bu davranışı ayıplıyorum." diyen Güzel, "AB Parlamentosu'nda başörtüsüyle konuşabilen Cumhurbaşkanı'nın eşine karşı TSK'nın bu tavrı anlamsızlıktan öteye gidemez." ifadesini kullandı.

Askerin resepsiyona katılmamasına ilişkin siyasetçi, akademisyen ve aydınların tavrı şöyle:

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu: "İnsanların özel hayatlarındaki tercihlerine saygı gösterilmesi lazım. Bunun bir tehdit gibi algılanması zaten doğru değil. Nasıl cumhur tekse cumhurun bayramı da tek olmalıdır. Alternatif kutlamalar şekline dönüşmemelidir."

Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Helene Flautre: "Generallerin resepsiyona katılmaması beni pek üzmedi. Çünkü onların katılmaması şaşırtıcı değil. Bu açıdan pek üzülmedim."

Gazeteci Mehmet Ali Birand: (twitter yazısı) "Komutanlar Köşk'e çıkmadı. Başkomutana başkaldırdılar. Kaybedecekleri bir savaşı sürdürüyorlar. Üstelik ellerinde etkin silah da kalmadı."

Eski Milli Eğitim Bakanı - köşe yazarı Hasan Celal Güzel: "Tam da normalleşme olduğu dönemde askerin yaptığı bu davranışı ayıplıyorum. Unutulmamalıdır ki Anayasa'nın 117. maddesinde cumhurbaşkanının aynı zamanda TSK'nın başkomutanı olduğu yazıyor. Asker başkomutanın hazırladığı bu resepsiyona katılmamakla bir protokol ayıbı gerçekleştirmiş oldu. Genelkurmay'ın tavrı, asırlık bir hazımsızlığın tezahürüdür."

Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya: "Milletin değerlerine karşı bir asırdır süren takıntılı ruh halinin devam ettiğini görüyoruz. Cumhurbaşkanlığı'nın davetine katılmamak tek kelimeyle saygısızlıktır. Kaybediyorlar, kaybedecekler de..."

Emekli Tümgeneral Adnan Tanrıverdi: "Katılmamalarını resepsiyona eşli olarak davet yapılmasına bir tepki olarak algılamak lazım. Bunu hiçbir şekilde izah edemezler. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde irticayı tehdit olmaktan çıkıyor. Ancak inancı gereği örtünenler yadırganıyor. Yanlış bir tavır. Asker, milletin gönlündeki yerini tekrar kazanmak istiyorsa bunları hazmetmesi gerekir. Tepkinin ötesine giden bir davranış olamaz. Geçmişi uygulamak yanlış bir tutum. TSK, bu davranışıyla temel hak ve özgürlüler ile inanç konusunu içine sindirmediğinin ipuçlarını verdi."

TESEV Başkanı Can Paker: "Biz referandumdan sonra arzu edilen demokratik noktaya daha kolay gelinir diye düşünüyorduk. Askerin resepsiyon tavrı henüz buraya ulaşılamadığının göstergesi. Asker, milletin iradesine karşı irade koyamaz. Siyasilerin tutumu ile askerin tutumu bir olamaz. CHP liderinin resepsiyona katılması siyaset açısından iyi olurdu. Ancak onun tercihi. Oysa asker, devletin memurudur. Yaptıkları 'devlet' kavramına karşı bir tutumdur."

Gazeteci Nazlı Ilıcak: "Askerin resepsiyona katılmamasını da, bunun için alternatif resepsiyon geliştirmesini de doğru bulmuyorum, onaylamıyorum. Askerler kendilerini ve programlarını cumhurbaşkanına göre ayarlamak zorundadır. Komutanların tavrı kabul edilebilir bir durum değil."

Sanatçı Şanar Yurdatapan: "Bir devlet kurumunun, cumhurbaşkanının verdiği resepsiyona katılmama gibi bir lüksü olamaz. Memuruna grev hakkı vermeyen bir devlette Genelkurmay'ın resepsiyona katılmamasının izahı yok. CHP'nin ise katılmaması da çok ilginç. İlkeli duruşları yok. Böyle davranarak saygınlıklarını yitiriyorlar."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1046988&title=genelkurmayin-tavri-asirlik-bir-hazimsizligin-tezahur


Başbakan Erdoğan: Asker yanlış yaptı

Erdoğan, Genelkurmay tarafından 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda resepsiyon verilmesiyle ilgili bir soru üzerine, "böyle bir alternatif kutlama yanlış olmuştur" dedi, CHP'nin görevden alma çağrısına değindi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanlığı tarafından 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda resepsiyon verilmesiyle ilgili, ''29 Ekim kutlamalarının yeri bugüne kadar hep Çankaya olmuştur. Çankaya'nın dışında herhangi bir kutlama söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla böyle bir alternatif kutlama, bugüne kadar farklı alanlarda, farklı yerlerde yapılmış olan kutlamalar da nasıl yanlış olmuşsa, bu da o denli yanlıştır ve bunun kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur'' dedi.

Başbakan Erdoğan, Kosova'ya hareketinden önce Esenboğa Havalimanı'nda gazetecilerin sorularını yanıtladı.

Bir gazetecinin AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik'in 29 Ekim Resepsiyonu'na katılmayan askerlerin emre itaatsizlik yaptığını söylediğini hatırlatması bu konuda aynı görüşte olup olmadığını sorarak, ''Eğer cevabınız 'Evet'se emre itaat etmeyen askerlerle ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmayı düşünüyor musunuz? CHP'den askerlerin görevden alınması yönünde görüşler sarf ediliyor'' demesi üzerine Başbakan Erdoğan, ''Bu bir davettir, bu davete icabet etmemenin Genelkurmay açısından ne denli yanlış olduğunu zaten daha önce ben açıkladım'' diye konuştu.

Bunun ötesinde birşey daha söylediğini, ''Bir alternatif kutlamanın hiç şık olmadığını ayrıca söylediğini'' belirten Erdoğan şöyle devam etti:

''29 Ekim kutlamalarının yeri bugüne kadar hep Çankaya olmuştur. Çankaya'nın dışında herhangi bir kutlama söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla böyle bir alternatif kutlama, bugüne kadar farklı alanlarda, farklı yerlerde yapılmış olan kutlamalar da nasıl yanlış olmuşsa, bu da o denli yanlıştır ve bunun kabul edilebilir hiçbir yanı yoktur. Ne emre itaate girer, ne emre itaatsizliğe girer, onun değerlendirmesi hukuki bir süreçtir. O ayrı bir konudur. Kim nasıl ne zaman görevden alınır, alınamaz, bu konunun aklını da bize kimse vermesin. Biz bu görevimizi de gayet iyi biliyoruz. Kim görevden alınacaksa nasıl alınacaksa onu da yeri geldiği zaman yaparız, bundan da kimseye hesap vermeyiz. Yeter ki böyle bir yasal süreç söz konusu olsun. Ama böyle bir yasal süreç yoksa da... CHP'nin aklına da ihtiyacımız yok, onlar aklını kendilerine saklasın.''

AA
http://www.haber7.com/haber/20101103/Basbakan-Erdogan-Asker-yanlis-yapti.php
#949
OKTAY Ekşi, bu gazetede...

"Şimdi anasını bile satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyorsunuz" diye bir cümle yazdı.
Cümlenin hedefi...
Bu memleketin seçilmiş hükümeti, başbakanı ve bakanları idi...
Oktay Ekşi, "anasını satan zihniyet" diyerek, hükümete, Başbakan'a ve bakanlara çok çirkin bir şekilde hakaret etti.
Ve ardından da dünkü yazısında...
"Ayarı kaçırmışız", "Kantarın topuzunu kaçırmışız", "Vurucu ifadenin şehvetine kapılmışız" türü ifadelerle özür diledi.
¡¡¡
Dün öğle saatleriydi.
Oturdum bir yazı yazdım.
Lafı hiç eğip bükmeden...
"Oktay Ekşi istifa etmelidir" dedim yazıda.
Çünkü...
Oktay Ekşi, "kantarın topuzu"nu değil, kantarın kendisini kaçırmıştı.
Yaptığı ayıp, "Biraz ağır kaçtı galiba, özür dileriz" tonunda ifadelerle geçiştirilebilecek türden bir ayıp değildi.
Çünkü...
Mesele bir "ağır kaçma" meselesi değildi...
Mesele çok çirkin bir yakıştırmanın ve çok çirkin bir hakaretin alenen kullanılabilmesi meselesiydi.
Oktay Ekşi'nin yazısında ölçü, "geriye dönülmez" şekilde kaçmıştı.
Özürle telin etme sınırı aşılmıştı.
Bu nedenle...
"Basının beyefendi yazarı" olarak bilinen Oktay Ekşi'nin, bu vahim hatasını "Biraz ağır kaçmış" diyerek geçiştirmeye çalışmakla yetinmemesi gerektiğini yazdım.
İstifa etmesini, emekliye ayrılmasını talep eden yazımı yazdım ve gazeteye gönderdim.
¡¡¡
Dün akşamüzeri haber verdiler:
Oktay Ekşi gereğini yapmış.
Yani istifa etmiş.
"Basın Konseyi Başkanı" sıfatıyla, "anasını satanlar" cümlesinden çok daha hafif şeyler yazan gazeteciler hakkında bile kınama kararları alan deneyimli bir gazeteciden de böyle bir tutum beklenirdi.
Oktay Ekşi'nin istifa etmesi çok yerinde olmuştur.
Yol açtığı sorun, başka türlü telafi edilemezdi.
¡¡¡
Bir noktaya daha işaret etmek istiyorum:
Hürriyet'te kural ihlallerinin ve hakaretlerin önüne geçmek, evrensel yayın ilkelerine ve Hürriyet'in yayın politikasına bağlı kalmak amacıyla son dönemde bir "denetim mekanizması" oluşturuldu.
Bu mekanizmanın temel amacı, "İstediğin kadar muhalefet yap, istediğin kadar eleştir ama hakaret etme, aşağılama, rencide etme" diye özetleyebileceğim anlayışın geçerlilik kazanmasıdır.
Yani maksat, telafi edilemez olası hatalardan hem köşe yazarını, hem de gazeteyi korumaktı.
Ama ne yazık ki...
Oktay Ekşi, bu denetim mekanizmasının da arkasından dolaşmış ve gece vakti yazısında değişiklik yaparak o kabul edilemez ifadeyi yazısına koymuş.
Böylece o ifade, gazetenin muhtemel denetiminden de kaçmış.
İşin bu kısmına da dikkat çekmek gerektiğini düşünüyorum.
¡¡¡
Şunu da belirtmeliyim:
Bir gazetede herhangi bir köşe yazarının yaptığı çok ağır bir ölçüsüzlük...
Sadece o köşe yazarını bağlamıyor.
Hakarete maruz kalanlar, o köşe yazarının yaptığı ölçüsüzlükten yola çıkarak... Gazetede yazan diğer yazarları da işin içine katarak, hatta topyekûn gazeteyi hedef alarak, "Bunlar işte böyledir" türünden genellemelerde bulunuyorlar.
Böylece...
Eleştirilerimiz, yazıp çizdiklerimiz, yaptığımız yayıncılık, bu türden bir genellemenin kurbanı oluyor.
Oktay Ekşi gereğini yaparak...
Bu türden ağır bir zararı da telafi etmiştir.
¡¡¡
Son nokta:
Ben bir Hürriyet yazarı olarak... Özürle geçiştirilemeyecek türden bir çirkinlik gördüğümde...
Çirkinliği yapan kim olursa olsun...
Hemen üstüne atlıyor ve en ağır şekilde vuruyorum.
Ona vur, buna vur, ona yüklen, buna yüklen...
Ama iş Oktay Ekşi'ye gelince suspus ol...
Bunu kendime yediremez ve yakıştıramazdım.
Oktay Ekşi istifa ederek...
Benim bu yönde bir çaba sarf etmeme de gerek bırakmadı.

Doğan Gazetecilik
Yayın İlkeleri 7. MADDE

Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan lakap ve ifadeler kullanılamaz.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16178098.asp?yazarid=131
#950
BAŞLANGIÇTA herşey esrarengizdi.

Bir başbakan görevini yenisine devrederken makam odasındaki kasayı açıyor, içinden çıkan kırmızı kaplı ince kitabı makamın yeni sahibine veriyordu?
O kırmızı kaplı ince kitap, devletin gizli anayasasıydı, Atatürk'ten beri el değiştiriyor, her gelen yeni başbakan o 'gizli anayasa'ya uygun davranıyordu.
Vay vay vay...
Sanırsınız Da Vinci şifreleri el değiştiriyor.
Şimdi soralım: Bir 'hukuk devleti'nin 'gizli anayasa'sı olabilir mi? Cevap soruda gizli zaten: Hayır, olamaz!
Peki nedir bu 'kırmızı kitap' meselesi? Bunu da 90'lı yıllarda öğrendik, meğer esas adı 'Milli Güvenlik Siyaset Belgesi' imiş. Hatta 90'ların ikinci yarısında Hürriyet gazetesi bu belgeyi ele geçirip yayınladı bile. (Bir maddesini sansüre tabi tutup okuyucularına duyurmamıştı o zamanlar Hürriyet ama bu iyi niyetli bir sansürdü.)
Kimilerince iyice abartılıp efsaneleştirilen ve 'devletin en gizli belgesi' denen belgenin içeriğini yayınladı diye Hürriyet'in başına bir şey mi geldi? Hayır, gelmedi, bırakın davayı soruşturma bile açılmadı.
O zamanlar, 'Soruşturma açılsa bu belgenin gerçekliği kabul edilmiş olur' bile denmişti; sözde gizliliği korumak için devlet böyle davranmıştı. Komplo teorisi yazmada ve bilmediğimiz yerleri kendi kafamızdan doldurmada üstümüze yoktur zaten.
'Kırmızı Kitap', 'Gizli anayasa' gibi tuhaf isimler verilen belge, başlıca iki bölümden oluşuyor. İç tehditler ve dış tehditler.
Bütün hayatı 'Dış düşman ve dış mihrak' laflarıyla geçen bizim gibiler için 'Dış tehdit'in saçma olduğunu düşünmek kolay değil. (Ama saçma aslında 'dış tehdit.' Günümüz için doğru kelime 'Rakipler' falan olabilir, 'Düşmanlar' değil.) O yüzden belgenin bu bölümüne dokunmayalım.
Peki ama Allah aşkına, nedir bu 'iç tehdit'?
Kendisine 'hukuk devleti' adını veren bir devletin vatandaşları 'tehdit' olmazlar, olsalar olsalar suç işleyecek olurlarsa suçlu olurlar.
Ülkede bölücü terör var diye Kürt kökenli olan herkes 'iç tehdit' midir ve giderek 'iç düşman' mıdır? (27 Nisan 2007'de yayımlanan askeri muhtırada 'Ne mutlu Türk'üm diyene, demeyenler düşmanımızdır ve hep öyle kalacaktır' deniyordu, unutmayın!)
Bir zamanlar 'irtica' diye bir 'iç tehdit' vardı. Dindar olan, sakallı takkeli ve türbanlı olan herkes 'tehdit' midir, 'düşman' mıdır? (Uygulamada gördük ki, evet öyleymiş, bir dönem bu ülkede dindar olan herkes tehdit sayıldı, türbanlılar hâlâ sayılıyor olmalı ki Genelkurmay Başkanı 29 Ekim resepsiyonuna bile gitmedi.)
Bir 'hukuk devleti'nde MGSB gibi gizli bir belgeye yer yoktur. Hadi diyelim birileri yazdı, üstüne de 'gizli' diye damgayı bastı, bu durumda bile belgenin bir geçerliği yoktur.
Hukuk devletinde suç ve suçlu vardır. Suçun ne olduğu önceden bellidir, kanunda yazar, o suçu işleyen de yakalanır, yargılanır, suçu işlediği sabit görülürse de cezasını çeker.
'Hukuk devleti'nde bu böyle olmalıysa eğer neden bizim hâlâ bir 'Gizli anayasa'mız var?
Hukuken sadece bir 'Başbakanlık genelgesi' hükmünde olsa da, maalesef bu belge yüzünden hâlâ daha çok sayıda hayat kararıyor, tek tek vatandaşlarımız suç olmayan davranışları yüzünden hayatta feci zorluklarla karşılaşıyor. (Azınlık vatandaşlarımız bu ülkeden neden ve nasıl gitti sanıyorsunuz, böyle belgelerin uygulanmasıyla hayat onlara her gün zehir edildi ve öyle gittiler.)
Yine Hürriyet'in ortaya çıkardığı meşhur 'sosyetik fişleme'nin kökeninde de bu belgedeki iç tehdit ve iç düşman algısı vardı.
Sorun, sadece bu belgenin gizliliğinde değil, tehdit değerlendirmeleri içermesinde. Hukuk devletinde tehditler yasalarda yazılıdır, gizli genelgelerde değil. Hukuk devletinde suç yasayla tanımlanır, gizli genelgeyle değil.
O yüzden gelin hükümete soralım: Bu 'gizli anayasa'da hâlâ 'iç tehdit' diye bir şey var mı?
'Sivilleşiyoruz', 'Demokratikleşiyoruz', 'Fişleme bitecek' laflarının test edileceği yer burasıdır: Hükümet açıklasın, daha önce söz verdikleri gibi 'iç tehdit'i belgeden çıkardılar mı çıkarmadılar mı?
Türkiye'de demokratik rejimin üstündeki askeri ve bürokratik vesayetin kökeninde bu hukuk dışı belge vardır.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/16178105.asp?yazarid=386&gid=61



Yeni 'Kırmızı Kitap' İsrail'i rahatsız etti!

Milli Güvenlik Kurulu'nun geçen hafta yapılan toplantısı, İsrail medyasında geniş yer buldu! İki ülkenin tehdit unsuru olmaktan çıkarılması kuşkuyla karşılandı.

MGK tarafından yeniden düzenlenen ve "Kırmızı Kitap" olarak adlandırılan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, İsrail'de yankı uyandırdı.

İsrail basınında "Ankara'nın hazırladığı siyaset belgesinde İsrail Türkiye'ye yönelik belli başlı bir tehdit olarak yer aldı" haberlerine yer verildi.

Söz konusu haberlerde bunun 1949'dan bu yana ilk kez görülen bir durum olduğu, İran ile Suriye'nin ise tehdit olmaktan çıkarıldığı vurgulandı...

http://www.haber7.com/haber/20101101/Yeni-Kirmizi-Kitap-Israili-rahatsiz-etti.php
#951
Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğü, başyazısında hükümete yönelik olarak 'Bu zihniyet analarını da satar' diye yazan Oktay Ekşi ve Hürriyet gazetesi hakkında inceleme başlattı.

İnceleme sonunda Oktay Ekşi'nin yazısında basın ahlak esaslarına aykırılık tesbit edilmesi halinde Hürriyet gazetesine 1 ile 60 gün arasında değişen miktarlarda resmi ilan kesme cezası uygulanacak. Basın İlan Kurumu, en fazla 60 günlük ilan kesme cezası uygulayabiliyor. İnceleme sonunda Hürriyet'in basın aklak ilkelerini hiçe sayarak bu suçu işlediği sonucuna varılırsa 20 bin lira ile 700 bin lira arasında değişen miktarlarda ilan kesme cezası verilecek.

Geçtiğimiz yıllarda aralarında Genelkurmay Başkanlığı da Basın İlan Kurumu'na başvurarak basın ahlak esaslarına aykırı haber yapan gazetelere ilan kesme cezası verilmesini sağlamıştı. Kurumlar ve sıradan vatandaşların da Basın İlan Kurumu'na başvurma hakkı bulunuyor.

Yıllardır Hürriyet gazetesi başyazarı olarak görev yapan Oktay Ekşi, aynı zamanda basın meslek ilkeleri üzerine çalışma yapan ve üslubu ya da içeriği nedeniyle kınama cezası verdiği haberlerle gündeme gelen Basın Konseyi'nin de başkanlığını sürdürüyor. Oktay Ekşi'nin, kaleme aldığı yazı nedeniyle Basın Konseyi'ndeki başkanlık görevinden de ayrılması ve konseyin Oktay Ekşi'nin yazısı için kınama açıklaması yapması bekleniyor.

http://www.haber7.com/haber/20101101/Eksinin-yazisi-icin-Hurrriyete-inceleme.php
#952
Baydemir Teke Tek'e çıkmak için bile örgütten izin istediği ortaya çıktı.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, televizyon programına çıkmak için bile KCK yönetiminden izin istemiş.

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in 2009'daki yerel seçimlerden sonra Habertürk televizyonunda Fatih Altaylı'nın sunduğu Teke Tek programına çıkmak için bile yasadışı KCK / TM sözde yürütme kurulu üyelerinden izin aldığı ortaya çıktı.

Baydemir'in ayrıca belediye seçimlerinin hemen sonrasında bölücü başı Abdullah Öcalan'ın doğum günü kutlamalarına sağlık nedenleri ile katılmak istemediği ancak KCK / TM yöneticisi Çimen Işık tarafından "Olmaz Başkan, katılmanız gerekiyor." şeklinde uyarıldığı da belirlendi. Özgür irade ile seçilen bir belediye başkanı olduğunu iddia eden Baydemir'in izin görüşmeleri mahkeme kararıyla alınan dinlemelere takıldı. KCK / TM üyelerinden izin isteme skandalı örgütün bölge belediyelerinde ne kadar etkili oldununun kanıtı gibi. Diyarbakır Büyükşehir Belediye Baskanı Osman Baydemir'in halkın hür iradesi ile seçilmis olmasına karşın bir televizyon programına çıkmak ve yıldönümü kutlamasına katılmamak için KCK yöneticilerinden izin istediği, ancak KCK üst düzey yöneticilerinin buna izin vermediği görülüyor. Bu durum da bölge belediyelerinin KCK/TM yapılanmasının emri altında olduğunu açıkça gösteriyor.

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in KCK Yürütme Kurulu Üyesi Çimen Işıkla Teke Tek programına katılma isteğini bildiren konuşma:

- Osman Baydemir: Ya bugün ee bu Habertürk televizyonundan, Fatih ALTAYLI'nın Teke tek programı yarınmış. Israrla bizim katılmamızı şey yapıyorlar. Ben Emine hanıma ulaşrnaya çalıştım. Ulaşamadım. Daha doğrusu çalıyor ama yanıt vermiyor. Ee ne dersiniz, nasıl yapalım bunu. Nasıl yanıt verelim? Yani açıkçası uzun bir süredir. Nerdeyse 1 yıldır istiyor gitmiyoruz, en son şeyde söylemişti yani yüreği varsa gelsin karşıma falan demişti,
- Çimen Işık: hıı, tahrik ediyorlar
- Osman Baydemir: Doğrusu ben de gitmek istiyorum.
- Çimen Işık: he o zaman,
- Osman Baydemir: ama hani takvim doğru mudur? Değil midir yarın olmasa bile bi daha ki haftaya verebilirmiyiz böyle bir randevu? Yani hani artık seyi zemini kalmadı bence.
- Çimen Işık: Erteleme zemini kalmadı.
- Osman Baydemir: kalmadı, onun için ya şimdi ya yarın, ya da sonraki hafta olabilir. Siz onu bi şey yapıp ama bana bi 10 dakka içerisinde bana dönebilir misinz?
- Çimen Işık: Tamam başkan, ben size 10 dakka içinde dönerim.
- Osman Baydemir: Peki oldu

Yürütme Kurulu Üyesi Çimen Işık'ın KCK'nın sözcüsü Kamuran Yüksek ile Baydemir'e izin verilip verilmeme konusunda konuşması:

- Çimen Işık: Yav bu Teke Tek programı var ya Osman'ı davet etmiş de biz emine hevale (arkadaşa) ulaşamadım cevap vermiyor yani biz komisyon olarak gitmesinden yanayız dedik bi de parti cephesinden ne olsa olur
- Kamuran Yüksek: İyi yoldaş, şimdi yani onu biz değerlendirmeliyiz çünkü seçim öncesinde biz birşey söylemedik istemedik iii basın için ne gerekiyorsa onu yapalım dedik ama nerdeyse genel baskanın yerine konu oldu o şekilde muamele gördü kamuoyuda öyle şey yapmaya çalısıyor bu manada bu şey uygun değildir bu manada bir durum uygun değildir genelle ilgili tartışıyor konusuyor uygun değildir gerekirse eş başkanlarımızdan biri çıkar ya da parti yönetimi çıkar tamam mı seçimleri değerlendirir sonuçları değerlendirir onun dışında yani bu teke tek bi kaç aydır yani uzun süredir şey yapıyor uzun süredir ....
- Çimen Işık: Onu çıkartmaya davet ediyor işte o da katılmak istediğini söyledi, iyi olacağını da söyledi
- Kamuran Yüksek: yo yo bi dakka çıkartmaya çalışıyo davet ediyordu seçim öncesi gitmedi tamam şimdi seçim sonrasına bırakıp bu sefer de sonuçlarını değerlendirmesinde katılmayı düşünüyor bu şekilde uygun değil tamam ben onu iyi anlıyorum artık yani sonra bence öyle yapmamak lazım tamam böyle objektif zeminde ama kendi yine şekilde yürütüyor seçim öncesi kendisi başlıyor. Bizim basında sağ olsun onun üzerinden süreci götürüyor. Sonucunuda yine onun üzerinden olmaz.
- Çimen Işık: hı hı tamam
- Kamuran Yüksek: Seçim çalısmalarının koordinesini o yürütmedi iii gerekirse biz eşbaskanlarımızı göndeririz değilse gerekli değil ihtiyaç yok onun için bence uygun değil tamam bu aşamada uygun değil yani
- Çimen Işık: Tamam tamam

Çimen Işık'ın Baydemir'e programa katılmaması gerektiğini bildirdiği konuşma:

Çimen Işık: Ya ben Emine arkadaşa ulasamadım. Kamuran arkadaşla görüstüm. Arkadaşlar diyorlar biz bu süreçte çok uygun görmüyoruz, şu anda nedenlerini de konuşamayız telefon üzerinden. Ee kendisiynen yani sizinle hani nedenleri üzerinde gorüşürüz ne için katıl. yani su bu süreç için özellikle belirtiyorlar. O yüzden çok sıcak bakmıyorlar.
Osman Baydemir: Hı hı , peki.
Çimen Işık: Tamam başkan tamam.

Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir'in terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan'ın doğum günü kutlamalarına sağlık nedenleri ile katılamayacağını KCK/TM Yöneticisi Çimen Işık ile konuşması:

- Osman Baydemir: Sağolun teşekkür ederim eksik olmayın. Ya bu bizim aligor programı.
- Çimen Işık: Hı hı
- Osman Baydemir: Şayet ona katılmazsak bir sıkıntı olur mu?
- Çimen Işık: Olmaz işte Başkan
- Osman Baydemir: Nasıl?
- Çimen Işık: Yani katılmanız gerekiyor.
- Osman Baydemir: Hı hı
- Çimen Işık: Bir kaç saatliğine olsa bile katılmanız iyi olur
- Osman Baydemir: Peki peki, biz o zaman biz mazbatayı alıp aligora geliriz
- Çimen Işık: Tamam o zaman
- Osman Baydemir: Dört buçukta falan mazbatayı alırız, beşte falan çıkarız yola
- Çimen Işık: Tamam
- Osman Baydemir: Yalnız hakikaten benim sağlık durumum iyi değil
- Çimen Işık: Yani bir görünmeniz yeterli, sonra sorulacak niye gelmedi, ne oldu..
- Osman Baydemir: hııı
- Çimen Işık: En azından bir iki saat görünmeniz yeterli.

HASAN KARALI İSTANBUL ÖZEL
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1047123&title=baydemir-teke-teke-cikmak-icin-bile-orgutten-izin-istemis&haberSayfa=1
#953
Hayatı tanımak için, dünya seyahatine çıkan meraklı bir genç, ülkenin birinde bir bilge adamı ziyarete gider. Âlim kişinin yaşadığı evin bütün duvarları kitaplarla kaplıdır. Evde, duvar dibinde bir yatak ve bir kilim, ortada ise bir masa ve bir sandalyeden başka hiçbir şey bulunmamaktadır. Merakla sorar:
- Neden hiçbir eşyanız yok?
Âlim, "Var ya" diyerek mevcut olanları gösterir.
- 3-5 kırık dökük eşyadan başka hiçbir şey görünmüyor bu evde. Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz, onlar nerede?
Âlim gülümseyerek, genci sorgulamaya devam eder.
- Bak evlâdım, senin de fazla bir şeyin yok. Yalnızca sırtında taşıdığın küçük bir çantanın olduğunu görüyorum. Senin eşyaların nerede?
- Ama görüyorsunuz, ben yolcuyum...
Âlim, başını sallayarak, tebessüm eder ve kendisine yakışan cevabı verir:
- Ben de öyleyim yavrum; ben de öyle...



İbn-i Mesud'un anlattığına göre Hz. Peygamber bir hasırın üzerinde uyumuştu. Ashabı Kiram, Hz. Peygamber kalktığında vücudunda izler oluştuğunu görünce: "Ey Allah'ın Resûlü! Senin için bir döşek hazırlasak da vücudunu korusa olmaz mı?" deyince Hz. Peygamber "Benim dünyayla işim ne? Ben dünyada ancak bir ağacın gölgesinde bir an dinlenen daha sonra orayı terk edip giden bir yolcu gibiyim" buyurmuştur (Tirmizî, Zühd, 44; Ahmed b. Hanbel, 1, 301; İbn Mâce, Zühd, 3).
#954
Bir kadını işinden, evinden, ailesiden, mesleğinden, onurundan geri dönüşü olmaksızın koparan, itiraz edilemez, yargı denetimine kapalı bir karar...

Hakim -eski demeliyim- Arzu Özpınar'ı hayattan koparan HSYK kararından söz ediyorum.

Mersin'in Gülnar ilçesinde hakimlik yaparken kılık kıyafetine (mini etek giymek, fazla makyaj yapmak) ve özel hayatına (davasına baktığı sanığın avukatı ile ilişkide bulunmak yani iffetsiz olmak)  ilişkin suçlamalar nedeniyle, 2004 yılında HSYK kararıyla meslekten ihraç edilen bir hakim...

İhraca kadar uzanan süreç, bir grup polisin müşteki, yani şikayetçi olduğu kişi hakkında savcının da tahliye talep etmesiyle hakimin tutuklama kararı vermemesiyle başlıyor. Bu karardan hoşnut olmayan polisler Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Müdürlüğü'ne bir ihbar mektubu yazıyorlar. Her ne kadar altında 'bir grup vatan sever!' yazsa da özü itibariyle isimsiz bir ihbar mektubu soruşturma sürecini başlatıyor. Salıverilen kişinin avukatı ile kararı veren hakim arasında uygunsuz ilişki olduğu iddia ediliyor. Gelen müfettişlerin hazırladığı rapor neticesinde kurul üçe karşı dört oyla meslekten ihraca karar veriyor.

Bu olaya baktığımızda birçok soru kaçınılmaz oluyor.

1- İhbar mektubunu yazanların, müşteki olanların polis olması müfettişleri ve kurulu nasıl etkilemiştir? Kurulun daha önce; Kenan Evren hakkında iddianame hazırlayan savcı Sacit Kayasu'yu, yine Şemdinli olayında davanın savcısı Ferhat Sarıkaya'yı meslekten ihraç ettiği olaylarda tarafları arasında güvenlik güçlerinin olması neticeyi nasıl etkilemiştir? Kamu görevlilerinin, güvenlik güçlerinin beyanlarına gerekli incelemeye gerek görmeksizin daha kolay mı inanılmaktadır?

2- 'Hakimlik', konumu itibariyle özel hayatı bizi ilgilendirmez diyemeyeceğimiz bir meslektir. Ancak hangi noktadan sonra özel hayat meslekten atılmak için bir sebep teşkil eder? Ki bu olayda sanık avukat ile ilişkiden söz ediliyor, bu ilişki nasıl isbat edilmiştir? Eğer bu ilişkinin varlığına ikna olunmuşsa bu durumun bahse konu olayı etkilediği nasıl ispat edilmiştir?

3- Olaydaki hakim kadın olduğu için mi ' iffetsizlik'le suçlanmıştır? Aynı konumda bir erkek hakim olsa aynı sonuç ortaya çıkar mıydı? Bu durumda aynı suça farklı ceza mı kesilmektedir?

Tüm bu sorulara cevap uzaklardan geldi. Arzu Özpınar AİHM'de Türkiye aleyhine açtığı davayı kazandı. Açılan davada korunması istenen hukuk değeri 'özel yaşama saygı' ve HSYK kararlarına 'yargı önünde itiraz' hakkı idi. Verilen kararda özel yaşam tarzı gerekçe gösterilerek meslekten ihraç edilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 'özel hayatın ve aile hayatının korunması' ile ilgili maddesine aykırı olduğuna hükmedildi. Mahkeme ayrıca HSYK kararlarına karşı Türk mahkemeleri önünde itiraz hakkı olmamasının ise sözleşmenin yargı önünde etkili başvuru hakkıyla ilgili maddesine aykırı olduğu sonucuna vardı. Altı yıl sonra geç de olsa alınan bu karar buruk da olsa hakime hanımı sevindirmiştir. AİHM'den tazminat talebinin olmaması ne denli tarifsiz  incindiğini göstermektedir. Tek teselli mesleğine geri dönmek olabilir.

Referandumla birlikte değişen anayasa ile artık HSYK kararlarına karşı yargı yolu açılmıştır.

Yeni HSYK, Arzu Özpınar ve yargı kararı olmaksızın meslekten atılan diğer hakim ve savcılar için ümit olabilir. HSYK kanunu tasarısı ile, bu ümit gerçekleşme yolundadır.

Genel fikirler, kurumlar üzerinden yürütülen HSYK tartışmaları, birçok kişisel dramın üstünü örtmektedir. Türkiye'nin sorunu, aslında bu kişisel dramları tek tek yaşayan insanların acılarının toplamıdır.

özlemzengin@yeniakit.com
http://www.haber7.com/haber/20101030/Sadece-bir-karar.php



İddiaların asılsız olduğunu ispatlamak için bekâret raporu aldı, yine de ihraç edildi!

ARZU YILDIZ/ANKARA

HSYK tarafından meslekten atılınca Türkiye'yi AİHM'de mahkûm ettiren Hâkim Arzu Özpınar Taraf'a konuştu: Hakkımdaki iddiaların asılsız olduğunu ispatlamak için bekâret raporu aldım.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) 2003'te "fazla makyaj yaptığı, mini etek giydiği ve bir avukatla ilişkisi olduğu" iddialarıyla ihraç ettiği Mersin'in Gülnar İlçesi'nde görev yapan Hâkim Arzu Özpınar, kendini savunmak için 'bekâret raporu' almak zorunda kalmış. İhraç kararının ardından işsiz kalan, ailesiyle ilişkileri bozulan Özpınar intihar girişiminde bile bulunmuş.

2003'ten beri hiçbir yerde iş bulamayan Özpınar, şu an geçen yıl kaybettiği babasından kalan öksüz maaşı ile geçinmeye çalışıyor. Dedikodu ve isimsiz ihbar mektuplarıyla meslekten atılan, avukatlık bile yaptırılmayan Arzu Özpınar yaşadıklarını Taraf'a anlattı.

İsimsiz ihbar mektupları

Ankara Hukuk Fakültesi'nden ikincilikle mezun olan Arzu Özpınar'ın henüz 27 yaşında genç bir hâkimken hayatını karartan süreç, son görev yeri Gülnar'da HSYK'ya şikâyet edilmesiyle başladı. Bir davada bazı polisler hakkında mahkûmiyet kararı vermesinin ardından Bakanlığa "Milliyetçi polisler", "Adliye çalışanları" ve "bir vatandaş" gibi imzalarla gönderilen ihbar mektuplarında Özpınar'ın 'fazla ruj sürdüğü', 'mini etek giydiği', 'odasına bir avukatı alıp kapıyı kapattığı', 'farklı erkeklerle yemek yediği' iddia ediliyordu. Şikâyetler üzerine Adalet Bakanlığı'nın, Özpınar'ın meslek hayatındaki ilk soruşturmayı başlatarak görevlendirdiği müfettiş 'ihraç' talebiyle hazırladığı raporu HSYK'ya gönderdi.

Her genç kız gibi...

Soruşturmadan bir ay önce terfi alan Özpınar, ardından yaşadıklarını şöyle anlattı: "Mezun olduğum zaman hocalarım kariyerimi akademisyen olarak sürdürmemi istedi. Ancak ben savcı bir babanın kızıydım ve onun gibi aktif görev yapmak istiyordum. O yüzden teklifi geri çevirdim. Önce Erzurum Karaçoban'a, ardından da Gülnar'a tayinim çıktı. Hayatım boyunca unutamayacağım olaylar da bu tayinle başladı.

Annem ve babam boşanmıştı. Annem ve kardeşlerime ben bakıyordum. Bir erkek kardeşim ODTÜ'de okuyordu. 27 yaşında olan her genç kız gibi giyimime kendime özen gösteriyor, makyaj da yapıyordum.

'Bekaret raporu' beni yıktı

Hakkımda bir grup polis bakanlığa şikâyette bulunmuş, beni 'iffetsizlik' ve 'namussuzlukla' suçlamış. Gerekçe olarak da mini etek giymemi, makyaj yapmamı göstermişler. Bir de, bir avukatın sık sık odama girdiğinden, onunla ilişki içinde olduğumdan bahsetmişler. Ben bir hâkimim ve elbette odama avukatlar girebilir. Bundan daha doğal ne olabilir ki. Böyle bir ilişki yaşamadım. Ancak yaşasam dahi bu benim özel hayatım. Kurul özel hayata müdahale eden bir ahlak polisi gibi karar verdi.

Bakanlığın gönderdiği müfettişe, suçlamaların asılsız olduğunu ispatlamak için 'bekâret raporu' almak zorunda kaldım. En ağırıma giden, onurumu kıran ve beni ömür boyu hiç kurtulamayacağım bir bunalıma sürükleyen de bu oldu.

O tarihe kadar hakkımda hiçbir disiplin soruşturması açılmamıştı. Sicili tertemiz, hukuk fakültesini başarıyla tamamlamış genç bir hâkim için kurul, direkt uyarı, ikaz veya kınama kararı vermeden ihraç kararı aldı.

İddiaları değerlendiren Kurul'un o dönemki Başkanı, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Başkanvekili ise Alâeddin İsaoğlu'ydu. Durumumun görüşüldüğü toplantıya Cemil Çiçek katılmamış, İsaoğlu ise karara muhalefet şerhi koymuş. Ancak çıkan karar dörde karşı beş oyla 'ihraç' olmuş.

Sadece işimi değil, ailemi de kaybettim

Kurulun namusuma, onuruma dil uzatarak, beni şerefsizlikle suçlayarak böyle bir karar vermesi ailemi ve bütün çevremi kaybetmeme neden oldu. Babamla uzun yıllar küs kaldık, ölmeden bir-iki sene önce barıştık. Annem ve kardeşlerimle de aram bozuldu. O dönemden sonra yalnız yaşamaya başladım. Yıllarca işsiz kaldım.

Bunalıma girdim. Ailem ruh halini görünce uğradığım haksızlığı anladı. Yanımda olup bana moral vermeye çalıştılar. Geçinmem konusunda yardımcı oldular.

Bir yakınım sigortamı yatırdı. Yıllardır evden dışarı çıkmıyorum. Hayata küstüm. Şu an da yalnız yaşıyorum.

İntihar etmek istedim

İhraç kararının ardından hukuk büroları ve çeşitli yerlere iş başvurusunda bulundum. Ancak her kapı yüzüme kapandı. Düşünsenize, HSYK gibi bir kurum sizin 'namussuz' olduğunuza 'karar' vermiş, 'şerefsizlikle' suçlamış. Gittiğim her yerde 'iyi biri olsa atılmazdı' düşüncesiyle iş vermediler.

AİHM'de açtığım davayı kazanmak bile beni rahatlatmaya yetmedi. Düşünsenize ilişkiniz olmadığını en utanç verici aşağılayıcı bir biçimde ortaya koyuyorsunuz. Bekaret raporu alıyorsunuz. Buna rağmen ihraç veriliyor. O raporu alırken yaşadıklarımı anlatamam, içimde yanan ateşi hiçbir netice söndüremez. Namusuma leke sürdüler. Beni 'rüşvet aldı' diye ihraç etseler bu kadar üzülmezdim. O dönem intihar girişiminde dahi bulundum. Keşke böyle bir karar verip beni lekeleyeceklerine tabancayla vursalardı.

Haysiyetimi ve mesleğimi istiyorum

Meslekten ihraç edildiğim dönem HSYK kararlarına itiraz yolu kapalıydı. Üstelik itiraz etsem dahi, itirazı yine o kararı veren kurulun üyeleri değerlendiriyordu. Artık HSYK kararlarına itiraz yolu açıldı. Bu, geçmişte benim gibi mağduriyet yaşayanları kapsar mı bilmiyorum. Ama bu konuda derhal bir yasa çıkarılmalı. Sadece haksız yere incitilen haysiyetimi ve iftiralar yüzünden elimden alınan mesleğimi istiyorum."

AİHM'de açtığı davayı kazandı

Arzu Özpınar'ın meslekten atılmasına ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) açtığı "özel yaşama saygı" ve "HSYK kararlarına yargı önünde itiraz" davasını kazandı.

AİHM tarafından önceki gün açıklanan kararda, Özpınar'ın özel yaşam tarzı gerekçe gösterilerek meslekten ihraç edilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "özel hayatın ve aile hayatının korunması"yla ilgili maddesine aykırı olduğuna hükmedildi.

Mahkeme, HSYK kararlarına karşı Türk mahkemeleri önünde itiraz hakkı olmamasının ise sözleşmenin yargı önünde etkili başvuru hakkıyla ilgili maddesine aykırı olduğu sonucuna vardı. Gerekçeli kararda, Türk hükümetinin dava hakkında gönderdiği savunmada HSYK'yı "bağımsız bir kurum" olarak tanımladığı da not edildi. Özpınar, tazminat talebinde bulunmadığı için AİHM maddi veya manevi tazminata hükmetmedi.

http://www.taraf.com.tr/haber/kadin-yargica-bekaret-kontrolu.htm
#955
Kılıçdaroğlu sonunda kararını verdi ve resepsiyona katılmadı.
Ama katılmama gerekçelerini açıklarken yaptığı konuşma özel bir değerlendirmeyi hak ediyor doğrusu.
Katılmayacakmış ama bu, kurumsal bir karar gibi algılanmamalıymış.
Cumhurbaşkanına karşı bir tavır olarak da algılanmamalıymış. Cumhurbaşkanına karşı tavır olsa partiyi serbest bırakmazlarmış.
Başörtüsünü boykot olarak da algılanmamalıymış. Hiç Hanımefendi'ye böyle bir saygısızlık yaparlar mıymış... Türban taktı diye oraya gitmemek olacak iş miymiş...
Peki ne olarak algılanmalıymış?
Bir nevi halkçılık olarak algılanmalıymış! Adı "Halk Partisi" olan bir partinin başkanı olduğu için, bayramı halkla birlikte kutlaması uygun düşermiş.
İnsanın bu satırları okuyup da Kılıçdaroğlu için içi sızlamaması mümkün mü?
Hani derler ya; Allah kimseyi bu duruma düşürmesin. Ülkenin en eski, en köklü partisinin başkanı, ana muhalefet partisi lideri, siyasetin temel figürlerinden biri olmuşsun ama ülkenin en müzmin, en can alıcı, en geniş kitleyi ilgilendiren sorunu konusunda tavır alma özgürlüğün yok. Elin kolun bağlı kıvranıp duruyorsun. Bir öyle bir böyle konuşarak, bir köşede sıkıştırıldığında öbür köşeye kaçarak ve -kusura bakmasın ama- şu son olayda olduğu gibi saçmalamak zorunda kalarak durumu idare etmeye çalışıyorsun.
Peki neden? Çünkü siyasi cesaretin yok. Doğru bulduğun bir politikayı lideri olduğun partinin önünde göğsünü gere gere savunmayı göze alamıyorsun. Çünkü "parti içi dengeleri" gözetmek durumundasın. O dengeler bozulursa seni oraya getiren güçlerin getirdikleri gibi de götürmelerinden korkuyorsun. O yüzden de "ben buyum, beni ya olduğum gibi kabul edersiniz ya da kabul etmezsiniz" diyemiyorsun. Liderliğin dengecilikten ibaret olmadığını, mevcut dengeleri değiştirip yeni dengeler kurmanın da liderin işi olduğunu göremiyorsun. Ya da bunu yapmak için gereken siyasi netlik, vizyon, fikirlerine güven ve koltuğu kaybetmeyi göze alma cesaretine sahip değilsin. Esasında buna cesaret etsen, belki de göreceksin ki sandığından çok daha fazla sayıda partili, CHP'nin 1930'dan kalma bu çizgisinin köhnediğini, parti'yi Türkiye'nin yeni gerçeklerine göre yenilemek gerektiğini ve birinin çıkıp bütün bunları yüksek sesle söylemesini bekliyor. Ama sen bir türlü "bu kişi" olamıyor, kıvranıp duruyorsun.
x x x
Meselenin bu yanı Kılıçdaroğlu'nun sorunu. Ama bir de partinin sorunu var ki, o da en az Kılıçdaroğu'nun sorunu kadar dramatik.
Ahmet Taşgetiren geçen günkü yazısında CHP'nin içinde olduğu çıkmazı çok güzel ifade etmişti: "İsteniyor ki Kılıçdaroğlu, 'Yeni Türkiye'yi algılasın ve partiye kazandıracağı yeni yüzle, yeni toplum kesimlerine ulaşma imkânı doğsun. Ama bir başka yönden de isteniyor ki CHP, 'statükonun tartışılmazları'na sahip çıksın."
Evet, statüko da tıpkı Kılıçdaroğlu gibi açmazda. O da tıpkı CHP lideri gibi kıvranıyor. Bir yandan işlerin artık eskisi gibi yürütülemeyeceğini, bir şeylerin değişmesi gerektiğini acı acı görüyor ama bir yandan da bu değişikliklerin makyaj düzeyinde kalmasını, rejimin vesayetçi ve otoriter özünün değişmeden korunmasını istiyor.
Ehh, imkânsızı istediği için de, bu imkânsız çizgiyi temsil edebilecek siyasi sözcüler bulmakta da zorlanıyor haliyle...
Buldukları da işte böyle iki günde acınası durumlara düşüyor.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/125472-kilicdaroglu-nun-drami-makalesi.aspx
#956
'Sakıncalı' içeriklerin çıkarıldığı YouTube video paylaşım sitesine 2.5 yıldır uygulanan erişim yasağı, mahkeme tarafından kaldırıldı.

ANKARA - Türkiye'de 2.5 yıldır yasaklı bulunan, dünyanın en popüler video paylaşım ağı YouTube'a uygulanan erişim engeli kaldırıldı.

Atatürk'e hakaret içeren videoların bulunduğu gerekçesiyle 2.5 yıl önce erişim yasağı uygulanan site, sözkonusu videoların kaldırılması ertesinde Türkiye'de erişime açıldı.

Edinilen bilgiye göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu Savcısı Kürşat Kayral, Emniyet Genel Müdürlüğü Bilim Suçları Büro Amirliği'ne yazı yazarak YouTube'un kapatılmasına gerekçe olan ve Atatürk'e hakaret içeren dört videonun siteden kaldırılıp kaldırılmadığını sordu.

Emniyetten söz konusu videoların kaldırıldığına yönelik cevap alan Kayral, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'un 8. maddesinin 9. fıkrasına dayanarak YouTube'a erişimin engellenmesi kararının kaldırılmasına karar verdi.

Savcı, siteye erişimin serbest bırakılması için Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı'na gerekli yazıyı yazdı. YouTube erişim, Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi kararıyla 5 Mayıs 2008'den beri engelleniyordu.

Yasağın kaldırılma süreci, merkezi Almanya'da bulunan International Licencing Service adlı bir telif ajansının Atatürk'e hakaret içeren videoların haklarını satın aldığını açıklamasıyla başladı. 

Firma telif hakları yasaları uyarınca YouTube'ta 'izinsiz' kullanılan videoların kaldırılmasını talep etti ve bu videoları kaldırttı. Firma CEO'larından Erdem Karahan, "Kendi çözümlerimizi kullanarak o videoları kaldırdık. Arşivden Atatürk'ün görsellerini koruma yetkisi aldığımız için bizim için bir problem olmadı" açıklamasını yaptı.

Yasağa neden olan videoların neden bugüne kadar silinemediğini, şirketin bir diğer CEO'su Yücel Yolcu, "Bu içeriklerin şimdiye kadar sahibi yoktu ve bir içerği silmek isityorsanız sahibini bulmanız gerekir. Görselleri kimse sahiplenmedi. Bu görseller bu şirkete hak olarak verildi" şeklinde açıklamıştı.

Konuyla ilgili bugün açıklama yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da, telif yönteminin uygulanması yoluyla yargı kararının yerine getirildiğini, mahkemeye müracaat edilip tamamen bu filtrelemenin ortadan kaldırılabileceğini söylemişti.

YouTube sansürünün ardından, gözler diğer yasaklı sitelere döndü. Türkiye'de halen 7 binden fazla internet sitesine erişim engeli uygulanıyor.

http://www.ntvmsnbc.com/id/25146475/
#957
28 Ekim tarihli köşesinde HES'leri eleştirirken Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Çevre Bakanı Veysel Eroğlu'nun adını andığı yazısında "Şimdi, anasını bile satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyorsunuz" şeklinde hakarette bulunan Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi, dünkü özür yazısının ardından istifa etti.

Gün boyu gelen tepkilerin ardından Ekşi, akşam saatlerinde istifasını açıkladı. Zaman'ın ulaştığı Ekşi kovulmadığını, hür iradesiyle istifa ettiğini söyledi. Oktay Ekşi, Basın Konseyi'ndeki çalışmalarına ise devam edeceğini kaydetti.

ARINÇ: BASIN KONSEYİ BAŞKANLIĞINI BIRAKMALI
Bu arada, basın mensuplarının konu ile ilgili görüşlerini sorduğu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi'nin istifa ettiği haberleri ile ilgili olarak ''Sanırım başyazarlıktan istifa etti. Sayın Ekşi'nin, Basın Konseyi Başkanlığından istifa etmesini daha uygun buluyorum'' dedi.

Saat: 15:36:42 AK Partililer'den Hürriyet ve Oktay Ekşi'ye tepki
Ellerinde dövizlerle Hürriyet gazetesi binası önünde toplanan kalabalık, Ekşi'yi istifaya çağırdı.

AK Parti İstanbul İl Başkanlığı üyesi bir grup ve partililer, köşesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bakanlar ve parti mensuplarını hedef aldığı gerekçesiyle Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi'yi kınadı.

Grup adına açıklama yapan AK Parti İstanbul İl Başkan Yardımcısı Bülent Turan, Ekşi'nin Başbakan Erdoğan, bakanlar ve parti düşüncesine inanan insanları hedef alan bir yazı yazdığını ve burada hakaret ve iftiralarda bulunduğunu savundu.



Ekşi'nin bunu, hem inanç hem de gelenekler açısından kutsal sayılan değerler üzerinden yaptığını ifade eden Turan, ''Bu asla gazetecilik değildir, bu yazarlık değildir, bu muhaliflik değildir, bu insanlık değildir'' dedi.

Bu hakaretin, sadece Başbakan'a ve bakanlara değil, 72 milyon insana yapıldığını dile getiren AK Parti İl Başkan Yardımcısı Bülent Turan, ''Oktay Ekşi'yi ve onun yazısını yayınlayan Hürriyet gazetesini telin ediyoruz, kınıyoruz. Adı anılan medya kuruluşunda daha önce de milletimize küfreden birçok yazı ve yazar görmüştük. Ancak herhalde hiçbiri bu kadar alçalmayı, bu kadar iğrençleşmeyi göze alamamıştı'' diye konuştu.

Açıklamanın ardından Hürriyet gazetesinin bir sayısını yakan gruptakiler, daha sonra dağıldı. Gruptakiler bazı dövizleri gazete binasının girişine atarken, bir kısmını da duvarlara ve ağaçlara astı.

Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı eylem sırasında, Hürriyet gazetesine giden cadde trafiğe kapatıldı.

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1046905&title=oktay-eksi-istifa-etti
#958
Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi, 28 Ekim tarihli günkü köşesinde, HES'leri eleştirirken, Başbakan Erdoğan, Enerji Bakanı Taner Yıldız ve Çevre Bakanı Veysel Eroğlu'nun adını andığı yazısını şu cümle ile bitirdi: "Şimdi, anasını bile satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyorsunuz." Ekşi'nin bugüne kadar görülmemiş bu hakareti gazetenin son baskılarından çıkarıldı.




BUGÜN ÖZÜR DİLEDİ

AK Partililere hakaret eden Hürriyet yazarı Oktay Ekşi kantarın topuzunu kaçırdığını itiraf etti.

Ayarı kaçırmışız

Okuyucudan tepki gelmese belki unutup gidecektik. Ama "Bu düpedüz hakaret anlamına geliyor" türü uyarılar üzerine dönüp bakınca, itiraf edelim, "Lafın hem ayarını kaçırmışız, hem de seviyesini çok düşürmüşüz" diye çok rahatsız olduk. Önce kimi rencide etmişsek tüm içtenliğimizle özür diliyoruz.

'ZANNETME CEVAP VERMEM'

Başbakan Erdoğan ise, Ekşi'nin ifadelerine resepsiyonda şu cevabı verdi: "Gazetecilik buysa böyle gazetecilerle mücadele etmem, savaşırım. Bunların cibilliyeti bu. Sonra 'Başbakan neden bu kadar sinirleniyor' diye söyleniyorlar. Eskiden de Başbakanlar, bakanlarla ilgili yazarlarmış. Onlar cevap vermezmiş. Yine öyle zannediyorlar ama öyle değil."

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1046826&title=oktay-eksi-skandal-yazi-icin-ozur-diledi


Ekşi'ye Çelik'ten sert yanıt

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Hüseyin Çelik, Hürriyet Gazetesi başyazarı Oktay Ekşi'nin, İkizdere Vadisi'nde kurulması planlanan hidroelektrik santralları (HES) ve Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Korumu Kurulu'nun konuyla ilgili kararından yola çıkarak önce Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu'na bir yığın saldırıda bulunduğunu, ardından da tüm AK Parti camiasına, bir gazeteci yazarın değil, bir sokak adamının bile ağzına almayacağı hakarette bulunduğunu bildirdi.

Çelik, yaptığı yazılı açıklamada Hürriyet Gazetesinin dünkü merkez baskısında gazetenin başyazarı Oktay Ekşi tarafından ''Az Bile Yazmışız'' adlı bir yazı yazıldığını ifade ederek, ''Yazıda, tüm hükümet üyelerine ve tüm AK Parti camiasına çok ağır hakaretlerde bulunulduğu'' görüşünü aktardı. Çelik, açıklamasında şunları dile getirdi:

''Rize İkizdere Vadisinde inşa edilmesi gündemde olan hidro elektrik santralleri ve Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun konuyla ilgili kararından yola çıkılarak Sayın Çevre ve Orman Bakanımıza bir yığın saldırıda bulunduktan sonra Oktay Ekşi, tüm AK Parti camiasını kastederek 'analarını bile satan işte o zihniyetin marifetleri' şeklinde, bir gazeteci yazarın değil, bir sokak adamının bile ağzına almayacağı hakarette bulunmuştur.

Bugün yine Hürriyet Gazetesindeki köşesinde 'Ayarı Kaçırmışız' başlıklı bir yazı yazan Ekşi, lafın ayarını kaçırdığını ve seviyeyi çok düşürdüğünü kabul ederek özür dilemiştir.

Genellikle irticalen yapılan konuşmalarda, en usta hatiplerin bile zaman zaman maksadı aşan ifadeler kullanabildikleri bilinmektedir.

Ancak ince eleyip sık dokuyarak masa başında yazılan yazıda, hele hele kontrol için kendisine gönderilen yazısına, bilerek ve isteyerek söz konusu ifadeleri ilave ettiğini kabul eden Ekşi'nin boş bulunarak maksadını aştığına inanmak mümkün değildir.

Bu küfür ve hakaretlerin sahibi, daha dün gazeteciliğe başlayan toy birisi hiç değildir. 80 yıla yaklaşan ömrünün neredeyse 60 yılını gazetecilik yaparak geçiren Ekşi, ne büyük bir talihsizliktir ki, Basın Konseyi Başkanı ve Türkiye'nin en büyük gazetecilerinden biri olan Hürriyet'in de baş yazarıdır.''

Açıklamasında, Oktay Ekşi'nin, ömrü boyunca jakoben, dayatmacı, tek tipçi devlet anlayışının savunucusu olduğunu belirten Hüseyin Çelik, ''Ekşi, 1960 darbesinin ardından darbecilerin talimatıyla toplanan ve yüzde 85'i CHP'li veya CHP taraftarlarından oluşan Kurucu Meclis Üyesi olmak gibi bir payeye! de sahiptir'' ifadelerine yer verdi.

Çelik, Oktay Ekşi'nin, AK Parti'nin kuruluşundan beri ne zaman AK Parti ve AK Parti hükümetleri ile ilgili yazdığı yazılarda hep ''peşin hükümlülüğünü, ideolojik nefretini ve halkın iradesini hazmetmeyen kinini konuşturduğunu'' belirttiği açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

''Bu, tek parti dönemi özlemcisi gazeteci, meselelerin özüne vakıf olmadan, birçok zaman kendi gazetesinin bir muhabirinin haberinden yola çıkarak ona buna çamur atmayı, kurumları ve yetkilileri tahkir ve tezyif etmeyi alışkanlık haline getirmiştir.

25 Nisan 1998 tarihinde bazı gazetecilerin PKK'dan para aldıklarına dair bir gazete haberine dayanarak orada adı geçen meslektaşlarına 'Alçakları Tanıyalım' başlıklı bir yazı ile saldırmış, daha sonra haberin uydurma olduğu ortaya çıkınca özür dilemek zorunda kalmıştır.

Oktay Ekşi'yi tüm AK Parti camiasını rahatsız eden ve rencide eden hakaretinden dolayı kınıyor, yasal haklarımızın saklı olduğunu kamuoyu ile paylaşıyoruz.''

AA
http://www.haber7.com/haber/20101030/Ayari-kaciran-Eksiye-Celikten-sert-yanit.php


AKP'lilerden Hürriyet'e Ekşi ve Çekirge protestosu

Fatih Çekirge'nin Hayrunnisa Gül'e ettiği hakaretin ardından Oktay Ekşi'Nin AK Parti'ye yönelik hakareti AK Parti il ve ilçe teşkilatlarını öfkelendirdi. AK Partililer, Hürriyet Gazetesi önünde eylem yapacak.

Fatih Çekirge ve Oktay Ekşi, Hayrunnisa Gül ile AK Parti'ye ettikleri hakaretlerden sonra  AK Parti il ve ilçe teşkilatları protesto eylemi yapmaya karar verdi.  Bugün saat 15.00'de Hürriyet Gazetesi önünde yapılacak protesto gösterisine katılmak için teşkilatlardan binlerce kişinin yola çıktığı ifade edildi.

Hürriyet yazarı Fatih Çekirge, önceki günhü yazısında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrunnisa Gül'e 'eğreti gelin' diyerek hakaret etmişti. Bu skandaldan bir gün sonra da yine Hürriyet yazarı olan Oktay Ekşi, yazısında AK Parti için 'analarını satan zihniyet' diyerek hakarette bulunmuştu.

http://www.haber7.com/haber/20101030/AKPlilerden-Hurriyete-Eksi-ve-Cekirge-protestosu.php
#959
ERTUĞRUL MAVİOĞLU - RADİKAL

Akoyan Vadisi'nden Kandil'e giden yol
PKK'nın Kuzey Irak'taki Kandil kampına ulaştığım andan itibaren içimde Kan-dil'i heceleyerek türettiğim şu cümle var: "Kan akarsa, dil susar!" Kandil, tam da böyle; ülkenin artık iyiden iyiye düğüm olmuş büyük bir paradoksunun özeti gibi. Sabahın kör saatlerinden itibaren yaklaşık iki saat boyunca beklediğim eve birazdan gelecekler ve karşısına oturacağım adam, " Devlet bizi yenemeyecek ama biz de devleti yenemeyeceğimizi artık anladık" diyecek. Ateşkesin sürmesi için bekledikleri adımları anlatacak ve şu ana kadar kimseye olmadığı kadar açıklıkla, İran, ABD ve İsrail ilişkilerinden bahsedecek. Ve şimdiye kadar kimseye vermediği kadar net bir söz verecek: "Bundan sonra PKK'dan yana sivillere asla zarar gelmeyecek! "

Kandil'e tırmanış
Yaklaşan aracın sesini duyduğumda yerimden doğrulup kapının önüne çıkıyorum. "Merhaba" diyor, kendisini 'Deniz' diye tanıtan adam, güleç bir yüzle konuşuyor: " Hoş geldiniz, yorucuydu yol sanırım. Şimdi hazır mısınız?"
Dört çekerli, çift kabin Toyota'nın içinde, Diyana Ranya arasındaki Akoyan vadisinin içinden bir nehir gibi aktığı hissi veren yolda ilerliyoruz. İran bölgesine doğru, kâh tırmanarak, kâh yokuş aşağı inen, virajlı ama her nasılsa son derece bakımlı olduğu için insanı sarsmayan bir yol bu.
Toyota bir yerde duruyor ve geri dönüyor. Beş dakika ilerledikten sonra tekrar duruyor ve yine geri dönüyor. "Yolu mu şaşırdın" diye soruyorum saf saf. Yüzü dağ yanığı adam, "Hayır" diyor: "Bir işaret bekliyorum." Oysa ben etrafa bakıyorum ve kuşlar, böcekler, ağaçlar, çiçekler dışında işaret verecek bir canlı göremiyorum. Sonra yeniden duruyor kamyonet. "Bundan sonrasında biraz yürüyeceğiz" diyor. Çevrede kimseler yok. Herhalde uzun bir yürüyüş olacak. Küçük bir derenin üzerinden atlıyoruz, yeşillik bir alanın önündeyiz. Birden birkaç silahlı adam, kadın beliriyor. Sessiz ve dikkatliler. Arkalarında dünyanın her yerinde kırmızı bültenle aranan PKK'nın dışarıdaki bir numaralı ismi Murat Karayılan görünüyor. Resmi kayıtlara göre 1954 Birecik doğumlu. Yüksekokul, Makine bölümü mezunu. PKK'ya 1979'da katılmış, 12 Eylül'den önce yurtdışına çıkmış ve hiç cezaevinde yatmamış. Bana doğru birkaç adım atıp elini uzatıyor: "Hoş geldiniz."

Onlar da kayıt yapıyor
Üzeri ve arkası kapalı bir çadırın altındayız şimdi. Bir masa yerleştirilmiş, üç tane de sandalye. Yerde hasır serili. Ayakkabılar çıkarılıyor. Masanın arkasına Karayılan geçiyor. Ben yana oturuyorum. Karşıma örgüt yöneticilerinden Bozan Tekin geçiyor. Teybimin yanına kendi teyplerini koyuyorlar. Fotoğraf çekiyorlar, arşivleri için birkaç dakika kamera kaydı yapmak için izin istiyorlar. Sadece Türkiye'de savaş ve barışa dair çok sık tartışılan gündemdeki konuların değil, PKK'ya ilişkin yıllardır içimde birikmiş soru işaretlerinin de izini sürmekte kararlıyım. Soruyorum ve Karayılan yanıtlıyor...

Ateşkesin son kullanma tarihi 31 Ekim mi?
Sürekli ateşkesten yanayız biz aslında . Top karşıda . Güven verici adımlar atması lazım. Operasyonların durdurulması bir adım olabilir. Öcalan ile diyalog sürecinin geliştirilmesi önem taşıyor. En son diyalog 16 Eylül'de oldu. Olumlu, çözüme dönük, güven veren bir üslup kullanması gerekir. Bekliyoruz henüz karar vermedik. Olumsuz yaklaşıma rağmen iyimser bir tavır geliştiremeyiz. Bazı şeyler de var ki bize rağmen oluyor. Bizim isteğimiz süresiz bir ateşkes. Diyalog, müzakere sürecini başlatma, silahları tümüyle susturmaktır. Bir ara Hasan Cemal 'elini tetikten çekme' diyordu. Biz çekeceğiz, o çekmeyecek, böyle olmuyor. Günler önemli, izliyoruz, bekliyoruz, duruma göre karar vereceğiz .

Sola sert eleştiri
Şehit cenazeleri kaldırılmaya, PKK'lı gençler dağlarda ölmeye devam ettikçe, olaylar deyim yerindeyse bir kan davasına dönüşmüşken barış nasıl gerçekleşecek? Trabzonlular, Manisalılar, Uşaklılar, Ankaralılar nasıl ikna olacak?

Kuşkusuz Türkiye halkına karşı sorumluluklarımız vardır. Kendimizi onlara tanıtma, onurunu alma gibi bir siyasi anlayışımız vardır. Bizim bu konuda yeterli olduğumuzu söyleyemem. Ama bu konuda esasen sorumlu bir kesim daha var. Türkiye sol hareketi. Biz mücadelemizi anlatmakta yetersiz kaldık ve Türkiye solu da yetersiz kalınca büyük bir gedik oluştu.
Şovenizm toplumsal bir reflekse dönüştü. Kürt hareketi zamanla toplumsallaştı. Sol ise uzak durdu. Kürt hareketi ile birlikte görülse, Türk toplumundan tecrit olacağını düşündü. Kürt hareketiyle arasına mesafe koydu. Türk solunun mesafe koyma tavrı, onu da toplumdan uzaklaştırdı. Çözümün bir boyutu da Türk halkının ikna edilmesidir. Bu konudaki çabalarımız sürecek.

Birçok yerde PKK kaynaklı patlamalar oluyor. PKK 'şehirlerde eylemlere geçeriz, cehenneme çeviririz' gibi söylemlerde bulunuyor. Sokakta dolaşan, halktan insanların yaşayacağı zararları ve doğuracağı nefreti göremiyor musunuz?
O konuda yaşananların bir kısmı bizim dışımızdadır. Hakkâri Geçitli'deki gibi. Şunu söyleyeyim, son yıllarda gelişen bazı durumlardan ötürü, bu konuda kendimizi daha fazla anlayış, ilke boyutuyla güçlerimizi örgütlemiş durumdayız. Metropolde de eylem olsa, nerede olsa, tek bir sivilin zarar görmemesi bizim temel ilkemiz olacak. Geçmiş dönemde de oldu, ama artık olmayacak.

'Evet hata yaptık'
Çok acı olaylar var. Mavi Çarşı, Çetinkaya ve benzeri olaylarda çok sayıda masum sivil yaşamını kaybetti...

Evet bizden kaynaklı hatalar oldu. Yeri gelse, zamanı gelse kendimizden kaynaklı bu hatalar için özür de dileriz, telafi etme yoluna da gideriz. Ama unutmamak gerekir ki, bize ait olmayan eylemleri de devlet bizim üzerimize yıkmaya çalıştı. Buna rağmen biz, bizden kaynaklı eylemlerde hiçbir sivilin zarar görmemesi için tüm güçlerimizi, eğitimden geçirmede, anlayış kazandırmada daha emin ve güvenli biçimde konuşabilirim. Asla olmayacak. Benim topluma yönelik mesajlarım da bu yöndedir.

'Meşru savunma'
PKK için medyada ve siyaset dünyasından 'terör örgütü' sıfatı kullanılıyor. Siz terörist misiniz?

Halk hareketi olduğumuzu iddia ediyoruz. Öyleyiz de. Bize karşı binlerce şiddet uygulaması yapılmıştır. Biz böyle bir halkız. Meşru savunma hakkımıza terör diyorlarsa öyledir. Ama meşru savunma bütün dünyada, BM'de kabul edilmiştir. Biz yok edilmeye karar verilmiş bir toplumuz. Meşruyuz, haklıyız, doğal haklarımızı istiyoruz. Bunun için teslim olmamışız, ruhumuzu teslim etmemişiz. Hep terörist, terörist deniliyor ama gerçeği öyle değildir. Bir özgürlük hareketi terörist olamaz. Ama egemen güçler bütün haklı halk hareketlerini terörist ilan ediyor.
Mandela'ya da yıllarca terörist dediler. 27 yıl hapis yattı. Şimdi barış kuşu olarak görülüyor. Dünyaca en ünlü kişiliklerden biridir. Yaser Arafat da öyle.
Yıllarca terörist denildi, sonra devlet başkanı oldu. Türk devletine göre, biz teröristiz. Ama devlet gelmiş topraklarımızı işgal etmiş, dilimizi yasaklamış, zenginlik kaynaklarımızı talan etmiş. Halbuki burada bin yıllardan beri yaşayan bir halkız.

'Zafer kazandık diyemeyiz, biz de devleti yenemeyiz'
PKK'yi dağdan indirmek üzerine tartışmalar var. Güneye çekilme gibi seçeneklerden bahsediliyor. Ama PKK bildiğim kadarıyla dağda eskisi kadar güç tutmuyor. PKK küçüldü mü yoksa şehre mi indi?

"Şehirde de varız ama dağda da varız. PKK bir kurumlaşmadır, bir sistemdir. Kolay oluşmadı, kolay da çözülmez. Köklü bir Kürt sorunu var. Sorunun çözümü temelinde PKK sorunu da aşılır. Öyle komşu devletlerle işbirliği yapmakla, yeni operasyonlar yapmakla sorunu çözemezsiniz. Ben kendim yüzlerce operasyonla karşı karşıya gelmişim. Biz kendimizi bu dağlarda koruyacak ve yaşatacak tecrübeyi kazanmışız. Arazinin tümünü tanımışız. Kürdistan'ın diğer parçalarında da yaşayacak tecrübemiz var. Birileri Norveç'e gidecek, kimi eve gidecek. Bu insanlar sorunu çözmek için gelmişler. Neden gitsinler? Bunun görülmesi Türkiye halkı ya da ordusu için yenilgi değildir. Bir siyasi körlüğü gidermektir. Biz demiyoruz ki, zafer kazandık. Uluslar- arası güçler üzerimize bu kadar sefer yaptı, tasfiye edilemedik. İstenirse şiddet yolu devam ettirilir, bu durumda inanın PKK yine daha güçlenir. O zaman belki kendi çözümünü de kendisi geliştirir, ilan eder. Son seçenek olarak ona da gidebilir. Ama teslim olması ya da şiddet yoluyla tasfiye edilmesi mümkün değil. Ama şu var: Biz de devleti yenemeyiz. Yenişememe durumu söz konusu. Çözüm bu temelde kendisini dayatan bir gerçekliktir. Uzarsa karşılıklı kayıplar daha fazla olur. "

İstekleri: Özerklik ve 'inkâr'a son

Karayılan hükümetin Kürtleri yavaş yavaş asimile etmeyi planladığını savunuyor ve çözüm için iki şartı var: Özerklik ve 'inkâr'a son verilmesi.

PKK, silahların susması, barışın tesisi ve nihayetinde çözüm için nasıl bir formüle sahip?
"Esasen ortada iki anlayış, iki çözüm projesi var. Bunların birisi bizimdir. Bunun çözümünü formüle ettik: Demokratik özerklik. Karşılıklı birbirine saygı gösterme temelinde, oturup konuşma yoluyla, bu sorunu çözmedir. Türkiye'nin bütünlüğü içinde, bu zoraki birliği gönüllü birliğe dönüştürmedir. Yeni bir anayasa temelinde Türkiye toplumu yeniden biçimlendirmelidir. Türkiye'nin batısından insanlar çıkıyor sokağa, 'Bu PKK nedir, terördür, bilmem nedir' diye bağırıyor. Bir başbakan dese ki, "Biz bu kardeşlerimizi yıllarca inkâr ettik, dilini yasakladık, bu temelde Türk uluslaşmasını yaratmak istedik ama o da olmadı. Bu hatadan ötürü trajediler yaşandı, kardeşler birbirini vurdu, kem gözlerle bakıldı, şimdi öyle bakmayalım, Yeni bir neden var, bu nedenle bir toplumsal uzlaşma dönemini başlatıyoruz, yasal değişiklikleri yapıyoruz." Öyle dese batı alkış tutar. Rant hesabı olmayanlar bunu sevecektir.
İkinci proje devletin projesidir. Devlet 2008-2009 yıllarındaki gelişmelerden sonra anladı ki, kökten inkâr tutmuyor. AKP ile ordunun yakınlaşmasının nedeni budur. Devlet, AKP eliyle yeni Kürt politikası oluşturuyor. Bunda ne var? Bireysel haklar çerçevesinde televizyon açıldı, herkes bağırabilir, şarkı söyleyebilir ama anadil eğitimi olmaz.

'Asimilasyon'
Vatandaşlık ise Türk milleti çerçevesinde. Türk milletinin içinde Laz da var Çerkez de var, Kürt de var. Yani sen varsın ama sisteme dahil olacaksın, Türkleşme sürecini hemen değil de yavaş yavaş kabul edeceksin. Bir süre sonra asimile olacaksın. Belini sıvazla ama sorununu çözme. 86 yıldır asimilasyonu kabul etmedin ama yavaş yavaş ettirmeyi planlıyorlar.

'Düz ovada siyaset yaptırmıyorlar'
Murat Karayılan'ın sözlerinden PKK'nın özellikle KCK operasyonu ve süren davalara çok önem verdiği anlaşılıyor:
"KCK operasyonlarını ele alalım. Mehmet Ağar bile düz ovada siyaset yapsınlar dedi. İşte düz ovada siyaset yapanları temizliyorsun. PKK'lı olsun, KCK'lı olsun. Elinde silah mı var bunun? Fırat Anlı mesela, avukattır. Sonra seçilmiş belediye başkanı olmuş. Sen bunu alıyorsun. Ben KCK'nın yürütme konseyi başkanıyım. Onlarla bir bağım varsa zaten ben buradan söylerim."

'Öcalan'ı boşa düşürmeyiz'
Öcalan, avukatlarıyla görüşmesinde hem Kandil'e hem hükümete mektup yazdığını ama yanıt alamadığını açıkladı. Öcalan'a yanıt vermediniz mi?

Öcalan'ın mektubunu yanıtladık, ancak aksaklıklar nedeniyle ulaşmamış olabilir. Öcalan çözüm perspektifli bir mektup yazdı. Süreçte yaşananların ciddiye alınmasını istedi. Biz yanıtımızda, kaygılı olduğumuzu ama onu hiçbir koşulda boşa düşürmeyeceğimizi, diyalog sürecine stratejik düzeyde yaklaşabileceğimizi, hareket adına tüm diyalogları sürdürebileceğini, tamamen orada yürüteceği diyalogları bizim de burada pratikleştireceğimizi yazdık. AKP ve devlet iki hat üzerinde çalışıyor. Bir yanda marjinalleştirme projesi çerçevesinde askeri hazırlıklar var. Diğer yanda çözüm vb. görüntüsü. Samimiyet ve ciddiyet görmüyoruz."

'İçki yok, sigarayı da bırakıyoruz'
PKK'ya yönelik karapara suçlamaları var. Kaçakçılıkla hemhal olduğu, savaş rantçılığı yaptığı, bu nedenle asla silah bırakmayacağı yönünde iddialar. Karayılan'a "Siz savaş rantçısı mısınız?" diye sorduk. Yanıtı şöyle:

"Bunların hepsi safsatadır. İsterseniz günlerce burada kalın, hatta uluslararası heyet gelsin. Bütün arşivlerimizi açalım. Öyle tek bir kaçak bir şey bulurlarsa o zaman deriz, bizim bütün söylediklerimiz yanlıştır. Yaşam ilkelerimiz var. Her türlü uyuşturucu, içki anlamına gelen her şeyi reddederiz. Bir tek sigara kalmış, artık onu da bırakıyoruz."

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1026007&Date=28.10.2010&CategoryID=97
#960
İstanbul'da 1 Kasım'da Aile Hekimliği uygulamasına geçiliyor. Bu kapsamda Aile Hekimleri belirlendi. Uygulamadan yararlanmak için kayıt yaptırmanız gerekiyor.

İstanbul'da 1 Kasım'da başlayacak olan Aile Hekimliği uygulamasında, Aile Hekimleri belirlendi. İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'nün ya da Sağlık Bakanlığı'nın internet sitesinden Aile Hekimizinizi öğrenebilirsiniz. Eğer aile hekiminiz belirtilmemişse, listedeki hekimlerden birini seçerek kayıt olabilirsiniz.

İstanbul'da 1 Kasım ayında başlayacak Aile Hekimliği uygulamasında toplam 3 bin 645 aile hekimi hizmet verecek. Bir hekime ortalama 3 bin 500 kişi düşecek.

Ücretsiz olarak hizmet verecek Aile Hekimleri, hizmet verdikleri kişi başına devletten ücret alacak.

SAĞLIK ÇALIŞANLARI HAFTA SONU MESAİ YAPACAK

İstanbul'da 1 Kasım pazartesi günü başlayacak Aile Hekimliği uygulaması için, Toplum Sağlığı Merkezleri ve Aile Sağlığı Merkezleri'nde görevli personel 30-31 Ekim tarihinde görevleri başında olacak.

İstanbul'da yaşayanların Aile Hekimlerini öğrenebilecekleri adres:

http://bbskbs.istanbulsaglik.gov.tr/ahkim/

Sağlık Bakanlığı'nın linki:

http://sbu.saglik.gov.tr/sbahbs/