Haberler:

deneme

Ana Menü
Menü

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır. Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz.

İletileri Göster Menü

Mesajlar - kilimanjaro

#2241
Bu konuda uygulamada çok ciddi tartışmalar yaşanmaktadır. Özellikle avukatlar (yani meslektaşlarımız) karşılıksız çek yaprakları sebebiyle bankaların ödemekle yükümlü olduğu bedellerin tahsili için bankaya hiç müracaat etmeden doğrudan icra takibi yoluna gitmeyi tercih etmektedir. Bu tercihte bir kısım bankaların ödeme yapmamak için kırk dereden su getirmesi, olmadık bahanelere sığınması ve meslektaşlarımızı banka şubelerinde keyfi bir şekilde uzun süre bekletmesi etkili olduğu kadar, meslektaşlarımızın 2009 itibariyle 160 TL olan asgari icra vekalet ücretine hak kazanabilmek için doğrudan icra yoluna başvurmayı tercih ettiği müşahede edilmektedir. Yerel mahkemelerin vermiş olduğu kararlar muhteliftir. Bir kısım mahkemeler çek aslı ile öncelikle bankalara müracaat edilmesinin yasal bir mecburiyet olduğu gerekçesiyle önlerine gelen itirazın iptali davalarını bankalar lehine reddederken, diğer bir kısım mahkemeler ise bu tür davaları çek hamilleri lehine kabul etmekte ve hatta içlerinden bazıları bankaları icra inkar tazminatı ödemeye dahi mahkum edebilmektedir. Bu tür davaların pek çoğu maddi değer itibariyle temyiz sınırının altında kaldığından, verilen karar doğru da olsa yanlış da olsa temyiz edilememektedir. Bu durum meselenin ciddiyetini ve önemini artırmaktadır. Ben aşağıda bu konuda yasal yönden olması gereken şeyin ne olduğunu izah etmeye çalıştım:

Öncelikle, bu konuyla ilgili şahşi görüşüm, ibraz esnasında kanuni sorumluluk tutarı talep edilmediyse, çek aslının mutlaka yeniden bankaya ibraz edilmesi gerektiği yönündedir. Bu hususla ilgili bir Yargıtay kararına yer vermek istiyorum:

T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/13912
K. 2004/13781
T. 13.12.2004
• İTİRAZIN İPTALİ DAVASI ( Ödenmesi için Çekin Bankaya Teslim Edilmesi ve Talebe Gerek Olduğu Halde Doğrudan Doğruya Tahsili Amacıyla Yapılan İcra Takibine Bankanın İtirazı Nedeniyle )
• ÇEKTE BANKANIN SORUMLULUĞU ( Çek Aslı Bankaya Teslim Edilmeden Ve Talepte Bulunulmadan Bankalara Karşı Kanuni Sorumluluk Tutarına İstinaden İcra Takibi Yapılamayacağı )
2004/m.67
3167-1/m.1,4,10
DAVA : Dava dilekçesinde 60.000.000 lira alacak için takibe vaki itirazın iptali inkar tazminatının masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili, davalı banka şubesine ait çekin süresinde bankaya ibrası üzerine çek akasına "karşılıksızdır" kaşesi basıldığı halde 3167 sayılı yasanın 10. maddesi uyarınca her çek yaprağı için ödenmesi gereken 60.000.000 lira çek yaprağı bedelinin, bu bedelin ödenmesi için çekin bankaya teslim edilmesi ve talebe gerek olmadığı halde ödenmediği için tahsili amacıyla icra takibi başlatılmış ise de takibe itiraz edildiğinden itirazın iptali, inkar tazminatının tahsili talep ve dava edilmiştir.
Dava banka vekili cevabında; ödeme için davacının 3167 sayılı yasanın 4. ve 10. maddesi gereğince aslını ibraz ederek onaylı fotokopisini alması ve talepte bulunması gerektiği halde bu şekilde başvuru yapılmadığından ödeme yapılamayacağını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, muhatap bankanın karşılıksız çek yaprağı için sorumlu olduğu miktarı çek hamilinin talebi olup olmadığına bakılmaksızın ödemekle yükümlü olduğu kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3167 sayılı yasanın değişik 4. maddesi uyarınca; "çekin karşılığının tamamen veya kısmen bulunmaması halinde bankanın ödeme yükümlülüğü, 10. maddede belirlenen sorumluluk miktarı saklı kalmak üzere, çek hesabında bulunan miktarla sınırlıdır. 1. maddede belirlenen miktar dahil olmak üzere kısmi ödeme halinde, çekin ön ve arka yüzünün onaylı fotokopisi ücretsiz olarak hamiline verilir. Çek hamili, bu fotokopiyle müracaat borçlularına veya kambiyo senetleri hakkındaki takip usullerine başvurabileceği gibi; Cumhuriyet Savcılığına şikayette bulunurken dilekçesine bu fotokopiyi ekleyebilir ve bunu icra daireleri ile mahkemelerde ispat aracı olarak kullanabilir. Mahkeme veya icra dairesinin istemi halinde çekin aslı bu mercilere gönderilir.
Hükümet gerekçesine göre maddenin bu şekilde değiştirilmesinin amacı, keşideci ve hamilin anlaşarak bankayı dolandırmalarını önlemektir.
O halde, davacının çek asılını bankaya teslim etmediği ( teslim etmeyi de halen kabul etmediği )için davanın reddi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile kabulü doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 13.12.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Esasen yukarıdaki Yargıtay Kararında ve hükümet gerekçesinde açıkça ifade edildiği üzere, 3167 sayılı Kanun m.4/2 hükmünün bu şekilde düzenlenmesinin amacı, keşideci ve hamilin anlaşarak bankayı dolandırmalarını önlemektir. Bir an için kanuni sorumluluk tutarının tahsili için muhatap bankaya çek aslı teslim edilmeden bankalara karşı ilamsız takip yapılabileceği kabul edildiğinde, çek aslını alamadığı halde icra müdürlüğüne kanuni sorumluluk tutarını ödemek zorunda kalan bir bankanın, aynı çekle ilgili olarak mükerrer kanuni sorumluluk tutarı tahsil talepleriyle karşı karşıya kalabileceği, keza, ilamsız takip yoluyla bankadan kanuni sorumluluk tutarını tahsil etmesine rağmen çek aslını bankaya teslim etmemiş olan çek hamilinin, bu çekle ilgili olarak (bankadan tahsil ettiği meblağı çek tutarından düşmeksizin) keşideciden çek bedelinin tamamını tahsil ederek bankanın keşideciye rücu etme hakkını ortadan kaldırabileceği, vs. gibi ihtimallerin ortaya çıkması ve bu tarz yollarla bankaların dolandırılması söz konusu olabilecektir.

Öte yandan, Yargıtay 19. HD 2004/9172 E., 03.03.2005 tarih ve 2005/2222 sayılı Kararı ile aynı dairenin 2004/6909 E., 15.02.2005 tarih ve 2005/1234 sayılı Kararında geçen, "Çekin süresinde bankaya ibrazı, karşılığı bulunmaması halinde yasa gereğince bankanın sorumlu olduğu asgari miktarın ödenmesi talebini de içerir" cümlesinin kararlardan cımbızla çekilip tüm karar dikkate alınmadan salt bir cümle bazında yorum ve değerlendirmelere konu edilmesi ve hatalı sonuçlara varılması da bu konuda en çok düşülen hatalardan birini oluşturmaktadır kanaatimce. Çünkü bu kararlardan ilkinde "ibraz sırasında istenmeyen kanuni sorumluluk tutarının daha sonradan istenemeyeceği" keza diğerinde de "bankanın sorumlu olduğu miktarın ödenmesine ilişkin talebin çekin ibraz edildiği anda yapılması gerektiği" şeklindeki görüşler Yargıtay tarafından gayet doğal bir şekilde haklı görülmemiştir. Özetle, söz konusu kararların içeriğinde kanaatimi değiştirmemi gerektirecek bir husus bulunmuyor. Kaldı ki, yukarıda da belirttiğim gibi, kanuni sorumluluk talebi için çek aslının muhatap bankaya götürülmesi gerektiğini bizzat kanun emrediyor ve bu hükmün sebebini de "bankaların dolandırılmasının önüne geçmek" olarak açıklıyor. Buna rağmen Yargıtay'ın, içtihat yoluyla, kanunun açıkça ortaya koyduğu bu mükellefiyeti ortadan kaldıracak yahut anlamsızlaştıracak bir çizgi benimsemesinin zaten mümkün olamayacağını düşünüyorum.

Son olarak, çek kanuni sorumluluk tutarı talepleri için öncelikle ve mutlaka çek aslının muhatap bankaya götürülmesi gerektiği yönündeki yukarıdaki açıklamaların takas yoluyla ibraz edilmiş çekler için çok daha kuvvetli bir görünüm arz ettiğini de belirtmek isterim. Zira 5941 Sayılı Çek Kanunu'nun 8/son maddesinde, ilga edilen 3167 sayılı Kanun'un 6/son maddesine paralel bir hüküm mevcuttur: "Takas odaları aracılığıyla ibraz edilmiş çekler için, 3 üncü Maddenin üçüncü fıkrasında belirlenen sorumluluk miktarı dâhil, kısmî ödeme yapılmaz..."  Bu hükümden de anlaşılacağı üzere, takastan ibraz edilen çeklerle ilgili olarak Kanun ihtilafa meydan vermeyecek açıklıkta, takasta karşılıksız şerhi düşüldükten sonra çekin çek hamili tarafından muhatap bankaya fiilen ibrazına kadar (kanuni sorumluluk tutarı dahil olmak üzere) ödeme yapılmaması gerektiğini ifade etmiştir.
#2242
Nasıl olumlu olabiliriz?

Olumlu olmak, olumlu düşünmek için ilk önce olumlu duyguları hatırlamak gerekir. Çünkü insanlar, ancak bir duyguyu hatırlarlarsa o duyguyu yaşarlar.

Hatırlamadığınız, aklınızın ucundan bile geçmeyen bir duyguyu nasıl yaşarsınız?

Ancak; insanlar çoğunlukla, olumsuz duygular söz konusu olduğunda hemen yaşarlar, olumlu duyguları ise ertelerler.

"Acı mı hemen gelsin abi" derken; mutluluk ise "Hele şu sınavı bir kazanayım. Evimi alayım. Arabamı alayım....." diye ertelerler.

Şimdi mutlu olmayı neden kendimize yasaklıyoruz? Şimdi mutlu olduğumuz zaman ne kaybedeceğiz?

Hiçbir şey..

İnsanlar, gündelik yaşamı içerisinde, çoğunlukla olumsuz tarafı görme alışkanlıkları olduğu için kendilerini her hangi bir durum karşısında adeta programlanmış bir robot gibi "Burada ne gibi bir yanlış var, eksik olan ne?" diye sorarlar.

Bazıları da kendilerine olumlu olmayı yasaklamıştır. Olumlu bir durum söz konusu olunca "Yahu bu gün çok güldük, acaba yarın ağlayacak mıyız?" düşüncesindedirler.

Olumsuz insanlar, çoğunlukla olumlu duyguları hatırlamazlar. Daha çok olumsuz duyguları hatırlama alışkanlıkları vardır.

Her hangi bir durumda otomatik olarak olumsuz tarafa odaklanırlar.

Her şeyin olumsuz tarafını görürler.

Çok güzel bir piknik programında; her şey yerindedir, herkes eğleniyordur, mangallar yakılmış, ızgaralar yapılmış, mis gibi yemekler yeniyordur. Onlar ayranın tuzunun az olmasından kıyametleri koparabilir ve pikniği cehenneme çevirebilirler.

Coşkuyu size hatırlatırsam, zihninizde coşku duygusu ile ilgili bilgiler gelmeye başlar. Çünkü beynimize coşku ile ilgili bir sinyal gönderdik.

Hiç coşku derken ağlamak gelir mi?

Çoğunlukla gelmez.

Eğer coşku derken ağlamak duygusu gelirse coşku ile ağlamayı ilişkilendirmişsiniz demektir.

Sizdeki coşku kelimesinin anlamı üzüntüyü tetiklemektedir. Bir defa böyle bir sorunla karşılaşmıştım.

700 doktor arkadaşın katıldığı ve 19 gün süren çok yoğun ve yorucu bir toplantıda her gün saat 16 civarında adına "Ali ile irtibat" dediğimiz; günün yorgunluğunu atmak için bir dinlendirme transı uygulamamız vardır. O programda, insanlara çok güzel bir müzik eşliğinde "düşleyebileceği en güzel hayali düşlemelerini" ve kaslarını gevşeterek rahatlamalarını telkin ediyoruz.

Böyle bir uygulamadan sonra bir doktor arkadaş bana geldi ve "Eftal bey, siz rahatlayın dedikçe ben geriliyorum. Bu neden kaynaklanıyor?" diye sordu. Şimdiye kadar ilk kez böyle bir sorunla karşılaşmıştım.

Bir süre konuştuktan sonra arkadaşın rahat olmayı sınavı kaybetmekle ilişkilendirdiğini farkettim. Yani, rahat olursa sınavı kaybetmesi kaçınılmazdı.

Ona göre, kazanabilmesi için stresli, telaşlı, endişeli olması gerekmekteydi. Çünkü stres ve endişe onda çöldeki serap etkisi yapmıştı.

Aslında, bu damardan bir Orhan Baba şarkısı dinleyip kendini acıya vermek gibi bir durumdu.  Oysa bir kişi ister sınav anında, isterse sınav çalışma döneminde ne kadar rahat (gerilimden uzak) olursa o kadar iyi konsantre olur ve beynini o oranda etkin kullanır.

Gerilim, beynin bir çok fonksiyonunu devre dışı bırakır.

Şunu zihnimizde daima canlı tutmalıyız: Zihnimizde olumlu görüntüler ya da düşünceler yoksa, bilin ki çoğunlukla olumsuzları vardır.


Her zaman olumlu olmak mümkün mü?


Elbette, her zaman olumlu olmak mümkün değil.

Zaten hep olumlu duygular yaşayıp hiç olumsuz duygu yaşamayan insanlar künt (duygusuz) olurlar.

Hayat, acılarıyla ve tatlılarıyla bir bütün.

Düşünsenize, annesini kaybetmiş biri olumlu olacağım diye kahkahalar atıyor. Yakınları anneyi defnetmeden önce o kişi için Bakırköy Akıl Hastanesinden randevu talep ederler.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta; o kişinin "Annem öldü bana da yaşamak haram abi" diye yaşamının geri kalan kısmını zindana çevirmesidir.

Bu konuda güzel bir Çin atasözü var: "Sıkıntılar kuşlar gibidir. Üzerimizden geçmesini engelleyemeyiz ama, başımıza yuva yapmasını engelleyebiliriz."

Herkes hayatında zorluklarla, problemlerle, sıkıntılarla, stresle, başarısızlıkla, hayal kırıklığı ile karşılaşabilir.

Bir kere tökezlersiniz, düşersiniz, sürünürsünüz, burnunuz sürter ama yeriniz orası değildir. O kapana takılı kalmazsınız.

Olumlu olmak; o olumsuz durumdan çıkmaktır.

Olumlu olmak; problemi çözmektir.

Olumlu olmak; zihnimizde çaldığımız bozuk plaktaki şarkıyı değiştirmektir.

Olumlu olmak; hayatımız boyunca taşıdığımız kurumuş dalı kesip daha gür bir dal yetiştirmektir.

Olumlu olmak; sorunda patinaj yapmamak, sorunu geçebilmek, çözebileceğini görmek, çözebileceğine inanmak ve çözebilmektir.

Önemli olan; hiç düşmemek değil, her düşüşte kalkabilmektir. Çünkü bir kere düştüğünüzde kalkabilirseniz, bir daha düştüğünüzde kalkabileceğinizi bilirsiniz, bu konuda kendinize güvenirsiniz.

Bir kere pes ederseniz bir daha pes edersiniz, bir daha...

Bir kere başarırsanız bir daha başarırsınız, bir daha....

Başarı başarıyı doğurur.

http://www.internethaber.com/author_article_detail.php?id=8000&interstitial=true
#2243
Padişahın işi ne?

Sultan Murad Han, o gün bir hoştur. Telaşeli görünür.

Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah?..

- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.

İki molla kılığında çıkarlar yola.

Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar.

Sorarlar;

- Kimdir bu? Ahali:

- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri işte!..

- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim... Kırk yıllık komşumuz.

Bir başkası tafsilata girer;

- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar Çarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..

Hele yaşlının biri çok öfkelidir.

- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..

Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada!..

Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:

- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem...

Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek.

- İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.

- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini...

- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Şurada bir mahalle mescidi var ama...

- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...

Yüklenip gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şâkilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.

Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namazın vakti gelmemiştir.

Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.

- Sultanım, der, yanlış yapıyoruz galiba.

- Nasıl yani?..

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?..

- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.

Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar.

Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.

Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.

- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.

Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Şakaklarına dayar...

Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...

- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..

- Niye?

- Ümmeti Muhammed içmesin diye...

- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... İlmihal, Hucceti islam okurdum...

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umrunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi.

Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; "Bakasın efendi" dedim. "Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada..."

- Doğru, öyle ya...

- Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra; "Allah büyüktür hatun" dedi, "Hem padişahın işi ne?.."

Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez.

Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed'e, halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana... Bir seher vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar.

İşte NALINCI BABA, o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendi'dir. Bergama'lıdır.

1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası, bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı'nda, Cibali Tütün Fabrikası'nın arkasında, Harabzade Camii karşısındadır.

Farkındaysanız, bu uzunlukta tek parça yazıya ilk defa yer veriyoruz. Teşekkürlerimiz Ayşe Avcıl'a.

http://yenisafak.com.tr/arsiv/2000/kasim/14/mseker.html
#2244
Selam olsun "kuru et yiyen kadının oğlu"na!

"Mekke'nin fetih günüydü...
Bir adam Resulullah'ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu.
Resulullah da gördü adamın bu halini ve dönüp seslendi: " Titremene lüzum yok, ben kral değilim "
Ve ardından dedi ki; " Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben."

Bu hadisi her okuyuşumda sarsılırım.
Düşünün...
Mekke'yi fetheden kuvvetlerin başındaki kişinin ve Peygamber'in önünde titremez de insan, kimin önünde titrer? "
İktidarı olağanüstüleştirme " insanlık tarihi kadar eski bir hikâyedir çünkü..
Hatta geçmek bilmeyen bir hastalıktır.
Güçlülerin, militerlerin, kendine soy sop iktidarı ve havası yaratanların, en sıradan makamların sahiplerinin önünde korkar, ezilir, büzülür, titrer insan..
Ya bugün?
Popüler şöhret denen şeyden bir parça nasiplenmiş kişilerin bile yanına yanaştığında titremeye kapılıp ağzını açamayanları görürsünüz.

Nedir Peygamber'i böyle davranmaya, böyle söylemeye iten?
İlk akla gelen hep tevazu kavramı olur bu durumlarda.
Tevazu deyip geçmek doğru olur mu?
Hayır! Yanlış olur.
Hele tevazuyu alçakgönüllülük veya kendini küçültme olarak ele alıyorsanız, bu iyice yanlış olur.
Çünkü " Titremene lüzum yok, ben kral değilim " diyen Hz.Muhammed, unutulmamalıdır ki, Adem Aleyhisselam'dan beri Peygamber olduğunu, yani " fark "ını hep dile getirmiştir.
Burada vurgulanan şey...
İsmet Özel'in sözleriyle " kralın ve krallığın çarpıklığıdır ." (40 Hadis, İsmet Özel. 2005, Şule Yayınları.)
Daha doğrusu, âlemde " kral olma "nın; saltanat kurup, saltanat sürmenin çarpıklığı dır burada altı çizilen, hiç kuşku yok!

" Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben " sözüne gelince...
Nasıl da ürperticidir!
Elbette bu meselelerin acemisi ve ilahiyatçılara hem saygı duyup hem de kibirlerinden ürken biri olarak altından kalkamayacağım kadar ileri gitmek istemem.
Ama Peygamber'in bu sözünde tatlı bir dalga geçmeyle, derin bir "hakikat"in bir arada bulunuşunun beni çok etkilediğini söylemeliyim.
Belli ki, yanında tir tir titreyen adama şunu hissettirmek istemiştir.
Demek istemiştir ki...
Peygamberim, farkım bu..
Başka farkım yok.
Sen ve ben insanız.
Beni sana üstün kılacak, ne soy sop, ne kavim ne de bir iktidar bağı olamaz.

Bu konuyu neden açtım, neden bu hadisi köşeme taşıdım?
Anlatayım..
Kutlu Doğum Haftası'ndayız.
Fakat malum merkez medyanın şu köşelerinde her konuda yazarız, atarız tutarız da, bu konulardan köşe bucak kaçarız!
Ben bu tavrı hiç anlamam, anlayamıyorum.
Çağın bütün frekanslarına, bütün sorunlarına, bütün tatlarına açık biriyim.
Ama aynı zamanda bu coğrafyanın, bu tarihin, bu manevi iklimin insanıyım.
Yazım, sözüm, fikrim ve duygularım nasıl o iklimden ve o iklimin meselelerinden uzak durabilir ki!
İstedim ki, Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle okurlarıma Peygamber'in (pek öne çıkmamış) bir sözünü hatırlatayım.
Belki bu noktadan başlayarak..
İslam ve ırkçılık; İslam ve hiyerarşi; İslam ve iktidar; İslam ve eşitlik konularını bir daha düşünme şevki doğar içimizde!

http://www.sabah.com.tr/2009/04/22/haber,39469CB105FE462A9992A2B1989B6F5F.html
#2245
Önce dilenci sandılar, sonra utandılar

Bugünkü yazımızın başında önce oldukça hoşunuza gideceğini düşündüğüm 2 anekdot aktaracağım. Ardından konumuzu oldukça güncel bir noktaya bağlayacağız. Hayatı fark etmek için...
Üniversitede Türk Dili profesörü sınav yapmak için amfiye geldiğinde öğrencilere, "Sınav süreniz sadece 15 saniyedir. Tek soru soracağım, ardından verdiğim sürede cevaplandırıp kâğıtları ters çevireceksiniz" der.
Soru şudur: Bu katta görevli olan hizmetlinin (eskilerin kullandığı ifade ile müstahdemin) adı nedir?
Koca amfide soruyu cevaplandırabilen sadece birkaç öğrenci olur. Profesörün yapmak istediği, öğrencilerde hayata dair farkındalık oluşturmak ve çevrelerine karşı lakayt kalmamalarını sağlamaktır.
2002 yılı Mart ayı...
Uluslar arası lisanslı NLP Trainer olmanın yanı sıra dünya'nın ilk düşünce koçu da olan Münir Arıkan, 'İletişim ve Farkındalık' konusunda seminer vermek üzere Bilgi Üniversitesi'ne gelecektir.
Türkiye'nin tanınmış isimlerinden oluşan katılımcılar salonu doldurmak üzere üniversitenin kapısından içeri girerken, hemen kapı eşiğinde oturan dilenci kılıklı bir insanı fark etmezler bile... Onların o sırada dikkat ettiği tek şey, kapı kenarında oturan bu kişiye çarpmadan içeri girmek olur.
Seminerin başlangıç saati geldiğinde sunuculuk yapan bayan, Münir Arıkan'ın oldukça güçlü olan CV'sini okur ve kendisini gür bir seda ile sahneye davet eder. Işıklar sahnede yoğunlaştığında kürsüye yürüyen şahıs herkesin dikkatini çeker. Bu kişi, az önce hızlı adımlarla yanından geçip gittikleri ve aldırmadıkları dilenciden başkası değildir.
Münir Arıkan konuşmasına şöyle başlar; "Az önce hepiniz yanımdan geçip gittiniz ve hiçbiriniz beni fark etmediniz ve aldırmadınız" der.
Hani dakika bir, gol bir derler ya... Mesaj yerine çoktan ulaşmıştır.

Uzun zamandır sizlerle paylaşmak için sabırsızlandığım bu iki örneği bugün bu sütuna taşımak için iki vesile üst üste denk geldi. Bunlardan ilki ülkemizin içine girdiği seçim süreci, diğeri de birkaç gün önce okuduğum ve yukarıdaki örneklerle birebir örtüşen dünyanın tanınmış bir müzisyenin başından geçen benzer bir olay.
Metrodaki kemancı...
Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider.
Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder.
Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider.
Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder.
En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir erkek çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk kemancının önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar.
Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hâkim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz.
Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz.

Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmış ve salon onu dinlemek isteyenler tarafından tıklık tıklım doldurulmuştu.
Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz? gibi başlıklardan oluşmaktadır.
Bu deneyden çıkarılacak kıssadan hisse ise, dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa, dünyanın en önemli düşünce koçu hemen önümüzde oturuyorsa ve biz onunla bir göz teması kuracak kadar bile fark etmiyorsak, hayatın başka karelerinde kim bilir nerede başka neleri kaçırıyoruz acaba sorusuna cevap bulmak olmalıdır.
Kaldı ki, insanı sadece insan olduğu için fark etmek esas olmalıdır. Onu fark etmek, elbisesini, arabasını, evini, unvanını veya parasını fark etmekten önce gelmelidir. İnsan, eğer bu sahip olduklarından daha sonra fark ediliyor ise, aslında fark edilmiyor demektir. Ya da fark edilen şey, insanın kendisi değil de eşyanın kendisidir. Ve hiçbir medeniyet, insanı göz ardı ederek, eşyanın fark edilmesi ile yaratılmamıştır.
Hele seçmenleri sadece seçim zamanı fark etme ve açılım adı verilen çıkışlarla adeta bir göz kırpıp geçme olarak nitelendirebileceğimiz tutumlar yok mu, inanın dilenci muamelesi yapılan ve önüne birkaç sent para atılıp geçilen dünyanın en muteber kemancısının incitilmesinden daha öte bir görüntü oluşturuyor.
Bırakın şimdi oy beklentisi gibi basit çıkar hesaplamalarını...
İnsana sadece insan olduğu, her konuda insanca yaşam hakkı olduğu için değer vermesini öğrenin ve kişisel ve kurumsal algılamalarınızı buna göre konumlandırın.
Kemancı (seçmen) kendi değerinin farkında... Kıymet ifade eden değerleri (her çeşit insanı) fark edemeyenler utansın.

http://www.haber7.com/haber/20090216/Once-dilenci-sandilar-sonra-utandilar.php
#2246
Taksim'in ortasına penis heykeli öneriyorum

Bizim kekolar, koca penisli eros heykellerini görünce pek bir hoş olurlar. Kıkırdarlar, kızarırlar, nereye bakacaklarını şaşırırlar, son çare deli gibi dalga geçerler. "Lan olm lan. Şeye tapıyorlarmış lan.. Manyak bunlar lan!" Ha sen çok geliştin de, "şeyine" tapmaktan vazgeçtin de, kalkmış eski insanlarla dalga geçiyorsun!

Sinirlendiğin zaman duyalım bakalım küfürlerini... Nereye ne yaptığını duyalım önce. Kimi anında neyinle cezalandırıyorsan görelim önce bir. En vazgeçemeyeceğin organ nedir sorusuna cevap ver önce. Sonra karar verelim gerçekten "neye" taptığını.

Dünya erkeklerinin yarısının gizli gizli kendi şeyine taptığını iddia ediyorum. En çok müridi olan şey: Penis.

Dinler boşuna bu kadar keskin değil. Ancak hadım bir erkek samimi bir inanan olabilir. Eh kesemeyeceğine göre, günahla, ayıpla korkutup mümkün olduğunca küçülteceksin. Yoksa çok ciddi bir rakip yani.

***

Topa yine sert girdim, farkındayım. Ama ortalık gene leş gibi testosteron kokmaya başladı farkındaysanız.

Bir "erkekliktir" gidiyor.

Erkekliğin erdem, erkekliğin sempati, karizma, falan filan olduğunu söyleniyor. Sıkıştığı anda sevgilisini terk ediveren \endash ki o neredeyse bütün kariyerini yakmak uğruna kendisinin dibinden ayrılmamıştı- uyuşturucu soruşturmasında "aman ismimi verme" diye korku tünellerine giren Hüsnü Dönekzurna erkekliğine laf edilmesine çok bozulmuş. "Ben klarnet çalarım, klarnet de erkek enstrümandır" diye demelenmiş. Şakaysa komik değil, gerçekse çok komik. Klarnet niye "erkek" enstrüman olsun? İnce uzun diye mi? Her ince uzun şey erkek midir? Solucan da mı bu kategoridedir? Hadi öyle olsun diyelim niye "erkek" oluyor?

Ve daha önemlisi: Erkek olunca ne oluyor? Ben sana erkek olamazsın demedim, adam olamazsın dedim diye haykırmak istiyorum. Hüsnügillere. Hepinize. Bütün plastik delikanlılara.

Erkek eşittir nedir ben anlamış da değilim.Delikanlılığın kitabını yazmaktan söz ediliyordu bir ara. Öyle bir zırva vardı veya. "Delikanlığın kitabını yazacak adam" vs vs gibi.

Nedir iddia edilen delikanlılık, erkeklik açık ve net bir şekilde soruyorum.

Zira "ben erkekim uleyn" diye ortalıkta dolaşanların hepsine bakıyorum, ne kadar kaypaklık, kalleşlik, sözünden dönme, boş alıp boş tutma, ahlaksızlık, hırsızlık, arsızlık, pişkinlik, yüzsüzlük, yalancılık, dilencilik, haraç, dolandırıcılık, ailesini terk varsa hepsi bunlarda.

Hesapça "erkeklik" denilen ama bu hıyarların yapmak isteyip de becermedikleri ne kadar insani, yüksek şey varsa onları da ne tuhaftır ki erkeklikleriyle böbürlenmeyen adamlar yapıyor.

Eli şeyinde aile babası, fakir dostu, kötü gün arkadaşı gördün mü hiç? Göremezsin.

Güya "delikanlı" olmayan, hasta çocuğunun başında sabaha kadar nöbet tutar, güya " delikanlı" olan ötekiyse evden çoktan tüymüş, kahve köşelerinde delikanlılık, errrkeklik nümeroları yapar. "Ben çocuuuma laf söyletmem.. Keserim ulan.."

Git şeyini kes hıyar!

Freud, "kadınlarda penis kıskançlığı" olduğun öne sürmüştü. Çürütüldü falan ama Türkiye'de olup kıskanmamak hakikaten mümkün değil.

Su, deri, kan ve bir takım başka dokulardan oluşan bir organdan nasıl BU KADAR güç alınır bir kadın olarak anlaması güç. Malum şahıs da "ben erkek adamım, erkek adam böyle konuşur" demiş.

Küçükçük turşucuk içi dolu fıçıcık. Ne kadar çok şey sığıyor içine.. Vay babam vay. Bütün suçu at üzerine, rahatla. Aynı zamanda bütün gücünü ve meşruiyetini de ondan al, rahatla. Ben değil o yaptı de, rahatla... Hakikaten güzel iş...

Taksim'in ortasına cami yerine dev bir penis heykeli öneriyorum arkadaşlar. Madem memleketin yarısını ona tapıyor. Bari dürüst olalım.

http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=226755&Categoryid=4&wid=156
#2247
Ruh halimin güvercin tedirginliği

Başlangıcında, "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı'nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa'dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa'da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada "Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu" söylediğim için "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa'dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı'na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim "Türklüğü aşağılamak" gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.

Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz'e "Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi" dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.

"Ya sabır" çeke çeke...
Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. "Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız" diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde "Türkün kanı zehirlidir" dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde "Türk düşmanı" olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara "Ya sabır" çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.

Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim "Türk Milleti" adına karar vermişti ve benim "Türklüğü aşağıladığımı" hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve "Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim"i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: "Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay'da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur." Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.

Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS'takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. "Kara mizah" dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.

"Türk Devleti adına"
İtiraf etmeliyim ki Türkiye'deki "Adalet sistemi"ne ve "Hukuk" kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı'sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet'i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet'in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar "Türk Milleti adına" deniyor olsa da, şu çok açık ki "Türk Milleti adına" değil, "Türk Devleti adına" verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay'a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay'dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları'nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?

Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul'a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul'da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.

Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık "Türklüğü aşağılayan" biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa'dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı'na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. "Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?" sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların "A bak, bu o Ermeni değil mi?" diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? "Canım, 301'in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?" Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?

"Ölüm-Kalım" dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. "Ölüm-Kalım" dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. "Gidelim" dersem geleceklerdi, "Kalalım" dersem kalacaklardı.

Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan'a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı'ya gitsem, dördüncü gün "Artık bitse de dönsem" diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! "Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "Hazır cennetler"e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.

Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye'de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

#2248
Yetişemedik sevgili Tarık

Pazar akşamüzeri cep telefonuma bir mail düştü. Sizinle paylaşmak istiyorum:
"Ergun Abi merhaba. Ben Tarık Karakuş. Seninle başımdan geçen ilginç bir olayı paylaşmak istiyorum. Kısa bir süreliğine Ankara'ya gittim. İstanbul'a dönüş yolunda, Düzce civarında yolda kan ter içinde otostop çeken birini gördüm. Bayağı uzağında durmama rağmen koştu geldi, bindi arabaya.
Üstünde fabrika giysileri (güvenlik görevlisi). Adı Murat. 33 yaşında. Sağdan soldan muhabbet başladı. Fabrikadan zar zor izin almış eve gitmek için. Normalde evi uzak olduğundan 15 günde bir gidiyormuş.
Ev sahibi annesi ve karısıyla tartışıyormuş. Evden çıkarmak istiyormuş. Annesi sık sık telefonla arıyor, Murat da annesini sakinleştiriyormuş.
Sonra bir sitem başladı anlatmaya. Düzce depreminde babasını ve kız kardeşini kaybetmiş. Annesine o günden beri bakıyor, bir de karısı ve yeni doğmuş bir çocuğu var.
Çocuk doğuştan böbrek hastasıymış. Murat fabrikada çalıştığından sigortalı. Çocuğun tüm diyaliz masrafları karşılanıyor ancak hortum parasını Murat ödüyor (75 YTL). Ayda eline geçen para 412 YTL. Bunun 200'ü kira. Dolayısıyla hortum paralarına yüklenince son 2 aylık kirayı ödeyememiş. 'Nerelere baş vurmadım ki' diyor. Kaymakam, bakanlık, vali...
Hatta vali odasından kovmuş bir münakaşa sonucu. Bu arada, Murat, İlahiyat mezunu. Fakat yemekhane ve yatak borcu ve bir de diploma parasını veremediği için diplomasını alamıyor.
Bunlar toplam 750 YTL tutuyormuş. Diploması olsa devlet ev veriyormuş imamlara ve 1000 YTL maaş. Yani Murat'ın hayat standardı için yeterli.
Ayrıca çocuğuna böbrek bulmuş, fakat yeterli parayı veremeyince nakil gerçekleşmemiş.
Abi kısacası ben 22 yaşımdayım, bugün 10 yaş olgunlaştım. Koca adam yanımda hüngür hüngür ağladı. 'Böyle yaşamlar da var' dedim, kendi kendime. Adamın doğru söylediğinden yüzde yüz eminim.
Elinde bir dosya vardı. İçinde çocuğun sağlıkla ilgili kayıtları, evine gelen haciz. Ben bu adama balık vermeyelim, balık tutmasını öğretelim diyorum abi.
Ben öğrenciyim, gücüm yetmez ama bu ülkede 750 YTL kimseyi fakirleştirmez.
Ama bu adam diplomasını alır, hayatı kurtulur.
Şunu da biliyorum ki, bir yerde bulaşıcı bir hastalık varsa eninde sonunda gelir bizi de bulur. Yarın aynı duruma bende düşebilirim!! Bu benim insanlık görevim. Samimiyetine güvendiğim için sana yazdım."
Mail'de Murat'ın cep telefonu da vardı.
Hemen arkadaşım Aydın Şentürk'ü buldum, bölge muhabirlerini seferber etti.
Murat'a ulaştık ama çok geç kalmıştık.
Murat doğru söylüyordu ve 9 yaşındaki yavrusunu o gün kaybetmişti.
Kızgın ve kırgındı, konuşmak bile istemiyordu.
Ve ben pazartesi gecemi hiç görmediğim, tanımadığım bir yavrunun ölümüne gözyaşı dökerek geçirdim.

http://arsiv.sabah.com.tr/2008/06/25/babahan.html
#2249
5838 sayılı Kanun ile ödemeden men talimatına dayanak teşkil eden TTK.m.711/3 hükmü yürürlükten kaldırılmıştır.

18.02.2009 tarihinde TBMM'nde kabul edilen 5838 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un m.32/19 hükmüne göre, 29/6/1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanununun 711 inci maddesinin üçüncü fıkrası yürürlükten kaldırılmıştır. Özetle ödemeden men talimatı tarih oldu  :)

Yani keşideciler bundan böyle olur olmaz, çekim elimden rızam dışında çıktı, ödemeyin diye bankalara talimat veremeyecek ve bankalar da bu tür talimatları dikkate alamayacaklar. Keşideci ancak mahkemeye müracaatla sonuç elde edebilecek. Hem bankalar hem de çek hamilleri açısında son derece yararlı bir değişiklik.

Ayrıca, aynı Kanun'un 18. maddesi ile 3167 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir:

"GEÇİCİ MADDE 2- 31/12/2009 tarihine kadar, üzerinde yazılı keşide tarihinden önce çekin ödenmek için muhatap bankaya ibrazı geçersizdir."

Yani yıl sonuna kadar ileri tarihli çekler de bankalara ibraz edilemeyecek  :)