Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#961
TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı geçen hafta öyle bir söz etti ki kulaklarıma inanamadım.

Bırakın insan haklarıyla ilgili komisyonu akl-ı selim sahibi sıradan bir insanın bile ağzına almayacağı bir ifade idi.

İlköğretim çağındaki çocukların okula başörtüsü ile gönderilmesi halinde ailelerinden alınabileceğini söylüyordu sayın başkan.

Sıradan bürokratlar ya da kimi kaygıları taşıyan siyasetçiler söylese endişelerini anlardık. Çünkü kanunlar ve uygulama onlar için fevkalade önemlidir.

Ama insan hakları komisyonunun başkanı üstelik meclise gitmeden önce de bir insan hakları derneğinin aktif üyesi olan başkandan böylesine bir söz işitmek gerçekten beni hayrete düşürdü.

Çünkü başkanın işgal ettiği makam tam da söylediği sözlere karşı çıkmayı gerektiren bir makamdır.

8 Aralık 1990 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 3686 numaralı İnsan Hakları Komisyonu kanunu ona tam da bu görevi veriyor.

Çünkü 3686 sayılı kanunun 4. maddesinin b bendi "Türkiye'nin insan hakları alanında taraf olduğu uluslararası anlaşmalarla T.C. Anayasası ve diğer milli mevzuat ve uygulamalar arasında uyum sağlamak amacıyla yapılması gereken değişiklikleri tespit etmeyi ve bu amaçla yasal düzenlemeler önerme" yi, d bendi, "Türkiye'nin insan hakları uygulamalarının, taraf olduğu uluslararası anlaşmalara, Anayasa ve Kanunlara uygunluğunu incelemek ve bu amaçla, araştırmalar yapmak, bu konularda iyileştirmeler, çözümler önerme"yi emrediyor.

Başkan ne yapıyor? Tam tersini. Vatandaşını, İnsan haklarına aykırı bir kanunla tehdit ediyor.

Gelelim taraf olduğumuz uluslar arası anlaşmaya.

Türkiye BM Çocuk Hakları Sözleşmesine taraftır.

20 Kasım 1989 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda onaylanarak 02 Eylül 1990 tarihinde yürürlüğe giren sözleşme 27 Ocak 1995 gün ve 22184 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak Türkiye Cumhuriyeti'nce de kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiştir.

Yürürlüğe giren bu sözleşmenin ikinci maddesi her çocuğun anne babası veya vasisinin sahip olduğu düşünce ve inanç dahil tüm statülerine sahip olacağı ve bu konuda ayrım yapılmayacağını taahhüt edilmiştir.

İkinci maddenin ikinci bendinde çocuğun anne-babasının, yasal vasilerinin veya ailesinin öteki üyelerinin durumları, faaliyetleri, açıklanan düşünceleri veya inançları nedeniyle her türlü ayırıma veya cezaya tabi tutulmasına karşı etkili biçimde korunması için gerekli tüm uygun önlemin alınacağı devlet tarafından taahhüt edilmiştir.

Sözleşmenin 14. maddesinin birinci bendi "Taraf Devletler, çocuğun düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakkına saygı gösterirler." diyor, ikinci bendi, "Taraf Devletler, anne-babanın ve gerekiyorsa yasal vasilerin; çocuğun yeteneklerinin gelişmesiyle bağdaşır biçimde haklarının kullanılmasında çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevlerine, saygı gösterirler." diyor, üçüncü bendi ise, "Bir kimsenin dinini ve inançlarını açıklama özgürlüğü kanunla öngörülmek ve gerekli olmak kaydıyla yalnızca kamu güvenliği, düzeni, sağlık ya da ahlakı ya da başkalarının temel hakları ve özgürlüklerini korumak gibi amaçlarla sınırlandırılabilir." diyor.

Şimdi ilköğretimde okuyan bir Müslüman kız çocuğu büluğ çağına gelmişse inancı gereği örtünmek isteyebilir. Yönetim, BM Çocuk Hakları Sözleşmesi gereği bu isteğe saygılı davranmak zorundadır. Ama memur statüsündeki yöneticiler ellerindeki yönetmelikleri, kanunları ya da konjoktürü göz önünde bulundurarak bu isteğe karşı çıkabilirler. Onları anlarız. Nihayetinde memurdurlar.

Ama TBMM İnsan Hakları Komisyonu ve milletvekilleri memur değillerdir. Hele İnsan Hakları Komisyonunun temel görevi yukarıda izah ettiğimiz üzere kanunlarımızdaki uluslar arası sözleşmelere aykırılıkları tespit edip meclise yasal düzenleme teklif etmektir.

Durum böyleyken İnsan Hakları Komisyonu'nun sayın başkanı da kendisini sıradan bir devlet memuru yerine koyup insan haklarına aykırı bir yasa ile vatandaşı tehdit etmiştir.

Şimdi sayın başkana soralım 12 yaşındaki bir kız çocuğunun başörtüsü kamu güvenliğini ya da düzenini mi tehdit etmektedir, yoksa sağlık için mi bir tehlike oluşturmaktadır, ya da başkalarının temel hak ve özgürlüklerini mi kısıtlamaktadır?

Konjoktüre herkes ayak uydurabilir hepsini anlayışla karşılayabiliriz ama insan hakları savunucularını ve hele hele İnsan Hakları komisyonu üyelerini ve başkanını anlayışla karşılayamayız. Çünkü onların görevi konjonktürü hukuka davet etmektir!

Başkandan gereğini yapmasını bekliyoruz.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?t=27.10.2010&y=ResulTosun
#962
Hrant Dink davasını çok önemsemeliyiz. Bu davanın da, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Savcı Doğan Öz ve niceleri gibi unutturulmasına, başka taraflara çekilmesine ve sulandırılmasına asla fırsat vermemeliyiz.

Hrant Dink, 19 Ocak 2007'de İstanbul'un orta yerinde üç kurşunla öldürüldü. Kamera görüntülerinden ve babasının ihbarı ile katil zanlısı olarak Ogün Samast yakalandı. Önceki gün, mahkeme heyeti, bir yasa değişikliğine dayanarak davayı İstanbul Ağır Çocuk Mahkemesi'ne gönderdi. Katil zanlısı Ogün Samast, belki de birkaç ay sonra tahliye edilecek. Daha önce bütün tetikçilerin tahliye edildikleri gibi...

Bu dava neden önemli? Çünkü devletin emniyet ve istihbarat birimlerinin ihmalleri ile işlenmiş bir cinayet söz konusu. MİT Müsteşarlığı'nın bilgisi dahilinde, Hrant Dink'e İstanbul Valiliği'nde "ayağını denk al" deniyor. Ölüm tehditleri aldığı halde kendisine koruma verilmiyor.

Bunlar, artık bir iddia değil. Cumhurbaşkanı Gül, 16 Ağustos'ta Bakü'ye giderken, "Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alınmadığı için hayatını kaybetti" dedi. Bu, üzerine mutlaka gidilmesi gereken çok önemli bir tespittir.

Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişleri ile İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu arasındaki çekişme de devam ediyor. Milliyet'in önceki günkü haberine göre, Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişleri, 10 Ekim 2008 tarihli inceleme sonunda İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek ile C Şube (Sağ Terör ve Azınlıklar Masası) Müdürü Ali Fuat Yılmazer'i, Dink cinayetinde görevi ihmal ettiklerine dair rapor hazırladı. Başbakan Erdoğan bu rapora 2 Aralık 2008 tarihinde "olur" vererek imzasıyla gereği yapılması için İçişleri Bakanlığı'na gönderdi. İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu'nun görevlendirdiği iki mülkiye başmüfettişi, görevi ihmalle suçlanan tüm polisleri aklayan 9 Kasım 2009 tarihli bir rapor yazdı. Başbakanlık Teftiş Kurulu müfettişleri 18 Ocak 2010'da sert bir cevap yazısı göndererek mülkiye müfettişlerinin hazırladığı raporun hukuksuz olduğunu belirterek adı geçen polislerin görevlerini ihmal ettiği tespitlerini tekrarladılar. Ondan sonra ne oldu bilmiyoruz...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 14 Eylül 2010'da verdiği kararla, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni, hem "vatandaşının yaşama hakkını koruyamadığı" için hem de Hrant Dink cinayetine ilişkin "etkili bir soruşturma yürütmediği" gerekçesiyle mahkûm etti.

Bu davayı çok önemsemeliyiz. Çünkü kafa karıştıran "masumane" izah ve müdahaleler var.

Mesela Hürriyet'in yayın yönetmeni iken Ertuğrul Özkök, Hrant Dink'in cenazesinin kaldırıldığı 23 Ocak 2007 günü şöyle yazdı:

"Kendi kendine misyon yüklenmiş, bir abinin dolduruşuna gelmiş, daha 20 yaşına gelmeden tam anlamıyla "looser", "tutunamayan" durumuna gelmiş bir genç. Psikolojisini öyle iyi okuyabiliyorum ki. Cinayeti işledikten sonra en önemli iki delili, silahını ve beyaz beresini atmamış. Polis bile hayretler içinde. Trabzon'a dönüyor. Orada arkadaşlarına övüne övüne, "Hrant Dink'i ben öldürdüm" diyecek. Beni işte bu ruh hali korkutuyor.

Örgüt olsa, devletin istihbarat birimleri, güvenlik güçleri onu çökertir.

Ama burada neyi çökerteceksiniz? Mahalleyi veya bir şehri mi? Diyordum ki, bu işi çözmek istiyorsak, hepimiz empati duygularımızı geliştirmeliyiz. Mahalledeki o çocuğu da anlamaya çalışmalıyız."

Mesela Hanefi Avcı'nın fikri şu: "Cinayetin tüm failleri belli. Hrant Dink cinayeti çözülmüştür. Danıştay ve Dink saldırılarıyla, Ergenekon arasında bir bağlantı yok. Türkiye'de öyle bir ortam yarattınız ki, bazı insanları eylem yapacak hale soktunuz. Savcılar cinayeti işleyene mermi satanı bile bulup konuştular. Bu kişinin her şeyi tespit edilmiş, aldığı simide kadar belli. Siz neyi zorluyorsunuz?"

Evet, bu davayı çok önemsemeli ve zorlamalıyız... Çünkü Ergenekon davasının akıbeti, devlet içindeki hukuksuz yapıların tasfiyesi bu davanın derinleştirilmesine bağlıdır.

Bugün, bütün faili meçhul cinayetlerin düğümü, Hrant Dink davasıdır... h.gulerce@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=1045434&title=hrant-dink-ozkok-hanefi-avci
#963
''CUMHURİYETİN SAHİBİ OLMAK NOKTASINDA HİÇ KİMSENİN HİÇ KİMSEYE ÜSTÜNLÜĞÜ YOKTUR VE OLMAZ''

AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhuriyeti zayıf bir varlık olarak görüp, kendisine durumdan vazife çıkararak demokrasiye müdahale edenlerin cumhuriyete en büyük zararı verenler olduğunu ifade ederek, ''Cumhuriyetin sahibi olmak noktasında hiç kimsenin hiç kimseye üstünlüğü yoktur ve olmaz'' dedi.

Erdoğan, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, cumhuriyetin erdemli bir yönetim biçimi, erdemli bir toplum inşa etmek için ortaya konmuş bir irade ve vizyonunu sonucu olduğunu kaydetti. Erdoğan, ''Bu iradeye zincir vurmak, otoriter eğilimlere ve bunlar vasıtasıyla baskı almak isteyen yönetimler bu milletten her zaman gereken dersi almışlardır. Aynı şekilde bu iradeyi vesayet almak, küçümsemek, yok etmek isteyen karanlık odaklar, çeteler ve zümrelerle de her zaman milletimizden gereken cevabı almışlardır'' diye konuştu.

İstiklal ve demokrasinin milletin değiştirilemeyecek karakteri haline geldiğini ifade eden Erdoğan, cumhuriyetin milletin karakterine en uygun yönetim biçimi olduğunu söyledi.

Başbakan Erdoğan, şöyle konuştu:

''Cumhuriyetin kuruluşundan nice zaman sonra ortaya çıkan, tarihine ve coğrafyasına yabancılaşmış zümrenin tamamen aksine, Cumhuriyet, sözde elitler tarafından, yani seçkinleri kendilerinden menkul belli bir zümre tarafından değil; bizzat bu millet tarafından bu milletin tüm unsurları tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla Cumhuriyet asla ve asla belli bir zümrenin, belli bir kitlenin, belli bir grubun rejime değil, bu milletin rejimidir. Sahibi de yalnızca bu aziz millettir.''

Cumhuriyetin ilanı öncesinde bu toprakların çok büyük acılara şahit olduğunu anlatan Erdoğan, Cumhuriyetin 87 yıllık süreçte güçlenerek, büyüyerek her alanda önemli mesafeler kaydettiğini, Cumhuriyet öncesi korkuları geçersiz kıldığını kaydetti.

Erdoğan, Cumhuriyet öncesi ayrışma, çatışma korkusunun bugün bir tehdit ve sindirme aracı olarak görülmesinin ''Cumhuriyete ve onun ideallerine tamamen ters ve aykırı olduğunu'' ifade ederek, şöyle konuştu:

''Cumhuriyeti zayıf bir varlık olarak görüp, kendisine durumdan vazife çıkararak demokrasiye müdahale edenler, tarihimiz boyunca her zaman Cumhuriyetimize en büyük zararı verenler oldular. Ülkenin birliğini ve bütünlüğünün tehdit altında olduğu bahanesiyle demokrasiye gölge düşürenler, siyaseti ve siyasetçiye devre dışı bırakmaya çalışanlar ekonomiye de dış politikaya da iç politikaya da en büyük kötülüğü yaptılar. Cumhuriyeti korumak adına, aslında onlar bir korku cumhuriyeti oluşturdular. Tehlikede olan cumhuriyet rejimi değil, bu korkulardan nemalanan çevrelerin imtiyazları oldu.

Cumhuriyetin sahibi olmak noktasında hiç kimsenin hiç kimseye üstünlüğü yoktur ve olmaz. Bu ülkenin bürokratı, hakimi, savcısı, askeri, polisi ne kadar bu cumhuriyetin sahibi ise bu ülkenin işçisi, köylüsü, esnafı, sanatkarı, sokaktaki vatandaşı da bu cumhuriyetin en az o kadar sahibidir ve sevdalısıdır.''

''CUMHURİYET, SÖZDE ELİTLER TARAFINDAN DEĞİL BİZZAT BU MİLLET TARAFINDAN KURULMUŞTUR''

Erdoğan, Cumhuriyetin ''Sözde elitler tarafından değil bizzat millet tarafından kurulduğunu'' bildirdi.

Erdoğan,, cuma günü Cumhuriyetin 87. yıl dönümünün kutlanacağını anımsattı. Cumhuriyetin 87. yıl dönümünü kutlayan Erdoğan, ''Başta Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere kuruluş kararını alan TBMM'nin tüm üyelerini, Kurtuluş Savaşımızın tüm gazi ve şehitlerini şükranla yad ediyorum'' diye konuştu.

Cumhuriyet konusunda değerlendirmeler yapan Erdoğan, Kurtuluş Savaşı ile birlikte destani bir süreç yaşandığını ifade etti.

-''DOLASIYLA, CUMHURİYET ASLA VE ASLA BELLİ BİR ZÜMRENİN, BELLİ BİR KİTLENİN, BELLİ BİR GRUBUN REJİMİ DEĞİL, BU MİLLETİN REJİMİDİR. SAHİBİ DE BU AZİZ MİLLETTİR''

''Biz, tarihi geleneği, kimliği olan köklü bir milletin ve medeniyetin mensuplarıyız'' diyen Erdoğan, etnik kökenleri, mezhepleri, coğrafyaları ifade eden kelime ve kavramların millet tarifinde yetersiz kaldığını vurguladı.

Erdoğan, ''Bizi ortak tarihimiz en güzel şekilde tarif eder. Bizi ortak medeniyetimiz, ortak ideallerimiz tarif eder. Ağrı'da İshak Paşa Sarayı, Diyarbakır'da Ulu Cami, Erzurum'da Çifte Minareli Medrese, Sivas'ta Divriği Ulu Cami, Konya'da Karatay Medresesi, Edirne'de Selimiye, Ankara'da Hacı Bayram-ı Veli, İstanbul'da Sultanahmet, Süleymaniye, Topkapı bizim bir millet olarak yeryüzüne attığımız imzalardır, nişanlardır'' diye konuştu.

Şehitliklerde Türkiye'nin doğusunun da batısının da görüldüğünü, vatanın dört bir yanından gelip çarpışmış, karavanasını paylaşmış, yan yana şehit düşmüş yüz binlerce millet evladının bulunduğunu ifade eden Erdoğan, Cumhuriyetin böyle bir birlik mefkuresi üzerine inşa edildiğini kaydetti.

Cumhuriyet kuruluş felsefesinin her unsuru kucaklayan TBMM'nin iradesi ile şekillendiğini vurgulayan Erdoğan, Cumhuriyetin milletin istiklal aşkının açık bir tezahürü olduğunu söyledi.

''CUMHURİYETİ KORUMAK ADINA ASLINDA ONLAR BİR KORKU CUMHURİYETİ OLUŞTURDULAR. TEHLİKEDE OLAN CUMHURİYET REJİMİ DEĞİL BU KORKULARDAN NEMALANAN ÇEVRELERİN İMTİYAZLARI OLDU''

Başbakan Erdoğan, Cumhuriyetin erdemli bir yönetim biçimi ve erdemli bir toplum inşa etme irade ve vizyonunun sonucu olduğunu dile getirerek, şöyle devam etti:

''Bu iradeye zincir vurmak, otoriter eğilimler ve bunlar vasıtasıyla bu iradeyi baskı altına isteyen yönetimler, bu milleten her zaman gereken dersi almışlardır. Aynı şekilde bu iradeyi vesayet altına almak, küçümsemek, yok etmek isteyen karanlık odaklar, çeteler, zümreler de her zaman milletimizden gereken cevabı almışlardır. İstiklal, hürriyet ve demokrasi bu milletin değiştirilemeyecek karakteri haline gelmiştir. Cumhuriyet ve demokrasi, bu yüzden milletimizin karakterine ve engin tarihi birikimine en uygun yönetim biçimidir. Cumhuriyetin kuruluşundan nice zaman sonra ortaya çıkan, tarihine ve coğrafyasına yabancılaşmış zümrenin tamamen aksine Cumhuriyet, sözde elitler tarafından, yani seçkinlikleri kendilerinden menkul belli bir zümre tarafından değil bizzat bu millet tarafından, bu milletin tüm unsurları tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla, Cumhuriyet asla ve asla belli bir zümrenin, belli bir kitlenin, belli bir grubun rejimi değil, bu milletin rejimidir. Sahibi de bu aziz millettir.''

''Bu millet seninle gurur duyuyor'' sloganları eşliğinde konuşmasını sürdüren Erdoğan, Cumhuriyet öncesinde ülke topraklarının çok büyük acılara şahit olduğunu, Osmanlı Devleti'nin her cephede aldığı yenilgiler sonucu çok büyük toprak parçalarını kaybettiğini vurguladı.

-''CUMHURA RAĞMEN CUMHURİYETÇİLİK YAPILAMAZ''-

Akın akın Anadolu'ya göçler yaşandığını belirten Erdoğan, şunları söyledi:

''Cumhuriyetimiz 87 yıl içinde güçlenerek, büyüyerek, ekonomide, dış politikada, demokratikleşmede önemli mesafeler kat ederek, Cumhuriyet öncesi korkuların tamamını artık geride bırakmış, geçersiz kılmıştır. Cumhuriyetin ilanı öncesine ait olan bölünme korkusunun, çatışma korkusunun bugün bile bir tehdit ve sindirme aracı olarak görülmesi Cumhuriyetimize ve onun ideallerine tamamen terstir, aykırıdır. Cumhuriyeti zayıf bir varlık olarak görüp, kendisine durumdan vazife çıkarıp, demokrasiye müdahale edenler, tarihimiz boyunca her zaman Cumhuriyetimize en büyük zararı verenler oldular. Ülkenin birliğinin ve bütünlüğünün tehdit altında olduğu bahanesiyle demokrasiye gölge düşürenler, siyaseti ve siyasetçiyi devre dışı bırakmaya çalışanlar ekonomiye de dış politikaya da iç politikaya da en büyük kötülüğü yaptılar. Cumhuriyeti korumak adına aslında onlar bir korku cumhuriyeti oluşturdular. Tehlikede olan Cumhuriyet rejimi değil bu korkulardan nemalanan çevrelerin imtiyazları oldu. Cumhuriyetin sahibi olmak noktasında hiç kimsenin hiç kimseye üstünlüğü yoktur ve olamaz. Bu ülkenin bürokratı, hakimi, savcısı, askeri, polisi ne kadar bu Cumhuriyetin sahibi ise bu ülkenin işçisi, köylüsü, esnafı, sanatkarı, sokaktaki vatandaşı da bu Cumhuriyetin en az o kadar sahibidir ve sevdalısıdır.

2010 yılında Türkiye'nin kalkınmasını, ilerlemesini, içerde ve dışarda güçlenmesini en önemlisi de daha demokratik ve özgür bir ülke olmasını Cumhuriyet için bir tehdit gibi gören ve gösterenler, Cumhuriyetin temel felsefesinden nasibi alamayanlardır. Hiç kimse şahsi veya zümrevi hırslarını, beklentilerini, makam ve ikbal heveslerini bu milletin çıkarlarının, bu milletin bekasının üzerine koyamaz. Böyle bir tavır içinde olamaz. Cumhura rağmen, cumhurun düşünce ve hissiyatına rağmen cumhuriyetçilik yapılamaz. Halka rağmen, halkın iradesine rağmen halkçılık yapılamaz. Cumhuriyeti sevmenin, korumanın göstergesi onu yüceltmektir, muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkaracak politikaları hayata geçirmektir.''

-''ANKARA'DAN ÇIKAMAYANLAR HİSSEDEMEZLER''-

Türkiye Cumhuriyeti'nin geçmişle kıyaslanmayacak şekilde ilerlediğini, kalkındığını, dünya genelinde takdir edilen, övülen, örnek gösterilen, saygı duyulan ve itibar edilen bir konuma ulaştığını belirten Erdoğan, ''Ankara'dan çıkamayanlar bunu hissedemezler. Sadece bedenen değil, zihnen çıkamayanlar da bunu hissedemezler'' dedi.

Hedeflerinin Türkiye'yi, Cumhuriyetin kuruluşunun 100. yıl dönümünde dünyanın en gelişmiş 10 ülkesi arasına sokmak olduğunu ifade eden Erdoğan, ''Cumhuriyetimizin çağdaşlaşma hedeflerini hayata geçiren, Cumhuriyetin itibarını yükseltecek dış politikayı ortaya koyan, Cumhuriyeti ileri demokrasi ile güçlendiren iktidar, AK Parti iktidarıdır'' diye konuştu.

Erdoğan, Atatürk'ün ''Cumhuriyet rejimi demek demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir'' dediğini kaydederek, Cumhuriyetin ve demokrasinin icaplarını uygulamaya koyan iktidarın kendi iktidarları olduğunu belirtti.

Başbakan, ''Cumhuriyeti halktan ve milli iradeden, onun değerleri ve beklentilerinden kopuk olarak yücelttiğini zannedenler büyük bir yanlışın ve yalnızlığın içinde olmuşlardır. Aziz milletimiz geçen dönemlerde bazı iktidarların sergiledikleri yanlış uygulamalara rağmen Cumhuriyeti bağrına basmış, en geniş anlamda kabullenmiştir. Milletimiz her sandık başına gittiğinde bu Cumhuriyet idealine oy vermiş, bu ülkeyi yükselteceğine inandığı kadroları özellikle iktidara taşımıştır. Milletimizin iktidarımıza gösterdiği teveccüh işte bu sorumluluk bilincinin, sahiplenme duygusunun bir sonucudur'' diye konuştu.

-''HİÇ KİMSE DEMOKRASİ VE CUMHURİYET ÜZERİNDE KENDİNCE VESAYET KURAMAZ, HUKUK DIŞI OPERASYONLARA GİRİŞEMEZ. BİZ BİR KABİLE DEVLETİ DEĞİLİZ''

Erdoğan, hiç kimsenin demokrasi ve cumhuriyet üzerinde kendince vesayet kuramayacağını, hukuk dışı operasyonlara girişemeyeceğini belirterek, ''Biz bir kabile devleti değiliz. Biz, köksüz bir devlet değiliz'' dedi.

Erdoğan, yaptığı konuşmada, ''Hiç kimsenin, her şeyi milletten daha fazla bildiğini iddia ederek, bu ülkeyi siyaset kurumundan daha fazla önemsediğini söyleyemeyeceğini'' belirtti.

-''1940'LI YILLARDA ANKARA'NIN ULUS SEMTİNE 'KILIK KIYAFETİ UYGUN DEĞİL' DİYE KASKETLİ GARİBAN KÖYLÜLERİN, YANİ ULUSUN GİRMESİ YASAKLANMIŞTI. BU ÜLKENİN GERÇEKLERİNİ, BU ÜLKENİN SORUNLARINI DİLE GETİRMEK, KONUŞMAK YASAKLANMIŞTI''

Başbakan Erdoğan, ''Hiç kimse demokrasi üzerinde, cumhuriyet üzerinde kendince vesayet kuramaz. Hukuk dışı operasyonlara girişemez. Biz bir kabile devleti değiliz. Biz, köksüz bir devlet değiliz. Biz, binlerce yıl içinde oluşmuş bir devlet geleneğini tebarüz etmiş, anayasası, yasası, kuralları, gelenekleri olan bir ülkeyiz. Bir devletiz ve bir milletiz'' diye konuştu.

''Bizden önceki nesiller de bizim neslimiz de korkuların egemen olduğu, sindirme politikalarının en ağır şekilde uygulandığı süreçlerde yetiştik'' diyen Başbakan Erdoğan, şöyle devam etti:

''Konuşmak yasaklandı, düşünceleri ifade etmek yasaklandı, şiir okumak yasaklandı, yazmak yasaklandı, gazete çıkarmak yasaklandı, eleştirmek yasaklandı. Kitapların hatta şarkıların, türkülerin yasaklandığı dönemler oldu bu ülkede. Kimler? İşte o tek partili dönemin olduğu dönemler. Yani CHP zihniyetinin iktidar olduğu dönemler. Bunları belki şu anda o dönemi yaşamayan kuşaklar olarak bizler bilmiyor olabiliriz fakat tarihin o arşivlerindeki bu kayıtları, bunu çok açık, net belgelerle ortaya koyuyor. Şimdi bu belgeleri önümüze getiriyorlar. O belgeleri gördükçe o zaman tarihimizin hakikaten ne kadar zor sınavlardan geçtiğini görüyoruz. Ama artık biz o geçmişe asla dönemeyiz. Artık biz o modern Türkiye'nin inşallah yeni temel taşlarını oluşturuyoruz. Ve bu o geçmişin o köklü, sağlam temel taşları üzerinde yükselen bir Türkiye, yeniden büyük Türkiye. Göreve geldiğimizde 26. sıradan teslim alıp, 17. sıraya çıkardığımız bir Türkiye var. Şimdi bunu hazmedemiyoruz, 17'yi ilk 10'a çıkarmanın gayreti içerisindeyiz.''

-''ONLAR ASLINDA CUMHURİYETİ KÜÇÜLTTÜLER''-

Erdoğan, 1940'lı yıllarda Ankara'nın Ulus semtine ''kılık kıyafeti uygun değil'' diye kasketli gariban köylülerin, yani ulusun, milletin girmesinin yasaklandığını ifade eden Erdoğan, salondakilerin alkışlamaları üzerine ''Bunu alkışlamayalım, buna üzülelim'' dedi. Erdoğan, ''Sakal yasaklandı, bıyık yasaklandı. Aynen şimdi olduğu gibi üniversite kapılarında genç kızların başörtüsü yasaklandı. Darbe yapanların eleştirilmesi yasaklandı. Bu ülkenin gerçeklerini, bu ülkenin sorunlarını dile getirmek, konuşmak yasaklandı. Bu yasakları koyanlar ve uygulayanlar, Cumhuriyeti koruma ve kollama bahanesinin arkasına sığınıyorlardı. Cumhuriyeti, cumhurdan, halktan koruyarak belli bir zümrenin hakimiyeti altına almak isteyen bu çarpık anlayışla sadece bu kavrama haksızlık etmekle kalmadılar. Türkiye'nin gelişimine de set çektiler'' diye konuştu.

Başbakan Erdoğan, ''Cumhuriyeti korumak, rejime sahip çıkma bahanesinin arkasına sığınarak onlar aslında Cumhuriyeti küçülttüler. Halka yabancılaştılar. Bugün Cumhuriyet cumhurla kucaklaşmaktadır. Farkımız budur'' dedi.

Cumhuriyetin bugün halkla birlikte yüceldiğini ve ileri hedeflere doğru yürüdüğünü söyleyen Erdoğan, ''Çözümsüz gibi görünen sorunları çözecek güç ve kudrete sahip olduklarını cümle aleme gösterdiklerini'' belirtti.

-''ESKİDEN BAŞIMIZA GELEN HER MUSİBETİN ARDINDA HEP BİR DIŞ MİHRAK ARARDIK. İÇERİDE ÖCÜYLE, DIŞARIDA DIŞ MİHRAK İLE KORKUTULURDUK. STATÜKONUN DEVAMI BU KORKU İLE TEMİN EDİLİRDİ, SİYASET KURUMU BU KORKULAR VE EVHAMLAR ÜZERİNDEN İTİBARSIZ HALE GETİRİLİRDİ''

Dünyada konuşulan bir Türkiye gerçeğinin var olduğunu anlatan Başbakan Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Eskiden başımıza gelen her musibetin ardında hep bir dış mihrak arardık. Hep öyle adresler verirdik. İçeride öcüyle, dışarıda dış mihrak ile hep korkutulurduk. Anlayış buydu. Statükonun devamı bu korku ile temin edilirdi, siyaset kurumu bu korku dili ile rehin alınırdı, siyaset kurumu, bu korkular ve evhamlar üzerinden itibarsız hale getirilirdi. Çaresiz ve iktidarsız koalisyon hükümetleri bu korku dili ile hareketsiz bırakılırdı. Artık biliyoruz ve öğrendik ki o savunmacı anlayış bizi içimize kapalı hale getiren, bizi sürekli savunma hattında tutan ve özgüvenimizi yaralayan sakat bir anlayıştı.''

Erdoğan, şimdi tam bir özgüvenle muhataplarla eşit ilişkiler kurularak anlatımlar yapıldığını kaydederek, ''AK Parti iktidarındaki Türkiye eski Türkiye değildir. 8 yıl önce iktidara yürürken 3Y ile kıyasıya mücadele edeceğimizi söyledik. Yolsuzluğun, yoksulluğun ve onlar kadar önemli olan yasakların artık kaderi olmadığını bu ülke için söyledik. Sözümüzü tutarak bu 3Y ile mücadele ettik, ediyoruz. Yolsuzluk ve yoksullukla olduğu kadar yasaklarla da mücadelemiz sürüyor'' dedi.

-''DEMOKRATİKLEŞME YOLUNDA ENGELLERİ KALDIRDIK''-

Tam demokratikleşme yolunda ifade özgürlüğü adına birçok engeli ortadan kaldırdıklarını, günlük yaşamı etkileyen, vatandaşa hayatı zehir eden, onların hür iradelerini ipotek altına alan, Türkiye'nin imajını ve itibarını zedeleyen nice yasağa son verdiklerini kaydeden Erdoğan, ''Şimdi soruyorum; lütfen herkes elini vicdanına koysun ve bu soruyu öyle yanıtlasın. Cumhuriyetimiz, bugün 8 yıl öncesine göre daha mı zayıftır, yoksa tam tersine daha mı güçlüdür? Bütün siyasi anlayışlardan, mantıklardan soyutlanarak başını iki elinin arasına alsın, nasıl olsa benim yanımda değil, şöyle bir düşünsün. 'Ya gerçekten 8 yıl önce neydik, bugün neyiz' diye bir sorsun kendine. Türkiye Cumhuriyeti, 8 yıl öncesine göre bugün dünya nazarında daha itibarlı mıdır, yoksa itibar mı kaybetmiştir. Bunu da kendine sorsun'' diye konuştu.

''Türkiye'nin ayyıldızlı bayrağı, Türkiye Cumhuriyeti'nin pasaportu, Türk Lirası 8 yıl öncesine göre bugün daha mı değerlidir yoksa değer mi kaybetmiştir?'' sorusunu yönelten Erdoğan, şunları kaydetti:

''8 yıl öncesine göre Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşları geleceğe daha bir umutla mı bakıyor, yoksa tersi mi? Şöyle yollarında dolaşan arabaların sayısına baktığımız zaman daha tenha duble yollar mı var yoksa yolların adeta ihtiyaca cevap veremez hale geldiği bir Türkiye mi var?

Kaldırdığımız her yasağın ardından korkuların ne kadar yersiz ve gereksiz olduğu ortaya çıktı. Ama biz o yasakları kaldırırken nasıl kıyametler koptuğunu hatırlayın. Paralarda bile Türk Lirası'nın o altı sıfırını atacağımız zaman birilerinin o köşelerinde ne tür yazılar yazdığını ve şu anda da bulundukları yerden ne tür hakaretler ettiklerini düşünün. O zaman 'özür dileyeceğiz' diyenler, ne bu özrü dileyebilmişlerdir ne de paramızın kazandığı o onur sayesinde nasıl ayakta durduklarını hissetmişlerdir. Paradan altı sıfır atılması durumunda enflasyonun patlayacağını söylediler. Attık altı sıfırı ne oldu? Her şey ortada'' dedi.

''BU CUMHURİYET, ÇITKIRILDIM BİR CUMHURİYET DEĞİLDİR. BU CUMHURİYET KÖKÜ MAZİDE OLAN BİR ATİDİR''

Erdoğan, ''Cumhuriyetin çıtkırıldım bir cumhuriyet olmadığını, Cumhuriyetin kökü mazide olan bir ati'' olduğunu belirterek, ''Bugün Türkiye'de var olan bir zihniyet; kendisine millet, yasama, yürütme üzerinde muhafızlık görevi ihdas ediyor. Siz, hangi anayasal ve yasal yetkiyle TBMM'ye hiza vermeye kalkışıyorsunuz?'' dedi.

Erdoğan, attıkları her adımda karşılarına dikilip, ''Cumhuriyet tehlike altına girer, bölünüp, parçalanıp, zayıflarız'' denildiğini ifade etti. Erdoğan, şunları söyledi:

''TRT Şeş... 'Bir kanalı tamamen oraya tahsis edeceğiz' dediğimiz zaman da bunu söylediler. Ne oldu, gitti mi elden? Bölündük mü, parçalandık mı? Biz evhamlara prim vermedik. Yasakları kaldırdık, kaldırıyoruz; reformlarımızı yaptık, yapıyoruz. Pompalanan korkuların ne kadar boş olduğunu milletçe hep beraber gördük. Bu Cumhuriyet, çıtkırıldım bir cumhuriyet değildir. Bu Cumhuriyet kökü mazide olan bir atidir. Bu Cumhuriyet kökü derinlerde olan, büyük ve güçlü bir milletin kurduğu ve yaşattığı bir cumhuriyettir. Statükoyu muhafaza etmek, değişime direnmek, yasaklarda ısrar etmek, Cumhuriyetimize de bu aziz milletimize de yapılabilecek en büyük haksızlıktır.

''BUGÜN TÜRKİYE'DE VAR OLAN BİR ZİHNİYET; KENDİSİNE MİLLET, YASAMA, YÜRÜTME ÜZERİNDE MUHAFIZLIK GÖREVİ İHDAS EDİYOR. SİZ, HANGİ ANAYASAL VE YASAL YETKİYLE TBMM'YE HİZA VERMEYE KALKIŞIYORSUNUZ? MİLLETİN VEKİLLERİNİ YOK SAYMA CÜRETİNİ NEREDEN ALIYORSUNUZ? MİLLETİN VELİSİ YA DA VASİSİ MİSİNİZ? MİLLETE PATRONLUK MU YAPMAK İSTİYORSUNUZ?''

Bugün Türkiye'de hala öyle bir zihniyet var ki TBMM'yi, yasamayı, yürütmeyi, onlarla birlikte milleti reşit, mümeyyiz, muktedir görmüyor. Kendisine millet, yasama ve yürütme üzerinde muhafızlık görevi ihdas ediyor. Allah aşkına; siz bu yetkiyi kimden alıyorsunuz? Hangi Anayasal ve yasal yetkiyle TBMM'ye hiza vermeye kalkışıyorsunuz? Hangi vasfınızla, kerametinizle siz bu milletten daha iyi biliyorsunuz? Kendi iradenizi milli iradenin üstünde ne zamandan beri görmeye başladınız? Milleti küçümseme, milletin vekillerini yok sayma cüretini nereden alıyorsunuz? Siz milletin velisi ya da vasisi misiniz? Millet, Meclis, yürütme yanılıyor da en doğruyu siz mi biliyorsunuz? Yoksa siz millete patronluk mu yapmak istiyorsunuz? Cumhuriyet, işte sizin bu vesayetçi anlayışlarınızı, milletin üzerinde tasallut etme anlayışınızı çok ciddi manada tespit etti. Üzerinde tasallut kurmasın diye sizin gibi zümrelerin mevkilikleri, milli iradeyi baskı altına almasın diye Cumhuriyetimiz ilan edildi, şimdi de cumhur Cumhuriyetine sahip çıkıyor.''

-''HALK OYLAMASI ÖNCESİNDE SANAL KORKULAR POMPALANDI''-

Başbakan Erdoğan, bu zihniyetin; 1940'lara, 1950'lere, 1960'lara damgasını vurmuş olabileceğini ifade etti. O yıllarda Türkiye'nin neler kaybettiğinin bilindiğini belirten Erdoğan, 2010'ların Türkiye'sinde artık bu zihniyetin kabul edilemeyeceğini söyledi.

780 bin kilometrekarelik vatan toprağındaki 50 milyona yakın seçmenin asla böyle bir vesayeti kabul edemeyeceğini söylediklerini ifade eden Erdoğan, 12 Eylül'deki halk oylaması öncesinde de bu sanal korkuların pompalandığını bildirdi.

''Yargı siyasallaşıyor, AK Parti kendi yargısını kuruyor, kadrolaşacak, yargıyı ele geçirmeye çalışıyor....'' denildiğini anlatan Erdoğan, aradan 2 ayı aşkın bir zaman geçtiğini ve bu iddiaların gerçek dışı olduğunun net olarak ortaya çıktığını söyledi.

Başbakan Erdoğan, ''12 Eylül öncesinde millete korku yayanlar, milleti ikna edemedikleri gibi yargı camiasını da ikna edebilmiş değiller. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK)seçimlerinde aday oldular. Ama kendi camialarında kabul görmeyince, farklı ithamlarla seçimleri karalamaya başladılar'' diye konuştu.

-''SESİ ÇOK ÇIKAN ZÜMRENİN NASIL İPOTEK KOYDUĞU ANLAŞILDI''-

Seçimle HSYK üyelerinin belirlendiğini hatırlatan Erdoğan, şöyle devam etti:

''Sesi çok çıkan bir zümrenin, yargı camiası içinde neye tekabül ettiği ortaya çıktı. Bir avuç insanın, nasıl binlerce insanın iradesine ipotek koyduğu anlaşıldı. HSYK seçimlerinde ilk defa 10 binin üzerinde yargı mensubu, kendi hür iradeleriyle şeffaf ve demokratik ortamda oy kullandılar. Şimdi buna yargının siyasallaşması denebilir mi? Türkiye'ye demokrasi, Cumhuriyet geldi ama birilerinin hala haberi yok. Hala birileri belli alanlarda hakimiyet kurmak, hükümranlıklarını sürdürmek istiyor. Kusura bakmasınlar, kimse demokratikleşmeden muaf değildir, milli iradenin hakimiyetinden azade değildir. Bizim yaptığımız Cumhuriyeti de demokrasiyi de tüm alanlarda hakim kılacak adımları atmaktır. Ortada siyasallaşan bir yargı yok, ortada, siyasallaşmış unsurlar tarafından sindirilmiş bir yargının artık tarafsız bir yargıya dönüşümü var. 1960 iradesi sonrasında oluşan statükocu, hizipçi, seçkinci yapının bugün artık değişimci, tarafsız, millet hassasiyetlerini gözeten bir yapıya dönüşümü var. Bizim hiç bir gizli gündemimiz yok. Bizim, birilerinin iddia ettiği gibi gizli bir ajandamız, gizli niyetlerimiz yok. Biz bu Cumhuriyetin nasıl, hangi idealler üzerine kurulduğunu biliyoruz. Bu Cumhuriyeti o ideallere ulaştırmanın samimi mücadelesini veriyoruz. Bizim Cumhuriyeti korumak, kollamak, ideallerini artırmak, itibarını yaşatmak... Bu noktada 8 yıl içinde yaptıklarımız, niyetimizi zaten açık açık ispat ediyor. 8 yıl içinde inşa ettiğimiz yollar, barajlar, okullar, üniversiteler, hastaneler; Cumhuriyeti nasıl yücelttiğimizin delilleridir. En ücra köşeye KÖYDES'le nasıl ulaştığımız ortadadır. 780 bin kilometrekarede 73 milyona ulaştırdığımız hizmetler, bu ülkeye ve millete aşkımızın ve sevdamızın açık delilleridir. Bitti mi? Bitmedi. Daha yapacağımız çok şey var.''

-''HUKUKUN ZORLANARAK TEHDİT EDİLDİĞİMİZE ŞAHİT OLDUNUZ''-

Başbakan Erdoğan, demokrasinin en güzel yanının, seçilenlerin seçen halka sürekli hesap vermesi olduğunu söyledi.

Halkın iradesinin yok sayılması durumunda, başkalarının gelip milletin taleplerini gerçekleştireceğini ifade eden Erdoğan, ''Kimse bu makamların sürekli sahibi değildir. Millet getirir, millet götürür. Kim milletin takdirini kazanırsa o göreve gelir, kime milletin de tepkisini çekerse, desteğini kaybederse görevi bırakır. Bizim için en büyük makam; ne iktidar olmaktır ne bakanlıktır ne de başbakanlıktır. Bizim için en büyük makam, milletimizin gönlündeki yerdir'' dedi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, milletten kopuk, ona tepeden bakan, onu hor gören bir rejimin değil, gücünü ve felsefesini milletin aklından, vicdanından alan bir Cumhuriyetin savunucuları olduklarını bildirdi. Henüz yasaklar konusunda ideal bir noktaya ulaşılmadığını belirten Erdoğan, ancak 8 yıl boyunca yasaklarla samimi bir mücadele verdiklerini söyledi.

Kendileri yasaklarla mücadele ederken, yasakları devam ettirmek isteyenler olduğunu ifade eden Erdoğan, ''Yasaklarla mücadelemizde nasıl yalnız bırakıldığımıza, önümüze nasıl engeller çıkarıldığına, hukukun zorlanarak nasıl tehdit edildiğimize sizler şahit oldunuz. Bunları mazeret olarak söylemiyorum. Birileri istemiyor, engel çıkarıyor diye yasaklarla mücadeleden vazgeçecek değiliz. Ama bugün bazı yasaklardan, sorunlardan dolayı bizi eleştirenlerin, önümüze ne tür zorlukların çıkartıldığını da görmelerini istiyoruz'' diye konuştu.

''TÜRKİYE'DE BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİN ÇÖZÜMÜ ÖNÜNDEKİ EN BÜYÜK ENGEL, CHP'NİN BUGÜNE KADAR ORTAYA KOYDUĞU STATÜKOCU VE ÖZGÜRLÜK KARŞITI ANLAYIŞTIR''

Erdoğan, ''Türkiye'de başörtüsü sorununun çözümündeki en büyük engelin CHP'nin bugüne kadar ortaya koyduğu statükocu ve özgürlük karşıtı anlayış'' olduğunu söyledi.

Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, ''başörtüsü sorununu'' belki samimi olarak, belki de halk oylaması öncesinde siyasi istismar aracı olarak gündeme taşıdığını ve sorunu çözeceğini ifade ettiğini hatırlattı.

Kimsenin niyetini sorgulamadıklarını, öyle bir dertleri bulunmadığını belirten Erdoğan, ''Ne yaptığına, ne yapmadığına bakıyoruz. 8 yıl boyunca biz bu meseleyi çözmek ve negatif bir gündem maddesi olmaktan çıkarmak için önce 4-5 yıl hep izledik. Ülkede bir sıkıntı kaynağı olmasın... Fakat daha sonra gündeme getirilmeye başlandı ve yoğun çabalar içerisine girdik'' diye konuştu.

''Başörtüsü sorunu''nun çözümü konusunda milletten destek aldıklarını belirten Erdoğan, şöyle devam etti:

''Çünkü aslolan konuşmak değil, aslolan yaşamak. Yani yapmadıklarınızı söylemek değil, yaptıklarınızı söylemektir. Bizim değerlerimizden gelen budur. Yıllar boyunca yapılan, onlarca, yüzlerce ankette, 'başörtüsü yasağının temel bir insan hakkının ihlali, Türkiye'nin bir ayıbı olduğu' görüşü ortaya çıkmıştır. Biz, ayıbı ortadan kaldırmak için çaba sarfettik ama çabalarımız CHP'nin ve onunla birlikte statükonun engeline takıldı. Hatırlayın, MHP ile yaptığımız Anayasa değişikliği -eksiklerine rağmen bunu da söyleyeyim- CHP'nin itirazıyla Anayasa Mahkemesi'nde iptal edildi. Partimiz hakkında kapatma davası açıldı ve bu davanın maddelerinden biri de buydu. Zamana bıraktığımız, ülkenin demokratikleşmesiyle birlikte artık anlamsız hale geleceğini ve kendiliğinden çözüleceğine inandığımız bu sorunu -dikkat edin biz değil CHP Genel Başkanı dile getirdi- ve Türkiye'nin gündemine taşıdı bu halk oylaması süresince...''

AK Parti'nin, CHP'nin bu girişimine samimi bir şekilde destek vereceğini ifade ettiğini anımsatan Erdoğan, ''Hatta 'lokomotif olsun, biz vagon olalım' dedik. Bu kadar açık söyledik. Onlar bağcıyı dövmekle uğraşıyor ama bizim derdimiz bağcıyı dövmek değil, biz üzümü yemek istiyoruz. Örnekleri var biliyorsunuz, çarşaflı hanım kardeşlerime eski CHP Genel Başkanı rozet taktı. Arkasından birkaç gün geçti İstanbul'un bir başka semtinde CHP'nin otobüsünden al aşağı ettiler. Mersin'de bir benzerini uyguladılar. Tekme tokat girdiler'' diye konuştu.

''HER ZAMAN YASAKLARI SAVUNAN, ÖZGÜRLÜKLERİN ÖNÜNDE SET OLAN, DEĞİŞİME HER ZAMAN KARŞI ÇIKMIŞ OLAN BİR CHP'NİN, SADECE GENEL BAŞKANIN POPÜLİST VE BİREYSEL ÇIKIŞLARIYLA BU ZİHNİYETİNDEN KOPAMAYACAĞI BİR KEZ DAHA ORTAYA ÇIKMIŞTIR''

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'nun, eğeer başörtüsünü siyasi istismar aracı olarak kullandıysa millet nezdinde bunun bedelini ödeyeceğini ifade eden Erdoğan,''Ama hayır bu konuda samimi ise işte o zaman meydanlarda böyle bir vaatte bulunurken CHP zihniyetini, CHP geleneklerini, kodlarını dikkati almadığı açıktır. Türkiye'de başörtüsü meselesinin çözümü önündeki en büyük engel, CHP'nin bugüne kadar ortaya koyduğu statükocu ve özgürlük karşıtı anlayıştır'' dedi. Erdoğan, şunları kaydetti:

''CHP Genel Başkanı, 'bu meseleyi biz çözeriz' derken her şeyden önce CHP'nin bu sorunun derinleşmesine yaptığı katkıyı gözardı etmiştir. Her zaman yasakları savunan, özgürlüklerin önünde set olan, değişime her zaman karşı çıkmış olan bir CHP'nin, sadece genel başkanın popülist ve bireysel çıkışlarıyla bu zihniyetinden kopamayacağı bir kez daha ortaya çıkmıştır.

Cumhuriyetimizin kuruluşunun 87. yıldönümünü kutlarken, Sayın Cumhurbaşkanı'nın resepsiyonunu, 'her türlü farklılığıyla cumhur gelecek' diyerek, boykot edip etmemeyi tartışan bir CHP, 1940'lardan bugüne gelememiş bir CHP'dir.

Hatırlayın, CHP Genel Başkanı, halk oylaması sürecinde bir türkü tutturdu. '27 Nisan bildirisinden bizim mağdur olduğumuz AK Parti olarak'... Bu vesileyle kazançlı çıktığımızı her gittiği yerde ifade etti. Peki başsavcının geçtiğimiz günlerde Millet Meclisine, milletin vekillerine yönelik açıklamasının hedefi ve mağduru kim? O bildiri, TBMM'ye olduğu kadar CHP'ye de yapılmış bir saygısızlık değil mi? Ne diyor? 'Hayır, o uyarıdır, birilerine kınamadır' diyor. CHP, 27 Nisan'da AK Parti'nin gösterdiği dik duruşu gösterememiş, Meclise, demokrasiye millet iradesine yönelik  o bildiri karşısında geri adım atmayı, sinmeyi içine sindirmiştir. O gün demokratik dik duruşu sergilemeyenler, bugün de aynı ezik, aynı çanak tutan, aynı alkış tutan anlayışı devam ettirmektedir.''

''VAADİN ALTINDA EZİLDİ''-

Kılıçdaroğlu'nun hiçbir hazırlık, hiçbir istişare yapmadan CHP'nin kadim geleneklerini, ideolojik kodlarını hiç hesaba katmadan vaatte bulunduğunu ifade eden Erdoğan, bugün o vaadin altında ezildiğini söyledi.

Meydanlarda verilen her vaatten çark etmek için yapılan her girişimin inanç özgürlüğü, insan hakkı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken başörtüsü konusunu farklı mecralara çektiğini kaydeden Erdoğan, şöyle konuştu:

''Süreç, CHP tarafından başörtülü genç kızların umudunun istismar edildiği aynı zamanda provokasyona açık bir süreç haline getirilmiştir. 'CHP, sonunda demokratikleşiyor mu' diye heyecanlanan CHP'lilerin bile hevesleri kursağında kalmıştır. İşte görüyorsunuz, 'çözelim ama şu şartla' diyerek, bize şartlar dayatmaya çalışıyorlar. Arkadaşlarım ziyaretlerine gittiler. Ne dedik? 'bugünden tezi yok, 12 Eylül akşamı' dedik. TESK'in Genel Kurulu'nda, 'bak hemen talimatı verelim, ben veriyorum' dedim. Kızılcahamam'da söyledik. Akabinde arkadaşlarımızı gönderdik. Biz, sözü bir kere söyleriz, arkasında dururuz.

''BU SORUNUN CHP İLE ÇÖZÜLEMEYECEĞİ, CHP'NİN BU KONUDA SAMİMİ OLMADIĞI VE BÖYLE BİR İRADESİNİN DE BULUNMADIĞI ARTIK NETLİK KAZANMIŞTIR''

İnsan hakları şarta bağlanabilir mi, inanç özgürlüğü koşula bağlanabilir mi? Hiçbir hukuki ve kanuni dayanağı olmayan, mantıksız, gereksiz, gerekçesiz ve çağdışı bir fiili uygulamanın kaldırılması noktasında şart öne sürülebilir mi? Nefes alıp vermek ne kadar tabii ise ne kadar tabii bir insan hakkıysa inancına göre giyinmek de eğitim olanaklarına sahip olmak da o kadar tabiidir, o kadar temel bir insan hakkıdır. Bu sorunun CHP ile çözülemeyeceği, CHP'nin bu konuda samimi olmadığı ve böyle bir iradesinin de bulunmadığı artık netlik kazanmıştır.''

''ÖZGÜRLÜKLER KONUSUNDA EN AZ AK PARTİ KADAR KARARLI, AÇIK FİKİRLİ VE CESUR OLMASI GEREKEN MHP, MAALESEF BİR KEZ DAHA STATÜKONUN YANINDA YER ALMIŞ, ÜLKÜCÜ CAMİAYI VE TÜRK KAMUOYUNU HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATMIŞTIR''

Erdoğan, ''Özgürlükler konusunda en az AK Parti kadar kararlı, açık fikirli ve cesur olması gereken MHP, maalesef bir kez daha statükonun yanında yer almış, ülkücü camiayı ve Türk kamuoyunu hayal kırıklığına uğratmıştır'' dedi.

Erdoğan, ''CHP'nin, başörtüsü sorununu çözümünü engellemekle, makus talihine uygun bir şekilde bir kez daha demokrasinin ve milletin gerisine düşerek, cumhuriyeti bir adım ileri taşıma onuruna kavuşamadığını'' söyledi.

Yasakların ortadan kalkması için verdikleri mücadelede, MHP'nin tavrının da güven vermediğini yaşayarak gördüklerini belirten Erdoğan, ''Arkadaşlarım oraya da gittiler. Gruplarını ziyaret ettiler. 2008 yılında 411 oyla kabul edilen anayasa değişikliğinin iptali karşısında MHP'nin gereken tavrı göstermediğini biliyoruz. Nitekim, son anayasa değişikliği, yargının bu tür keyfi kararlar vermesinin önüne geçecekken, bunun adımlarını atacakken MHP, var gücüyle değişikliğin karşısında durmuş adeta 2008'deki kararını inkar etmiştir'' diye konuştu.   

''Üstelik artık herkes biliyor ki MHP, halk oylamasındaki 'hayır' tavrını kendi tabanına izah dahi edememiş ve büyük bir darbe almıştır'' diyen Erdoğan, şöyle devam etti:

''Özgürlükler konusunda en az AK Parti kadar kararlı, açık fikirli ve cesur olması gereken MHP, maalesef bir kez daha statükonun yanında yer almış, ülkücü camiayı ve Türk kamuoyunu hayal kırıklığına uğratmıştır. AK Parti yasaklarla mücadelesinde bir kez daha yalnız kalmıştır ama milletle başbaşa kalmıştır. Biz bu yolda milletimizle kararlılıkla yürümeye devam edeceğiz. Sadece başörtüsü konusunda değil, bu ülkede yıllardan beri süregelen inanca, düşünceye, ifade özgürlüğüne yönelik her türlü yasakla bugüne kadar nasıl kararlı bir şekilde mücadele ettiysek bundan sonra da aynı kararlılıkla mücadele edeceğiz. Çünkü, biz başörtüsünü de diğer yasakların kaldırılmasını da milletimizin hak ettiği ve özlediği temel hak ve hürriyetlerin bir parçası olarak görüyoruz.

Farklı inanç gruplarının, farklı mezheplerin, farklı etnik grupların sorunlarını her zaman kendimize dert edindik, çözmek için samimi çaba harcadık. Bundan sonra da aynı samimiyetle sorunların üzerine gideceğiz. 2011 seçimleri ve ardından başlatacağımız yeni anayasa çalışmaları işte bu özgürlüklerin temel alınacağı bir süreç olacaktır. Ne 2011 seçimleri ne de sonrasında başlatacağımız anayasa çalışmaları sadece belli sorunların, belli özgürlüklerin dikkate alınacağı değil Türkiye'deki her sorununun her özgürlük meselesinin çözüm yoluna kavuşacağı bir süreç olacaktır. Önümüze engeller çıkarıldığında her zaman millete gittik ve milletin desteğini alarak, reformlarımızı gerçekleştirdik. 2011 seçimlerinde de milletimizden alacağımız yetki ve destekle Türkiye'yi prangalarından kurtarmaya, zincirlerinden kurtarmaya, Türkiye'yi ve cumhuriyetimizi büyütmeye, yüceltmeye ve güçlendirmeye devam edeceğiz.''

''MAŞERİ VİCDANA HAVALE EDİYORUZ...''

Özgürlükler konusunda da son sözü milletin söyleyeceğini, son kararı milletin vereceğini söyleyen Erdoğan, ''Biz şimdilik bu noktada, bu meseleyi maşeri vicdana, milletimizin takdirine havale ediyoruz. Meselenin siyasetin müdahalesi olmadan fiilen çözüm yoluna girmiş olması elbette umut vericidir'' diye konuştu.

Erdoğan, ''başörtüsü sorunu''nun, 2011 sonrasında da eşitlik, adalet ve insan hakları zemininde ülkenin gündeminden kalkması için takipçi olmaya devam edeceklerini vurguladı.

Dış politikada geçen hafta yaşanan gelişmeleri de değerlendiren Erdoğan, Almanya Cumhurbaşkanı Christian Wulff'un Türkiye'yi ziyareti ve kendisinin Finlandiya ziyareti hakkında bilgi verdi.

Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu'nun daveti üzerine Atina'da, ''Akdeniz İklim Değişikliği Girişimi'' konulu konferansa katıldığını anlatan Erdoğan, ''Orada ikili, kapsamlı bir görüşmemiz oldu. Akdeniz'de iklim değişikliğini ve çevre kirliliğinin ele alındığı bu önemli ziyaretin yanı sıra yapılan bu ikili görüşme çok çok faydalı bir görüşmeydi. İki ülke ilişkilerini ele alırken bundan sonraki süreci de nasıl şekillendireceğimizi görüştük'' diye konuştu.

Erdoğan, Bandırma'da yaptırılan doğalgaz çevrim santrali, devlet hastanesi ile bir fen lisesinin açılışını gerçekleştirdiklerini, Gönen'de belediye hizmet binasının açılışını yaptıklarını belirterek, ''Bunun yanında seçim mitingi gibi bir mitingi yaparken alana giderken de caddelerdeki ilgi, coşku görmeye değerdi'' dedi.

''ARTIK 'SU AKAR, TÜRK YAPAR' DİYECEĞİZ''

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek'in, ''12. Tarihi Kentler Birliği Genel Kurulu''nda, birliğin yönetim kurulu üyeliğine seçildiğini hatırlatan Erdoğan, birlik hakkında bilgi verdi.

Bu hafta sonu iki önemli tören olacağını belirten Erdoğan, şöyle konuştu:

''Pazar günü Şanlıurfa'da olacağız. Buradaki açılış törenleri öncesinde Ilısu'da olacağız. Ilısu Barajı ile ilgili çalışmalarımız yoğun bir şekilde devam ediyor. Hasankeyf ile ilgili çok dedikodular, şunlar, bunlar... Şimdi oradaki köyü TOKİ gayet güzel bir şekilde, çok farklı bir yere taşımak suretiyle, yerel mimariyle orada inşa etti. İnşallah, onun da aynı gün açılışlarını yapacağız. Bazı çevreler Ilısu Barajı'nın yapımına engel olma gayreti içindeler. Avrupalıları kandırdılar ama sıkıntıları bizi kandıramıyorlar. Çünkü biz bu konuda kararlıyız. Bunu yapacak gücümüz var. Kararımızı verdik. Süreci hızla başlattık. Çalışmalar hızla devam ediyor. Ilısu, Türkiye'nin en zengin, en büyük barajlarından bir tanesi olacak. İlk üçün içerisinde yer alacak kapasitede bir baraja sahip olacağız. Mardin'iyle Batman'ıyla tüm o çevre farklı güzelliklere, denizin adeta geldiği bir bölge haline orası dönüşecek. Çevrecilik açısından güzel bir yer olacak. Aynı zamanda tabii ki artık 'Su akar, Türk bakar olmayacağız', 'Su akar, Türk yapar' diyeceğiz.'' 

HABER 7-AA
http://www.haber7.com/haber/20101026/Erdogan-Bassavciya-sert-cikti-Canli-izle.php
#964


Gök'ün konumunu ve daha önce suç işlememesini göz önünde bulunduran mahkeme heyeti, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verdi.

Gök, Ü.E.İ. ve avukatlar Ayla Ülük ve Tarcan Ülük'e ''Basın yoluyla hakaret etmek'' suçundan ise beraat etti.

Karşıyaka 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya, sanık Murak Gök'ün avukatı Ceyda Arslan ile davacı Ü.E.İ ile avukatları Ayla Konaçoğlu ve Aynur Erişkin katıldı. Daha önce şikayetçinin avukatlığını üstlenen ve Savcı Gök'ün kendilerine basın yoluyla hakaret ettiğini iddia eden avukat Tarcan Ülük ile eşi Ayla Ülük ise duruşmaya katılmadı.

Duruşmada, Cumhuriyet Savcısı, geçen celse verdiği mütalaayı tekrar ettiğini söyledi.

Davacı Ü.E.İ'nin avukatları, sanık Murat Gök'ün, müvekkillerine karşı hem cinsel taciz hem de hakaret suçunu işlediği sübuta erdiğinden cezalandırılmasını istediler. Ü.E.İ. de şikayetini tekrar etti.

Murat Gök'ün avukatı Ceyda Arslan ise Gök'ün atılı tüm suçlardan beraatini talep etti.

Mahkeme heyeti, verdiği kısa aranın ardından kararını açıkladı. Sanık Murat Gök'ü, müşteki Ü.E.İ'ye ''cinsel tacizde bulunmak'' suçundan 6 ay 7 gün hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, sanığın konumunu ve daha önce suç işlememesini göz önünde bulundurarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kararlaştırdı.

Mahkeme, Gök'ün Ü.E.İ ve avukatlar Tarcan ve Ayla Ülük'e, ''basın yoluyla hakaret'' etmek suçlarından ise beraatine karar verdi.

Ü.E.İ'nin avukatları duruşmanın ardından, AA muhabirine yaptıkları açıklamada, verilen hüküm gereğince, Murat Gök'ün 5 yıl içerisinde aynı suçu işlemesi durumunda cezaevine gireceğini dile getirdiler.

-OLAYIN GEÇMİŞİ-

Ü.E.İ, avukatları aracılığıyla Karşıyaka Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunmuş, Murat Gök'ün özel yetkili cumhuriyet savcısıyken babasını soruşturma nedeniyle tutuklattığını, babasının davasını takip ederken Gök'ün kendisini SMS mesajlarıyla taciz ettiğini öne sürmüştü.   

Ü.E.İ, olayın kamuoyunda duyulmasının ardından öğretim görevlisi olarak çalıştığı üniversiteden istifa etmişti.

Gök ise Ü.E.İ. ile bir süre ilişki yaşadıklarını, başka kişiyle evlenmek için gün aldığını belirterek, ''Tam evlilik öncesi ve hakime rüşvet iddiasıyla hakkında dava açıp tutuklanmasına yol açtığım Tarcan Ülük'ün avukatlığını üstlendiği bu hanımın davranışını takdirlerinize bırakıyorum'' demişti.

Bu arada, Murat Gök'ün düğünü iptal edilmişti. Ü.E.İ, Gök'ün bir gazetede yayımlanan röportajında yer alan ''6 ay süreyle ilişki yaşamıştık'' ifadesi nedeniyle, Tarcan-Ayla Ülük çifti de aynı röportajdaki kendilerine yönelik ifadeleri gerekçe göstererek suç duyurusunda bulunmuştu.   

Murat Gök hakkında hakaret iddiasına yönelik iki dava açılmıştı. 

Gök hakkında Ü.E.İ'ye SMS'lerle ''zincirleme tacizde bulunduğu'' iddiasıyla 2,5 yıl hapis cezası istemiyle dava açılmıştı.

Bu arada, Gök aleyhine Ü.E.İ, Tarcan Ülük ve Ayla Ülük'e ''basın yayın yoluyla hakaret ettiği'' iddiasıyla açılan dava da bu davayla birleştirilmişti.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101026/Savci-Goke-cinsel-tacizden-hapis-cezasi.php
#965
Avrupa İnsan Hakları Mahmesi (AİHM), Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki Kıbrıs Rumları'nın mülkiyetleri ile ilgili kararını verdi. Ceza Avrupa İnsan Hakları Mahmesi'nin Türkiye'ye verdiği en yüksek ceza oldu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kıbrıslı 19 Rum'un Türkiye aleyhine açtığı ve daha önce ihlal kararı verdiği davada maddi tazminat miktarlarını bugün açıkladı.

AİHM, 22 Eylül ve 27 Ekim 2009 tarihlerinde aldığı kararlarda, 19 başvuruda da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) mülkiyet hakkıyla ilgili 1. protokolü 1. maddesinin, bu başvuruların 11'inde ise aile ve özel yaşama saygıyla ilgili 8. maddenin de ihlal edildiğine hükmetmişti.

Strasbourg mahkemesi, başvuru sahibi 19 Rum'a, kişi başına 30 bin ile 5 milyon arasında değişen, toplamda yaklaşık 15 milyon avro ödenmesini kararlaştırdı.

Mahkeme, Türkiye'nin dava masrafları olarak da 160 bin avro ödemesine karar verdi.

Başvuruların çoğu 1990'li yıllarında yapılmıştı. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, bu yıl başlarında aldığı kararda, KKTC'de oluşturulan Taşınmaz Mal Komisyonunu (TMK) etkin iç hukuk yolu olarak kabul etmişti.

Başvuru sahibi Rumlar, Türkiye tarafından 1974 yılında gerçekleştirilen Barış Harekatı'nın ardından evleri ve diğer mülklerinin ellerinden alındığını iddia etmişlerdi.

http://www.haber7.com/haber/20101026/AIHMden-Turkiyeyi-sok-edecek-karar.php
#966
Anayasa Mahkemesi'nin milletvekilliklerini düşürdüğü ve 5 yıl süreyle siyaset yasağı koyduğu eski DTP lideri Ahmet Türk ile Milletvekili Aysel Tuğluk, milletvekili sıfatlarının iadesi için başvuruda bulunacak.

BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, konuya ilişkin TBMM'de gazetecilerin sorularını yanıtladı. Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin'den yarın saat 10.00 için randevu aldıklarını belirten Kaplan, Türk ve Tuğluk'un dilekçelerini Şahin'e sunacaklarını ve neden Meclis'e geri dönmeleri gerektiği konusunda da başvuru yapacaklarını söyledi. Daha önce Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla Türk ve Tuğluk'a siyaset yasağı getirildiğini ve Anayasa'nın 84'ncü maddesine göre de milletvekilliklerinin düşürüldüğünü hatırlatan Kaplan, 84'ncü maddenin 12 Eylül'deki referandumda değiştirildiğini ifade etti. Kaplan, "Milletvekilleri halkın özgür iradesiyle bir yasama dönemi için seçilir. 2011'de seçimler yapılacak. Yani Türk ve Tuğluk'un seçildikleri dönem devam ediyor. Biz anayasa değişikliğinin ardından fiili durum karşısında, ileriye dönük olarak üyeliğin devamını talep ediyoruz" diye konuştu.

-"TÜRK VE TUĞLUK BUNDAN SONRA BAĞIMSIZ MİLLETVEKİLİ OLABİLİR"-

Türk ve Tuğluk'un bağımsız milletvekili olarak görevlerinin devamını talep edeceklerini de söyleyen Kaplan, Meclis Başkanı'nın Adalet Komisyonu, Anayasa Komisyonu ya da uzmanlardan görüş isteyebileceğini ifade ederek "Ama konu o kadar karmaşık değil. Çok nettir, bu anayasa değişikliği bundan itibaren ileriye dönük uygulanır, sayın Türk ve Tuğluk'un Meclis'e geri dönüşlerini de hiçbir engel kalmamıştır. Yasama dönemi devam ediyor. Millet sizi seçerken bir dönem için vekalet veriyor. Daha önce AİHM'de Türkiye bu konuda mahkum olmuş, ben avukatıydım bu davaların. Sadak ve diğerlerinin üyeliğinin düşmesi nedeniyle Türkiye mahkum oldu. Şimdiki durumda ise yasama dönemi devam ediyor. Mahkeme kararını verdi; geçmişe gitmiyoruz. İleriye bakıyoruz. Yasama dönemi devam ediyor. Milletin verdiği vekalet de bu nedenle devam ediyor. Yeni bir anayasal durum söz konusudur. Yargı anayasanın üstünde mi, hiç kimse anayasanın üstünde değil" dedi.

-"HEPİMİZ KAYGI DUYUYORUZ"-

Kaplan, 31 Ekim'de sona erecek PKK'nın eylemsizlik kararı ve Aysel Tuğluk'un İmralı ile görüşmesine ilişkin bir soruya ise, "Hepimiz kaygı duyuyoruz. Hepimizin üzerine düşen ciddi bir sorumluluk var. Sayın Tuğluk, Demokratik Toplum Kongresi, silahların susması konusunda gerçekten etkili olabilecekse biz bundan mutluluk duyarız. Yarınlarımıza umutla bakarız. Türkiye çok acı çekti. Siyaset kurumunun biraz daha vicdani davranması gerektiğini düşünüyoruz. Siyasetçilerin görevi barıştır, huzurdur, demokrasidir, buna çabalaması lazım" karşılığını verdi.

ANKA
http://www.haber7.com/haber/20101025/Turk-ve-Tugluktan-vekillik-basvurusu.php
#967
Aslı Aydıntaşbaş'ın haberi.

Rota değişikliğine rağmen İsrail vurmuş

Nefes kesen diplomasi trafiği sonunda Mavi Marmara'nın rotasını Gazze yerine Mısır'ın El-Ariş limanına kırmasına karar verildi. Sadece Ankara değil, ABD, İsrail ve Mısır El-Ariş Formülü'nden haberdardı. Son dakikada olaylar kontrolden çıktı.

Mavi Marmara baskınından 5 ay sonra Milliyet'in ulaştığı bilgiler, baskın öncesi Ankara-Tel Aviv-Washington hattında nefes kesen diplomasi trafiğinde geminin rotasını Gazze değil Mısır'ın El-Ariş limanına kırmasının netleştiğini gözler önüne seriyor.
"El Ariş Formülü" sadece Ankara değil, ABD, İsrail ve Mısır tarafından da en üst düzeyde biliniyordu.
5 ay sonra Milliyet tarafından ortaya çıkarılan bu gerçek, İsrail komandolarının yaptığı ve 9 Tük'ün ölümüne neden olan kanlı baskının, geminin Mısır'a gideceği bilindiği halde gerçekleştiği anlamını taşıyor. Bu da İsrail hükümeti açısından yepyeni hukuki sonuçlar doğurabilecek bir durum.

Son andaki değişiklik
Bu zamana kadar bilinmeyen gerçek şu ki, Gazze'ye insani yardım amacıyla yola çıkan filo, siyasi çabalar ve krizi önlemeye yönelik diplomatik temaslar sayesinde son dakikada rotasını Mısır'a kırmıştı.
Ankara'nın İsrail'e de bildirdiği formüle göre, İsrail'in gemiye "Geçemezsiniz" yolundaki uyarısı ya da hücum botlarıyla hafif bir müdahalesi sonrasında Mavi Marmara filosundaki 6 gemi, Mısır donanmasının nezaretinde teker teker El-Ariş limanına gidecekti.
İşin ilginç yanı, bu formül son dakikada değil, tam 3 gün önceden İsrail'e bildirilmişti. "El-Ariş müjdesi" Ankara tarafından baskından 3 gün önce 28 Mayıs Cuma sabahı Washington'a bildirilmiş, birkaç saat sonra İsrail hükümeti de bu haberi alıp doğrudan Ankara'yla temasa geçerek konfirme etmişti.

Bülent Yıldırım doğruladı
Geminin organizatörü konumundaki İHH başkanı Bülent Yıldırım da ilk kez bu gerçeği Milliyet'e doğrulayarak "El-Ariş'e gidecektik. Durum onu gösteriyordu. Verdiğimiz koordinatlar Mısır karasularıydı. Gidiş yönümüzü herkes biliyordu" dedi.
Böylece 9 Türk'ün ölümü ve Türk-İsrail ilişkisinin tamamen kesilmesine neden olan baskının, aslında diplomasi masasında tatlıya bağlandığı, İsrail'in buna karşın yine de olağanüstü sert bir müdahalede bulunmayı seçtiği ortaya çıktı.
Milliyet'in Türk ve batılı kaynaklarla görüşmeler ve BM İnsan hakları Konseyi raporundaki bilgiler ışığında ortaya çıkardığı Mavi Marmara gerçeği:
Filoyla ilgili diplomasi, İHH Gazze misyonunu açıkladıktan hemen sonra başlamış, İsrail rahatsızlığını Şubat'tan itibaren çeşitli defalarda doğrudan Ankara'ya bildirmiş, Mayıs ortasında geminin Gazze'ye geçmesini engelleyeceğini resmen iletmişti. BM İnsan Hakları Komisyonu raporuna göre İsrail Genelkurmay'ı nisanda resmen filonun durdurulması için eylem planı hazırlanması talimatı vermiş, 13 Mayıs'da İsrail Genelkurmayı operasyon planlarını onaylamıştı.
Bu arada Türkiye'de ise hükümet ve Dışişleri Bakanlığı nisan ayında İHH ile temasa geçerek bu misyonun yapılmaması çağrısında bulundu. Ancak fazla yüksek perdeden yapılmayan bu çağrı, İHH tarafından reddedildi. İHH'nin kararlı tutumu karşısında hükümet ve güvenlik birimleri, İHH'nin üst düzey yetkililerine karşılaştıkları riskler konusunda gemi hareket etmeden brifing verdi.
İsrail'in operasyon kararından haberdar olan Ankara, mayıs ayı boyunca İsrail'le resmi kanalları açık tutarken İHH'ye yönelik telkinlerini de artırdı. Mavi Marmara'nın İstanbul'dan ayrıldığı 22 Mayıs'tan Antalya'ya vardığı 28 Mayıs arasındaki 6 günlük zaman diliminde, Gazze diye yola çıkan geminin aslında El-Ariş'e gitmesi kesinleşti.
Senaryoya göre Gazze'ye doğru yola çıkan gemi, İsrail'in uyarı ya da engellemesiyle karşı karşıya kaldığı noktada direnmeyecek, ambargoyu zorlamayacak, rotasını El-Ariş'e çevirecekti.

Ömer Süleyman onayladıMavi Marmara trajedisinin en kritik yönü, El-Ariş senaryosunun sadece Ankara ve İHH değil, söz konusu tüm taraflarca açıkça biliniyor olması.
Gemi hareket ettikten sonra yükselen diplomatik tansiyon karşısında MİT devreye girerek Mısır gizli servisi başkanı General Ömer Süleyman'ı Mavi Marmara filosunun El-Ariş'e demirlemesi konusunda ikna etti. Gazze konusunda geçiş noktası olmak istemeyen ve daha önce benzer İHH misyonlarından rahatsızlık duyan Mısır, önce isteksiz davrandı. Ancak MİT üzerinden yürütülen temaslarda Mısır istihbaratı son dakikada gemilerin filo halinde değil tek tek gelmesi koşuluyla Ankara'nın talebine onay verdi.
26 Mayıs'ta İsrail Savunma Bakanlığı'nın operasyon planlarını resmen onaylamasıyla Washington da bir anda Mavi Marmara denklemine girdi. Mavi Marmara'nın Antalya limanını terk ettiği 28 Mayıs Cuma sabahı ABD'nin Ankara büyükelçisi Jim Jeffrey Dışişleri Bakanlığı'na giderek Dışişleri Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile yaptığı görüşmede ABD'nin Mavi Marmara'nın yaratabileceği kriz konusundaki kaygılarını ve İsrail'in operasyon yapacağı bilgisini iletti. Sinirlioğlu, ABD elçisine İHH'nin hükümet kontrolünde olmayan bir sivil toplum kuruluşu olduğunu söyledikten sonra, zaten de geminin rotasını el-Ariş'e çevireceği bilgisini verdi. Sinirlioğlu geminin İsrail donanmasıyla ilk temas halinde dümeni kıracağını anlatırken, İsrail'in sert müdahalede bulunmaması gerektiğini vurguladı.
Rotanın Mısır'a kıracağı haberi, Washington'u rahatlattı. El Ariş formülünden memnun olan ABD elçisi, bu bilgiyi İsrail'le paylaşacağını vurguladı.
ABD elçisi Jim Jeffrey, ABD'nin Tel Aviv büyükelçisi James Cunningham'ı arayarak el-Ariş'e müjdesini aktardı. ABD'li diplomat, bunu aynı gün İsrail Dışişleri Bakanlığı 'na bildirdi. Bunu üzerine İsrail Dışişleri Müsteşarı Yossi Gal, Ankara'yı doğrudan arayarak geminin gerçekten el-Ariş'e gidip gitmeyeceğini sordu. Haberi doğrulayan Dışişleri Müsteşarı Sinirlioğlu, bir kez daha İsrail'den fiziki müdahalede bulunmamasını, itidalli davranılmasını ve şiddete başvurmamasını istedi.

Mavi Marmara rotayı kırdı
Bu arada Mavi Marmara da İsrail açıklarına gelmişti. 30 Mayıs gecesi mürettebat Gazze için hazırlıklara başladı ancak aynı mürettebat BM komisyonuna aslında rotalarının El-Ariş olacağını söyledi.
Gemidekiler, o gece baskını bekliyorlardı. 30 Mayıs günü toplanan ve çoğunluğu Türklerden oluşan 50-100 kadar İHH gönüllüsü, İsrail aleyhine ateşli konuşmalar yaptı. Ancak aralarından bir bölümünün İsrail'in o gece olası bir baskınına karşı direnme isteği, mürettebatı rahatsız etti. Çatışma istemeyen mürettebat ve kaptan, bu yolcuların gemi atölyesinde bulduğu zincir ve elektrikli aletleri geri toplayarak telsiz odasına kilitledi.
Gemi aynı zamanda rotasını el-Ariş'e kırdı. Gündüz güney-batı istikametinde 222 derece seyreden gemi, 30 Mayıs gecesi 23: 30'da yönünü 185 derece güneye çevirdi.

Bülent Yıldırım: El Ariş'e gidecektik
İHH başkanı Bülent Yıldırım, Mavi Marmara'nın rotasını el-Ariş'e kırdığını ve İsrail güvenlik güçleriyle ilk karşılaşmada direnmeden Mısır'a gideceğini ilk kez Milliyet'e doğruladı. Yıldırım Milliyet'e "Çıkarken Gazze'ye gidiyoruz dedik. Ancak verdiğimiz koordinatların Mısır karasuları olduğunu herkes biliyordu. Muhtemelen el-Ariş'e gidecektiktik. Durum onu gösteriyordu. Biz düşündük ki gelirler, müzakere yaparız, el-Ariş'e gideriz, ondan sonra izin verirlerse Gazze'ye gider vermezlerse dönerdik. Ama o gece bambaşka gelişti" dedi.
Yıldırım'ın anlattıkları, Ankara ve Batılı diplomatik çevrelerin aktardığı El-Ariş senaryosuyla örtüşüyor. "Mısır karasularına girince Mısır donanması karşımıza çıkar. Biz Gazze'ye gidiyoruz diyecektik, olmazsa el-Ariş'te kalacaktık. İsrailliler gidiş yönümüz biliniyordu. En fazla plastik mermiyle bizi korkuturlar diye düşündük. Ama gelir gelmez gerçek mermi kullandılar."

'Neden Gazze'ye gidiyoruz' dediler?
30 Mayıs'ı 31 Mayıs'a bağlayan baskın gecesi, İsrail donanması ve filo arasında bir dizi telsiz teması yaşandı. Gemide o gece yaşananlar arasında İsrail'in elini en güçlendiren olay, güvertede bir bölüm gönüllünün (Ankara'nın öngörmediği bir biçimde) metal çubuklarla direniş için hazırlık yapmaları ve filodaki kaptanların İsrail donanmasının o gece 22:30'da "Nereye gidiyorsunuz?" sorusuna "Gazze'ye gidiyoruz?" cevabını vermeleri oldu. Oysa filo, en üst düzeyde el-Ariş'e gitmeye razıydı. Peki neden kaptanlar İsrail donanmasına Gazze demişti?
Aslında kaptanların verdiği cevap, El-Ariş senaryosunun bir parçasıydı. Gazze'ye gidilemeyeceğini bilerek söylemişti bu sözler. Gemilerin el-Ariş'e gitmesi yönünde İHH'yi ikna eden üst düzey kaynaklar, "İsrail'in engellemede bulunacağını biliniyordu. Gazze açıklarında "Gidemezsiniz" denince gemiler doğrudan Mısır'a dönecekti" dedi.
Ancak ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Diplomasi masasında bulunan El-Ariş formülü, İsrail operasyonunun beklenenden sert olması, gerçek mermilerin kullanılması, gemide yaşanan panik, gemideki ufak bir grubun İsrailli komandolara fiziken direnmesi ve olayların 31 Mayıs sabahı kimsenin hesaplamadığı bir şekilde kontrolden çıkması nedeniyle trajediyle sonuçlandı. 9 Türk öldü, gemiler hiçbir zaman El-Ariş yüzü görmedi.

http://www.milliyet.com.tr/rota-degisikligine-ragmen-israil-vurmus/asli-aydintasbas/siyaset/yazardetay/25.10.2010/1305711/default.htm
#968
Hamileyken izin talebinde bulunan vekil hemşire, talebinin kabul edilmemesi üzerine açtığı davayı kazandı. Mahkeme, kamuda ''açıktan vekil olarak atananların'' memur statüsünde kabul edilerek, memurlara tanınan özlük haklardan yararlandırılması gerektiğini belirtti.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Aksaray'ın Eskil ilçesi Böget Sağlık Ocağı'nda vekil hemşire olarak görev yapan Dönsel Gürlek Koç, yıllık izin, mazeret izni, hastalık izni ve aylıksız izin hakkı için yaptığı başvurunun reddedilmesi üzerine Aksaray Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü'nün 16 Haziran 2010 tarihli işleminin iptali için Aksaray İdare Mahkemesi'nde dava açtı.

Koç'un, dava tarihi itibariyle 21 haftalık hamile olduğuna dikkat çekilerek, davalı idarenin izin talebini reddetmesi nedeniyle anne ve bebeğin ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığı vurgulanan dava dilekçesinde, Koç'un sosyal haklardan faydalanıyor olmasının genel haklardan faydalanamayacağı anlamına gelmediği gerekçesiyle söz konusu işlemin iptali talep edildi.

İdare ise savunmasında 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 175. maddesinde açıktan vekil olarak atananların bu kanunla memurlara tanınan sosyal haklardan da yararlanacaklarının belirtildiği, ancak izin hakkının sosyal haklar kapsamında 6. kısımda değil, 1. kısım 3. bölümde genel haklar kapsamında düzenlendiğine yer verildi.

Savunmada, davacının devlet memurlarına tanınan izin haklarından yararlandırılmasına imkan olmadığı gerekçesiyle davanın reddi talep edildi.

-''İZİN VE DİNLENME ANAYASAL GÜVENCEDE''-

Mahkemenin kararında, çalışanların izin ve dinlenme hakkının sosyal bir hak olduğu ve Anayasal güvence altında bulunduğu vurgulandı. Kararda, açıktan vekil olarak atananların, 657 sayılı Kanun ile memurlara tanınan sosyal haklardan da yararlanacağının hüküm altına alındığına dikkat çekildi.

Kararda, ''Vekil olarak açıktan atananların, 657 sayılı Kanun'da tanımlanan sosyal bir hak olmadığı gerekçesiyle izin haklarından yararlandırılmaması, bu şekilde görev yapanların hiçbir şekilde izin yapmadan ve dinlenmeden çalışması sonucunu doğurur ki, bu durumun zorla çalıştırmanın ve angaryanın yasak olduğuna ilişkin Anayasa'nın 18. maddesine aykırılık teşkil edeceği tabidir'' denildi.

Söz konusu personel, sosyal haklar kapsamında sayılmayan hafta tatilinden yararlandırılıyorsa diğer izin haklarından da yararlandırılması gerektiği ifade edilen kararda, diğer sosyal haklar açıktan vekillere tanınırken izin ve dinlenme hakkının verilmemesinin Anayasa'ya aykırılık yaratacağı belirtildi.

Devlet Memurları Kanunu'nda, devlet ve diğer kamu tüzel kişilerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenlerin memur sayılacağının öngörüldüğüne işaret edilen kararda, şu ifadelere yer verildi:

''Vekil ebe ve hemşirelerin yaptıkları işin niteliği gereği, asli ve sürekli bir kamu hizmeti ile görevlendirilmiş kişiler olduğu görülmektedir. Buna göre, asli ve sürekli bir kamu hizmeti görmekle görevlendirilen vekil ebe ve hemşirelerin bu dört istihdam şekli içinde ancak memur statüsünde kabul edilmeleri gerekmektedir.

Atanma şekilleri diğer memurlara göre farklı olmakla birlikte, vekil ebe ve hemşirelerin de memur statüsünde kabul edilerek, memurlara tanınan aynı özlük haklardan yararlandırılması hakkaniyete uygun olacaktır.

Buna göre, yıllık izin, mazeret izni, doğum izni, hastalık izni ve aylıksız iznin 657 sayılı Yasa'nın genel hakları kapsamında sayılması gerekçe gösterilerek, davacının yıllık izin, mazeret izni, doğum izni, hastalık izni ve aylıksız izin hakkından yararlandırılmamasına ilişkin dava konusu işlemde sebep unsuru yönünden hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna varılmıştır.''

-''DEVLET HİZMETİNDE ÇALIŞANLAR KADROLU YAPILMALI-

Türk Sağlık-Sen Genel Başkanı Önder Kahveci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, mahkemenin vekil ebe ve hemşireleri memur oldukları yönünde karar vermesinin önemli bir gelişme olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:

''Mahkemenin kararında kamu hizmetini sadece memurların yapacağı açıkça belirtiliyor ve vekil ebe ve hemşirelerin de memur olarak değerlendirmeleri gerektiği ifade ediyor. Devlet memurlarının sahip olduğu tüm haklara vekil ebe ve hemşirelerinde sahip olduğuna hükmediyor. Bu, kamuda farklı istihdam olamayacağını hatırlatan bir karardır. 7 farklı istihdamla çalışma barışını bozan, personeli mağdur edenler, hukukun verdiği bu kararlara bakarak farklı istihdam modellerinden vazgeçmeli, devlet hizmetinde çalışanları kadrolu memur yapmalı.''

AA
http://www.haber7.com/haber/20101025/Vekil-ebe-ve-hemsireler-de-memur-statusunde.php
#969
PKK'nın beyni olarak nitelenen ve Türkiye'de gölge devlet kuran yapılanması KCK, büyük bir operasyonla çökertilmişti...

Savcılık talimatıyla Emniyet'in 1,5 yıl süren çalışma sonrası çökerttiği KCK yapılanmasıyla ilgili dava Diyarbakır'da görülmeye başlandı.

İddianamede Türkiye'nin pekçok ünlü ismi hakkında çarpıcı bilgiler, KCK'nın derin planları var.

KCK iddianamesinin tam metnini okumak için lütfen tıklayınız.
#970
KCK (Kürdistan Topluluklar Birliği) davası nihayet başladı. PKK'nın şehir yapılanması olduğu iddia edilen KCK ile ilgili çok şey söylendi.

Telefon kayıtları, deliller basına sızdı. İddialar gerçek ya da değil, siyasi sonuçları söz konusu kanıtlar belirlemeyecek.

Çünkü KCK, doğası gereği, siyasi sonuçlara gebe bir dava. Öyle görünüyor ki, davada politik argümanlar öne çıkarılırsa, Öcalan davası kadar ciddi sonuçları olacak.

Daha ilk duruşmada buna dair işaretler var; sanıklar mahkemede Kürtçe savunma talep ettiler. Bu talebin sembolik değeri düşünüldüğünde sanıkların Kürtçe bilip bilmemelerini tartışmak son derece anlamsız. Çünkü resmen tanınmayan bir dille savunma yapmaya kalkmak, savunmanızı yapacak kelimeleriniz olmasa da, sonuçlarını yaratacak bir girişimdir.

Diğer yandan dava içeriği ve sanık profili göz önüne alınırsa, PKK-BDP ilişkisini de dönüştüreceğe benziyor. Her fırsatta 'bizi güvercinler ve şahinler diye ayırmaya kalkmayın' diyen BDP'liler haklı olabilir; Kürt siyaseti özellikle kriz durumlarında aynı değerler ve referanslar etrafında birleşiyor. Ama değer kavramını 'bedel' üzerinden üreten bir yapıda, bedel ödeyenlerin sadece dağ ve İmralı'da değil, Diyarbakır cezaevinde de meskun olduğunu bilmek önemli bir eşik olsa gerek.

Mahalle komisyonlarında yardım dağıtılırken bile bedel hiyerarşisi üzerinden hareket eden, 'değer aileleri' diye bir kavram üreten PKK'da, bu kapsamda bir davanın aktörlerinin yeni değerin sembolü olma ihtimali yüksek. Tabii bir de geçmişteki örnekler var; Leyla Zana'dan Ahmet Türk'e, Sırrı Sakık'tan Nurettin Demirtaş'a pek çok isim bu süreçte ciddi bedeller ödediler. Hatta dikkat edilirse sivil siyasette olup bedel ödeyen politikacılar, (Hatip Dicle dışında) silahın, siyaset üzerindeki baskısına eğilip bükülmediler. Bu isimler KCK içerisinde emir-komuta zincirine dahil olmadılar. Özetle tıpkı Kandil ve Avrupa ayağı gibi Türkiye'deki siyasi aktörler de bedel ödedikçe, ciddiye alınır hale geliyorlar.

Ama KCK sanıklarının pozisyonunu özel kılan sadece ödeyecekleri bedel olmayacak. Dönemin gerçekleri de davayı geçmiştekilerle kıyaslanmayacak kadar önemli hale getiriyor. Çünkü bugüne kadar, Kürt sorununu öncelikli sorun olarak tarif eden, varmak istediği hedef için bu meseleyi mutlaka çözmek isteyen bir hükümet olmadı hiç.

Referandumun yeniden belirlediği aritmetikte gücü fazlasıyla artan hükümet, genel seçimlere giderken ayağındaki prangadan kurtulmanın yollarını arıyor. Sadece pragmatizmle de olsa, meselenin nihai çözümü için her ihtimali değerlendireceği tahmin edilebilir. PKK ile doğrudan ya da dolaylı müzakere de dahil! Ama hangi PKK? Ovada siyaset zorunlu hale gelirken, PKK neye dönüşecek, gücü kim temsil edecek?

Daha açık söyleyeyim; PKK, Kandil, Avrupa, İmralı ve Türkiye siyaseti arasında dağılan merkezlerin tamamından oluşuyor. Ve her merkezin hiç de kısa sayılmayacak mücadele tarihi içinde, bir ağırlığı oldu. Hedefleri Türkiye'ye dönük planlansa da, mücadelenin zemini her neresiyse orada kök saldılar. Yani Avrupa Avrupa'da, Kandil Kandil'de, ova ovada güç kazandı. Öcalan faktörünü farklı değerlendirmek gerektiğini göz ardı etmeden şunu söylemeye çalışıyorum; Türkiye'nin demokratikleşme yönü, Kürtlerin politik olarak kendilerine yer bulmasını zorunlu kılıyor. Bu, ovada siyaset alanının kendilerine açılması demek. Tam bu noktada şu sorulmalı; ovanın aktörü kim olacak?

İmralı'dan Öcalan'ın yahut Kandil'den komutanların yahut Avrupa'dan Sabri Ok'un yakın gelecekte gelip siyaset yapmaları mümkün olmadığına göre! Ovadaki siyasetçinin güç kazanması kaçınılmaz. KCK davasıyla ilgili sorulan PKK mı KCK'laşacak, KCK mı PKK'laşacak sorusu yerinde ama iç mantığı yetersiz.

Cevap şu çünkü: Kürt siyasetçiler, KCK davası ile sembolik anlamda güçlü bir görüntü ve temsil oluşturabilirlerse, Avrupa ve Kandil'le olan hiyerarşiyi bozarak sivil siyasetin şansını artırabilirler. Çünkü eline silah almamış aktörlerin ödeyeceği bedel, sivil siyasette her zaman daha kolay karşılık bulur. b.matur@zaman.com.tr

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1175
#971
HABERTÜRK'te Didem Yılmaz Aslan'ın yönetimindeki Türkiye'nin Nabzı programında soruları yanıtlayan Baydemir, "KCK Yürütme Kurulu Başkanı Sayın Karayılan'ın kendisidir. Peki Yürütme Kurulu Başkanı Karayılan ise ben nasıl KCK'nin üyesi olurum. Bana isnat edilen bütün delilerin hiçbirinde tek bir şiddet yok. Örgütle de pek bir bağım yok. Niye ben 39 yılla yargılanıyorum? KCK zaten PKK'nın adıdır. PKK adını KCK olarak değiştirmiştir" dedi.

"Legal siyasetten bahsediyorsak legal demokratik siyaset aktörlerini cezaevine koyarak, olduğundan farklı göstererek legal demokratik siyasetin önünü açamayız" diyen Baydemir, KCK operasyonunu "fiyasko" olarak niteledi.

"PKK VAZGEÇSE BEN VAZGEÇMEM"
Baydemir, şöyle devam etti: "Dünyanın hiçbir illegal örgütü bu kadar uzun yaşamamıştır. Bunun başka nedenleri vardır. PKK yarın kendisi feshetse, dese ki 'Ben bu işten vazgeçtim.' Ben vazgeçmem, Kürt davasından, Kürtlerin özgülük davasından, hak ve adalet davasından.

"PKK'YI İNKAR POLİTİKASI DOĞURDU"
Tek bir gerilla, tek bir polis, tek bir asker yaşamını yitirmesin. Kurban olayım, PKK var diye bu halkın haklı talebini yok sayamayız. PKK'nın bana talimat vermesine gerek yok. PKK hiçbir Kürt örgütünün yapamadığını yaptı. Onu doğuran 70-80 yıllık inkar politikasının ta kendisiydi. PKK rolünü oynadı. Şu anda yok olsa bile Kürt halkı ne birlikte yaşamaktan vazgeçer ne de özgürlüğünden vazgeçer. PKK olmasa da bu mücadele sürer.

2004'ten sonra yeni bir kuşak geldi. Benim akranlarım aktif siyasette, kimi cezaevinde tabii ki... Bırakın legal siyasetin önü açılsın. Ben Diyarbakır'da 1 milyon kişiye 'Askere gelen kurşun bana gelsin' dedim, insanlar alkışladı. Yuhalayabilirlerdi de ama siz KCK ya da herhangi bir adla cezaevine koyarsanız, benim bu topluma söyleyecek bir sözüm olmaz.

"PKK ROLÜNÜ OYNADI"
PKK rolünü oynamıştır. Artık rol ve misyon legal siyasetindir. Ama legal siyasetin önü devlet tarafından açılmalıdır. Eninde sonunda PKK dağdan inecek, ben ümidimi yitirmedim. İkna edilerek dağdan indirilecek. Kimi kadroları CHP'ye, kimi kadroları BDP'ye girecek ya da başka partilere... Bundan bizim rahatsızlık duymamamız lazım."

Mahkemenin kendisi hakkında yurt dışına çıkış yasağını koyduğunu anımsatan Baydemir, "İstesem bu sabah yurt dışına kaçarım ama gitmeyeceğim. Doğumum da bu coğrafyada oldu, ölümüm de bu coğrafyada olacak. Ben bu coğrafyanın acısını başka coğrafyaların tatlısına değişmem" dedi.

Baydemir Kürt sorununun çözümüyle demokratik, müreffeh bir Türkiye'nin ortaya çıkacağını kaydetti. Kürt sorununu çözmeden komşularla "sıfır sorun" politikasına sahip olunamayacağının altını çizen Baydemir, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bölünme olmayacak. Cumhuriyetin 70 yılının bu kadar acı ve travmayla dolu olmasının nedeni bu bölünme korkusudur. Tek bir üniversite Kürt sorunu konusunda rapor hazırlamamıştır. Bizim kast ettiğimiz özerklik, adem-i merkeziyetçilik  Bu sadece Diyarbakır için değil, Karadeniz içindir, diğer bölgeler içindir. Her bir bölgenin bölgesel parlamentosu olacaktır. Ama ulusal parlamento da olacaktır. Gücümüzü enerjimizi birbirimize engel olmaya harcamayalım. Bir de denenmeyeni deneyelim. Kardeşim olan Türk halkının hakkı neyse benim de hakkımın o olması lazımdır. Ben 20 yılımı bu davaya verdim çocuğuma ana dilimi öğretemiyorum."

http://www.haberturk.com/gundem/haber/564120-kck-pkknin-ta-kendisi
#972
Bir sorunun birbirinden farklı tezahürleri karşısında apışıp kalmamak; farklı tezahürleri farklı sorunlar zannetmemek düzgün düşünmenin alfabesi sayılabilir herhalde.
Son zamanlarda "genişleyen" türban tartışmalarına baktıkça, bizim "laikçi"lerimizin böyle bir temel yetiden bile yoksun olduklarını düşünmeye başladım.
Farkındaysanız, yasağın farklı alanlardaki uygulamalarına itirazla karşılaştıklarında bir kez daha şoke oluyorlar: "Bu da mı başımıza gelecekti!"
"Gördünüz mü, türbanın Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne kadar çıkışını meşrulaştırmaya çalışıyorlar!"
"Gördünüz mü şimdi de memurlara baş örtme hakkı istiyorlar."
"İşte şimdi de ilköğretimde çocuklarını başörtüsüyle okula yollamaya başladılar."
"Farkındaysanız, 2011 seçimlerinde başörtülü milletvekili meselesini yine gündeme taşıyacaklar..."
"Başımıza taş yağacak" dehşetiyle karşılanan bütün bu taleplerin aslında tek bir talep olduğunu, tek bir yasaktan kaynaklandığını görebilmek neden bu kadar zor?
Ortada tek bir yasak ve tek bir çözüm yolu var.
Türban tartışmasının başından bu yana yazıyorum: Herhangi bir konuda, temelde haksızsanız, ondan sonra o konuda attığınız her yeni adımda, biraz daha batağa batmanız kaçınılmaz olur. Düzeltmeye kalktıkça daha beter eder, tutarlı olmaya çalıştıkça daha tutarsız, daha çelişmeli, daha haksız hale gelirsiniz.
Türban yasağı böyle bir konu. O kadar yanlış, o kadar haksız ki, bu haksızlığın üzerine tutarlı bir "siyaset" inşa edilemiyor. Yasağın veri kabul edilerek atılan her yeni adım, "geliştirilen" her yeni politika, durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirip yasağın hukuksuzluğunun teşhir olmasına neden oluyor.
Türban yasağı belasını demokrasimizin başına saranlara açıkça söyleyeyim ki, bu konuda kendi içinizde tutarlı olabilmenizin sadece iki yolu vardır.
Ya, bu yasağı toptan ve her yerde kaldırır, insanların kılık kıyafet özgürlüklerine hiçbir yerde el uzatmazsınız ya da evlerin dışında her yerde tümüyle yasaklar, böylece Taliban'ın yaptığını tersten yapmış, Türkiye'yi kocaman bir kadınlar hapishanesine çevirmiş olursunuz. O zaman da bunun siyasi bedelini öder, kurduğunuz rejimin adının konulmasına razı olursunuz.
Bugün Türkiye'nin geldiği noktada, ikinci yolu seçmenin imkansızlığı ortada olduğuna göre, benim "laikçi"lere tavsiyem, serbesti talebini her duyduklarında bir kere daha şoke olmak yerine, bu gerçekle bir arada yaşamaya bir an önce alışmalarıdır.
Daha doğrusu, bu gerçekten neden bu kadar rahatsız olduklarını kendi kendilerine sormalarıdır.
Açıkçası ben, "ya bizim başımızı da kapatırlarsa" endişesinin samimi olmadığından; çaresizlikten uydurulmuş, aslı astarı olmayan bir bahane olduğundan eminim.
Öyleyle asıl sebep ne?
Ülkenin parlamentosunda başı kapalı kadınlar da otururlarsa, temsili demokrasiye bir şey mi oluyor?
First Lady'nin başı kapalı olunca size ne oluyor?
İlköğretim okullarının kimi sıralarında başı örtülü kız çocukları oturmasının sizin çocuğunuza ne zararı var?
Başörtülüler memur olursa devlet mi batacak?
Bu direncin sebebi ile ilgili olarak birbirinden önemli birçok tahlil yapıldı şimdiye kadar. Onları özetlemeye kalkacak değilim ama meseleye bir de "birey olma" açısından bakabilir miyiz diye düşünüyorum.
Sanıyorum, "başörtülü Türkiye" fotoğrafından bu kadar çok rahatsız olanların kendilerini bağımsız bir birey olarak görememe; onun yerine içinde yaşadıkları toplumla çok fazla özdeşleştirme; o toplumun ayrılmaz bir parçası olarak algılama diye bir sorunu var. Hele bir de kendini o toplumun dizayneri olarak görünce, ortaya çıkan "manzara"dan da fena halde etkileniyor.
Evet, evet... Türkiye'yi kendi dizayn ve dekore ettiği bir mekan /belki de evi demeliyiz/ gibi gördüğü için herhalde; bu "zevksiz" görüntünün de sorumluluğunu duyuyor üstünde. Ele güne karşı rezil oluyor. "Ev"deki başörtülü kadını kedi pisliğini saklar gibi saklamak istiyor. Hani nasıl, zevksiz bir akrabanız hediye ettiği vazoyla, bin bir özenle dekore ettiğiniz salonunuzun bütün tadını kaçırır ve bu sizi sinir ederse, aynen böyle hissediyor. Tasarım 1930'larda yapılmış, bir kısım vatandaşa, bu evin asıl sahibi sensin, bu dekorasyonu korumak da senin görevin, bir görgüsüzün gelip de bu düzeni, bu ahengi bozmasına izin verme denmiş. O da bunu öylesine ciddiye almış ki, kendinin "ne olduğuyla" ilgilenmeyi bile bir yana bırakıp bütün enerjisini yaşadığı toplumun "neye benzediği" noktasında yoğunlaştırmış. O toplum medeni görünürse o da kendisini medeni hissedecek. Özgüveni oluşmamış yeni yetme gençler gibi, üniversiteli gençler arasında başı örtülü genç kızları gördüğünde, burnunda siyah nokta görmüş gibi oluyor. Hemen o siyah noktaları tek tek sıkıp çıkarmak ya da bir flaster yapıştırıp topundan birden kurtulmak istiyor.
Gençlik dergileri böyle ergenlere "kendini sevmesini, kendisiyle barışmasını" tavsiye ederler genellikle.
Ben bizim laikçilere "bu toplumu sevin, onu olduğu gibi kabul edin, barışın" filan demeyeceğim. Diyeceğim tek şey, "Siz kendinize bakın" olacak.
Çoğunluk başını örtmüş, size ne? Firs Lady'nizin başı örtülü olması sizi neden incitiyor ya da bazı ebeveynler kız çocuklarının başını kapatmak istiyorlarsa bunun size ne zararı var?
Siz bu toplumun bir parçası olmaktan önce bir birey olmaya bakın.
Eminim hem rahat edecek hem de gerçekten "medeni" hale geleceksiniz.

http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/124352-siz-kendinize-bakin-makalesi.aspx
#973
12 Eylül'de yapılan referandum sonrası yapısı değiştirilen HSYK'ya Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından 4 üye ataması yapıdı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) asıl üyeliklerine,

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Gökcen,
Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Çiçekli,
Kayseri Barosu Başkanı Avukat Ali Aydın ile
Maliye Bakanlığı Başhukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü Müşavir Hazine Avukatı Rasim Aytin'i seçti.

Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezinden yapılan açıklamada, Gökcen, Çiçekli, Aydın ve Aytin'in Cumhurbaşkanı Gül tarafından, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın geçici 19. maddesi uyarınca seçildiği belirtildi.

http://www.haber7.com/haber/20101022/Abdullah-Gulden-HSYKye-4-uye-atamasi.php
#974
Senin başının örtülü olmasından bu devlet korkuyor anne. Kapılar sana ve senin gibi başını örten kadınlara kapalı. Senin yüzünden okullarda çocukların başlarını kapatacaklarından korkuyorlar. Senin yüzünden başı açık kızların üniversiteye gidemeyeceğini düşünüyorlar. Senin ve senin gibi başı kapalı kadınlar yüzünden bu ülkenin bir 'İslam Cumhuriyeti' olacağını söylüyorlar.
Babamdan değil başın kapalı olduğu için senden korkuyorlar anne!
Sen ki iki ablama tek bir gün "Başını ört" dememişsin. Sen ki 3 tane Atatürkçü aydın çocuk yetiştirmişsin, nafile...
Sen başını senden korkanların sevdiği gibi onların sözleriyle 'Anadolu usulü' kapatıyorsun ama onlara bu da yetmiyor. Senin başörtünden biraz daha farklı başlarını bağladıkları için Cumhurbaşkanı'nın eşine küfür niyetine 'sıkmabaş' diyorlar. Başbakan'ın eşinin başı örtülü diye Canan Arıtman adında bir milletvekili "Araplar gibi giyinme" diye mektup yazabiliyor.
Ah benim öz be öz Ahıska Türkü annem bu kafatasçılar senin ve senin gibi başı örtülü kadınların Arap olduğunu zannediyorlar.
Anneciğim tek şansın üniversite çağını geçmiş olman. Bir de üniversite çağında olsaydın tarihin yüzkarası 'utanç odaları'na alacaklardı seni. İkna olmazsan türlü şaklabanlıklar yapmaya zorlayacaklardı.
Boneyle, perukla, şapkayla girebilecektin bu ülkenin üniversitesine.
Bitirdikten sonra ise yallah evine...
Emekli asker babamın komutanları başı örtülü bir kadın ile yan yana gelmeyi kendilerine hakaret sayıyorlar.
Sana bu kamusal alanlarda yer yok, ağlama anne üzme beni...
Sana bunları anlattığımda savaşı kaybetmiş yenik bir komutanın titreyen sesiyle "Canları sağolsun" diyorsun ya..
Benim bu hoyrat adamlar karşısında canım hiç sağ olmuyor anne.
Başının örtüsü yüzünden biz çocuklarının yanlış anlaşılacağını düşündün durdun bunca yıl. Gizli gizli utandın...
Hiç utanma anne.
Senden korkanlar, utananlar utansın.
Devlet ana seni ve senin gibileri başınız kapalı diye sevmese de ben severim.
Sen benim anamsın.

http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1024878&Yazar=CÜNEYT ÖZDEMİR&Date=22.10.2010&CategoryID=97
#975
Siz başlıktaki 'hekim'i hâkim olarak da okuyabilirsiniz.
Bu tercihimde hiçbir ironi yoktur.
Modern zamanlar, vicdan dediğimiz şeye bir vidanjör işlevi gördü.
Sosyalistler, bu halkın nezdinde biraz karşılık bulduysa ".... ama vicdanlı, temiz, yiğit insanlar; asla hırsızlık yapmazlar" diye biten cümlelerin öznesi oldukları içindir.
Artık bir inanç uğruna ömrünü vakfeden insanlar yüceltilmiyor. Bir ülküye bağlanmak, onun uğruna birçok şeyden vazgeçmek, en iyisinden ahmaklık olarak başlayıp, terörist olarak biten bir dizi suçlamayla birlikte anılıyor.
Eğer iyi bir insan değilseniz, hiçbir meslek erbabının iyisi olamazsınız.
Bir hekime gitmek durumunda kaldığınızda Mehmet Öz'ü mü Gençay Gürsoy'u mu seçersiniz mesela?
Sizi bilmem ama bana Fatma K. Barbarosoğlu mu Canan Arıtman mı seni yargılasın diye sorsalar kendimi Barbarosoğlu'unun vicdanına teslim etmekte bir saniye bile tereddüt etmem.
Nur Serter'in öğretmen olduğu bir okulda rektör olmaktansa, İhsan Eliaçık'ın hademesi olmak için epeyi çırpınırım.

Zurnanın detone olduğu yer
Tercih etmediklerime hakaret ya da aşağılama kastım yok. Benim penceremden görünen vicdan manzaraları arasındaki farkı anlatmaya çalışıyorum.
Siz, ötekinin varoluşuna verdiği mananın, dünyaya ilişkin tavrının, siyasi duruşunun, kültürel tutumunun, bir 'simgesi' olan başörtüsü ile ilgili başta saygı olmak üzere ancak belli sınırlar içinde konuşabilirsiniz. Bir insana hayatıyla ilgili temel tasarruflarında, mesela nasıl giyineceğine, başına ne takacağına dair bir şey önerebilecek kadar hısım akraba değilseniz yaptığınız şey sadece terbiyesizlik ve had bilmezlik olur.
Bu işi devlet zoruyla yapmaya kalkanlar, Afganistan ve İran örneğine bakabilirler.
Afganistan'da özgür kadın açılımı olarak, dönemin Sovyetik hükümeti, meydanlarda toplu 'burka çıkarma şenlikleri'* düzenlemişti. Daha sonra ne olduğunu, Dilek Zaptçıoğlu bir incelemesinde şöyle naklediyor: "Burkayı çıkaran her 10 kadından 12'si yeniden giyindi." Yani kapalı giysilere yönelen insan sayısı eskisinden daha fazla oldu.
İran'da ise bunun tersine bir uygulama söz konusudur. Zorla örtünenler, açılmak için kuvvetli bir direnç göstermektedirler.
Burada zurnanın tam da detone olduğu yer giyinmek ya da soyunmak değil 'ZOR' olgusudur.

Bir çözüm olarak ayakkabı teki
Kamusal alanın düzenlenmesi bahsinde bir anımı paylaşmak istiyorum.
12 Eylül'de, Mamak Askeri Cezaevi'nde sağcı ve solcu tutuklular bir arada tutulmaya çalışılıyordu. Sağcılar "Fikrimiz iktidarda kendimiz damda" travmasından kurtulabilmek için Allah'a sığınmaktan başka yol bulamadılar. Bir zaman sonra namaz kılmaya başladılar. Dışarıdan 'Namaz Hocası' kitapları getirtildi. Şaka değil, birçoğunun alnı o güne kadarki yoğun mesailerinden dolayı secde yüzü görmemişti. 16 kişiye göre yapılan koğuşlarda 100 kişi kalınıyordu. Namaz kılınabilecek alanın darlığını hesap edebilirsiniz.
Koğuşun ortasındaki 3-5 kişilik boşluk sürekli namaz kılan insanlarla dolu olunca kavgalar başladı. Seccadenin önünden geçilince ibadetlerinin sakata geldiğini düşünüyorlardı. Küçüklüğünde medreseye gitmiş birisi olarak, seccadenin önüne bir ayakkabı teki konulursa önünden geçilmelerin bir sorun teşkil etmeyeceğini söyledim. Büyüklerine danıştılar, ikna oldular. Onlar ibadetlerini yaptı, biz de voltamızı attık.
Kavgalarımız yine devam etti ama ibadet üzerinden değil.
Bir ayakkabı teki de insanlık tarihinde en az Bush'a fırlatılmak kadar hayırlı bir işlev daha görmüş oldu.
Bu tartışmada itiraz edenlerin birçoğu hayatında bir ideale bağlanmak uğruna bir bardak çayından bile vazgeçmemiştir.
Kibrimizden ve zihnimizin ambargolarından sıyrılırsak, çözüm bazen bir ayakkabı teki kadar basittir.
*Burka: Çarşafa benzer, geleneksel Afgan kadın giysisi.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&Date=&ArticleID=1024877&CategoryID=97&CMessageID=733179&CRes=1#fc733179
#976
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, tek tip askerlik konusunda Başbakan Erdoğan'a brifing verdi. Görüşme sonrasında Başbakanlık'tan yapılan açıklamada yeni bir tanım kullanıldı ve 'Eşit süreli askerlik sistemi hakkında sunum yapıldı.' denildi.

Tek tip askerlikle ilgili uzun süredir gündemde olan modellere ilişkin dün Başbakanlık'ta önemli bir toplantı yapıldı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a 'tek tip' askerlikle ilgili brifing verdi.

Başbakanlık Resmi Konutu'nda gerçekleşen brifing tam 2 saat sürdü. Brifinge Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve ilgili bürokratlar katıldı. Başbakanlık Basın Merkezi görüşmenin ardından çok kısa bir açıklama yaptı. Açıklamada, "Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlanan 'Eşit süreli askerlik sistemi' başlıklı sunum çerçevesinde, askerlik sisteminin mevcut durumu gözden geçirilmiştir." denildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner'in haftalık olağan görüşmesi yapıldı. Görüşmede tek tip askerlik konusunda Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı çalışma Başbakan Erdoğan'a sunuldu. Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz günlerde uzun süredir beklenen tek tip askerlik konusunda Genelkurmay Başkanlığı'nın yaptığı hazırlık çalışmasının kendisine sunulacağını belirtmişti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Koşaner, 11.30'da başlaması planlanan görüşme için yaklaşık 10 dakika önce geldi. Genelkurmay'ın Başbakan Erdoğan'a sunduğu hazırlık raporunda tek tip askerlik konusunda uzun dönem ve kısa dönem askerlik sürelerinin yenilenmesi konusu birinci önceliği taşıyor. Kısa dönem askerliğin 6 aydan 8 aya çıkarılması, uzun dönem askerliğin ise 15 aydan 12 aya düşürülmesi raporda yer alıyor. Bunun yanı sıra raporda yedeksubaylık konusunda da birtakım düzenlemeler bulunduğu vurgulanıyor. Bu düzenleme kapsamında yedeksubaylığın tıp ve bazı mühendislik alanları ile sınırlandırılması öngörülüyor. Bedelli askerlik konusunun ise raporda yer almadığı belirtilirken görüşmede gündeme gelmesi bekleniyor.

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ise birkaç gün önce katıldığı bir televizyon programında Erdoğan-Koşaner görüşmesinin ipuçlarını sıralarken sınır birliklerinin de gündemde olduğunu söylemişti. Arınç, "Belki yılbaşına kadar inşallah, ümit ediyorum, bedelli, tek tip, askerliğin süresi, sınır birliklerinin kurulması konusunda ortaya bir tasarı konulacak ve bu iş gerçekleşecek." demişti. ANKARA ZAMAN

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1043380&title=genelkurmaydan-esit-sureli-askerlik-teklifi

#978
TBMM Başkanı Mehmet Ali Şahin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bildirisi ile TBMM'ye adeta talimat verilmeye yeltenildiğini belirterek, ''Bu bildiriyi yayınlayan makamın bildiriyi derhal geri çekmesini Türk Milleti'nden ve onun temsilcisi TBMM'den özür dilemesini bekliyorum'' dedi.

Japonya'ya resmi ziyarette bulunan Şahin, gazetecilerin bildiriyi nasıl değerlendirdiğini sormaları üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bildiriyle ''TBMM'ye adete bir muhtıra verme girişiminde bulunduğunu'' ifade ederek, ''Bu kabul edilemez bir durumdur'' dedi.

Buna hiçbir kişi ve kurumun hakkının olmadığını belirten Şahin, ''Haddi de değildir'' diye konuştu.

Türkiye'de millet iradesinin tecelli ettiği TBMM'nin, Türk Milleti adına, yasama yetkisini kullanan tek organ olduğunu belirten Şahin, şunları kaydetti:

''Bu yetki devredilemez, paylaşılamaz bir yetkidir. Ve bu yetki mutlaktır. TBMM'nin yasa koyma yetkisi ile ilgili yargısal denetimi Anayasa Mahkemesi yapmaktadır. Anayasa Mahkemesine yargısal denetim için başvurma hakkı da sadece Cumhurbaşkanlığı makamına ve belli sayıdaki milletvekilinin müracaatına bağlanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yargısal denetimde bulunma hakkı da bulunmamaktadır. Kaldı ki bir yasa yapma teşebbüsünde bulunularak ortaya bir metinde çıkmış değildir. Zaten bir yasal düzenlemede yoktur. TBMM'nin saygıdeğer üyeleri, en az bu bildiriye imza atan Başsavcı kadar anayasal düzene ve rejime bağlıdır. Cumhuriyetin temel niteliklerini korumada en az onun kadar titizdir. Yasa yaparken, başta Anayasa, Anayasanın temel niteliklerine bağlı kalmaya özen gösterir. Ve tabii ki yasal düzenleme yaparken mutlaka yargı kararlarına da inceler ve ona göre karar verir. Parlamentomuzun yüzden fazla hukukçu milletvekili vardır. Anayasa Hukuku konusunda Türkiye'nin yetiştirdiği değerler parlamentomuzda görev yapmaktadır. O nedenle o bildiriyle TBMM'ye adeta talimat verilmeye yeltenilmiştir. Bu kabul edilemez bir durumdur. Bu bildiriyi yayınlayan makamın, bildiriyi derhal geri çekmesini Türk Milleti'nden ve onun temsilcisi TBMM'den özür dilemesini bekliyorum''

AA
http://www.haber7.com/haber/20101021/Sahinden-Yargitay-Baskanina-acik-cagri.php
#979
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç Kemal Kılıçdaroğlu'nun grupta kendini hedef alan sözlerine sert cevap verdi. Kılıç ahlakımı sorgulamak kimsenin haddi değil dedi. Ahlakın herkese gerektiğini söyledi

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, ''Halkın iradesini hiçe sayanlar, onun vesayet altında tutulması gerektiğine inananlar, 11 bin hakim ve savcının kararına saygı göstermeyeneler, yasak alancılar, hukuk devleti kavramının arkasına gizlenerek insanları susturanlar, farklılıkları hazmedemeyenler, tek düşünce ve tek inanç hayal edenler ile yaşam tarzı dayatanların, statükonun kapsamı içinde olduğunu'' bildirdi.''

Kılıç, yaptığı yazılı açıklamada, dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun partisinin grup toplantısında şahsını hedef alarak yaptığı konuşmanın açıklama yapmasını zorunlu kıldığını belirtti.

''Anayasa Mahkemesindeki 20 yıldır sürdürdüğü görevim süresince, söz konusu siyasi partinin önceki saygıdeğer genel başkanları da dahil herkesin, şahsıma karşı nezaket ve zarafet kuralları içinde yapılan tüm eleştirilerini anlayışla karşılayarak kimseye cevap vermedim'' ifadesini kullanan Kılıç, açıklamasında şunları dile getirdi:

''Anayasa Mahkemesine yeni seçilen üyelerimizin yemin töreninde yaptığım konuşmada, 'değişime karşı çıkan, çağın nabzını tutmayan statüko' yanlıları için hiçbir kişi ya da siyasi parti hedef alınmaksızın bir değerlendirme yapılmıştır.

Bugüne kadar çeşitli vesilelerle yaptığım bütün konuşmalarımda evrensel değerlerimiz olan demokrasi, özgürlükler ve hukuk devleti kavramlarının çağdaş anlamda geliştirilmesi için düşüncelerimi ağırlıklı olarak ifade ettim.

Tekrar ediyorum, halkın iradesini hiçe sayanlar, onun vesayet altında tutulması gerektiğine inananlar, 11 bin hakim ve savcının kararına saygı göstermeyeneler, yasak alancılar, hukuk devleti kavramının arkasına gizlenerek insanları susturanlar, farklılıkları hazmedemeyenler, tek düşünce ve tek inanç hayal edenler ile yaşam tarzı dayatanlar statükonun kapsamı içindedirler. Adı geçen genel başkanın bu kapsamdan neden rahatsızlık duyduğu anlaşılamamıştır.''

''HUKUKÇU OLMA ŞARTI''

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında, Anayasa Mahkemesi üyesi olabilmek için 'hukukçu' olmak gibi bir şart öngörülmediğine işaret eden Kılıç, ''İki dönem üst üste 8 yıl mahkemenin başkanvekilliğine, daha sonra da başkanlığına seçilerek (atanarak değil) bu onurlu görevi sürdürüyor olmak, nasıl bir hukukçu olduğumun ispatı ve yeterli delillerdir'' dedi. Kılıç, açıklamasında şu görüşlere yer verdi:

''Kaldı ki, tanımını yaptığım çağdışı kalmış statüko mensuplarına karşı çıkmak için başkan, hakim, hukukçu vs. gibi bir sıfata sahip olmak değil, söylediklerinden çark etmeyen onurlu ve yürekli insan olmaya ihtiyaç vardır.

Anayasa'da ön görülen hukuki şartlarında hiçbir sorunu olmayan ve Sayın Cumhurbaşkanı ile Yüce Meclisin yaptıkları seçim sonucunda mahkememize üye olarak atananlar için yemin töreni yaptırmak, Başkan olarak benim görevimdir.

Bu görevi yerine getirirken vicdanımı ve ahlak anlayışımı sorgulama pervasızlığını göstermek hiç kimsenin haddine değildir. Katılıyorum, ahlak sadece hukukçulara değil, siyasetçi de dahil herkes için gereklidir.

Yapılan bu saldırılara karşın, her partiye, kurumlara, kişilere eşit uzaklıktaki görev anlayışımı kimsenin vesayeti altında olmadan sürdürmekle kararlı olduğumu aziz milletime duyururum.''

AA
http://www.haber7.com/haber/20101020/Hasim-Kilictan-Kilicdarogluna-cevap.php
#980
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın, hukuk derslerine ihtiyaçları olmadığını belirterek, ''Hukuk fakültesinde bile okumadın. Sayın Kılıç, öyle anlaşılıyor ki hukukun Haliç bölümünde yaşıyor, kokulara alıştı'' dedi.

Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grubunda, Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç'a yönelik eleştirilerde bulundu.

CHP'nin, tek partiden çok partiye, çoğunluk sistemine geçmek için mücadele veren bir parti olduğunu, AK Parti'nin ise çoğunluğu yok edip, tek parti iktidarına geçmek istediğini öne süren Kılıçdaroğlu, ''Kim demokrat, kim halkçı, kim hukuktan yana?'' diye sordu.

Kılıçdaroğlu, parlamentonun Anayasa Mahkemesine üye seçtiğini, burada yargıcın birikimi, özgeçmişinin değil, listede aldığı numaranın önemli olduğunu, çünkü bu numaranın işaretleneceğini söyledi.

Kılıçdaroğlu, daha sonra o numaranın AK Parti'nin oy çokluğuyla seçildiğini ifade ederek, ''RTÜK'e grupları temsilen üyeler seçiliyor. RTÜK'e seçilenler ile Anayasa Mahkemesine seçilenler arasında hiçbir fark yok.

Onların yakalarında, AK Parti'nin yargı mensubu olarak bir etiket taşıyacaklar. Tuz kokar diyoruz ya, yargıda tuz koktu, kokular gelmeye başladı'' diye konuştu.

Türkiye'de adı konulmamış bir sıkıyönetim bulunduğunu öne süren Kılıçdaroğlu, Türkiye'nin, yurttaşların 12 Eylülden çok daha ağır koşullarla karşı karşıya olduğunu iddia etti.

CHP lideri, ''Hiç değilse o zaman medyanın bir kısmı itiraz edebiliyordu, direnenler vardı. Şimdi tam bir suskunluk var.

Medya susmuşsa, otosansür uyguluyorsa, üniversiteler, sivil toplum örgütleri konuşmuyorsa, konuşanlar yaka paça içeri atılıyorsa, Türkiye'nin içinde bulunduğu koşulları daha iyi değerlendirmek, bir şeyi daha net görmemiz lazım. Silivri, iktidara direnenlerin gittiği yerdir'' görüşünü savundu.

''BEN İÇİME SİNDİREMEM''

Anayasa Mahkemesinde, yeni üyelerin yemin törenine işaret eden Kılıçdaroğlu, burada, ''AK Parti'nin, Anayasa Mahkemesi gibi bir görüntünün olduğunu'' öne sürdü.

Kılıçdaroğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın, ''Değişime karşı çıkan, çağın nabzını tutamayan, statükonun kibirli mensupları, artık halkı ikna edememektedir'' sözünü anımsatarak, özetle şu görüşleri dile getirdi:

''Değişime hiç itirazımız yok, ama sorun şu; değişim, ileriye mi geriye doğru mu? Geriye doğru değişimi savunanlar böyle konuşurlar, ileriye doğru değişimi savunanlar demokrasiyi, hakları ve özgürlükleri savunurlar.

Sayın Kılıç, Anayasa Mahkemesinin, AKP'nin sizin daha önce verdiğiniz karara dayanarak yaptığı atamaların hukukluluğunu vicdanına sığdırıyor mu sığdırmıyor mu? Hukuktan, demokrasiden söz edeceksiniz, AKP atamaları bitirsin, yapsın, önemli değil, yeri gelince karar verilir diyeceksin.

Hukuk; ahlaktır. Ahlakın olmadığı yerde hukuk olmaz, konuşanların da ahlaktan nasip alması lazım. Ben Anayasa Mahkemesi Başkanıyım diyelim, birisi hülle yoluyla üye olarak atanıyor, ben içime sindiremem, o üyeyi geri gönderirim.

Sayın Kılıç, hülle yoluyla Anayasa Mahkemesi üyeliğine atananı, hangi gerekçeyle, ahlakla kabul ettiriyorsunuz? Bütün bunları içine sindireceksin, 'HSYK da değişti, biraz daha sırtını sağlam yere dayadım' diye başlayacaksın konuşmaya, bize hukuk dersi vereceksin.

Yemezler. Senin hukuk dersine ihtiyacımız yok, hukuk dersi değil, hukuk fakültesinde bile okumadın sen. Hukuk fakültesinde okumayan bir adamın bana hukuk dersi vermeye yetkisi de olmaz. Sayın Başkan, öyle anlaşılıyor ki hukukun Haliç bölümünde yaşıyor, kokulara alıştı.''dedi.

AA
http://www.haber7.com/haber/20101019/Kilicdaroglu-Hasim-Kilica-cevap-verdi.php